Dünyada üniversitelerin görevleri; öğrencilere kaliteli eğitim  vermek, nitelikli  dergilerde nitelikli araştırmalar ve yayınlar yapmak,  içinde bulundukları toplumun gelişimine katkı sağlamak, toplumun  refahını arttırmaya yönelik   çalışmalar yapmak, sanatsal, kültürel ve sosyal gelişimine öncülük etmek, teknoloji ve yeni bilgi üretmek, ekonomide  verimliliği  arttırarak ülkelerin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişimine katkıda bulunmaktır. ABD’de 2015 yılında  yapılan bir araştırmada,  üniversite adaylarının üniversite tercihi yaparken üniversitelerin  genel sıralamalardaki durumu ile  kendi istedikleri bilim alanında hangi üniversitelerin üst sıralarda olduğuna dikkat ettikleri görülmüştür.

Acaba  üniversiteler yukarıda sayılan görevlerini yerine getirirken ne kadar başarılı olmaktadır?   Bunun için  üniversitelerin kendi durumlarını benzerleri ile karşılaştırmalarını  sağlamak için  akademik performansları ve yetkinlikleri  açısından  sınıflandırılmaları gerekir. Üniversiteleri sıralarken sadece öğretim üyesi başına makale sayısına bakmak doğru değildir. Makalelerin nerede yayınlandığı ve atıf sayıları gözden uzak tutulmamalıdır. Yayınların yapıldığı dergilerin “etki faktörü” (impact factor) çok  önemlidir. Sıralama yapılırken, etki faktörü düşük, kolay makale kabul eden dergilerde yapılan yayınlar ile ciddi bilimsel dergilerde yayınlanan makaleleri bir tutmamak gerekir. Bir derginin etkisini anlamak için yayınladığı makalelerin ortalama atıf sayısına bakılır.

Dergi etki faktörü,  atıf sayılarına dayanan h-endeksi (faktörü, dizini) gibi bibliyometrik yöntemler  akademik yükseltme, araştırma fonu dağıtma, yayın destekleme için kullanılmaktadır. YÖK tarafından önerildiğinden bu yana özellikle atıflara (citation) dayanan performans  kriterleri, akademik yükseltmelerde büyük ölçüde belirleyicidir. Performans kriteri olarak  alınan “dergi etki faktörü” (journal impact factor), “makale etki puanı” (article influencescore), “h-endeksi” gibi  kriterler  çok önemlidir.

Öğretim üyelerinin atama ve yükseltmelerinde atıf dizinlerinde listelenen dergilerde makale yayınlamış olmaları  en önemli koşullardan biridir. Çünkü,  bu dergilerde yaptıkları yayın sayısına ve dergilerin etki faktörlerine göre puan verilmektedir. Türkiye’de akademik yükseltmelerde makale sayısı önemli olduğu için “etki” (impact) faktörüne dikkat edilmemektedir. Üstelik bazı vakıf üniversiteleri değil etki faktörüne, atıfları bile dikkate almamaktadır.  Bunun sonucunda bu üniversiteler uluslararasında  sıralamalarda ya en sonda yer almakta ya da  listeye  girmemektedirler.

Üniversitelerimizde  çok sayıda yayın değil, kaliteli yayın yapılmalıdır. “h-endeksi ” bilim insanının yaptığı yayınların aldıkları atıfların ifadesi olan değerdir. Tüm yayınlardan kaçının bu değerin üzerinde atıf aldığını gösterir. A öğretim üyesinin 100 yayını olsa ve bunlardan 20 tanesi 20´nin üzerinde atıf almışsa, h-endeksi 20, B öğretim üyesinin 21 yayını olsa ve bunlardan 20´si 20´nin üzerinde atıf alsa, bu öğretim üyesinin  h-endeksi de 20’dir.  H-endeksi 2005 yılında Jorge E. Hirsch  tarafından önerilmiştir. Endeks, eleştirilere açık olsa da  bir araştırmacının ömür boyu elde ettiği bilimsel başarıyı üretkenlik ve etki” açısından ölçmeyi hedeflediğinden  üniversitelerin, yayıncıların ve de  ülkelerin  performansını ölçmek için  kullanılmaktadır.

Çin Şanghay’da  8. Uluslararası  Dünya Çapında Üniversiteler Konferansı (The 8th International Conference on World-Class Universities: WCU-8) 15-17 Ekim 2019 tarihlerinde  yapılmıştır. Shanghai Jiao Tong Üniversitesi’nde (SJTU)  iki yılda bir  yapılan  etkinlik Shanghai Ranking Consultancy tarafından desteklenmektedir.  WCU-8’in teması “Dünya  Ölçeğinde  (World-Class)  Üniversiteler: Küreselleşme ve Ulusal Modeller” olmuştur. Konferans; teknolojik dönüşüm, küreselleşmeye karşı tepki ve dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan milliyetçiliğin yanında, refahın, ekonomik ve sosyal fırsatların eşitsizliğinin arttığı, sosyal, ekonomik, kültürel ve politik alanlarda değişimler yaşandığı bir ortamda yapılmıştır.

Küresel araştırma üniversiteleri (amiral gemisi üniversiteleri) olarak  bilinen Dünya  Çapında  Üniversiteler (WCU),  ülkenin bilgi ekonomisindeki  potansiyelini geliştirmek ve pratik çözümler aramak için  çok önemlidir. WCU’ların gelişimi, son on yılda dünya genelinde çeşitli paydaşların gündemindedir. Önceki konferanslarda  dünya standartlarında bir yüksek öğretim sistemi kurma ve WCU’ların  katkıda bulunmadaki  rolleri  tartışılmıştır. (http://www.shanghairanking.com/wcu/index.html)

WCU’8 de WCU’ların, küresel entegrasyonun geliştirilmesindeki ve ulus önceliklerini güçlendirmedeki rolleri ele alınmıştır. WCU’lar; ulusal yüksek öğretim sistemlerini optimize ederken, mükemmellik girişimlerine nasıl destek olabileceklerini de araştırmaktadırlar. Dünya Ticaret Örgütü (WTO)   uygulamaları kapsamında  bilimsel, ekonomik ve politik dönüşüm dalgasına üniversitelerin nasıl adapte  olabilirler konusu, Konferans’ın en önemli  gündem maddesi  olmuştur. (http://gse.sjtu.edu.cn/En/Show/445)

SJTU, her yıl dünya üniversitelerini sıralamaktadır. Son yıllarda  üniversitelerin alan sıralamasını da yayınlamaya başlamıştır. Alan sıralaması, ABD’nin araştırma hakimiyetinin azaldığını ve Çin’in mühendislik  alanlarında  öne geçtiğini göstermektedir.  Brezilya, Hong Kong, Avustralya, İsviçre ve Malezya en az bir disiplinde ilk sıradadır.

Üniversite,  dünyanın önde gelen  ilk 500 üniversitesini ilk defa  kapsamlı olarak yayınlamıştır. (ARWU, Academic Ranking of Worldwide Universities)  Daha sonra   üniversiteleri sıralama  çalışmaları hızlanmıştır.

SJTU, 1896 yılında kurulmuş, Çin’in en eski devlet üniversitesidir. Üniversitede 2,134’ü uluslararası öğrenci olan 43 bin  öğrenci öğrenim görmektedir. İngilizce eğitim verilen lisans ve yüksek lisans programları arasında Mühendislik, İktisat, İşletme, Hukuk, Uluslararası İlişkiler ve Halkla İlişkiler  yer almaktadır. Dünya  üniversite  sıralamalarında  2019 yılında Harvard, Türkiye’de ise İstanbul Üniversitesi ilk sıradadır. (https://www.universityrankings.ch/results?ranking=Shanghai&region=World&year=2019&q)

Shanghai Jiao Tong üniversitesinin  girişiminin ardından   İngiliz Times Higher Education (THE), Thomson Reuters  ile birlikte  sınırlı sayıda  üniversiteyi listeleyen  The World University Ranking sıralaması yapılmıştır.  2009 yılından sonra İngiliz eğitim danışmanlık  kuruluşu Quacquarelli Symonds (QS),  Hollanda kökenli Leiden Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Çalışmaları Merkezi, İspanya’da araştırma performansını kriter olarak kabul eden Scimago Institutions Rankings, üniversiteleri  sıralamaya başlamıştır.  Global Universities Rankings (World Top 20 Project’s) ve Türkiye’den  ODTÜ Enformatik Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen University Ranking By Academic Performance (URAP)  sıralama yapan diğer üniversitelerdir. WEB aracılığıyla erişilebilen yayınlara yapılan atıfları listeleyen Google Scholar da  sıralama yapmaktadır.

The Times Higher Education World University Rankings 2020   92 ülkede gerçekleştirilmiştir.   Türkiye’den Sabancı ve Koç Üniversiteleri  351-500 bandına girerek büyük başarı sağlamıştır.   Bilkent, Boğaziçi ve Hacettepe  501-600, İstanbul Teknik  ve Orta Doğu Teknik  ise 601-800 sıra bandındadır. Anadolu, Atılım, Erciyes, İstanbul ve Gebze Teknik Üniversiteleri 800-1000 bandında yer almışlardır. ABD kökenli New Jersey Azınlık Eğitimi Geliştirme Kurumu  (NJ MED) olan  Global Universities Rankings (World Top 20 Project) 2019 yılında dünya sıralamasına giren ilk 20 üniversiteyi   belirlemiştir.  Bu  araştırmada   üniversiteler   sekiz küresel bölgeye (Afrika, Asya, Karayip, Orta Amerika, Avrupa, Okyanusya, Kuzey Amerika ve Güney Amerika) göre de  listelenmiştir.

Sabancı Üniversitesi THE sıralamasıdır ilk  baştadır. İkinci ve Üçüncü sıralarda   Koç ve Bilkent Üniversiteleri vardır. Üçü de  vakıf üniversitesidir. Daha sonra Boğaziçi, Hacettepe, İTÜ, ODTÜ, Atılım, Anadolu, Akdeniz, Ankara, BAU, Çıkurova, Dokuz Eylül, Gazi,  İzmir Teknoloji ve Marmara üniversiteleri gelmektedir.

Dünya üniversitelerini değerlendiren kuruluşların üzerinde durdukları kriterler arasında   öğretim üyelerinin yayınlarına yapılan atıflar  ön sıralardadır.  Öğretim üyelerine,   yayınlarına yapılan atıf  sayısına ve çalışmaların yayınlandıkları dergilerin etki faktörlerine göre puan verilmektedir. Türkiye’de akademik yükseltmelerde makale sayısı önemli olduğu için “etki” (impact) faktörüne dikkat edilmemektedir. Üstelik bazı  üniversiteler değil etki faktörüne, atıfları bile dikkate almamaktadır. Oysa, öğretim üyelerinin yayınlarına  atıflar, üniversite sıralamalarında  önemli kriterlerden biridir.

Türk üniversitelerinin atıf sayılarında zaman içinde düşüş gözlendiği için sıra kaybına uğramaları  normaldir. Öğretim üyelerinin  atıf dizinlerinde listelenen dergilerde makale yayınlamış olmaları, akademik yükseltmelerdeki en önemli koşullardan biridir. Çünkü,  bu dergilerde yaptıkları yayın sayısına ve dergilerin etki faktörlerine göre üniversitelere puan verilmektedir. (https://www.topuniversities.com/university-rankings/world-university-rankings/2019)

Öğretim üyelerinin yayınlarına yapılan atıfları dikkate almayan üniversiteler uluslararasında   son sıralarda yer almakta ya da sıralama dışında kalmaktadırlar. Bu durum,  seçim yapma durumunda kalan üniversite adayları açısından da önemlidir. Çünkü  öğrenciler tercih ettikleri üniversitelerin dünya sıralamasındaki yerlerine de bakmaktadırlar.

Şimdi, yaşanmış bir örnekten hareket ederek üniversitelerimizin  neden  üst sıralara çıkamadığının sebebini, örnek vererek açıklamakta yarar vardır. Örnek olayda, bir üniversitedeki profesör atama sürecinde  atanmayan  “A” adayın  Google Scholar’da  1,390 sonucu bulunurken (0,07 sn) YÖK mevzuatı yok sayılarak atanan  “B” adayının ancak  372 sonucu  vardır. (0,12 sn)  Buna rağmen “B” adayı, aradaki fark 1,018 olmasına rağmen  atanmıştır. Bunun anlamı şudur: “Ben bilim insanı almak istemiyorum. Benim için  YÖK  kriterleri   önemli değil.” Bunun  sonucunda üniversite  uluslararası sıralamaya girememekte, Türkiye’de ise en son sıralarda yer almaktadır.

Bu atama sürecinde  başka sorunlar da  vardır. Türkiye’de h-i endeksi  ve atıfları yüksek olan adayların h-endeksi ve atıfları düşük olan jüri üyelerince değerlendirilmesi önemli bir sorundur. Bu durumda   Türk üniversitelerinin uluslararasında üst sıralara gelmesi mümkün değildir.

Yayınlarına atıf yapılan adayların,  en az   yayınlarına aday  kadar   atıfı olan jüri üyelerince değerlendirilmesi, bilimsel etik açından   zorunludur. Akademik  yükseltmelerde nasıl bir doçent bir profesörün jürisinde bulunamıyorsa, h- endeksinin  farkında bile olmayan  jüri üyelerince  endeksi yüksek adayların değerlendirilmesi  doğru bir tasarruf değildir.   Dünya sıralamasına giren hiçbir üniversitede böyle bir uygulama yoktur.

Türkiye’de doçentlik ve profesörlük için minimum  kriterler, atıf dizinlerinde listelenen dergilerde 2 ile 5 yayın yapmaktır. Üniversiteler, eğer atıf dizinlerine dayanan ve Thomson Reuters’tan kolayca elde edilen dergi etki faktörü, h- endeksi, makale etki puanı gibi bibliyometrik yöntemleri dikkate almayıp kendilerinin icat ettikleri kriterleri esas alarak değerlendirme yaparlarsa, bu,  bilimsel düşüncenin Türkiye’de  yok olduğunun bir göstergesidir. (Yaşar Tonta, “Akademik Performans, Öğretim Üyeliğine Yükseltme ve Yayın Destekleme Ölçütleriyle İlgili Bir Değerlendirme,” http://yunus.hacettepe.edu.tr/~tonta/yayinlar/tonta-yukseltme-kriterleri-hakkinda-degerlendirme-11-Temmuz-2014.pdf)

YÖK, 2007 yılından bu yana Türkiye’de üniversitelerin kalite açısından gelişimi için stratejik çalışmalar yapmaktadır.  2007 yılında Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi ve 2018 yılında Yükseköğretim Kalite Güvencesi ve Yükseköğretim Kalite Kurulu Yönetmeliği yayınlanmış,  Yükseköğretim Kalite Kurulu tarafından belirlenen Dış Değerlendirme Programı  geliştirilmiştir. Stratejide “Türkiye’nin yükseköğretim alanında olumlu adımlar atabilmesi ve Türkiye’nin geleceği konusunda umutlar yaratabilmesi için, bir yükseköğretim stratejisine acil gereksinmesi bulunmaktadır” tespiti doğrudur ama geçen sürede bu konuda yeterli gelişme sağlanamamıştır. Rapor’un 250-251  sayfalarındaki değerlendirmeler  enteresandır.  Okuduğunuzda acaba ne düşünürsünüz?

Türkiye’de  ODTÜ Enformatik Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen University Ranking By Academic Performance (URAP)  sıralaması,  dünya üniversitelerini bilim alanlarına göre sıralayan dünyanın önde gelen  kurumlarındandır. URAP, kar amacı gütmeyen, Türkiye ve dünya üniversite sıralamalarını yapmayı toplumsal hizmet olarak gören bir kurumdur.  Araştırma Laboratuvarı 2009 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Enformatik Enstitüsü bünyesinde kurulmuştur.

Amacı, yükseköğretim kurumlarını akademik başarıları doğrultusunda değerlendirebilmek için bilimsel metotlar geliştirmek ve yapılan çalışmaların sonuçlarını kamuoyu ile paylaşmaktır. Elde edilen veriler ile üniversitelerin kendi akademik performanslarını diğer üniversitelerle karşılaştırabilmesine ve belirlenen göstergelere göre gelişmeye açık yanlarını fark etmelerine yardımcı olmaktır.

Dünya  sıralamalarında ABD, İngiltere, Avustralya, Hollanda, İsviçre, Belçika, Almanya ve Kanada gibi gelişmiş ülkelerin üniversiteleri bilim alanlarının tamamına yakınında üst sıralarda yer almaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin üniversiteleri ise çok az sayıdaki bilim alanında, bazı ülkelerin üniversiteleri ise 61 bilim alanın hiçbirinde  sıralamaya girememektedir.

Bunun  sebebi gelişmekte olan ülkelerdeki üniversitelerde görev yapan akademisyenlerin önemli bir bölümünün uluslararası saygın dergilerde bilimsel makale yazmamasıdır. Çünkü başta bazı vakıf üniversiteleri olmak üzere akademik atamalarda uluslararası dergilerde yayın yapmaya ve atıflara hiç önem vermemeleri açıkçası bu önemli kriteri yok saymalarıdır.   

URAP, Türk üniversitelerinin sıralamalarda yükselebilmek için atama ve terfi” kriterlerine önem vermesi gereği üzerinde  durmaktadır. Etki değeri düşük veya sıfır olan  dergilerde çok sayıda makalesi olan üniversitelerin dünya sıralamalarına  girmesi mümkün değildir. Alan sıralamalarına girebilmek için etki değeri yüksek dergilerindeki makale sayılarının arttırılması ve etki değeri düşük veya sıfır olan dergilerde makale yayınlanmaması gereği üzerinde durmaktadır.

Sıralamalarda yayın başına düşen atıf sayısı  önemli bir göstergedir. Bir üniversitenin atıf almayan makale sayısı arttıkça yayın başına düşen atıf sayısı  aynı oranda düşer. Bu sebeple akademisyenlerin etki değeri düşük dergilerde makale yayınlanmasını önleyebilen üniversiteler, bilimsel üretkenliğe ve yayın kalitesine dayalı sıralamalarda daha üst sıralara yükselir. URAP sıralamasında  Harvard, Toronto ve Oxford, diğer kuruluşlarda olduğu gibi  ilk üç sıradadır. URAP 2018 – 2019 dünya  sıralamasındaki ilk 5 üniversite Harvard, Toronto, Oxford, Stanford ve  University College London’dır. (https://urapcenter.org/Rankings/2018-2019/world)

ODTÜ Enformatik Enstitüsü  Başkanı Prof. Dr. Ural Akbulut’un    bir  yazım   üzerine    yaptığı  açıklama dikkat çekicidir: Yazılarınızı okudum teşekkürler. Türk üniversitelerinden birinin 2023’te yani 3,5 yıl sonra ilk 100’e girmesi matematiksel olarak mümkün görünmüyor. Son yıllarda sıralamalarda ilerleme yerine  gerileme yaşıyoruz. İlk 100’e girmek için en az 7-8 dünya sıralamasında ilk 500’de 15-16 üniversitemiz olmalı. İlk 400’de en az 10, ilk 200’de en az 5 üniversitemiz olmalı ki bir tanesi ilk 100’e girebilsin. Rusya 2012’de benzeri amaçla 5-100 projesini başlattı ve yüz milyonlarca dolar harcadı ama hala ilk 100’de 5 değil bir üniversitesi bile yok. Biz henüz bu amaç için hiç para ayırmadık.

Hedef koyulması iyidir ama bütçe ayrılmadan ve akademik performans artırıcı  uygulamalar başlatmadan ilk 100’e girebilen üniversitemiz olmaz. Hiçbir başarı enerji, para ve çaba harcamadan kendiliğinden gerçekleşmez. Umarım bilimsel performansı en yüksek 10-15 üniversitemize dünyadaki rakamlara paralel miktarda performansa dayalı Ar-Ge bütçesi ve araştırmacı kadrosu verilir. Tüm üniversitelerde atama ve yükseltmelerde, sadece akademik performansı en yüksek akademisyenler tercih edilir. Bunlar zor değil sadece istemek yeterli.  Ülkemizin geleceğinin parlak olması için en başarılı üniversitelere ayrıcalık tanınıp desteklenmeleri gerekiyor. Ben umutluyum.” (9 Eylül 2019)

Prof. Akbulut’un “Tüm üniversitelerde atama ve yükseltmelerde, sadece akademik performansı en yüksek akademisyenler tercih edilir” tespiti maalesef Türkiye’de bazı üniversitelerde  dikkate alınmamaktadır. Dünya sıralamalarına giren  Sabancı, Bilkent, Koç, ODTÜ, Boğaziçi, Çankaya, Atılım, İTÜ, Boğaziçi, Hacettepe, İstanbul, Ankara, Ege, Gazi, Dokuz Eylül, Erciyes, Anadolu,  Gebze Teknik, Karabük  üniversitelerinde  örnek olaydaki atmada  yer alan kriterlerin   hiçbiri  bulunmamaktadır.

Şimdi, tekrar örneğimize dönelim.  “A” üniversitesinde açılan profesörlük kadrosuna başvuran fakat atanmayan adayın atıf  sayısı “1,380” iken  atanan adayın  atıf sayısı  “262”dir. Aradaki fark “1,118dir.  Bu durumda URAP Başkanı  Prof.  Akbulut’un “…ancak bu artış sırasında, etki değeri en yüksek dergilerde çıkan makalelerin sayısı artırılamadığı için ilk 500’deki ve ilk bindeki üniversitelerimizin sayısı giderek azalmaktadır”  tespitini ilgili üniversite hiç dikkate almamıştır.

Adaya göre belirlenen hukuk dışı kriterler icat edilerek atama yapılırsa, başka  hukuk dışılıklar da  ortaya çıkabilir.  Çünkü bu süreç başlarsa arkası gelir.  Atama jürisinin üyelerinin toplam atıf sayısı 758 iken, atanmayan  “A” adayının  atıf sayısı  1,380’dir. Bunun bilimsel  açıklaması şudur: Atanmayan aday,  tüm jüri üyelerinin eserlerine yapılan atıftan 622 adet daha fazla atıf almıştır.  Halk tabiriyle askerlikte bir onbaşı, bir  paşanın   üzerinde görev yapamaz, ordu komutanı olamaz.  Muharebe  yönetmeye kalkarsa,  bu ordu tüm savaşları kaybeder.

Prof. Akbulut’un  “Tüm üniversitelerde atama ve yükseltmelerde, sadece akademik performansı en yüksek akademisyenler tercih edilir” görüşü   suya yazılmış bir tespit olarak kalmamalıdır. 26 Ağustos Başkomutanlık Meydan Muharebesi (Dumlupınar Meydan Muharebesi), Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından şahsen yönetilmemiş olsaydı savaş kazanılamazdı ve Türkiye Cumhuriyeti de kurulamazdı.

Örnek olaydaki YÖK tarihine geçecek   bir diğer   hukuk dışı tasarruf şudur:  Jüri üyelerinden bir öğretim üyesi atanmayan aday için şu değerlendirmede bulunmuştur: “…çalışmalarının bilime katkı özelliğini saptayarak adayın bilimselliği hakkında bir fikir sahibi olabilmem söz konusu olmamıştır.”  Bu  yorumda bulunan  öğretim üyesinin eserlerine yapılan atıf  277 iken,  atanmayan adayın atıf sayısı 1,380’dir. Ataması yapılan profesörün  üniversitesi, her atıfa  ortalama 4 puan verdiği varsayımıyla atanmayan adayın puanı  5,160 iken atanan adayın puanı   1,268’dir. Daha önemlisi 4 jüri üyesinin toplam puanı  2,548’dir.  Fakat  tek başına atanmayan adayın puanı 5,160’tır. Herhalde bu gibi suistimallere YÖK gereğini yapacaktır.

Bu konudaki basit bir örnek  her şeyi açıklar.  Bu değerlendirmeyi yapan öğretim üyesinin “bilim boyu”  277 cm, değerlendirmeye  muhatap olan ve atanmayan  adayın bilim boyu ise 5,160 cm’dir.  Aradaki fark 48 metre 83 santimdir.  “Fikir sahibi olabilmem söz konusu değildir” ifadesini kullanan kişi için  güzel Türkçemizdeki  kedi yetişemediği ciğere  murdar dermiş” sözü tam ona  göredir.  Bu kişinin ciğere ulaşması için  çok çalışması ve atıf alan çok sayıda bilimsel yayın  yapması gerekir ki, bu ifadeyi kullanabilsin. Atalarımız çok  güzel demişler:  “Hem kel, hem  fodul (Hiçbir yeteneği olmayan ama üstünlük taslayanlar için kullanılır, Türkçe Sözlük)

Tüm gerçekler  ortada iken  YÖK mevzuatına aykırı bir şekilde  atamayı yapan üniversitenin  dünya sıralamasına girmesi bir yana YÖK’ün yaptığı sıralama  en sonlardadır. Üniversite sıralamalarında her üniversitenin  “yayın sayısı, atıf sayısı, doktora öğrenci sayısını” esas almaktadır. Abraham Lincoln “Herkesi bir defa, bazılarını her zaman kandırabilirsiniz. Ama herkesi her zaman kandıramazsınız” ve  Friedrich Nietzsche “Kendi kendine inanmayan her zaman yalan söyler”   sözlerini boşuna söylememişler.  Çünkü üniversite; mesleki eğitim kurumu değildir, ideoloji aşılama yeri hiç değildir, hazır müfredat verilip, öğretimi sabitlenecek bir yer  değildir, içinde öğretmenlerin olduğu bir yer de değildir.

Üniversiteler; aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür  kişilerin   ön yargılar ve dogmalardan arınmış bir şekilde doğruyu bulma, analiz etme ve eleştirel bir şekilde irdeleme yeteneklerini pekiştirdikleri yerlerdir.

Üniversiteler araştırmanın, bilimin, teknolojinin, yeni bakış açılarının geliştiği, farklı eğitim  almış ve farklı uzmanlık kazanmış kişilerin ortak projeler geliştirdikleri  yerlerdir. Üniversiteler  bina değildir, fikir özgürlüğünün doğduğu yerlerdir.  Üniversiteleri yok olan ülkelerin nefesi kesilir, sudan çıkmış balığa  dönerler.

Gerçekten üniversite olan üniversitelerde  bir öğretim üyesinin  atıf sayısı, onun  alanında  ne kadar tanınır olduğunu ve bilime katkısını gösteren  somut  bir göstergedir. Daha çok atıf almış bilimsel makaleler ve daha yüksek etki değerine  sahip dergiler  nitelikli kabul edilir.  Prof.  Akbulut’un bu konudaki  tespiti şöyledir:  “…Ancak bu artış sırasında etki değeri en yüksek dergilerde çıkan makalelerin sayısı artırılamadığı için ilk 500’deki ve ilk bindeki üniversitelerimizin sayısı giderek azalmaktadır.

Örnek olayda atama sürecinde   başka hukuksuzluklar da  vardır.  Atanan  adayın  jürisinde kendisine olumlu oy veren  jüri üyesi ile atanan aday birlikte  YL jürisinde   görev yapmışlardır.  Ayrıca, belirlenen jüri üyeleri başvuran adaylarla “aynı bilim ve sanat alanından” olması gerekirken hiçbir üye  açılan kadronun bilim  alanından   değildir. Bir üye  açılan kadro “X” bilim alanında olmasına rağmen,  jüri üyesi “Y” bilim alanındandır. Bu süreçte çok tuhaf  bir gelişme de yaşanmıştır. Kimin  açılan kadroya atanacağı  14 Nisan 2018 tarihinde  bir doçent tarafından açıklanmıştır.  Aylar sonra ismi açıklanan aday  atanmıştır. 

Örnek olayımızda çok ilginç bir gelişme de yaşanmıştır.  Açılan kadroya başvuran adayların  “genç, dinamik ve yetkin”  olması jüri üyelerince kriter olarak belirlenmiştir. Sanki üniversiteye olimpiyatlarda Usain Bolt gibi 100 metre koşacak atlet alınacak? Üstelik bu üniversitede spor ile ilgili  bir  fakülte ve yüksek okul da yoktur. Adayın bilimselliğine  ve yayınlarına yapılan atıflar  dikkate bile alınmamıştır.  Tüm bunlar aşağıda “dahası da var” olarak madde bazında  açıklanmıştır.

 

  • Dahası da var. Bu atama yargıya intikal edince, yargı tarafından belirlenen bilirkişi heyeti de bu kriterleri görmezden gelerek  YÖK mevzuatına aykırı bir şekilde yapılan atamayı hukuka uygun bulacak.  Sonra birileri çıkıp hukuk devletinden söz edecek. Olacak iş mi bu?
  • Dahası da var. Atanan  öğretim  üyesinin  yayınlarının hiçbiri açılan kadronun “bilim” alanından  olmayıp   atanan adayın  doçent unvanını aldıktan sonra en az beş yıl “açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında”  yayın yapmamış olması göz ardı edilecek.
  • Dahası da var. Atama sürecinde  yargı kararlarına  da uyulmayacak. :“… usulüne uygun oluşturulmayan jüri değerlendirilmesine dayanılarak tesis edilen dava konusu işlemlerin hukuka uygun olduğunun kabulüne imkân bulunmamaktadır.” (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, E. 1990/744, K. 1991/41, K.t. 11.10.1991)
  • Dahası da var. Jüri üyelerinin başvuran adaylarla “aynı BİLİM ve sanat alanından” olması gerekirken, bu konuda verilmiş yargı kararları olmasına  rağmen  buna uyulmayacak. (http://dergipark.gov.tr/auhfd/issue/42474/511646)
  • Dahası da var. Danıştay Beşinci Dairesi’nce verilen 23 Mayıs 1991 günlü E: 1990/367, K: 1991/943 sayılı karara rağmen yürütmenin durdurulmasına karar verilmeyecek.
  • Dahası da var. Danıştay 8. Daire Esas No: 2004/6289 Karar No: 2006/735 içtihadı  yok sayılacak.
  • Dahası da var. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olmasına rağmen  Danıştay kararlarına uyulmayacak. (Danıştay 8. Daire Esas No: 2004/6289, Karar No: 2006/735, http://www.aghukuk.org/onemli-detay.php?id=1006)
  • Dahası da var. YÖK  Denetleme Kurulu’nun 11 Nisan 2019 tarihli Akademik Kadro İlanlarında Aranan Ek Koşullara İlişkin Bilgi Notu  yok sayılacak.  (https://denetleme.yok.gov.tr/yayinlar-raporlar/bilgi-notlari)
  • Dahası da var. Tüm jüri üyelerinin eserlerine  atıf sayıları  toplamı 758,  atanmayan  adayın atıf sayısı 1,380 olsa bile bu dikkate alınmayacak.
  • Dahası da var. Üniversite profesör atamasında  yedek  üye belirlenmeyecek, daha sonra bu eksikliği fark edecek,    yedek üyeyi “A” üniversitesi personeli  sanarak yazı gönderecek,  oysa  yedek üyenin “X” üniversitesinin öğretim üyesi olduğunun  farkında olmayacak.
  • Dahası da var. Yedek jüri üyesi yedek üye olduğundan  bilgisinin bulunmadığını, kendisine bu tebligatın yapılmadığını açıklayacak.
  • Dahası da var. Türk üniversitelerinin uluslararasında üst sıralara çıkabilmesinde en önemli faktör olan  “atıflara” hiç önem verilmeyecek.
  • Dahası da var. ilan edilen kadronun bilim veya sanat alanı ile ilgili en az beş profesör ilkesinin dışında  jüri  belirlenecek, daha sonra  Türk üniversitelerinden ikisinin  2023 yılında dünyanın  ilk 100 üniversitesi arasına  girmesi hedeflenecek.
  • Dahası da var. YÖK mevzuatı dışında  kriterler ile  profesör  atanacak ama  Türk üniversitelerinin uluslararasında üst sıralara çıkabilmesi de hedeflenecek.
  • Dahası da var. Times Higher Education  tarafından hazırlanan dünya üniversiteleri 2020 sıralamasında Oxford’un neden birinci olduğu sorgulanmayacak.
  • Dahası da var. Türkiye’den ilk 500 arasına giren  Sabancı  ve  Koç üniversitelerinin başarılarının nedenleri unutulacak.
  • Dahası da var. ODTÜ, İTÜ ve Sabancı  Üniversiteleri 2018 Yılı Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi’nde  ilk üç sıradadır. Bu üniversitelerin  Times Higher Education tarafından hazırlanan dünya üniversiteleri 2020 sıralamasında da  üst sıralarda bulunma sebepleri görmezden gelinecek.
  • Dahası da var. Türk  üniversitelerinin başarılarında  önemli faktörlerden birinin bu üniversitelerin  öğretim üyelerinin  yayınlarına yapılan “atıflar” olduğu  inkar edilecek.

Daha sonra,  bu  üniversitenin dünya sıralamalarına girememesi hiç sorgulanmayacak. Dünyada çapında tanınan 11 sıralama kuruluşu  üniversiteleri yayınladıkları  makalelerden aldıkları atıf sayılarına, akademisyen başına düşen öğrenciden sanayi ile ürettikleri projelere kadar birçok kriteri dikkate alarak sıralamaktadır. Prof.  Akbulut çok önemli bir noktaya dikkat çekmektedir:  “Dünya sıralamalarında; makale sayısı, atıf sayısı, en fazla atıf alan ilk yüzde 1’lik ve ilk yüzde 10’luk dilimdeki makale sayısı ve yayın başına düşen atıf sayısı gibi göstergeler çok etkili olduğu için Türk üniversiteleri sıralamalarda yeterince yükselemiyor. Çünkü; ARWU, NTU, CWTS (Leiden), SciMago ve URAP sıralamaları tümüyle akademik performansa dayalı sayısal verileri kullanıyor. US News&World Report, RUR ve CWUR sırlamaları ağırlıklı olarak akademik performansa dayalı sayısal verileri kullanıyor. QS ve THE dünya sıralamaları ise anket ağırlıklı olmakla birlikte akademik performansa dayalı göstergeleri de bulunuyor.”

Türk üniversitelerini değerlendiren  kuruluşların   sıralamaları şöyledir: ARWU: İstanbul 450, Hacettepe  550, Bilkent 650; CWTS: İstanbul 317, Hacettepe 447; CWUR: Hacettepe 525, İstanbul 560, ODTÜ 596 (https://cwur.org/2018-19/turkey.php), NTU: Hacettepe 575,   İstanbul 575, İstanbul Teknik 675; QS:  Bilkent 425, Koç 435, Sabancı 465; RUR: TOBB Ekonomi ve Teknoloji 394, Sabancı 400,  İstanbul Teknik 408; SCIMAGO: Bilkent 551,ODTÜ 560, İTÜ 574; THE: Çankaya, Sabancı, Bilkent; URAP: Hacettepe 527, İstanbul 579, İstanbul Teknik 619; US NEWS: Boğaziçi 234, ODTÜ 367, İTÜ 376; WEBO: ODTÜ 494, İTÜ 567, Boğaziçi 594. (30.06.2019)  (http://www.pervinkaplan.com/detay/turk-universiteleri-hangi-siralamada-kacinci-sirada/7683)

Sıralama kuruluşlarının  kriterleri tartışılabilir ama  çok  sayıda   ülkede onların değerlendirmeleri bütçeden üniversitelere ayrılan  kaynakta  dikkate alınmakta,  sıralamada düşen üniversitelerin  rektörleri istifa etmekte, bazı ülkeler  göçmenlik değerlendirmelerinde sıralamadaki  üniversitelerin mezunlarını tercih etmekte, devlet bursu alacak öğrencilerin belirlenmesinde sıralamaya giren üniversiteleri kazanma şartı getirilmektedir. YÖK, baraj getirdiği bölümler için  5 sıralama kuruluşundan birinden gidilecek üniversitenin ilk 1000 içinde olmasını  istemektedir.

İngiliz  Times Higher Education (THE)  kuruluşu,  “Dünya Üniversiteleri Sıralaması 2020” yi 12 Eylül’de açıklamıştır.  THE, 92 ülkeden 1400 yükseköğretim kurumunu araştırma etkisi, uluslararası görünüm,  sanayi bağlantıları ile öğretim kalitesi kriterlerine göre sıralamıştır. Bu yılki sıralamada   Oxford ilk sıradadır. Bu üniversiteyi California Teknoloji Enstitüsü (Caltech) ve Cambridge Üniversitesi  izlemiştir.  Kıta Avrupası’nda en iyi  olan  13’ncü sıradaki İsviçre’den ETH Zürih’tür.  Asya’nın lideri ise  23’ncü sıradaki  Tsinghua  Üniversitesi (Çin)  olmuştur.

Bu yıl listeye giren Çankaya Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi ile birlikte 401-500  bandında yer almıştır. Sabancı Üniversitesi geçen yılki 351-400 sıralamasındaki yerini kaybetmiştir.  Bilkent, Hacettepe ve Koç 501-600 sıra bandında,  Boğaziçi, İTÜ ve ODTÜ 601-800  bandında yer almıştır. Atılım, İstanbul, Karabük Üniversiteleri  ise 801-1000  aralığındadır.

Bu yıl Türkiye’den 34 yüksek öğretim kurumu sıralamada yer  alırken, 11 üniversite ilk defa  listeye girmiştir. Çankaya Üniversitesi listede birinci sıradadır. Bir vakıf üniversitesi açısından bu büyük başarıdır. Üniversite  rektörü Prof. Dr. Can Çoğun’un  değerlendirmesi  dikkat çekicidir: “THE, son beş yıl içerisinde nitelikli dergilerde 1000 araştırma makalesine sahip üniversiteleri değerlendirmeye alıyor. Listede üst sıralarda yer almayı bekliyorduk ama Türk kurumları arasında ilk sırada olmak bize de sürpriz oldu. THE kriterlerinde özellikle makalelerimize yapılan atıflarda öne çıktık. Çankaya Üniversitesi bildiri başına 92,5 atıf almıştır.

1000 + bandında yer alan diğer Türk üniversiteleri şunlardır: Acıbadem, Akdeniz, Anadolu, Ankara, Bahçeşehir, Başkent, Çukurova, 9 Eylül, Ege, Erciyes, Kayseri, Gaziantep, Gebze Teknik, Medipol, İzmir Teknik, Marmara, 19 Mayıs, Selçuk, Süleyman Demirel, TOBB, Tokat Gaziosmanpaşa, Yeditepe ve  Yıldız Teknik. (https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/2020/world ranking#!/page/0/length/25/sort_by/rank/sort_order/asc/cols/stats)

Quacquarellı Symonds (QS)   2020 yılındaki sıralamasına  ABD’den 5, İngiltere’den 4, İsviçre’den  1 üniversite ilk 10’da yer almıştır. Listenin ilk 500’nde  Türkiye’den   Koç, Bilkent ve Sabancı üniversiteleri bulunmaktadır. İlk 400’de Türkiye’den üniversite   yoktur. Dünyada en iyi üniversiteler  arasında  Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) listenin  başındadır. İkinci  Stanford, üçüncü  Harvard Üniversitesi’dir.  QS, öğretim üyesi değerlendirmesi veya personel-öğrenci oranı gibi nitel ve nicel veri formlarına göre sıralama  yapmaktadır. Kapsadığı 5 alan; Doğa Bilimleri, Mühendislik ve Teknoloji, Sanat ve  Beşeri Bilimler, Sosyal Bilimler ve Yönetim, Yaşam Bilimleri ve Tıp’tır. Boyut ilk 200, bölge Dünya ve Avrupa’dır.

Geçen yıl 431-440 bandında yer alan Koç Üniversitesi bu yılki sıralamada 448’ncü olup  (= 451 bandı)  sıra kaybetmiştir.  Buna  rağmen Türk üniversiteleri arasında birincidir. Bilkent Üniversitesi  2019 sıralamasında 501-510 bandına gerilemiştir. Sabancı 521-530, Orta Doğu Teknik 591-680, Boğaziçi  ve İstanbul Teknik 651-700,  Ankara, Hacettepe ve İstanbul   ise  801-1000 bandında yer almıştır. Türkiye’den ilk 500 arasına girebilen  Koç  448’nci, Bilkent ise 456’ıncı sıradadır. (https://www.universityrankings.ch/results?ranking=QS&region=World&year=2020&q=Turkey)

CWTS Leiden Rankings’in  sıralamasında İstanbul, Hacettepe,  İstanbul Teknik, Ege ve Gazi üniversiteleri  ilk sıralardadır. Son üç sırada Akdeniz, Samsun 19 Mayıs ve Çukurova  Üniversiteleri vardır. 18, 19  ve 20’nci sıralarda Akdeniz, Samsun Ondokuz Mayıs ve Çukurova üniversiteleri bulunmaktadır. (https://www.leidenranking.com/ranking/2019/list) CWUR World University Rankings 2018-2019 sıralamasında ilk üçte Hacettepe, İstanbul, ODTÜ, Ege ve Ankara üniversiteleri vardır. Çukurova, Dokuz Eylül ve Atatürk 11, 12 ve 13’ncü sıradadır. (https://cwur.org/2018-19/turkey.php)

 Türkiye’den ilk sıralarda  yer alan üniversiteler genelde   fen ve  mühendislik alanlarındandır. Bu durum, üniversitelerimizin dünyada  daha üst sıralarda yer alabilmesi için fen ve mühendislik alanlarına  önem vermeleri gerektiğini göstermektedir. TÜSİAD  Ekim 2014’te  fen bilimleri, teknoloji, mühendislik ve matematiğe  dayalı eğitim yaklaşımına   ve bu konunun işgücünün ekonomik büyüme ve gelişme için kritik önem taşıdığına dikkati çekmiştir: “Teknolojik gelişmelerle birlikte ekonomide bilginin ağırlığının arttığı bilinmektedir. Bilgi ekonomisine ve bilgi toplumuna dönüşümde insan kaynağımızın bilimsel ve teknolojik açıdan ilerlemeyi sağlayabilecek niteliklere sahip olması büyük önem taşımaktadır. Bu niteliklerin başında STEM (Science, Technology, Engineering, Mathematics / Fen, Teknoloji, Mühendislik, Matematik) bilgi ve becerisi gelmektedir.” 

TÜSİAD 2017 yılından sonra  STEM Projesi  başlığı altında TÜSİAD STEM Günleri’nin yanı sıra STEM öğretmen eğitimi, STEM farkındalık kampanyası ve rapor çalışmaları gibi bir dizi faaliyet gerçekleştirmektedir. Bu konuda TÜSİAD’ın görüşü şöyledir: “21. yüzyılın dijital çağında teknoloji devrimine ayak uyduran ülkeler rekabette her zaman bir adım önde… Yenilikçi bir toplum ve ekonomi; sorgulayan, araştıran, dünyayı kavrayan gençler yetiştiren, kaliteli bir eğitim anlayışından geçiyor. Eğitimde “fen, teknoloji, matematik, mühendislik” disiplinlerinin “birbiriyle bağlantılı şekilde” ele alındığı ve dünyada STEM olarak bilinen yaklaşım, son olarak sanat disiplinin de eklenmesiyle STEM+A halini alıyor ve eğitimde ve küresel rekabet gücünde anahtar bir kavram olarak öne çıkıyor.”

Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nde TÜSİAD’ın görüşlerinin tam aksini düşünenler de vardır. Fen bilimleri, teknoloji, mühendislik ve matematiğe  dayalı eğitim yerine “Kur’an ve Sünnet Rehberliğinde Şeytanla Mücadele Edecek İnsanın Eğitimine önem verilmesini savunanlar  hakkında   tanınınmış gazeteci Yalçın Doğan 3 Eylül’de  “Hepimizi cin çarpabilir!.. Bu bir “doktora tezi” başlıklı yazısında  durumu şöyle değerlendirmiştir:

“Doktora tezini yazan da, teze hocalık yapan da. Tezi yazarak, bilimsel bir seviye kazanarak doktor unvanını alan Mustafa Çoban adında biri. Teze  danışmanlık yapan Prof. Dr. Abdullah Özbek adında bir öğretim üyesi. Danışman Özbek, … anabilim dalı din eğitimi olan bir öğretim üyesi. Makaleleri ilginç, çoğunluğu ‘Risale-i Nur’ üzerine çalışmalar. Doktora tezini yazan Mustafa Çoban ise, Konya’daki İslam Enstitüsünü bitirdikten sonra şu anda Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Anabilim Dalı öğretim üyesi… Mustafa Çoban 2007 tarihinde Prof. Özbek’in danışmanlığında bir doktora tezi yazıyor.

Tezin başlığı ve konusu şu: “Kur’an ve Sünnet Rehberliğinde Şeytanla Mücadele Edecek İnsanın Eğitimi”  Bir şeytan var, Kur’an rehberliğinde o şeytanla mücadele etmek gerek. İşte, o mücadele edecek kişiyi eğitmek gerek, nasıl eğitileceğinin yöntemleri, usul ve erkanı o doktora tezinin konusu!.. Şeytan ne: ‘Gözle görülmeyen, fakat varlığının kesin olduğuna inanılan, kötülükte çok ileri giden, insanları doğru yoldan çevirmeye çalışan cin!..İşte, bu cinlerle uğraş, bilimsel bir doktora tezinin konusu!..

Doktora tezi olduğuna göre, bu bir bilimsel tez!.. Şeytanla mücadele öyle kolay bir şey olmasa gerek!.. Bu mücadelenin bilimsel olarak iyi analiz edilmesi ve mücadele edecek insanın da eğitilmesi gerekir ki, ağzınızdan yel alsın, hepimizi cin çarpabilir!…Bilimsel açıdan Türkiye’nin geldiği yer işte bu. O yeri görmek ve anlamak için bu gibi doktora tezlerine ne kadar çok ihtiyacımız olduğu ortada!.. İyi ki, böyle bilimsel tezler yazılıyor da, bizde şeytanla mücadele edecek insanların eğitimleri üzerine bilgi sahibi oluyoruz. Böyle bir doktora tezi Türkiye’de eğitimin nereden nereye gittiğini gösteren bir örnek.”

Türkiye’de  üniversite hocaları cinlerle  şeytanla uğraşırken elin oğlu  aya uydu göndermektedir: “Hindistan Uzay Araştırma Örgütü, uzay aracı Chandrayaan-2’nin iniş modülü Ay yüzeyine 2,1 kilometre yaklaşmışken, modül ile irtibatın kesildiğini bildirdi.” Çağdaş uygarlığa süratle ulaşmak yolundaki Atatürk’ün özlemini gerçekleştirmek için bilim, fen ve teknoloji alanında çok daha büyük atılımlar  yapılmalıdır.  Bilimi yükseltmek; ancak  bilimsel düşünceye, özgür fikre ve özgür tartışmaya gösterilecek itibar ve saygı ile mümkündür.  Atatürk derki: “Hayatta en hakiki mürşit  (doğru yolu gösteren)  ilimdir, fendir, ilim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, delalettir, cehalettir.”  Hayatta en hakiki mürşit  Şeytanla Mücadele Edecek İnsanın Eğitimi” değildir. Bu; gaflettir, delalettir, cehalettir.

Paris’te Türkiye Daimi Temsilciliğimizde 5 yıl görev yaptığım Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) 2019 yılı eğitim raporu 10 Eylül’de açıklanmıştır. 36’sı OECD üyesi olmak üzere toplam 46 ülkede eğitime ilişkin  verilerin incelendiği “Bir Bakışta Eğitim” başlıklı rapora göre, Türkiye’de 25- 34 yaş arasındakilerin yüksek öğrenime katılım son 10 yılda iki kat artarak yüzde 33’e yükselmiştir ama diğer OECD ülkeleri ile karşılaştırıldığında Türkiye’de yüksek öğrenime katılım  düşüktür.  OECD’nin raporunda  Lüksemburg, ABD ve Avusturya öğrenci başına en çok harcama yapan ilk üç ülkedir. Türkiye eğitime en az harcama yapan üçüncü ülke olup, üniversite mezunlarının istihdamında ise son sıradadır. Rapor’da, Türkiye’deki üniversite mezunlarının istihdam oranının 2018 yılına göre altı puan düştüğü  açıklanmıştır. Üniversite mezunlarının iş bulamamasında onların gerekli eğitimi alamamasının rolü  çok önemlidir.

Eğer  profesör atamalarında “bilimsel” değil,   bilim dışı  kriterler  ile  atama yapılabiliyor ve bu atamalara YÖK dahil yetkili kurumlar  gerekli tedbirleri almıyorlarsa, yeterli donanıma sahip olmadan mezun olan üniversite mezunlarının istihdam sorunları devam eder. Türkiye’deki yüksek öğrenime katılım oranı, yüzde 44 olan OECD ortalamasının 11 puan altındadır. Bu raporu özellikle bu tezi yazan   Sütçü İmam Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Çoban’ın okumasını öneririm. (https://www.oecd.org/education/education-at-a-glance/) Rapor, şeytanla mücadele ederek ülkelerin bir yere varılamayacağını  açıklamaktadır. Şeytan ve cinler üzerine tez yazan hocamıza bir hatırlatmada daha bulunmak isterim. Mutlaka  son PISA raporunu da  okumalıdır. 

OECD’nin yürüttüğü ve  her üç yılda bir yapılan PISA  testi sonuçlarına göre, Türkiye’deki öğrenciler bilim, matematik ve okumada OECD ortalamasının altında kalmıştır. 70 ülke ve ekonomik bölgede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapılmıştır.  70 ülkenin  35’ini OECD ülkeleri oluşturmaktadır. Türkiye 50’nci sırada yer alırken, önceki testlere göre de performansı gerilemiştir. Açılımı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı olan PISA, OECD tarafından üçer yıllık dönemlerde 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren bir araştırma projesidir. Amacı, gençleri daha iyi tanımak, onların öğrenme isteklerini, derslerdeki performanslarını ve öğrenme ortamları ile ilgili tercihlerini daha açık bir biçimde ortaya koymaktır.

PISA Projesi’nde zorunlu eğitimin sonunda örgün eğitime devam eden 15 yaş grubundaki öğrencilerin  matematik okuryazarlığı, fen bilimleri okuryazarlığı ve okuma becerileri konu alanlarının dışında, öğrencilerin motivasyonları, kendileri hakkındaki görüşleri, öğrenme biçimleri, okul ortamları ve aileleri ile ilgili veriler de toplanmaktadır.

Türkiye’deki öğrencilerin matematik testindeki başarı ortalaması OECD ülkeleri ortalamasının altındadır. Türkiye’nin başarı seviyesi Birleşik Arap  Emirliği, Şili, Moldova, Uruguay, Karadağ, Trinidad ve Tobago, Tayland ve Arnavutluk ile benzerlik göstermektedir. Okumada Türkiye ve Meksika  en sondadır. Fen bilimlerinde  20 ülkede  öğrencilerin sadece yüzde 1’inden azı en yüksek notları almıştır.  Türkiye’de bu oran yüzde 0,3’tür.

MEB’in PISA’ya alternatif olarak uyguladığı ABİDE sınavında da benzer sonuçlara ulaşılmıştır. Buna göre öğrencilerin yüzde 26,4’ü matematik, yüzde 17,9′ u fende en alt düzeyde kalmıştır. PISA Direktörü Andreas  Schleicher‘in “Türk eğitim sistemi dünyaya uyum sağlayamıyor” sözleri sorunu  çok açık  bir şekilde ortaya koymuştur.  Dünya genelinde  PIAAC (Programme for the International Assessment of Adult Competencies) raporlarında  Türkiye 31 ülke arasında sonuncu olmuştur.  PIAAC , 21. yüzyılda daha nitelikli işgücüne sahip olabilmek,  karşılaşılan zorlukları yenebilmek, ülkelerdeki mevcut çerçeveyi çizmek amacıyla OECD tarafından yürütülen ve PISA’nın devamı niteliğinde sayılan  uluslararası bir programdır.

PIAAC’a  göre Türk öğrencilerin yüzde 26,4’ü matematik, yüzde 17,9’u fen dalında  en alt düzeyde kalmıştır. Bu eğitim seviyesi ile Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşması imkansızdır. 2021 yılında 15 yaşındaki öğrencilerin değerlendirilmesi için hazırlıklar devam etmektedir. 36 OECD üyesinin yanında  50’den fazla üye olmayanın da değerlendirmesi yapılacaktır. Öğrenciler okuma, matematik ve fen alanlarında test edilecektir. Bu defa  odak matematik üzerine olacak, ek olarak öğrenciler yenilikçi bir konuda test edilecektir. (yaratıcı düşünme)

PISA 2024 anketinin yapılma  hazırlıklarına  Haziran 2019’da başlanmıştır. Burada üç temel konu üzerinde durulacak  (okuma, matematik ve bilim), değerlendirilmede odak bilim üzerine olacaktır. Öğrencilerin dijital dünyada öğrenebilme yetenekleri de test edilecektir. Ek olarak, yabancı dillerdeki yetkinliklerin isteğe bağlı bir değerlendirmesi de yapılacaktır. (http://factsmaps.com/pisa-worldwide-ranking-average-score-of-math-science-reading/) PISA Matematik, Bilim ve Okuma ortalamaları aşağıdadır.

Duayen gazeteci Uğur Dündar 14 Eylül’de yayınlanan yazısında  şu değerlendirmeyi yapmıştır:  “İki gün önceki köşemde, İstanbul Boğazı’nın Türkler tarafından açıldığını öne süren bir fizik doçentinden söz etmiş ve bu kafalar nedeniyle güzel ülkemizin bilimde sefiller ligine sürüklendiğini yazmıştım. (Dünyanın en tehlikeli hali, cehaletin örgütlü eyleme geçme halidir, Goethe) Bu tespitime en çarpıcı tepki, dünya çapında saygın bilim insanımız, Jeoloji Profesörü Dr. Celal Şengör’den geldi. Prof. Celal Şengör mektubunda, ODTÜ’deki bir araştırma görevlisinden aldığı bir mesaja da yer vermiş. Adını ne olur ne olmaz diye açıklamadığı ama benim bildiğim araştırmacı, şunları yazmış:

 Değerli Celal Şengör Hocam, Hem THE hem de QS ‘2020 yılı Dünya Üniversiteler Sıralamaları’nı yayınladı. Benim saymama göre; Suudi Arabistan, Katar, BAE, Umman, Ürdün, Lübnan, Mısır, Kazakistan, Filipinler, Brunei, Tayland, Endonezya ve Güney Kıbrıs’ın önde gelen üniversiteleri, Türkiye’nin en iyi üniversitelerini bile ciddi farklarla geçmişler. Malezya, Pakistan, İran, Güney Afrika gibi yerler ise resmen bizi solda sıfır bırakmışlar! Ama bunların bizden çok daha iyi olduğu uzun süredir bilindiği için, bir önceki cümlemde verdiğim listeye dahil etmedim. Güneydoğu Asya ve Uzak Asya’nın (Çin, Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Singapur, Tayvan, Hindistan ve artık Malezya) ‘yok artık’ dedirtecek yükselişleri halen devam ediyor.

Türkiye’den bir listede ilk 400’de, diğer listede de ilk 450’de herhangi bir üniversite yok! (Son 3-4 senedeki durum aynen korunmuş.) Bizim en iyi 2 üniversitemiz ile Nijerya’nın top üniversiteleri aynı dilimde!.. Ama en azından iç savaşların devam ettiği Irak gibi ülkelerden veya devasa krizlerin ve kitlesel açlıkların yaşandığı Venezuela gibi ülkelerden 1 veya 2 tık daha iyi çıkmışız! Şaka değil, sadece 1 veya1,5 tık!… Arjantin, Meksika, Kolombiya, Şili ve Brezilya’nın bizden kat be kat ileride olduklarını ise ancak bugün anlayabilmiş durumdayım!..”

Öğretim üyesinin yayınlarına yapılan  atıflar, örnek olaydaki gibi “…ancak atıf sayısını bilimselliğin  tek ölçü olarak kabul etmek ne bilimsel bakış açısına ne de hakkaniyete  uygundur”   olarak algılanıyorsa, bu, sözün bittiği yerdir. Eğer YÖK tarafından aşağıda  açıklanan kriterler  onaylanırsa, önümüzdeki yıllarda Türk üniversitelerinin ilk 100’e girmesi bir yana, sıralama dışında kalması  büyük olasılıktır. Çünkü, bu  kriterler ile atanan öğretim üyeleri ile Türk üniversiteleri  uluslararasında bir varlık gösteremez.

Dünya sıralamasına giren üniversitelerin yoğunlukta olduğu bölgeler haritadan da görülebileceği gibi  gelişmiş ülkelerdedir. Bu üniversitedeki öğretim üyeleri  “Şeytanla Mücadele Edecek İnsanın Eğitimi”  yerine  öğrencilerine   insanın insan olmasına ve yaşadığı topluma nasıl katkıda bulunması ile ilgili   eğitim  vermekteler. Şeytan ve cinlerle uğraşan  öğretim üyelerinin bulunduğu üniversiteler dünya sıralamalarına giremezler.

Türk toplumunda “cin çarpmışa dönmüşsün” denilince şu anlaşılır:  Bazı inançlara göre cinlerin saldırısına uğrayıp hastalanmak, sakatlanmak, aklını yitirmek.”  Madem şeytanla cinlerle  bu kadar içli dışlıyız, o zaman neden Rusya’dan  milyonlarca dolar vererek S – 400 alıyoruz? İşin kolayı var. Şeytanla mücadele edecek insanları eğiterek   onlardan bir “şeytan ordusu” kuralım ve S – 400 yerine düşmanlara karşı bu şeytan ordusunu kullanalım. Savunma giderlerine  ayırdığımız kaynakları Türk insanının  eğitimi için kullanalım. Çünkü  gelişmenin temelimde pozitif bilimler vardır, cinler şeytanlar yoktur.

Türk üniversitelerinin dünya sıralamasındaki yerinin  çok gerilerde olmasını  THE editörü Phil Baty şöyle  açıklamıştır:  “Türkiye, sıralamada temsil oranını yaklaşık yüzde 50 artırdı. Bir sıçrama var. 11 yeni üniversite sıralamaya girdi. Bu da sıralamadaki ülkeler arasında en yüksek artış, Ama hala Türk üniversiteleri kaliteyi arttırma mücadelesi veriyor. Ancak listeye yeni girişlerin çoğu ilk bin dışında. Mevcut olan üniversiteler de ya yerinde sayıyor ya da geriliyor… Bu yılki sıralama her zamankinden daha fazla ülke ve kurumu kapsıyor. Türkiye bu nedenle sıralamadaki varlığını güçlendirmek için cesaret verici bir durum yakaladı.  Türkiye’nin zorluğu ciddi uluslararası rekabet açısından eğitim ve araştırma kalitesini artırmak.”

Cumhurbaşkanı  Erdoğan 2019-2020 Akademik Yılı Açılış Töreni’nde  yaptığı konuşmada bilim ile ticaretin yan yana gelemeyeceğini  açıklamıştır:   “Vakıf üniversiteleri ticari olarak çalışıyorlar, vakıf üniversitelerimiz ticari merkez alanına çekilmesini engellemek için hemen bir çalışma yapmalıyız. Adı vakıf ama bilimsel çalışmaları bırakmış öğrencisinin parasına bakıyor. Vakıf üniversitesinin patronlar kendi ceplerini nasıl dolduracak ona bakıyor. Adı vakıf ama vakıf olmaktan çıkmış ticari olarak çalışıyorlar. Bizim vakıf üniversitelerinin patronu orayı doldurmak için gayret ediyorlar.”  Cumhurbaşkanı Erdoğan  daha önce de “Bilimin kendisinin ticari bir meta haline gelmesine izin vermemeliyiz”  demişti.

Cumhurbaşkanı   tüm vakıf   üniversitelerini kastetmemektedir. Çünkü  ODTÜ Teknokent’in açılış töreninde dikkat çekici  bir tespit  yapmıştır:  “ODTÜ eğitim alanında ilk sıralarda yer alıyorsa bunu kurulduğu toprakların mayasına borçludur…Yeni dönemde artık niteliğe, kaliteye yoğunlaşmamız gerekiyor…. Bunun için de yükseköğretim sistemimizi kurumlarıyla ve yönetimiyle çok daha ileriye taşımamız şarttır… Bazı vakıf üniversitelerimizin, vakıf mantığıyla asla uyuşmayacak şekilde sadece kazanç odaklı faaliyet gösterdiklerini de üzüntüyle müşahede ediyoruz… Bilimin kendisinin ticari bir meta haline gelmesine izin vermemeliyiz.”  Sabancı, Bilkent ve  Koç vakıf üniversiteleridir ama tüm dünya sıralamalarına girmekte, Türkiye’de ise ilk sıralardadır. Çünkü,  sıralamaya giren  üniversitelerdeki profesör atamalarında aşağıdaki dokuz kriter yoktur:

  • Dosyanın daha düzenli olması,
  • Taşınır bellek,
  • Adayın genç olması,
  • Adayın dinamik olması,
  • Adayın yaşı,
  • Adayın lisans ve yüksek lisans programında ders vermesi,
  • Alanında yetkin olması,
  • Profesörlük kadrosuna atama kriterlerini fazlasıyla taşıması,
  • Şartları fazlası ile sağlaması.

Bilim dünyasında duyulmamış bu  kriterler ile  atama yapılabiliyor, yetkili  kurumlar  ve YÖK  gerekli tedbirleri almıyorsa, Türk üniversiteleri  hiçbir kuruluşun sıralamasına giremez. Yukarıdaki kriterleri esas alarak profesör ataması yapan üniversitelerin  2023 yılında 11. Plan hedefi olan dünyanın ilk 100 üniversitesi arasına 2, ilk 500 arasına da 5 üniversitenin girmesinin  mümkün  olmadığını eski bir planlamacı olarak açıklamak isterim. Çünkü, “testinin içinde ne varsa, dışarıya o sızar.”

 Son  günlerde  bazı kurumlara eleman alımında liyakata” önem verileceği üzerinde durulmaktadır. Üniversitelerde  YÖK mevzuatı yok sayılarak liyakata dayanmayan  atamalar yapılırsa, Türk üniversitelerinin  sıralama kuruluşlarının listelerine girmesi mümkün değildir. (http://www.shanghairanking.com/index.html)

Dünya üniversiteleri  arasında ülkelerin sıralamaya  giren yüksek öğretim kurumları içinde Türkiye 31 üniversite ile bazı gelişmiş ülkeleri geçmiştir. Fakat sadece sayı yeterli değildir. Üniversitelerin  dünya sıralamalarında geriye düşmemesi en az üniversite sayısı kadar önemlidir. ABD 276, Çin 172,  Japonya 111, İngiltere 109, Fransa 95, Almanya 67, Hindistan 63, İtalya 60, Güney Kore 42, İspanya 40, Avustralya 38, İran 38, Brezilya 36, Rusya 35, Kanada 34, Polonya 28, Arjantin 18,  Çekya 16, Portekiz 15, İsveç 15, Finlandiya 15, Pakistan 14, Hollanda 13, Suudi Arabistan 12, Yunanistan 10 ve 9 üniversitesi olan   İsrail’i (bold yazılanlar) geçmiştir. Prof. Dr. Akbulut bu konuda farklı düşüncededir: “…Son 4-5 yılda çok sayıda üniversitemizin sıralamalardaki yükselme hızı düştü. Bazı üniversitelerimiz ise gerilemeye başladı. Bunun nedenleri, yayın sayılarımızın diğer ülkeler kadar hızlı artmayışı ve saygın dergilere yönelmek yerine etki değeri en düşük dergilere yönelmiş olmamızdır.”(http://tr.urapcenter.org)

Prof. Dr. Akbulut’un  “Bazı üniversitelerimiz ise gerilemeye başladı”  görüşü bir gerçeği  açıklamaktadır. Çünkü  tüm sıralama kuruluşlarında en üst seviyede yer alan  Sabancı Üniversitesi’nde bile gerileme  söz konusudur. Aşağıdaki grafiklerde Sabancı Üniversitesi’nin QS Ranking 2011-2020,  Times Ranking  2016-2020 ve Shanghai Ranking 2019-2020  sıralamasındaki  durumu gösterilmiştir. (https://www.universityrankings.ch/compare?id%5B%5D=4991&r1=Leiden&r2=QS&r3=Shanghai&r4=Times)

Sıralamalarda en üst seviyedeki üniversitelerin bulunduğu  ülkelere bakarsak, dünya sıralamasına giren üniversitelerin  hangi ülkelerde yoğun olduğunu görürüz. Bu ülkelerin üniversitelerinde  şeytan ve cinlerle ilgili  eğitim verilmemektedir.  Aksine   insanlığın gelişimine katkıda bulunan üniversiteler çağdaş ve pozitif bilimlere önem verirler.  Bu gruba eğer Türkiye de katılmak istiyorsa, şeytan ve cinlerle uğraşmayı bırakıp pozitif bilimlere yönelmelidir.

İlk  defa  1901 yılında verilmeye başlanan Nobel ödülleri, iki yıl öncesine  kadar 579  defa, toplamda 911 kişi ve kuruluşa verilmiştir. Bazıları Nobel ödülünü birden fazla  aldığı için toplam 881 farklı kişi  bu ödülü almıştır. Romancı Orhan Pamuk’u saymazsak eğer, Nobel Ödülü’nü kazanan  Prof. Dr. Aziz Sancar, DNA’ları nasıl onardığını analiz eden araştırmaları sonucunda Nobel Kimya Ödülü’nü kazanmıştır. Aziz Sancar dahil ödül alanlar arasında hiçbiri  hayatta iken  cin ve şeytan işiyle uğraşmamıştır.  TÜSİAD’ın “yenilikçi bir toplum ve ekonomi; sorgulayan, araştıran, dünyayı kavrayan gençler yetiştiren, kaliteli bir eğitim anlayışından geçiyor” tespitine katılıyorsak eğer, pozitif bilimlere önem vermeliyiz.

Deneyimli gazeteci Phil Baty 23 Eylül’deki yazısında “Profesörlük eskiden sadece üniversiteden alınabilen bir unvandı. Tuttular tüm eğitim hastanelerini  Sağlık Bilimleri Üniversitesi adıyla yapay bir sisteme bağladılar. Artık eğitim hastanelerinden de profesör olunabiliyor. Bu nedenle ortalık ‘bilgisiz doçent ve profesörlerden’ geçilmiyor” derken,  eğer açıkladığımız örnek olayı  bilseydi, çok daha farklı  yazardı. Çünkü, Türkiye’de 207 üniversite vardır ama bu üniversitelerin kaçı uluslararası sıralamaya girmektedir? Türkiye’de 207 değil 307 üniversite bile olsa bunların kaçının uluslararası sıralamaya girmesi,  sayının 207 ya da 307  olmasından çok daha önemlidir.

URAP, üniversitelerin belirlenen kriterlere göre gelişmeye açık yanlarını fark etmelerine yardımcı olmak için  üniversitelerin genel sıralamasında kullanılan 9 gösterge  belirlemiştir. URAP, her üniversitenin yayın sayısı, atıf sayısı, doktora öğrenci sayısını esas almaktadır. (http://tr.urapcenter.org)  2018-2019 Türkiye sıralamasında, Clarivate Analytics/InCites ile YÖK’ün yayımladığı veriler kullanılmıştır. (http://tr.urapcenter.org/2018)

Üniversiteleri üst sıralara taşıyan öğretim üyeleridir. 9 gösterge arasında öğretim üyelerinin makale sayısı, öğretim üyesi başına düşen makale sayısı ve öğretim üyelerinin yayınlarına yapılan atıf sayısı ilk üç sıradadır.  Fakat  örnek olayımızda yer alan 9  gösterge ile URAP’ın   üniversitelerin genel sıralamasında kullanılan 9 gösterge örtüşmemektedir: 1. Dosyanın daha düzenli olması, 2.Taşınır bellek,  3. Adayın genç olması, 4. Adayın dinamik olması, 5. Adayın yaşı, 6. Adayın lisans ve yüksek lisans programında ders vermesi, 7. Alanında yetkin olması,  8. Profesörlük kadrosuna atama kriterlerini fazlasıyla  taşıması, 9. Şartları fazlası ile sağlaması.”

URAP 2017-2018 dünya sıralamasında ilk 500’e en yakın olan üniversiteler; ODTÜ (532), İstanbul (540), Hacettepe (543) ve İTÜ’dür. (559). URAP dünya sıralamasında (2017-2018) listelenen 2,500 üniversitenin 86’sı Türk üniversitesidir. URAP listesinde  ilk 500’e giren üniversitelerin olmaması ve ilk  bine sadece 15 üniversitenin  bulunması  görmezden gelinemez. (http://tr.urapcenter.org/2018/2018-2019-URAP-Turkiye-Siralamasi-Raporu.pdf)

URAP, üniversitelerin bilimsel makale sayısının arttığını fakat,  etki değeri en düşük dergilerde çıkan makalelerin sayısının çoğalmasının ilk 500 ve  bindeki üniversite sayısını azalttığını, Çin ve Singapur’daki bazı üniversitelerin etki değeri yüksek dergilere yönelerek  ilk 100’e girmeyi başardığını açıklamıştır. Çin’in 2018-2019 URAP dünya sıralamasında ilk 100’de 9 üniversitesi vardır.

URAP’ın tespitlerine göre , Türkiye kaynaklı bilimsel makaleler arasında atıf alanların oranı uzun süredir dünya ortalamasının altındadır. (http://tr.urapcenter.org/2017/2017- 2018-URAP-Turkiye-Siralamasi-Raporu.pdf ) Türkiye kaynaklı yayınların önemli bir bölümü  etki değeri en düşük olan son  yüzde 25’lik dilimde (Q4) yer alan dergilerde yayınlandığı için, Türk üniversiteleri sıralamalarda  gerilerde kalmaktadır. Türkiye sıralamasında ilk 10’a giren üniversitelerin 2010-2018 dönemindeki  dereceleri, geçmiş yılların sonuçlarıyla birlikte aşağıda verilmiştir. (http://tr.urapcenter.org/2018/2018-2019-URAP-Turkiye-Siralamasi-Raporu.pdf)

URAP verilerine göre 109 devlet üniversitesi arasında  en iyi 5  üniversite şunlardır: Hacettepe, (800-849) ODTÜ (750-799), İstanbul Üniversitesi, İTÜ ( 700-749) ve Ankara.  (650-699) Son 3 sırada   Türk-Alman, Bandırma Onyedi Eylül  ve Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi vardır. Sıralamada yer alan üniversitelerin  etki değeri yüksek dergilerde yayınlanan makale sayısı 29,867’dir. Bunların  yüzde 84’ü devlet üniversitelerindedir.(http://tr.urapcenter.org/2018/2018-2019-URAP-Turkiye-Siralamasi-Raporu.pdf)

Tıp fakültesi olan vakıf üniversiteleri sıralamasında ilk 5 sıradaki üniversiteler;  Hacettepe, İstanbul, Ankara, Koç ve  Gazi üniversiteleridir. 74 vakıf üniversitesi arasında son 5 üniversite  ise Altınbaş, Okan, KTO Karatay, Ufuk ve İstanbul Yeni Yüzyıl üniversiteleridir. (http://tr.urapcenter.org/2018/2018_t3.php)

Cumhurbaşkanı Erdoğan Beştepe Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen Yükseköğretim Akademik Yıl Açılış Töreni’nde yaptığı konuşmada “Nitelik noktasında aşmamız gereken şüphesiz ki bir mesafe var…Şimdi bizim arzumuz…hocalarımızın da niteliğinin artması” diyerek çok   önemli bir  hususa dikkat çekmiştir. Hocaların niteliği artmazsa eğer, Plan hedefine ulaşmak mümkün değildir.

Sonuç:

Türkiye’de 2019  ve  2020 yıllarında  derecelendirilen hiçbir üniversite  bir üst  sıralamaya geçememiştir.  Çünkü, Türk üniversiteleri atıflardan düşük puan almışlardır.  Bunun sebebi,  bazı üniversitelerde   profesör atamasında  esas alının kriterlerdir. 277 atıfa sahip bir öğretim üyesinin, 1,380 atıf almış diğer bir öğretim üyesi için  “…çalışmalarının bilime katkı özelliğini saptayarak adayın bilimselliği hakkında bir fikir sahibi olabilmem söz konusu olmamıştır”  açıklaması, akla ziyandır. (çok şaşırtıcı olan) Bu öğretim üyelerinin yer aldığı üniversiteler  dünya  sıralamasına giremezler, Türkiye sıralamalarında da   son sıralarda yer almaktan kurtulamazlar. (https://docs.google.com/document/d/17shIxlCcLGC8pfKSCciqJtn9a6g_5pHe/edit)

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.