Kategoriler
Prof. Dr. A. Yalçınkaya

İnsan Haklarında Ayrımcılık

Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya

İnsan Haklarında Ayrımcılık

10 Aralık, İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Hemen her ülkede görülen ayrımcılığa karşın 10 Aralık 1948’de imzalanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin (İHEB) 1. ve 2. Maddeleri, insanların eşit olarak doğduğunu, bu beyannamede sayılan hakları kullanmada ırk, cins, renk, inanç ayrımı yapılamayacağını düzenlemektedir. Bununla beraber uygulamada beyaz ile siyahın hakları arasında dağlar kadar fark olduğu her vesile ile görülmektedir.

Farklı toplumlardaki aykırı düzenlemeler ve uygulamalar bir tarafa, İHEB insanlık tarihinde her insanın doğuştan sahip olduğu hakları tanıma konusunda kazanılan en başarılı belgelerden biri kabul edilir. Bu beyannameye hiçbir ülke red oyu vermemiş, sadece 8 ülke çekimser kalmıştır. Beyannamenin hazırlanmasındaki gerçek niyet ne olursa olsun böyle bir belgenin lafzını ve devletlerce görünüşte de olsa sahiplenilmesini dikkate alarak 2020 itibariyle bu kapsamdaki dikkat çeken problemlere bakalım.

Öncelikle belgede sıralanan temel haklar ve özgürlükler listesi dikkate alındığında bunlara çekimser kalmak dahi bir devlet için prestij kaybı idi. Buna karşın aynı beyannamede grup hakları, ekonomik ve siyasi haklar da bulunmaktadır. Sayılan haklar arasında mülkiyet hakkı, ifade özgürlüğü, bu kapsamda basın yayın, teşebbüs serbestliği gibi maddeler de bulunmaktadır. Halbuki Komünist ideolojiye göre bunlar burjuvazinin, kapitalizmin, sömürünün araçlarıdır. Bundan dolayı Sovyetler Birliği, Belarusya, Ukrayna, Çekoslovakya, Plonya ve Yugoslavya çekimser kalmışlardır. Çekimser kalan diğer bir ülke ise Güney Afrika Cumhuriyeti idi. Beyannamenin ilk iki maddesi ayrımcılık yasağı, eşitlik esası olduğu halde apartheid bu devletin anayasal sisteminin temelini oluşturmakta idi. İnsanların derisinin rengi, kamu hizmetine girebilmede veya kamu hizmetinden yararlanabilmede esas alınmaktaydı. Farklı renkteki deriye sahip olan insanların okulları, hastaneleri, hatta parkları dahi ayrılmıştı. Mandela ile Güney Afrika’daki apartheid dönemi sona ermiştir.

Çekimser kalan diğer bir ülke ise Suudi Arabistan idi. Bu ülkenin çekimser kalması öğrencilerimin en çok merak ettikleri ve zevkle fikir yürüttükleri bir konudur. Mesela bazı öğrencilere göre Suudi Arabistan İHEB karşısında çekimser kaldı, çünkü ülkede şeriat rejimi var. Fakat aynı topraklarda Şeriatın kurucusu olan Fahr-i Kâinatın 14 asır önceki Veda Hutbesi’ni hatırlamak gerek. Birçok araştırmaya göre İHEB’deki sayılan hususlara en fazla yaklaşan belge Veda Hutbesi’dir. Bu metni dikkatle okuyan, birkaç kelime ile İHEB’in iki üç maddesinin veciz bir şekilde ifade edildiğini görecektir. “Beyazın siyah üzerine, siyahın beyaz üzerine üstünlüğü yoktur” cümlesi, ilk iki maddenin hulasasıdır. Bu durumda sorunun kaynağını Suudi Arabistan’ın siyasal gerçeklerinde aramak gerek.

II. Dünya Savaşı’na kadar İngiltere’nin bu dönemden sonra ABD’nin etkisindeki Suudi Krallığında belirtilen patronların çıkarlarına halel gelmedikçe her türlü hukuksuzluk için yöneticiler ve fetva makamları emre amadedir. ABD başkanlarının Beyaz Saray’da dahi yetkileri kısıtlı olduğu halde Suudi Arabistan’dan istediği kararı aldırma gücü vardır. Bu kapsamda Suudi Baş Müftüsünün 2017’de “İsrail ile savaşmak haramdır” fetvası, herşeyi özetlemektedir.

Savaşta sivillere, kadınlara, çocuklara, eman dileyenlere ateş açılmaz. Baş Müftünün kastı bu olabilir, diye savunmaya geçilebilir. Fakat aynı makamın mesela İsrail yöneticilerine hitaben Filistinli çocuklara, çobanlara, sivillere ateş açmak caiz değildir benzeri bir uyarı duyulmamıştır.

Yemen iç savaşında açlıktan ölen çocukların sayısı 100 bini geçmiştir. Yaylada birkaç keçisi ile birkaç devesinden başka birşeyi olmayan büyüklerden de ölenlerin, sakat kalanların, evleri, yurtları harap olanların haddi hesabı yoktur. Bir taraftan İsrail-ABD destekli Suudi Arabistan, diğer taraftan birçok ülkenin el altından oraya çektiği İran silahları ve yönlendirmesiyle Yemenliler de birbirini öldürmektedir. Gerçekte ise bu kirli savaş klasik bir İngiliz oyunu olup son perdesinde İsrail yorumu katkısıyla sahnelenmektedir. İngiliz parlamentosundaki Rum kökenli bir bayan milletvekilinin “bu kadar çocuğu öldüren Suudi Arabistan’a İngiltere silah ambargosu uygulasın” teklifini takdirle karşıladım. Buna karşın İHEB’nin 3. maddesi olan yaşama hakkına karşı uluslararası komplo karşısında İnsan Hakları örgütlerinin ustaca pasif kaldıkları, gözlerini kapadıkları bir gerçektir. Tam da bu noktada Suudi Baş Müftüsü’nün, yöneticilerini “bu masum insanlara, çocuklara bomba yağdırmak caiz değildir” ikazını da duymadık. Demek ki Suudi müftüsü, 14 asır önce “zulmetmeyiniz, zulmolunmayınız” kutsal emrinin, Müslüman Yemenliler için değil de sadece Yahudiler için geçerli olduğunu zannetmektedir.

2020 itiabariyle temel insan haklarından istifade konusundaki ayrımcılığın mağdurları sadece ABD’deki siyahlar veya hispanikler değildir. Bültenlere yansıdığı haliyle Taliban, DAEŞ, Boko Haram veya PKK eliyle, gerçekte ise dünyanın gözü önünde terör örgütleri üzerinden uluslararası düzeni kendi lehine dizayn etmek isteyen İHEB’nin önde gelen imzacıları tarafından İnsan Hakları ayrımcılığı bütün hızıyla devam etmektedir.

“Diyarbakır Anneleri”nin dramı İnsan Hakları ayrımcılığının en ilginç örneklerinden birini oluşturmaya adaydır. İki yıla aşkın süredir yüzlerce anne soğuk, sıcak, kar, yağmur demeden sokakta bekliyor. Zorla dağa kaçırılıp “teröristleştirilen” oğullarının, kızlarının teslim edilmesini istiyor. Bu eylem kısmen sonuç verdi az da olsa anneler yavrularına kavuştular. Buraya kadar oldukça güzel de fakat bu kadar anne, bu kadar istekleri dışında dağa kaçırılmış yavrular, iki yıla yakın bir eylem, kanla karışık gözyaşları, feryatlar… Ulusal ve uluslararası insan hakları örgütleri nerede? Özellikle anne, kadın, feminist dernekler, örgütler nerede? Bunlardan kaç tanesi bu anneleri ziyaret etti, destek verdi, teselli etti? Her fırsatta bölücülere “arkanızdayız” demek için Diyarbakır’a koşan Alman Yeşillerden bu anneleri ziyaret eden kaç kişi var? Bu dramatik direniş New York Times’da, Washington Post’ta, Guardian’da, Bild’de kaç kere haber yapıldı? Bu anneler direnişinin teröre karşı olan ulusal medyada dahi yeterince işlenmediğini, tartışılmadığını görüyorum. Çünkü bu direniş, aslında Türkiye’deki terör gerçeğinin çok kirli bir yüzünü oltaya koymuştur. Bu direniş Kürt sorununun aslında terör sorunu, terörize edilmek istenen halk sorunu olduğu gerçeğini göz önüne sermiştir. Bu direniş terörizm, bölücülük, dış politika, uluslararası ilişkiler, iletişim, sosyoloji gibi birçok alanlarda bilimsel araştırma, tez konusu olmaya adaydır. Ancak umursamazlık, hafife alma endişe verici olup bu durum da her fırsatta sorgulanmalıdır.

Hindistan’ın Keşmir’deki zulmü veya kendi ülkesindeki yeni apartheid yöntemleri, Çin’in Uygur Türklerine karşı soykırımı, Myanmar’da Müslümanların hedef alındığı yok etme gibi uygulamalar sanki vaka-ı adiyeden sayılmaktadır. Hatta birçok Müslüman veya Türk uzman mesela siyahlara karşı şiddet konusunda esaslı duruş sergilemiş, yaşanan olaylarda ayrımcılık yüzünden öldürülenlerin bir anlamda yasını tutmuştur. Fakat aynı çevrelerin her fırsatta Afganistan’da, Suriye’de, Doğu Türkistan’da, Myanmar’da, Nijerya’da katledilenleri tartışma konusu dahi yapmadıklarını görüyoruz. İnsan Hakları Günü vesilesiyle Hıristiyan-Yahudi dünyasının farklı ırktan, renkten, dinden olanlara, özellikle Türklere ve Müslümanlara karşı insan haklarını pek hatırlamamaları kınanmalıdır. Bununla beraber batının bu ayıbını da öncelikle batılı araştırmacılar, akademisyenler, gazeteciler ifşa etmekte, uyarı görevini yapmaktadırlar. Buna karşın özellikle İslam dünyasının diğer Müslümanlara karşı yapılan zulmü destek derecesinde sükutla karşılamaları, sütunlarına, programlarına, araştırmalarına konu etmemeleri kınanmanın ötesinde ayıp durumundadır.

Öncevatan, 15.12.2020

alaeddin.yalcinkaya@marmara.edu.tr

Yazar Alaeddin Yalçınkaya

Alaeddin Yalçınkaya, 1961'de Elazığ'da doğdu. Adapazarı Ozanlar Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. 1987-1996 yılları arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. İ.Ü. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "Cemalettin Efgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri" konulu teziyle 1990’da Yüksek Lisans, “Sömürgecilik-Panislamizm Işığında Türkistan” başlıklı tezi ile 1995’te doktora eğitimini tamamladı. 1993-1994 yıllarında, New York Universty, Center for Middle Eastern Studies'de visiting scholor statüsüyle araştırmalarda bulundu. 1996’da Sakarya Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent, 2000 yılında doçent, 2007’de Profesör olan Yalçınkaya, 2013 yılından beri Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesidir. Yayınlanmış kitaplarından bazıları, "Yetmiş Yıllık Kriz: Sovyetler Birliği'nde Moskova - Türkler İlişkileri", "Almatı'dan Akmola'ya Kazakistanı'ın Başkenti", "Türk Cumhuriyetleri ve Petrol Boru Hatları", "Etnik Düğümlerden Küresel Kördüğüme Kafkasya'da Siyasi Gelişmeler" başlığını taşımaktadır. Yalçınkaya, Sakarya, Kocaeli, Bahçeşehir, Marmara üniversiteleri ile İstanbul, Şükrü Balcı Polis MYO'nda Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Hukuk, Uluslararası Örgütler, Diplomatik Yazışma Teknikleri, Bölgesel Dış Politika, Türk Dünyası ve Kafkasya, İnsan Hakları Hukuku gibi alanlarda lisans ve lisansüstü seviyesinde dersler vermiştir/vermektedir. Evli ve iki çocuk babası olan Yalçınkaya, halen Marmara Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.