Ana sayfa Yazarlar Prof. Dr. A. Yalçınkaya

“Güvenli Bölge” Tehlikeleri

“Güvenli Bölge” Tehlikeleri

 

Alaeddin Yalçınkaya

ABD ile müzakere konusu “Güvenli Bölge”, Türkiye’nin yaklaşık 40 yıllık terörle mücadelesi, arazi şartları ve Orta Doğu merkezli küresel stratejiler dikkate alındığında gürvenlik açısından son derece tehlikeli bir durum arzetmektedir. Bu tespitin anlamı, “Yeni Kandil” olarak hazırlanmakta olan Fırat’ın doğusunda güvenliğimizi tehdit eden gelişmelere karşı kesinlikle bîgâne kalmak olmadığını belirtmeliyim. Türkiye’nin önerisinde uzlaşıldığı takdirde dahi yüzlerce kilometrelik sınır hattı boyunca 35 kilometre derinlikteki alanın Türk askerinin kontrolüne bırakılması, ilk bakışta kulağa hoş gelebilir. Ancak bunun diğer anlamlarını dikkate aldığımızda felaket senaryoları karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan bazıları:

  • “Güvenli Bölge” konusunda Türkiye ile ABD’nin anlaşması, Suriye’nin hukuken parçalanması yönünde bir adım demektir. Daha önce BM Güvenlik Konseyi’nden bu yönde karar çıkartma teşebbüsleri iyi ki sonuçsuz kalmıştır. Bugün her ne kadar Suriye fiilen paramparça olsa da Uluslararası Hukuk anlamında ülkenin birliği devam etmektedir. Temel strateji olarak Suriye’nin parçalanmasını belirleyen ve bütün politikalarını bu yönde oluşturan güçlerin başında İsrail olduğunu, ABD’nin ise bu lobiden yakasını kurtaramadığını herkes bilmektedir. Bu dumanlı havada Ermeni ve Rum lobileri de yerlerini almıştır.
  • Türkiye’nin öncelikli talebi, 35 kilometre ötesinde YPG/PYD/PKK’ya alan bırakılmamasını ABD-İsrail ancak kağıt üzerinde kabul edebilir. Aynı merkezin (üst aklın) denetimindeki terörist gruba IŞİD, Boko Haram, HTŞ için olduğu gibi mesela SDG ve benzeri elbiseler kenarda bekletilmektedir.
  • Böyle bir anlaşmanın doğal sonucu olarak 35 kilometre ötede, resmen ABD kontrolünde, fiilen terör örgütlerinin cirit attığı bölgenin varlığı kabullenilmiş olacaktır. Bu durumda terör grupları Kandil’den çok daha geniş bir araziye sahip olacaklardır. Bu bölgeye yığılan cephane dikkate alındığında uzun vadeli ve kapsamlı bir savaşın planlandığı açıktır.
  • Belirtmek gerekirki “Güvenli Bölge” geçici bir tedbir olup kalıcı statü için bu aşamada gedik açılması kabul edilmemelidir. Zira bölgedeki strateji savaşları yıllarca sürecek gibi gözükmektedir. Halbuki Türkiye’nin talebinde böyle bir gedik bulunmaktadır.
  • Yüzlerce kilometre uzunluktaki bölgenin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından denetimi, dar şerit boyunca birçok karakollar ve kontrol noktaları ile mümkün olabilecektir. Afrin ve Zeytindalı operasyonlarında başarısı sabit olduğu halde şerit boyunca görev alacak TSK mensupları açısından son derece kritik bir durum sözkonusu olacaktır.
  • Her ne kadar Beyaz Saray, bir an önce bölgeden askerini çekmek istiyorsa da Pentagon, Senato, CIA üzerinden güçlü lobilerin duruşu belirleyici olacaktır. Afrin ve Zeytindalı bölgelerinde belirli bir istikarın sağlanmış olmasına karşın Fırat’ın doğusundaki şartlar ile küresel lobilerin hesapları ve stratejileri çok daha kapsamlıdır. Bu gerçekten hareketle bataklığa sürükleme, bataklığa çekilme sözkonusudur. Suriye yönetimini (Rusya ve İran’ı) hesaba katmadan yürütülen pazarlıklar bir anlamda batağa çekilme olarak okunabilir.

Türk halkı ve askeri, ülke bütünlüğü, bağımsızlığı ve güvenliği için her türlü fedakârlığı göze almaya hazır olup bu uğurda savaşmak ve ölmek de vardır. Buna karşın bölge şartları, uluslararası konjonktür ve Uluslararası Hukuk gerçekleri dikkate alındığında güvenliğin diken üstünde olduğu görülmektedir. Her ne kadar bölgedeki politikaların temelinde Türkiye’nin güvenliği bulunmakta ise de bu toprakların başka bir ülkeye ait olduğunu, bugünkü şartların geçici olduğunu dikkate almak gerekmektedir. Hemen her gün şehit cenazeleri, haberlerin başında yer almaktadır. Türkiye’nin en büyük çıkmazı ise Suriye yönetimi ile diplomatik ilişkilerinin kopuk olmasıdır. Halbuki bugüne kadar elde edilen kazanımların (kayıpların asgaride tutulmasının) arkasında Rusya ile iyi ilişkiler bulunmaktadır. Şam rejimini ayakta tutan esas güç ise Rusya’dır. İsrail’in kaypak politikaları ayrı bir konudur.

Komşu Şam’daki yönetimi tanımadığı halde binlerce kilometre ötedeki hamisi Rusya’ya güvenerek askerimizi ateş hattına göndermenin önemli riskleri bulunmaktadır. İdlib konusunda ve diğer birçok olayda olduğu gibi Rusya her an yeni bir strateji belirleyebilir, ABD ve İsrail ile olduğu gibi terör örgütleriyle anlaşabilir. Esasen bu örgütlerle resmi ilişkileri bulunmaktadır. Buna karşın Suriye’nin egemenliği, ülke bütünlüğü ve güvenliği temelli, Şam ile işbirliği içindeki Ankara duruşu, birçok sorunu kökten çözebilecektir. En azından bundan sonraki zayiatın daha hafif kalmasını sağlayacaktır.

ABD-İsrail’in nihai hedefi bölgede uydu devlet kurmak olup bunlar resmi belgelere yansımış, gerekli hazırlıklar da yapılmıştır. Bu tespitin anlamı, kesinlikle “iş bitmiştir, yapacak bir şey yok” değildir. Buradaki tespit ve öneriler bu hedefin akîm bırakılmasına yöneliktir. Bu gerçekler ışığında ABD’nin vereceği her söz, imzalayacağı her belge taktiksel ve zaman kazanmaya matuf olacaktır. Bölgede bir dönemin söz sahibi Fransa, kaybettiklerine kısmen de olsa sahip olmak üzere ABD yanında yer almıştır. Göndereceği askerlerin önemli bir kısmı, Fransa vatandaşı Ermeniler olacaktır. İngiltere ise her zamanki kaypaklığıyla muhtemel getirilere kapısını açık tutarken riske girmek istememektedir. Almanya ise Siyonist lobinin tuzaklarına karşı kapısını kapatmıştır. Bununla beraber Doğu Akdeniz’deki stratejilerin de bir parçası olarak Fırat’ın doğusunda Arap ülkelerinin katıldığı/karıştırıldığı karmaşık bir yapılaşma ilerlemektedir. Bazı akl-ı evvellerin “Kürt devleti varlığını kabul edelim” saçmalamasının konu edildiği bölgenin büyük kısmı Araplarla meskundur. Sözkonusu bölgede Kürtler azınlık durumundadır. Esasen bu stratejilerin Kürt etnisitesi ile ilgisi olmayıp emperyalist hedefler doğrultusunda Kürt halkını her zaman olduğu gibi ateşe atma oyunu oynanmaktadır.

Şam yönetimi ile köprüleri yeniden kurabilen bir Türkiye, Rusya ve İran’ın da desteği ile Suriye yönetiminin ülkesinde egemenlik kurmasını sağlayacak kilit ülkedir. Bu süreçte Suriye’ye silah, mühimmat, istihbarat gibi her türlü desteği vermelidir. Lakin komşu ülke topraklarının düşmandan temizlenmesi için mehmetçiği ateş hattına sürmekten olabildiğince kaçınmalıdır. Bu anlamda komşuya bîgâne kalmak değil, komşunun içişlerine karışmamak esastır.

Suriye’de, Türk askeri kontrolündeki yerlerin güvenliği ve gelecekte en uygun statüsü için de Şam ile işbirliği şarttır. Zira bu topraklar dahi Uluslararası Hukuk’un, hemen bütün komşu Arap ülkelerinin ve BM’nin tanıdığı Şam yönetimi egemenliği altındadır. Ankara-Şam ilişkileri sağlıklı olsaydı Esed rejiminin İdlib’deki son katliamları ve sınırımız yakınındaki diğer tehlikeler gündeme gelmezdi, en azından zayiat hafif kalırdı..

Yakın gelecekte ihtimal dahilinde olmasa da Suriye’nin yeniden inşası gündeme gelmiştir. Mesela Çin fuar açarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Türkiye’nin hedefi sadece kendi müteahhit, mühendis ve işçilerine yeni ekmek kapıları açmak değil fakat kendi güvenliği için Suriye’nin inşasında da öncü role sahip olmaktır. Diğer ülke şirketleri ancak Türkiye üzerinden bu alana girebilmelidir. Bunun için dahi Ankara-Şam ilişkilerinin kurulması gerekmektedir.

Türkiye 2011’de, hatalı politika ile Suriye iç savaşına müdahil olmuş, bir anlamda çatışmaların tırmanmasına sebep olmuştur. 2019 itibariyle bu başlangıcın yanlış olduğunu, oyuna getirildiğimizi herkes kabul ediyor, hatta sorumlu mevkidekiler hataları birbirinin üzerine atıyor. Bir an önce bu temel yanlıştan dönmek gerekmez mi?

Öncevatan, 07.08.2019

[email protected]

3 YORUMLAR

  1. Değerli Hocamın çok hikmetli ve bilge yazısından dolayı kendisine teşekkür eder Allah’a bu hikmetli hocamı nasip ettiği için Hamd ederim. Hocamın cahilliğime vererek affetmesini dilerim. Ancak aynı görüşte değilim. Şöyle ki;
    Kosova kararı sonrasında ortaya çıkan uluslararası hukuktaki yeni de facto devletler döneminin kurulmaması için Türk Ordusu orada olmak zorunda olduğunu düşünmekteyim. Zira İsrail üzerinden gelen ve İsrail’in hayali olan enerji koridorunun da önüne geçilmesi de gerekliliktir. Sözde kürt de facto yapıları, aynı uluslararası boğazlar üzerinde zayıf devlet uygulaması nasıl bir emperyal plan ise aynı şekilde enerji güvenliği çevresinde de bu tip devletlere dair niyetler mevcuttur, emperyal plana göre kurulma düşüncesi altında destek görmektedir. Sınır anlaşmaları erga omnes bağlayıcı anlaşmalardır. Ve Türkiye teröre destek vermeyeceğinden sebeple de facto yapılar açısından da, de facto yapıların yada devletimsilerin bir terör örgütü olarak ortaya çıkacağından bahisle de ulus devletleri bölme planı açısından, dolaylı da olsa erga omnes yükümlülükle birleştiği noktada sınırları ve ülke bütünlüğünü de koruma görevi bulunmaktadır. Bu sebeple de zaten batı uluslararası hukuk ve ilişkiler literatüründen kaynaklanan selefist devlet kabulleri de kendi müdahaleleri ile nasıl yıkıldıysa aynı şekilde Türkiye’nin orada ortaya çıkan de facto yapıya karşı önlem alması hem hakkı hem de görevidir. Zira de facto yapılar yeni teorilere göre hukukileşmesi ulus-aşırı hukuk etkisi ve uluslararası hukuk bağlamında engellenmesinin garantisi ancak bir jus cogens norm ihlali olacaktır. Türkiye o bölgeye karşı güç kullanıyorsa bu da, Hibrid tip terörün işlediği suçların insanlığa karşı suçtan soykırıma evrildiği noktada, jus cogens normların ihlaline karşı bir meşru savunma hakkıdır. Bu gösterge çerçevesinde bölgede de facto bir yapının kurulma olanağı bulunmamaktadır. Zira hiçbir devlet jus cogens bir normu ihlal ederek kurulamaz. Nasıl İŞİD devletimsi olmak üzereyken soykırım yaptığı gerekçesi ile hukukileşmesi engellendiyse aynı şekilde sistematik işkence suçu işleyen ve 30 senedir Türk Milletine karşı insanlığa karşı suç işleyen bir yapının da hukukileşmesi engelleme görevimiz bulunmaktadır. Zira devletlerin çekirdek uluslararası suçları önleme görevi bulunmaktadır. Bu kurallar bizim gerek Adana Mutabakatı gerekse de terörü önleme ikili anlaşmalarının da dolaylı etkisi ile de birleşmektedir. İşbu sebeple de uluslararası müdahale gerekliliktir. Aksi ile bugün gerek Alman gerekse de İngiliz, Amerikan ve İsrail sistemlerinin öngördüğü de facto yapıların hukukileşmesi çabası ile karşı karşıya kalacağız.
    Bu da Shaw’ın ve diğer İngiliz Hukuk geleneğinin de facto yapılarının tanınması yolu ile devletleştirme çabalarının önünü açması demek olacaktır. ( Zira İngiliz Uluslararası Hukuk mantığı önce dönüştürücü tanıma doktrinini ortaya attı sonrasında da de facto yapıların tanıma zorunluluğu görüşünün alt yapısını hazırlıyor. ) Bu etkiler altında müdahale bir hukuki zorunluluktur görüşündeyim. Allah Türk’ü Korusun ve Yüceltsin!

  2. Sayın Ata Nureddin Başa,
    Öncelikle katkınız için teşekkür ediyorum.
    1. Bu yazı, Türkiye’nin kendisine tehdit oluşturan Fırat’ın doğusuna müdahaleye karşı değildir.
    2. Tıpkı Afrin ve Zeytindalı için olduğu gibi bu süreçte de Suriye yönetimi ile işbirliği zorunludur.
    3. IŞİD, MOSSAD+batılı istihbarat örgütlerinin oluşturduğu, bölgeye müdahaleye meşruiyet kazandıran terör örgütüdür. Bu konudaki deliller ve bağlantılar gün gibi ortadadır. Zaten Türkiye’nin IŞİD ile mücadelesine hiç sıcak bakılmamıştır.
    4. Adana Mutabakatı’nın altında Suriye yönetiminin imzası var, ABD’nin değil. O halde elimizdeki en sağlam hukuki gerekçeye yürürlük için dahi Suriye ile işbirliğine ihtiyaç var.
    Saygılarımla

  3. Pek kıymetli ve hikmetli sayın hocam gerek ziyaretçi gücün gerekse de işgalci gücün, aynı ABD örneğinde olduğu gibi, uluslararası yükümlülükleri yerine getirme görevi bulunmaktadır. Yani iki türlü de değerlendirilse ABD yükümlülük altındadır. ( Bkz Dieter Fleck Visiting Forces ve yine Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde dönüştürücü işgal yasağı çerçevesinde aynı zamanda iç kamu düzeninin unsuru olan pkk ve türevlerini önleme ABD’nin de görevidir.)

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here