Blog

  • Atatürk hakkında bir yazı…

    Atatürk hakkında bir yazı…

    Prof. İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI
    Araştırmacı Yazar

    Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin
    liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer
    liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala
    halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla
    hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.

    Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu
    kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?

    ATATÜRK’ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker
    ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.

    Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir
    başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.

    Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı
    dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner
    ve aynen şöyle der:

    “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim”

    dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i.

    Ya da, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyor ki;

    Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak
    isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.
    ” dizelerindeki bu
    kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.

    Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki
    bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bu gün UNESCO’nun üzerinde
    çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ?
    Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152
    ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi
    ayağa kalkar ve şöyle söyler:

    “Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü
    böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa
    fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle
    söyler;

    “Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;

    Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı
    ben atıyorum
    ” diyecektir.

    İşte o muhteşem belge diyorki;

    “ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE
    CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”

    Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni.

    Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her
    yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin
    adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.

    Hadi gelin Haiti’ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm

    Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor.

    Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu
    gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal’in,
    Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal.

    2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi.

    Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” “nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.

    Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; “Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle :

    “Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal’in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere.

    Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal’den. Ama
    bu arada 2005’de bir yabancı gazeteyi okuyorum.

    Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış “Bu gün Ortadoğu’ya düzinelerle
    ATATÜRK lazım”. dedim yazara ATATÜRK ‘ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.

    Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter.
    Filipinlerden Çin’e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925’de
    1938’de 1996’da 2000’de 2005’de her ülkeden, her cinsten, her statüden
    insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa
    Kemal’den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? dersem
    cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik
    diyorsunuz. Ama bence Türkiye’nin çok önemli bir problemi var o problemi
    çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet
    Türkiye’de lider yetiştirme sorunu var.

    Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan
    bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa
    içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider
    dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle
    liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok
    genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının
    Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama
    bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri
    yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK’le sizinle paylaşacağım.

    İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?

    ATATÜRK’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan
    meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış.
    ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”, “Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var”.

    Yani “niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim…” derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen
    iniyor “Ne yaptınız bu ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için
    mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı
    kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor,
    arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür
    ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor
    şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu
    için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in
    omuzlarındadırda onun için.

    Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye
    başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale
    edebilirim” diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.

    Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir
    bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “sen hayatında
    hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve
    niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini
    kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü
    kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı
    kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız”
    der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan
    uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil
    ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını
    Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma
    kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü
    ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta
    durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.[2][2]

    Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den
    sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir
    Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda.

    İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı
    parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze
    yakın bir gün. “ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25
    gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk,
    televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü
    zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen
    aktarıyorum, diyordi ki “Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç
    yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre
    kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk
    kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor
    musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler
    yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” diyince arşivimde 1930’da
    ATATÜRK’ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen
    resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki “şu anda ne söyleyeceksiniz
    bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde
    mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”.
    Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu
    haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu
    “İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek
    suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün 1996,
    Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor,
    1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için” bu mesajı
    da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda
    izlediniz mi? İzlemediniz.

    Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız
    bunlar ATATÜRK’ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin
    Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane
    söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş.
    Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah ! burda bi
    kulübem olsaydı keşke”. “Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız
    şuraya” demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki”. “Paşam burdakiler
    söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka
    tutar” demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burda
    yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle
    dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin
    vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel
    örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin
    Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda
    kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür,
    ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu
    Söğütözü’ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.

    25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre
    hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç
    belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu
    kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih
    eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.

    İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN’u davet edelim.
    Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere
    götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar
    Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat
    bir arazidir. “Ya paşam hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı
    cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam
    buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar
    mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der.

    ATATÜRK’ün cevabı ATATÜRK’çedir. Derki “Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu arada Tahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez”yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı?

    İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar
    yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da
    almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir,
    herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.

    Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık.
    “Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı.
    Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi
    anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın burda birşey yetişmez dediği günün
    akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim.
    Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip
    yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. “Al
    dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki gün
    sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ah o iki gün Çankaya’da
    nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi
    çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana
    “ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak
    olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin”. Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o
    raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim”
    diyecektir.

    Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN’dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü.

    Oysa 1930’dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile
    oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.

    Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın
    dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için
    1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum.
    Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber
    okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte,
    hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul
    edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla
    üretiliyor ve satılıyor.

    Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını
    veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir
    lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal “çevre hareketi
    dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde
    öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı
    olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek
    bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle
    ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.

    Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir
    sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir
    sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var
    aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları
    ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir
    askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır
    ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek
    lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı
    verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

    “Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı
    ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel
    Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji
    kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini
    veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle
    değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım.
    Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya’da Asar kazıları
    başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında,
    toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar.
    Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için
    alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir
    heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen
    geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük
    arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır.
    Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış,
    şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi
    askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye
    karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden.
    Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün
    bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi
    dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.

    Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı
    piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz
    sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı
    çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet
    paşam ben yazdım”. “Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in
    aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum”
    diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz.
    Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e
    varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne
    yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya
    girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir
    alan bulmak benim boynumun borcu olsun”.

    O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım
    resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini
    kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde
    burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa
    Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya
    diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor.
    Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli
    olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der.
    Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla
    çalışmadım” diyecektir.

    Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da
    ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur;
    “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir
    Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa
    etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin
    pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

    Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam
    dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama
    merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider
    eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen
    diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek
    lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün
    aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran
    etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal
    Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni
    diyor.

    Peki, tamam laf iyid e diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor.
    Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın
    başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz
    tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren
    raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar
    mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların
    hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir
    sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga
    kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi
    herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki”
    Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu
    gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada.
    Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35
    yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret
    edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu
    yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir
    Mustafa Kemal.

    Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir
    okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir
    dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek
    istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet’in, Fransız Türkoloğu
    Devin’in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal.
    Diyorlar ki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın.
    onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite
    çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa
    Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına
    geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor.
    Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına
    serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl
    1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma
    hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında
    neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal’in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında
    gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK’ü, dünyayı şaşırtan bir
    manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa
    Kurtuluş Savaşında görülmektedir.

    Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun’u tanımıştır. Ayşe Hatun’u hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz
    aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz
    aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan
    problem değil Hatun’un, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan
    cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada
    çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi
    elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla
    Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? Çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen
    şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen
    yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani
    şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir
    şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola
    koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için
    düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz,
    gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu?
    İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatun’u tanıdı Mustafa Kemal.

    Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, -30oC, -40 oC. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap “dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.

    Albay Hulusi ATAĞ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır
    ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım
    bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne
    yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var
    önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda
    aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın,
    inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka
    biz olurduk.

    Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanım’ı tanıdı.
    Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen
    kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış,
    dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı,
    dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için
    dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok
    faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa
    çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu
    incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?

    Cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin
    davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldi mi aman diyorlar bu gün
    çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanım’ın “MUTFAK PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.

    ATATÜRK Zekiye Hanım’ı, Nakiye Hanım’ı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK
    Melek REŞİT’i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal’i tanıdı ve ATATÜRK ekmek
    pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip
    askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için
    ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadın’ı tanıdı bu savaşta. Bu
    savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşıhanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne Nezahatle babasının arasındaki
    konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın” demiş ve bu arada
    şöyle yazmış” biz Mehmetçik Nezahat’e Türklerin Jean d’Arc ‘ı diyoruz” demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jean d’Arcı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat’i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.

    Bu arada ATATÜRK okumuş da yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet
    bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48
    tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa
    Kemal’dir. İyi ki de yazmış eşkenar üçgen demek için “müselleseyi bilmemne
    bilmemne…” demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu
    tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı
    dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı
    “Mimber”, 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu
    Mustafa Kemal’in gazetesi dedim. “Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer
    almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi
    diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.

    Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu
    dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de
    aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema
    senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün
    problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış
    acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?

    İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir
    itirafta bulunmak istiyorum, diyorum ki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7
    Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün
    kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak
    bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider.
    Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz;
    dedinizki demin Türkiye’deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli
    olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika’nın en ünlü
    ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu öneriyor, diyor ki
    “ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK’ü örnek alsın yeter Türkiye”.

    ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun
    üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde
    ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke
    yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene
    sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki
    dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış
    hacmi 1919’dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor
    sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir
    başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz
    mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir
    takım yerlerde sanıyorum.

    Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık
    1927 tarih. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar
    alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size
    karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40
    milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorum ki
    lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan
    olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik sektördür ve
    ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları
    çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.

    Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey
    var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum
    size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabîi ki. Peki 1929’da bütün
    dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de,
    rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye
    alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? % -1.2,
    bunlar resmi rakamlar.

    Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere’de bir seçim
    yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden
    sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Leslie Abdela diye
    bir hanımefendi. Leslie Abdela’yı tüm ülkeler çağırır, “ya bize de öğret
    metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise” derler. Leslie Abdela’yı
    Türkiye de çağırır. Şile’ye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte
    sözlerinin özeti “İngiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK’e danıştı”. Yani ben
    Türkiye ye tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela’nın uyguladığı
    projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor şurada;
    “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK’ün peşindeyiz merak ediyorum iki
    kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba” diye de ironi yapmış
    burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç
    şüphe yok buna.

    Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişiz ki bunlardan
    bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda,
    bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın
    askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından
    atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın
    ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum’a davetliyim, Erzurum
    Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan “off ayağım
    belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu;
    Erzurum’u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa’ya kadar geliyor,
    Bursa’nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde
    yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman
    sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer
    Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.

    Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım
    zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara
    Fatma’nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa’ya kadar gelmiş, üç oğlunu
    şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı
    anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma’nın. Ama Tamim gazetesini
    okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma’yla yapılmış bir röportajı
    okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; “çok fakirsin çok çok
    ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya
    bağışladın” diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:

    “Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay’a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz?
    ATATÜRK’e bir gazeteci sorar; “neden mal ve mülkünüzü milletinize
    bağışladınız” diye. ATATÜRK’ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:

    “Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.” diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.

    Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma’nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak
    Kara Fatma’nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK’ün şu
    sözü çok hoşuma gider diyorki; “Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği
    korumak o kadar zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız
    sanıyorum.

    Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin
    katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi
    öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım
    diye anılırmış Haçin’de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça
    çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda
    gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu
    kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan.
    Başına ne demiş biliyormusunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu
    okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye
    yazıyorum” demiş son iki kıt’ayı sizlere okuyorum

    Meydan kazanı kurdular

    Tüm bebeklerimizi kaynattılar

    Gün görmedik anaları

    Süngü ile oynattılar

    Kundakları verdiler

    Kanlı kundak yu dediler

    Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar

    Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

    Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay
    oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik
    biraz da gülümseyelim mi?

    Lider dedik, ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı
    hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi
    gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya
    yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun
    getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok
    güzel bana da bir türkü okurmusun”. Başlar çoban “demirciler demir döver
    tunç olur” diye. bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar.
    “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz
    gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır
    ATATÜRK’e “bis bis” der. Bu espri ATATÜRK’ün çok hoşuna gittiği için çok
    ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.

    ATATÜRK’ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek
    masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK’e “sen Türklerin
    şahısın şususun bususun…”, feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş
    diyorki Atatürk;”Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız”. Adam yoğurt kasesi
    uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini
    alacak parmakları içine giriyor. “Ah…” diyorlar “…adama taktı ATATÜRK,
    bir de zaten sinirlenmiş durumda, bir de çok titiz bu konuda, şimdi bir
    fırtına kopacak”. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye bu kadar
    üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum”. Evet, bu
    espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK’ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve
    yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? “ESPİRİLERİYLE
    ATATÜRK”. Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle
    buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.

    Bir gazetecide Atatürk’e sorar “size de diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız ” diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.

    İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki “Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz.

    Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat
    uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili
    varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun
    onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını
    çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi
    olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.

    Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen
    arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım.
    İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta
    iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem
    bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir
    koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden
    öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır”
    diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede
    programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir
    koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak
    sanıyorum bu evet .

    Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının
    verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul’a ATATÜRK
    diyorduk ya Ankara’ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları
    söylüyor ;”Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına
    gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen
    hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine,
    şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak
    isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi
    bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi
    yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız,
    ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi
    son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;

    İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu “sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle bir şey?

    11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider
    dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun
    huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla
    uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini
    hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, git de orda
    çalışma, dönde bu ülke için canını verme”.diyor.

    Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye’nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var.

    Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir
    liderleri olsun.

    İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai’ye baş yönetmen
    olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği
    ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu
    derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul’unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den ATATÜRK’ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi
    saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki
    dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öyle mi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı.

    ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL’u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili
    ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık
    siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu
    başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben
    herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak
    böyle ilerler efendiler ” demez mi. Etraftakilerin suratları görülmeye
    değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze
    geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü!
    Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en
    büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.

    Evet ATATÜRK ve onunla el ele verenler sayesinde üç tarafı deniz
    yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim. Yabancı ülkelere gittim.
    Portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle
    yiyorlar, biz kelek çıktı mı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle
    bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı
    konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir
    günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon
    torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane
    salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz?
    “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye’yi
    isterim de isterim diye tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı
    da olduğu su götürmez.

    Peki yerin altına geçelim. Krom, brom , toryum, bor. Tamam güzel
    ama petrolün zekasına hayranım. Neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor,
    burda çıkıyor ama Türkiye’nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre
    girmiyor içeri. Var mı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında.
    Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden
    bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye’de değil
    dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam
    ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye’nin dış borcunun
    19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.

    Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar,
    üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle
    bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var
    altımızda.

    Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni
    termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum’a gittim
    kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa’ya gittim kaynıyor, İzmir
    kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde.

    Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti
    rektörlük, oraya gittim. Beni Davraz diye bir kayak merkezine götürdüler.
    Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davraz’ta. Birbuçuk saat sonra,
    Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya’ya indim.
    Millet denizde yüzüyordu. Var mı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk
    saatlik mesafede. Bursa, Uludağ’a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada
    Mudanya’ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke.
    Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana,
    ben bulamadım. Ya güneşi var ya karı var ya denizi var ya dağı var birinden
    biri mutlaka.

    Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız
    dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok.
    Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim
    gözümüz yok şu ülkede.

    Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır
    uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın
    dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın
    dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik
    olan-olmayan, ATATÜRK’çü olan-olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün
    dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir
    alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu
    değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de
    asla niyetimiz yok.

    Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe
    budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek
    gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama
    yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere,
    iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor
    musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda
    taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu
    özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni
    Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden
    Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.

    ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,

    İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,

    ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,

    Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,

    Ama güzeldi

    ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,

    Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,

    Yemeklerden fasulye pilakisini seven,

    Miri kelam bir İstanbul efendisi.

    Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,

    Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,

    Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,

    Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.

    Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.

    İnsan üstü değildi ATATÜRK,

    Tam insandı.

  • Türkçe’ye davet

    Türkçe’ye davet

    Kerem Çalışkan
    [email protected]

    16.6.2008

    BILD Gazetesi internet sitesi, Euro 2008 boyunca spor haberlerinin verildiği Türkçe bir bölüm açtı. Almanya’nın en popüler ve en büyük gazetesinin internette böyle bir girişim yapması çok önemli. Bild Genel Yayın Yönetmeni Kai Diekmann’ı bu atağından dolayı kutluyoruz. Sayın Diekmann, Türkiye ile ilişkisi geliştikçe Türkiye’nin bölgedeki ve Avrupa’nın geleceğindeki önemini daha iyi kavramaya başlayan etkin isimlerden birisi. Pek çok Alman politikacı ne yazık ki Türkiye’nin rolünü onun kadar kavramıyor.

    Kuşkusuz bu kararda internette önemli olan ‘günlük tıklama sayısı’ gibi bir faktörün de rolü var. Bütün internet siteleri gibi Bild Gazetesi de ‘tıklamayı’ arttırma çabası içinde. Tıklama deyince Türk dili ve faktörünün ciddi bir ağırlığı var. Örneğin Hürriyet internet sitesi www. hurriyet.com.tr dünyadaki tüm haber siteleri içinde ilk 10’da, ilk sıralarda yer alıyor. Hürriyet’in sitesi bazı günler 1.4-1.5 milyona ulaşan ‘bireysel kullanıcı’ rakamı ile rekortmen sitelerin başında geliyor. Bu rakamın onda birini bile alabilen bir site günlük ‘tıklayıcı’ sayısını neredeyse 100-150 bin arası arttırabilir. Bu bile büyük bir rakamdır. Genç ve aktif nüfusu ile Türk internet kullanıcıları giderek dünya internet sitesinin ‘hedef kitlesi’ haline geliyor…

    ***

    Almanya’da Türklerin göçünden yaklaşık 40 yıl sonra Türkçe’nin Alman kurumları ve şirketleri tarafından keşfedilmesi de ilginç bir olgu. VW, Mercedes, Seat, Hyundai gibi otomotiv firmalarının Türk tüketiciye yönelik girişimleri, “Arabam Türkçe konuşuyor” tarzı reklamlar, daha sonra Deutsche Bank’ın son olarak başlattığı “Bankam Türkçe konuşuyor” kampanyası ve son olarak Bild’in futbolda Türkçe atağı… Almanya’da doğan Türk gençlerinin Türkçeyi doğru dürüst öğrenemediği bir ortamda Türkçe’ye karşı artan bu ilgi kuşkusuz gelecek açısından çok önemli…

    ***

    Hürriyet Gazetesi’nin bir yılda iki kez verdiği ve 24 Kasım 2008’de üçüncüsünü vereceği ‘Güzel Türkçem’ ekinin rolü ve önemi de böylece daha iyi anlaşılıyor. Türkçe, Almanya’da yeni bir rönesans yaşıyor. Adeta küllerinden yeniden doğuyor. Biz Hürriyet olarak Türkçe’nin Alman okullarında ‘seçmeli ders’ olarak okutulmasını istiyoruz. Nota ve karneye tesir eden ders olmasını istiyoruz. Tıpkı İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi… Türkçe bu ilgiyi en az onlar kadar hakediyor.

    Ama bunun şartı, Türk velilerin Türkçe’ye gereken ilgiyi göstermesinden geçiyor. Çocuklarda zaten varolan ve ev ortamında öğrendiği Türkçe’yi geliştirmesi çocuğun zeka ve yeteneğini etkileyen bir faktör. Türkçe’yi iyi öğrenen çocuk, Almanca ve diğer yabancı dilleri de daha iyi öğreniyor. Bu kanıtlanmış bir gerçek. Üstelik iş umudunu gelecekte Türkiye’de arayan gençlerin sayısı da hızla artıyor. Türkçe’yi iyi bilmek ekonomik açıdan da ‘artı puan’ haline geliyor. Türkçe geleceğin dilleri arasında ay-yıldızın yıldızı gibi parlıyor…

  • BERLİN’DE TÜRK MÜHENDİSLERDEN YENİ CİHAZ

    BERLİN’DE TÜRK MÜHENDİSLERDEN YENİ CİHAZ

    BERLİN’DE TÜRK MÜHENDİSLERDEN ŞİRKET TANITIMI İÇİN YENİ CİHAZ

    BERLİN (A.A) – 17.06.2008 – Almanya’nın başkenti Berlin’de yaşayan 3 Türk mühendis, şirketlerin kendi tanıtımlarını yapabilmek amacıyla kullanabilecekleri “Boscube” adını verdikleri bir cihaz geliştirdi.

    Berlin Teknik Üniversitesinin “girişimci atölyesi” tarafından desteklenen ve bilgisayar yüksek mühendisi Hakan Coşkun ile elektronik mühendisleri Şener Abanozoğlu ve Serkan Özcan tarafından geliştirilen ve “dijital içerik aktarımı” adı verilen cihaz, fuar ve benzeri etkinliklerde kendilerini tanıtmak isteyen şirketlere kolaylık sağlıyor.

    Abanozoğlu, küp şeklindeki cihazın görüntü olarak da çok güzel tasarlandığını belirterek, cihazın özellikleri hakkında, “İçinde özel bir yazılımı bulunan cihaz, görsel, sesli veya yazı içeren bilgileri, 50 metre civarında bulunan ve bluetooth desteği bulunan cep telefonlarına yolluyor. Böylelikle bu cihaza sahip olanlar, istedikleri bilgileri anında hedef kitleye ulaştırabiliyor” dedi.
    Abanozoğlu, cihazda ayrıca bir ekran bulunduğunu, cihaz sahiplerinin bu ekrandan tanıtıcı filmleri ya da bilgileri ziyaretçilere sunma fırsatı bulabileceğini kaydetti.

    Cihazın alışveriş merkezi, havaalanı ya da tren istasyonlarında reklam amaçlı kullanılabileceğini belirten Abanozoğlu, şirketlerin bu cihaza kartvizitlerini ve şirket bilgilerini yükleyebileceğini ve ziyaretçilere gönderebileceğini ifade etti.

    “Blue on shop” şirketini kurmalarında kendilerine destek veren Berlin Teknik Üniversitesine de teşekkür eden Abanozoğlu, “Bize verdikleri bir bürodan cihazın hem ARGE’sini, hem de tanıtımını yapıyoruz” dedi.

    Coşkun da arkadaşlarıyla bir araya gelerek uzun süre kendi alanlarında neler yapabileceklerini düşündüklerini, Almanya’da bulunan ve burada öğrenim gören Türk akademisyenler olarak fikirlerini hayata geçirmek istediklerini söyledi.
    (ERB-EA-ALŞ)

  • ALMAN TURİZMCİLERİN GÖZÜ TÜRK TURİSTLERDE

    ALMAN TURİZMCİLERİN GÖZÜ TÜRK TURİSTLERDE

    -ALMAN TURİZMCİLERİN GÖZÜ TÜRK TURİSTLERDE
    -ALMANYA TURİZM MERKEZİ, ALMANYA’DAKİ TURİZM POTANSİYELİNİ BİR TOPLANTI İLE TANITTI
    -ALMAN TURİZM MERKEZİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI HEDORFER: İKİ ÜLKE ARASINDA TARİHİ BAĞLAR VAR. AMACIMIZ BU İLİŞKİLERİ GELİŞTİRMEK

    İSTANBUL (A.A) – 17.06.2008 – Alman Turizm Merkezi, Almanya’ya Türk turist çekebilmek amacıyla, ülkenin turizm potansiyeline ilişkin bir basın toplantısı düzenledi.

    Ritz Carlton Otel’de düzenlenen toplantıda konuşan Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğu Daimi Vekili Peter Von Wesendonk, ülkesinin Türkiye’nin en büyük ticari ortağı olduğunu, son yıllarda mal ve hizmet alımında artış yaşandığını söyledi.
    Enerji alanında Türkiye’den Almanya’ya 9.7 milyar dolar, Almanya’dan Türkiye’ye ise 15 milyar avro ihracat yapıldığını dile getiren Wesendonk, Türkiye’deki Alman firmaların da sayısında artış yaşandığını, bu aşamada yaklaşık 3 bin 200 firmanın faaliyet gösterdiğinden söz etmenin mümkün olduğunu bildirdi.
    Wasendonk, Almanya’nın sadece ekonomik anlamda değil, kültürel ve eğitim alanlarında da Türkiye’de hizmetlerinin bulunduğunu dile getirerek, iki ülke arasındaki kültürel, tarihsel bağları turizm alanında da geliştirmeyi amaçladıklarını söyledi.

    Almanya’dan Türkiye’ye geçen yıl yaklaşık 4 milyon 100 bin turistin geldiğini anlatan Wesendonk, Türkiye’den de ülkelerine bu oranda bir turistin gelmesinin kendilerini sevindireceğini belirtti.

    -ALMANYA’NIN TURİZM POTANSİYELİ-

    Alman Turizm Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı Petra Hedorfer de sanayi ülkesi olarak bilinen Almanya’nın artık kültürel, sanatsal ve turizm alanında da önemli bir gelişme sağladığını, Almanların çalıştıkları kadar eğlenmeyi bilen insanlar olduğuna ifade etti.

    Almanya’nın bin yılı aşkın bir tarihinin, Türk halkıyla da ortak bir geçmişinin olduğunu dile getiren Hedorfer, insanların ülkelerini ziyaret etmesi için pek çok nedenin bulunduğunu, her yıl kültürel, sanatsal, eğlence ve turizm alanında ortalama 3 milyon etkinliğin yapıldığını kaydetti.

    Hedorfer, gelecek yıl sınırların ortadan kaldırıldığı, iki Almanya’nın birleştiği ”Berlin Duvarının”’ yıkılışının 20. yılı dolayısıyla birçok etkinliğin yapılacağını belirterek, ülkelerinde UNESCO’nun belirlediği 32 ”Dünya Mirası Yerinin” bulunduğunu bildirdi.

    Almanya’nın her yerinde canlı tarih bulmanın mümkün olduğunu, yaklaşık 5 bin şato ve sarayın bulunduğunu, söz konusu yerlerde sanatsal ve kültürel etkinliklerin yapıldığını anlatan Hedorfer, alışveriş merkezleri, kongre ve fuarlar ülkesi Almanya’nın mutfağının da çok zengin olduğunu, uluslararası yemek kültürü açısından değişik seçeneklerin bulunabileceğini söyledi.

    Hedorfer, ülkelerindeki konaklama ücretlerinin de diğer Avrupa başkentlerine göre daha uygun olduğunu, ortama günlük oda fiyatının 100 avro olduğunu aktardı.
    ”Almanya’daki Türk turist rehber eksikliği ve Almanların Türklere bakış açısına” ilişkin bir soruyu da yanıtlayan Hedorfer, ”İki ülke arasında tarihi bağlar var. Amacımız bu ilişkileri geliştirmek. Türk turist rehber konusunda da son yıllarda bir artış var” dedi.

    -1 MİLYON 300 BİN TÜRK ALMANYA’YA GİTTİ-

    Almanya’ya 2007’de yaklaşık 10.8 milyon turistin geldiğini, 2008’in ilk beş ayında da geçen yıla oranla yüzde 4’lük bir büyüme sağladıklarını ifade eden Hedorfer, 2007’de Türkiye’den yurt dışına 4 milyon 300 bin kişinin iş, akraba ve arkadaş ziyaretleri ile turistik amaçlı geziler yaptığını kaydetti.

    Türkiye’den yurt dışına giden 4 milyon 300 kişinin 1 milyon 300 bininin Almanya’ya geldiğini belirten Hedorfer, aynı şekilde yurt dışına akraba ve arkadaş ziyaret amacıyla giden Türklerin yüzde 60’ının Almanya’ya geldiğini, bunun nedeninin ülkelerinde 2.7 milyon Türk vatandaşının yaşaması olduğunu anımsattı.

    -TÜRSAB 2. BAŞKANI GÖRGÜLÜ-

    TÜRSAB 2. Başkanı Talha Gürgülü de Almanya’nın Türkler için sadece işçi amacıyla gittiği bir ülke olmadığını, artık iş ve gezi amaçlı ziyaretlerin de gerçekleştirildiğini belirtti.

    Turizmin ülkeler arasında gezip görme dışında ekonomik zenginliğin arttırıldığı, kültürler arası alışveriş geliştiği bir alan olduğunu anlatan Görgülü, Türkiye’nin Almanya ile geçmişe dayanan bir dostluk ilişkisinin olduğunu, son yıllarda iki ülke arasında ticaret hacminin büyüdüğüne dikkat çekti.

    Görgülü, Türkiye’den yıllık ortalama 4 milyon kişinin tatil amaçlı çıkışının olduğunu, ancak bunların genelde akraba ve arkadaş ziyaretleri olduğunu anımsatarak, Türklerin Almanya’yı tatile gidilebilecek ülkeler arasında görmesi gerektiğini bildirdi.
    (STN-FFS-MİR)

  • VİCDAN TESTİNE HAYIR

    VİCDAN TESTİNE HAYIR

    KÖKSAL TÜRKER/FRANKFURT | 17.06.2008 
     
    Almanya’da 1 Eylül’den itibaren yürürlüğe konulması düşünülen vatandaşlık testi hakkında açıklamalarda bulunan Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı Armin Laschet,”Vatandaşlık testi, vicdan testi haline getirilemez” dedi.
     
    Almanya’da 1 Eylül tarihinden itibaren uygulanması tasarlanan “Vatandaşlık testi” hakkında değerlendirmelerde bulunan Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı Armin Laschet, “Vatandaşlık testi, vicdan testi haline getirilemez” şeklinde bir açıklamada bulundu.
    VATANDAŞLIK UYUMUN SONUCUDUR

    Dünyanın göç alan bütün ülkelerinde vatandaşlık testi uygulaması olduğunu belirten Laschet, vatandaşlığa geçişin, uyumun doğal bir sonucu olduğunu da sözlerine ekledi. “Uyum, burada uzun süreli yaşayan herkesin, vatandaşlık haklarına sahip olmasının ve politik karar sürecinde katılabilmesinin önünü açar, ki bu da Alman vatandaşı olmak için bir istek göstergesidir” şeklinde sözlerine devam eden Laschet, vatandaşlık testinin, bir vicdan testine dönüşmemesi halinde destekleyebileceği bir uygulama olduğunu belirtti.

    ENGEL OLUŞTURMAMALI

    Almanya’nın Yahudi Soykırımı ve ardından demokrasiye geçiş gibi özel bir tarihi olduğunu ifade eden Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Uyum Bakanı, Alman vatandaşlığını isteyenlerin bu süreci de tanımaları gerektiğini söyledi. Laschet, uyum testinin bürokratik bir engelden öte, sürücü ehliyeti gibi kolaylaştırıcı bir nitelik taşıması gerekliliğine değindi. Bakan Laschet, Almanya’nın temel özelliklerinin bilinmesiyle Alman tarafından saygı ve kabul geleceğine işaret etti.
    VATANDAŞLIK ORANI ARTMALI

    Almanya’da doğan göçmen kökenli çocukların Alman vatandaşlığını almalarının kendilerini memnun ettiğini de bildiren Uyum Bakanı Laschet, Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti’nde vatandaşlık testi ile birlikte, Alman vatandaşlığına geçiş kampanyası başlatacaklarını belirtti. Almanya’nın yabancı kökenli vatandaşlara ihtiyacı olduğunu da açıklayan Bakan, “Burada yaşayan ve vatandaşımız olmak isteyen herkes, hoş geldi, sefalar getirdi” dedi.

    ÇİFTE VATANDAŞLIK SORUNLU

    Spiegel Online adlı web sayfasına açıklamalarda bulunan Laschet, çifte vatandaşlık gibi durumlarda, vatandaşın tabiyetini taşıdığı ülkelerin bazı sorumlulukları birbirinin üstüne yıktığı için, böylesi bir uygulamaya geçilemeyeceğini ifade eden Bakan laschet, bir ülkenin vatandaşlığını almanın bir çok sorunu ortadan kaldırdığını da sözlerine ekledi.

  • İltica Başvuruları Azalıyor

    İltica Başvuruları Azalıyor

    -ALMANYA’DA İLTİCA BAŞVURUSUNDA BULUNAN TÜRKLERİN SAYISI AZALIYOR

    BERLİN (A.A) – 17.06.2008 – Almanya’da iltica başvurusunda bulunan Türklerin sayısının azaldığı bildirildi.
    Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, ülkede iltica talebinde bulunan Türkleri sayısı Mart ayında 132, Nisan ayında 121 ve Mayıs ayında 106 olarak not edildi.

    Türkler iltica başvurularında, Mayıs ayında sayıları 490 olan Iraklılardan sonra ikinci sırada yer alırken, Ocak ile Mayıs ayları arasındaki dönemde 647 kişiyle, sayıları 2 bin 958’i bulan Iraklılardan ve 654’ü bulan Sırplardan sonra üçüncü sıraya oturdu.

    Almanya’da Mayıs ayında 1599 kişinin iltica talebinde bulunduğu, bunun da geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18,7 oranında bir artışı temsil ettiği belirtildi. Mayıs ayında 1424 kişinin, Ocak-Mayıs döneminde ise 9 bin 17 kişinin iltica talebiyle ilgili karar alındı, bu kişilerden sadece yüzde 1,2’sinin talebi kabul edildi.
    (ERB-EA-MCT)

  • KÖHLER’İN BERLİN KONUŞMASI

    KÖHLER’İN BERLİN KONUŞMASI

    -ALMANYA CUMHURBAŞKANI KÖHLER’İN BERLİN KONUŞMASI:
    -YETENEKLİ YABANCILARA SADECE KATLANMAK YERİNE ONLARI KENDİMİZ İÇİN KAZANMALIYIZ
    -ALMANYA’DA FARKLI KURALLARA GÖRE YAŞANILAN BÖLGELER OLAMAZ

    BERLİN (A.A) – 17.06.2008 – Almanya Cumhurbaşkanı Horst Köhler, akıllı bir göç politikasıyla yetenekli yabancıların kazanılması gerektiğini söyledi.
     
    Köhler, cumhurbaşkanlığı konutu olan Bellevue Sarayı’ndan halka hitaben yaptığı ”Berlin Konuşması”nda, bazı Batılı ülkelerin akıllı bir göç politikasıyla ülkeye kabul ettikleri göçmenleri, kendi halklarının ortalama eğitiminden daha yüksek düzeyde eğitim almış olan yabancılar arasından seçtiklerine dikkati çekerek, ”Yetenekli yabancılara sadece katlanmak yerine onları kendimiz için kazanmalıyız” dedi.

    Alman toplumuna iyi bir şekilde uyum sağlayan ve sürekli Almanya’da yaşamak isteyen yabancıların Alman vatandaşlığına geçirilmesi ve eşit haklar sağlanması, ancak herkesin ülkede geçerli olan kurallara uyması gerektiğini belirten Köhler, ”Bunu yapmayanlar kendilerine nereye ait olduklarını sormalılar. Almanya’da farklı kurallara göre yaşanılan bölgeler olamaz” şeklinde konuştu.

    Eğitim sisteminin eksikliklerine de işaret eden Köhler, okula başlayan tüm çocuklar için dil sınavı yapılmasının gerekli olduğunu ve bu sınavda başarılı olamayan çocuklar için dil kursları düzenlenmesi gerektiğini kaydetti. Köhler, eğitim sisteminin, tüm sosyal tabakalardan gelen çocukların eğitimde eşit fırsatlara sahip olması gerektiğini bildirdi.

    Köhler ayrıca, Alman şirketlerinin vasıflı elemanlara ihtiyaçları bulunduğunu, bu şirketlerin topluma örnek olmaları gerektiğini belirterek, zenginlerin her şeyi yapmaya hakları olmadığını, hatalı davranan ve kurallara karşı gelen şirket yöneticilerine de gerekli cezaların verilmesi gerektiğini söyledi.

    Ekonomik büyümenin yıkıcı bir unsur olarak görülmemesi gerektiğini, dünya çapındaki ekonomik büyümenin açlık ve sefalete karşı mücadelede en etkili araç olduğunu ifade eden Köhler, Almanya’nın da diğer ülkelerin modernleşmesine ve çevrenin korunmasına katkı sağlaması gerektiğini, bu sayede dünya kaynaklarının boşa kullanılmasının büyük ölçüde azaltılabileceğini kaydetti.
    (EA-HA-ÇA)

  • ALMAN VATANDAŞLIĞI İÇİN ÖSS’DEN BETER SINAV!

    ALMAN VATANDAŞLIĞI İÇİN ÖSS’DEN BETER SINAV!

    Alman hükümetinin, vatandaşlığa geçmek isteyenlere yapacağı sınavda yönelteceği sorular görenleri isyan ettirdi
     
    DIŞ HABERLER
     
    Alman hükümeti, ülkedeki göçmenlerden Almanya vatandaşlığına geçmek isteyenlere 1 Eylül’den itibaren vatandaşlık sınavı yapacak. Ancak sınavdaki zor sorulara Almanlar’ın bile doğru cevap veremedği ortaya çıktı.

    1848’de Frankfurt Paul kilisesinde hangi toplantı gerçekleşti?

    Kuzey Rehn Vestfalya eyaletinin başkenti neresidir?

    Aşağıdakilerden hangisi Goethe’nin eserlerindendir?

    Yukarıdaki sorulara doğru yanıt veremeyeceğinizi düşünüyorsanız günün birinde Alman vatandaşı olmayı unutun. Çünkü Alman hükümeti 1 Eylül’den itibaren vatandaşlığa geçmen isteyen binlerce göçmene oldukça zor soruların bulunduğu bir “vatandaşlık testi” uygulama kararı aldı. Sınava 8 yıldan beri Almanya’da yaşayan ve herhangi bir suça karışmamış herkes 25 euro’luk ücret karşılığında istediği kadar katılabilecek. Sınav konusunda son sözü Temmuz ayında söyleyecek olan başbakan Angela Merkel’e göre test entegrasyonu hızlandıracak. Ancak başta koalisyon ortağı Sosyal Demokratlar olmak üzere muhalefetteki Yeşiller, Sol Parti ve Hür Demokrat Parti, “Bu sorulara Almanlar bile yanıt veremez. Asıl amaç kimseyi vatandaş yapmamak” diyerek uygulamaya karşı çıkıyor. Berliner Zeitung gazetesi bu teoriyi test etmek için rastgele seçilen Almanlar’a testin örnek sorularını sordu. Eski adıyla Doğu Almanya’da yaşayan Almanlar “İki Almanya birleşmeden önce bize böyle bir test yapsalardı yanmıştık” dedi. Birçok kişinin soruları yanıtlamakta oldukça zorlandığı görüldü.

    310 soru hazırlandı

    Berlin Humboldt Üniversitesi’ne bağlı Eğitim Alanında Kalite Geliştirme Enstitüsü tarafından hazırlanan testte Almanya’nın tarihine ve siyasi yapısına ilişkin toplam 310 soru bulunuyor. Ancak, vatandaşlığa geçmek isteyenlere bunlardan sadece 33’ü sorulacak. Vatandaşlığa geçmek isteyenlerin, bu 33 sorudan en az 17’sine doğru cevap vermesi gerekiyor.

    Almanya Türk Toplumu (TGD) da sınava tepki gösteren kurumlar arasında. TGD Genel Başkanı Kenan Kolat, vatandaşlık sınavının, 2007 yılında değişikliğe uğratılan Vatandaşlık yasasının sonucu olduğunu belirterek, “Vatandaşlık sınavının vermek istediği asıl mesaj ’Biz artık Alman vatandaşlığına geçmenizi istemiyoruz’dur” ifadesini kullandı.

    İŞTE ÖRNEK SORULAR:

    • Almanya kaç federal bölgeye ayrılmıştır?
    • Alman Parlamentosu’nda muhalefetin görevi nedir?
    • 1970’de eski başbakan Willy Brandt Polonya’da bir Yahudi gettosunda diz çöktüğünde ne mesaj vermek istemişti?
    • Alman Federal Cumhuriyeti ne zaman kuruldu?
    • Almanya’da reşid olma yaşı kaçtır?
    • Kuzey Rehn Westfalya bölgesinin başkenti neresidir?

  • Genelkurmay’dan ‘önce Türkçe’ afişi

    Genelkurmay’dan ‘önce Türkçe’ afişi

    ANKA

    Genelkurmay Başkanlığı, Türkçe konusunda gösterdiği hassasiyetini askeri kurum ve kuruluşlara astırdığı afişlerle duyurdu. Tüm askeri kurum ve kuruluşlara asılan afişlerde “Önce Türkçe” denildi.
    “Q,W,X” harflerinin üzeri çizilen afişte, “Tabelalarda, ilanlarda, reklamlarda önce Türkçe” yazısı yer aldı. Askeri kurumlara gönderilen yazılarda da yabancı isim ve harflerin kullanılmamasının istendiği öğrenildi. Genelkurmay Başkanlığı’ndaki tesislerde kullanılan yabancı isimler için uzmanlar Türkçe karşılıklar buldu.

    BRUNCH YERİNE KUŞLUK, MÖNÜ YERİNE LİSTE

    Genelkurmay’ın Türkçe hassasiyeti basında da yer buldu. Konuyla ilgili haberlerde askeri tesislerde yabancı kelimelerin yazılı olduğu tabelaların kaldırıldığı, yerine Türkçe karşılıklarının bulunduğu yeni tabelaların asıldığı bilgisi verildi. Buna göre, bundan böyle hiçbir askeri tesiste mönü, fast food, brunch, lostra gibi yabancı kelimeye rastlanmayacak.

    Tesislerde, Genelkurmay Başkanlığı’ndan uzmanların yabancı kelimelere buldukları Türkçe karşılıklar kullanılacak. Bazı yabancı kelimeler ve bulunan karşılıklar şöyle: Brunch “Kuşluk”, Lostra “Ayakkabı bakım yeri”, Fast food “Hızlı yiyecek satış noktası”, Mönü “Yemek listesi”, Restaurant “Lokanta”.

  • Gelen gideni aratacak mı?

    Gelen gideni aratacak mı?

    Türkiye’yi geren açıklama: “Bu trajik gerçeği tanımalıyız. Bunu tanımamanın özrü yok”

    AA

    ABD’de 4 Kasım’da yapılacak başkanlıkseçiminde Demokrat Parti’yi temsil etmesi kesinleşen senatör Barack Obama, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarına verdiği desteği yineledi.

    Obama, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) adlı kuruluşun yöneticisi Ken Hachikian’a gönderdiği mektupta, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni görüşünü paylaştığını bildirdi.

    Barack Obama, “Bu trajik gerçeği tanımalıyız. Bush yönetiminin bunu tanımamasının özrü yok ve yönetimin tutumunu değiştirmesi için çaba göstermeye devam edeceğim” dedi.

    Bu açıklamasıyla Obama, Demokrat Parti’nin başkan adaylığını elde etmesinin ardından da Ermeni çevrelerinin soykırım iddialarına verdiği desteği teyit etmiş oldu.

    Obama, 2008 başında bu konuda yayımladığı açıklamada, başkan seçildiği takdirde, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını tanıyacağı ve Kongrede bu yöndeki tasarıları destekleyeceği sözünü vermişti.

    Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı senatör John McCain ise Ermeni tezlerini desteklemiyor.

  • Türkiye’yi Sarkozy ile konuşacağım

    Türkiye’yi Sarkozy ile konuşacağım

    Defne BARAK – Hürriyet

    İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Hürriyet’e verdiği röportajda, gelecek hafta ülkesini ziyaret edecek olan Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile Türkiye’yi konuşacağını söyledi.

    İç çamaşırı olmadığını saklamadı…

    Türkiye’nin AB üyeliğini yüzde 100 desteklediğini belirten Peres, Sarkozy’ye şu mesajı verecek; “Eğer Türkiye’ye yardım etmiyorsanız, İran’a yardım ediyorsunuz demektir.”  

    DAHA önce Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık yapmış olan 84 yaşındaki Şimon Peres, yolsuzluk ve tecavüz suçlamalarından iki selefinin gitmek zorunda kalmasının ardından şimdi bilgisi, saygınlığı, yabancı dil bilgisi ve diplomasi yeteneğiyle İsrail Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyor. First lady Sonia, onunla birlikte başkanlık konutuna taşınmamış. Yalnızlık çektiğini itiraf ettiriyorum kendisine. ‘Her erkek gibi benim de yalnızlıklarım vardır” diyor.

    Sayın Başkan, bunca yıl sonra size Sayın Başkan demek insana onur veriyor.

    Ben kişinin unvanlarıyla değil, yaptıklarıyla değerlendirilmesinden yanayım.

    Jimmy Carter, geçenlerde Ortadoğu’yu ziyaret etti ve İsrail’in nükleer bombalarıyla ilgili bir açıklama yaptı… Bu konuda görüşünüz nedir?

    İsrail Cumhurbaşkanı olarak ABD’nin kaç bombası olduğunu söylemeye kalkmazdım. Bu tür bilgilere sahip olsak da başka bir ülkeyle ilgili birşeyi açıklamak bir devlet başkanının görevi değildir.

    Sarkozy ve Carla sayesinde Fransa-İsrail ilişkileri yeşeriyor. Carla Bruni, şerefinize verilen davete ilk kez Fransa first lady’si sıfatıyla katıldı. Birkaç gün sonra onlar İsrail’e gelecek.

    23 Haziran’da geliyor. Sarkozy ve eşi güzel insanlar. Çok etkileyiciler. Sarkozy, AB’ye taze bir soluk getirdi. Özellikle de ABD ile ilişkilerdeki yeni tutumuyla. İsrail konusunda çok destekleyici. Avrupa’da hep yeni liderler söz konusu. Almanya’da Angela Merkel, (İtalya’da) Silvio Berlusconi. Hepsi ABD ile daha iyi ilişkilerden yana. NATO, ortak düşmanla mücadele etmek için kurulmuştu. Ama bugün Amerika’nın en büyük problemi Sovyetler Birliği değil, terör tehlikesi.

    Sarkozy, Türkiye’nin AB üyesi olmasını pek de desteklemiyor…

    Türkiye’nin AB üyesi olmasını yüzde 100 destekliyorum. Bu önemli. AB, Hıristiyan deklarasyonu ile kuruldu, üç kurucu üyesi Katolik’ti. Komünizme karşı kuruldu, ancak komünizm çoktan öldü. Sarkozy’ye (Merkel ve diğerlerine) şöyle diyeceğim: Avrupa’ya Türk işçi göndereceklerine siz Türkiye’ye daha fazla iş yollayın. Sağlıklı ilişki kurun. İslam’da iki ekol vardır. Biri Türkiye tarafından benimsenmiştir. Diğeri İran tarafından. Sarkozy ve diğer liderlere; ‘Türkiye’ye yardım etmezseniz, İran’a yardım etmiş olursunuz’ diyeceğim.

    Carla iç çamaşırı olmadığını saklamadı

    FRANSA first lady’si Carla Bruni ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Paris ziyareti sırasında tanıştılar. Peres, tabii önceden Carla’nın Paris’in aydın çevrelerine mensup eski Yahudi erkek arkadaşlarını tanıyordu. Carla o gece, mor bir tuvalet giydi, kıyafetinin altında iç çamaşırı olmadığını da saklamadı. Kameralara gülümserken, Peres’e “Ben cheese (peynir) demem seks derim” dedi. Sarkozy için İsrail’de verilecek yemekte, Bruni’ye Peres’in kızı Dr. Zvia Valdan eşlik edecek. Peres’in eşi Sonia, cumhurbaşkanlığı sarayına taşınmayacağını açıklamıştı. Ayrıca Leonardo di Caprio’nun kız arkadaşı Bar Refaeli de yemeğe çağrılmayacak. Carla’nın Paris’teki yemeğe davet ettiği Refaeli, fazla dikkat çekmişti.

  • Gülen Kuran-ı Kerim’i tahrif etti (Azeri Türkçesi)

    Gülen Kuran-ı Kerim’i tahrif etti (Azeri Türkçesi)

     

     

     

     

    MANŞET:  Gülən Qurani–Kərimi təhrif (oxu:təhqir) etdi

     

     

     

     

    [ Sayta qoyulub: 01:12 17.06.2008 ] Oxunub: 360

    Xilafət qurmaq istəyən Fətullah Güləndən Həzrəti Məhəmmədə (s) qarşı cinayət

     

    Yəhudi lobbisinin sponsorluğu ilə çap olunan “Xoşgörü və dialoq iqlimi” kitabında Gülən Vatikanın arzusu ilə Quranın ayələrinə qarşı çıxır


    “Məhəmməd Allahın rəsuludur” hökmünə gərək yoxdur”. Bu ifadəni Kəlimeyi-Tövhidə inanan bir insanın söyləməsi imkansızdır. Çünki bu hökmün inkarı dindən çıxmaqdır. Ancaq Fətullah Gülən “Qlobal barışa doğru” kitabının 131-ci səhifəsində nə yazırdı: “Hər kəs kəlimeyi-tövhidi əsas alaraq, çevrəsinə baxışını yenidən gözdən keçirməli və islah etməlidir. Hətta kəlimeyi-tövhidin ikinci bölümünə, yəni “Məhəmməd Allahın rəsuludur” qismini söyləməyənlərə də mərhəmət nəzəri ilə baxılmalıdır”.

    Qurani-Kərimdə gerçək kafirlər olaraq, tanıdılanlara rəhmət nəzəri ilə baxılmasını müdafiə edən Gülən nə hikmətsə, o böyük dağ kimi olan sevgisini müsəlmanlara çox görür. Yüz minlərlə müsəlmana zülm verən yeni xaçlı ordusuna isə mərhəmət və sevgi ilə yanaşır.

    Gülən “Məhəmməd Allahın rəsuludur” hökmünün olmadığında israr edir. “Xoşgörü və dialoq” kitabının 241-ci səhifəsində “Quran davamla “Allahı buraxıb, bəzilərimizi Rəbb etməyək” deyir. Diqqət edin, bu mesajda “Muhammedur Rəsulullah” yoxdur”.

     

    Gülənin İslama və Həzrəti Məhəmmədə münasibəti ətrafına da sirayət edib. 17 aprel 2000-ci il tarixli “Zaman” qəzetində Gülənin yaxın adamı Əhməd Şahin yazırdı: “Mühüm olan kəlimeyi-tövhid inancıdır. Həzrəti Məhəmmədi təsdiq etmək isə bir şərt olmayıb, bir kamal mərtəbəsidir”. Görürsünüzmü, hansı üslubla müsəlmanları Həzrəti Məhəmməddən (s) soyutmağa çalışır, insanları dindən çıxarırlar…

    Gülənin Həzrəti Peyğəmbərimizi (s) tanımağın şərt olmadığını söyləməsi əslində Həzrəti Məhəmmədə (s) qarşı cinayətdir. Kəlimeyi-şəhaətdən “Məhəmməd Allahın rəsuludur” ifadəsinin çıxarılması əslində İslama qarşı oynanan böyük oyunun bir parçasıdır. Əsrdən bəri İslama qarşı müxtəlif oyunlardan çıxan, Həzrəti Məhəmmədin (s) peyğəmbərliyini qəbul etməmək üçün min bir hiyləyə əl atan, ən sonunda “Məhəmməd İslam peyğəmbəridir” deyərək, bütün aləmə rəhmət olaraq göndərilən bir Elçini (s) bəlli bir qövmə göndərilmiş kimi təqdim edənlərin son oyunu da bu olsa gərək…

    Bəs Qurani-Kərim nə deyir:
    “De ki, Allaha və Peyğəmbərinə itaət edin. Əgər üz çevirirlərsə, Allah kafirləri sevməz”. Al-i İmran surəsi, 32-ci ayə.

    “Kim Rəsula itaət edərsə, Allaha itaət etmiş olur. Üz çevirənə gəlincə, səni onların başına qarovulçu göndərmədik”. Nisa surəsi, 31-ci ayə.

    “Allah və mələklər peyğəmbərə çox salavat gətirirlər. Ey mömünlər, siz də ona salavat gətirin və tam bir təslimiyyət ilə salam verin”. Əhzab surəsi, 56-57-ci aylər.

    Qeyd edək ki, Kardinal Rozanna xristianlığın qarşısındakı üç əngəli belə sıralayırdı:

    1. İslamın hüquqi xarakteridir.
    2. İkinci əngəl daha böyükdür. Müsəlmanlar tarixi kritik metodu, yəni bütün dini mətinlərin insan beyninin məhsulu olduğunu və yazıldığı dönəmin şərtlərinı uyğunluğunu qəbul etmirlər.
    3. Üçüncüsü, İslam özünü xristianlıq və yəhudiliyi ləğv edən ən son bir din olaraq görməkdədir.

    Kardinal müsəlmanların bu üç təməldən vaz keçmədən, onları ram etmənin, xristianların məqsədlərinə cavab verəcək şəkildə yönəltməyin mümkün olmayacağını bildirirdi.

    Və Gülənin siyasətinə baxarsaq, kardinalın problem olaraq gördüklərini aradan qaldırmağa çalışdığını görməmək mümkün deyil. Kardinalın sıraladıqlarını Gülən ortadan qaldırmaq üçün Qurani-Kərimə belə dil uzatmaqdan çəkinmir. Fətullah Gülən, “Xoşgörü və dialoq iqlimi” kitabında “Quranın ayələri çox sərtdir” (səhifə 155) deyərək, kardinal həmkarının arzularını gerçəkləşdirməyə çalışır(Araşdırmaçı-yazar Aytunc Altındalın açıqlamasına görə, Gülən Vatikanın gizli kardinalıdır).

    Diqqət edin, Allah-Təalanın qiyamət gününədək hökmünün sürəcəyini xəbər verdiyi Qurani Kərim haqqında Gülən nə söyləyir: “Qurani-Kərimdə xristianlıq və yəhudilər haqqında istifadə olunan ifadələrin çox sərt olduğu söylənilir. Keçmiş dönəmlərdə bəzi yəhudi və xristiyanların açıq gerçək qarşısında göstərdikləri inad, üsyan və düşmənliyi ifadə etmək üçün istifadə olunan Quran üslubu hər zamankı xristian və yəhudilər üçün istifadə olunmalıdır deyə, bir şərt və məcburiyyət ola bilməz. Bu cür ayələrdə sübuti-qətiyyə kimi dəlaləti-qətiyyə də axtarılmalıdır. Yəni, bu ayələrin Quran ayəsi olduğu doğrudur. Fəqət o ayələrin ilk gündın bu tərəfə bütün xristian və yəhudiləri nəzərdə tutduğu dəqiq deyil. Qənaətimə görə, hadisələri öz tarixi şərtləri içində ələ almalıyıq, yəni hər hadisəni öz dönəminin şərtlərinə uyğun şəkildə dəyərləndirməli, bu günki münasibətlərimizdə isə bu günün şərtlərinə diqqət etməliyik”.

    Halbuki, Allah Təala Öz Kitabı haqqında belə buyurub:

    “…Allahın qanunlarında bir dəyişiklik tapa bilməzsən”.
    Əhzab surəsi, 63-ci ayə

    “…Allahın qanununda əsla bir dəyişiklik tapa bilməzsən. Allahın qanununda əsla bir yanlışlıq tapa bilməzsən”.
    Fatır surəsi, 43-cü ayə

    Ancaq Kəlimeyi-Tövhiddən “Məhəmməd Rəsullah”ı silən Gülən Quranın hökmlərinin 1400 il öncəyə aid olduğunu iddia edir. Halbuki, məna və fitrət zamanla dəyişməz.

    Gülənin bu fikirlərini oxuyanlar qarşılarına iki Gülənin çıxdığının şahidi olacaqlar. Bunlardan biri “İlanın başı Vatikandır” deyən Gülən, digəri isə Papanın əlindən öpən, müsəlmanları suçlayaraq, bunun adını dialoq qoyan Gülən.

    Əslində, anlaşılmayan bir şey yoxdur. Gülənin hədəfi heç də mənəvi maariflənmə, İslamın gözəlliklərini anlatmaq deyil. Hədəf siyasi hakimiyyətdir. Siyasi hakimiyyəti ələ keçirmək üçün hərə bir yol seçir. Gülənin seçdiyi yol da İslamı öz qəlibinə salaraq, özünə sərf edən şəkildə bu dindən sui-istifadədən başqa bir şey deyil. Bu səbəbdən də yeri gələndə hicaba qarşı çıxar, lazım olanda hicab geyinənləri dövlətə qarşı qızışdırar. Gülən bir siyasətçi kimi xilafət arzusundadır. Bu səbəbdən də xilafəti aradan qaldıran Atatürkü bağışlaya bilmir. Bu səbəbdən də ardıcıllarına xilafətin son xəlifə-sultanlarının həyatlarını araşdırtdırır, Atatürkə qarşı Sultan Vahdettinin haqlı olduğunu isbatlatmaq istəyir. Çünki bu bir psixoloji savaşdır. Xilafəti qurmaq istəyənlər öncə xilafəti aradan qaldıranın haqsız olduğunu isbatlamalıdırlar.

    İslamsız xilafət necə olacaq? Allahsız müsəlmanlıq olduğu kimi, islamsız xilafət də ola bilər. Zatən, Xülafayi-Raşidin dönəmini və Xəlifə Əbdüləziz dönəmini istisna etsək, İslamlı Xilafətin dönəminin illəri barmaqla sayılacaq qədər azdır.

    Gülənin son hədəfi də Xilafətdir. Bunun üçün lazım gələrsə, Quran yerinə İncili belə qutsal saya bilər. Necə ki, kardinal həmkarlarına xoş gəlsin deyə, Quranı təhrif (əslində təhqir) etməkdən çəkinmir. Nədən xilafət? Çünki illərlə ona inananları buna inandırdı. Bir gün bunun gerçəkləşəcəyinə hazırladı.”Qızıl nəsil” hazırlığı əslində siyasi hakimiyyəti ələ almaq üçün idi və bu gün qardaş Türkiyədə həmin nəsil qardaşı qardaşla düşmən etməyə çalışır. Azərbaycanda isə hələlik həmin “qızıl nəsil” təşkilatlanmaqdadır. Bir gün bu gün Türkiyədə yaşananlar Azərbaycanda da yaşansa, bu sətirlər mütləq xatırlanacaq…

    P.S. Onu da qeyd edək ki, “Xoşgörü və dialoq iqlimi” kitabının sponsoru erməni yalanını tanıyan yəhudi lobbisi ADL olub. Görürsünüzmü, iş nə qədər qarışıqdır. Bir tərəfdə Vatikan, digər tərəfdə yəhudi lobbisi. Bəs İslam hardadır? Əcaba, nurçulardan başqa Gülənin bir müsəlman din xadimi ilə şəklinə rast gəlmisinizmi? Ancaq istər erməni, istər yunan, istərsə də yəhudilərlə bol-bol rəsmləri var…

     

    Aqil Ələsgər
    “Yeni Çağ” Araşdırma Qrupu



    Əlavə keçidlər

    Oxşar xəbərlər:
    · DAK-ın X Növbədənkənar Qurultayı başa çatdı (Yenilənib-Foto)
    · Azərbaycana qarşı xəyanətkar ittifaqıMANŞET bölümünün son 20 xəbəri:
    · 
    Gülən Qurani–Kərimi təhrif (oxu:təhqir) etdi
    · DAK-ın X Növbədənkənar Qurultayı başa çatdı (Yenilənib-Foto)
    · “Fətullah Gülən hərəkatı yaranışdan etibarən siyasidir”
    · Fətullah Gülənin “islam inqilabı” modeli
    · Azərbaycana qarşı xəyanətkar ittifaqı  

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Ermeni Arastirmalari Enstitusu Ve Turkish Forum Bulteni

    Ermeni Arastirmalari Enstitusu Ve Turkish Forum Bulteni

    ASAM

    ERMENİ ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
    INSTITUTE FOR ARMENIAN RESEARCH


    GÜNLÜK BÜLTEN – DAILY BULLETIN

    Brought To You By Institute For Armenian Research With Cooperation Of  Turkish Forum

    Ermeni Arastirmalari Enstitusu Arastirmalari Ve Turkish Forum Isbirligi Ile Size Sunulmusdur


    17 Haziran 2008 – Sayı : 930 / 17 June 2008 – Issue : 930

    SEE BELOW FOR ENGLISH NEWS


     

    GÜL: TÜRKİYE, TARİHİYLE BARIŞIKTIR

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, tarih yazmanın siyasetçilerin veya parlamentoların değil tarihçilerin ve bilim adamlarının işi olması gerektiğini söyledi. Gül, “Sürekli gündemde tutulan sözde Ermeni soykırım iddiaları konusunda da devlet olarak görüşümüz bu yöndedir.

    Devamı için tıklayınız…


    EN İYİ BEYİNLER ATAF’TA ERMENİ İŞİNİ BAŞKASI ÇÖZEMEZ

    TBMM Başkanı Köksal Toptan, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarının araştırılması ve çözümü için kurulan Azerbaycan-Türkiye Tarihi Araştırma Vakfı (ATAF) Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı Ahmet Erentok ile Azerbaycan milletvekillerinden oluşan heyeti kabul etti.

    Devamı için tıklayınız…


    ERMENİ YALANINA KARŞI ORTAK TAVIR

    Ermeni yalanlarına karşı harekete geçen Azerbaycan-Türkiye Tarihi Araştırmalar Vakfı (ATAF), soykırım yalanına karşı ortak mücadele başlattı. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vakfın mütevelli heyeti başkanlığına getirildi.

    Devamı için tıklayınız…


    TÜRKİYE SEVDALISI ERMENİ PROFESÖR

    İstatistik alanında dünya çapında duayen olan Türkiye Ermenilerinden Hamparsum Bozdoğan, 8 yaşında ayrıldığı Kayseri’ye vefa borcunu, uluslararası konferans düzenleyerek ödüyor. Türkiye sevdalısı profesörün sıra dışı öyküsü..

    Devamı için tıklayınız…


    NALBANDYAN: SAVAŞI ÖNLEMEK İÇİN ÇABAYA HAZIRIZ

    Ermenistan’ın yeni Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan bugün Rus basına verdiği demeçte, Dağlık Karabağ sorununun çözüm perspektiflerini değerlendirirken, “Azerbaycan’la sürdürülen barış görüşmelerinin sonuçsuz kalmaması için maksimum çaba göstereceğiz.

    Devamı için tıklayınız…


    ALİYEV-SARKİSYAN BULUŞMASI (OYA EREN)

    Ermenistan ve Azerbaycan Devlet Başkanları, Serge Sarkisyan ve İlham Aliyev 6 Haziran’da St. Petersburg’da ilk kez bir araya geldi. Görüşme, Serge Sarkisyan’ın  9 Nisan 2008’de Ermenistan Devlet Başkanlığı’na gelmesinden bu yana iki ülke arasındaki devlet başkanları seviyesindeki ilk buluşma oldu.

    Devamı için tıklayınız…


    ENGLISH SECTION OF THE DAILY BULLETIN


     

    Comment: Ömer Engin LUTEM / THE SWEDISH PARLIAMENT AND THE ARMENIAN GENOCIDE ALLEGATIONS

    The Swedish Parliament refused last week a proposal concerning the recognition of Armenian genocide claims. The Foreign Affairs Commission, in which the proposal was initially discussed, underlined the following points.

    Continue…


    COMMONS SENSE LEADS SWEDISH PARLIAMENT’S REFUSAL TO DEFINE ARMENIAN CASE AS GENOCIDE

    On June 12, 2008, the Swedish parliament, with an overwhelming vote of 245 – 37 rejected to a resolution that characterized the 1915 Armenian case as genocide. The decision of the Swedish Parliament followed long deliberations.

    Continue…


    ARMENIA TO BENEFIT MOST FROM STABILITY AND COOPERATION IN REGION – TURKISH PARLIAMENT’S SPEAKER

    Trend News’ exclusive interview with the Speaker of the Great National Assembly (Parliament) of Turkey Koksal Toptan: Question: Will the Turkish and Azerbaijani Parliaments be able to establish the Parliamentary Assembly and other unions of Turkic speaking countries?

    Continue…


    CZECH FOREIGN MINISTER TO VISIT ARMENIA IN JULY

    Czechia’s newly appointed Ambassador to Armenia Ivan Jestrab (residence in Tbilisi) handed the copy of his credentials to Armenian Foreign Minister Edward Nalbandian, the RA MFA press office reported.

    Continue…


    ARMENIA TO CONTINUE DEMOCRATIC REFORMS

    Armenia’s President Serzh Sargsyan met Monday with rapporteurs of the monitoring committee of the Parliamentary Assembly of the Council of Europe, Mr John Prescott and Mr Georges Colombier, the RA leader’s press office reported.

    Continue…


  • AHISKA TÜRKLERİ’NE DUYURU

    AHISKA TÜRKLERİ’NE DUYURU

    YILMAZ KARAHAN [[email protected]]

    “YİĞİT DÜŞTÜĞÜ YERDE AYAĞA KALKAR”

    Ahıska Türklerinin haksız yere zalimce yurtlarından bir gece içersinde dünyanın değişik bölgelerine sürgün edilerek, buralardaki farklı kültürlere sahip halkların yaşam alanlarına iliştirilmesi şeklindeki trajedi, tarih ve insanlık bilincine sahip herkesi derinden üzmüştür.

    Ahıska Türkleri ile ilgili bugünlerde yaşanan ikinci büyük üzüntü ise; Ahıska Türklerinin vatanlarına dönüş imkânı sağlayan yasanın Gürcistan tarafından çıkartılmasına rağmen, dönüş için başvuruda bulunan, vatanlarına sahip çıkmak isteyen Ahıska Türklerinin olmayışıdır.

    Tarihi süreç içersinde ortaya çıkan her iki durumun da insanı etkileyen bir yönü vardır. Ancak Ahıska Türklerinin “Vatanlarına sahip çıkmaması” şeklinde gelişen ikinci durumun üzücü etkisinin daha derin olduğu şüphesizdir.

    Bilindiği gibi Ahıska Türkleri, dağınık şekilde yaşadıkları coğrafyalarda, (Türkiye de dâhil olmak üzere) siyasi, sosyal, kültürel vs. tüm etkinliklerini kurdukları dernekler vasıtasıyla sürdürmüşlerdir. Haklı mücadelenin kurumsallaştırılması ve bir yapı içersinde yürütülmesi için gerekli unsurlar olarak teşkil edilen bu dernekler, bulundukları ülke yönetimlerince de muhatap kabul edilmiştir. Ancak Gürcistan’a dönüş imkânı tanıyan yasanın çıkışından sonra bu dernekler üzerinden gözlemlenen manzara gerçekten vahim boyuttadır.

    Yıllarca vatan özlemini her koşul ve her platformda dile getiren bu dernekler vasıtasıyla Ahıska Türklerinin anayurtlarına akın etmesi beklenirken ne yazık ki dönüş konusunda kayda değer başvuru olmamıştır.

    Sanıyorum bu konuda en fazla duygu yoğunluğu yaşayanlardan birisi Prof.Dr.İlyas DOĞAN olsa gerektir.

    Düşüncelerine tamamıyla katıldığım değerli hocamız Ahıska Türklerince yayınlanan “Bizim Ahıska” dergisindeki yazısında bakın neler diyor. “Evet artık sözü fazla uzatmaya gerek yok. Ahıska Türkünün 1944’ten beri devam eden vatana dönüş mücadelesinin netice vermesi artık mümkün hale gelmiştir. Zaman söz değil iş yapmak zamanıdır! Vatana dönüş başvurularını zaman geçirmeden yapmanın tam vaktidir. Bu konuda bütün Ahıska liderlerinin sorumluluğu vardır. Zaman tartışma zamanı değildir. Zaman bir olmak ve vatana dönmek vaktidir.”

    “Diyeceksiniz ki Gürcistan Hükümetinin çıkardığı vatana dönüş kanununun çok eksikleri var. Doğrudur, fakat bu eksiklikler Türkiye ile Gürcistan arasındaki dostluk ilişkileri sayesinde zamanla çözülür.”

    “Vatana Dönüş Kanunu, Ahıska Türkünün vatana dönmek hususunda ne kadar samimi olduğunu da gösterecektir. Herhalde bütün Ahıska Türkü Lideri olmak iddiasında bulunanlar bu durumun farkındadırlar.”

    “Eğer bizler samimi olarak üzerimize düşenleri yapmak istediğimizi ortaya koyarsak Türkiye devleti de üzerine düşen desteği sağlayacaktır. Bu destek hem maddi hem de manevi olacaktır. Kendi vatanımızda belki ilk zamanlar bazı zorluklarımız olacaktır, ama gelecek aydınlıktır. Eğitim kurumları kuracak yetişmiş uzmanlarımız, hastane açacak doktorlarımız, bağda bahçede çalışacak, ticaret yapacak insan gücümüz var. Bunları değerlendirmek için beklemek günü değildir. Dönüş için her aileden bir kişi mutlaka öncülük edip dönmelidir. Unutmayalım ki vatana dönmek diğer kullanabileceğimiz hakları ve imkânları ortadan kaldırmaz.”

    “Bizler, Ahıska’nın evlatları! Üzerimize düşeni yapabilecek miyiz? Önümüzde geri dönüş için başvurmak için sadece on aylık (şimdi 6 ay kalmıştır) bir zamanın kaldığının farkında mıyız? Yoksa vatan vatan diye dert yanmamız samimi değil miydi? Bu soruyu kendimize şimdi sormazsak ne zaman soracağız? Bu soruya samimi bir cevap vermezsek başkalarının ve birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız?”

    “Zaman samimiyet zamanıdır! Kimler dönmelidir? Ne kadar manasız bir soru! Öncelikle topluma öncülük eden dernek/cemiyet yöneticileri dönmelidirler. Dönüşe öncülük etmelidirler. Ekonomik durumu iyi olanlar, kendini göstermelidirler.”

    “Aslında dönmek için kimsenin önde gitmesini beklemeye de gerek yoktur. Her Ahıskalı vatana dönüş konusunda bir liderdir ve öyle davranmalıdır. Doktorlarımız, öğretmenlerimiz, yazarlarımız, sanatçılarımız, iş adamlarımız dönüş sürecinde üstüne düşeni yapmalıdırlar.”

    “Biliyor musunuz, Filistin’e ilk dönen Yahudiler, onların en önde gelenleriydi. İlk yıllarda çok büyük zorluklar yaşadılar. Fakat sonuç ortadadır: Yahudiler 2000 sene sonra Filistin’e döndüler ve burayı yeniden vatan edindiler. Kaldı ki Ahıska toprakları, Filistin’deki kan ve kinden uzaktır”

    “Onurlu yaşamak, şiir okuyarak veya mağdur olduğunu anlatarak değil, er kişi gibi davranarak vatanına sahip çıkmakla mümkündür. Bu tarihi görevi hepimiz yerine getirmeliyiz. Aradan on yıl geçtiğinde, vatana dönmekle ne kadar şerefli ve kahramanca bir iş yaptığımızın gururunu yaşamak artık bizim elimizde”

    “Vatanı uzaktan konuşmanın değil,

    VATANDA YAŞAMANIN ZAMANIDIR”

    Ne dersiniz! Sayın hocamızın fikirlerine katılmamak mümkün mü? Evet tarih sunduğu bu fırsatla Ahıska Türklerini imtihan etmektedir. Vatana dönüş için başvuru süresinin her geçen gün azaldığı dikkate alınırsa, Ahıska Türklerinin bir an evvel harekete geçmesi, vatana dönüş konusundaki samimiyetini göstermesi gerekiyor.

    Editör : Hayri POLAT Yayın Tarihi : 16.06.2008
    Editör Email : [email protected]
    NOT: BU YAZI ([email protected]) TARAFINDAN GÖNDERİLMİŞTİR.

  • ‘SOYKIRIM’ DENİLEN DÖNEMDE BAKANLAR BİLE ERMENİYDİ

    ‘SOYKIRIM’ DENİLEN DÖNEMDE BAKANLAR BİLE ERMENİYDİ

    Salı, 17 Haziran 2008

    Ankara Üniversitesi Emekli Prof. Dr. ve TURKISH FORUM Danısma kurulu Uyesi Sayin Ataöv Yahudi Katliamı ve Türkiye’nin Ermeni Olayı Hakkında Konuşma Yaptı.

    9 Haziran 2008/ Washington DC- Türk Amerikan Derneği ve Washington DC Amerikan Türk Derneği (ATD-DC) “Yahudi Katliamı ve Ermeni-Türk İlişkileri” ni Türk Etkinlik Saatine ünlü emekli Profesör ile ev sahipliği yaptı.

    Seçilmiş Başkan Günay Evinch yayınladığı yüz kırkın üzerinde kitapla dikkatleri üzerine çeken Profesör Ataov’u takdim etti. Türk Amerikan Topluluğundan, medya ve diplomatik çevrelerden 50’nin üzerinde konuk katıldı.

    Profesör Ataov Yahudilere karşı haçlı seferleri ve engizisyon mahkemelerine kadar uzanan nefretin sonucu olan katliamı ifade ettiği Yahudi karşıtlığının Batı kökleri hakkında konuşma yaptı. Haçlı seferlerinin Kutsal Topraklarda yol üstünde bulunan Yahudi Köylerinin kıyımı için hazırlandığına dikkatleri çekti. Almanya’da her kesimden Yahudilere nüfuz edilen Yahudi karşıtlığı bütün yüksek pozisyonlardan alındı ve yabancılaştırıldı.

    Batı Roma’dan Bizans İmparatorluğu kadar, Ermenilere Anadolu’dan Balkanlara doğru para ödendiğini ifade etti. Kiliseleri değerini kaybetti. 1071 de Malazgirt savaşında Türkler Bizanslıları mağlup ettiğinde, Bizanslılar tarafından sürekli zulmedilen Ermeniler birleşerek Türkleri içtenlikle karşıladılar. 1461 de ilk defa Türkler Ermeni Gregoryen Kilisesini tanıdı. Bu, Ermeni Patrikhanesinin Osmanlı Ermenilerini yönetmesine izin verdi.

    Ataov modern Türk-Ermeni tarihi hakkında konuştu. Birinci Dünya Savasında İnsan hakları ve medeniyeti adı altında Batının emperyalizmin getirdiği menfaatlerden yararlanmak için savaştığını ifade etti. Bu olay Osmanlının mozaik kültürünü oluşturan sayısız etnik ve dinsel grupların Osmanlı hükümetinden ayrılıp kendi küçük devletlerini kurmasına teşvik etti. Rusya, Fransa ve İngiltere’nin çıkarlarına kurban oldu.

    Ataov açıklamasında “ Ama! Hatta 100,000 den daha az olmayan Osmanlı Ermenilerinin Osmanlı Devletine karşı silahlandığı, 1914–15 Ermeni İsyanlarının arttığı dönemde, Osmanlı Dış İşleri Bakanı Ermeniydi, Avrupa bulunan birçok Osmanlı Büyükelçisi Ermeniydi, üç Osmanlı devlet bakanı Ermeniydi ve Ermeni mirasına sahip düzinelerce askeri vali vardı” dedi.

    Ataov “ Daha Yahudiler Almanlara karşı silahlanmamışken, Ermeniler Osmanlı sivil halkına saldırdı, Osmanlı askeri lojistik desteğini yok etti, Rus katliamına destek Verdi ve 1915 Mart’ında Van kuşatıldığında, Ermeni olmayan en az 50.000 kişiyi kılıçtan geçirdi ve Ruslara şehri teslim etti.” diye devam etti.

    Ataov Yahudilerin nefrete dayalı sistemli bir yok edişin kurbanları olduğu ifade etti. Ermenilere bakıldığında, Rus savaş sınırında bulunanların bir güvenlik önlemi olarak Mayıs- Kasım 1915 tarihinde yerleri değiştirildi. Ataov Albay Edward Erikson’ın meşru bir güvenlik tehdidi oluşturan Ermeni İsyanına değindiği yeni çalışması “1915 Ermeniler ve Osmanlı Askeri Politikası” okuyucularına atıfta bulundu.

    Başkan adayı, Erikson’a göre Osmanlı Ermeni tehcirinin politik bir tedbir değil de askeri bir tedbir olduğunu ekledi.

    TURKISHNY.COM

  • KURTULUŞ SAVAŞI’NDA 17 HAZİRAN 1920

    KURTULUŞ SAVAŞI’NDA 17 HAZİRAN 1920

     

    BURHAN SAVAS

     

     

     

    Eski Osmanlı imparatorluğu bir hayal gibi ortadan silinirken, milli bir Türk Devleti’nin kuruluşu, bu çağın en şaşırtıcı başarılarından birisidir. Mustafa Kemal, yüce bir eser ortaya koymuştur. Atatürk’ün parlak başarısı bütün sömürgeler için bir örnek olmuştur.

    Prof. Maurice Beaumont,

    Karşımdaki bu büyük adamda, keşfettiğim bu büyük meçhulde maharet ve karakter o kadar iyi işlenmişti ki, sözlerinde hiçbir şüphe aranamazdı… O, yüce bir dağa benzer. Eteğinde yaşayanlar bu yüceliği fark edemezler. Bu dağın azametini kavrayabilmek için, O’na çok uzaklardan bakmak gerekir.

    Claude Farrère,

    Bu, insanlığa denenmiş bir felsefe örneği olarak sunulabilir. Atatürk yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı.

    Gerard Tongas

    Atatürk öldü. Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı. Artık evrende barışı kimse garanti edemez. Nitekim Avrupalı devlet adamları; O’nun 1930’da yaptığı uyarı ve tavsiyeleri dinlememiş ve dünyayı 1939 yılında ikinci büyük savaş felaketinin içine sürüklemişlerdir.

    Sanerwin Gazetesi,

    Denilebilir ki onsuz, İslam âlemi yolunu bulabilmek için elli yıl daha bekleyecek.

    Berthe Georges Gaulis (*)

     

     

     

    Mustafa Kemâl Paşa, Rusya ve Azerbaycan’dan gelen heyet mensupları ile.

    (1921)

     

     

     

    Fransızların 20 günlük ateşkes antlaşmasını birkaç kez bozmaları üzerine Mustafa Kemal, bütün Fransız cephesinde savaşın başlatılmasını emretti.
    Gouraud‘ya yazdığı mektupta Fransızların ateşkese uymadıklarını bildirdi.

     

    Kuvâ-yi Milliye’ye karşı bir başarı kazanamayan, erlerinin bir kısmı Kuvâ-yi Milliye tarafına geçen Kuvâ-yi İnzibatiye kuvvetleri, İzmit’ten gemilerle İstanbul’a gönderildi.

    19 Mayıs 1919’dan beri İngiliz kontrolünde olan İzmit, Millî Kuvvetlerin eline geçti.

    Mustafa Suphi, Bakû’de bir parti okulu açtı.
    Okulun amacı, işçi ve askerler arasında sosyal devrimin esasını bilen kişiler yetiştirmek.

     

  • Öğrenciye ‘cumhuriyet’ baskısı

    Öğrenciye ‘cumhuriyet’ baskısı

    Öğrencilere, cumhuriyetçi öğretmenleri hakkında sorulan sorular oldukça ilginçti.

    İzmir Selma Yiğitalp Lisesi öğretmenlerinden Hülya Toker hakkında, cumhuriyetçi söylemleri nedeniyle başlatılan soruşturmada, öğrencilerin büyük bölümünün Toker lehinde konuşması üzerine ikinci kez yeminli ifadelerinin alındığı belirtildi.

    Toker hakkında, öğrencilerin ders sırasında “Ülkemiz nereye doğru gidiyor? Cumhuriyet rejimi değişecek mi” sorusuna “Biz Kemalist öğretmenler bu kürsülerde olduğumuz sürece, Cumhuriyet rejimi değişmeyecektir” yanıtı vermesi nedeniyle soruşturma başlatılmıştı. Edinilen bilgiye göre soruşturma kapsamında geçen ay sonunda okula gelen müfettişler, 30’a yakın öğrenciye ayakta yemin ettirdiler ve konuyla ilgili “evet” ve “hayır” seçenekli sorular yönelttiler.

    Öğrencilerin tamamına yakını öğretmenlerini savunması üzerine bu kez müfettişler 1 hafta sonra yeniden okula gelerek yine ayakta yemin ettirdiler ve çocuklardan “hayır” yanıtını açmalarını istediler. Savlara göre öğretmene de “Cumhurbaşkanına küfrettiğiniz savı var, başbakana küfrettiniz mi? ‘Şeriatçı cumhurbaşkanı ve başbakan sizi kurtarsın’ dediniz mi? Çocuklara komünist şarkılar dinlettiniz mi? Sınıfa Cumhuriyet gazetesi getirdiniz mi?” soruları yöneltildi.

    Adının açıklanmasını istemeyen çok sayıda veli, olaya tepki göstererek, çocukları üzerinde baskı kurulduğunu söylediler. Velilerden Tevhibe Çal, çocuğunun kendisine “şerefi ve namusu üzerine yemin ettirildiği” bilgisini verdiğini belirterek şunları söyledi: “Bu şekilde yemin ettirilmesi bana çok ters geldi. Sınıfa neredeyse Kuran getirilip el bastırılacakmış. Öğretmen, çocuklarımız kullanılarak sıkıştırılmak isteniyor. Çocukları korkutarak, sıkıştırarak konuyu başka yere çekmeye mi çalışıyorlar, bilmiyorum.”

    YUSUF ÖZKAN / Cumhuriyet
    ###################

  • TÜRK DÜNYASI TARİH KÜLTÜR DERGİSİ

    TÜRK DÜNYASI TARİH KÜLTÜR DERGİSİ

    TÜRK DÜNYASI TARİH KÜLTÜR DERGİSİ HAZİRAN 258. SAYIMIZ ÇIKMIŞTIR!!!


    1987 yılından beri 20 yıldır hiçbir şekilde kesintiye uğratmadan çıkararak, 258’inci sayıya ulaştık. Türk Tarih ve Kültürünü gençlere sevdirmek ve tanıtmak maksadıyla yayınlamaya başladığımız dergimiz; seviyeli yazıları, merak uyandıran konuları ve arşivimizden alınan kaliteli resimleriyle, her yaştan okuyucuya hitap etmektedir. Bugün Türkiye’de ve Türk Dünyası’nda çok sevilen ve aranan bir yayın haline gelen bu dergi altışar altışar ciltlenerek 41. ciltlik külliyat halinde satışa sunulmaktadır. 

     
     

     

    Abone Olmak İçin Tıklayınız
    İletişim İçin Tıklayınız