Orhun Yazıtları’nda Türklük bilinci

Kelimenin yazılışı, söylenişi, anlamının evrimi, uzun uzadıya konuşulabilecek bir bahis. Çin, Bizans ve Soğdça kaynaklarda farklı söylenişlere bürünen Türk kelimesinin sıfat mı özel ad mı olduğu da. Aslının Türük şeklinde çift heceli mi, Türk şeklinde tek heceli mi olduğuna dair ihtilaf da öyle. - bengu tasi orhun yazitlari

Kelimenin yazılışı, söylenişi, anlamının evrimi, uzun uzadıya konuşulabilecek bir bahis. Çin, Bizans ve Soğdça kaynaklarda farklı söylenişlere bürünen Türk kelimesinin sıfat mı özel ad mı olduğu da. Aslının Türük şeklinde çift heceli mi, Türk şeklinde tek heceli mi olduğuna dair ihtilaf da öyle.

Tarih yazdıkları herkesin malûmu; tarihi yazdıkları ise kendilerince dahi meçhul. Taşlara hakkettikleri hakikatleri hakkıyla idrak etmemeleri en büyük zaaflarıydı ve bu gerçek değişmiş değil. Kendilerinden adlı adınca bahseden bu abidevi vesikalarda Türk nerede duruyor? Ümmi bir peygamberin son vahyi getirdiği dönemde taşlara kazınan bu yazılar Türkler hakkında bize ne anlatıyor?

Göktürkler veya Köktürkler, Türk adını kullanan ilk devlet olarak 6-8. asırlarda hüküm sürmüştü. Bu tarih, bir milletten bahsedilmesi için çok erken bir zaman dilimi olarak görülüyor çoklarınca. Günümüzdeki hâkim paradigmaya göre, bir kavram ve olgu olarak millet, Fransız devrimi sonrasında, ulus-devletle birlikte neşvünema bulmuş bir şeydir. Hele o vakitlerde günümüzdeki manasıyla bir Türk milletinden söz etmek, bu kavilce, ziyadesiyle anakroniktir. Bu iri paradigmaların sahipleri, karşılarında kaya gibi dikilen bu dikili kayalardaki metinlerle yüzleşme dürüstlük ve dirayetini göstermiş olabilseydi keşke. Türklüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin laik önderlerinin ürettiği, türedi bir mamul olarak görenlerin bu metinlerde geçen Türklüğü de refüze etmek için hamle yapmaları beklenirdi. Gelgelelim bundan sakınmaları dahi aslında hikâyenin daha farklı bir seyir izlediğini düşündürmeye yetmektedir. Gerçekte ne olduğuna bakmak içinse Orhun Anıtları’ndaki anıtsal özsaygı ve nesnellik vasıflarına sahip olmak elzemdir.

Sıfatın kavme alem oluşu

Kelimenin yazılışı, söylenişi, anlamının evrimi, uzun uzadıya konuşulabilecek bir bahis. Çin, Bizans ve Soğdça kaynaklarda farklı söylenişlere bürünen Türk kelimesinin sıfat mı özel ad mı olduğu da. Aslının Türük şeklinde çift heceli mi, Türk şeklinde tek heceli mi olduğuna dair ihtilaf da öyle.

İki heceli olarak Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan Yazıtları’nda 92 kez geçmekte. Tek heceli olarak ise Tonyukuk Yazıtı’nın birinci taşında 12 kez. Toplam 104 kez anılan sözcük, kimi zaman güçlü, kudretli manasında bir sıfat, kimi zaman da Türk töresi, Türk Tengrisi, Türk Kağan, Türk ili, Türk beyleri, Türk budunu, Türk yeri gibi tamlamalarda isim işleviyle belirmektedir. Uygurca ve Çağataycada da Erk ile akraba bir kavram olan Türk, anıtların dilini çözen ilk dil bilimci Thomsen’e göre “müstakil bir han sülâlesinin adı”dır. Bu, görüleceği üzere, Türklüğü türedi bir vakıa sayan Türk (!) kozmopolitlerin arayıp da bulamayacakları bir istinatgâhtır. Thomsen de Türk kavmi veya milletini o dönem için muhal gören bir yaklaşımı, Avrupa merkezci bakışla, daha münasip bulmaktadır. Mamafih bu görüş mutlak yanlış da değildir. Türk bilginlerden çoğu, kelimenin öncelikle bir sıfat olduğunu, bilahare özel ad hâline geldiğini ikrar etmekteler. Burada esas tartışma, bir sıfatın “bir kavme alem oluşu”nun gerçekte nasıl tahakkuk ettiği üzerinedir. Zira hâkim kabilenin adı olduğu varsayımını kabul ettiğimizde dahi fazlaca ilerleyemeden karşımıza Türk milleti olgusu çıkmaktadır. Hem Orhun Yazıtları’nda hem harici metinlerde bu kesinkes böyledir.

Tanrı tarafından kuruluş

585’te Çin imparatoru, yazdığı mektupta Göktürk kağanı İşbara’ya “Büyük Türk Kağanı” diye hitap etmekteydi. Kağanın cevabî mektubunda ise, “Türk’ün Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti” deniyordu. Burada Türk adı devletle eş anlamlıdır. Bunun anlaşılması, kitabelerdeki “Türk’üm, budunum”, “Türk’ümüz, budunumuz” tarzındaki iyelik almış ibareleri de anlamayı mümkün kılmaktadır. Bu tekrar gruplarında Türk devlet, budun da millet manasındadır.

Doğrusu Göktürkler isminin de çok uygun olmadığı, anıtlarda sadece bir yerde bu ismin kullanıldığı, yazıtlarda ve tüm diğer yazışmalarda kendilerini sadece Türkler olarak tesmiye ettikleri gerçeğini tam bu noktada hatırlamakta fayda var. Devletin adı Türk idi ve başta kurucu hanedanlık olmak üzere mensup kabileler Türkler olarak adlandırılmaktaydı. Sadece kurucu han kabilesi değil, eşitlik ve yurttaşlık bağlamında, tüm bileşenler.

Kitabelerde en çok tekrarlanan tabir “Türk budunu”dur. 31 kez geçen tamlama, yer yer han kabilesini kasten kullanılmış olsa bile, pek çok yerde başka manaya gelemeyecek şekilde, en geniş manasıyla milleti kast etmektedir. Kitabelerde Türk budunu derken ne kast ediliyorsa, 5. yy’dan itibaren Çin kaynaklarında “yüksek arabalılar” manasındaki Kaoçi, Köktürk devrinde Tuk-yu veya Tü-çüeh derken kast edilen aynı şeydi.

Keza elçilerin karşılıklı gidip geldiği Göktürkler, Bizans kaynaklarında Torki adıyla geçmekteydi; bu şümullü bir kavramdı. 7-8. yy’da bölgeye ulaşan Araplar da kâh savaşıp kâh barıştıkları, Türkçe konuşan kavimleri Etrâk (Türkler) olarak tanımlamışlardı. Dolayısıyla bu metinlerde millet manası açıkken Orhun Yazıtları’nda aynı mahiyette geçmesini muhal görmenin geçerli bir mantığı bulunmamaktadır. Türk devletinin dili Türkçeydi. Bu o kadar baskın ve belirleyici bir husustu ki Moğolların galebe çaldığı zaman dilimlerinde dahi Turan’da resmî dil Türkçe olmayı sürdürmekteydi. Öte yandan kitabelerde sıkça atıf yapılan Türk töresi de belli teamüller ve tatbikatlar olarak yerleşik hâle gelmişti; arızî Moğol iktidarları bile ona tabi olmaktaydı. Çok sonraları gelecek olan Cengiz Han dahi bir istisna olamamıştı. “Törecisi Dokuz Oğuzlardan bir Tekin’di.”

Tüm bunlar, salt bir adlandırma olmanın ötesinde, Türklerin kültür ve siyaset planında olgun bir birikime, kitabelerin çok öncesinden sahip olduklarını göstermektedir. Bu birikimin unsurlarını ve nasıl şekillendiğini takip ederek kitabeleri daha iyi anlayabilir, kitabeleri anladığımızda serüvenin seyrine daha iyi vakıf olabiliriz. İç Asya, göz alabildiğine bozkırıyla engin bir coğrafya idi. Bu enginlik, kabilelere özgürlük bahşediyor ve geniş bir hareket sahası sunuyordu. Büyük hayvan sürülerini sevk ve idare, sıkı bir kabile disiplini ve töresini gerektirmekte, güçlü bir biz-öteki algısı tesis etmekte, rakip otoritelerle kapışma iradesini pekiştirmekteydi. Atlı-göçebe kültürün devlet kurmayı kolaylaştırdığı yargısı, bu bakımdan hem çok isabetli, hem de gerçeği ıskalayıcıdır. Evet, Türklerin devlet kurmakta benzersiz bir kabiliyete sahip oldukları tarihçilerin ortak görüşü olsa da bu kurma fiilinin çokluğu dahi aslında yıkım fiilinin de sıklığını ve gücünü göstermekteydi. Bu cihetle Türk tarihi, en erken devirlerinden itibaren Türkçe konuşan atlı-göçebe kavimlerin beraberce inşa ettikleri bir şey olduğu kadar, birbirlerine karşı verdikleri mücadelelerin de adıdır.

Merkezkaç eğilim

M.Ö. 200’lerden, ta Mete’den beri hikâye tıpatıp aynı, sadece özneler değişmekte. Çin Seddi’nin kuzeyini mesken edinmiş, Türkçe etrafında akrabalıkları bulunan atlı-okçu topluluklarını aynı çatı altında birleştirme davası hep vardı. Bu merkezcil eğilime karşı merkezkaç eğilimse, en az ilki kadar kadim ve kavi idi. Devlet olma adına verilen kanlı mücadeleler, eski özgürlüklerine kavuşmak isteyen kabilelerin biteviye isyanlarıyla içten içe kemiriliyordu.

“Eski Türk toplumunun esasını teşkil eden boylar, bazen birleşerek konfederasyonlar teşkil ederler, büyük devletler kurarlar, fakat sosyal bünye hareketli olduğu için kısa zamanda dağılırlar ve sadece yabancı kavimlerle değil, birbirleriyle de savaşırlardı.” Kağanların kişisel özellikleri ve becerileri bu yüzden tayin ediciydi. Kitabelerde bu durum, “Babam kağan, amcam kağan tahta oturduklarında dört bucaktaki halkları defalarca tanzim etmişler” türünden ifadelerle kaydedilmişti. Orhun anıtlarında anlatılmak istenen esas konu da bundan başkası değildi: Türklüğün taşıdığı muazzam inşa ve yıkım gücü. Kutsal yurt, kutsal kağanlık, kutsal halk şeklinde üçlü bir Kut anlayışını yansıtan kitabeler, Türklüğe dair hamasî nutukların değil, en yalın ve gerçekçi tespitlerin yapıldığı siyasetnamelerdi.

Dizlilere diz çöktürmüş

Türklerin bu biteviye iç savaşı, Çin kaynaklarında da gayet okunaklı biçimde kaydedilmişti: “Bu bin yıllık sürede Hun devleti bazen büyüdü, bazen de küçüldü. Devlet, kısımlara ayrılarak dağıldı, parçalandı. Devleti oluşturan boylar, başlarını alıp gitti ve uzaklaştılar.” Başka bir metinde başka bir devir için: “Bu devletin arazisi her gün bin mil büyüyordu. Şimdi ise, her gün bin mil küçülmektedir” denmekteydi. Filhakika Çinlilerin Türk boylarıyla ilgili ana politikaları da bu analizlere dayanmaktaydı. İhtilafları körükleme ve ihanet anlaşmaları kotarma şeklindeki Çin stratejisine karşı Türk budununu uyarma görevi ise kağanlara ve bengü taşlara kalıyordu. Kitabelerin en mühim ikinci konusu da buydu diyebiliriz: Çin tehlikesi. Çin’in tefrika politikalarına karşı Türklerin dirençsizliği. Bu dirençsizlik ancak törenin muhafazasıyla aşılabilirdi; kitabelerdeki töre vurgusunun önemli sebeplerinden biri budur. Bu temalar, kitabelerin mesajının evrenselliğinin önemli boyutlarındandır. İktidar mücadelesinin kanlı bilançosu yazıtlara damgasını vurur. Bu savaşlara dair tasvirler alabildiğine destansıdır. Kök-Türkler anıtlarda bazen saldırandır, bazen de savunan. “Tanrı güç verdiği için orada mızrakladım, dağıttım.” “Tanrı güç vermiş olduğu için babam kağanın askerleri kurt gibi imiş, düşmanları koyun gibi imiş.” “Askerlerini bozdum, illerini zapt ettim.” “Tanrı öyle buyurduğu için devletliyi devletsiz bırakmış, hakanlıyı hakansız bırakmış; düşmanları bağımlı kılmış; dizlilere diz çöktürmüş, başlılara baş eğdirmiş.”

Üstte gök basmasa

Milletlerin zuhuruyla alâkalı mevzubahis tez Batılı kavimler için geçerli olabilir fakat Türklerin tahayyüllerin çok ötesinde, erken tarihlerinde millet olma evresine geçtikleri yazıtlarda ayan beyandır. Boyların ötesine geçerek millet olma iradesi, kitabelerin pek çok satırında, daha mühimi ruhunda vardır. En azından Köktürk liderleri bu perspektife ve Türklük bilincine sahiptir.

Bilge Kağan’ın şu seslenişini başka türlü yorumlayabilecek varsa buyursun: “Sözlerimi baştan sona işitin, önce siz erkek kardeşlerim, oğullarım, birleşik boyum halkım, güneyde Şad ve Apa beyleri, kuzeyde Tarkat buyruk beyleri, Otuz Tatar, Dokuz Oğuz beyleri ve halkı, bu sözlerimi iyice işitin, sıkıca dinleyin!”

Şu ifadelerde billurlaşan şey millet şuurundan başka nedir? “Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince tertiplemiş, yetiştirmiş.” “Türk, Oğuz beyleri, milleti işitin: Üstte gök basmasa, altta yerin delinmese, Türk milleti ilini töreni kim bozabilecekti?” “Türk beyler Türk adını bıraktı.” “Tanrı korusun, bu Türk milleti arasında silâhlı düşmanı koşturmadım, damgalı atı koşturmadım.”

Kafa karışıklığına sebep olan husus, Türk budunu adına konuşurken mesela Oğuzlardan düşman olarak söz edilmesidir. “Halkı besleyip doyurayım diye kuzeyde Oğuz halkına doğru, …, güneyde de Çine doğru on iki kez büyük ordu sevk ettim.” Bütüncüllükten uzak okumalar elbette ki miyoplaştırıcıdır. İlgili ifadeler bir bütün olarak mütalaa edilmelidir: “Tokuz Oğuz budun kentü budunum erti (Dokuz Oğuz halkı kendi halkım idi.) Gökle yer arasındaki karışıklık nedeniyle bize düşman oldular. Onlarla bir yılda beş kez savaştık.”

Türklük devrede olsa da boy ve lehçe farklılıkları sebebiyle aralarında rekabet ve husumet eksik olmuyordu. Bu yüzden ki Oğuzlar isyan eden güçler arasındaydı. Ayrıca bu durum, Oğuz devleti olan Selçuklu ve Osmanlı’da en ölümcül düşmanların gene Oğuzlar olması gerçeğiyle de örtüşmektedir. Diğer isyancı boylarla ve bazen Çin’le birlikte hareket ediyorlardı. “Dokuz Oğuz halkı yerini yurdunu bırakıp Çin’e doğru gitti.” “Otuz dört yaşımda Oğuzlar kaçıp Çin’e gittiler.”

Nasıl devlet sahibi olunacak?

Nihayet Uygurlarla birlikte 745 yılında Kök-Türk devletini yıkmayı başardılar. Kendileri batıya açılarak maceralarını sürdürdülerse de Türk devletini yıkan Uygurların o günden bugüne Çin karşısında yaşadığı yalnızlık abidelerde döne döne anlatılan millet olma iradesinin ne kadar hayatî olduğunun en ölümcül ispatıdır. Bilge Kağan şöyle haykırıyordu: “Ey Türk beyleri ve halkı, bunu işitin! Türk halkı dirilip, bir araya gelip nasıl devlet sahibi olacağını buraya hakkettim; yanılıp nasıl öleceğini de buraya hakkettim.” Taşlara nakşedilmiş bu Türk sorunu, Türkler tarafından yeterince fehmedilmediğinden tarih boyunca kendi içlerinden gelen yıkım enerjisiyle baş etmek zorunda kaldılar. Günümüzde de bu hâl berdevamdır. Boyların yerini mezhep, lehçelerin yerini ideolojiler rahatlıkla alabilmekte, Türk’ün bekası gene Türk tarafından tehdit edilmektedir. Bengü taşlardaki bilge nidaya vaktiyle kulak verselerdi böyle olmayabilirlerdi. Vakit şimdi çok mu geç?

@Tokgozbulentt

Bülent Tokgöz / Şair-Yazar / TURKISHFORUM- ABDULLAH TÜRER YENER

Okumaya devam et  Atatürk ve Türklerin anayurdu

Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir