Kategoriler
Kenan Mutlu Gürses

ERMENİ DİASPORASI ve ŞAKLABANLIKLAR ( II )

 30 Haziran 2020

       Yazıma başlarken belirttiğim gibi “Diaspora Ermenilerinin bitmeyen yalanları, iftiralar, bunları destekleyen, teşne olan emperyalist güçler ve onların güdümünde hareket eden devletçikler. Ermenilerin,  dünyanın farklı bölgelerine savrulmuş olduklarını, hangi ülkede, hangi sayıda yaşadıklarını, söz konusu ülkelere göç nedenlerini biraz uzun olsa da kalemim döndüğü kadarıyla anlatmaya, satır başları ile de olsa, tarihin derinliğine teolojiye, ilahiyata ve mitolojiye bakarak bazı iddialara da dikkatinizi çekmeğe çalışacağım.”

      “Nuh peygamberden Kur’an-ı Kerim’de, hadislerde, kısas’ı-enbiyalarda, fütüvvetnamelerde, tarih metinlerinde söz edilir, secereler Nuh peygambere dayandırılır. Nuh peygamberle ilgili İslami rivayetler ve ayrıntılar İsrailiyat metinlerinde kayıtlıdır. İslam dini Nuh’u peygamber kabul eder, hâlbuki Musevilik ve Hristiyanlıkta Nuh saygın bir ihtiyar adamdır, peygamber değildir. Türkçede bir insanın inatçı olduğunu, fikrinden caydırılamadığını ifade etmek üzere “Nuh diyor Peygamber demiyor” tabiri kullanılır. Niçin burada isimi verilen peygamber Nuh’tur da başka bir peygamber değildir? Bunun açıklamasını Müslümanların Nuh’u peygamber kabul etmesine, buna karşılık Musevilik ve Hristiyanlıkta Nuh’un peygamber sayılmamasına bağlamak gerekir.

       Musevilik öncesine ve çok tanrılı dinler dönemine ait metinlerde de Nuh ve Tufan hikâyesi anlatılmaktadır: Bir Sümer destanı olan Gılgamış Destanı Musevilik öncesine, çok tanrılı dinler dönemine aittir. Gılgamış Destanı; Nuh ve Tufan hikâyesini anlatır.”

       Ararat isimlendirilmesini tekrar dikkatinize sunuyorum. “Ararat kelimesi üzerinde birkaç söz söylemek yerinde olur. Eski Ahit’in Yaratılış bölümünde “rrt” harfleriyle yazılmış bir kelime vardır. Tufandan sonra Nuh’un gemisinin burada karaya oturduğu yazılmıştır. Bilindiği gibi, Sami kökenli dillerde sessiz harflerin arasında sesli harfler bulunmamaktadır. “rrt” harfleri hatalı olarak “Ararat” şeklinde okunmuş ve “Ararat” şeklindeki okunuş yaygınlaşmıştır. Aslında, “rrt” harfleriyle kastedilen kelime “URARTU” kelimesidir.”

       Tufanın sonunu anlatan, burada sözü edilen Ararat/URARTU, Mezopotamya’dan Güneydoğu Toroslarla ayrılan bütün Doğu Anadolu ve yakın çevresine egemen bir krallığın adıdır. Nitekim Eski Ahit’in krallar bölümünde (Krallar II: 35) Assur Kralını öldüren oğullarının “Ararat/URARTU ülkesine” KAÇTIKLARI anlatılmakta ve bu isim ile Assur’un çağdaşları URARTU Krallığının ifade edildiği açık bir biçimde anlatılmaktadır. Yani Tevrat’ta “rrt” harfleriyle yazılan dağ ve ülke adı genel olarak Torosları da kapsayan dağlık URARTU coğrafyasıyla ilgilidir. Ancak günümüzde bu isim AĞRI ile ilişkilendirilmektedir.”

       Fütüvvet-nâmelerde verilen bilgilerin tamamının İslâmi kaynaklardan geldiğini söylenemez; bilakis bu eserlerdeki bilgilerin hatırı sayılır bir bölümü İsrâiliyat temellidir. Hz. Nuh’un soyu ile ilgili verilen bilgiler de bunlardandır. Fütüvvet-nâmelere göre Hz. Nuh’un babası- nın adı Lamek’tir. Soyu Mettu Selah, Ahnun, Yerd, Mehla’il, Kayn, Enûfl, fiît silsilesiyle Hz. Âdem’e çıkar. [8]

       Kuşkusuz, ozanlar, şairler ve hekimlerde yaşadıkları, okudukları, bizzat şahit oldukları olayları toplumlara aktarmışlardır. Ancak onların yazdıkları, geçmiş dönemlerle, yaşadıkları dönem arasında kurdukları bağ, sanat yönüyle değerli olsa da, tarihi gerçekleri yansıttıkları ise tartışma konusunun dışında kalmaktadır. Bu nedenle;

      “Mitoloji” “ İçinde insana ait birçok farklı ama bağlantılı konuyu içinde barındırır, öyle ki insanın fiziki ve düşünsel yapısı, toplumsallığı sonucu geliştirdiği dil, imge simgeleriyle sözlü ve yazılı edebiyat ve felsefe kapsamında, materyallerle ifade şekli ikonografi arkeoloji kapsamında araştırılır irdelenir. Mitoloji içindeki epos ögesi ise mythos’a getirdiği zaman mekân boyutlarıyla onu tarih bilimine bağlar. Mitolojinin tarih biliminde somut çıkarımlarda kullanılması ise tarih ile arkeoloji biliminin ortak çalışmalarıyla gerçekleşir.”[ 9]

      Yukarıda yazdıklarım ile aşağıda yazcaklarım, bu bakış açısı ile değerlendirilmelidir.

      Ermeni Mitolojisi, “yöresel geleneklerle KOMŞU kültürlerden alınmış fikirler ve yüzyıllar boyunca bölgeye göç etmiş HALKLARIN zengin bir karışımıdır.”

      Ermeni Mitolojisi Ermeniler tarafından bakın nasıl anlatılmaya çalışıyor; (Nelerin saptırıldığı yazımın akışında açıklanacaktır.)

     “Kökenler ve Esinlenmeler” “Ermenistan’ın tarihi kayıtlarda geçen ilk devlet hali olan Urartular, kendinden küçük krallıkların bir konfederasyonuydu ve Urartu dini antik Ermenistan’da esasen M.Ö. 9. Yy. ve M.Ö. 6. Yy. arasında gelişti. Urartu uygarlığı, Hurri ve Mezopotamya tanrıları ve simgeciliğinin yöresel karşılıklarıyla eşsiz bir karımıydı. Tanrılar topluluğu (panteon); Haldi (savaş tanrısı), Teişeba (fırtına tanrısı) ve Şivini (güneş tanrısı) üçlüsü tarafından yönetiliyordu. Bu üçlü aynı zamanda kurbanların ve tanrıların şerefine inşa edilen tapınakların da esas odağıydı. Başkent Tuşpa’ya (Van) yakın dağlarda bir duvar oyuğunda bulunan M.Ö. 9. Yüzyıla ait bir yazı başka tanrıların da bulunduğunu kanıtlar niteliktedir. Çift kopya halinde yazılmış olan listede 79 tanrıdan söz edilmektedir.

      Ermeni mitolojisinde Hindistan’ın Vedik geleneğine ve Mısır’a ait fikirlere benzer öğeler bulunur. Bunlardan en belirgini çoğu zaman kanatlı bir güneş tekeri tutarak diz çöken bir adam tarafından temsil edilen ve bu yüzden büyük ihtimalle kendisi gibi Güneş’le ilişkilendirilen Mısır tanrısı Ra’dan esinlenilmiş olan Şivini’dir. 

      Urartular ve Asurlular arasındaki yakın kültürel ilişkilere örnek olarak Asur tanrıları Adad ve Şamaş’ın gösterim şekillerinin Urartular tarafından sırasıyla kendi tanrıları Teişeba ve Şivini’ye uygulanması gösterilebilir. Mezopotamya sanatından diğer bir motif olarak Yaşam Ağacı (Ermenice tsarrn kenats) genelde herhangi bir tarafında ayakta duran ve adaklar sunan bir figürle çeşitli ortamlarda belirmektedir. İncil geleneği, çevrelerini ve tarihlerini açıklamaya çalışan antik Ermeniler için başka bir esin kaynağı olmuştur.

      Diğer birçok antik kültürde de olduğu gibi yöresel tanrılar sıkça su, toprak, güneş, dağlar, mağaralar ve ağaçlar gibi önemli elementleri ya da göze çarpan doğal özellikleri temsil etmiştir. Diğer tanrılar ise eski hayvani inançlarla ilişkili olmuştur. 

      Türlü türlü kültürel iplikleri örerek bir araya getiren sözlü ve antik efsaneler zaman içinde yazılı olarak kaydedilmiş ve lir çalan ozanlar (guşan) tarafından sözlü olarak ebedileştirilmiş, ardından da çok daha sonraki yazarlarca korunmuştur. Örneğin M.S. 5. Yüzyılda yaşamış olan tarihçi Movses Khorenatsi’nin kaydettiği çok eski bir şiirin bir kısmı, Güneş tanrısı Vahagn’ın (Şivini’nin yerini almış olan) denizdeki bir sazdan doğumunu betimlemektedir. Fakat ne yazık ki Geç Antik Çağ yazarlarının yoğun çabalarına rağmen Ermeni mitosu ve dininin büyük bir kısmı, ANTİK ERMENİSTAN’IN BİZZAT KENDİSİNDEN GELEN KAPSAMLI YAZILI KANITLARIN YOKLUĞU ve ARKEOLOJİK KAYITLARIN YETERSİZLİĞİ YÜZÜNDEN HALA BİLİNMEMEKTE VEYA AÇIKLANAMAMAKTADIR. Örnek verilecek olursa Urartu kazı alanlarından çıkarılan kanatlı dişiler, kuş adamlar, akrep adamlar ve balık adamları tasvir eden ve önem düzeyleri belirlenemeyen küçük heykelcikler bulunmaktadır. Bu melez yaratıklar sık sık depolama amaçlı kullanılan odaların iç duvarlarına resmedildikleri için amaçlarının en makul açıklaması koruyucu ruhlar olarak kullanılmalarıdır ama elimizde gerçek anlam ve amaçlara yönelik bir açıklama ve kesinlik yoktur. Aşağıda ise günümüzde bildiğimiz en önemli antik Ermeni efsanelerinin özetleri yer almaktadır.”

      “Hayk ve Bel” Movses’in Ermeni tarihine yaptığı eşsiz katkılardan biri de ulusun kuruluş efsanesini anlatması olmuştur (bazı akademisyenlere göre ’bulması’). Bu Hayk (Haik) ve Bel’in hikâyesidir ve Ermeni halkının kökenlerini İncil’deki Nuh’un ve oğlu Yafet’in soyuna dayanmaktadır. Yafet’in soyundan gelen ve meşhur bir okçu olan (bu yüzden sonraları Orion’la ilişkilendirilmiştir) Hayk, bir gün kötü ve baskıcı Babil tiranı Bel’e karşı ayaklanmış ve Nuh’un gemisinin büyük tufandan sonra indiği yer olduğuna inanılan antik Ermenistan’daki Ararat Dağı etrafındaki ana vatanına dönmüştür. Bel, Hayk’ı ve akrabalarını takip etmiş ve böylece Bel’in öldüğü muazzam bir savaş yaşanmıştır. Hayk daha sonra adını kendi soyundan olanlara (Hay halkı) ve Ermenistan bölgesinin Ermenicedeki ismine (Hayasa) vermiştir.

      Asurcada lord ya da efendi anlamındaki baal kelimesinden gelen Bel, Ermeni şehirlerini kuşatmış olan III. Tiglat-Pileser (h. M.Ö. 745-727) ve II. Sargon (M.Ö. 722-705) gibi agresif savaş düşkünlerinin birer örneğini teşkil ettiği Asurluların kötü ve baskıcı imparatorluğunu temsil ediyordu.

      Siyasal tarihçi R. Pannosian’ın aşağıda açıkladığı üzere Hayk ve Bel efsanesi, ülkenin askeri geçmişindeki hoş bir hikâyeden çok daha fazlasıdır:

 “Popüler algı açısından bu hikâye, “nesnel” tarihte olduğu kadar modern milliyetçi düşüncede de önemlidir. Efsane, Ermenilerin Nuh’un torunları olduğunu öne sürer… Böylece Ermeni ulusunun kökleri Hayk ve ailesi tarafından Ararat Dağı’nın çevresinde kurulmuş olur. Dünyadaki Ermeni ilkokullarında tüm öğrencilere öğretilen bu hikâye birkaç güçlü sembolik bileşene sahiptir. İlk olarak Nuh’un gemisi “Ermeni” Ararat Dağı’na indiği için hikâye Ermenistan’ı tüm medeniyetin beşiği yapar. İkinci olarak Ermenileri İncil’deki insanın gelişimi anlatımına bağlar. Üçüncü olarak çok önemli bir öge olan tiranlık ve baskıcılığa (Babil’in) karşı haklı isyanı aşılar. Dördüncü olarak özgürlük, bağımsızlık ve adaleti ulusun kökenlerinin merkezine yerleştirir. Ve son olarak da Ararat Dağı’nı tüm Ermenilerin ulusal sembolü haline getirir.”

      “Shamiram-Şamiram (Semiramis)”

         “Movses Khorenatsi, büyük ihtimalle Ermeni halkının diğer bir tarihsel düşmanı olan Asurlu Kraliçe Semiramis’e (h. M.Ö. 811-806) dayanan Şamiram EFSANESİNİ anlatır. Bir gün Şamiram inanılmaz ölçüde yakışıklı Ermeni kralı Ara’ya, aşık olur ama zaten evli ve adeta bir ahlaki erdem portresi olan kral, kraliçeye ilgi göstermez ve ülkesine döner. Şamiram’ın ordusu daha sonra Ara’yı takip eder ve Ermeni krala hiçbir zarar gelmemesine yönelik emre rağmen kral, serseri bir ok tarafından öldürülür. Sevgisinin odağındaki kişiyi kaybetmiş olan perişan haldeki kraliçe, Ara’nın krallığını dolaşarak teselli bulmaya çalışır. Sonunda, Van Gölü’nün yakınlarında, kendi başkenti Ninova’dan uzakta, yaz alarını geçirceği bir şehir kurar. 

      Muhteşem yeni şehir biter bitmez Şamiram, Ara’nın vücudunu, onu yalayarak yaşama geri getirebilecek doğaüstü köpejkleri (jaralez) çağırabileceği, bir kulenin tepesinde duran sarayına götürür. Hikâyenin bir anlatılışına göre KÖPEKLER mucizelerini gerçekleştirir ve Ara yaşama geri döner ama Movses’in anlatışına göre maalesef KÖPEKLER hiç gelmez ve Şamiram da tanrılar onu terk ettiği için halkına küçük düşmemek adına ölen Ara’ya çok benzeyen birini halkına sergilemek zorunda kalır. 

      Şamiram ve Ara’nın hikâyesi kötü ve ahlaksız bir yabancı hükümdarla söz konusu devletin kendi namuslu hükümdarının tipik bir tezatıdır ve ikisi de tanrıçaların kendilerine gösterdiği ilgiyi talihsiz sonuçlarla reddeden Yunan Adonis efsanesi ile Babilli Gılgamış destanına çok benzer. Fakat Movses Şamiram’ı tam anlamıyla kötü olarak betimlemez çünkü diğer mimari ustalıklar ve mühendislik başarılarıyla birlikte Van yakınlarındaki antik Urartu kanalı olan Atamet’in inşasını ona atfeder. Belki de bu yeniliklerin Ermenistan’ın dışından getirildiğini kabul etmektedir.

      “Vahagn ve Astğik)”

      Van Gölü’ndeki fırtınaların tanrı Vahagn ( İranlı Verethraghna ve genel anlamda Yunan Herkül’le eşdeğer) ve suda yaşayan yılanlar olan vişaplar yüzünden meydana geldiği düşünülürdü. Vahagn’ın aynı zamanda Ara’nın ve Ermeni halkının düşmanı olan Bel’den çalı çırpı çalmasından sonra eski Ermeniler tarafından Saman Hırsızı Yolu olarak bilinen Samanyolu Galaksisisi’nden de sorumlu olduğu düşünülüyordu. Vahagn’ın doğumu ve Güneş’le ilişkisi Movses Khorenatsi’nin gelecek kuşaklar için korumuş olduğu bu şiirde betimlenmektedir.

Doğuruyordu cennet ve yeryüzü,

Doğuruyordu mor deniz de!

Doğum denizde tuttu küçük kırmızı sazı.

Gövdenin oyuğundan çıktı duman,

Gövdenin oyuğundan çıktı alev,

Ve alevin içinden bir genç koştu dışarı!

Ateşten saçları vardı onun,

Evet, alevden de sakalı,

Ve gözleri, güneşler gibiydi

       Ermenistan’ın dışından getirildiğini, şarkının sonraki kısımları (şu an kayıp) Vahagn’ı korkusuz bir ejderha avcısı olarak betimlemiş, bu yüzden de o diğer bir adı olan ve direkt çevirisi “ejderha biçici”ye karşılık gelen Vişabakah ismiyle de anılmıştır. Vahagn’ın eşi adı “küçük yıldız” (Suriye tanrıçası Beldi’den çevrilmiş) olan güzellik ve aşk tanrıçası Astğik’ti (ya da Astlik). Kumrular ve güllerle ilişkilendirilen tanrıçanın adına yaz ayının başlagıcında festival düzenlenirdi. Astğik’le ilgili bir hikâye onun her gece bir derede yıkanma alışkanlığını anlatır. Çıplak tanrıçaya bir anlığına bakabilmek için can atan bir grup yerli genç adamın Astğik’i daha iyi görebilmek için bir tepede ateş yaktığı bir olay olmuştur. Tanrıça bölgeye bir sis çökmesine neden olarak planı bozmuştur ve bundan sonra da bölge Ermenice SİS anlamındaki mshoush kelimesinden gelen “Muş Ovası” adını almıştır.

“Pokr Mithra-Küçük Mihr”

      Mehr veya Meher de denen Pokr Mithra (İran adalet tanrısı Mithra’dan), günümüzde hala anlatılagelen sözlü geleneğe göre ancak zamanın sonunda açılacak bir mağarada yaşadığına inanılmış olan bir tanrıdır. Küçük Mihr, mağaranın içinde bir adalet küresi tutarak oturmaktadır ve kıyameti beklerken bir kuzgun ona hizmet etmektedir. O aynı zamanda ışık ve gerçekle de ilişkilendirilmiştir. Tanrının Van’daki akropolün taş yüzeyine kazınmış ve kendi adını alan bir geçidi bulunmaktadır.

     Meher Kapısı (İngilizce: Gate of Mithra, Ermenice: Mheri durrn). Geleneksel olarak adaklar Van’ın birçoğuyla övündüğü bu gibi geçitlerde tanrılara sunulmuştur. Mitraizmin Persler’den Roma dünyasına M.S. 1. Yüzyılda Part (Arşaklılar) Savaşları’nda antik Ermenistan’da savaşan lejyonerler aracılığıyla geçmiş olması mümkündür.

“Tork Angelea”

      Tork Angelea ya da Tork Angeğ (veya Angeğyan) Anadolu’nun hava olayları tanrısı Taru’ya (ya da Tarhun) dayanan bir kahraman figürüdür. Düşmanlarına büyük parçalarını atmadan önce kayaları kırabilen ve ikiye ayırabilen çok güçlü bir adamın sözlü efsanesini kaydeden Movses Khorenatsi bir kez daha kaynağımız oluyor. Efsane aynı zamanda Tork’u taştan tabletlere yalnızca tırnaklarını kullanarak kartal desenleri çizerken ve Karadeniz’deki işgalci gemilere tepe büyüklüğünde taşlar atarken anlatır.

       Belki de çok eski geçmişte yaşanan gerçek bir çatışmaya dayanarak Movses Khorenatsi an-gel’in hal etimolojisini “vahşi adamların” olarak sunar ve ilginç bir şekilde fark edilir ki Taru (Tarhun) ismi “kazanan” ya da “fetheden” anlamına gelmektedir. Movses’e göre Tork, Hayk’ın torunu olan Paskam’ın soyundan gelmekteydi.” [10]

(Devam Edecek)

[8]  Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali, Nuh’un Kitabı,

 [9] https://acikders.ankara.edu.tr/pluginfile.php/53834/mod_resource/content/0/1.pdf

[10] Mark Cartwright, Çeviri: Batuhan Uncu, https://gorgondergisi.com/ermeni-mitolojisi/

Kenan Mutlu Gürses

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.