CUMHURİYET ve DEMOKRASİ (17)

Geçen yazıda John Rawls’ın bu ‘ilkel’ diyebileceğimiz ‘hakkaniyet’ anlayışı yerine, tarafsız ve adil bir ‘kamu yönetimi’nin yönlendireceği bir ‘hakkaniyet’ anlayışı önerecektir, demiştik.

Ancak Rima Hawi, her ne kadar Rawls’ın Locke, Kant ve Rousseau’cu ‘Toplumsal Sözleşme’ geleneğinden gelse de, özde bizim ‘kamu yönetimi’ dediğimiz bir ‘otorite’den çok, ‘sosyal adalet’in ilkelerini belirlemeye çalıştığını ve kendinden önceki yorumları ‘kurmaca’ (fixion) olarak değerlendirdiğini ileri sürmektedir (1).

Böylece ‘insan’ yerine ‘birey’i, kendi kuramının ‘köken’ine (position orijinelle) koyarak, bir anlamda ‘doğal konum’daki bireyleri hep birlikte bu ‘ilkeler’in belirlenmesine davet etmektedir.

Bu da, bizim baştan beri Cumhuriyet ile Demokrasi arasında yaptığımız ayırımda, Cumhuriyet’ten çok ‘Demokrasi’ tarafında yer aldığına işaret etmektedir.

O nedenle, Rima Hawi’nin Rawls yorumunu biraz daha açmak gerekecektir.

Nitekim Rawls ve izleyicileri, bireyin ‘kendine saygı’ temeli üzerinden, ‘hakkaniyet’ ilkelerine uyan bir ‘toplumsal yapı’ oluşturacakları ve böylece ‘özgürlükler’ yani ‘hak ve ödevler’i olduğu kadar maddi kaynakları da ‘hakkaniyet’ ilkeleri ışığında paylaşacaklarını öngörmektedirler.

Tam da bu nedenle, bu görüşler ekonomistlerin dikkatini çekmekte olup, buradan ‘ekonomik demokrasi’ diye adlandırılan kuramlar geliştirilmeye çalışılacaktır.

Oysa klasik ‘liberalizm’ taraftarları, ‘temel haklar’ı ‘dokunulmaz’ olarak değerlendirirken, tarihsel olarak ‘kaynakların bölüşümü’ konusuna da bir ‘dokunulmazlık’ atfetmekte idiler.

Rawls’ın ilkelerine gelince; birincisi ‘politik eşitlik’ oluyor. Yani ifade özgürlüğü, seçme ve seçilme özgürlüğü, inanç özgürlüğü vb…Ki, burada ekonomik ayrıcalıklar sözkonusu olmamaktadır.

İkinci olarak, ‘fırsat eşitliği’ denilen bu ilke daha çok ‘ekonomik özgürlük’, yani isteyenin istediği alanda faaliyette bulunmasını da içeren bir ilke oluyor.

Üçüncü ilke, ikincisiyle bağlantılı olup, ekonomistlerin birincil mallar diye Türkçe’ye çevirdikleri (bien premiers- primary goods) mallar olup, her insanın ussal bir yaşam sürdürmesi için ‘geçim malları’ dışında kalan ve ‘sosyal eşitlik’ diyebileceğimiz bir konuma ulaşmasına olanak sağlayan koşulların ‘sentetik göstergesi’ (indice syntétique) olmaktadır.

Kuşkusuz doğrudan ‘ekonomik’ olmadıkları için ‘mallar’ demek bile doğru olmayabilir (2).

Çünkü Rawls’ın anlatmak istediği, adından da anlaşılacağı üzere, kamu gücüne dayanan maddi ve maddi olmayan ‘ayrıcalıklar’ dahil, ‘sosyal yaşama katılım’a ilişkin eşitlikler bütününün bir göstergesidir.

Birincil mallar göstergesi’, demek ki, bir gönenç düzeyi göstergesinden bağımsız olarak, daha çok ‘bireysel sorumluluk’ almak özgürlüğüne gönderme yapmaktadır. Ki bu özgürlüğün ‘öznel bir değerlendirmesi’ sonucunda elde edilebilecek maddi ve manevi tüm kazançları göstermektedir.

Ne var ki, bu göstergenin (indice) ekonomistlerce belirlenmesinin olanaksızlığı da ortadadır.

Bununla birlikte, kapitalist bir toplumda varsıl ve yoksul çocukları arasındaki ‘fırsat eşitsizliği’nin göstergesi olarak değerlendirebilir.

Nitekim Rawls’ın ‘Eşitlik Kuramı’ndan yirmi iki yıl sonra yazdığı Siyasal Liberalizm (Libéralisme politique-1993) ekonomistlerce aynı ilgiyi görmemiştir.

Belki de kendisini yenilemek amacıyla bu kez “Hakkaniyet olarak Adalet : yeni bir formülasyon”unu (La justice comme équité : une reformulation, 2001) kaleme alan Rawls, dünya genelinde neo-liberalizmin düşüşe geçtiği bir dönemin de ayırdında olmalıdır.

Nitekim başta A. Sen olmak üzere Rawls’cı ‘hakkaniyet’ tezi eleştirilmeye başlanacaktır.

Bununla birlikte, günümüz kapitalist toplumunda ‘sosyal eşitsizlik’i gösterecek bir gösterge (indicateur veya indice) arayışı sürmekte olup, örneğin Sarkozy döneminde, Fransa’da ‘Kişi başına ulusal gelir’ yerine geçebilecek ‘sosyal gönenç göstergesi’ bulma girişiminde bulunulmuştu.

Ki, başında Joseph Stiglitz ve Amatya Sen gibi ekonomistler bulunmaktaydılar.

Konumuz açısından, özgürlük ve eşitlik kavramları bağlamında yeni felsefî ve ekonomik arayışların sürdüğünü belirtirken, Thomas Piketty gibi yine dünya çapında ün yapan ekonomistlerin, “Eşitsizlik bir başına kötü değildir, asıl sorun kanıtlanmış olup olmaması ya da nedenlerinin bilinip bilinmemesindedir” gibi yuvarlak laflar ettiklerini de anımsatalım.

(Sürecek)

(1) Rima Hawi, « John Rawls, un philosophe chez les économistes », Collège de France, La vie des idées, le 20 septembre 2019

(2) Nitekim sevgili hocam İlker Parasız’ın çevirisine dayanarak Wikipedi’ye eklenen açıklama ‘tam’ değildir. Kaldı ki, Rawls’ın Théorie de la justice’inin zamanında  Keynes’in Théorie Générale’inden fazla ilgi gördüğü, filozof Robert Nozick’ten ekonomistler Sen, Harsanyi, Phelps, Atkinson, Solow, Musgrave’a değin onlarcasının beğenisini kazandığını söylenebilir. Ancak belirttiğimiz üzere ‘bilimsel’ bir kesinlikten çok felsefî bir ‘tez’ olarak değerlendirmek çok daha yerinde olacaktır diyebiliriz.


Yazıları posta kutunda oku


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir