KIRIM SAVAŞI-HÜSEYİN MÜMTAZ

KIRIM SAVAŞI

HÜSEYİN MÜMTAZ

                Kırım Savaşı’nın;

…bir yanıyla da Ortodoks ağırlıklı bir din savaşı olduğunu biliyor muydunuz?

                Peki, Tolstoy ile olan bağlantısını?

Ya Beyoğlu’ndaki Kamondo merdivenlerinin de yine Kırım Savaşı ile ilgisi olduğunu duymuş muydunuz?

Ama önce biraz coğrafya…

Kırım öyle uzak değildir. Daha önce bahsetmiştim, genç bir arkadaşım arada bir Sinop’a gider, eskiden Sovyetler Birliğini gözetleyen NATO radarının bulunduğu tepeye çıkıp dürbünle kuzeyi seyrederdi görebilmek umuduyla.

Hattâ bazen dağların silüetini farkettiğini de zannederdi.

Açın haritayı bakın; Sivastopol, Bahçesaray, Yalta, Aluşta, Canköy ve yeniden stratejik bir önem kazanan Kerç Boğazı…

Ne kadar Türkçe, ne kadar tanıdık ama unuttuğumuz, hatırlamakta zorlandığımız yerler değil mi?

“Sivastopol önünde yatan gemiler”i unuttunuz mu?

Ya Gaspıra; “Dil’de, fikirde, iş’de birlik”in sahibi Gaspıralı İsmail Bey?

                ….

                Tolstoy ile başlayalım;

                Amfora Yayınları’nın Dünya Klasikleri Dizisi’de çıkan (İstanbul 2006) Tolstoy’un “Sivastopol” Kitabının tanıtımı şu satırlarla başlar;

“Osmanlı imparatorluğu 1853 yılının Kasım ayında Rusya Çarlığına savaş açtı. Tolstoy o sırada Romanya ordusunda subaydı. Kırım ordusununa atanma talebinin ardından 7 Kasım 1854’de Sivastopol’a gitti. İçinde büyük bir coşku vardı ve vatan aşkıyla yanıyordu. Oldukça tehlikeli durumlarla karşı karşıya geldi. Özellikle 1855 Nisanından Mayısına kadar görev yaptığı 4’üncü tabyada ölmesine ramak kalmıştı. Ölümün her an çok yakında olabileceğini düşünerek aylarca heyecan ve korku içinde yaşaması ondaki dini mistisizmi tekrar canlandırdı. Anı defterine 1855 Nisanında yazdığı bir duasında tüm o tehlikelere karşı kendisini esirgediği için Tanrıya şükrediyor; ’sadece sezdiği ama henüz bilemediği, var olmanın o sonsuz ve şerefli amacına ulşabilmek için’ esirgemeye devam etmesini diliyordu. O sıralarda hayatının amacı sanat değildi, sadece din idi”.

                Kamondo’lar?

                İspanya’daki engizisyondan kaçarak İstanbul’a yerleşen Sefarad Yahudilerinden bankacı bir ailedir.

                Bu aile, Osmanlı modernleşmesinde iz bırakan sayısız yapı inşa ettirmiştir. Kasımpaşa’daki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı, Galata Résidence, Serdar-ı Ekrem Sokak’taki Kamondo Hanı, Meşrutiyet Caddesi’ndeki Büyükada Han, Karaköy’de Saatçi Han, Latif Han, Lacivert Han, Yakut Han, Kuyumcular Han, Lüleci Han, Gül Han ve nihayet herkesin bildiği Bankalar Caddesi’deki Kamondo Merdivenleri bunlar arasında sayılabilir.

Ama pek bilinmeyen; 1815’te kurdukları “İshak Kamondo ve Şürekası” unvanlı banka ile Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ni finanse etmeleri ayrıca Şirket-i Hayriye ve Dersaadet Tramvay Şirketi’ne ortaklıkları ile bir anlamda ilk belediye teşkilatı olan Altıncı Daire-i Belediye’nin kuruluşuna verdikleri katkılardır.

Bankalar Caddesi’ndeki Kamondo merdivenlerini bilirsiniz de, Kamondo’nun Hasköy’deki “anıt mezarı”nı bilir misiniz?

İstanbul’da yaşayan çoğu kişinin varlığından bile habersiz olduğu Hasköy’de D-100 kara yolunun hemen yanındaki anıt mezar şimdi harabeye dönmüş durumda. Kırım Savaşı’nı finanse ettiği gibi Osmanlı hazinesine borç veren ünlü Osmanlı bankerinin anıt mezarı bakımsızlıktan çöplüğe dönmüş durumda.

Ve Ortodoksluk…

İlber Ortaylı diyor ki;

“Rusya’nın siyasi bir kimlik edinmeye başladığı Altın Orda döneminde Ortodoks Kilisesi de âdeta otosefal bir arşipiskoposluk konumuna gelmiş ve Bizans’tan adamakıllı bağımsız olmuştu. Rusya Kilisesi’nin Moskova Patrikliği olarak otosefal olması 15’inci asırda III’üncü İvan devrinde İstanbul’un fethinden sonra gerçekleşti”. (“TÜRKLERİN ALTIN ÇAĞI”. Kronik Kitap. İstanbul 2017. Sayfa 109)

Türk Kırım’ın, Ruslar tarafından gerçekleştirilen yasa dışı ilhakını tanımamış olması Türkiye için doğru bir karardır.

Ama Türkiye’nin bu doğru tavrını yanlış değerlendirdiği için mi Ukrayna Kilisesi’nin Rus Ortodoks Kilisesi’nden ayrılması sürecinin tamamlanması anlamına gelen “Ukrayna Kilisesi’ne Ortodoks Kilisesi kurallarına uygun bir biçimde otosefal (bağımsızlık) verilmesi sürecini” onaylamıştır Fener Papazı?

Hangi yetkiyle?

Bağlı olduğu Eyüp Kaymakamı’ndan izin almış mıdır?

Proşenko ile yaptığı görüşmeyi ânında Kaymakam’a bildirmiş midir?

Özdağ’ın dediği gibi bu tavırlarla eğer bir “manevi Bizans haritası” çiziliyor ise ve atılan bu son imza ile de Ukrayna Kilisesi Moskova Patrikliğinden koparılıyor (Fener’e bağlanıyor) ise…

1453’den geriye mi gidiyoruz?

İstanbul daha fethedilmedi mi?

Ne demişti Ortaylı; “Rusya Kilisesi’nin Moskova Patrikliği olarak otosefal olması 15’inci asırda III’üncü İvan devrinde İstanbul’un fethinden sonra gerçekleşti”.

Bir sonraki adım Rusya Kilisesi’nin de mi Fener’e bağlanması olacak?

İşte tam burada Atatürk’ün, Türk Ortodoks Kilisesi’ni neden kurduğunun önemini fark ediyor musunuz?

Kırım Savaşı 1853’deki bu Sinop baskını ile başlar ve 1856’da sona erer. Osmanlı-Rus Savaşıdır. Birleşik Krallık, Fransa ve Piyemote-Sardinya’nın Osmanlı tarafında savaşa dâhil olmasıyla savaş, Avrupalı devletlerin Rusya’yı Avrupa ve Akdeniz dışında tutmak amacıyla verdiği bir savaş halini almış ve müttefik güçlerinin zaferiyle sonuçlanmıştır.

Nilgün Cerrahoğlu, Sivastopol’daki “Kırım Savaşı Müzesi”nde Osmanlı’nın adının hiç geçmediğini, İngiliz ve Fransızlarla, Rusların savaşı olarak takdim edildiğini yazıyor.

Ukrayna için Batı ile Rusya arasında baş gösteren son kriz şaşırtıcı bir biçimde 160 yıl öncesinin güç dengesini-güçler birliğini çağrıştırıyor.

Çağrıştırıyor da, NATO üyesi Türkiye bu sefer; kabul edilmek için bu kadar yıl bekletildiği AB-Batı tarafında mı yer alacak yoksa girebilmeyi en yetkili ağızlardan dillendirdiği Şangay Beşlisi tarafında mı?

Peki Kırım’ın yasal statüsü ne?

Kırım, 1996 Anayası’na göre Ukrayna içinde özerk bir cumhuriyet statüsüne sahip ama yasal olarak Ukrayna’nın parçası. Kendi parlamentosunu seçiyor. Bu parlamento, tarım, altyapı ve turizm politikalarını belirleme yetkisine sahip. Ancak 1995’te, Rusya yanlısı ayrılıkçı bir adayın seçimleri ezici çoğunlukla kazanması sonrası Kırım başkanlığı makamı kaldırıldı. Şu an bölgenin başkanlık temsilcisi ve başbakanı Kiev tarafından atanıyor.

Sivastopol ise, Kiev’le birlikte Ukrayna’da ‘özel statü’ taşıyan iki kentten biri. Sovyet döneminden bu yana Rusya’nın Karadeniz Filosu’na ev sahipliği yapıyor. Rusya, Sovyetler’in çöktüğü 1991’de Kiev’le uzun müzakereleden sonra buradaki üssünü 2017’ye kadar tutma hakkını kazandı. Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç’in 2010’da yeniden iktidara gelmesinden sonra da, Rus doğalgazının yüzde 30 oranında daha ucuza alınması karşılığında bu süre 25 yıl uzatıldı; 2047’ye kadar yeniden uzatılması ‘opsiyonu’ da tanındı.

Yani Kırım, yani Sivastopol şimdi Rus Karadeniz donanması için hayati öneme sahip.

Peki Türkler, Kırım Tatarları?

1917’de Kırım Türkleri bağımsızlıklarını ilân edip devlet kurdularsa da 1920 sonlarında ihtilâl kuvvetleri gelince durum değişmiş, ilk dünya savaşından sonra 19 Ekim 1921’de muhtar Sovyet cumhuriyetleri arasına katılmıştır. Son dünya savaşında bazı Kırımlıların Alman kuvvetlerine katıldığı ileri sürülerek bütün Kırım halkı önce Sibirya’ya, sonra Orta Asya steplerine sürgün edilmiştir.

Yalçın Küçük; “Kırım dediğimiz zaman, biz Kırım Tatarları’nı kastediyoruz. Ama aslında bilimsel ve tarihsel olarak orada üç halktan bahsedebiliriz. Bir tanesi Karain, ikincisi Kırımskiye Tatarı, üçüncüsü de Kırımçaklar. Demek ki, Türkçede genel olarak Kırım Tatarı dediğimizde, etnik açıdan ve zaman zaman din açısından da birbirinden farklı üç halktan söz ediyoruz” diyor.

Kezban Acar; “Kırım Savaşı (1853-56) Döneminde Propaganda: Rus Popüler Kültüründe Savaş ve Düşman İmgesi” başlıklı çok önemli makalesinde diyor ki;

“Fransa’nın Osmanlı Devleti’ndeki Katoliklerin, Rusya’nın ise Ortodoksların haklarının yeniden teyit edilmesi ile ilgili talepleri ile ortaya çıkan ve aslında Osmanlı Devleti üzerinde ve genel olarak da doğuda kimin daha etkili olacağının mücadelesi olan ‘Kutsal Yerler Meselesi’nin sonucunda galip çıkan Fransa oldu. Osmanlı Devleti, 1852’de başlayan görüşmeler sonucunda, Fransa’nın 1740 kapitülasyonları ile elde ettiği ‘Katolikleri koruma hakkını’ yenilerken, aynı şeyi Rusya ve Ortodokslar için yapmayı reddetti. Bu karar üzerine, Osmanlı Devleti’ne gözdağı vermek isteyen Rusya, 1853 yazında, halkının çoğu Ortodokslardan oluşan iki Osmanlı eyaletini, Eflâk ve Boğdan’ı işgal etti. Osmanlı Devleti, Rusya’ya birliklerini geri çekmesi içim kesin uyarı verdi; bunun reddedilmesi üzerine Ekim 1853’te Rusya’ya savaş ilan etti. Savaşın Nedenleri Dönemin Çarı I. Nikolay (1825-55), Rus halkına ve Rusya’nın işgal ettiği Eflâk ve Boğdan halklarına hitap eden manifestosunda, işgal nedenini Ortodoksların haklarını korumak olarak açıkladı. ‘Osmanlı Devleti 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile vaat edilen Ortodoks haklarını geçersiz kıldığından Rusya Bab-ı Âli’ye gözdağı vermek için adı geçen Tuna vilâyetlerini işgal etti. Eğer Osmanlı Devleti inatçılığını ve körlüğünü devam ettirirse, Tanrı’nın yardımına sığınan Rusya, Ortodoks inançları ve hakları için savaşacaktır’ dedi.

Osmanlı Devleti’ni geçmişteki antlaşmaları ihlâl etmekle suçlarken, Rusya’yı Ortodoksların geleneksel hamisi olarak tanımladı. Modern araştırmacılara göre ise Rusya’nın Kutsal Yerler Meselesindeki tavrının ve ardından gelen savaş kararının en önemli sebebi, 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Boğazlar konusunda kazandığı avantajları, 1841’de Londra Boğazlar Sözleşmesi ile kaybetmesiydi. Osmanlı Devleti, 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Rusya’nın herhangi bir Avrupa devleti ile savaşa girmesi durumunda, Boğazları o devletin savaş gemilerine kapatmayı, Rus gemilerine ise açmayı taahhüt etmişti. Boğazların yönetimini uluslararası bir komisyonun idaresine veren 1841’deki Londra Boğazlar Sözleşmesi ise, Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki Boğazlarla ilgili antlaşmaları geçersiz kılmıştı. Bu tarihten itibaren Rusya Osmanlı Devleti üzerindeki nüfuzunu tekrar kurmak için farklı yollar aramaya başladı. Rusya için 1852’de Fransa ile arasında çıkan ‘Kutsal Yerler Meselesi’ bu anlamda bir fırsattı; ama Osmanlı Devleti bu mesele konusunda Fransa lehine bir karar verince, hayal kırıklığına uğradı. Bundan sonra ise amaçlarına Osmanlı Devleti’nde yaşayan Ortodoksları koruma iddiasıyla ulaşmaya çalıştı. Hatta bu bizzat çar Nikolay’ın Boğdanoviç’e verdiği talimatın bir parçasıydı”.

                Demek ki neymiş, Kırım aslında bir din savaşıymış.

                “Fener”, boyunu aşarak dünya dengelerini değiştirmek istiyormuş…

                Öyle de, acaba “kullanıldığının”  farkında mı Fener?

                Kim kimi kullanıyor?

                Atatürk’ün, Türk Ortodoks Patrikhanesini neden kurduğu bütün bunlara rağmen yine de anlaşılmıyor mu acaba?

Yorum Gönderin Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.