Kategoriler
Bilim Kültür/Sanat Ömer Sağlam Türkiye Yazarlar

DEDE KORKUT TÜRKLER’E GÖNDERİLMİŞ BİR PEYGAMBER MİDİR?


“Neden bütün Peygamberler Araplara ve İsrailoğulları’na gönderildi?” veya “Neden bütün peygamberler Orta Doğu’dan çıktı?” ya da “Neden bütün semavi dinler orta doğudan zuhur etti?”

Oysa bu soru, konusu itibarıyla yanlış bir sorudur. En başta kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim, bütün milletlere peygamber, dolayısıyla semavi din gönderildiğini haber vermektedir bize. Nitekim Kur’an’da Nahl Suresi’nin 36. ayetinde “Biz her millete bir peygamber gönderdik..”; Şuara Suresi’nin 208. ayetinde ise “Biz hiçbir memleketi, öğüt vermek üzere (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir. Biz zalim değiliz.” denilerek her millete ve kavme peygamber gönderildiği haber verilirken, Furkan Suresi’nin 51. ayetinde “Eğer isteseydik her şehre bir uyarıcı peygamber gönderirdik.” denilerek Allah’ın sadece her kavme veya millete değil, her şehre ve kasabaya peygamber gönderebilecek güç ve kudrette olduğu belirtilmektedir.

Ayrıca aynı zamanda ilk insan olduğuna inanılan Hz. Adem’e herhangi bir milliyet, kavmiyet ve etnisite izafe edilemez. İkinci Adem sayılan Hz. Nuh’da öyle. Hatta Hz. Adem ile Hz. Nuh arasında geçen peygamberler de öyle. Belki Hz. Nuh’tan sonrakiler için böyle bir mensubiyet atfedilebilir ki; bütün ırkların Hz. Nuh’un üç oğlu olan Ham, Sam ve Yafes’ten geldiği gibi bir rivayet vardır kimi kaynaklarda. Tevrat veya onu mehaz alan Yahudi kaynaklarında bulunuyor mu bilmem, ancak Kur’an’da böyle bir bilgi bulunmamaktadır. Dolayısıyla; bu rivayete asla bilimsel bilgi nazarıyla bakılamaz.

Kur’an, Tufan’dan sonra Nuh’un gemisinin Cudi Dağı’na oturduğunu haber vermektedir bize(bkz. Hûd Suresi/44). Eğer Kur’an’da gecen Cudi Dağı’ndan maksat bugünkü Cudi Dağı ise bilinmelidir ki; Cudi ülkemiz sınırları içindedir. Esasen Hz. Nuh’un kabrinin de bugün Cudi Dağı eteklerinde kurulu bulunan Cizre şehrimizde olduğu söylenmektedir. Hatta türbesi bile vardır burada. Eğer siz, kalkar Hz. Nuh’a bir etnisite atfeder ve mesela onu İbrani olarak nitelendirirseniz, o zaman İsrail de kalkar bu bölgelerde hak iddia eder. Tıpkı bugün ABD’yi ve ayrılıkçı kürtleri kullanarak yaptığı gibi.

Öte yandan, peygamberlerin tamamının Arap veya İbrani gibi Sami ırkına mensup olmadığını, Tarih ve Arkeoloji bilimi de fısıldıyor bize. Tarih ve Arkeoloji biliminin ortaya koyduğu verilerden hareketle diyebiliriz ki; Hz. İbrahim Sümerlidir ve Sümerler Asya kökenli bir kavimdirler. Hz. Muhammed’in mensubu bulunduğu Kureyş kabilesi de öyle. İbrahim’in babası Azer’in bir put ustası olması, Kureyş kabilesinin de putperest bir kabile olması, bize göre bir tesadüf olamaz. Bunun sebebi, hem İbrahim’in, hem de Kureyş kabilesinin putperestliğin yaygın din olarak yaşadığı Yukarı Mezopotamya’da, yani Sümerlilerin ve Hititlilerin egemen oldukları coğrafyada yaşamış ve buradan bugünkü Mekke civarına gelip yerleşmiş olmalarıdır. Bunu biz uydurmuyoruz; pek çok bilimsel kaynakta var bu bilgi. Hatta müellifi Arap olan eserlerde bile. Hz. İbrahim’in babası ve kardeşi Nahor, hayatlarının son bölümlerini Harran’da yaşayıp, orada ölmüşlerdir.

İsrailoğulları ve Yahudiler için Hz. İsmail’in Müslümanlar için ifade ettiği anlamdan daha çok anlam ifade eden ve adeta İsrail’in ulusal bilincinin mihenk taşı olan Hz. İshak’ın eşi Rebeka’nın, Harran’da yaşayan amcası Nahor’un kızı olduğunu söyler kaynaklar. İbrahim, nedense yaşadığı Filistin topraklarında Filistinli bir Arabın kızıyla değil de Harran’daki kardeşi Nahor’un kızıyla evlendirmiştir oğlu İshak’ı.

Kaynaklarda, İbrahim’in, Filistin’de, eşini defnetmek için Hititli Efron isimli bir adamdan Hitit kanunlarına göre Makpela isimli bir mağara satın aldığı söylenmektedir. Muhtemelen İbrahim de o mağarada medfun bulunmaktadır. Görülüyor ki; İbrahim, sürekli olarak Hititlerle de ticari ve insani ilişkiler içindedir. Dolayısıyla; Hititlilerin (ve onların öncülü olan Hattilerin) egemenliği altında bulunan Harran’daki akrabalarıyla sürekli irtibat halinde olan İbrahim’i ve onun soyundan gelenleri İbrani olarak kabul edersek, İsrail’in “Arz-ı Mev’ûd” yani “Vaadedilmiş Topraklar!” tezine de destek vermiş oluruz. Dolayısıyla; dikkatli olmak gerekiyor.

Bu kaynaklarda Hz. İbrahim’in büyük sürüleri de olan bir tüccar olduğundan bahsedilmektedir. Kitaplardaki bilgilerden hareketle ve elbette bize göre; Hz. İbrahim’in zaman zaman Mekke’ye yol uğratması da bu sebepledir. Çünkü Mekke, o tarihlerde de bir ticaret ve fuar (panayır) merkeziydi. Hz. İbrahim de bir hayvan tüccarı olarak, mallarını satmak için zaman zaman Mekke’ye gidip geliyordu. Gidiş gelişlerinin birinde Mekke’de “Tapınaklar Vadisi” olarak bilinen ve farklı inançlara ait birçok tapınak ve sunağın bulunduğu “Batha Vadisi”nde kendi dinine ait tapınağı, yani bugünkü Kâbe’yi inşa etmiş, büyük oğlu İsmail ile küçük karısı Hacer’i bir irtibat noktası ve belki de kendi tevhid dini olan Hanifliğin mümessilleri olarak Kâbe’nin yanında, yani Mekke’de bırakmış olmalıdır.

Yine bir çok kaynakta, Hz. İsmail’in, babası İbrahim tarafından Mekke’ye bırakıldığı vakit bir tek kelime bile Arapça bilmediği, İsmail’in Arapça’yı Mekke’de mukim Cürhümlüler denilen bir kabileden öğrendiği, onun soyunun ise yine Cürhümlüler’den bir kadınla yaptığı evlilikten neşet ettiği yazılıdır. Cürhümlüler ise Yemen taraflarından, yani Arap yarımadasının güney taraflarından Mekke’ye gelip yerleşmişlerdir. Aynı kaynaklar, Mekke’ye gelmezden önce İsmail’in dilinin, geldiği bölgeye kıyasla Süryanice, İbranice veya Aramice olabileceğini söylerler. Ve bu sebeple İsmail’in soyuna “Arap olmadığı halde Araplaşan” veya “Sonradan Araplaşan” anlamında “Arab-ı Müsta’rebe” derler. Yani açıkçası Hz. İsmail ve onun soyu, Arapların içinde asimile olmuş bir etnik unsurdur. Etnik kökenleri Arap değildir İsmail’in ve soyunun. Dolayısıyla; onun soyundan gelen peygamberlere de aslen Arap denilemez. Tıpkı İbrani dinelemeyeceği gibi.

İsrailoğulları ise Hz. İbrahim’in oğlu İshak’tan olma torunu Yakup’tan geldiklerine inanırlar. Zira “İsrail” Yakub’un unvanıdır ve bu unvan, “Tanrı’yı yenen” veya “Tanrıyla güreşen adam” anlamına gelir. Kısaca söylemek gerekirse; Yakup bir gece yolculuğu sırasında Tanrı’yla karşılaşmış ve onunla güreşe tutuşmuşlar. Sabaha kadar güreştikleri halde yenişememişler. İşte bu sebeple Yakub’a, “Tanrıyla güreşen adam” anlamına gelen İsrail lakabı verilmiştir. İsrail kelimesinin, gece yürüyüşü anlamına gelen Arapça “İsrâ” kelimesiyle de ilişkisinin olduğunu söylemeliyiz.

Görüldüğü gibi, ipe sapa gelmez bilgilerdir bunlar ve bu bilgelerden hareketle bugünkü Musevilerin en azından bir kısmına İsrailoğulları demek saçmalığın dikalasıdır. Dolayısıyla; bu çürük bilgilerden hareketle İsrail unvanlı Peygamber olan Yakub’un neslinden gelen peygamberlere de etnik unsur olarak İsrailoğulları’ndan ya da daha geniş tabirle İbrani veya Sami ırkından denilemez.

Yaşayan üç Semavi din (Yahudilik, Hırıstiyanlık İslamiyet) için ortak Peygamber ve Peygamberlerin atası olarak kabul edilen Hz. İbrahim’in içinden çıktığı Sümerler’in, Asya kökenli bir kavim oldukları ve Asya’da yaşanan bir tabi felaketin sonucu olarak gelip Mezopotamya’ya yerleştikleri bilimsel olarak ortaya konulmuştur artık. Asyalı ulusların kadim destanları ve efsaneleri incelendiğinde görülür ki; başta Tufan efsanesi olmak üzere; dünyanın, Adem ve Havva’nın yaratılışı, yasak meyve ve cennetten kovuluşları olmak üzere pek çok rivayet ve anlatı, bu destan ve efsanelerde de bulunmaktadır. Demek oluyor ki; Asyalı kavimlere ait destan ve efsaneler Sümerler yoluyla Orta Doğu’ya geldi, oradan önce bozulmuş Tevrat’a, oradan da diğer dini kaynaklara yansıdı.

Mesela yaşayan semavi dinlerden belki de binlerce yıl öncesine, günümüzden en az 6 bin yıl öncesine ait Türklerin Yaratılış Destanı’nı okuyun, orada bahsettiğim olaylara ilişkin anlatılanların, Kutsal kitaplardaki bilgilerle aşağı yukarı örtüştüğünü görürsünüz; sadece isimler farklıdır.

Kutsal metinlerde “Adem” olarak geçen erkeğin adı Törüngey, “Havva” veya “Eva” olarak geçen kadının adı da Eje olmuştur Yaratılış Destanı’nda. Destanda “Erlik” denilen Şeytanın, yılanın içine kaçarak önce Eje’yi kandırıp yasak meyveyi yedirdiği, Eje’nin de o yasak meyveyi zorla Törüngey’e yedirdiği söylenmektedir.(1) Bu anlatım, Tevrat’taki anlatıma uygun bir anlatımdır. Çünkü orada da yılanın önce kadını kandırıp yasak meyveden yedirdiğinden ve sonra da kadının kocasına yedirdiğinden bahsedilmektedir.(2) Oysa Kur’an’da yasak meyveyi ilk önce kimin yediğine ilişkin herhangi bir bilgi bulunmuyor. Kur’an’da “Bunun üzerine her ikisi de o ağacın meyvesinden yediler”(3) ve “Şeytan, oradan ikisinin de ayağını kaydırttı, onları bulundukları yerden çıkardı”(4) denilerek, Adem ve Havva’nın aynı anda kandırılıp, birlikte yasak meyveden yedikleri söylenmektedir sadece.

Destanda dünyanın yaratılışı ile ilgili anlatılanlar da çok ilginç doğrusu. Şöyle deniliyor destanda:
“Gök yoktu, yer yoktu. Yalnızca, sonu olmayan bir deniz vardı. Tanrı Ülgen(5), bu denizin üzerinde uçuyordu. Konacak sert bir yer arıyordu, bulamıyordu. Böyle uçarken gönlüne doğdu. Bir ses ‘Önündeki nesneyi yakala’ diye fısıldadı. Ülgen, bu fısıltıyı yineledi. Ellerini öne doğru uzattı. O sırada su yüzüne bir taş çıkmıştı. Ülgen, taşı yakaladı, üzerine kondu. Taşın üstünde ne yapacağını düşündü. Uçsuz bucaksız suyun içinden Ak Ene (Ak Ana), süzülüp Ülgen’in karşısına çıktı ve ‘Yarat’ dedi; üç kez yineledi. Ülgen ‘Nasıl?’ diye sordu. Ak Ene ‘Yaptım oldu de, yaptım olmadı deme’ dedi. Sonra, Ak Ene kayboldu. Bir daha da görünmedi… Ülgen, ‘Yer yaratılsın!’ dedi; yer yaratıldı. ‘Gökler yaratılsın!’ diye buyurdu; gökler yaratıldı… Ülgen, dünyayı yaratırken ay ve gün ışığının dokunduğu Altın Dağ’da oturdu. Bu dağ, gök ile yer arasında idi. Dünya’nın yaratılışı altı gün sürdü…”(6)

Dikkat edileceği üzere; dünyanın yaratılış şekli ve yaratılış süresinin, Kur’an’da verilen bilgilerle birebir örtüşmesi, oldukça şaşırtıcıdır. Zira Kur’an’a göre de her şey Tanrı’nın, yani Allah’ın “ol” demesiyle olmaktadır.(7) Ayrıca, Kur’an-ı Kerim’de de evrenin altı günde yaratıldığı belirtilmektedir.(8)

Peki bu ne anlama gelmektedir? Bu, en azından Yaratılış Destanı’nda bulunan bu bilgilerin kaynağının da ilahi ya da semavi olduğunu gösterir bize. Yani, vaktiyle Türklere ve Türklerden de bir peygamber gönderildiğini, onun tebliğ ettiği dinin de zaman içinde maksatlı veya bilinçsiz olarak tahribata ve tahrifata uğratıldığını ya da zamanla bazı kısımlarının unutularak kalan kısımlarının da efsane haline geldiğini göstermektedir bize. Esasen Türkler’in dini olan “Gök Tengri” dininin, Tek tanrılı bir din olmakla, kaynağını ilahi/kutsal metinlerden aldığını gösterir..

Farsça Peygamber, Arapça “Nebî” ve “Resul” kelimeleri Türkçemizdeki “Elçi” ve “Yalvaç” anlamlarına gelir. İstılahi manada ise “Allah’ın emirlerini insanlara ulaştıran kişi” demektir. Bunlardan Resul, kendisine başlı başına kitap gönderilenleri, Nebî ise kendisine kitap gönderilmeyip, kendisinden öncekilere gönderilen kitapları tebliğ edenleri anlatan kavramlardır.

Resul anlamında olmasa bile en azından Nebî anlamında Oğuz Kağan ve Tonyukuk gibi yaşadıkları dönem az çok bilinenlerle, Dede Korkut gibi yaşadıkları dönem pek bilinmeyen bilge şahsiyetlerin peygamber olabileceklerini neden kabul etmeyelim? İsrailoğulları’nın hemen bütün krallarını, Peygamber olarak kabul eden Müslümanların, özellikle de Türklerin kendi milli kahramanlarını ve yol göstericilerini bu anlamda görmezden gelmeleri ne büyük akılsızlıktır. Oysa bilinsin ki; Kur’an’da ismi geçen ve Müslümanlar olarak kendilerini Peygamber kabul ettiğimiz birçok isim, aynı zamanda İsrailoğulları’nın kralları ve hükümdarlarıdır. Üstelik bunlardan bazıları baba oğul, bazıları kardeştirler. Yani bunların bir kısmı, saltanatın babadan oğla geçtiği dönemlerde hükümdarlık yapmış kişilerdir. Kendilerine kitap filan da verilmemiştir. Esasen bu isimlerin çoğu, İsrailoğulları’nın tarihlerinden veya işledikleri melanetlerden bahsedilirken zikredilir Kur’an’da. Kötülerin içinde iyiler (salihler) olarak bahsedilir kendilerinden.

Mesela Kur’an’da isimleri geçen Peygamberlerden Musa, Davut, İsa ve Hz. Muhammed’e kapsamlı şekilde, rivayete göre ise Adem, Şit, İdris ve İbrahim’e ise suhuf şeklinde daha dar kapsamlı olarak ilahi kitaplar gönderildiği halde, diğerlerine kitap dahi gönderilmemiştir. Olmayan şeyi neden ve nasıl tespit ettilerse; bazıları tahrif edilmiş olsalar bile yaşayan dört kutsal kitap dışında, diğer peygamberlere gönderilen kitapların sayfa sayıları da verilir bazı kaynaklarda! Üstelik, Muaviye ve Yezit’in zulmüne bayrak açan, yani doğruluğundan emin olunan Ebu Zer El-Gıfari kaynak gösterilerek yapılır bütün bunlar. Ebu Zer kaynak gösterilerek yapılan ve Allah’tan, ZAYIF olduğu kabul edilen bir hadise göre; Hz. Adem’e 10, Şit’e 50, İdris’e 30, İbrahim’e ise 10 sayfalık kutsal metinler gönderilmiştir(9). Bununla birlikte, Kur’an’da İbrahim’e de “suhuf” şeklinde kutsal metin gönderildiğinden bahsedilmektedir(10).

Bu isimlerin dışında peygamber olarak kabul ettiklerimize ise ne bir kitap gönderilmiştir ne de ayrı bir din. Bunlar kendilerinden öncekilerin dini üzere tebliğ ve irşad görevini yaparak insanları doğru yola çağırmışlar, bazıları da aynı zamanda kavimlerine hükümdarlık ve krallık yapmışlardır. Peygamber dediğimiz bazı isimlerin ise bugünkü anlamda rahip, haham, vaiz, imam ya da bir cemaat lideri olduğu kabul edilmelidir. Bunların çoğu işinde gücünde adamlardı. Kimisi terzi idi, kimisi demirci, kimisi tüccar, kimisi çoban, kimisi öğretmen, kimisi politikacı vs. Ancak hepsinin ortak görevi Allah’ın dinini, iyiyi, güzeli ve doğruyu yaymak ve öğretmekti. Politikacı dediysem şaşırmayın lütfen; rivayete göre Firavun’a danışmanlık veya vezirlik yaptığı söylenen Hz. Yusuf’u, Firavun’un komutanı olan Musa’yı başka nasıl tarif ve tasvir edebiliriz ki. Ya da Kur’an’ın bildirdiğine göre; Yemen’deki Sebe Devletinin kadın hükümdarı Belkıs ile diplomatik ilişkiler kuran Hz. Süleyman’ı…

Bu itibarladır ki; en azından Kur’an’da isimleri geçen peygamberlerin, Orta Doğulu veya Sami ırkından gibi görünmelerinin en büyük sebebi bize göre; yazının Orta Doğuda icad edilmesi ve insanlığın o tarihlere kadar biriktirmiş oldukları ortak mirası olan destan, efsane ve diğer sözlü anlatıların ilk olarak Orta Doğu da yazıya geçirilerek yazılı belge haline getirilmiş olmasıdır. Çivi yazılı Sümer, Babil, Asur ve Hitit tabletlerinden ve Mısır’ın Hiyerogliflerinden tutun da tahrif edilmiş Tevrat’a kadar durum tam da böyledir. Ayrıca, günümüzde hemen her türlü yazılı ve görsel medya ile başta Sinema olmak üzere hemen her türlü sanatın, bazen doğrudan, çoğu kere de dolaylı olarak bütün dinlerin ve peygamberlerin Orta Doğu menşeli olduğu anlamına gelecek şekilde yapmış oldukları kesif propagandanın da bu konuda etkisi büyüktür. Bu tür propagandalar en çok da bizim gibi kendi milli kültüründen, kendi milli tarihinden ve harsından büyük ölçüde kopmuş uluslar üzerinde etkili oluyor maalesef.

Bu anlamda Türk Milleti olarak, kendi milli tarihimize, kültürümüze, dilimize ve inançlarımıza, bu arada milli kahramanlarımıza ihanet içinde olduğumuz açıktır. Arabın milli kahramanlarını isminin başına “hz.” sıfatı, sonuna ise (r.a) duası eklemeden zikretmeyen Türk çocuğu, nedense kendi milli kahramanlarına “Kâfir” ve “Zındık” nazarıyla bakar hale gelmiştir. Onun nazarında yalancı Ebu Hüreyre, Bilge Tonyukuk’tan; Hamza ise Kültigin’den çok çok üstündür! Halit Bin Velit’in Kürşat’tan, Sad b. Ebi Vakkas’ın Çiçi Han’dan üstünlüğü tartışılmazdır onun nazarında!Oysa Halit b. Velit’in Mute’de göstermiş olduğu başarının belki de yüz katını Alparslan Malazgirt’te göstermiştir. Buna tarihler de şahittir!

Türk çocukları, Arabın Türkistan’a yaptığı ve 300 sene boyunca Türk kanı akıttığı, Türk şehirlerini yakıp yıktığı, Türk’ün zenginliklerini yağmalayıp Arap ülkelerine taşıdığı seferlere bile Kahramanlık Destanı gözüyle bakar hale gelmiştir. Ne de olsa Arap İslam ordularının karşısında Kâfir Türkler vardır, sonu gelmeyen bu kanlı savaşlarda! Arapların Türkistan seferlerini anlatan ve yazarı Türk olan çoğu kitapta bile; “Semerkant Düştü” veya “Buhara elimizden çıktı” denilmez, “Semerkant İslam ordularınca fethedildi”, “Buhara İslam ordularınca ele geçirildi” denir!

Dede Korkut Türklere Gönderilmiş Bir Peygamber midir?

Yukarıda dedik ki: “Resul anlamında olmasa bile en azından Nebî anlamında Oğuz Kağan ve Tonyukuk gibi yaşadıkları dönem az çok bilinenlerle, Dede Korkut gibi yaşadıkları dönem pek bilinmeyen bilge şahsiyetlerin peygamber olabileceklerini neden kabul etmeyelim?”

Bu anlamda ayrıca Sokrates, Konfüçyüs ve Buda gibi insanlara yol gösteren bilgeleri, bu konuda tartışmaya bile gerek yok; onlar Nebi anlamında zaten birer peygamberdirler! Dede Korkut’a gelince. Öncelikle Korkut’un kim olduğuna ve hangi tarihlerde yaşadığına bakmak gerekiyor. Onun kim olduğunu en güzel tarif eden kişi galiba, Türk edebiyat tarihinin büyük bilginlerinden birisi olarak kabul edilen Prof. Dr. Fuat Köprülü’dür. Şu sözün Fuat Köprülü’ye ait olduğu söyleniyor: “Bütün Türk Edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u da diğer gözüne koyunuz; Dede Korkut yine de ağır basar”(11).

Peki Dede Korkut nerede ve hangi devirde yaşamıştır? Kesin olarak bilinmiyor. Belki de böyle bir kişi hiç yaşamadı. Türk toplumunda aynı rolü oynayanların ortak adı belki de. Eğer böyle bir kişi yaşadıysa, kanaatimize göre; İslam öncesi dönemlerde yaşamış olmalıdır. Ancak hikayelerine bakılırsa ona İslami bir kimlik giydirilmiş gözüküyor. Zira hikayelerinde “Dedem Korkut geldi, soy sayladı, boy boyladı, adı görklü Muhammed’e salavat getirdi…” denilerek onun bir Müslüman olduğuna özellikle vurgu yapılır.

Yazarına ulaşamadığım, ancak konunun uzmanı olduğu anlaşılan bir yazıda geçen şu cümleler bizim bu kanaatimizi oldukça güçlendirmektedir.

“Dede Korkut 12 öyküden oluşuyor. Bu öyküler adsız birisi tarafından 14 ve 15.yüzyıllarda kağıda geçirilmiş. Yazılı nüshaların bir bölümü Vatikan`da, bir bölümü de Dressen`dedir. Ne acıdır ki, Türkler, Osmanlı Devleti yönetiminde iken bu muhteşem eserin yazılı duruma getirildiğinden, ancak 20.yüzyılın başlarında haberdar olabilmişlerdir. Destan-öykülerinin oluşumunun, eski Oğuz destanlarından beri gelen zaman içinde geliştiği ve son olarak Oğuzlar’ın Batı’ya, Anadolu`ya girdiklerinde, bu günkü durumunu aldığı sanılmaktadır. Dede Korkut öykülerinde, gerçekten de eski tarihimizin ve destanların izleri vardır. Orkun Bengütaşları’ndaki anlatımın benzerini, Dede Korkut’ta görebilmekteyiz. Dede Korkut öyküleri, Doğu Anadolu ve Azerbaycan yöresinde geçmektedir. Ama, Türk Milleti’nin tarih boyunca kapladığı tüm coğrafyalarda var olan özelliklerini yansıtmaktadır. Bu öyküler, Türk milletinin, kişilik özelliklerini yansıtması bakımından ayrı bir değer taşımaktadır. Milletimizin öfkesi, sevgisi, konukseverliği, insan, hayvan ve doğa sevgisi, yurt sevgisi, güçlü aile bağları, temiz gönlü en alımlı sözlerle sergilenmektedir. Özellikle kadına verilen değer Dede Korkut’ta çok çarpıcı bir biçimde dile getirilir.”(12)

Bizim kanaatimizi destekleyen başka kaynaklar da var ki; onlardan birisinde şöyle denilmektedir:

“Dede Korkut (Korkut Ata), Oğuz Türklerinin eski destanlarında yüceltip kutsallaştırılmış; bozkır hayatının geleneklerini ve törelerini çok iyi bilen, kabile teşkilatını koruyan yarı-efsanevi bir bilgedir ve Türkler’in en eski destanı olan Dede Korkut Kitabı’ndaki hikayelerin anlatıcısı ozandır. Adı, tarihî kaynaklarda ve çeşitli Oğuz rivayetlerinde kimi zaman sadece ‘Korkut’, kimi zaman ‘Korkut Ata’ olarak geçer; Batı Türkçesinde ‘Dede Korkut’ olarak da anılır. Sirderya havzasında tespit edilmiş halk anlatıları onu bir baksı (Şaman) olarak tanıtırken yazılı kaynaklarda hükümdarlara vezirlik, müşavirlik yapmış bir Müslüman Türk velisi olarak tanıtılmıştır. Oğuzların İslâm’ı kabul edişlerinden önceki dönemlerin bir kâhini (kam, baksı) olduğu, İslâmlaşma sürecinde kültürel değişime paralel olarak bir evliya kimliğine büründüğü düşünülür. Kazak ve Kırgız bahşılarının piri olarak da tanınmaktadır. Bir söylenceye göre Kırgız şamanlarına kopuz çalmayı ve türkü söylemeyi öğretmiştir.”(13)

Ömer Sağlam
27.09.2018
_______________
1-https://tr.wikisource.org/wiki/Yarat%C4%B1l%C4%B1%C5%9F_destan%C4%B1. & http://biriz.biz/efsaneler/yaratilis.htm
Destanda geçen Eje ismi, Ece, yani kraliçe anlamında dilimizde halen kullanılmaya devam etmektedir. Bizim yörede (Çankırı-Yapraklı-Gürmeç Köyü) ise “abla” anlamında “Eci” şeklinde telaffuz edilmektedir. Komşu köy olan Ünür’de yine “abla” anlamında kullanıla “Ade/Ede” kelimesi de sanırım bu Eje kelimesinden gelmektedir. Aynı kelimenin, Eçe/Eke olarak ve “Büyük Kız Kardeş” yani “Abla” anlamında 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından kaleme alınan Divani Lügat’it Tük isimli eserde de geçtiği bilinmektedir.
2-Tekvin, 3/1-6.
3-Bakara, 2/36.
4-Taha, 20/121.
5-Bazı anlatımlarda, muhtemelen komşu kültürlerin etkisine veya derleme yapanların tercihine bağlı olarak Tanrı’nın adı Kuday ve Karahan olarak da zikredilmektedir.
6-https://turkcetarih.com/turk-yaratilis-destani/
7-Âl-i İmrân, 3/59.
8- Âraf-7/54, Secde-32/4
9-Taberî, Târîħ, I, 312-313; Suyutî, ed-Dürrü’l-mensür, VIII, 489; Alusî, Rühu’l-meani, XV, 141-142; Zemahşerî, VI, 360’dan naklen https://sorularlaislamiyet.com/suhuflarin-icinde-hangi-bilgiler-vardi
10-A’la, 89/19,
11- Yeni Düşünce Dergisi, 6-12 Ekim 2000, Sayı:704, Sayfa:53’ten naklen http://www.turkmeclisi.org/?Sayfa=Temel-Bilgiler&Git=Bilgi-Goster&Baslik=dede-korkut-kimdir-&Bil=124 adresinde bulunan “Dede Korkut Kimdir” başlıklı yazı.
12-Aynı kaynak.
13-https://www.sabah.com.tr/dede-korkut-kimdir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.