Kategoriler
Prof. Dr. A. Yalçınkaya

Kıbrıs’ta Taksimin Alternatifi Enosistir

Kıbrıs’ta Taksimin Alternatifi Enosistir

Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya

Kıbrıs davasının büyük liderlerinden Rauf Denktaş’ın bir fıkrasıyla başlayalım: Kilisede papaz, haça pisleyen güvercin pisliğini temizlemekten usanmış. Bir de bakmış ki aynı güvercin şarap içiyor. Güvercine bağırarak “Ey güvercin sen Hıristiyansan ne diye haça pisliyorsun, Müslümansan niçin şarap içiyorsun? Sen herhalde Kıbrıs Türküsün!”

Öncelikle Türkiye’nin Kıbrıs’ı hiçbir zaman ilhak politikası olmadığını belirtelim. Gerek Akdeniz jeopolitiği gerekse bu konudaki Uluslararası Hukuk zemini böyle bir politikanın yürümeyeceğini göstermektedir. Buna karşın İngiliz işgalinin sona ermesinden sonra kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Türklüğü açısından bir dereceye kadar hakkaniyet temeline dayanmış, garantörlük sistemi ile de etnik felaketleri önleyecek tedbirler alınmıştı.

Buna karşın Megali İdeanın bir parçası olan Enosis ise Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmeyi hedeflemiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan hemen sonra Rumlar, Türklere karşı soykırım faaliyetini başlatmış, nihayet 1974 EOKA darbesiyle bir anlamda Enosis ilan edilmiştir. Türkiye, soydaşlarına karşı başlatılan soykırımı önlemek üzere Uluslararası Hukuktan (ilgili sözleşmelerden) kaynaklanan garantörlük hakkı/görevini yerine getirip müdahale ederek KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın da mensup olduğu Türk halkının yok olmasını önlemiştir.

Seçim dönemine giren KKTC’de yeniden seçilmeyi hedefleyen Akıncı’nın, İngiliz The Guardian gazetesine verdiği röportajda, muhtemelen önceden hazırlanmış veya tuzak soruya karşı Türkiye’nin vilayeti olmak istemediklerine dair cevabı, Ankara mahfillerince gereksiz bir tepkiyle karşılanmıştır. Öncelikle Türkiye’nin de KKTC’yi Türkiye’nin bir vilayeti yapma programı olmadığı, bu anlamda Akıncı’nın sözlerinin desteklendiği, en azından Dışişleri basın sözcülüğü tarafından duyurulmalıydı. Buna karşın sanki Türkiye’nin KKTC’yi ilhak programı olduğu anlamı çıkarılabilecek sözler, aslında Akıncı’ya kendi seçmeni karşısında olduğu kadar batı ve AB nezdinde aradığı fırsatı vermiştir. Nitekim Türkiye’den gelen tepkiler üzerine Akıncı sözlerinin arkasında olduğunu söyleyerek kendi seçmeni nezdinde bir anlamda kahramanlaşmıştır.

Türkiye’nin bir vilayeti olmayı, tribünler kaygısıyla da olsa “korkunç” olarak nitelendirmesi son derece yanlıştır. Buna karşın Rumların Enosis hedefi, program olarak masada bulunup her fırsatta olgunlaştırılmakta, müzakerelerde Rum teklifleri eninde sonunda Enosis omurgası çerçevesinde gündeme gelmektedir. Bu anlamda Akıncı, bütün Rum-sever tutumlarına karşın, Türkleri azınlık veya ikinci sınıf vatandaş statüsüne sokarak bir adım sonra asimile etme stratejilerine daha fazla müsamaha gösterememiştir. Kısaca Rumların Kıbrıs Türlerini yok etme plan ve programlarını tıpkı önceki başkan Mehmet Ali Talat gibi Akıncı da başkan olarak müzakere masasına oturduğuda anlayabilmiştir. Bununla beraber bu röportajında, Türkiye’den çok Rum tarafı ile arkasındaki AB ve Batının hedef alındığı da düşünülebilir.

1960’da kurulan cumhuriyetin 1974 darbesiyle yıkılmasından ve Barış Hareketleriyle Türk varlığı muhafaza altına alındıktan sonra nice tavizlerle sayısız müzakere masalarına oturulmuş, ancak Rum tarafı Türklere eşit statü tanımamıştır. Bu anlamda Türk tarafı için büyük kayıpları içeren Annan Planı dahi “yes be anam” mantıksızlığıya KKTC’deki referandumda kabul edilmesine karşın Rumlar bunu da reddederek nice “körlerin” gözünün açılmasını sağlamıştır. Fakat halen Kıbrıs Türklerinin önemli bir kısmı, hafıza ve kimlik sıkıntısı yaşamaktadır. Belirtmek gerekir ki bu sorun sadece Akıncı veya Talat ile sınırlı olmayıp bunları seçen geniş bir seçmen kitlesi sözkonusudur.

Daha çok Rahmetli Denktaş’ın fıkrasında işaret ettiği Türkler, güneye giderek Rum pasaportu ile yurt dışına çıkmaktadır. KKTC pasaportu Türkiye dışında tanınmadığından Türklerin çoğunun TC vatandaşlığı yerine Rum vatandaşlığını tercih etmesinde Rum kesiminin AB üyesi olmasının büyük etkisi vardır. Böylece vize problemi olmadan AB ülkelerinde eğitim, ticaret gibi faaliyetlerde bulunabilmektedirler. Öte yandan günlük hayatta Rum kesimine geçerek bulduğu işlerde çalışan, çocuklarını Ortodoks okullarında okutan, hatta Rum isimleri alan Türk kökenlilerin sayısı hiç de az değildir. Türkiye’de, çevremizdeki Kıbrıslıların inanç ve düşüncelerinin bütün Kıbrıs Türklerince paylaşıldığını zannetmek büyük yanlıştır. Lefkoşe sokaklarında bir kaç esnafı dolaşıp, üç beş Kıbrıs Türkü ile sohbet edince Akıncı’nın sözlerinin anlamı daha iyi anlaşılır.

Bilindiği gibi Kıbrıs’ta iki tür Türk bulunmaktadır. Kıbrıs yerlisi Türkler, oran olarak azınlığa düştükleri halde partilerde, yönetim mekanizmalarında söz sahibidirler. 1974 sonrasında genellikle iş ve aş için adaya gidip yerleşen, orada çoluk çocuk sahibi olanların sayısı çok daha fazladır. Ancak “göçmen” Türklere ve çocuklarına KKTC vatandaşlığı konusunda büyük engeller vardır. Türkiye, Kıbrıs Türklerini yok olmaktan kurtardığı gibi ekonomik olarak da yükünü çekmesine rağmen örneğin bu insanlara KKTC vatandaşlığının verilmesi konusunda yetersiz kalmıştır. Bu gerçeği dile getirirken Kıbrıs Türklerinin çoğunun Türkiye’den gelenlerin bir kısmına sınırlı da olsa vatandaşlık verilmesine şiddetle karşı çıktıklarını belirtelim.

Akıncı’nın daha ziyade seçmene hitap eden ve şık olmayan röportajı üzerine Türkiye’den gelen tepkilere karşın oy oranında düşme yaşandığına dair anketlerin sıhhati konusunda şüpheliyim. En azından Türkiye karşıtı çıkışlarıyla kaybını azalttığına dair önemli işaretler bulunmaktadır. Buna karşın Türkiye’nin Kıbrıs’ı ilhak etme politikasının bulunmadığı, Yunanistan’ın Enosis politikasının olduğu, Kıbrıslı Türkleri egemenlik hakkı olmayan azınlık olarak gördüklerini, adanın geleceği için normal bir federasyon çözümünü Rum kesiminin yarım asırdır savsakladığı, kalan seçenek ise “taksim” olarak sloganlaşan gevşek bir federasyon, konfedarasyon veya iki devletten oluşan bir yapı olduğu, esasen yarım asırdır bu gerçeğin fiilen uygulandığını veya kabullenildiği her zeminde dile getirilmelidir.

Öncevatan, 26 Şubat 2020

alaeddin.yalcinkaya@marmara.edu.tr

Yazar Alaeddin Yalçınkaya

Alaeddin Yalçınkaya, 1961'de Elazığ'da doğdu. Adapazarı Ozanlar Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. 1987-1996 yılları arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. İ.Ü. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "Cemalettin Efgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri" konulu teziyle 1990’da Yüksek Lisans, “Sömürgecilik-Panislamizm Işığında Türkistan” başlıklı tezi ile 1995’te doktora eğitimini tamamladı. 1993-1994 yıllarında, New York Universty, Center for Middle Eastern Studies'de visiting scholor statüsüyle araştırmalarda bulundu. 1996’da Sakarya Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent, 2000 yılında doçent, 2007’de Profesör olan Yalçınkaya, 2013 yılından beri Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesidir. Yayınlanmış kitaplarından bazıları, "Yetmiş Yıllık Kriz: Sovyetler Birliği'nde Moskova - Türkler İlişkileri", "Almatı'dan Akmola'ya Kazakistanı'ın Başkenti", "Türk Cumhuriyetleri ve Petrol Boru Hatları", "Etnik Düğümlerden Küresel Kördüğüme Kafkasya'da Siyasi Gelişmeler" başlığını taşımaktadır. Yalçınkaya, Sakarya, Kocaeli, Bahçeşehir, Marmara üniversiteleri ile İstanbul, Şükrü Balcı Polis MYO'nda Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Hukuk, Uluslararası Örgütler, Diplomatik Yazışma Teknikleri, Bölgesel Dış Politika, Türk Dünyası ve Kafkasya, İnsan Hakları Hukuku gibi alanlarda lisans ve lisansüstü seviyesinde dersler vermiştir/vermektedir. Evli ve iki çocuk babası olan Yalçınkaya, halen Marmara Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.