İslam’a düşmanlık ne 11 Eylül, ne de Theo van Gogh’un ölümü ile başladı, bunu söylemek ve düşünmek yanlıştır aslında. Yüzyılların getirdiği ve tarih kitaplarında her çocuğa aşılanan bir nefretin uyanmasıdır aslında bu düşmanlık.

Hristiyanların haclı seferleri sonrasında “Konstantinopel’i” kaybetmelerı , hele hele de Byzansın yenilgisi, tarih boyunca büyük acı uyandırmıştır batı dünyasında.Mesela, Thomas Naumann, haçta İsa’nın “biçare” şekilde resmedilmesinin bu Tarihlere denk geldiğini ifade ediyor.

Dördüncü yüzyılın başlangıcında Hristiyanlık, 300 yıl boyunca her tarafa yayılmış ve sonuç olarak Roma İmparatorluğunu ele geçirmiş, böylece tüm Roma topraklarına hakim olmuştu. Arkasından gelen 300 yıl Hristiyanlık daha da çok büyümüş, bir yandan Avrupa’nın büyük bir kısmına yayılmaya diğer yandan Asya’ya ulaşmaya çalışıyordu. İslamiyetin doğuşuna kadar Hristiyanlık dünyaya hükmedebilecek bir güce sahip olmakla beraber, her yere yayılmayı (Misyonerliği) kendisine ilke edinmişti. Maksat, tüm dünyayı İsa’ya çağırmak ve bu yolda gerekirse zor kullanarak, insanları korkutarak, Hristiyan yapmaktı. Zaten Kayser Konstantin’in Hristiyanlığı “Devlet dini” olarak kabul etmesi, akıllıca oynanmış bir siyaset hamlesi idi.

Yedinci yüzyılda Peygamber olarak, Mekke’de ortaya çıkan “Abdullah oğlu Muhammed’i” önceleri Hristiyanlar pek umursamamışlar ve fazla ciddiye almamışlardı. Onlara göre, Muhammedin yaptığı bir kabile çatışması idi.
İslamiyeti fark edip, tehlike olarak algıladıklarında ise iş işten geçmiş ve İslamiyet büyük bir güç oluşturmuştu. İranlılar ile savaşan Byzans askerleri bu savaştan zayıf düşmüştü. Müslümanlar İranlıları yendikleri gibi Byzansı’da büyük bir yenilgiye uğratmıştı. Ardından Kuddüs, Şam, Mısır, Afrika vs. ele geçirilmişti. İslamiyetin doğuşundan bir yüzyıl sonra Müslümanlar, dünya tarihindeki en büyük toprağa sahip olmuştu. 711 – 712 yıllarında Hindistan’a ulaşılmıştı, 719 Cordoba/İspanya ele geçirilmiş ve 800 yıl sürecek olan bir Sultanlık kurulmuştu. Avrupa’nın göbeğine kadar gelmiş olan Müslümanların, dünyaya hükmedebilecek güce sahip olmaları, 700 yıl boyunca her tarafa yayılan kiliselerin nefretini üstlerine çekmeye yetmişti. Hristiyanlar açısından işin kötü tarafı, Hristiyanlığın İncil’de geçen, kutsal sanılan toprakların -Kuddüs, Suriye, Filistin vs.- tümünün ve hatta Türkiye topraklarında bulunan İstanbul, İznik, Thyateira yani Akhisar, Antakya, Tarsus, İzmir, Efes, Kapadokya gibi şehirler, tarihi kiliseler ve mekanların Müslümanların eline geçmesi idi.

Bu kadar çabuk büyüyen bir din ve toplum, hem Byzans için hem de Roma İmparatorluğu ele geçirmiş olan Kilise yönetimi (bugünkü Vatikan) için büyük bir tehlike idi. Müslümanlar kilise iktidarını sadece siyasi açıdan değil, dini açıdan da korkutmuştu. Ne ilginçtir ki Pavlus, Galatlar mektubunda Tanrı’nın İsmael’in evlatlarını terk ettiğini, İssak evlatları ile beraber olduğunu yazıyor. Pavlus’un niye böyle birşey yazma gereği duyduğu, haddindan fazla şaşırtıcıdır. İnsanın aklına “Acaba sonradan mı eklendi” sorusu gelmiyor değil…(bkz:Gal 4,21-31)

Tarihin derinliklerine inip, okuyucuyu boğmak istemiyorum. İslam düşmanlığının yeni birşey olmadığını, yüzyıllardır beyinlere nesilden nesile aktarıldığını anlatmak istedim. Almanya ve Avusturya Viyana’yı kuşatan Türkleri, halen daha  sindirememiş; sindirmiş olsalar Medya’da bunu hala dile getirirler mi?

Bilindiği gibi, Avusturya Avrupa’da gücünü artırmak için Macaristan’a egemen olma siyasetini izlemiştir. Macarlara yardım etmeyi kabul eden Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Viyana’yı 1683 yılında ikinci defa kuşatır. Türklerin Viyana önünde bozguna uğraması Avrupa için büyük bir sevinç olur ve Papa’nın gayretleri ile Türkleri Avrupa’dan atmak amacıyla 1684 yılında Kutsal ittifak kurulur. Avusturya, Venedik, Malta şövalyeleri ve daha sonra Rusya bu ittifaka katılır. 16 yıl devam eden savaş sonrasında Osmanlı ordusu yenilir ve 1699’da Kutsal İttifak Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında “Karlofça Antlaşması” imzalanır.

Dikkat ederseniz 300 yıl öncesi bir olaydan bahsediyoruz.
300 yıl içinde bu kin ve nefretin yok olacağını düşünmek büyük bir yanılgıya yol açar.

Burayı geçelim ve Kurtuluş savaşına gelelim.
Birinci Dünya savaşından yenik çıkan Osmanlı devleti parçalanmış ve Sevr Antlaşmasını imzalamayı düşünmeye başlamıştı.
Sevr Antlaşmasına göre:

 

1. Sınırlar (madde 27-36): Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a, Ceyhan, Antep, Urfa, Mardin ve Cizre kent merkezleri Suriye’ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacak; 

2. Boğazlar (madde 37-61): İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlar’da deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletler’in donanmalarını yardıma çağırabilecek;

3. Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecek (Bu madde PKK’ya zemin hazırlayıp ilk bölücü hareketi oluşturmuştur);

4. İzmir (madde 65-83): Yaklaşık olarak bugünkü İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı İmparatorluğu egemenlik haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için plebisit yapılacak;

5. Ermenistan (madde 88-93): Osmanlı Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.)

6. Arap ülkeleri ve Adalar (madde 94-122): Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek;

7. Azınlık Hakları (madde 140-151): Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrimüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okul ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecek;

8. Askeri Konular (madde 152-207): Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri kuvveti, 15.000’i jandarma olmak üzere 55.000 personelle sınırlı olacak, Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesi’nde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek;

9. Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak;

10. Borçlar ve Savaş Tazminatı (madde 231-260): Osmanlı İmparatorluğu’nun mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye’nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecek; ancak Türk maliyesi müttefiklerarası mali komisyonun denetimine alınacak;

11. Kapitülasyonlar (madde 260-268): Osmanlı’nın 1914’te tek taraflı olarak fesh ettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak;

12. Ticaret ve Özel Hukuk (269-414): Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan işbölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek

Sevr Antlaşması’nın yürürlükten kaldırıldığının söylenmesi aslında hikaye. Bugün Türkiye üzerinde kurulan baskılara bakıldığında, işin özünde Sevr Antlaşması’nın varlığını hissetmemek mümkün değil. Hristiyanların en derin acısı, yüzyıllardır Türklerin ve Müslümanların “onlara göre” kutsal topraklara sahip olmaları idi.
Avrupa’da Müslümanlara karşı oluşan olumsuz düşüncelerin özünde, tarihin derinliklerinde uyuyan bir nefret yatmaktadır.

Kurtuluş Savaşına önderlik yapan Mustafa Kemal Atatürk’ün, Avrupa’nın  planlarını alt üst edip, müthiş bir yenilgiye uğratması da asla unutulmadı. Hiç şüphesiz bu savaşın özünde “Kutsal Toprakları” ele geçirme mücadelesinin ve yüzyılların getirdiği “Türklere karşı nefretin” büyük bir rol oynadığını düşünmek mantığa hiç uzak gelmeyecektir. Sonuçta, Avrupa istemeyerek de olsa, Atatürk’ün önünde yenilgiyi kabul etmeye mecbur kalmıştır.

 

devamı gelecek

Mustafa Çelebi

Kaynaklar:
Vikipedi
Thorsten Gerald Schneiders, Islamfeindlichkeit (İslam Düşmanlığı)
Thomas Naumann
Spiegel

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.