Blog

  • Dört Çarpı Dört Arazi Laikliği ve I Lowe You Google

    Dört Çarpı Dört Arazi Laikliği ve I Lowe You Google

    “… Dindar bir insan laik olur. Kişi, laik devleti koruma anlamında eğer laikse, o anlamda ben laikim. Ben bir Müslüman olarak, bir dindar olarak laikliği savunurum. Şu anda da laik devletin Başbakanıyım. Dört dörtlük bir laikim…”(1).

    Bu sözler kime ait biliyor musunuz?

    Sayın Başbakan’a.

    Sakın ola “Duyda inanma” demeyin, vallahi billahi Sayın Başbakan’a ait sözler olarak yer aldı medyada(2).

    Kime söylemiş bu sözleri?

    Hülya Avşar’a!

    Nerede söylemiş?

    DIGITURK’ten yayın yapan Türkmax isimli kanalda yayınlanan “Hülya Avşar Stüdyosu” isimli programda!

    Ne zaman söylemiş?

    5 Haziran 2008 günü!

    Yani Anayasa Mahkemesi’nin, laiklik ilkesine aykırı bulduğu gerekçesiyle türbanı kesinkes yasakladığı gün!

    Medyaya yansıdığı kadarıyla; bu görüşmeyi ayarlayan kişi ise aynı zamanda AKP Milletvekili de olan ünlü yapımcı Osman Yağmurdereli imiş ve Sayın Başbakan Anayasa Mahkemesi’nin türban kararını program çekiminden hemen sonra öğrenmiş!(3).

    ***

    Türkçemizde “arazi olmak” şeklinde bir deyim vardır.

    Kaybolmak, ortalıktan yok olmak, saklanmak, gizlenmek veya geri çekilmek gibi anlamlara gelir bu deyim.

    Burada yapılan eylem, bilinçsiz yapılan bir eylem olmayıp, maksada uygun olarak yapılan bilinçli ve planlı bir eylem olduğu için, tüymek ve kaytarmak deyimleri çok daha uygun düşer arazi olmak deyimini açıklamak için.

    Ayrıca arazi olmak deyimi, araziye uymak şeklinde de söylenmektedir ki; burada yine bir gizlenme ve kamufle olma durumu vardır.

    Yırtmak deyimi de bazen aynı anlamda kullanılabilmektedir.

    Bu eylem daha çok, sorumluluktan kaçmak, vazife almaktan imtina etmek, görevini yerine getirmekten ya da külfetten kurtulmak için yapılan bir eylemdir.

    Örneğin nöbet tutmak istemeyen askerler, imtihan olmak istemeyen öğrenciler, çalışmak istemeyen işçi veya memurlar, bir bahane bularak aniden ortalıktan yok olurlar.

    Sayın Başbakan’ın büyük sanatçı! Büyük programcı! Ve Big Show Girl Hülya Avşar’a söylediği “Dindar bir insan laik olur… Ben dört dörtlük bir laikim… “  şeklindeki sözleri duyunca nedense dört çekerli arazi araçları ve arazi olmak deyimi birlikte aklıma geldi ve Sayın Başbakan’ın tavrını, partisi hakkında açılan kapatılma davasının ve türban davalarının Anayasa Mahkemesi’nce karara bağlanması arifesinde çok güçlü bir şekilde arazi olma veya araziye uyma girişimi olarak yorumladık!

    Zira Laiklik denilince Milli Görüş’ün yaptığı tek eylem, arazi olmaktır.

    Bu bakımdan Sayın Başbakan’ın “Dindar bir insan laik olur… Ben dört dörtlük bir laikim… “  şeklindeki sözlerini gerçekçi ve inandırıcı bulmuyoruz.

    Hele hele bu sözlerin söylendiği ortamı ve zamanlamasını düşününce inanmakta son derece zorlanıyoruz.

    Zira bu söylem, Sayın Başbakan’ın sık sık yaptığı gibi futbolcu ağzıyla söyleyecek olursak, topu taca atmak deyimiyle de örtüşmektedir.

    Çünkü Sayın Başbakan’ın geçmişte dile getirdiği bazı söylemlerini hatırladığımızda, Hülya Avşar’ın programında dile getirdiği laiklik açıklamalarını tam da dört çarpı dört arazi laikliği, ya da dört başı mamur şekilde araziye uymak olarak yorumluyoruz…

    ***

    Her ne kadar AKP, 17.06.2008 günü Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu savunmasında, AKP hakkında kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’yı “Başsavcı delilleri arama motoru google’dan toplamıştır. Bu bir google davasıdır” (4) diye suçlasa da iyi ki şu google denilen olay var.

    Aksi halde biz kişilerin söylemlerini ve eylemlerini nasıl hafızamızda tutup yeri geldiğinde hatırlayacaktık.

    Üstelik de balık hafızalı bir millet olduğumuz tescillenmişken!

    AKP’nin ithamlarını görmezden gelerek “google” arama motoruna grip “Recep Tayip Erdoğan” ve “Laiklik” anahtar kelimelerini birlikte yazınca bakın karşımıza neler geldi:

    • Ben meclis’in dua ile açılmasından yanayım. (08.01.1996 – Milliyet)
    • Elhamdülillah Müslüman’ım diyenlerin, şeriatçıyım demesi de gerekir. (21.11.1994/23.08.1995-Milliyet)
    • Ben İstanbul’un imamıyım.( 08.01.1995 – Hürriyet)
    • İmamlar da nikâh kıysın.( 09.05.1995 – Milliyet )
    • Cumhurbaşkanının imam hatipli olacağı günler yakındır.( 05.02.1996 – Akit )
    • Laik değilim, laikliği korumakla yükümlüyüm.( 2005 )
    • Mahkemenin türbanla ilgili söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır.( 2005 )
    • ‘Katili affetmek maktulün vârislerine aittir'(8.3.2008- http://aleviyol.com)
    • Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye. Yahu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek !(Recep Tayyip Erdoğan’ın ART Televizyonunda yayımlanan konuşması”)
    • “Bize göre demokrasi amaç değil, ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Türkiye, kendisine din olarak Kemalizmi almış, başka hiçbir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte ettirmiştir. Oysa en üst belirleyici İslam’ın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir.”(İkinci Cumhuriyet Tartışmaları” kitabındaki söyleşisinden. )
    • Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın, ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil, ikisi bir arada olamaz(Recep Tayyip Erdoğan’ın ART Televizyonunda yayımlanan konuşması)(5)

    ***

    Bütün bunlardan sonra şimdi bize düşün görev “İYİKİ VARSIN GOOOLE” ya da stadyum ağzıyla söyleyelim;”I LOWE YOU GOOGLE!” demektir.

    Yoksa insanların gerçek kişiliklerini ve karakterlerini nereden ve nasıl bilip öğrenecektik?

    Üstelik milletçe sahip olduğumuz hafıza, balıklarınki ile kıyaslanırken!

    Sayın Başbakan’a diyeceğimiz odur ki; yukarıda yer alan google kaynaklı bir sürü gereksiz lafı edip ülkeyi ve sistemi gereceğinize, Avşar kızına söylediğiniz lafları umuma söyleyip de millete umut verseydiniz olmaz mıydı?

    19.06.2008
    Ömer Sağlam

    __________

    1- isimli internet sitesinde bulunan 11.06.2008 tarihli ve “Dört dörtlük laikim” başlıklı haber.

    2- Sayın Başbakan’ın konu hakkında söyledikleri, internet adresinde bulunan 11.06.2008 tarihli ve “Gelinim başını açsa karışmam” başlıklı haberde şöyle verilmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti nedir? O değiştirilemez maddelerde sayıyor ya. Demokratiktir diyor, laiktir diyor, sosyaldir diyor, hukuk devletidir diyor. Şimdi dört tane niteliği var devletimizin. Anlatabiliyor muyum? İnsanın dini vardır. Müslümandır veya başka bir dindendir. Anlatabiliyor muyum? Ama ben bir Müslüman olarak, bir dindar olarak laikliği ne yaparım? Laikliği savunurum. Laik devleti savunurum. Şu anda da laik devletin Başbakanıyım ve bunu da savunuyorum. Bununla ne yapıyorum? Bütün inanç gruplarına, hangi inançtan olursa olsun, laik devletin bir yöneticisi olarak eşit mesafedeyim. Ve bu anlamda dört dörtlük bir laikim”

    3- isimli internet sitesinde bulunan “Başbakan Hülya Avşar’a Konuk oldu” başlıklı haber.

    4- internet sitesinde bulunan 17.06.2008 tarihli ve “Bu ’google’ davasıdır” başlıklı Turan Yılmaz-Bülent Sarıoğlu imzalı haber.

    5- Ayrıntılı bilgi için bkz. .

  • Türk’ün Dünyadaki Nüfusu ve Nüfuzu

    Türk’ün Dünyadaki Nüfusu ve Nüfuzu

    Turhan FEYİZOĞLU
    Ekim-Kasım-Aralık 2006, sayı: 31

    Bu Vatan Kimin?

    Bu vatan toprağın kara bağrında
    Sıradağlar gibi duranlarındır.

    Bir tarih boyunca onun uğrunda
    Kendini tarihe verenlerindir.

    Tutuşup kül olan ocaklarından,
    Şahlanıp köpüren ırmaklarından,

    Hudutta gaza bayraklarından
    Alnına ışıklar vuranlarındır.

    Ardına bakmadan yollara düşen
    Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan

    Huduttan hududa yol bulup koşan,
    Cepheden cepheyi soranlarındır.

    İleri atılıp sellercesine
    Göğsünden vurulup tam ercesine,

    Bir gül bahçesine girercesine,
    Şu kara toprağa girenlerindir.

    Tarihin dilinden düşmez bu destan,
    Nehirler gazidir, dağlar kahraman,

    Her taşı yakut olan bu vatan
    Can verme sırrına erenlerindir.

    Gökyay’ım ne yazsan ziyade değil
    Bu sevgi bir kuru ifade değil,

    Sencileyin hasmı rüyada değil
    Topun namlusundan görenlerindir.

    Orhan Şaik Gökyay

    Nüfus: Bir ülkede, bir bölgede, bir evde belirli bir anda yaşayanların oluşturduğu toplam sayı.

    Nüfuz: Söz geçirme, etkili olma. Bir şeyin içine işlemek, geçmek. İnceliğine varmak anlamak.

    Politikayı niçin yaparız? Ya da niçin politika yapılır?

    Politika bireylerin ve toplumların gelişimi için yapılır.

    Türkler, insanlık tarihinin en köklü milletlerinin başında gelir.

    Dünya tarihini etkilemiş, yön vermiş, eski çağları kapatmış yeni çağlar açmış bir millettir.

    21. yüzyılda da insanlık, tarihi bir dönemecin içinde bulunmaktadır.

    Türkler, bu politikaya yön verebilir.

    Bunun soruları tarihte yatmaktadır.

    Eğer geçmişimiz iyi bilinirse geleceğimizi oluşturmak kolaylaşır ve politika yapmak, strateji oluşturmak geleceği kurmak kolaylaşır.

    Yok eğer başkaları tarafından yönlendirilirsek iyi bir sonucun ortaya çıkacağını söylemek çok zor.

    Bunun örneğini son üç yüz yıldır yaşamakta ve olumsuzluklarını her an görmekteyiz.

    Yeni bir çıkış noktası bulunmalı.

    İlk başta ve en önemlisi tüm Türkleri bir çatı altında toplayacak örgütlenmeyi yapabilmektedir.

    Bu örgütlenme hiyerarşik bir yapı içerisinde olmalı ve başkanlık sistemiyle yönetilmelidir.

    Başkanlık sisteminde toplumun genel yapısını oluşturacak olan (ekonomi, eğitim, adalet, askeri, sağlık, din, istihbarat gibi) her kurum bu başkanlık sisteminde temsil edilmeli, bir bütünlük içinde yönetilmelidir.

    Burada ekonomik anlamda bir vatandaş olarak kişisel bir düşüncemi belirtmek istiyorum.

    Yıllardan beri Avrupa Birliği (AB) için tartışılıyor.

    Bu işbirliği Türkiye’ye yarardan çok zarar getirdi.

    2006 yılının Ekim ayında yapılan bir maç karşılaşması için bir Macaristan TV kanalında yapılan değerlendirmede şunlar söyleniyordu:

    “Osmanlı-Türk İmparatorluğu’nu nasıl yendiysek sizi de öyle yeneceğiz.”

    Bu zihniyet AB’nin ortak değerlendirmesidir.

    AB’nin Türkiye’ye bakışı aşağıdaki fıkra gibidir:

    “Yıl 2050. AB Komisyonu Başkanı odasında otururken yardımcısı içeriye heyecanla girer:

    —Efendim, Türkiye tüm isteklerimizi yerine getirdi. Onları AB’ye alacak mıyız?

    AB Başkanı:

    —Yok canım, henüz olmaz. Git, duyur, Tüm Türkiye İngilizce konuşacak, Türkçe’yi yasaklıyorum.

    —Efendim onu 5 sene önce yaptılar. Hatırlamıyor musunuz?

    —O zaman söyle Kıbrıs’ı versinler.

    —Efendim onu da 40 sene önce verdiler zaten…

    —O zaman söyle Güneydoğu’ya özerklik versinler.

    —Aman efendim, Türkiye’de Güneydoğu mu kaldı, 2020’de bağımsız devlet oldu ya orası zaten.

    —O zaman söyle ermenilerin saçmalamalarını tanısın, kabul etsinler.

    —Efendim, sadece ermeni değil, Pontus, Yunan, Bulgar, Rus, Ukrayna, Moldova saçmalamalarını bile tanıdılar, kabul ettiler. Hatta Çanakkale Savaşı’ndan dolayı İngiliz, Avustralya, Yeni Zelanda saçmalamalarını bile tanıdılar, kabul ettiler ya… Nasıl unuttunuz.

    —Hmm. O zaman söyle, kokoreç yasaklansın.

    —Aman efendim, onu yemeyi 2007’de bıraktılar.

    —İsa aşkına, ya ne bileyim? Kınayı yasaklayın, yakamasınlar.

    —Ooooo! Beyefendi, onu da çoktan bıraktılar.

    AB Başkanı düşünüp taşınır ve;

    —Eeee… Dağıtın o zaman Avrupa Birliği’ni…”

    Bence ekonomik olarak Japonya ile daha çok işbirliğine gidilmeli. Japonya ile daha çok işbirliği, ekonomik anlamda bizi daha çok geliştirir diye düşünüyorum.

    Devlet Başkanlığı sisteminin günlük politikası olmalı ama orada kalmamalı ve yüzyılları kapsayan programlar içinde hareket edilmelidir. Başarılı olmak, böyle yüzyılları kapsayan programlar ve stratejiler içerisinde hareket etmektir.

    Evrensel tarih içinde düşünüldüğünde, hükümetlerin politikası gibi 5 yıllık, 10 yıllık 100 yıllık, 1000 yıllık ve sonsuz politikalar üretmeli ona göre strateji belirlemeli, çalışmalıdır.

    Bunun için Türklerin tarihsel, kültürel, siyasi, askeri politik birikimleri-deneyimleri vardır.

    Türk milletinin bu birikimine hiçbir topluluk-millet sahip değildir.

    Peki bu birimim neden kullanılmıyor, harekete geçirilmiyor?

    Bunu şimdilik bilmiyoruz.

    Peki bu önemli birikim nasıl harekete geçirilebilir?

    İlk başta: Geçmişten geleceğe tarih bilinci içinde uzanan bir zaman dilimi içinde bu milleti oluşturan her bireyin vatandaşlık bilinciyle hareket etmesi sağlanmalı.

    Bunun için her birey örgütlenmeli. Her bireyi politikaya aktif olarak katmak için çaba gösterilmeli.

    Üçüncüsü: Zamanı geldiğinde ortak hareket etmesi sağlanmalı.

    Türk milletinin gücü önemlidir.

    Yeter ki bunu harekete geçirelim.

    Nüfus ve nüfuz.

    Dünyanın her yerinde bir Türk bulunmaktadır.

    Birey olarak sadece Türk yok.

    Türklerin çalıştığı işyerleri, çalıştırdığı işyerleri var.

    Kimisi öğretim üyesi, kimisi yönetici, kimisi işadamı, kimisi sanayici, kimisi sanatçı, kimisi yazar, kimisi emekçi, kimisi politikacı.

    Türkler ayrıca değişik dergilerde, gazetelerde, web sitelerinde, televizyonlarda; kısaca bütün kitle iletişim araçlarında çalışıyor.

    Hatta bazı kitle iletişim araçlarının sahipleri, yöneticisidirler.

    Diplomaside Türkler her zaman ön plandadır.

    Hepsi değişik kurumlarda örgütlü olan ve bu kadar çalışkan olan Türkler, nüfuzlarını güçleri oranında kullanıyorlar mı?

    Türklerin birey olarak, topluluk olarak bulundukları ortamda, bölgelerde, ülkelerde bu nüfuzun her zaman var olduğu görülüyor.

    Peki Türk’ün bu büyük gücü, bu büyük nüfuzu, Türk’ün ve Türkiye’nin ortak çıkarları için kullanılabiliyor mu?

    Hayır.

    Bu güç ortak anlamda politik olarak dünya politikasında hissedilmiyor, görülmüyor, kullanılmıyor.

    Bu gücü kullanabilecek bir politika da şimdilik görünmüyor.

    Türkler, bulunduğu her yere uyum sağlamış ve kişilikleriyle, çalışmalarıyla o topluma katkıda sağlayan bireyler olmuşlardır.

    Türk’ün ve Türkiye’nin geleceği için bu gücün harekete geçirilmesi gerekli.

    Türkün bu gücünü, bu nüfuzunu harekete geçirdiğimizde dünyaya geçmişte olduğu gibi şimdi de yön veren bir ülke haline geliriz.

  • Mayınlar Hangi Ülkenin Malı

    Mayınlar Hangi Ülkenin Malı

    Türk vatandaşının ölümüne yol açan mayınlar hangi ülkenin malı, C-4 plastik tahrip maddesi hangi ülkede üretiliyor?

    Turhan FEYİZOĞLU
    04.07.2005/    Sayı:85

    Uzun süren bir aradan sonra 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesinden sonra son bir senedir Türk devletinin ve Türk vatandaşlarının güvenliğini koruyan güvenlik güçlerinin karşılaştığı iki ciddi sorun yaşanmaktadır.

    Birincisi: Mayınlar.

    İkincisi: C-4 plastik tahrip maddesi.

    Değil en basit bir ürün, özellikle savaş sanayiinde üretilen herhangi bir ürünün kimlere satıldığı kesinlikle bilinir. Bu ürünler gizli veya açık kime verilirse verilsin en son kullanılana kadar üreticiler tarafından takip edilir ve bilinir.

    Bir vatandaş olarak soruyorum.

    “C-4 plastik tahrip maddesi” olan patlayıcıyı hangi ülke üretiyor?

    Bu patlayıcıyı ne için üretiyor, kimlere açık veya gizli olarak veriyor?

    Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, C-4 plastik tahrip maddesinin kullanılması sonucu öldürülmüştü.

    Bu plastik tahrip maddesi “terörist” bir örgütün militanlarının eline nasıl geçiyor?

    Türk vatandaşları emperyalist ülkelerin kullandığı maşalar nedeniyle şehit oluyor.

    Bu emperyalist ülkeler, Türk Milleti’nin ve Türk devletinin zararına işler yapmakta, bazı maşaları kendi çıkarları için kollamakta, desteklemekte ve yardımcı olmaktadır.

    Bu iddialar kanıtlanmıştır.

    Emperyalistlerin maşalığını yapan ve emperyalistler tarafından yönetilen PKK denilen terörist örgüt, Türkiye’de 1984-2004 yılları arasında 52 bin 315 terör eylemi gerçekleştirdi.

    Nasıl maşalık yaptıklarını ve kullanıldıklarına bir örnek vermek istiyorum.

    Bundan tam on sene önce yayınlanmış bir habere bakalım.

    19 Haziran 1995 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “PKK’de ABD Füzeleri” başlığıyla yayınlanan haber özetle şöyledir:

    “PKK’nin elinde, karadan havaya atılan, uçaklara karşı kullanılan ısıya duyarlı Stinger füzeleri olduğunu belirleyen istihbarat yetkilileri, örgütün bu silahı Afganistan’dan edindiğini ortaya çıkardılar.”

    Biliyorsunuz ABD, Afganistan’ı işgal etmişti. İşte sonuç.

    Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 12 Mayıs 2005 günü yaptığı konuşmada, “PKK’nın Kuzey Irak’tan Türkiye’ye çok miktarda C-4 patlayıcı madde soktuğunu”, açıkladı.

    ABD, daha önce Afganistan’da yaptığı şeyi şimdi Irak’ı işgal ederek yapıyor ve bazı örgütleri maşa olarak kullanmaya devam ediyor.

    Sonuç yine aynı.

    Peki mayınlar hangi ülkeden geliyor?

    Ortadoğu gazetesinin 9 Ocak 1999 tarihli nüshasında yayınlanan haber özetle şöyledir:

    “İtalya’nın PKK’ye sattığı mayınlar nedeniyle 368 kişi hayatını kaybetti, 1560 kişi de kol ve bacaklarını kaybetti.”

    Hatta, bu mayınlar nedeniyle Akit gazetesi 8 Temmuz 2000 tarihinde şöyle bir açıklama yapmıştı:

    “Bir çok Mehmetçiğin, polisin ve sivil insanların yaralanmasına veya ölmesine neden olan mayınların Fiat kuruluşu tarafından PKK’ye verildiği ortaya çıktığından ve aylar geçmesine rağmen ilgili firmalarca hiç bir açıklama yapılmadığından İtalyan Fiat-Koç ortaklığındaki TOFAŞ mamüllerinin fiyat listesini yayınlamıyoruz.”

    Emperyalistlere ve onların kullandıkları maşalara, bir gazetede “Her Şey Vatan İçin” başlığıyla 28 Haziran 2005 günü yayınlanan bir gazete haberi ile yanıt veriyorum. Bu Türk toplumunun ortak yanıtıdır:

    “Kütahya’nın Tavşanlı İlçesi’ne bağlı Derbent Köyü’nün düşman işgalinden kurtuluşunun 83. yıldönümü törenlerine yaşlı köylü kadınlar da katıldı. Nineler törende, önlerine Türk bayrakları asıp, ellerinde kılıç ve kalkanlarla yürüdü. Bastonla yürüyebilen bazı nineler, ‘Her şey vatan için’ diye slogan atıp, ‘Gerekirse vatan için ölürüz’ diye konuştular.”

    ABD’nin yenilgisini Vietnam’da gördük. Vietnam’da ABD darmadağın oldu yıkıldı, defolup gitti.

    Güney Amerika’da, 2004-2005 yıllarında, hem de yapılan seçimlerde Brezilya’da, Venezüela’da, Arjantin’de ve Uruguay’da sol partiler iktidara geldi.

    Merkezi Washington’da bulunan ve ABD-Latin Amerika ilişkilerini takip eden “Yarım Küre İlişkileri Konseyi’nin yöneticisi Larry Birns, yaptığı yorumda şunları söylemişti:

    “Bush yönetiminin hedefi, bölgede Küba’yı tecrit etmekti. Ama sonunda kendisi tecrit oldu.”

  • Mustafa Kemal ve Afrika’da Ulusal Kurtuluş

    Mustafa Kemal ve Afrika’da Ulusal Kurtuluş

    Turhan FEYİZOĞLU
    07.11.2005/  Sayı:94

    ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçlerin himayesinde, Birinci Paylaşım Savaşı döneminde Türk devletine, Türk askerine karşı silah sıkılmıştı. Bugün de Türk askerine ve Türk devletine karşı ABD-İngiltere himayesinde olan bazı maşa-uşaklarca silah sıkılıyor. Yurtsever Türk askeri öldürülüyor.

    26 Ekim 2005 günü, Şırnak’ta yola döşenen mayının patlaması sonucu asker Mehmet Özdemir, 28 Ekim 2005 günü, ABD-İngiltere emperyalist güçlerin kullandığı maşaların-uşakların Siirt’in Eruh ilçesi Erenkaya köyünde bulunan Jandarma karakoluna yaptıkları alçakça saldırı sonucu geçici köy korucusu İrfan Katmış, 1 Kasım 2005 günü, Şırnak iline bağlı Uludere ilçesi Uzungeçit Jandarma Karakol Komutanlığı’nun yakınında güvenlik görevi yapan jandarma er Ümit Özcan, jandarma er Oğuz Palpaoğlu ve geçici köy korucusu Reşit Aydemir, şehit düştü.

    Konya’nın Bozkır ilçesi Sarıoğlan beldesinde toprağa verilen Mehmet Özdemir adlı yurtsever gencimiz ile Siirt’in Zerve Mezarlığında toprağa verilen yurtsever köy korucusu İrfan Katmış ve diğer şehit yurtsever Türk gençleri Türk tarihinin ölümsüzleri arasında yerini aldı. Yurtsever Türk gençlerini unutmayacağız.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş Hareketlerine Etkisi

    “Mustafa Kemal Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş Hareketlerine Etkisi” konulu bir çalışma hazırlıyorum. Bir derginin sınırlı sayfalarında bunun hepsini yazmam olanaklı değil. Bu nedenle günümüzdeki bir örnekten yola çıkarak bunu anlatmaya çalışacağım.

    AB-ABD-İngiltere ve diğer emperyalist işgalci güçler, Irak’taki işbirlikçileriyle birlikte, bugün, dünyanın gözü önünde Irak’ta soykırım yapmaktadır. Bugün İngiltere nasıl Irak’ı işgal edip soykırım yapıyorsa geçmişte de aynısını Kenya’da yapmıştı. İngiltere’nin Kenya’da yaptığı emperyalist işgal ve soykırımdan bir örnek aktarmak istiyorum. İngiltere’nin Kenya’da yaptığı emperyalist işgal ve soykırıma karşı yurtsever Kenyalılar direniş başlattı. Kenya’da İngiliz emperyalizmine ve soykırımına karşı direnen yurtsever örgütlerden bir tanesi de “Mau Mau” hareketiydi.

    Hareketin kuruluşu 1921 yılına dayanmaktaydı. Direniş hareketi çeşitli adlar altında örgütlenmiş ve İngiliz emperyalizmine karşı direnmişti. Türkiye’de de Mustafa Kemal Atatürk, İngiliz ve diğer emperyalist güçlere karşı 1919’da direniş başlatmıştı. 1951’de, “Mau Mau” olarak ortaya çıkan Kenya yurtsever direniş hareketinin geçmişi, Kenya’da İngiliz işgalcilerine karşı direnmek için 1922’de kurulan, “Kenya Merkez Birliği” adı altında örgütlenen yurtsever güçlere dayanıyordu. “Kenya Merkez Birliği”, 1939 yılında, “İhtilalci” bulunarak kapatıldı. Kenya yurtseverleri, İngiliz işgalcilerine karşı bu kez, “Kenya Afrika Birliği” adı altında örgütlendi.

    Kenya’nın yönetimini oluşturan 80 yerli kabile vardı. Kenya Afrika Birliği içinde yer alan güçlerden birisi de Kenya’nın en büyük kabilelerinden olan “Kikuyu” kabilesiydi. Kenya Afrika Birliği içinde değişik güçler yer alıyordu ve bu güçlerden bazıları İngiliz işgalcilerine karşı “şiddet” kullanmanın doğru olmadığını söylüyordu. “Kikuyu” kabilesinde yer alan güçlerden bir kısmı İngiliz emperyalizmine karşı “şiddet” kullanılmasını, bir kısmı ise “şiddet” kullanılmamasını savunuyordu.

    Kenya, İngiliz işgalcilerinin egemenliği altındaydı. “Kikuyu” kabilesi içinde yer alan ve İngiliz işgalcilerine ile işbirlikçilerine karşı “şiddet” hareketini savunan yurtsever Kenyalılar, “Mau Mau” adlı hareketi oluşturdu. Kenya Afrika Birliği adlı kuruluşun reislerinden birisi de Jomo Kenyatta’ydı. Bu birliğin reisi daha sonra Wyeliffe Awori oldu. Wyeliffe Awori, özetle amaçlarını şöyle açıkladı:

    “Eşitlik istiyoruz. Kenya Afrika Birliği’nin amacı halk tarafından yönetilen ve halkın amaçlarını koruyan demokratik bir yönetin kurulmasına çalışmaktır. İnsanlar renkleri yüzünden ayrılmamalıdır. İşçi ücretleri işçinin rengine değil, yeteneklerine göre ayarlanmalıdır. Afrikalılara çok daha geniş eğitim olanakları sağlanmalı, ilk okula devam zorunlu olmalıdır.”

    Mau Mau hareketinin Dedan Kemathi, Jomo Kenyatta, Mathenge adlı liderleri vardı. Mau Mau hareketini 1952 yılında yöneten 7 kişilik bir komiteydi. Londra Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunlarından ve bir İngiliz kadını ile evli kaldıktan sonra bir kaç yıl sonra boşanan Mau Mau hareketinin kurucularından Jomo Kenyatta, halk arasında, “Yanan Mızrak” lakabıyla anılmaktaydı. Direniş liderleri İngiliz işgalcileri ve onlarla işbirliği yapan hainler tarafından tutuklanınca ya da öldürülünce yerine başka yurtsever Kenya direnişçileri geçiyordu.

    Kenya’daki yurtsever hareketi bastırmak amacıyla İngiliz işgalci güçleri bütün güçleriyle seferber olmuşlardı. Örneğin, 1953 yılında, İngiliz gizli istihbarat servisi şefi Sir Percy Cillitoe, uçakla Kenya’ya gitmiş, doğrudan operasyonlara katılmıştı. 1952 yılında, Kenya umumi valisi İngiliz Sir Evelyn Baring’di. Kenya’da yerel bir “İngiliz Hükümeti” vardı. 1952’deki Kenya, aynen 1914’te Birinci Dünya-Paylaşım Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun başta İngiltere olmak üzere emperyalist işgalci güçlerce paylaşılması gibiydi.

    İngiliz işgalcilerinin bütün güçlerine ve İngiliz işgalcileriyle işbirliği yapan Kenya’lı hainlere rağmen Kenya’lı yurtsever direnişçiler öyle bir direniş gösteriyorlardı ki İngiliz işgalci güçler Kenya’da hiç bir yerde huzur içinde olamadı, korku içinde yaşadı. Yurtsever Mau Mau adlı direnişçi Kenya hareketinin İngiliz işgalcilerine ve İngilizlerle işbirliği yapan Kenyalı işbirlikçi hainlere karşı 1951-1956 yılları arasında verdiği silahlı direniş mücadelesi sonucunda Kenya’da siyasi değişiklikler meydana geldi. İngiliz işgalcilerine karşı direniş yapan Mau Mau direniş hareketinin liderlerinden Jomo Kenyatta, tutuklu bulunduğu cezaevinden 1961 yılında serbest bırakıldı. Jomo Kenyatta, 22 Kasım 1969’da Kenya Cumhurbaşkanı oldu.

    “Mustafa Kemal Atatürk, istiklallerine susamış bütün milletlerin önderidir.”

    Türklerin ve Mustafa Kemal’in Kenya’da İngiliz işgalcilerine ve İngiliz işbirlikçilerine karşı direnen Mau Mau hareketine etkisi ne olmuş ona bakalım. İngiliz işgalcilerine karşı direniş yapan Kenya’nın Mau Mau adlı yurtsever direniş hareketinin liderlerinden Amolo Kamard, 1953 yılının Kasım ayında, örgütünün amacını anlatmak üzere milletlerarası bir geziye çıktı. Amolo Kamard, Mısır Cumhurbaşkanı General Necip’le de görüştükten sonra 18 Kasım 1953 tarihinde Mısır’da bir basın toplantısı yaparak basın toplantısına katılan gazetecilerin sorularını yanıtladı ve görüşlerini açıkladı.

    Amolo Kamard, yaptığı açıklamada, “Kenya, Uganda ve Nigerya’da ulusal kurtuluş savaşı veren hareketlerin liderlerinin kurtuluş mücadelesini ortak yürütmek amacıyla bir cephe kurmağa karar verdiklerini,” söyledi. Amolo Kamard’ın yaptığı basın toplantısına katılan Türk Haberler Ajansı (THA) muhabiri, Mau Mau’ların liderlerinden olan Amolo Kamard’a şu soruyu sordu:

    “-Yaptığınız bu seyahat sırasında Türkiye’ye de gidecek misiniz?”

    Kenya’da İngiliz emperyalizmine karşı direnen Mau Mau’ların liderlerinden Amolo Kamard, şu yanıtı verdi:

    “-Türkiye, emperyalizme karşı bayrak açan ilk memlekettir ve Mustafa Kemal Atatürk, istiklallerine susamış bütün milletlerin önderidir. Bu bakımdan, Türkiye’ye gitmek ve Mustafa Kemal Atatürk’ün kabrine bir çelenk koyarak silah ve fikir arkadaşlarıyla tanışmak en büyük amacımdır.”

    Mustafa Kemal’in birinci Türk kurtuluş savaşında yaptığı hareket sadece Kenya’da değil milli kurtuluş savaşı yapan her ülkede “bayrak” oldu. Cezayir’de Fransız işgaline karşı direnen yurtsever Cezayirli direnişçiler de, ceplerinde Mustafa Kemal’in resimlerini taşıyordu. Daha sonraki dönemde Che’nin fotoğrafının taşındığı gibi.

    Trablusgarp’ta gerilla savaşının önderi Mustafa Kemal

    Mustafa Kemal’in ezilen dünyadaki ve Afrika’daki Ulusal Kurtuluş Savaşları için temsil ettiği önder kimlik sadece fikirsel değildir. Mustafa Kemal bizzat bir gerilla lideri olarak Afrika’da emperyalizme karşı başlayan ilk Ulusal Kurtuluş Savaşlarından birini İtalyan emperyalizmine karşı Trablusgarp’ta fitillemiştir. O “sıcakkanlı Afrika çocuklarına” ilk ulusal kurtuluş dersleri vermiş liderlerden biridir. Mustafa Kemal’in bizzat gerilla savaşındaki öncü karakteri Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Afrika için çığır açıcıdır.

    Mustafa Kemal’in Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda düzenli orduyu kurmasına kadar Türk halkı, Mustafa Kemal’in dediği gibi “Ya bağımsızlık, ya ölüm!” sloganı inancıyla hareket etmeye başlamıştı. Yurtsever Türk kurtuluş örgütlenmeleri her bölgede, her şehirde, her ilçede, her köyde ardı ardına kurulmaya başladı. Bütün bu güçlere o dönemin deyimiyle, “Kuvayı Milliye-Milli Güçler” adı verilmişti. Mustafa Kemal Paşa, 12 Temmuz 1920’de TBMM’de özetle şunları söylüyordu:

    “Efendiler, böyle küçük küçük müfrezelerin başında subay bulundurmakla vücuda getirilen teşkilat, harbi sagir teşkilatıdır.”

    Kalpaklı Kuvayı Milliyeci Mustafa Kemal Paşa, birinci kurtuluş savaşında bütün yurtsever-ulusal güçleri biraraya getirdi, onların lideri oldu. Bu süreç içinde gerilla kuvvetlerinin de başıydı. Mustafa Kemal Paşa, askeri harekâtın bütün çeşitlerini savaş alanlarında yaşadı, gördü, uyguladı ve başarılı oldu. Ülke düzeyindeki yurtsever Türk direniş güçlerini bir araya getirdi ve Sevr Antlaşması’yla dağıtılmış olan düzenli orduyu yeniden kurdu.

    Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nda başarıyla uyguladığı gerilla taktiklerini aslında ilk olarak Afrika ve Balkanlarda emperyalist saldırılara karşı uygulamış ve geliştirmişti. 1910’da Arnavutluk’ta eşkıya takibi, 1911-1912’de Trablusgarp (Derne)’ta kıyı savunması-direnme, 1905’te Suriye bölgesindeki çöllerde muharebe ve dağınık kabilelerin yönetimi, İkinci Balkan Harbi’nde Edirne’nin savunulmasında çıkartma ve ileri harekât, 1908’de Avusturya-Macaristan hükümetinin Bosna’ya yapmak istediği askeri harekete karşı bulunmak üzere Bosna’da yaptığı hazırlık, Çanakkale’de kıyı savunması-direniş, siper savaşı, 16. Kolordu Komutanı olarak 1916’da Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin bazı dağlarında muharebe, 1917-1918’de Filistin/ Lübnan ve Suriye’de Türk subayları-askerleri ve oluşturduğu yerel halkla emperyalist güçlere karşı savaş, Kurtuluş Savaşı’nda oyalama, stratejik savunma, takip, saldırı ve başarı.

    Bu olaylarda Mustafa Kemal Paşa, gerilla savaşını (mukavemet-direniş güçleri) bilhassa denedi. Mustafa Kemal, Harp Akedemisinde gerilla üzerine tabiye dersinin ilk tatbik sahasını Trablusgarp savaşlarında bulundu. Arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a yazdığı mektupta Kurmay Yarbay Nuri Bey’in, gerilla metotlarını başarı ile tatbik ettiğini yazıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Libya’nın Trablusgarb şehrinde İtalyan ordusuna karşı gerilla savaşı verildi. Mustafa Kemal Paşa, yerli halkı da örgütleyip varolan Türk subaylarla birlikte İtalyanlara karşı savaştı. Bir İtalyan bölüğünün 150-200, bir İtalyan taburunun 500-900 mevcudu vardı. Bir Türk ileri karakol kuvveti ise en az 5, en çok 20 kişiden oluşuyordu.

    Mustafa Kemal Paşa, yerel halkla oluşturduğu bu küçük müfrezelerle İtalyanların bu üstün askeri güçlerine önemli zayiatlar verdiriyor, bozguna uğratıyordu. Düzenli ordu harbi ile gerilla harbi ikisi birarada uygulandığı zaman başarıya ulaşılıyordu. Mustafa Kemal Paşa, sadece klasik harp usüllerini uygulamıyor içinde bulunduğu koşullara ve olanaklara göre en uygun önlemleri alıp ona göre harekat planlıyor, ona uygun hareket ediyordu.

    “Sıcak kanlı Afrika çocuklarının” öğretmeni

    “Zabıt ve Kumandan ile Hasbıhal” adlı kitapçıkta, Mustafa Kemal şunları söylüyordu:

    “Bütün açıklığı ile canlandırılması gereken haklı bir gerçek var ki, o da sıcakkanlı Afrika çocuklarında o saydığımız, savaşçı niteliklerin hareket halinde görülüşleri, bir takım ateşli ruhların Afrika göklerinde uçuşları ile başlar… Bi-misafir vadisinden ilerleyerek boyun noktasını ele geçirmek suretiyle çekiliş hattımızı kesmek isteyen düşman üzerine Teğmen Kasım Efendi komutasında bulunan 70 kişilik Şellavi mücahitlerini de alıp taarruz ettim. Saat 10.40’ta düşmanın iki taburu ile çarpıştık. Düşman geri çekilmeye mecbur edilmiştir.”

    Kalpaklı Kuvayı Milliyeci Mustafa Kemal Paşa, Trablusgarp’taki kararlılığını sadece Çanakkale Savaşı’nda değil son Zafer Savaşı’nda da göstermiş, şunu söylemişti: “Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça terk olunamaz.”

    Erzurum Kurultayı’nda ilke açıklanmıştı: “Kuvayı Milliye’yi âmil ve iradeyi milliyeyi hakim kılmak esastır.”

    1923 yılında da şu açıklanmıştı: “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.”

    Peki bu nasıl olacaktı? Mustafa Kemal bunun cevabını şöyle veriyor:

    “Savaş yalnız iki ordunun değil, iki milletin her şeyi ile, bütün elde tutulur ve tutulmaz güçleriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bundan dolayı bütün Türk milletini, cephede bulunan ordu kadar fikir ve duygu olarak fiilen ilgilendirmeli idim. Milletin her ferdi, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil; köyde, evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini ödev almış hissederek bütün varlığını mücadeleye verecektir. Gelecek savaşların başlıca başarı koşulu da en ziyade söylediğim savaş biçiminde gizlidir.”

    Türk halkının yüzde 80’inin emperyalizme karşı olduğu söyleniyor. Emperyalizme sadece karşı olmak yetmez. Emperyalizme fiilen de karşı olunmalıdır. Özgürlük ve vatan için ne bedeller ödendiği yukarıda belirtilmiştir. Yüzde 80’i emperyalizme karşı olan Türk halkının hepsi kalpaklı Kuvayı Milliyeci, “Özgürlük ve bağımsızlık benim ve Türk halkının karakteridir”, diyerek savaşan Mustafa Kemal gibi olmalıdır.

    Türkler, geçmişte de bugün de bulunduğu her coğrafyada emperyalizme-emperyalizmle işbirliği içinde olan uşaklarına-maşalarına karşı direnen yegane millet olmuştur. Öyle olmaya da devam edecektir.

    Kahrolsun emperyalizm ve onun uşakları-maşaları.

    Yaşasın yurtsever Türk milleti.

  • Karşımızda 40 devlet var!

    Karşımızda 40 devlet var!

    Kurtuluş Savaşı’nda yedi düvelle savaşmıştık. Şimdi karşımızda
    40 devlet var!

    Turhan FEYİZOĞLU
    18 Temmuz 2005, Sayı: 86

    İmralı Cezaevi mahkumu Abdullah Öcalan, Suriye’de yaklaşık yirmi yıldan fazla barındırıldıktan sonra Türk devletinin uyguladığı politika nedeniyle 1998 yılında Suriye’den ayrılmak zorunda kalmış, Rusya, İtalya, Yunanistan ve Kenya’da barındırılmış, sonra da CIA tarafından Türkiye hükümeti yetkilileri ve güvenlik elemanlarına teslim edildi.

    Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakanı Bülent Ecevit, MİT Başkanı Şenkal Atasagun’du. 12 Kasım 1998’dan 16 Ocak 1999 tarihine kadar İtalya’da barındırıldığı zaman gazeteci Nilgün Cerrahoğlu, şimdiki İmralı Cezaevi mahkumu Abdullah Öcalan’la bir söyleşi yaptı ve bu söyleşi, Milliyet gazetesinin 13 Aralık 1998 tarihli nüshasında, “Aynanın İçindekiler” başlığı adı altında yayınlandı.

    Şimdi, İmralı Cezaevi mahkumu olan Abdullah Öcalan, bu söyleşinin bir yerinde kendisi ve örgütü için özetle şu açıklamayı yapıyor: “40 yerden müdahale var. 40 devlet. Herkes kendi pozisyonunu kollayacak.”

    Türk ve Türkiye düşmanı emperyalist güçler, 1919’da bile bu kadar birlikte ortak hareket edip Türklere saldırmamışlardı. O dönem için yaygın bir deyimle, Türkler, “Yedi düvele karşı savaşmış”, kazanmıştı.

    1998’de Türkler, 40 devletin Türkiye üzerinde müdahalesi ile karşı karşıyaydı. Buna rağmen, Türkler yine kazandı.

    Ortada bir itiraf var. Nedir bu itiraf? “40 devletin bir şahıs ve bir örgüt üzerinden Türkiye’ye ve Türk vatandaşına karşı emperyalist müdahalesi.” Hiçbir şey gizli değil. Zaten herşey dünya kamuoyunun gözü önünde yapıldı ve yapılıyor. Türk Devletine ve Türk vatandaşına karşı o dönem düşmanlık besleyen bu 40 devletin müdahalesinden bazı örnekler vermek istiyorum.

    ALMANYA: Almanya Gizli İstihbarat Servisi’nin o dönem kullandığı bir numaralı adam Kani Yılmaz’dı. Almanya Gizli İstihbarat Servisi’nin bir nuramaralı ajanı gibi çalışıyordu Kani Yılmaz.

    Ekim 1995’te Alman Hırıstiyan Demokrat Partisi (CDU) Federal Milletvekili ve Berlin eski İçişleri Senatörü Heinrich Lummer, 1995 yazında, Şam’da, Öcalan ile görüştüAlmanya Federal Anayasayı Koruma Örgütü’nden gizli ajan Grünewald, Mart 1996 ve Mart 1997’de Öcalan’la Şam’da görüştü.

    Şam’da Öcalan ile görüşen Hırıstiyan Demokrat Partisi (CDU) Milletvekili Heinrich Lummer, görüşmelerini, o dönem Helmut Kohl’e bağlı çalışan İstihbarattan Sorumlu Devlet Bakanı Bernd Schmidbauer’in bilgisi dahilinde yapıyordu. Lummer, Kasım 1995’te yaptığı açıklamada, “Almanya’nın çıkarları için gerekirse şeytanla bile görüşürüm”,demişti.

    FRANSA: Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand’ın karısı Daniella Mitterand, her türlü desteği verdi.

    François ile Daniella, bu dönem karşılıklı birbirlerini aldatıyorlardı.

    İNGİLTERE: Temmuz 1998’de İngiliz Parlamenter John Austin Walker, Öcalan’la görüşme yaptı.

    İngiliz Lordlar Kamarası mensubu Avebury başkanlığında bir İngiliz heyeti, Ağustos 1998’de Öcalan’la görüşme yaptı.

    İTALYA: 10 Eylül 1998’de İtalyan Komünist Yeniden Kurtuluş Partisi (PRC) milletvekili Montavani ve De Cesaris, Öcalan’la Şam’da görüşme yaptı.

    İSPANYA: Ağustos 1998’de İspanyol İzouierda Unida Partisi’nin dış politikadan sorumlu sekreteri ve Avrupa Parlamentosu üyesi Pedro Marcet başkanlığındaki bir İspanyol heyeti Şam’da Öcalan’la görüştü.

    RUSYA: 10 Ekim 1997’de Rusya Parlamentosu alt kanadı Duma’nın Jeopolitik Komitesi Başkanı Aleksi Mitrofanov başkanlığındaki 4 kişilik Rus Duma milletvekili heyeti Suriye’de Öcalan’la görüştü.

    YUNANİSTAN: Yunan Kara Kuvvetleri subayı Yarbay Savvas Kalenderidis (Kod adı: Kalleras), İzmir Askeri Ataşeliği’ne atandı. Savvas Kalenderidis (Kalleras), Türk devletine karşı bölücük yapanları örgütledi ve onlara destek sağladı. Kalleras, Kenya’da Öcalan’ın yanındaydı.

    Yunanistan’ın bölücü örgütle bir diğer sorumlu olan ajanı General Dimitris Matafias’dı. Ayrıca, emekli Amiral Andonis Naksakis de, Yunan gizli istihbarat servisi tarafından bölücülerle ilgili ilişkileri ayarlama ve bu bölücü örgütün uluslararası bağlantılarına destek verme amacı ile görevlendirilen Yunanlı casuslardan birisiydi.

    17 Ekim 1988: PASOK’ta Andreas Papandreu’nun danışmanı olan Yunanistan gizli servis ajanı Mihalis Haralanbidis, bir grup Yunanlı generalle Bekaa Vadisi’nde Öcalan’la görüştü.

    20 Mart 1992: Yunanistan Yeni Demokrasi Partisi (PASOK) milletvekilleri Varivakis, Vounatso, Elizavet Papazoi ve Mihalis Galenianos’un da aralarında bulunduğu Yunan parlamento heyeti Bekaa Vadisi’nde Öcalan’la görüştü.

    14 Haziran 1995: Yunanistan Parlamentosu Başkanı Birinci Yardımcısı Panayotis Sgourides başkanlığında, Yunan milletvekilleri Hadji Dimitriou, Dimitris Vunatsos, Leonardo Hacandreu, Yannis Statopoulos, Maria Mahera, Vunacos Statopoulos ve Kostas Baduvas’tan oluşan bir Yunan milletvekili heyeti, Bekaa Vadisi’nde Öcalan ile görüşme yaptı.

    1997 yazında Yunanistan Parlamentosu Başkanı Birinci Yardımcısı Panayotis Sgourides başkanlığındaki bir Yunan parlamento heyeti Suriye’nin Bekaa Vadisi’nde Öcalan ile görüşme yaptı.

    Emperyalist güçler tarafından kullanılanlara bir örnek daha verelim.

    Hürriyet gazetesinin 4 Kasım 1997 tarihli nüshasında, “CIA’dan Talabani’ye Ayda 500 Bin Dolar”, başlıklı bir haber yayımlandı.

    Talabani diye sözedilen kişi şimdiki Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’dir.

    Washington Post adlı gazeteden aktarılan bilgiye göre; “CIA, Celal Talabani ve aşiretine, her ay 500 bin dolar ödendiği”, vurgulanmıştır.

    Biliyorsunuz Celal Talabani, Irak’ta Irak halkına yapılan zulüm, baskı, soykırım ve işkenceler için de, 6.5.2004 tarihinde yayımlanan haberlerde belirtildiğine göre, “Abartılmaması gerektiğini”, söylemişti.

    Türklerin, “Parayı veren düdüğü çalar”, deyiminde belirttikleri gibi, Talabani de, “çalınan düdük”, gibi düttürmüş. Cumhuriyet gazetesi yazarı Şanlıurfalı Mehmet Faraç, 10 Haziran 2005 tarihinde “ABD, Kandil’i Koz Olarak Tutuyor”, başlığıyla yayımlanan yazısında özetle şunu belirtiyor:

    “Beyaz Saray’daki son girişimler de gösteriyor ki; ABD bölgesel çıkarları uğruna PKK’yi hedef almaktan kaçınıyor. Kuzey’de bir devletin kurulma çalışmaları sonuçlanmadan ve Irak’taki direniş Kürt müttefiklerin desteğiyle kırılmadan Kandil Dağı’na yönelik bir operasyon çok uzak görünüyor. PKK ise bir taraftan eylemlerini sürdürüyor diğer yandan, ‘Karşılıklı ortak çıkarlara dayalı ilişkiye herkese açığız’ diyerek ABD’ye göz kırpıyor.”

    Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 1.7.2005 tarihinde bir gazete yayımlanan habere göre, Savunma ve Havacılık dergisinin sorularını yanıtlarken özetle şu açıklamayı yapmış:

    “PKK, silahlı eylemlerine paralel olarak insan hakları kisvesi altındaki talepleri ülke bütünlüğünü tehdit etmektedir. Maalesef bu girişimler, gerek yurtiçinde bazı kesimlerden, gerekse AB üyesi bazı Avrupa ülkelerinden hak ettiği tepkileri almamakta, buna mukabil adeta desteklenmektedir. Bölücü örgüt, bazı komşu ülkelerden ve Avrupa ülkelerinden elde ettiği yardımlarla Kuzey Irak’ta barınma, silah, eğitim, finansman, tedavi, elaman temini, yayın organlarının çalışma ortamını sağlamış, bölgedeki kargaşadan da yararlanarak, aradığı siyasi desteği bulmuştur.”

    Yukarıda isimlerle hangi devletin ve bu devletin hangi adamlarının Türk Devleti aleyhinde çalıştığı belgelerle açıklanıyor.

    Bu bir suç duyurusudur.

    Cumhuriyet gazetesinin 10 Haziran 2005 tarihli, “Şehit Analarından Suç Duyurusu” başlıklı haberde özetle şu açıklama yapılıyor:

    “İstanbul Şehit Anaları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, terör örgütü PKK li-deri Abdullah Öcalan hakkında, ‘Devletin hakimiyeti altındaki toprakların bir kısmını devletin idaresinden ayırmaya yönelik hareketlerde’ bulunduğu iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.”

    Bu suç duyurusuna yukarıda isimleri belirtilen devletler ve kişiler de eklenmeli. Gazeteci Yavuz Donat, 5 Temmuz 2005 tarihli Sabah gazetesinde yayımlanan yazısında, Hakkari’nin kent merkezine 17 kilometre uzaklıktaki Dağ ve Komando Tugayı’nın bulunduğu yerdeki anıttan bahsetmiş.

    Yavuz Donat, “Anıtta 1.233 taş var. Biz gidince 2 taş daha eklendi. Geçen gün şehit düşen üsteğmen ile asteğmenin adlarının yazılı olduğu 2 taş. Ve her taşın başında birer çam fidanı. Bir yanda, Ey bu toprak için toprağa düşmüş asker, yazısı okunuyor. Bir yanda, Ne Mutlu Türk’üm diyene.” Anıta, “Adları ile Güneşi Yükseltenler” adını vermişler.

    Yirmi yıl içinde, tüm dünyanın gözü önünde otuz binin üzerinde Türk vatandaşı öldürüldü. Elektrik kaçak kullanıldı, kullanılıyor. Yüzlerce okul yakıldı. Ulaşım ve yol araçları tahrip edildi. PTT link istasyonlarına saldırı yapıldı, tahrip edildi. Binlerce dönüm ormanımız yakıldı. Çevre ve insan hakları açısından insan hakları suçu işlenmiştir. Trenlere sabotaj düzenlendi. Onbinlerce vatandaşımız sakat bırakıldı.

    Başbağlar katliamı, Bingöl-Elazığ karayolunda alçakça katledilen 33 asker şehidimiz, Bakırköy-Çetinkaya mağazasının yakılması ve katliamı, Mavi Çarşı mağazasının yakılması ve katliamı, Tuzla tren durağı katliamı ve buna benzer vahşice yüzlerce katliam unutulmadı. Unutulmayacak.

    Unutulması da mümkün değil. Bu katliamlara, vahşetliklere destek veren, katılan kim olursa olsun suçludur. Hem insanlık hem de tarih önünde suçludurlar. İnsan hakları suçu işlemişlerdir ve İnsan Hakları Mahkemesi önünde hesaplarını vereceklerdir.

    İnsan hakları suçu işleyenlere karşı Türk Devleti ve Türk vatandaşının güvenliği, meşru savunması için kim canını vermişse, çaba göstermişse onlar Türk tarihinin yurtsever şehitleri ve yurtsever kahramanlarıdır.

    Yurtsever şehitlerimizi ve yurtsever kahramanlarımızı unutmamız mümkün değil. Hepsini sevgiyle anıyorum. Yurtsever Türk şehitleri, gazileri ve kahramanları hiçbir zaman unutulmayacak.

  • İZMİR’İN İŞGALİ ve SULTANAHMET MİTİNGİ

    İZMİR’İN İŞGALİ ve SULTANAHMET MİTİNGİ

    Turhan FEYİZOĞLU
    Ağustos 2000, sayı:30

    Tarih yapmak kolay değil. Bunun her zaman bedeli oluyor.

    Birinci Dünya Savaşı’nda alınan yenilgi ile Osmanlı İmparatorluğu tamamen paylaşılma noktasına gelmiş durumdadır.

    Batılı emperyalist devletler çizdikleri haritalara göre Türkiye’yi paylaşmak üzere harekete geçmiştir.
    Mustafa Kemal Atatürk, yıllar sonra Nutuk’ta bu durumu şöyle anlatmıştır:

    “İtilaf devletleri antlaşma hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer fırsat ile itilaf donahmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana Vilayeti Fransızlar; Urfa, Antep, Maraş İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri kıtaları, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı asker ve memurları ve özel adamları faaliyette. İtilaf Devletleri’nin onayıyla Yunan ordusu İzmir’e gönderiliyor.”

    Yunanlılarla işbirliği içinde olan İngiliz ve Fransız filoları komutanları, 14 Mayıs 1919 Çarşamba günü, İzmir’de Vali Konağı’na giderek  Vali İzzet Bey’e işgali bildirir. Rum metrepoliti, saat 16.00’da, Venizelos’un “İzmir’in Yunanistan’a katıldığına” dair mesajıını okur. İngiliz Amiral Calthorpe, saat 22.00’de İzmir Valisine ikinci kez, 15 Mayıs sabahı Yunan askerinin karaya çıkacağını bildirir.
    Vali Konağı’nın önünde öfke ile toplanmış olan İzmir’in gençleri, Vali Konağı’ndan çıkan İngiliz temsilci Morgan ve Smith’e şöyle bağırır:
    “Ölmedik, biz büyük bir milletiz. Uykuda gibi görünüyorsak da uğraş içinde bulunuyoruz. Ülkemizin peşkeş çekilmesini kabul edemeyiz. Bir takım karışıklıklar olacaktır. Biz ölebiliriz, ama başkaları da beraber ölecektir.”

    İzmir’deki bazı yetkililer, “Başımıza geçin direnelim” diyen İzmir’li gençleri susturmaya çalışır. İşgalcilere karşı direnmeyi savunan gençler, bunun üzerine, bir okulda toplanır.Direniş Cemiyeti kuran gençlerden Köprülü Kazım, “Savaşa yarar herkes silahlarıyla dağa çıksın savaşalım.” Çağrısında bulunur. Bir direniş cemiyeti kuran gençler,toplantıda,  silahlanarak iç bölgelere çekilme, kararı alır.
    İngilizler Uzunada’yı, Fransızlar Foça’yı, İtalyanlar Karaburun Akşehir Selçuk’u, Yunanlılar Yenikale’yi 14 Mayıs 1919 günü, işgal eder.
    İzmir Müdafaai Hukuk Cemiyeti, yayınladığı bildiride, İzmir halkını milli birliğe ve işgale karşı silahlı direnmeye çağırır. İzmir minarelerinden sela verilir. Kadınlı erkekli İzmir halkında kırkbin kişi, Maşatlık denilen mezarlığa gider. Gece sabaha kadar ateşler yakılarak limandaki İngiliz, Fransız ve Yunan gemilerine direnileceğine dair gösteriler yapıldı.   
    Batılı emperyalist İngiliz, Fransız, ABD ve İtalyan gemilerinin koruyuculuğunda Yunan ordusuna mensup 12.000 asker, 15 Mayıs 1919 Perşembe günü sabahı,  İzmir”i işgale girişir. Yunan çıkarma birliklerinin içinde, her biri 200 kişiden oluşmak üzere İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan birlikleri de vardı. Rumlar, Yunan askerlerini  bayraklarla karşılar. Papaz Hrisostomos, etrafta koşarak, “Türkleri öldürün” diye bağırmaya başlar.

    Vali İzzet Bey ve memurlar, Kordon boyunda “Zito Venizelos!” diye bağırmaya mecbur edilir.
    Emperyalistlerin işgali kolay olmayacaktı. İzmir’i işgale kalkan Yunan ordusuna ilk direniş kurşununu Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) Gazetesinin başyazarı Hasan Tahsin Recep, diğer adıyla Osman Nevres, Kemeraltı geçidinin başında sıkacaktır.

    “Böyle kollarını sallaya sallaya mı girecekler? Olmaz. Olamaz ki… Sonun da ölüm var… Kan var… Bunu anlamalılar” diyen Gazeteci Hasan Tahsin Recep, işgale girişen Yunan ordusunun üzerine tabancasını doğrultarak sıkmaya başlar.İşgalci Yunanlılardan birkaçını yere serdikten sonra cebinden bir bomba çıkararak yaklaşan askerlere savuran Hasan Tahsin Recep, tabancasındaki son kurşununa kadar savaşır ve şehit düşer. İşgalci Yunan askerleri, yerde hareketsiz yatan adama, ilk başta korkudan yaklaşamaz ve bir süre daha ateş eder. Öldüğüne iyice emin olduktan sonra Hasan Tahsin Recep’in yanına yaklaşan işgalci Yunan askerleri, hınçlarını alamayarak cansız bedenini defalarca süngüler ve tekmelerler. İki gün içinde öldürülenlerin sayısı ikibindir. İşgalciler, yakalayabildikleri subay, er , memur ve halkı, denizde kurdukları ve sora bir denizaltı tarafından torpillenen yüzer hapishaneye gönderir. Yunan torpidoları da denizden ateşe başlar ve büyük sayıda halk katledilir. Devlet kasaları, halk, subaylar ve esnaf, işgalci Yunan askerleri tarafından yağmalanır. Yunan Ordusundan destek alan Rumlar da, fırsattan istifade ederek ellerine geçen Türk’ü öldürmeğe ve soygunculuğa başlar. Türklere yönelik büyük bir soykırım başlatılmıştır Yunanlılar tarafından. 

    İzmir’in işgali, katliamlar ve yağması, tüm ülkede tepkiye yolaçar. Başta, Denizli, Ilgın, Karaman, Alaşehir, Niğde, Ezine, Antalya, Erzurum, Yalvaç, Aydın, Konya, Burdur, Muğla, Balıkesir, Keçiborlu, gibi yörelerde gösteriler, yürüyüşler yapılmaya başlanır, direniş komiteleri kurulur. Erzurum’da yapılan mitingde konuşan Cevat Dursunoğlu, “Tek çare silahlanıp saldırgana karşı koymaktır. Bunun dışında kurtuluş yolu yoktur” der.

    Bu dönemde, İngiliz, Fransız ve İtalyanların işgali altında bulunan İstanbul’da da gazeteteler sansür edildiği için İzmir’in işgali halka duyurulamaz. İstanbul halkı İzmir’in işgal haberini 17 Mayıs 1919 Cumartesi günü, öğrenebilir. Üniversite öğrencileri, protesto amacıyla dersleri girmediler.
    18 Mayıs 1919 Pazar günü, İstanbul Üniversitesi (Dar-ül Fünun)’nde yaklaşık dörtbin öğrenci ve öğretim üyesi, biraraya gelir. Saat 11.15’te Tıp Fakültesi Meclisi Müderrisi Reisi Akil Muhtar Bey, toplantının başladığını, söyler.

    Doktor Besim Ömer Paşa, özetle şunları söyler:
    “Felaket o kadar derindir ki, mütehassis olmayan ne bir Osmanlı, ne bir müslüman vardır. Ve Darülfünun bu milletin ruhu, dimağıdır. Hissisiyatımızın ulviyeti, şiddeti, zamanında makul teşebbüser lazımdır.”

    Fakültelerin öğretim üyeleri, toplantıda, her fakülte namına bir öğretim görevlesinin söz söylemesini ve oluşturulacak bir heyetle gerekli tepkinin gösterilmesini kararlaştırır.
    Toplantıda bazı öğretim üyeleri ve öğrenciler, düşüncelerini dile getirir. Hukuk Fakültesi Meclisi Müderisleri adına Muhittin Adil Bey, şunları söyler:
    “Şerefli tarihimiz, yedi asırlık uzun bir zaman içinde çok şevketli, çok felaketli zaman geçirdik. Fakat bugünkü kadar elim, hazin hiç bir lahza yaşamadık. Felaket zamanları, insanları tesanüde, vahdete sevkeder ve bizim itidal ve basiretimiz, azmimiz mukadderatımızı tesbit edecektir. Bu zamanda bütün teşkilatı milliyeden istifade etmek lazımdır. Bu teşkilatın başında Darülfünun’u görüyoruz. Memleketin dimağı, mütefekkiri Darülfünundur. Darülfünunu olan bir memleket ki bağımsızdır ve bağımsız olmayan bir memlekette Darülfünun yoktur.”
    Tıp Fakültesi adına konuşan Akil Muhtar Bey, şunları söyler:

    “Benim en vehim gördüğüm nokta, bütün ümidi istikbalimizi bağladığımız ilkelerin karanlık içinde kalmasıdır.”
    Yusuf Rıza Bey de, “Kanımızı son damlasına kadar akıtacağız, canımızı feda edeceğiz, gibi sözler çok söylendi. Şimdi iş görmekten başka çare yoktur. Bizim maddi kuvvetimiz yoksa, manevi kuvvetimiz vardır.”

    Fen Fakültesi adına konuşan Gıyaseddin adlı genç, “Asıl mücadele bundan sonra başlıyor” der. Tıp Fakültesi’nden Sırrı adlı öğrenci şunları haykırır, “Eğer hakkımızı teslim etmezlerse buradan bağırıyorum ki, dünya barış yüzü görmeyecektir.” Hukuk Fakültesi temsilcisi öğrenci, “Bütün varlığımızla isyan ediyoruz. Gereken maddi ve manevi teşkilatı yaptır” der.  
    Bu toplantıda bütün gençler adına söz alan Servet Bey, gençliğin önerilerini şöyle bildirmiştir:

    “Türk gençliği:
    1- İşgali protesto etmek,
    2- Vazifesinin kutsiyetini bilerek amil olacak bir kuvvet, bir talebe heyeti teşkil etmek,
    3- Müderris ve muallimleri bu işte önde görmek,
    4- Milletin vicdanı için hakiki seferberlik ilan ederek hudutta, içeri girmişse orada mücadele etmek,
    5- Mektepleri tatil etmek.”

    Gençliğin önerileri böylece toplantıda okunduktan sonra Tıp Fakültesi’nin bir teklifi bildirilir. Teklif şöyledir:
    “Kan dökerek kahramanlıkla ölmeği tercih ediyoruz. Gösteri düzenlenmesini istiyoruz. Umum Darülfünunlulara, alemi insinayite hitap edilmesini istiyoruz.”
    Toplantıya katılan bayanlar, yaptıkları konuşmada şu açıklamayı yapar:

    “Bizde sizin kadar, belki daha ziyade acılıyız. Girişimlerinize en kavi bir imanla iştirak ediyor ve şu hakikati işitmenizi istiyoruz: Kim demiş bir kadın küçük şeydir. Bir kadın belki en büyük şeydir.”
    Toplantıya katılanlar, gösteriler yaparak işgale karşı durulacağına bütün dünyaya duyurulmasına karar verilir. Gösterileri, Darülfünunlu öğrenciler düzenleyecektir.
    Türk Ocağı ve bütün öğrenci kuruluşları, 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü, Fatih Belediye binası önünde 80 bin kişinin katıldığı bir gösteri yapar. İstanbul’da dükkanlar, beş gün süre ile kepenklerini kapar.

    Gösteride yapılan konuşmalarda, Profesör Hüseyin Ragıp, “Hiçbir milletin bize efendi olmasına tahammül edemeyiz” der. Halide Edip, “Gece en karanlık ve ebedi göründüğü zaman gün ışığı en yakındır. Her gecenin bir sabahı vardır”, der. Profesör Selahattin Bey ise şunları söyler, “Bu asır milliyet asrıdır. Milliyet uyanıyor.”
    İşgalci İngiliz kuvvetleri, gösteri alanının üzerinden uçaklar uçurarak halkı korkutmak ister.

    Gösteriye katılanlar, Padişah’a bir dilekçe götürülmesini kararlaştırır. Padişaha götürülecek bu dilekçe için Halide Edip ve iki öğrenci görevlendirilir. Padişaha sunulan dilekçe özetle şöyledir:
    “Bizi kutsal beşiğimizden, aziz yurdumuzdan yoksun bırakmak isteyenlere, biz, son defa olarak göstermek istiyoruz ki, kalplerimiz çarptıkça burada, Türk elinde yaşayacağız, biz varız ve burada kalacağız.”

    Aynı gün, ABD Cumhurbaşkanına da şu telgraf çekilir: “Evet, Reis cenapları Türk ölecektir, fakat hiç bir zaman alçakça değil, şeref ve namuslarıyla ölecektir.”
    Gençlik örgütleri tarafından işgale karşı düzenlenen gösteriler, 20 Mayıs 1919 Salı günü, Üsküdar Doğancılar’da, 22 Mayıs 1919 Perşembe günü, Kadıköy’de yapılır.
    Doğancılar’da yapılan gösteride  Şair Talat Bey, Ferruh Niyazi Bey, Sabahat Hanım, Muzaffer Bey, Necdet Hamdi Bey, Naciye ve Zeliha Hanımlar konuşma yapar. Konuşmalarda, “Yaşamak için ölmeye yemin ettik, yalnız İstanbul değil, köylüler de ayakta. Köylüler çarıklarını ıslatıyor, kepekli undan yol hazırlığı yapılıyor” denilir.
    Kadıköy’de yapılan gösteride Münevver Saime, Halide Edip, Hayriye Melek Hanımlarla Fahrettin Hayri Bey konuşma yapar.
    İstanbul’da bu dönem işgallere karşı ve Türklere yönelik soykırımı kınamak amacıyla yapılan en büyük gösteri 23 Mayıs 1919 Çarşamba günü, Sultahmet Meydanında düzenlenir. Gösteriye kadın, erkek en az 200 bin kişi katılır.

    Gösteride Şair Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip Adıvar, Süleyman Sırrı, Dr. Fahrettin Hayri, konuşma yapar.

    Yapılan konuşmalarda, “Yaşasın İslam milleti! Bayrağımıza, dedelerimizin namusuna ihanet etmeyeceğiz!”dendi. “İzmir Türk Kalacak” rozetleri dağıtılır. 

    Kemal Tahir, “Esir Şehrin İnsanları” adlı kitabında, gösteriye katılan kadınlar hakkında şunları yazmıştır, “Kadınların kara başörtüleri, kara sancaklar gibi başlar üzerinde dalgalanıyordu.”
    Gösterinin sonunda tertip heyetinin bildirisi okunur. Bildiri özetle şöyledir:
    “1- Bugün şurada bir vakitler yüzbin türlü  ulusal gösteriye sahne olan meydanda toplanan biz İstanbul’un Türk-müslüman halkı, mukaddes vatanımızın haksız olarak işgal olunan bölümlerinin boşaltılmasına kadar yüce saltanatın etrafında demir bir çember gibi hayatımızı fedeya hazırız.
    2- Bizler, asırlardan beri tatbik edilen siyasete, göz boyama siyasetine artık katiyen itimat etmiyoruz. Siyasi geleceğimizde kara bulutların çekilmekte olduğunu göstermek isteyen iki yüzlü, şeytanca haberlere, ufuktaki fırtına fiilen bertaraf edilmedikçe, katiyen inanmıyoruz.Coşkumuzu kasten yatıştırmak isteyenleri bütün ruhumuzla kınıyoruz.
    3- Memlekette siyasi ihtirasın sustuğunu artık kalplerimizde vatan endişesinden başka hiç bir endişenin yer bulmamasını samimi ruhumuzla istiyor ve küçük büyük hepimiz buna söz veriyoruz.
    4- Zatı Şevketmeab hazreti bilafetpenahi huzuru humayunlarında içtima edecek şurayı fevkaladenin vatan ve millet için en hayırlı kararlar ittiha eylemesine dualar ediyoruz.
    6- Kararlarımızı takip eden yabancı gözlemcilere ancak basın aracılığıyla h0aberdar etmek azmindeyiz.
    7- İşte vatandaşlar, şimdilik önerilerimiz bundan ibarettir . Bunlar hepimizin kabülüne sunulur.”

    Damat Ferit Hükümeti, 25 Mayıs 1919’da bütün gösterileri yasaklar.

    Halk, dua etmek amacıyla 30 Mayıs 1919 Cuma günü, Sultanahmet Camiinde toplanır. İzmir şehitleri için mevlüt okutulur. Halkın katıldığı tören, gösteriye dönüşür.
    Öğretim üyesi İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Milaslı İsmail Hakkı, Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Şüküfe Nihal  konuşma yapar. Yapılan konuşmalarda, “İstiklal isteriz. Belaların sebebi saldırılar karşısında isyan edilmemesidir” denir.

    Gösteride dağıtılan bildiride özetle şunlar söylenir:

    “İzmir facialarını öğren. Anadolu senin kararını bekliyor. Haksızlara karşı feryat et. Alemin vicdanına hitap eden heyecanlarınla hakkını müdafaaya ve parçalanan vatanın imdadına koş. Bu gösteride kurtarıcı kararlarını ver ve kurtuluşun için çalışmaya yemin et.”

    İstanbul’da düzenlenen gösterilere tepki duyan işgalci güçler, 28 Mayıs 1919 günü, 67 Türk devlet adamını Malta’ya sürgün eder.    
    Mustafa Kemal’de, Anadolu’yu işgalci emperyalist güçlere karşı örgütlemek amacıyla 16 Mayıs 1919 günü, İstanbul’dan ayrılıyordu. 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Samsun’a varan Mustafa Kemal, şu açıklamayı yapar:

    “Ortada Türk’ün barındığı bir Anayurdu kalmıştı onu da parçalamak istiyorlardı. Osmanlı Devleti, Padişah, Halife bunlar manasız sözlerdi. Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız bir Türk Devleti kurmak; Ya İstiklal Ya Ölüm.”

    Türkiye’nin her tarafından işgalci emperyalist güçlere karşı Kuvay-i Milli Dernekleri,direniş örgütleri kurulur. Bunlar daha sonra ulusal düzeyde birleştirilir.

    23 Temmuz 1919’da Erzurum ve 4 Eylül 1919’da açılan Sivas Kongrelerinde, bağımsızlık savaşı için önemli kararlar alınır.

    Sivas Kongresine Askeri Tıp Okulunun öğrencisi Hikmet Boran, asker sivil bütün Tıp öğrencileri adına İsmail Fazıl Cebesoy ve İsmail Hami Danişment de katılmıştır. 19 yaşındakı Tıp talebesi Hikmet Boran, Mustafa Kemal Paşa’ya, “Delegeleri bulunduğum Tıbbıyeliler beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem, manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddederim. Mustafa Kemal’I, vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz” der.

    Mustafa Kemal, şu karşılığı verir: “Evlat, müsterih ol.  Gençlikle övünüyorum. Gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm! Gençler, vatanın bütün istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.”

    Kurtuluş ve bağımsızlık savaşı her türlü zorluk ve imkansızlıklara rağmen gerçekleştirilir ve Türkiye Cumhuriyeti kurulur. Türkiye Devletinin hükümet şeklinin cumhuriyet olduğu, 29 Ekim 1923’te ilan edilir. 

    Gençlik, 1918-1922 yıllarında Türkiye’nin bağımsızlık savaşında ön saflarda yeralmış üzerine düşen görevi yerine getirmiştir.

  • F-16’lar uçacak, tanklar yürüyecek

    F-16’lar uçacak, tanklar yürüyecek

    Turhan FEYİZOĞLU
    19 Aralık 2005, sayı: 97

    “Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğulları üzerine atalarım Bumin Hakan, İstemi Hakan tahta oturmuş. Oturarak Türk milletinin ülkesini, töresini idare edivermiş, düzenleyivermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Asker sevkedip dört taraftaki Kavmi hep itaat altına almış, mutlu kılmış. Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere diz çöktürmüş… Ey Türk Oğuz Beyleri! Üstten gök çökmedikçe, alttan yer delinmedikçe bil ki, Türk Milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz.”

    (Göktürk-Orhun Kitabeleri’nde yazılan Bilge Kağan’ın hitabesinden bir bölüm).

    ***

    Türkler, insanlığın ilk devirlerinden beri Avrasya, Afrika, Ortadoğu, ve Uzakdoğu denilen bölgelere yön veren en büyük millet olmuş, günümüzde de tüm dünyaya yön verecek birikime sahip önemli bir millettir.

    Tüm dünyada herkes, Türk Milleti için şunu diyor:

    “Türk Milleti asker millettir.”

    Neden asker millet deniliyor? En yalın haliyle açıklamaya çalışayım. Türk Milleti, insanlığın var oluşundan beri “asker millet” anlayışını tüm hayatına uygulamıştır.

    “Batılı” olarak adlandırılan ve çok tartışılan bir kitabın yazarının değerlendirmesine göre bu durum şu tarihe kadar devam etmiştir:

    “Süleyman Şah’ın ölümünden sonraki üç yüzyıl içinde, onun onuncu halefi olan Kanuni Sultan Süleyman, Adriyatik kıyılarındaki Arnavutluk’tan, İran İmparatorluğu sınırlarına ve Mısır’dan Kafkasya’ya dek uzanan koskoca bir imparatorluğu adalet ve dirayetle yönetmeye başlamıştı bile. Macaristan ve Kırım ona bağlı prensliklerdi. Avrupa hükümdarları getirdikleri değerli armağanlarla huzuruna çıkarak, aralarındaki antlaşmazlıklar konusunda onun hakemliğine başvuruyorlardı. Orduları, Doğuya giden yol üzerinde yerleşmişti. Filosu tüm Akdeniz’e egemendi. Kuzey Afrika, hükümranlığını tanımıştı. İstanbul onundu. Bütün bunlardan sonra dünya egemenliğini elde etmek için uğraştı. 1580’de Viyana kapılarına dayandı ve Hıristiyan alemini kıskıvrak yakalamaya çalıştı. Başaramadı ve ölümünden sonra yozlaşma başladı. Halefi ayyaş (İkinci) Selim’di. Selim’in bir Ermeni uşağının piçi olduğu ve saltanat kanının onunla değiştiği söylenir. Bir istisna dışında, ondan sonra gelen yirmi yedi padişahın her biri bir öncekinden daha da dejenere idi. Yönetimi, saray haremi, iç oğlanları ve hadım ağaları ele geçirdi. İyi bir önderden yoksun kalan Türkler, tüm insanlıkla aynı şuaya girdi. Yapılarındaki çelik doku yok olmuştu. Enerjilerinden ve canlılıklarından eser kalmamıştı. Soy ve ahlak açısından çürümüşlerdi. Egemenlikleri altındaki bağımlı halklar, onlara başkaldırdılar… Muhteşem Süleyman’ın görkemli saltanatından sonraki üç yüzyıl içinde, Osmanlı İmparatorluğu müflis, mefluç ve çürümüş bir hale gelmişti. Bu imparatorluğun artık dağıtılması gerektiğine kani olan Hıristiyan güçler, onu baskı altına alıp, cesaret edebildikleri parçalarına el koymaya başladılar.”

    Neymiş. Türkler “Asker millet” olmaktan uzaklaştıkları zaman her şeyleriyle çöküntüleri olmuş. Demek ki “asker millet” özelliğini Türkler koruyacak, korumalı. Yoksa millet özelliği kalmayacak.

    Bu değerlendirmeyi ben yapmıyorum. Kim yapıyor? H. C. Armstrong adlı “Batılı” bir yazar, “Bozkurt” adlı kitabının 22. sayfasında bunu açıklıyor.

    Ben bir Türk vatandaşı olarak böyle bir değerlendirmeyi yapsaydım ne olurdu?

    Çağdaş (!), Batılı (!), özgür düşünceli (!) olarak nitelenen bazı aydınlar (!) tarafından yanlı davrandığım ileri sürülerek her türlü alçaltıcı ifadeyle değerlendirilecek, ölümle tehdit edilecektim.

    Armstrong adlı yazar, “Bozkurt” adlı kitabının 22. sayfasında yukarıda özetle aktardığım bölümde şunları diyor?

    1- Emperyalist Batıcı işgalci güçlerle işbirliği yapan Türkler, yozlaştı.

    2- Emperyalist Batıcı işgalci güçlerle işbirliği yapan Türkler, egemenliklerinde olan toprak parçalarını tamamen yitirdi.

    3- Emperyalist Batıcı işgalci güçlerle işbirliği yapan Türkler, savaşçılıklarını yitirdi.

    AB-ABD-İngiltere ve diğer emperyalist işgalci güçler bunu bildikleri için Türk toplumundan askerin özelliğini silmeye çalışıyorlar.

    Türk Milleti buna izin vermemeli.

    Türk Milleti “asker millet” olma özelliğini yitirmedi, yitirmemeli. Bu özelliğini korumalı.

    Avrupa Birliği (AB), İngiltere, ABD ve emperyalist işgalci güçler, 2005 yılında da Türklerin bu özelliğinden vazgeçmesini istiyor, bunun için çaba gösteriyor ve her türlü yolu deniyorlar.

    Ne diyorlar?

    “Askerin gücü azaltılsın”, “asker şuradan çıksın”.

    Bunu insan hakları, barış, kardeşlik adına söyleyen emperyalist işgalci-alçaklar, kendi askeri güçlerini artırmak için her türlü çabayı sarf ediyor.

    Seni hareketsiz hale sokuyor ki istediği gibi hareket etsin, sömürücü-işgalci emperyalist güç.

    Bunun son örneğini Irak’ta görüyoruz.

    AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçler Irak’ta soykırım yapıyor.

    Yarın, İran’da, bir başka gün Suriye’de, bir başka gün Türkiye’de aynı emperyalist işgalci tavırlarını sergileyecekler. Bunun için hazırlıklar yapıyorlar.

    Bunun için dikkatli ol sevgili kardeşim, arkadaşım, dostum.

    Günümüzde “kapkaççı” olarak nitelendirilen şahıslar bile senden daha örgütlü hareket etmektedirler. Bunu bilmeniz gerekiyor.

    “Kapkaççı” örneğin, cüzdanınızı çalıyor.

    Emperyalist-işgalci-kapkaççı güçler sizin tüm hayatınızı alabilir, yok edebilir. Bu örnekler yaşanıyor.

    Şırnak’ın Güçlükonak ilçesinde, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerin desteğindeki maşalar-uşaklar tarafından alçakça yapılan saldırı sonucu yiğit yurtsever Türk gençleri asteğmen Ömer Fidan, asker Mehmet Duru, asker Cihan Olhan ve asker Mehmet Ali Çetin, şehit oldu. Yiğit yurtsever Türk gençleri Türk tarihinin ölümsüzleri arasına adlarını yazdırdılar. Onları unutmayacağız.

    Bu nedenle, Türk Milleti, doğuştan sahip olduğu “asker millet” özelliğine sahip olmalı, bu özelliğini korumalı, buna göre hareket etmelidir.

    “Asker millet” olma özelliği sadece “silahşor” olarak değerlendirilmemeli.

    “Asker millet” özelliği yaşamın her alanı kapsar.

    – Bayrağına sahip çıkman amacıyla savaşmalısın.

    – Dilini yaşatman amacıyla savaşmalısın.

    – Kültürünü yaşatman amacıyla savaşmalısın.

    – Ekonomine sahip olman amacıyla savaşmalısın.

    – Özgürlüğüne sahip olman amacıyla savaşmalısın.

    – Öz değerlerini koruman amacıyla savaşmalısın.

    – Ülkene sahip olman amacıyla savaşmalısın.

    Bütün bunların olabilmesi için ilk önce kendi varlığını korumalı, ülkene-toprağına sahip çıkmalısın.

    Bu nedenle Türk vatandaşı olarak ilk başta vatandaş olarak görevlerinin ne olduğunu bileceksin, sorumluluklarını yerine getireceksin. Bunları yerine getirebilmen amacıyla savaşçı olmalı, başarmak amacıyla savaşmalısın.

    Türk ve Türkiye’nin geleceğini korumak amacıyla ayrıca bu ülkenin askeri var, güvenlik güçleri var.

    Türk Milleti’ni ve Türk devletini korumak için binlerce yıldır varolan “asker millet” özelliğiyle oluşturulan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait “F-16” savaş uçakları her zaman korunma-savunma amacıyla istediği her bölgede uçmaya devam edecektir.

    Türk Milleti’ni ve Türk devletini koruma-savunma amacıyla başta tanklar olmak üzere her türlü zırhlı araç her bölgede yürütülecektir.

    Türk Milleti’ni ve Türk devletini koruma-savunma amacıyla savaş gemilerimiz, donanmamız denizlerimizi korumaya-savunmaya devam edecektir.1

    Türk Milleti “asker millet”tir.

    Türk ve Türkiye için kim nerede aşkla, sevgiyle hizmet veriyorsa onların yanındayız, hepsini seviyoruz, destekliyoruz.

  • Dünya tarihini bilmek için Türklerin tarihini bilmek gerekir

    Dünya tarihini bilmek için Türklerin tarihini bilmek gerekir

    Turhan FEYİZOĞLU
    2 Ocak 2006, sayı: 98

    “Türkçe konuşulan, Türk’e yurtluk etmiş olan yerler
    kıyamete kadar Türk’ün hükmü altında kalacak.”

    Oğuz Kağan

    Dünya tarihi Türklerin tarihinin bir özetidir. Dünyanın tarihini Türkler oluşturmuştu. Halen öyledir.

    Türkleri tanımayanlar için 2005 yılında gazetelere yansımış bazı haberlerden örnekler vererek bunu anlatmaya çalışacağım.

    Neden bunu anlatma gereği duyuyorum? Çünkü “Türk dünyası” hakkında Türkler bile yeterli bilgiye sahip değil.

    Bakın bir olay anlatayım. Tarih: 21-23 Mayıs 1993. Yer ve olay: Türkiye’de, Antalya’da “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk-Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı” düzenlendi.

    Bu toplantıda ilk kez bütün Türk boylarının temsilcileri bir araya gelmiş ve tanımıştı. Güney Sibirya’da yaşayan Şor Türkleri de bu kurultaya katılmıştı. Kurultaya katılan Şor Türkleri temsilcisi o kadar Türk’ü bir arada görünce şaşırmış ve şunları söylemişti: “Biz Şor Türkleri ancak 3000 kişiyiz. Kendimizi az zannederdik. Oysa ne kadar çokmuşuz.”

    “Türk dünyası” kendi gücünün farkına varmalı ve bu işbirliğini geliştirmelidir. Türk’ün gücü nedir? Dünya tarihine bakalım. Türk donanması 16. yüzyılda dünya güçler dengesini değiştirecek işler yapıyordu. Bu yüzyıldan 21. yüzyıla geliyoruz. Aradan 500 yıl geçmiş. 25 Aralık 2005 tarihinde “Deportivolu Taraftarlar, Her Maçta Ay Yıldızlı Türk Bayrağı Açıyor” başlığıyla bir haber yayınlandı.

    Bu haber özetle şöyledir: “İspanya’nın kuzeyinde Portekiz sınırına yakın Galicia bölgesinde, ‘Vigo’ ve ‘La Coruna’ adında iki kent var. Bu iki kentin tepük oyuncuları karşı karşıya geldiğinde, ‘Deportivo La Coruna’ adlı tepük takımının taraftarları, rakip tepük takımı karşısında ellerinde Türk bayraklarıyla sahayı dolduruyor ve “En Büyük Türkiye!” diye bağırarak tepük takımındaki oyuncuları ve taraftarları coşturuyor.

    Tepük oyununun taraftarları öylesine bu işi benimsemişler ki, bu nedenle kurulmuş onlarca Türk taraftarı derneği bulunuyor. Türk taraftar derneklerinden “La Pasion Turca” adlı derneğin kurucularından Ricardo, “Türk bayrağına Deportivo Kulübü yaşadıkça sahip çıkacaklarını” söylüyor. Gazeteci Alberto Torres, bu ilginin nedenini şöyle açıklıyor:

    “Barbaros Hayrettin Paşa, Akdeniz’e hükmettiği sıralarda İspanya sahillerine kadar ulaşmış. O sırada İspanya’da yiğitliğiyle ünlü Galicia bölgesinin delikanlıları, Barbaros’a büyük destek vermişler. Bu işbirliğini içlerine sindiremeyen komşu kent Vigo’nun halkı ise La Coruna’ya Türklerle ortaklığa girmelerinden dolayı, onlara ‘Türkler’ adını takmışlar. Bu ad sporda, özellikle de futbolda günümüzde büyük bir rekabete dönüşmüş.”

    Bir başka olay ve yer. Felemenk ticaret gemileri, 1596’da Cava Adası’na (Endonezya) vardığında kendilerini karşılayanlar arasında İtalyanca bilen bir Türk tüccar da vardı. Bu nasıl olmuş? Bu tüccar orada nasıl bulunmuş? Osmanlı İmparatorluğu yönetimi sırasında “Sarı Selim” lakabıyla anılan “2. Selim” zamanında “Kurtoğlu Hızır Reis” komutasındaki 17 kadırga ve 2 levazım gemisinden oluşan Türk donanması, 1500’lü yılların ortasında Endonezya’ya gitmiş ve uzun yıllar o bölgede kalmış, halkı sömürgecilere karşı korumuş ve onlara her türlü bilgiye vermiş, onlarla kaynaşmışlar. Tekne-gemi yapımcılığını, tekne-gemi kullanmasını, ticaret yapılmasını öğretmişler halka.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü kaybetmesiyle Endonezya’da Avrupa, İngiltere ve ABD işgalciliği-sömürücülüğü başlıyor. Aradan yaklaşık 500 yıl geçiyor. 21. yüzyıldayız. Endonezya’da bağımsızlık için savaşan gerillalar, zemininde kırmızı-beyaz renk olan bayraklarına simge olarak Türk bayrağının simgeleri olan “ay ve yıldızı” almışlar.

    Tüm Avrupa ülkelerinden değil, bazı Avrupa ülkelerinden örnek verelim. 1700’lü yıllarda İsveç Kralı, Ruslara karşı savaşırken Ruslardan kaçmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınmış. Bir süre Osmanlı Devleti’nin misafiri olmuş. İsveç ile Rusya antlaşma yapınca ülkesine geri dönmek isteyen İsveç Kralı’nın yanında 300 Türk askeri güvenlik amacıyla görevlendirilmiş. Uzun bir yolculuktan sonra İsveç’e varılmış. İsveç Kralı’nın yanında İsveç’e giden Türk askerleri geri dönmemiş orada kalmışlar.

    Peki ne olmuş bu Türklere ve ne yapmışlar? İsveç’e giden bu 300 Türk askeri, “Askersund” Kasabası’na yerleşmişler ve hayatlarını orada devam ettirmişler. Almanya’nın özellikle güney bölgesinde bir çok yerleşim yerinin ismi Türk ismi taşıyor: Türkheim, Türkenfeld, Türkenkriege gibi. Kasabalardaki bu Türk isimleri 1960 sonrası giden Türkler nedeniyle kalma değil, daha çok 16. yüzyıldan sonra bu bölgelere giden Türk akıncılardan kalmadır. Almanya’nın Schwetzingen Kasabası’nda 18. yüzyıldan kalma ve Türklerin yaptığı bir camii vardır.

    Avrupa’dan Afrika’ya geçelim.

    22 Kasım 2005 tarihli bir gazetede, “Gambiya’da Türk Olmanın Cazibesi” başlığıyla yayınlanan haber özetle şöyledir:

    “BBC Fransızca bölümünde çalışan gazeteci Jean-Michel Duffrene Ramazan ayının sonlarında Batı Afrika ülkesi Gambiya’nın büyükelçiliğine gitmiş ve Fransız pasaportuyla ülkeye giriş için vize almak istediğinde vize vermemişler. Eşinin Türk olması nedeniyle Türk pasaportuyla başvurmuş ve Gambiya’ya girebilmesi için hemen vize vermişler.

    Gazeteci Duffrene, Türklerin burada yaptığı ekonomik-kültürel-eğitimsel katkılar sayesinde neredeyse Gambiya’nın her tarafında Türk izine rastlamanın mümkün olduğunu belirtiyor.

    Bir örnek de Türkiye’ye yerleşen bir ABD’li aileden örnek vereyim. 29 Kasım 2005 tarihinde “Bursa’ya Yerleşen ABD’li Aile Türkleşti” başlığıyla yayınlanan haber özetle şöyledir:

    “ABD’li David Mc Neill, bir otomobil yedek parça firmasındaki görevi nedeniyle 2 yıl önce eşi ve 4 çocuğuyla birlikte Türkiye’ye geldi. Türk kültürüne çok çabuk uyum sağlayan ve artık yaşamlarını Türkiye’de sürdürme kararı alan aile isimlerini de değiştirdi. David (Davut), eşi Angie (Ece), çocukları Graham (Görkem), Matthew (Mert), Murphy (Müfit) ve Austin de (Aslan) adını aldı. Çocuklarını özel okul yerine bir devlet okulu olan Nedim Öztan İlköğretim Okulu’nda okutan ailenin en sevdiği yemekler ise iskender kebap, fasulye ve pide çeşitleri. David Mc Neill, “Eşim ve çocuklarımla Bursa’ya yerleştik. Burada insanlar çok sıcak. Ben ve ailem çabuk adapte olduk. Burada çok mutluyuz, kendimizi bir Türk ailesi gibi hissediyoruz” demiş.

    Bunun nedenini ABD’li aile açıklıyor: Türkler bulunduğu her bölgede huzur, adalet ve barışı sağlamıştır.

    Türklerin egemen olmadığı bölgelerde savaş, yıkım, sömürü, işgal hakim olmuştur. Türkler dünyanın her bölgesinde, her tarafında bir dünya milleti olarak var ve yaşıyor. Dünya tarihi gösteriyor ki, Türklerin ve Türkiye’nin her şeyi yapabilecek gücü ve örgütlülüğü var. Yeter ki buna uygun hareket edip karar verebilelim. Gücünü ve etkinliğini hissettirsin.

    ABD-İngiltere ve İsrail, Irak’ı işgal ettiği gibi şimdi de İran ve Suriye’yi de işgal etmek istiyor. İran’da 30 milyon, Suriye’de milyonlarca Türk yaşıyor. “Evlad-ı Fatihan” dediğimiz bu yurttaşlarımıza ve orada yaşayan insanlara sahip çıkmak bizlerin görevidir.

    Türkler, bu bölgede, işgalci emperyalist-sömürgecilere karşı direnen tüm ülkelerle, güçlerle işbirliği yapıp buralardaki işgalcileri-sömürgecileri ve emperyalistleri bu bölgeden kovabilir. Bizlere her kesimin ihtiyacı var. Kimse Türklersiz iş yapamıyor ama Türklerin başında olanlar da bir iş yapmak istemiyor.

    Bölgeye barışı ve huzuru Türkler getirebilir. Bunun tarihte örnekleri çoktur. Bir kere daha hatırlatırım.

    Türk’ün olmadığı yerde barış, huzur, kardeşlik ve adalet olmaz.

  • Danimarka, Norveç, İsviçre ve Kanada Büyükelçileri

    Danimarka, Norveç, İsviçre ve Kanada Büyükelçileri

    Danimarka, Norveç, İsviçre ve Kanada Büyükelçileri İstenmeyen Adam İlan Edilmeli, Türkiye’den Derhal Çıkartılmalıdır

    Turhan FEYİZ0ĞLU

    Aslında yukarıdaki istenmeyen elçilerin arasında ABD elçisi Edelman da vardı; ama herif Türkiye’den kendisi ayrılmak zorunda kaldı.

    “TCK Kadın Platformu” imzasıyla Ankara’da, “Türk Ceza Kanunu değişiyor/ O halde mücadeleye devam” sloganıyla afişler asıldı.

    Afişin altındaki imzalarda ayrıca: “Danimarka Büyükelçiliği, İsviçre Büyükelçiliği, Norveç Büyükelçiliği ve Kanada Büyükelçiliği” imzaları da vardı.

    Emperyalist güçler, Birinci Dünya Savaşı’nda bile bu kadar cüretkar değillerdi. Bunu yapacak cesaretleri yoktu. Ama bugün yapabilecek cesareti gösterebiliyorlar. Bu cesareti kimden alıyorlar?

    Bu afişin altında imzaları bulunan Norveç Büyükelçisi H. W. Longva’nın, Danimarka Büyükelçisi C. Hoppe’nin, İsviçre Büyükelçisi Dr. W. B. Gyger’in ve Kanada Büyükelçisi Michael Leir’in “istenmeyen adam” ilan edilerek Türkiye’den derhal çıkartılması gerekir.

    Bunlar Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı “mücadeleye devam” ettiklerini söylemektedir. Bu içişlerimize karıştıklarının açıkça, hem de başkent Ankara’da itirafıdır.

    Tüm dünyada herkesin başkanları için “Aptal” nitelendirilmesi yapılan ABD’nin Türkiye’den giden elçisi Eric Edelman, Boğaziçi Üniversitesi’nde (BÜ) bir konuşma yaptı. 3 Haziran 2005 tarihinde yayınlanan açıklamasında Edelman, yaptığı konuşmada, özetle şunları söylemişti:

    “İki ülke ilişkilerini yanlış yönlendiren fikirler ve ABD şirketlerini boykot çağrıları, özellikle çirkin başlarını kaldırdıkları zaman ezilmelidirler.”

    Bu açıklama beni şaşırtmadı.

    ABD şirketi Cargill’in Bursa’nın İznik Gölü havzasında yaptırdığı mısır işletme tesisiyle ilgili Türk yasaları tarafından verilen ceza kararlarıyla ilgili uygulama hakkında ABD Başkanı George Bush, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan ABD şirketlerinin zorluklarla karşılaştığı eleştirisini yaptı ve bunun halledilmesini istedi.

    ABD’nin siyasette iki yüzlü hareket eden çirkin yüzü böylece bir daha açığa çıktı. Edelman’ın açıklamasıyla ABD politikası suçüstü yakalandı. Bu açıklama yeni bir itiraftır.

    “Baş ezmek” ne anlama geliyor ?

    “Baş ezmek”, ya ABD’nin istediğini yapacaksın, ya da öleceksin anlamına geliyor.

    Edelman denen herif kimin başını ezdi ve ezmek istiyor?

    % 80’i ABD emperyalizmine karşı olduğu söylenen Türk halkının başının ezilmesini istiyor?.

    Peki gittiği her ülkede kışkırtıcılık yapan- kan dökülmesine yol açan olaylara sebep olan Edelman kim?

    Ukrayna göçmeni Yahudi bir aileden olan Edelman’ın annesi İstanbul Yahudilerinden. Bu nedenle Türkçeyi anadili gibi konuşuyor. Fakat, Edelman, Türkiye’de Türkçe’yi az anlarmış gibi hareket etti, taklitçilik yaptı, herkesi kandırmaya çalıştı.

    İsrail’deki ırkçı-faşist Likud Partisi’nin çok sevdiği bir isimdi Edelman.

    ABD emperyalizmine karşı Türk yurtseverlerinin düzenlediği bir eylemle Edelman gibileri hakkında bir örnek vermek istiyorum.

    CIA ajanı Robert Commer, 1968 yılında Türkiye’ye ABD elçisi olarak atanmıştı.

    Commer de, Edelman gibi gittiği her ülkede karışıklık çıkartan bir görevliydi.

    Yurtsever-devrimci Türk gençleri, 1968-1969 yıllarında, Commer’in Türkiye’de istenmeyen adam edilmesini ve derhal Türkiye’den çıkartılmasını isteyen eylemler yaptı. Bunlardan en önemlisi, ABD Elçisi Robert Commer’in otomobilinin ODTÜ’de yakılmasıydı. Commer bu eylemler sonucunda bir kaç ay içinde defolup gitti.

    ABD 6. Filosu Türkiye’ye 1950’den itibaren geliyordu.

    1964 yılında, ABD’nin baskısına karşı Başbakan İsmet İnönü, “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de orada yerini alır”, diyerek tepkisini dile getirmişti.

    Kıbrıs nedeniyle 1964’te ve 1974’te ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı ambargoyu unutmadık.

    Yurtsever-devrimci Türk gençleri, düzenlediği eylemlerle ABD’nin 6. Filo’sunun Türkiye’ye gelmesini 1970 yılında tamamen engelledi.

    1968-1972 yılları arasında çeşitli provokasyonlar sonucunda yurtsever-devrimci Türk gençlerinin “başları ezildikten” sonra ABD 6. Filosu Türkiye’ye tekrar gelmeye başladı.

    ABD’nin Türkiye’de yaptığı provokasyonları-katliamları unutmadık.

    Sinan Cemgil, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve yüzlerce yurtsever Türk genci ABD emperyalizmine karşı geldiği, direndiği için ABD ve İngiltere’nin maşaları tarafından öldürüldü.

    ABD’nin Büyükelçisi Edelman’ın deyimiyle, “Başları ezildi.”

    ABD’nin kendi çıkarları için Türk devletine karşı maşalarını-teröristlerini kullanmasını, desteklemesini unutmadık.

    Tarihten bir örnek vermek istiyorum.

    ABD ve İngiltere’nin maşaları, 20 Haziran 1987 tarihinde, Mardin’in Ömerli İlçesi Pınarlı Köyü’nü basarak, Bedirhan Öztep’in ailesinden kadın-erkek-çocuk 29 kişiyi katletti.

    Bedirhan Öztep’in ailesinden katledilen 29 kişiyi unutmadık. Onlar kardeşimizdir.

    ABD ve İngiltere’nin maşaları tarafından alçakça katledilen 40 bine yakın şehidimizi unutmadığımız gibi, yakın zamanda, 1 Haziran 2004’ten Mayıs 2005’e kadar ABD’nin kullandığı maşalarca öldürülen 107 Türk şehitle 231 yaralıyı da unutmadık, unutmayacağız.

    ABD ve İngiltere’nin yaptığı insanlık dışı diğer olayları unutmadığımız gibi, Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesini, Musul’da 5 Türk güvenlik görevlisinin öldürülmesini yurtsever Türk vatandaşları olarak unutmadık, unutmayacağız.

    Irak’ta ve Türkiye’de yaşayan bazı maşalar, ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu’ya gelerek soykırım yapmasını şenliklerle, halaylarla karşıladı-kutladı, destek verdi, veriyor. Bu ABD ve İngiltere taraftarı maşalar, Ortadoğu’da bazı halklara-milletlere yönelik soykırım ve katliamlara iştirakten-desteklemekten tarih içinde sorumludur. Bu katliamın-soykırımın tarih açısından da bir hesabı olduğu unutulmamalıdır. ABD ve İngiltere’yle yaptıkları bu alçakça işbirliği her zaman karşılarına çıkacaktır.

    Irak ve Afganistan’daki gözyaşı devam ediyor.

    ABD’li diye bir millet yok ama Türk diye dünyanın en eski milletlerinden bir millet var.

    Türk, tüm zamanların içinde her zaman varoldu-varolacak ama ABD’li diye bir şey olmayacak.

    ABD’yi oluşturan ve onlarla işbirliği içinde olan maşalar para için her kılığa bürünmüş, para için herşeyi yapmıştır.

    Mersin’de, Türk Bayrağı’nı yakmak isteyen bir-iki çocuk ortaya çıktı.

    Bu olay bir şeyin açığa çıkmasına yol açtı.

    Bu olay, ABD ve İngiltere dahil emperyalist bazı güçlerle işbirliği içinde olan bazı maşalar tarafından Türkiye’de uygulanmak istenen oyunun ne olduğunun ortaya çıkmasına yol açtı.

    Bu oyunu bilen yurtsever Türk komünisti, yurtsever Türk milliyetçisi ve yurtsever Türk İslamcısı, evine-işyerine Türk Bayrağı astı, tepkisini dile getirdi, ABD ve İngiltere’nin provokasyonlarına dikkat etmesini istedi.

    2005 yılında, Çanakkale Şehitliği’ni her hafta sonu 100 bin kişi ziyaret ediyor.

    Bu gibi örnekler, ABD ve İngiltere karşıtlığının Türkiye’de giderek yapısallaşması anlamına geldiğinin örneklerini veriyor.

    Başka örnekleri diğer yazılarımda vereceğim. Fakat, bu olaylar, şunu söylüyor: Artık, hiç kimseye taviz yok.

    Bir şeyi belirtmem gerekiyor.

    Türk toplumunun, hiç kimseye-topluluğa-topluluklara karşı hiç bir düşmanlığı yok, olmamış. Özellikle dostluğu ve korumalığı olmuş. Bu tarihte örnekle kanıtlanmıştır.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, “Yurtta barış, dünyada barış.”

    Barış nasıl olacak?

    Türkler sabrının son sınırına kadar sabreder, bekler.

    Şair Nazım Hikmet bir şiirinde ne diyor:

    “gayrı yeter demesinler.”

    Türk’ün sabrını zorlamayacaksınız.

    Türk toplumu bu deyime her zaman uymuş ama, Türk toplumuna karşı kim haince saldırı yapmış, kötülük etmişse, eninde sonunda bedelini ödemiş, ödetilmiştir.

    Türk unutmaz, affetmez.

    Tarihe bakın bunun binlerce kanıtını görürsünüz.

    20.6.2005

  • ÇEKİÇ GÜÇ ve TÜRK-ABD İLİŞKİLERİNE BİR BAKIŞ

    ÇEKİÇ GÜÇ ve TÜRK-ABD İLİŞKİLERİNE BİR BAKIŞ

    Turhan FEYİZOĞLU
    Temmuz 1996

    Emperyalizm, her dönem, dünyadaki değişen güç dengelerine göre değişik yöntemler bularak, sömürü çarkını döndürmeye çalışmıştır.

    Kendisini “dünyanın jandarması” olarak gören ABD de, Ortadoğu’daki çıkarlarını korumak amacıyla Çekiç Güç yöntemini bulmuş ve şimdilik bu planını uygulamaya sokmuştur.
    Çekiç Güç olarak adlandırılan askeri güçün Ortadoğu’daki görevi ve amacı nedir buna kısaca gözatalım.

    Ortadoğu bölgesi, 1990 yılı istatistiklerine göre, önümüzdeki 20 yıl boyunca, dünya petrol kaynaklarının yüzde 85’ine sahiptir. ABD, dünya nüfusunun sadece yüzde 5’ini oluşturduğu halde, dünya petrol üretiminin dörtte birini tüketmektedir. 

    Dünyanın diğer önemli iki emperyalist gücünden biri  olan Almanya, Ortadoğu petrolüne yüzde 90, diğer emperyalist güç olan Japonya ise yüzde 98 oranında bağımlıdır.
    ABD, Almanya’nın önderliğindeki Avrupa ve Japonya karşısında, Ortadoğu bölgesini denetimi altında bulundurmak, siyasi-askeri ve ekonomik nüfuzunu korumak ve artırarak sürdürmek için, “Çekiç-Güç” adıyla bir güç oluşturmuştur. Bu güç aracılığıyla, ABD, Ortadoğu bölgesini tam bir denetim altına almayı amaçlamıştır. 
    Bu nedenle ABD, Türkiye, İsrail, Ürdün arasında yeni ittifaklar yapılmıştır. Bunun dışında ve bu ittifaka bağlı olarak bu ülkeler arasında ikili ittifaklargeliştirilerek, pekiştirilmeye çalışılmıştır. En son Türkiye ile İsrail arasında yapılan ittifaklar gibi.

    Her ülkenin dış politikasındaki temel ilkelerden birisi, o ülkenin diğer ülkelere karşı kendi çıkarlarını korumasıdır. Fakat, her nedense, tarih boyunca Türkiye-ABD ilişkilerinde çıkarını koruyamıyan ve bu ilişkiden zarar gören taraf sürekli Türkiye olmuştur.

    Geçmişten buna ilişkin çok örnekler verilebilir. Fakat, buna en güzel örnek yakın zamanda yayınlanan iki haberdir.

    Gazeteci Melih Aşık, Türkiye’de üretilen F-16 uçakları hakkında Milliyet gazetesindeki köşesinde 8 Haziran 1996 günü özetle şu bilgileri vermektedir:

    “Uçak Ankara’daki Mürted’deki fabrikada imal ediliyor. General Dynamics firması bu uçağı üzerine yüzde 60 kar koyarak Amerikan Hava Kuvvetlerine satıyor, ABD Hava Kuvvetleri de üzerine yüzde 15 garanti payını koyarak Türkiye’ye satıyor. Kağıt üzerindeki bu işlemler sonucu…

    Türkiye’de üretilen beher uçak için ABD’ye 26 milyon dolar ödeniyor. Beher uçak için ABD’ye “fazladan” 6 milyon dolar ödeniyor. Bugüne dek 160 uçaklık ilk parti üretim tamamlanmış. Ve Türkiye adına anlaşmaya imza atanların armağanı olarak ülkemiz bu ilk partiden en az 960 milyon dolar (80 trilyon TL?) kazık yemiş.”

    Bir başka kazığın ne olduğunu yine 5 Haziran 1996 günü Milliyet gazetesinde yayınlanan bir haber şöyle açıklamaktadır:

    “Türkiye’nin ABD’den ikisi hibe, biri kiralama yoluyla alacağı üç adet Perry sınıfı firkateynnin teslimi, Rum lobisinin etkin muhalefeti nedeniyle tam bir fiyaskoya dönüştü. Başkan Bill Clinton’ın 31 Mart’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e gönderilmesi için söz verdiği firkateynler, lobi engeline takılınca, bu gemileri almak üzere haftalardır ABD’de bekletilen personelin “eli boş” geri dönmesi kararlaştırıldı. Ankara, 480 Deniz Kuvvetleri pesonelinden 429’unu geri çekeceğini bildirirken, bu personel için ABD’de bulundukları süre içinde yapılan harcama, Türk diplomatlarınca yaklaşık 40 milyon dolar olarak ifade edildi.”

    Türkiye, ABD tarafından atılan bu kazıkları tarihte de yemiştir. Bu nedenle Türkiye-ABD ilişikilerine kısaca gözatmakta yarar vardır.
    İkinci Dünya Savaşı sonrasında, ortaya çıkan yeni pazar paylaşımı  içerisinde Türkiye, ilişkilerini kapitalist sistem içerisinde sürdürmüştür.

    Kapitalist sistem ilişkileri içerisinde kapitalist sistemin liderliğini yapan ve dünyanın jandarmalaığını üstlenen ABD’nin Başkanı Harry S. Truman, 12 Mart 1947’de Türkiye ile Yunanistan’ın sosyalist sistemin liderliğini yapan Sovyetler Birliği karşısında savunmalarına yardım için Kongre’ye bir askeri ve ekonomik yardım tasarısı sunar. Tasarı, ABD’nin güvenliğini sağlamak için oluşturulan Truman Doktrini’nin bir bölümüydü. Kongre’nin yardımı onaylaması ABD’nin Türkiye’nin güvenliği ve ekonomik gelişmesine müdahalesinin başlangıcı sayılır. Ankara’ya gelen ABD askeri uzmanlarıyla yapılan görüşmeler sonunda 1 Eylül 1947’de Türkiye-ABD askeri yardım ve işbirliği anlaşması hazırlanır.

    5 Haziran 1947’de açıklanan Marshall Planı, Türkiye’yi ekonomik açıdan ABD’ye karşı daha da bağımlı kılar. İki ülke arasında 8 Temmuz 1948 tarihinde imzalanan ekonomik anlaşma ilişkilerinin dayandığı ikinci bağlantı olur.

    Türkiye-ABD ilişkileri özellikle Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra siyasi, ekonomik, askeri, kültürel alanlarda yapılan ikili anlaşmalarla daha da kuvvetlenmiştir.
    Demokrat Parti Hükümeti, NATO ve Birleşmiş Milletler Örgütü’ne girebilmek için  25 Temmuz 1950 tarihinde asker gönderme kararı alır. Bu nedenle, ABD Başkanı Truman, 26 Temmuz 1950 tarihinde, Karşılıklı Savunma Yardımı Kanununda bir değişiklik yaparak Türkiye’ye yardım yapılmasını sağlar. Türkiye’nin Kore savaşına katılmasını protesto etmek için Türk Barışseverler Cemiyetinin dağıttığı broşürler polis tarafından toplatılır ve Cemiyet Başkanı Behice Boran ile Cemiyet Genel Sekreteri Adnan Cemgil, tutuklanır.

    Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde NATO’ya resmen kabul edilir. Ancak, 1950’den sonra ortaya çıkan Kıbrıs sorunu, NATO üyesi Yunanistan’la Türkiye arasında büyük gerginliklere yol açar.
    Yunanistan’la birleşmek (ENOSİS) amacını güden Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklere sürekli saldırarak katliamlar yapması Türk-Yunan ilişkilerini 1955’den sonra iyice bozar. 1959 Şubat’ında sorun Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında önce Zürih, sonra da Londra’da yapılan anlaşmalarla geçici olarak çözümlenir. 16 Ağustos 1960’da Kıbrıs, bağımsız bir cumhuriyet olur, Türklerin korunması imzacı üç devletin güvencesine bırakılır. Ancak Kıbrıs Hükümetinin kilit noktalarında Rumlar bulunuyor, ticaret ve ekonomiye onlar egemen oluyor, en kötü toprak ve en önemsiz işler ise Türklere bırakılıyordu.

    1963 Aralık ayında, Rumlar, ENOSİS  istemi ile Kıbrıs’ta Türklere karşı kanlı katliamlar başlatır. Bu nedenle Türkiye’de, Kıbrıs Türklerini korumak için adaya silahlı kuvvetlerin müdahalesini isteyen ve katliamı protesto eden yoğun gösteriler yapılır. Kıbrıs’taki yoğun olaylar üzerine, Birleşmiş Milletler, 4 Mart 1964 tarihinde,  oy çoğunluğuyla bir karar alarak, Kıbrıs’a uluslararası bir barış gücü yollanmasını önerir. Bu karar, Kıbrıs’ı uluslararası bir sorun haline getirir ve Türkiye’nin dış politikadaki durumunu zayıflatır. Emperyalist güçlerin amacı da budur. Başbakan İsmet İnönü, BM’in bu kararıyla birlikte, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale hakkını yitirdiğini açıklar. BM’in, bu kararına rağmen Rumların, Türklere karşı saldırıları artarak devam eder. 16 Mart tarihinde, Meclis, gizli ve olağanüstü olarak toplanır, hükümete Kıbrıs konusunda gerekli yetkiyi verir.

    5 Haziran 1964 tarihinde, ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmemesini ihtar eden bir mektup gönderir. Aslında bu bir ülkenin bağımsız dış politikasına ve siyasi iradesine müdahaleydi.

    Başbakan İnönü, buna yanıt olarak tarihi demecini verir: “Üçüncü bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada onurlu yerini alır.”

    Johnson’un mektubu ve İsmet Paşa’nın ona verdiği yanıt, kamuoyua yansıyınca, ABD karşıtı tepkiler artar.

    Üniversiteli gençler, 27 Ağustos 1964 Perşembe günü, Ankara Zafer Meydanında, 1960 sonrası, “Türkiye’de ilk ABD aleyhtarı” mitingi düzenler.

    Bu dönemde, Türkiye-ABD arasındaki ilişkiler kamuoyunda açıkça tartışılmaya ve eleştirilmeye de başlanmıştır.

    Demirel, 8 Kasım 1965 günü, Türkiye’de ABD üsleri bulunmadığını ileri sürer. Türkiye İşçi Partisi (TİP), buna yanıt olarak, Türkiye’de, Türk yetkililerinin bile girmesinin yasak olduğu 35 milyon m2’lik ABD üsleri bulunduğunu açıklar. Hemen ardından SBF, Hukuk Fakültesi ve ODTÜ’den kırk öğretim üyesi, ABD’nin Kıbrıs ve Vietnam siyasetlerini suçlayan bir bildiri yayınlar. Bildiride aynı zamanda Türkiye’nin dış siyasetini değiştirmesi, bağımsızlık savaşı veren ülkelere destek olması istenmekteydi. Dört gün sonra, Istanbul Üniversitesi’nden seksen öğretim üyesi, bu bildiriyi desteklediklerini kamuoyuna açıklarlar. TMTF ve TMGT başta olmak üzere öğrenci kuruluşları yayınladıkları bildirilerle, ABD’nin Türkiye’nin iç işlerine karışmasını şiddetle eleştirirler. TİP Milletvekili Behice Boran da, 19 Şubat 1966 tarihinde, TBMM’de, dış politika konusunda yapılan görüşmede, Türkiye’nin NATO’dan çıkıp Üçüncü Dünya blokunun lideri olmasını önerir.

    TİP ve ilerici-sosyalist gençlerin ABD’ye karşı tepkileri giderek yoğunlaşır. Hatta Türkiye’ye rahatlıkla gelerek, limanlara demir atan ABD Altıncı Filo’su, ilerici-sosyalist güçlerin tepkileri sonucu gelemez olur. ABD Altıncı Filosu ancak 12 Mart 1971 döneminde verilen askeri muhtıradan sonra kurulan baskı yöntemiyle ilerici-sosyalist güçlerin ezilmesinden sonra gelmeye başlar.
    Dönemin Başbakanı Nihat Erim, ABD’ye yapacağı bir ziyaret öncesi Associated Press muhabiri Nick Ludington ile yaptığı ve 15 Mart 1972 tarihli Günaydın gazetesinde yayınlanan özel görüşmesinde, özetle şu değerlendirmeyi yapmıştır:

    “Solcu Amerikan aleyhtarı unsurların başarı ile ezilmesi sonucu artık Amerikan askeri gemilerine limanların açılması için herhangi bir sakıncalı durumn mevcut değildir.
    Türkiye’deki aşırı solcuların baskısı ile bozulan Türk-Amerikan münasebetlerinin düzelme yolunda olduğunu söyleyen Erim, sözlerine şunları eklemiştir, “1964 yılında Johnson’un bir mektup göndererek Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemesi Türk kamuoyunda çok kötü bir etki yapmıştır. Bu Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmasında da bahane teşkil etmişti. İki ülke arasında ilişkileri bozmak isteyen bu kişiler ve örgütler bugün türkiye’yi bir komünist diktatörlüğü kurmak için yıkmaya çalışan tedhişçilerden başkası değildir.”

    Erim’in söylediğinin aksine, Türkiye’nin çıkarlarına ters düşen politikalara karşı olmak ve bir ülkenin bağımsızlığını savunmak yurtseverlikten başka birşey değildir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, “Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz.”

    Bu nedenle Türkiye, “Çevik Güç”ün uzatılıp uzatılmaması yönündeki tartışmaların yapıldığı şu günlerde, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarının bekçisi olma yerine, ulusal çıkarlarımızı koruyacak bir politika izlemek zorundadır.

    1961-1971 DÖNEMİNDE ABD, NATO ve ALTINCI FİLO’YA KARŞI YAPILAN BAZI EYLEMLER
    Turhan FEYİZOĞLU
    27 Ağustos 1964 Perşembe: Ankara’da ABD aleyhinde gösteri yapılır.
    28 Ağustos 1964 Cuma:Istanbul’da ABD aleyhtarı gösteri yapıldı.
    29 Ağustos 1964 Cumartesi: Istanbul’da yine ABD aleyhtarı bir gösteri yapılır.
    28 Kasım 1965 Pazar: Ankara’da 38 öğretim üyesi bildiri yayınlayarak, ABD’nin Kıbrıs, Ortadoğu, Vietnam politikasına karşı çıkar.
    1 Aralık 1965 Çarşamba: Istanbul’da 80 öğretim üyesi bildiri yayınlayarak, Ankara’daki öğretim üyelerinin yayınladığı bildiriyi desteklediklerini açıklarlar.
    1 Mart 1966 Salı: ABD Cumhurbaşkanı Johnson’un Türkiye’yi Vietnam’a benzetmesi ilerici-sosyalist gençlik arasında büyük tepki yaratmış, gençlik kuruluşları yayınladıkları bildirilerle Johnson’u kınamışlardır.
    16 Nisan 1966 Cumartesi: İlerici gençlik örgütleri, “Türkiye’nin Dış Politikası, İkili Anlaşmalar ve Yabancı Üsler” konusunda açık oturum düzenlemişlerdir.
    26 Mayıs 1967 Cuma: İlerici öğrenci örgütleri, ABD’nin Yunanistan ve Vietnam’da giriştiği faaliyetleri yeren bildiriler yayınlamışlardır.
    27 Haziran 1967 Perşembe: Istanbul’da bulunan Altıncı Filo’yu protesto etmek amacıyla ABD’lilerin Taksim Atatürk Anıtına koyulan çelenk yakılmıştır.
    24 Haziran 1967 Cumartesi: Istanbul’da ABD Altıncı Filo aleyhinde miting yapıldı.
    1 Ekim 1967 Pazar: Adana’da ABD aleyhtarı bir miting yapılmıştır.
    7 Ekim 1967 Cumartesi: Istanbul’da ABD Altıncı Filosu’nu protesto etmek amacıyla miting yapılır.
    10 Ekim 1967 Salı: ABD Altıncı Filosunu protesto etmek amacıyla bir grup genç, Istanbul’da açlık grevi yapmaya başlar.
    15 Ekim 1967 Pazar: İzmir’de ABD Altıncı Filosu’nu protesto mitingi yapılır.
    16 Ekim 1967 Pazartesi: Altıncı Filo’yu protesto amacıyla Taksim’de ABD bayrağı yakılır.
    22 Kasım 1967 Çarşamba: Istanbul’da düzenlenen Kıbrıs mitinginde ABD bayrağı yakılır.
    9 Aralık 1967 Cumartesi: Ankara’da “NATO’dan Çık” mitingi yapılır.
    4 Nisan 1968 Perşembe: NATO’nun kuruluş yıldönümünde Istanbul’dan 308 bilim adamı NATO’ya Hayır bildirisi yayınladı
    14 Mayıs 1968 Çarşamba: Istanbul’da NATO’YA HAYIR haftası bugün başladı.
    15 Temmuz 1969 Pazartesi: Istanbul’a ziyareti sekiz gün sürecek olan ABD Altıncı Filosuna karşı eylemler başladı. 17 Temmuz günü ITÜ Yurdu polis tarafından basıldı. Vedat Demircioğlu, yurdun penceresinden kaçmak isterken, düşerek sağır yaralandı.
    18 Temmuz 1968 Perşembe: Ankara’da ABD binaları taşlandı. 
    19 Temmuz 1968 Perşembe: Trabzon’da ABD aleyhtarı gösteriler yapıldı.
    20 Temmuz 1968 Cumartesi: Istanbul’da, “Barış için ABD emperyalizmle savaş” mitingi yapıldı. İzmir ve Amasra’da Altıncı Filo’yu protesto eden eylemler yapılmıştır.
    24 Temmuz 1968 Çarşamba: Altıncı Filo’yu protesto eylemleri sırasında ağır yaralı olan ITÜ öğrencisi ve TİP üyesi Vedat Demircioğlu’nın hastahanede ölmesi üzerine protesto gösterileri yapan öğrencilerle-polis çatıştı.
    25 Temmuz 1968 Perşembe: ABD Altıncı Filosu’nun Istanbul’a gelişi sırasında ITÜ Gümüşsuyu Öğrenci Yurduna yapılan baskında yaralanan öğrenci Vedat Demircioğlu’nun ölmesiyle başlayan olaylar bugün Istanbul’da devam etmiştir.   
    27 Temmuz 1968 Cumartesi: Istanbul’da ABD aleyhtarı bir miting yapıldı.
    28 Temmuz 1968 Pazar: ABD aleyhtarı gösteriler sırasında yaralanan Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi ve TİP üyesi Atalay Savaş, bugün ölmüştür.
    29 Ağustos 1968 Perşembe: ABD Altıncı Filosuna Hayır mitingi İzmir’de yapıldı.
    6 Eylül 1968 Cuma: Tam Bağımsız Türkiye Mitingi İzmir’de yapıldı.
    7 Eylül 1968 Cumartesi: Tam Bağımsız Türkiye Mitingi’nin ikincisi İzmir’de yapıldı.
    1 Kasım 1968 Cuma: ITÜ’nün açılışı dolayısıyla, “NATO’ya Hayır” bildirisi yayınlanmıştır.
    8 Şubat 1969 Cumartesi: Altıncı Filo’ya Direnme Haftası, bugün Istanbul’da başladı.
    11 Şubat 1969 Salı: Altıncı Filo’nun Istanbul’a gelişini protesto etmek amacıyla Istanbul’da protesto mitingi yapıldı.
    16 Şubat 1969 Pazar: “ABD Emperyalizmine ve 6. Filo’ya” karşı Istanbul’da düzenlenen mitinge gericiler saldırdı. İki ölü yüzlerce yaralı var.
    20 Aralık 1969 Cumartesi: Ankara ve İzmir’de Altıncı Filo’yu protesto yürüyüşü yapıldı.
    16-21 Mart 1970 tarihleri arasında: Istanbul ve Ankara’da “Bağımsızlık Haftası” düzenlendi.

  • ATATÜRK’ÜN BURSA KONUŞMASI

    ATATÜRK’ÜN BURSA KONUŞMASI

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN BURSA KONUŞMASI ve GENÇLİK

    Toplumun genelini kapsayan bir olay meydana geldiğinde kurumlar ve bireyler bu olaydan değişik boyutta etkilenirler. M.K. Dergisi’nin 12. sayısında Türkiye Gençlik Hareketi Tarihi açısından, “Türkçe Konuş Kampanyası” ile ilgili olarak  “Harf Devrimi”ne gençliğin yaptığı bir katkıyı aktarmıştım. Bu kez, “Harf Devrimi” nin bir başka kesiminde nasıl yansıdığını aktarmaya çalışacağım.
    Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı devrimler bir bütündür ve birbirine bağlıdır. Biri diğerinden ayrı olarak düşünülümez ve biri diğerini tamamlayan olaylardır. 

    Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyet ilan edildikten sonra, cumhuriyet ilkelerini hemen uygulamaya başladı.

    TBMM, 2 Kasım 1922’de 308 sayılı kararı ile Meclisin egemenliği temsil ettiğine, saltanat’ın kaldırıldığına karar verdi. Alınan karar özetle şöyle idi:

    “Millet, eski otokrat hükümet-i şahsiye ve saray halkı ve etrafının sefahatı esasisi üzerine müesses bir saltanat yerine asıl halk kitlesinin ve köylünün himaye ve saadetini tekeffül eden bir Halk idaresi tesis ve vaz’etmiştir”

    Daha sonraki adım eğitimde atıldı. 3 Mart 1924 Pazartesi günü, önemli üç yasa çıkartılır. 429 sayılı kanunla “Şeriye-evkaf” ve “Erkanı harbiyeyi umumiye vekillikleri” kaldırılır. 430 sayılı kanunla “Öğretimin Birliği” kabul edilerek medreseler kapatılır. 431 sayılı kanunla “Hilafet” kaldırılır. Böylece Türkiye Cumhuriyeti rejimi siyasal anlamda onaylanır. Hilafetin kaldırılması ile devletin en üst düzeyinde başlayan değişim, toplumsal yaşamın bütün alanlarına yansıtıldı.

    Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ağustos 1925 Pazar günü Kastamonu’da yaptığı tarihi konuşmada, o döneme kadar yaptığı işler hakkında özetle şu açıklamalarda bulunmuştu:

    “Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkilapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asri ve bütün mana ve eşkali ile medeni bir heyeti içtimaiye haline getirmektir; inkılabatımızın umdei asliyesi budur. Bu hakikatleri kabul edemiyen zihniyetleri, tarumar etmek zaruridir… Efendiler ve millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kafidir….Hükümeti Cumhuriyetimizin bir Diyanet İşleri Riyaseti makamı vardır. Bu makama merbut müftü, hatip, imam gibi muvazzaf bir çok memurları bulunmaktadır. Bu vazifedar zevatın ilimleri, faziletleri derecesi malumdur. Ancak burada vazifedar olmayan birçok insanlar da görüyorum ki, aynı kıyafet iktisasında berdevamdırlar. Bu gibilerin içinde çok cahil ve ümmi olanlarına tesadüf ettim. Bilhassa bu gibi cühela, bazı yerlerde halkın mümessilleri imiş gibi onların önüne düşüyorlar, halkla doğrudan doğruya temasa adeta bir mani teşkil etmek sevdasında bulunuyorlar. Bu gibilere sormak istiyorum; bu vaziyet ve selahiyeti kimden, nereden almışlardır?

    Malum olduğuna göre, milletin mümessilleri, intihap ettikleri mebuslar ve onlardan teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi ve meclisin itimadına mazhar Hükümeti Cumhuriyedir. Bir de mahalli müntehap Belediye Reisleri ve heyetleri vardır. Millete hatırlatmak isterim ki, bu laubaliliğe müsaade etmek asla caiz değildir… Arkadaşlar, Türk milleti çok büyük vakalarla isbat etti ki, ilerlemeği ve yeniliği ister, inkılapçı bir millettir. Son senelerden önce de milletimiz teceddüt yolları üzerinde yürümeğe, içtimai inkılaba teşebbüs etmemiş değildir. Fakat hakiki semereler görülemedi. Bunun sebebini araştırdınız mı? Bence sebep, işe esasından, temelinden başlanmamış olmasındandır.”

    2 Eylül 1925 Çarşamba günü, “Tekaya ve Zevayanın Seddine ve İlmiye Sınıfı ile Kisvesine ve Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetlerine Dair İcra Vekilleri Heyetinin Kararnamesi” yasası kabul edildi. Yasaya göre, böylece tekkelerin kaldırılmasına ve mallarının devletleştirilmesine, tarikatların da dağıtılmasına ve yasaklanmasına karar verildi.Ayrıca, cübbe ve sarığı bundan böyle yalnız camilerde vaaz veren, nikah kıyan ve mezar başında dua eden islam din adamları giyecektir.

    Mustafa Kemal Atatürk, kendi söylediği gibi herşeyi temelinden ele almış, bazı tepkilerle karşılaşmış, herşeye rağmen, ilkelerinden ödün vermemiştir.

    Mustafa Kemal Atatürk, 5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında yaptığı konuşmada bunu bir kere daha vurgular ve şunları söylemiştir:

    “Dünya tarihinin 1453’te Türkler tarafından fethi zaferi gibi bir olayını anımsayalım. Bütün bir dünyaya karşın, İstanbul’u her zaman için Türk halkının malı haline getiren aynı güç, hukuk bilimcilerinin sert direncini kırmaya ve gene o sıralarda bulunmuş olan basımevini Türkiye’ye sokmaya yetmemişti. Eski yasaların ve onların bekçilerinin, basımcılığın ülkeye girmesine izin vermesinden önce, yüzyıl süreyle incelemeler yapıldı, karşı çıkmalar oldu, olumlu ve olumsuz tartışmalarla gü ve enerji tükedildi, Devrimcilerin en güçlü, en fesatçı ve en tehlikeli düşmanları köhnemiş yasalarla onların eskimiş savunucularıdır. Biz, tamamıyla yeni yasalar çıkaracağız ve eski hukuk ölçütlerini kökten yok edeceğiz.”

    17 Şubat 1926’da Millet Meclisinde kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde uygulamaya giren, medeni kanun kabul edilir. Medeni Kanun en etkili biçimde bireyin özel alanına etkili olur ve aile yaşamında devrim meydana getirir. Yeni Medeni kanun, uygar evliliği ve mahkeme yoluyla boşanmayı getirdi. Bu arada her iki cins eşit duruma getirildi ve çok kadınla evlenme yasaklandı.

    Mustafa Kemal Atatürk, bu konuda da şunları söylemiştir:

    “Zamanımızın gereklerinden biri, kadının durumunu bütün alanlarda düzeltmektir. Bunun sonucu olarak kadınlar da, erkekler gibi bilim ve teknik adamı olacaklar ve aynı eğitim düzeyine ulaşacaklardır. Bundan sonra, toplumda aynı safta yürüyen kadınlar ve erkekler birbirlerinin destekçisi olacaklardır.”

    Arap-islam kültüründen kurtarmak amacıyla birçok ileri adım atan Mustafa Kemal Atatürk, en büyük engel olarak arap abece’sini görüyordu. 1923 ve 1924 yıllarında Millet Meclisinde bu konuları ele alır. Hatta 1924 yılında, Almanya’da yüksek öğrenim görmekte olan Türk gençleri, kendi aralarında 5’i ünlü olmak üzere 30 harften kurulu, latin kökenli yeni bir abece hazırlar ve bunu tanıtmak amacıyla “Yeni Yazı” adlı bir de dergi yayınlar. Fakat koşulların o dönem Türkiye’de uygun olamaması nedeniyle bunu ancak 1927’de yeniden gündeme getirir. 1927 yılı, bu konuda yapılan araştırmalar ve tartışmalarla geçer.

    15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında, Mustafa Kemal, büyük Nutku’nu okur. Atatürk, bu söylevinde, 19 Mayıs 1919’dan başlayarak Kurtuluş Savaşı’nı, siyasal olayları, devrim hareketlerini anlatır. Hergün 6 saat konuşmak suretiyle altı gün 36 saat konuşarak, söylevini “Gençliğe Hitabesiyle” bitirir. Hitabe aynen şöyledir:

    “Bugün ulaştığımızsonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.

    Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.

    Ey Türk gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.

    Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli güven kaynağındır. Gelecekte dahi, seni, bu kaynaktan yoksun etmek isteyecek, içerde ve dışarda kötü niyetliler bulunacaktır. Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunma mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın durumun imkan ve şartlarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar, çok elverişsiz olabilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve şaşkınlık ve üstelik hayınlık içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi çıkarlarını, yurda girmiş düşmanların siyasi emelleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksullluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

    Ey Türk geleceğinin evladı! İşte; bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu kanda vardır!.”
    3 Şubat 1928 tarihinde, Istanbul Ayasofya’da (O zaman camiydi) hutbe ilk kez Türkçe olarak okunur. 10 Nisan 1928’de, Anayasa’nın II. maddesinde yeralan, “Türkiye Devleti’nin dini, İslaem dinidir” ile 26. maddesinde yeralan Ahkam-ı Şer’iyenin (İslam şeriatına ilişkin hükümler) Meclis’in görevleri arasında bulunduğunu belirten madde Anayasa’dan çıkarılarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti hukuksal olarak layikleştirilir. Böylece din yöneticiler elinde alet olmaktan kurtarılır.

    1 Kasım 1928’de kabul edilip, 3 Kasım’da yürürlüğe giren, “Latin harflerini kullanma yasası” kabul edilir. Atatürk, bu konuda şunları söylüyordu: “Bizim uyumlu, zengin dilimiz, yeni türk hafrleriyle kendini gösterecektir. Ulusumuzun güzel ve soylu diline kolay uyan bu yazı, bizi az emekle, kolay yoldan bilgisizlikten de kurtaracaktır.”

    Yeni yazı, aynı zamanda, dil reformunun da başlangıcı olur. 30 Kasım 1928 günü gazeteler son kez olarak arap yazısıyla çıkıyor, 1 Aralık 1928 günü ise tümüyle yeni Türk abece’si ile yayınlanır. Sadece gazetelerin değil, Kur’an’ın Türkçe yayınlanması konusunda da önemli bir adım atılır.

    Mustafa Kemal Atatürk, 1930 yılında Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesi için emir verir. Atatürk, bu konuda özetle şunları açıklamıştır:

    “Kuran’ın Türkçeye çevrilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim. Halk, tekerrür etmekte bulunan birşey mevcut olduğunu ve din ricalinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka işleri olmadığını bilsinler.”

    T.B.M.M, Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi için 4.000 Türk Lirası para ayırır. Atatürk’ün sağlığında başlayan Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi ancak ölümünden sonra bitirilebilir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı bu devrimlere karşı çıkan yobazlar, Menemen’de ayaklanır. Yedeksubay Mustafa Fehmi Kubilay, 22 Aralık 1930’da Menemen’de yeşil bayrak altında ayaklananlara karşı çıkar. Ayaklananlar, ilk önce Kubilay’ı yaraladılar sonra başını kestiler. Daha sonra, yeşil bayrağın ucuna Kubilay’ın kestikleri başını takarak sokaklarda dolaştırdılar. Buna engel olmak isteyen iki bekçiyi daha öldürdüler. Başını kestikten sonra Kubilay’ın kanını içen Derviş Mehmet, “Halife sınırda bizi bekliyor; kalkın, müslümanlığı kurtaralım” diye haykırır. Ordu birliklerinin duruma müdahale etmesi üzerine ayaklananların elebaşılarından olan Derviş Mehmet ve iki adamı öldürülür.

    Olayı öğrenen Atatürk, Başbakan İsmet İnönü, Milli Savunma ve İçişleri bakanlarıyla Ankara’da bir toplantı yapar. Toplantıda, sıkıyönetim mahkemesinin hükmedeceği cezaların, bütün mürtecilere ibret olacak biçimde verilmesi; cezaların hemen yerine getirilmesi, olaya karşı çıkmayan Menemen halkının başka yerlere göç ettirilmesi kararı alınır.

    Ancak sonradan Menemen halkının tümüyle cezalandırılmasından vazgeçilir. Askeri mahkemede 2.200 kişi yargılanır. 34 kişi idama mahkum edilir. 41 kişi çeşitli cezalara çarptırılır. Sanıklardan sadece yirmisekiz kişi idam edilir.

    Cumhuriyet devrimleri herşeye rağmen uygulanmaya devam eder. 22 Ocak 1932’de Istanbul’da Hafız Yaşar Okur, ilk kez Türkçe Kur’an’ı Yerebatan Camii’nde okur. Türkiyede’de ilk Türkçe ezan, 30 Ocak 1932’de Ayasofya (o dönem cami olarak kullanılmaktaydı) ‘nın minaresinden okunur. 6 Şubat 1932’de ise Süleymaniye Camii’nde Türkçe hutbe okunur. Daha sonra, Aynı günlerde, Diyanet İşleri Başkanlığı, müftülüklere, ezan ve kametin yakında Türkçe okunacağını bildirir. Ezan çeşitli nedenlerle 1934 yılından itibaren Türkiye’nin her tarafında Türkçe okunmaya başlar. Ezan, 1934’ten 1950’ye kadar 16 yıl, Türkiye’nin her yerleşim biriminde anlamadığı başka bir dilde değil Türkçe olarak okunur. Demokrat Parti, iktidara geldikten hemen sonra 16 Haziran 1950’de Arapça ezan okunmasını yasaklayan Türk Ceza Yasası’nın 526. maddesi değiştirir ve Türkçe okunan ezana son verdirip, Ezan’ı Arapça okutmaya başlatır.

    Ezan’ın Türkçe okunmasıyla ilgili olarak 1933 yılında önemli bir olay meydana gelir. bu olayı kısaca aktaralım. Mustafa Kemal Atatürk, 1933 yılının Ocak ayında, yurt gezisine çıkar. Bu gezi sırasında Bursa’ya uğrar. Verilen emir üzerine Bursa’da ezan Türkçe okunmaktadır. Atatürk, Bursa gezisini tamamlayıp, İzmir’e gider.

    Atatürk’ün Bursa’dan ayrılmasından sonra Menemen olayının hazırlayıcıları olan Nakşibendi tarikatının Bursa’daki yandaşlarından 30-40 kişilik bir grup, 3 Şubat 1933 Cuma günü, ezan Türkçe okunduğu için ayaklanır. Yobaz grup, Bursa Ulucami yanında bulunan Evkaf Müdürlüğü’ne başvurarak ezan ve kametin Bursa’da arapça okunmasını ister. Yobaz grup, büyük bir kalabalık toplayarak, daha sonra, Bursa Valiliği’ne giderek aynı isteği orada tekrarlar. Yobazların bu davranışına ilgili makamlar hemen hemen seyirci kalır. Atatürk’ün emanet ettiği gençlik de de bir kımıldama olmaz.

    Atatürk, 3 Şubat akşamı olayı İzmir’de bulunduğu zaman öğrenir ve beyninden vurulmuşa döner. Atatürk’ün Yaveri Cevdet Tolgay, bu olayı şöyle anlatmıştır:

    Ocak ayının ortasında bir tetkik seyahatindeydik. Son merhale olarak İzmir’e geldik. İzmir’e vardığımızda tarih 31 Ocak 1933’dü. Gazi, Şubat’ın ilk üç günü İzmir’i dolaştı. Tetkikat yaptı. Gazi’nin yanında o zamanki İktisat Vekili Celal Bayar’ın başkanlığında tetkikler yapan bir iktisat heyeti de vardı.

    3 Şubat 1933 akşamı İzmir’de Kordon’daki köşkte akşam yemeği sırasında Bursa’daki ezan olayı intikal etti. İlk gelen haber Gazi’yi bir hayli asabileştirdi. Devrimlere karşı olan bir hareket Gazi’yi şiddetle mukabeleye sevk ediyordu. O zaman devrimler daha yeniydi.

    İlk tepkisi şiddetle ‘Bursa’ya baskın yapacağız’ şeklinde oldu ve hemen hazırlık emrini verdi. Hareket tarihimiz 4 Şubat 1933 oluyordu. Saat 03.30’da Afyon’a hareket etti. Celal Bayar heyeti İzmir’de kaldı. Afyon’da Antalya gezisinden dönmekte olan Başvekil İsmet Paşa da trene bindi. Gazi ile İsmet Paşa aynı trende Eskişehir’e kadar özel olarak konuştular. Eskişehir’den sonra İsmet Paşa Ankara’ya, biz Bilecik istikametine hareket ettik. Saat beşte biklemeden Bilecik’ten hareketle 9.30’da Bursa’ya geldik. Gazi, gider gitmez işe el koydu. Meşgul oldu. Hadise, sanıldığı kadar büyük mahiyette değildi. Fakat ilgililer, takibinde gevşek davranmışlardı. Fakat Atatürk olayı kendi inkılaplarına karşı bir hareket olarak ele aldı. 6 Şubat’ta, yani ertesi günü Dahiliye ve Adliye Vekilleri geldiler ve işe vaziyet ettiler. İşte o sırada Atatürk köşkte bu konuşmayı yapmıştır. Köşk, şimdiki Çelik Palas Oteli’nin yanındadır. O köşkte akşam yemeğinde bu konuşmayı yapmıştır.”

    Olayın tanıklarından Hasan Rıza Soyak da, bu olayla ilgili olarak şunları anlatmıştır:

    “İzmir’deydik; buraya Bursa’dan gelmiştik; oradan ayrıldığımız güne kadar camilerde ezan Türkçe okunuyordu. Fakat Atatürk Bursa’dan ayrılır ayrılmaz koyu gericiler pek cesaretli bir tepki yaratmışlar, köylere kadar ezanı yeniden arapçaya çevirmek için teşebbüse geçmişlerdi. Buna karşı, ilgili resmi makamlar hemen hemen seyirci kalmış, adeta sinmişler. Eşsiz inkılapçının tek bel bağladığı gençlikten de bir kımıldama olmamış. Atatürk bunu haber alınca beyninden vurulmuşa döndü, yerinde duramaz oldu. Derhal bursa’ya hareket emrini verdi. Birkaç saat içinde hazırlandık ve trene atlayarak yola çıktık. Yol boyunca hep bundan bahsediyor, idarenin gevşekliğinden, gençliğin ilgisizliğinden acı acı yakınıyordu.”

    6 Şubat akşamı Çelik Palas Oteli’nin yanındaki köşkte sofrada bazı gazetecilerle birlikte 10-15 kişi vardır. Konu yine gençliğin ilgisizliğine geldiğinde, sofrada bulunanlardan biri Atatürk’ün gönlünü almak için, “Efendim, Bursa gençliği bu hadiseyi hemen bastıracaktı. Fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü..” diye söze başlar fakat devam edememiştir. Atatürk, bir işaretle sözünü keser, sonra da Türk gençliğinden ne anladığını belirten ve bugün “Bursa Nutku” diye bilinen konuşmasını yapar.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 6 Şubat 1933 Pazartesi akşamı, yaptığı konuşma Cumhuriyet Gazetesi’nin 29 Ekim 1996 tarihli nüshasında aynen yayınlanmıştır. Bu konuşma şöyledir:
    “Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılapları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu cvardır, adliyesi vardır demeyecektir. hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.

    Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz inkılap ve cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek; ‘demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’

    Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana, İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inan ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir’. İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği. “

    Atatürk, söz konusu bu konuşmayı yapmış, fakat, söylenenlere ve yazılanlara göre, o zamanki İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, bunun yayınlanmasını uygun görmemiş ve yayınlanmasını engellemiştir.
    Atatürk’ün başyazarı Falih Rıfkı Atay ise, “Atatürk işte bu gericiliğin bu küstahlığına karşı devrimci gençliği cesaretlendirmek, gericiliğe gözdağı vermek için o sözleri söylemiş, ama yayınlatmamıştır” diye yazar.

    Atatürk’ün bu konuşması ilk defa Bursalı gazeteci Rıza Ruşen Yücer’in, 1947 yılında yayınlanan, “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitabında yayınlanır.
    Atatürk’ün Bursa Nutku diye bilinen konuşması daha sonra bazı siyasi polemiklere yolaçtığı gibi yargılamalara bile konu edilmiştir.

    Bursa Nutku diye bilinen konuşma, 21 Temmuz 1949 günü İzmir’de düzenlenen Demokrat Parti İzmir İl Kongresinde kısmen okunur ve 22 Temmuz 1949 tarihli Demokrat İzmir gazetesinde yayınlanır.

    Bursa olayı meydana geldiğinde İktisat Vekili, daha sonra D.P. Genel Başkanı olan Celal Bayar’ın isteği üzerine Demokrat Parti İzmir İlçe İdare kurulu üyesi Şeref Balkanlı, CHP’nin iktidar döneminde, kürsüden yaptığı konuşmada, Atatürk’ün vecizesini şöyle okur:

    “Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir hareket duydu mu; bu memleketin polisi vardır, adliyesi vardır demiyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla nesi varsa onunla, kendi eserini koruyacaktır.”

    CHP muhalefette, DP iktidarda iken, bu kez, CHP’nin yayın organı olan Ulus gazetesinin 19 Mayıs 1958 tarihli nüshasında “Devrimci Gençlik” başlığı adı altında Bursa Nutku yayınlanır. Bir savcı, “Bursa Nutku Atatürk’e ait değildir, Ulus gazetesi tarafından uydurulmuş” iddiası ile kovuşturma açar. Bursa Nutku hakkında açılan ilk dava bu değildir.

    1960-1970 yıllarında öğrencilerin hemen her miting ve yürüyüş, bildiri, afiş ve konuşmalarda kullandığı Bursa Nutku’nu, 28 Nisan 1966 Perşembe günü, 28 Nisan 1960 olaylarının yıldönümünde bildiri halinde yayınlayıp, dağıttığı için Ege Üniversitesi Fikir Kulübü Başkanı Ahmet Çelikkol hakkında Bornova Savcısı Osman Kırkyaşaroğlu tarafından, “Bursa Nutku’nun Atatürk’e ait olmadığı ve bununla halkın kanunsuz hareketlere teşvik edildiği” gerekçesiyle dava açılır.

    5 Eylül 1966Pazartesi günü, 1966-1967 Adalet Yılını Açış Konuşmasını yapan Yargıtay Başkanı İmran Öktem, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun Nurculuğu suç sayan kararını özetledikten ve Nurculuğun Türkiye için büyük tehlikelerine işaret ettikten sonra, Atatürk’ün Bursa Nutku’nu aynen okur.

    İmran Öktem’in bu konuşması çeşitli çevrelerde tepkilere yolaçar. 1951 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçettikten sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Dr. Asistan olan Hüseyin Ayan, bir açıklama yaparak, “Bursa Nutku’nun Atatürk’e değil Lenin veya Stalin’e ait” olduğunu iddia eder.

    Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), 1 Aralık 1966 Perşembe günü yaptığı oturumda, “Atatürk’ün Bursa Nutku ile Stalin’in Kiev’de söylediği nutuk arasında benzerlik olup olmadığını incelemek üzere” bir komisyon kurar.

    Yeni Istanbul Gazetesi de, 11 Ocak 1967 Çarşamba günü, gazetenin başyazısında, Bursa Nutku’nu olduğu gibi yayınlar ve “Bursa Nutku sadece solcuların değil sağcı milliyetçi gençlerin de rehberi olduğunu” açıklar.

    Bursa Nutku ile en ilginç olay, Istanbul Sıkıyönetim Komutanlığı I Nolu Askeri mahkemesinde 13 Ekim 1971’de yapılan duruşmada yaşanır.

    Oktay Kaynak, sorgusunda, “Atatürk’ün Bursa Nutku çerçevesinde hareket ediyoruz” demesi üzerine, Savcı Yarbay Doğan Dülgergil, “Sanığın ifadesine birşey demiyorum. Marksist-Leninistler Bursa Nutku’nu Atatürk’e mal etmeğe çalışırlar. Atatürk’ün yakınları, tanıyanlar Atatürk’ün böyle bir nutku söylemediğini ifade ederler” diyerek, tepkisini dile getirir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün Bursa konuşması hakkında söylenenler iddia ve saçmadan başka birşey değildir.

    Gerçeği Mustafa Kemal’in karakterinden ve yaptığı devrimlerinden çıkartabilirsiniz. Ayrıca, ortada çok açık ve kesin tarihsel bir gerçek var: Mustafa Kemal Atatürk, ülkenin sonsuza kadar muhafaza ve müdafaa edilmesi olan tarihsel görevi  “gençliğe ” bırakmıştır.

  • ERMENİ CİNAYETLERİ ve SOYKIRIMLARI

    ERMENİ CİNAYETLERİ ve SOYKIRIMLARI

    BEBEKLERİ KAYNATMIŞLAR KUZU ETİ YE DİYORLAR
    ERMENİ CİNAYETLERİ ve SOYKIRIMLARI

    Turhan FEYİZOĞLU

    Kayseri’nin Hacın köyünde yaşayan Melek Hanım, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadığı olayları ağıt yakarak şöyle dile getirmişti:
    “Hacın’da Kağnı Pazarı,
    Var mı kitapta yazarı?
    Uyu oğlum Osman uyu,
    Hacın oldu kanlı kuyu,
    Soyka kalsın sultan suyu.
    *
    Mürsel Efendi’nin kızı,
    Haktan kara gözlü,
    Ara kurşunu mu değidi?
    Anan kadanı alsın kuzu!
    *
    Osman’ımı göğe attılar,
    Süngüyü altına tuttular,
    Öldüğüme gam çekmiyorum,
    Ak tenimize baktılar…
    *
    Çam sarıoğlu koca gavur,
    Bebekleri kaynatıyor,
    Gün görmedik hanımları,
    Süngü ile oynatıyor.
    *
    On kat esvap püsküllü fes,
    Bunu bana yu diyorlar,
    Ocak başlarından ırak,
    Bebek pişmiş ye diyorlar.”
    Yarpuzlu ailesinden Melek Hanım tarafından yakılmış olan bu ağıt, çok uzun. Ben, bu ağıtın ilk beş beyitini aktardım. Bu uzun ağıtın bir diğer iki dizesi ise şöyledir:
    “Kapı kapı geziyorlar,
    İfadeyi yazıyorlar,
    Düşman başına vermesin,
    Oğlak gibi yüzüyorlar.
    *
    Kele Dudu Kele Dudu,
    Kanlı gömlek yu diyorlar,
    Bebekleri kaynatmışlar,
    Kuzu eti, ye diyorlar.”
    Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı “Türkçe Sözlük”te, “Ağıt” şu anlama geliyor:
    “Ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini, iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarını veya büyük felaketlerin acılı etkilerini dile getiren söz veya okunun ezgi, yazılan yazı, sağu, mersiye.”
    Melek Hanım’ın yaktığı ağıta konu olan olaylar nelerdir?
    Birinci Dünya savaşı döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkler kıtlık, açlık ve yoksulluktan kırılırken, hem iç hem de dış düşmana karşı dört bir yanda savaş yapıyordu. Türkler, bu savaş sırasında ayrıca ihanetlerle karşılaşmıştı.
    Ermeniler’le ilgili ilk anlatımı babaannem, dedem ile ayrıca, İspir’de ve Erzurum’da Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları olayları anlatan tanıdıklardı.
    Babası adliyede bir devlet memuru olan babaannem Zürriyet’in çocukluğu Erzurum’un merkezinde geçmiş. Babaannemin babası Mehmet Bey, ataması yapılınca ailece İspir’e gelmiş.
    Nenem Zürriyet, Ermeniler’in Türklere yönelik yaptığı zulümleri anlatırken gözleri dolardı.
    Ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerinin yaptıkları vahşetler, kin duymamız, beslememiz için anlatılmazdı. Sadece olaylar anlatılırdı, o kadar.
    Kanal 6 Televizyonunda, 7 Ekim 2000 Cumartesi günü gecesi yayınlanan, “Ceviz Kabuğu” programına katılan Celal Bayar Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Mehmet Çelik, “ermenilerin Türklere yönelik kinlerini anlatan 26 bin kitap yazmış olduklarını” açıkladı.
    Ermenilerle ikinci anım 1973 sonrası yurtdışındaki Türk elçilerine yönelik saldırılardı.
    Üçüncü anım, Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fransızca Eğitim Bölümü’nde bölümünde öğrenci iken benden bir üst sınıfta öğrenci olan bir öğrenci ile tanışmış, arkadaş olmuştum. Kadıköy-Hasanpaşa’da tek başıma kaldığım kiralık bir evim vardı. Arkadaşlarımla bu evde bir araya gelir sohbet eder, şarap içerdik. Ermeni arkadaşımda evin müdavimlerindendi. Çok iyi arkadaştık. Bu arkadaşımın ismi, “Azad” idi. Soy ismini hatırlamıyorum. Arkadaşlığımız, Azad’ın okulu bitirmesine kadar devam etti. Fransa’ya ağabeyisinin yanına gideceğini söylüyordu. Ne yaptı bilmiyorum.
    Öğrenciliğim döneminde çok kısa bir sürede olsa, bir müzik aracını çalabilmek için gayret içindeydim. İlk önce bir bağlama aldım. Kurslarına gittim. Arkadaşlar yardımcı oldu. Fakat, ekonomik ve zaman nedeniyle kısa sürdü bu öğrenme işi. Bağlamayı bir arkadaşım istedi ona verdim. Aradan bir süre geçti. Azad, gitar öğretebileceğini söyledi ve gitarını getirdi. En çok iki kere gitar dersi vermeye çalıştı. Sonra okulu bitti. Birbirimizden koptuk. Ondan sonra da bana verdiği gitarı elime almadım. Aradan en az onbeş sene geçti. Bana verdiği gitarı, üç yaşındaki oğlum, ara sıra eline alıp, çalmak istediği için tellerinden bir çoğu kopmuş olarak halen evde durmaktadır. Sevgili dostum Azad’ı halen özlüyorum.
    Bu dönem, Kapalıçarşı’da iş yapan ve değişik sosyal faaliyetler içinde iken tanıştığım ermeni arkadaşlarım oldu. Diğer kişilerle nasıl arkadaşlık kurduysam onlarla da aynı duygular içinde arkadaşlığım devam etti.
    Ermenilerle ilgili dördüncü anım Ermenistan’ın Azerbeycan Karabağı’nda Azerbeycan Türklerine yönelik katliam ve soykırımdı. Ermenistan, halen Azerbaycan topraklarından yüzde yirmibeşini işgal altında tutmaktadır. Ve son olarak, Fransa ile ABD’nin Türkiye’ye yönelik “ermeni soykırımı” tasarıları ile oldu.
    Ermenilerin iddialarını çürüttüğü ve doğru olmadığını söylediği için Amerikalı tarihçi ve Princeton Üniversitesi öğretim üyesi Bernard Lewis, 17 Mayıs 1995’de, Paris 1. Asliye Mahkemesi’nde yargılanmaya başlanmış ve 21 Haziran 1995’de mahkum edilmişti. Bu karar ve yargılama, bilim ve düşünce özgürlüğü açısından yüz kızartıcı bir durum olduğu gibi hukuk açısından da tam bir rezalettir.
    Profesör Stanford J. Shaw ile eşi Ezel Kural Shaw, ermeni cinayet şebekeleri tarafından ölümle tehdit edildi, Los Angeles Üniversitesi’nde ders vermesi engellendi, evlerine baskın düzenlendi, evrakları çalındı, bomba atıldı. Prof. Stanford Shaw ile Prof. Ezel Kural Shaw’un bilimsel çalışma özgürlüğü engellendiği gibi ayrıca ölümle tehdit edilmişlerdir.
    1985 yılında, Osmanlı ve Türk tarihi araştırmacısı 69 bilim adamı, New York Times ile Washington Post gazetelerinde, yayınladıkları bildiride, ermeni iddialarının yanlış olduğunu, açıklamışlardı.
    Yaklaşık yüz sene önce toplumların yaşadığı olayları gündeme getirildiğinde sadece bir toplumun tarihini değil diğer toplumların tarihini de gündeme getirmek gerekir. Böylece parçalar bütünleştirilerek görülürse her şey daha iyi anlaşılır.
    Önemli olan, bundan sonra barış içinde bir arada yaşamanın ortamına hizmet etmektir. Yüz sene önceki olayları gündeme getirerek “yara kaşımaya çalışma” hiç kimseye bir fayda getirmez.
    Örneğin ABD’nin “Kızılderililer” ile “siyah derili” insanlara uyguladığı soykırım dünya tarihin bir parçasıdır. Ayrıca, çok yakın Vietnam örneği var belleklerimizde.
    Fransa’nın diğer uluslara yaptığını bir tarafa bıraksak bile en yakın dönemde Cezayir’de 1,5 milyon Cezayirliyi katletme olayı dünya tarihinin bir diğer parçasıdır.
    Almanya, İngiltere, Rusya ve Yunanistan’ın yaptıklarını konuyla ilgisi olmadığı şimdilik yazmıyorum. Gereği olursa onlarda yazılır.
    İngiliz tarihçi Andrew Mango, 25 Eylül 2000 Pazartesi günü, Washington’da yaptığı açıklamada, “Girit’e, Yunanistan’a Bosna’ya soykırım diyen yok” diyerek, yapılan yanlışlığı dile getirmiştir.
    Ermeniler, Osmanlı döneminde devletin en üst düzeyinde görev almışlar, 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur olmuşlardır.
    Hem ekonomik ve hem de yönetimsel açıdan Osmanlı devleti içinde önemli yerlerde olan Ermeni vatandaşlar, Osmanlı Devletinde özellikle Maliye ve Dışişlerinde egemendiler. Birçok yerde ermeni vatandaşlar, kaymakamlık yapıyordu. Osmanlı devleti içinde Ermeni vatandaşlar, ekonomiden ve yönetimden en çok pay alan kişilerdi.
    70 bini aşkın nüfuslarıyla, Türkiye Cumhuriyetinde ise vatandaşlık haklarından aynen yararlandıkları gibi ayrıca, 33 kiliseye, 30 okula, 17 hayır ve kültür derneğine, bir çok hastahaneye, 3 günlük gazeteye, çeşitli dergilere ve Taksim ve Şişli adında iki spor kulübüne sahiptirler.
    Ayrıca, günümüzde Ermenistan’dan Türkiye’ye gelip çalışan ve Ermenistan’a para gönderen en az otuz bin ermeni var.
    Türk toplumu suskun kaldıkça, hoş görülü olunca, barış içinde bir arada yaşama düşünceleriyle iyi niyetle davranıp, hareket ettikçe diğer topluluklar, inadına kin ve nefret tohumlarını artırarak, bunu besleyerek sürekli saldırı yapmaktadırlar. Türk toplumunun bu olaylara karşı tepkisiz ve suskun kalmasının bir nedeni onun geleneksel insancıl değerlerinden kaynaklanmaktadır.
    Birinci Dünya Savaşı sırasında ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerinin yaptığı bütün vahşetlerine, soykırımlarına ve ihanetlerine rağmen, Türkler, savaştan sonra ermenilere her türlü yardımı yapmışlardır.
    Alman General Schellendorf Von Bronsart, bunu şöyle belirtmektedir, “Türkler, kendilerine dokunulmadığı takdirde, başka dinlerden olanlara karşı, dünyanın en hoş görülü insanlarıdır.”
    Bazı yazarlar, “toplumun tepkisiz olduğu, bir çok olaya boyun eğdiği” yönünde vurgulamalar yapar. Hatta Aziz Nesin, toplumun bu tepkisizliğine karşı tepkisini, “Toplumun yüzde altmışı aptaldır” diye bir laf ederek dile getirdiği zaman olaylar olmuştu.
    Osmanlı-Türk İmparatorluğu, özellikle XVI. yüzyıldan itibaren çöküş dönemine girdikten sonra hem dışarda hem içerde son gününe kadar süren bir sıcak savaşın içinde olmuştur.
    Adı üstünde, “Osmanlı-Türk İmparatorluğu.” Üç kıtada, egemenliğini sürdürdüğü dönemde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde çeşitli etnik toplulukları, dinsel inançları yaşayışları barındırmaktadır.
    Yusuf Hikmet Bayur’un “Ermeni Meselesi” adlı kitabında, “Türklerle ermenilerin bir ırktan, Orta Asya brakisefallerinden ve Türk ırkının bir kolu olduğundan” bahseder. Bayur, “bu ırk birliğine rağmen”, ermeni meselesinin, “din başkalığı, tarihin gelişmesi, bazı yabancı devletlerin bu durumu ustaca sömürmeye koyulmaları, Osmanlı idaresinin bazı yönlerde bir Ortaçağ idaresi durumunda kalmış olması ve her iki yanın ileri gelenlerinin yetersizik ve anlayışsızlığı XIX. yüzyılın son ve XX. yüzyılın başlarında Türk ve Ermeni ulusları arasında aşılamaz gibi görünen bir uçurum kazanmıştır” diye belirtir. (Sayfa: 33,34).
    Osmanlı Devleti’nde Türkler kıtlık, açlık ve yoksulluktan kırılırken, hem iç hem de dış düşmana karşı dört bir yanda savaş yapıyordu. Türkler, bu savaş sırasında ayrıca ihanetlerle karşılaşmıştı.
    Osmanlı-Türk İmparatorluğu paylaşılıp, dağılınca Ermenistan, Irak, Suriye, Ürdün, Yunanistan, Bulgaristan gibi bir çok devletler ortaya çıktı. Ermenistan’ı ilk tanıyan ülkede Türkiye’dir.
    Osmanlı İmparatorluğu’nda hem iç hem de dış düşmanla on yıllardır süren savaşlar yaşanırken Ermeni cinayet şebekelerinin ve katillerin en az bir milyon Türk’ü katlettiği cinayetlerden, soykırımdan, vahşetlerden bazıları şöyledir:
    1- Yakaladıkları Türkleri Süngü ile parçalamışlardır, 2- Balta ile parçalamışlardır, 3- Yakaladıkları Türkleri demir ve sopalarla döverek öldürmüşlerdir, 4- Öldürdükleri Türkleri köpeklere yedirmişlerdir, 5- Öldürdüğü Türklerin cesetlerinin üzerine gazyağı döküp yakmışlardır, 6- Samanlığa doldurdukları Türkleri diri diri yakmışlardır, 7- Camilere doldurdukları Türkleri diri diri yakmışlardır, 8- Türkleri evlere doldurup diri diri yakmışlardır, 9- Kadın ve kızların ırzına geçmişlerdir, 10- Öldürdükleri Türklerin kafalarını kesip, kazıklara geçirip sokaklarda dolaşmışlardır,11- Türklerin ev ve iş yerleri ile resmi daireleri yağmalayarak hırsızlık yapmışlardır, 12- Altın dişleri söküp alarak çapulculuk yapmışlardır, 13- Kadınları çırılçıplak soyduktan sonra ilk önce tecavüz edip, sonra öldürmüşlerdir, 14- Kadınları kazığa oturtarak öldürmüşlerdir, 15- Kadınların göğüsleri yarılarak, kadınlık organlarına süngü sokarak öldürmüşlerdir, 16- Çocukları süngüleyerek öldürmüşlerdir, 17- Hamile kadınların doğacak çocuğunun cinsiyeti üzerine bahis oynadıktan sonra süngüyle, kadınının karnı yarılarak cenine bakılması, 18- Çocukları kuzu gibi kızartıp süngü ile direğe asmışlardır, 19- Çocukları tandıra atıp kızarttıktan sonra annesine zorla yedirmeye kalkmışlardır, 20- Çocukları çengellere atıp öldürmüşlerdir, 21- Çocukları kuyulara atıp yakmışlardır, 22- Erkek çocukları çırıl çıplak soyduktan sonra erkeklik organını kesmişlerdir, 23- Erkek kadın bazı Türkleri ellerinden kapılara çivilemişlerdir, 24- Erkek kadın bazı Türklerin burunlarını, kulaklarını ve çenelerini kesmişlerdir, 25- Bazı genç kızları çırıl çıplak soyduktan sonra “Haydi, namaz kılın” diyerek alay etmişler, sonra da ırzlarına geçtikten sonra öldürmüşlerdir, 26- Tren vagonlarına doldurdukları Türkleri, birkaç hafta şuraya buraya göndererek vagonlarda açlık, susuzluk, havasızlık ve hastalıktan öldürmüşlerdir, 27- Ev, kahvehane ve resmi daireleri bombalayarak kitselel katliam yapmışlardır, 28- Camiden çıkan silahsız müslüman Türklere silahlı ve bombalı saldırılarda bulunarak kitlesel katliam yapmışlardır, 29- İhtiyar, hamile kadın, çocuk, asker, sivil ellerine geçirdikleri Türkleri hunharca katletmişlerdir, 30- Köyleri, evleri, tarlaları ateşe vererek yakmışlardır, 31- Mal ve hayvanları öldürerek zarar vermişlerdir, 32- Ele geçirdikleri gıda maddeleri, hayvanları, ziynet eşyalarını yağmalayıp hırsızlık yapmışlardır, 33- İple boğarak öldürmüşlerdir, 34-Asmak suretiyle katletmişlerdir, 35- Yakaladıkları ve ele geçirdikleri Türklerin gözlerini oydular, 36- Kadınları kazığa oturtarak feci şekilde can vererek ölümlerine yolaçmışlardır, 37- Başlarını taşla ezmek sueretiyle katletmişlerdir, 38- Ellerini karınlarına sokularak öldürmüşlerdir, 39- Tenasül uzuvları ağızlarına bırakılmış şekilde öldürmüşlerdir, 40- Yedi yaşındaki Fatma ve dokuz yaşındaki Gülnaz adlarındaki iki kız çocuğu ön ve arkalarından tecavüz etmişlerdir, 41- Suda boğmak suretiyle öldürmüşlerdir, 42- Yakaladıkları Türkleri tezek yığınları içine atarak yakmışlardır, 43- Tandıra atarak yakmışlardır, 44- Erkek çocuklarına tecavüz etmişlerdir, 45- Bazı kadınlara tecavüz ettikten sonra tenasül uzvuna odun sokarak öldürmüşlerdir, 46- Bazı din adamlarının sakalları pisletildikten sonra sonra vücutları parça parça doğranarak öldürülmüşlerdir, 47- Esir aldıkları Türkleri yalınayak ve çıplak yürüterek donarak öldürmüşlerdir, 48- Kurşuna dizerek toplu katliam yapmışlardır, 49- Yakaladıkları Türklerin başlarını tüfek dipçikleriyle ve çizmelerle çiğnemek suretiyle öldürmüşlerdir, 50- Esir aldıkları Türklerin derilerini yüzdüler, 51- Ermeni cinayet şebekeleri ateşte kızdırdıkları tüfeklerinin kasaturaları ile Türklerin vücutlarını dağladılar, 52- Esir aldıkları Türklere zehirli ekmek ve yemek vererek feci şekilde ölmelerine neden oldular, 53- Genç kadınların memelerini keserek asmışlardır, 54- Annesi yaralı bir çocuğun ağzına, annesinin kesilmiş memesini vererek emzirtmişlerdir, 55- Koyan boğazlar gibi insanları kesmişlerdir, 56- Yeni doğmuş çocukları havaya fırlattıktan sonra altına süngü tutarak feci şekilde öldürmüşlerdir, 57- Kol ve ayak keserek sakat bırakmışlardır.
    Ermeni cinayet şebekeleri ve katilleri, kendilerine destek ve yardımcı olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus işgalci güçlerle işbirliği halinde özellikle Ankara, İstanbul, Adana, Erzurum, Bitlis, Van, Hakkari, Diyarbakır, İzmit, Kars, Kayseri, Kahraman Maraş, Şanlı Urfa, Trabzon, Sivas, Yozgat, Çorum, Amasya, Giresun, Gümüşhane, Elazığ, Erzincan, Muş, Samsun gibi iller ile bu illere bağlı ilçe, nahiye ve köylerinde Türklere yönelik soykırım yapmışlardır. Ermeni cinayet şebekeleri, öyle vahşice hareket etmişlerdir ki, bazı köy ve nahiye ahalisini toptan yoketmişler, tam bir soykırım yapmışlardır.
    Erzurum, Van ve Kars’ta ermeni cinayet şebekelerinin Türklere yaptıkları soykırıma ait toplu mezarlardan bir kaçı ortaya çıkartılmıştır.
    24 Kasım 1985 tarihli Fransız Le Petit Journal Dergisi, ressamların çizdiği resimlerin de yeraldığı haberi, “Ermeni çeteciler Türkleri nasıl boğazladı” diye dünyaya duyurmuştu.
    Van’da ne kadar Türk varsa Ermeniler tarafından soykırıma uğradı. ABD’de yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak, 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında, “Van’da yalnızca bin 500 Türk’ün kaldığını” övünerek açıklar.
    Türk devlet adamlarına, diplomatlarına ve vatandaşlarına Ermeni cinayet şebekeleri ve caniler tarafından girişilen saldırılardan bazıları:
    Ermeni cinayet şebekeleri, Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Abdülhamid’e 21 Temmuz 1905 Cuma günü, bombalı suikast düzenler.
    Ermeni cinayet şebekelerinin bir arabanın içine yerleştirdikleri 120 kilo patlayıcı, Sultan İkinci Abdülhamid, Yıldız Camii’nde kıldığı Cuma namazından sonra, infilak eder.
    Sultan İkinci Abdülhamid’in Başmabeyincisi Kara Tahsin Paşa, hatıralarında olayı şöyle anlatmıştır:
    “21 Temmuz 1905 Cuma günü, öğle vaktini müteakip, cehennemi makine patladı. En büyük çaptaki topların çıkardığı tarrakadan daha gürültülü, akisli ses çıkaran ve hava titreşimleri meydana getirerek en uzak semtlerden dahi duyulan bu patlama, padişahı ve orada bulunan binlerce kişiyi dehşete düşürdü.
    Hünkar, camii şeriften çıkıp, saraya dönmek için arabasına binmek üzere, binek taşına giden merdivenlere doğru ilerlerken, karşısına çıkan Şeyhülislam Cemalettin Efendi ile birkaç kelimelik sohbet için durakladı. Askeri birlikler selam vaziyeti almış, teşrifat adeti usulüne göre, sağda ve solda bendegah, askeri rical ve yaverler sıralanmışlardı.
    Saatli bombanın kuruluşunda, bu duraklama hesapta yoktu. Hünkar, patlamanın şidetli sarsıntısından ve havada uçuşan parçalardan önemli ve tehlikeli bir hadisenin meydana geldiğini anlamıştı. Hiç korku ve telaş eseri göstermedi.”
    Sultan İkinci Abdülhamid’i Şeyhülislam Cemalettin Efendi ile birkaç kelime konuşma yapmak üzere duraklaması kurtarmıştır.
    Patlama sonunda, 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış, bomba, yerde 70 santimlik bir çukur açmıştır.
    Bombalı suikasti düzenleyenlerden bir kısmı yakalandı ve yargılandı. Suikasti düzenleyenlerden Singer şirketinde memur olarak çalışan Charles-Edouard Joris adlı Belçika vatandaşı vardı.
    Boğazlıyan eski Kaymakamı Mehmet Kemal Bey, İngiliz işgali altındaki İstanbul’un Beyazıt Meydanında, ingiliz-ermeni işbirliği sonucu, 10 Nisan 1919 Nisan Perşembe günü, idam edilir. Mehmet Kemal Bey, asılmadan önce, “Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet. Yaşasın millet” diye bağırır.
    Boğazlıyan eski Kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in cenaze töreni, öğrencilerin de yeraldığı onbinlerce kişinin katılımıyla, 11 Nisan 1919 Cuma günü, Kadıköy’de yapılır. Mehmet Kemal Bey’in mezarı başında konuşma yapan bir Tıbbıye öğrencisi, “İngilizleri Odesa’dan attılar. Haydin biz de İstanbul’dan kovalım. Ne bekliyoruz. İngilizi atmak borcumuzdur. Felaketimizi hazırlayan İngiliz’i yok etmek zorundayız.”, der.
    Bayburt eski Kaymakamı, Urfa Valisi Nusret Bey, ingiliz-ermeni işbirliği sonucu, 5 Ağustos 1920 Perşembe günü, Beyazıt meydanında idam edilir.
    İçişleri Bakanlığı ve Başbakanlık yapmıştı olan İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Talat Paşa, Berlin’de 15 Mart 1921 Salı günü, oturduğu apartmanın yakınlarında Hardenberg Caddesinde yürürken Sogomon Tehliryan adlı ermeni katil tarafından silahla vurularak öldürüldü. Ermeni katil yakalandı fakat Şarlottenburg Mahkemesince serbest bırakıldı. Arjantin’e giden ermeni katil, 1960’da eceliyle geberdi.
    Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı yapmış olan Sait Halim Paşa, ermeni katiller tarafından 6 Aralık 1921 Salı günü (Bazı kaynaklar ölüm tarihini 7 Aralık 1921 olarak veriyor), Roma’da katledilir. Türkiye’ye getirilen cesedi, Sultan Mahmud Türbesi bahçesine gömülür.
    İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Bahriye Bakanlığı ve 4. Ordu Komutanlığı yapmış Cemal Paşa ile iki yaveri jandarma teğmeni Süreyya Bey ve bahriye binbaşısı Nusret Bey, Karakin Layayan ve Sergo Vartanyan adlı iki Ermeni katil tarafından 21 Temmuz 1922 Cuma günü akşamı, Tiflis’te silahlı saldırı sonucu katledilir.
    Cemal Paşa’nın cenazesi trenle Türkiye’ye getirilir ve Erzurum’a götürülüp Kars Kapısı dışındaki şehitliğe defnedilir.
    Adli Tıp Profesörü, Şurayı Ümmet gazetesini çıkarmış olan İttihad ve Terakki’nin liderlerinden Tabip Bahaettin Şakir Bey ile Hukuk Mektebi müdürlüğü, Trabzon, Bursa ve Konya valiliği, Çorum ve Preveze mebusluğu yapmış olan Azmi Bey (Mehmet Cemal), ermeni katiller tarafından, 17 Nisan 1922 Pazartesi günü, Berlin’de katledildi.
    Talat, Cemal ve Sait Halim Paşa’yı öldüren ermeni katiller, Türkiye düşmanı ermeni çevreleri tarafından kahraman olarak tanıtıldı.
    1973’den 1994 yılına kadar, ermeni cinayet şebekeleri tarafından 21 ülkenin 38 kentinde, değişik türde 110 saldırı olayı oldu. 110 saldırıdan 39’u silahlı, 70’i bombalı, 1’i işgal şeklinde idi. Bu saldırılarda 48 diplomat ve Türk vatandaşı ile 4 yabancı öldürüldü. 127 Türk ve 66 yabancı uyruklu yaralandı.
    ABD’de Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir, 27 Ocak 1973’te ABD’nin Santa Barbara kentinde 77 yaşındaki Mıgırdıç Yanıkyan adlı ermeni katil tarafından katledildi.
    Avusturya’nın başkenti Viyan’da Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Danış Tunalıgil, 22 Ekim 1975 günü, büyükelçiliği basan üç ermeni katil tarafından şehit edildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’de Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez ile şoförü Talip yener, 24 Ekim 1975 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından büyükelçilik yakınında makam otobiline ateş açılması sonucu katledildiler.
    Beyrut’ta Türkiye Büyükelçiliği Baş katibi Oktar Cirit, Hamra Caddesinde, 16 Şubat 1976’da, ermeni cinayet şebekeleri tarafından katledildi.
    İtalya’nın başkenti Roma’da Vatikan Büyükelçisi Taha Carım, 9 Haziran 1977’de, ermeni cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
    İspanya’nın başkenti Madrid’de Türkiye’nin Madrid Büyükelçisi Zeki Kuneralp’in arabasına üç ermeni katil tarafından, 2 Haziran 1978 günü, ateş açıldı. Büyükelçi’nin eşi Necla Kuneralp ile emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu öldürüldüler. İspanyol şoför Antonio Torres de saldırı sonucu öldü.
    Hollanda’nın Lahey’de Deft Teknik Üniversitesi doktora öğrencisi ve Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler, 12 Ekim 1979 günü, ermeni cinayet şebekelerinin saldırısı sonucu öldürüldü.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Büyükelçiliği Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan, Champ Elyees’de, 22 Aralık 1979 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından öldürüldü.
    Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliği İdari Ateşesi Galip Özmen’in otomobiline ermeni katil tarafından, 31 Temmuz 1980 günü, ateş açıldı. Galip Özmen ile 14 yaşındaki kızı Neslihan Özmen öldü, eşi Sevil Özmen ile 16 yaşındaki oğlu Kaan Özmen yaralandı.
    Avusturalya’nın başkenti Sidney’de Türkiye’nin Başkonsolosu Şarık Arıyak ile koruma görevlisi Engin Sever, 17 Aralık 1980 günü, iki ermeni katil tarafından silahla katledildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri Reşat Moralı, din görevlisi Tecelli Arı ve Anadolu Bankası temsilcisi İlkay Karakoç, 4 Mart 1981 günü, ermeni cinayet şebekesine bağlı iki ermeni katil tarafından, silahlı saldırıya uğradı. Reşat Moralı ile Tecelli Arı öldü, İlkay Karakoç yaralandı.
    İsviçre’nin Cenevre kentinde, Cenevre Türkiye Başkonsolosluğui sekreteri Mehmet Savaş Yergüz, ermeni bir katil tarafından, 9 Haziran 1981 günü, katledildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türkiye Başkonsolosluğu, 24 Eylül 1981 günü, öğle saatlerinde ermeni cinayet şebekelerine bağlı dört ermeni katil tarafından işgal edildi. İşgal sırasında ermeni katillerin açtığı ateş sonucu Başkonsolos Kaya İnal ile koruma görevlisi Cemal Özen, ağır yaralandı. İnal ile Özen’in hastahaneye kaldırılmasına izin vermeyen ermeni katiller, üç gün önce bir çocuğu olmuş olan Özen’in ölmesine neden oldular.
    Cemal Özen’i öldüren ermeni katil Kevork Güzelyan, 15 Ekim 2000 Pazar tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan haberde, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da yaşayan ermeni katilin anlatımına göre, “Eylemlerinden ötürü pişmanlık duymamış, daha sonra, Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde binbaşı rütbesiyle Azerbaycan Türklerine karşı dört yıl savaşmış, şimdi ise Ermenistan’la ticaret yapan Türk iş adamlarının ödenmeyen çek-senetlerinin tahsil edilmesi işleriyle uğraşıyormuş.”
    İsviçre’nin Bern kentinde, Türkiye’nin Bern Büyükelçisi Doğan Türkmen’e 24 Ocak 1982 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından suikast düzenlendi.
    ABD’de Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan, 28 Ocak 1982 günü, ermeni cinayet şebekelerine bağlı iki ermeni katil tarafından silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Kanada’nın Ottowa kentinde, Ottowa Türkiye Büyükelçiliği Ticaret Ataşesi Kani Güngör, 8 Nisan 1982 günü, üç ermeni terörist tarafından silahlı saldırı sonucu ağır yaralanır.
    ABD’nin Boston kentinde, Türkiye’nin Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz, 4 Mayıs 1982 günü, ermeni bir katilin silahlı saldırı sonucu öldürülür.
    Portekiz’in başkenti Lizbon’da Türkiye Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay ve eşi Nadide Akbay, 7 Haziran 1982 Pazartesi günü, evlerinin önünde bir ermeni katilin silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Hollanda’nın Rotterdam kentinde, Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolusu Kemalettin Demirer, 21 Temmuz 1982 günü, ermeni katillerin silahlı saldırısına uğradı. Demirer, yara almadan kurtuldu.
    7 Ağustos 1982 günü, ermeni cinayet şebekelerine bağlı iki katil, Ankara Esenboğa Havaalanı’nı bastı, salonda bulunan yolculara ateş açıp, el bombası attı. 6 Türk ile 3 yabancı uyruklu kişi öldü. 82 kişi yaralandı.
    Kanada’nın Ottowa kentinde, Türkiye’nin Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ateşesi Hava Kurmay Albay Atilla Altıkat, ermeni cinayet şebekeleri tarafından, 27 Ağustos 1982 günü, yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
    Bulgaristan’ın Burgaz kentinde Başkonsolosluk İdari Ataşesi Bora Süelkan, evinin girişinde, 9 Eylül 1982 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
    Portekiz’in başkenti Lizbon’da Türkiye’nin idari ateşesi Erkut Akbay ile eşi Nadide Akbay, 8 Ocak 1993 günü, ermeni katillerin silahlı saldırısı sonunda şehit oldular.
    Yugoslavya’nın Belgrad kentinde, Türkiye’nin Belgrad Büyükelçisi Galip Balkar, Yugoslavya Dışişleri Bakanlığı’na giderken iki ermeni katil tarafından, 9 Mart 1983 günü, silahlı saldırıya uğradı. Büyükelçi Balkar ile bir Yugoslav öğrenci öldü, makam şoförü Necati Kaya, göğsünden yaralandı.
    Ermeni katil Mıgırdıç Madaryan, 15 Haziran 1983 günü, İstanbul’da Kapalıçarşı’da halkın üzerine otomatik silahla ateş açıp, el bombası attı. Yusuf Alper ile Murat Alptekin, öldü, 21 kişi yaralandı.
    Belçikanın Brüksel kentinde, Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği İdari Ataşesi Dursun Aksoy, iki ermeni katil tarafından, evinin yakınlarında, 14 Temmuz 1983 günü, silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Fransa’nın başkenti Paris’te Türk Hava Yollarının Orly Havaalanı’ndaki yolcu ve bagaj işlem bürosu önüne ermeni katiller tarafından bırakılan bir valiz içindeki patlayıcı maddelerin, 15 Temmuz 1983 günü, patlaması sonucu ikisi Türk, dördü Fransız, biri Amerikalı ve biri de İsveçli sekiz kişi öldü. Olayda 28’i Türk, 60 kişi yaralandı.
    Portekiz’in başkenti Lizbon’da, Türkiye’nin Lizbon Büyükelçilik binasını ermeni cinayet şebekesi ve katilleri, 27 Temmuz 1983 günü, işgal etti. Büyükelçilik müsteşarı Yurtsev Mıhçıoğlu’nun eşi Cahide Mıhçıoğlu, şehit edildi. Yurtsev Mıhçıoğlu ve oğlu Atasay Mıhçıoğlu, yaralandılar.
    Ermeni katiller, 28 Mart 1984 günü, İran’ın başkenti Tahran’da Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliğine silahlı saldırıda bulundu. Askeri ateşe yardımcısı İsmail Pamukçu ile Baş Katip Servet Öktem, yaralandı.
    Ermeni cinayet şebekeleri ve katiller, 15 Nisan 1984 günü, Tahran’daki İdari Ateşe İbrahim Özdemirci’ye silahlı saldırıda bulundular.
    Avusturya’nın başkenti Viyana’da Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği Çalışma Müşaviri sosyal Yardımcısı Erdoğan Özen, ermeni cinayet şebekeleri tarafından otomobiline konmuş olan bombanın, 20 Haziran 1984 günü, patlaması sonucu şehit oldu.
    Ermeni cinayet şebekeleri ve katilleri, 19 Kasım 1984 günü, Viyana’daki Birleşmiş Milletler Sosyal Kalkınma ve İnsancıl İşler Merkezi Direktör Yardımcısı Enven Ergun’a silahlı saldırı düzenleyip şehit ettiler.
    Üç silahlı ermeni terörist, 12 Mart 1985 günü, Kanada’nın Ottawa’da Türkiye’nin Ottawa Büyükelçiliğine silahlı saldırıda bulundu. Büyükelçi Coşkun Kırca yaralandı, Kanadalı güvenlik görevlisi öldürüldü.
    Avusturalya’nın Melburn’daki Türkiye Başkonsolosluğuna ermeni cinayet şebekeleri tarafından 23 Kasım 1986 günü, yapılan bombalı saldırı yapıldı.
    Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliğinin servis aracına yol kenarına park etmiş bir otomobilden uzaktan kumandayla bombalı saldırıda bulunuldu. Maslahatgüzar Deniz Bölükbaşı ile İdare Ateşe Nilgün Keçeci yaralandılar. On kadar araç tamamen tahrip oldu.
    Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye’nin Basın Müşaviri Çetin Görgü, 7 Ekim 1991 günü, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu şehit edildi.
    Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçisi Bedrettin Tunabaş’ın bindiği araca, 19 Aralık 1991 günü, ermeni cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı düzenlendi.
    Türkiye’nin Bağdat’taki İdare Ateşesi Çağlar Yücel, 11 Aralık 1993 günü, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu Bağdat’ta şehit edildi.
    Yunanistan’ın başkenti Atina’da Türkiye Büyükelçiliği Müsteşarı Ömer Haluk Sipahioğlu, cinayet şebekeleri tarafından silahlı saldırı sonucu, 4 Temmuz 1994 günü, şehit edildi.
    Ermeni katiller ile cinayet şebekelerinin yaptığı cinayet, katliam ve soykırımları ABD’de ve Avrupa’da onaylayan veya onaylamak isteyerek Türkiye’ye karşı kullanmak isteyen çevreler var.
    Sadece şöyle bir soru aklıma takılıyor? Başka bir ülkenin başbakanı, içişleri bakanı, denizcilik bakanı, 46 tane diplomatı cinayet şebekeleri tarafından silahlı, bombalı saldırılar sonucunda öldürülse o ülkenin devlet yönetimi ve vatandaşlarının tepkisi ne olurdu acaba?
    Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, “Askeri ve Siyasi Anılarım” kitabında, şunu söylemektedir: “Gençlere hep şunu söylüyorum, ‘Hiç bir zaman memlekete hizmet ederken, mutlaka bunun karşılığını devlet bana verecek diye düşünmeyin. Sükutu hayale (hayal kırıklığına) uğrarsınız’. Çünkü, bu devlette testiyi kıranlar, daima testiyi taşıyanlardan daha makbul addedilmiştir.” demektedir. (Bakın, sayfa: 329)
    Suçu olsun olmasın, iddialar ve emperyalist güçlere yaranmak amacıyla da olsa Türkler aleyhinde davalar açılmış, bir çok kişi yargılanmış, idam edilmiş, mahkum olmuş veya sürgüne gönderilmiştir.
    Osmanlı arşivleri açılmıyor iddiası yapılıyor. Osmanlı arşivlerinin tasnif edilen bölümleri açık ve isteyen yararlanıyor. Bir çok belge aynen yayınlandı. Arşivlerin açılmadığını söyleyen sahtekarlara şunu sormak lazım: Ermeni arşivleri açık mı acaba?
    Kesinlikle açık değil.
    Cinayet, yağma, katliam ve soykırım amacıyla Ermeni topluluğunu kışkırtan İngiliz, İtalyan, Almanya, Amerika, Rus, Fransız arşivlerine gidin bakın. Oralarda daha çok belge var.
    “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” örneği arsızlaştıkça arsızlaşıyor bazı çevreler. Bu kadar cinayet, vahşet ve soykırımdan sonra birilerinin kalkıp bazı sözde iddialarda bulunması tam anlamıyla yüzsüzlüktür.
    Türkler, yaşadığı bir yığın insanlık dışı olaya rağmen tarihte olsun, günümüzde olsun hiç bir topluluğa kin duymamış, devamlı hoşgörü ve insancıl davranışlar içinde yaklaşmıştır. Yaşadığı o kadar acıya, ihanete rağmen her topluluğa insanca yaklaşım içinde olan Dünyada başka bir milletde yoktur. Bu milleti anlamaları için bazılarına, Nazım Hikmet’in “Türk Köylüsü” şiirini okumalarını öneririm.
    Yararlanılan Kaynaklar:
    1- Türkçe-İngilizce ve Almanca Web Sitesi: www.ermenisorunu.gen.tr., 2-Eylül, Ekim 2000 tarihli Hürriyet, Milliyet, Sabah, Türkiye, Akşam, Cumhuriyet gazeteleri, 3- Gültekin Ural, Ermeni Dosyası, Kamer Yayınları, İstanbul, 1998, 4- Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, dört cilt, Atatürk Kültür-Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1993, 5-Trandafir G. Djuvara, Türkiye’nin Paylaşılması Hakkında Yüz Profe (1281-1913), Gündoğan Yayınları, Ankara, Şubat 1999, 6- Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, iki cilt, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1994, 7- Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Ankara, 1994, 8- Bilal N. Şimşir, Malta Sürgünleri, Bilgi Yayınları, Ankara, ikinci basım, Nisan 1985, 9- İlhan Akbulut, Devlet Terörizmi ve Ülke Bölücülüğü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1998, 10- Yılmaz Altuğ, Terörün Anatomisi, Altın Kitaplar Yayınları, İstanbul, Mart 1995, 11- Georges de Maleville, 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 12- Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu (E), Askeri ve Siyasi Anılarım, cilt:1, 1928-1965, Kastaş Yayınları, İstanbul,Nisan 1999, 13- Yusuf Hikmet Bayur, Ermeni Meselesi, iki cilt, Cumhuriyet Gazetesi Kitapları, İstanbul,Haziran 1998, 14- Taner Akçam, Ermeni Tabusu Aralanırken-Diyalogdan Başka Bir Çözüm Yolu Var mı?, Su Yayınları, İstanbul, Ağustos 2000, 15- Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, iki cilt, E Yayınları, İstanbul, ikinci baskı, 1994, 16- Mine G. Saulnier, Bernard Lewis Davası-Bir Tarih Yargılanıyor, Milliyet, 3-4 Haziran 1995, 17- Lobi Bilimi Yendi, Milliyet, 10 Ekim 2000, 18- Fransız Katliamı Sorgulanıyor, Cumhuriyet, 6 Haziran 1998, 19- Mustafa Müftüoğlu, Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler, iki cilt, Yağmur Yayınları, İstanbul, ikinci baskı, 1977, 20- Mahmut İhsan Özgen, Ermeni Terörü ve Arkasında Gizlenen Güç, Tercüman, 3 Temmuz 1981 (1), 21- Emin Pazarcı, Soykırım Yalanı’nın Gerçek Yüzü, Akşam, 26 Eylül 2000 (1), 22- Serdar Uyan, Ermeni Yalanı, Türkiye, 25 Eylül 2000 (1), 23- Ermeniler Prof. Shaw’u Öldürme Kararı Aldılar, Milliyet, 12 Şubat 1982.

  • Abdülaziz’i Tahttan Eden Hükümet Darbesi

    Abdülaziz’i Tahttan Eden Hükümet Darbesi

    Sultan Abdülaziz
    Sultan Abdülaziz

    Turhan FEYİZOĞLU
    Ocak 2000

    Bundan sonra her ay Berfin Dergisi’nde Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihini gençlik hareketleri açısından okuyucuya aktarmaya çalışacağım.

    Bu gençlik hareketleri, gençlik sorunlarından meydana gelmiş olaylar değildir. Doğrudan toplumun toplumsal sorunlarından kaynaklanan ve içlerinde gençlerin de bulunduğu olaylardır.
    Aktaracağım her olay, kronolojik bir sıralamaya göre değil, elde olan bilgi ve belgelere göre sıralanacaktır.

    İlk olarak, halen tartışılan ve bazı kesimlerin “Avrupa’nın bir parçası olmak” amacıyla yaptığı girişimlerdir. Yani, “Türkiye’nin Batılılaşma” adı altında emperyalist devletlerin güdümüne sokma çabasıdır.

    Üç kıtadaki sınırları içinde çeşitli topluluk ile milletleri yaklaşık yediyüz yıl barındırmış, “Yelkenleri atlastan”, kendisini hiç bir ülke ile eş değer görmeyen  bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu, askeri, mali ve siyasi sorunlara girdikten itibaren küçümsediği Batı’ya gitmek zorunda kalmış, devletin yönünü bu yöne çevirmek için çaba göstermiştir.
    Hatta ilk kez bir Osmanlı Sultanı, Avrupa ülkelerine seyahete çıkar.

    Padişah Abdülaziz, 21 Haziran 1867 Cuma günü, seyahate başlar.  1 Temmuz 1867’de Paris’e giden Sultan Abdülaziz, daha sonra Londra’ya gider.

    23 Temmuz 1867’de Londra’dan ayrılan Sultan Abdülaziz, İstanbul’a döner. Avrupa seyahati 47 gün sürmüştür.

    1875 sonbaharında ülkenin ekonomik durumu gittikçe zayıflamaktadır. 1875’de Sirbıstan, Ege ve Akdeniz’deki adalarda, Mısır’da, Karadağ, Romanya, Bosna ve Hersek’de isyanlar patlak verir. Mali soruların yanında toprak kayıpları da başlamıştır. Yaşanan her kötü durum toplumsal huzursuzluğu artırır. O dönem yaşanan bir olay bu huzursuzluğu çok güzel yansıtır. “Selanik vakası” olarak adlandırılan olay şöyledir.

    Resmi makamlara müslüman olmak istediğini bildiren bir Bulgar kızı, islam kadınları gibi giyinerek trenle Avrathisar adlı beldeden Selanik istasyonuna gelir. Ancak, kızın amacını öğrenen bazı hristiyanlar tarafından telgrafla Selanik’in Amerikan Konsolosluğuna bildirir. Telgrafı alan Amerikan Konsolosu da, istasyon çevresine Rum ve Bulgar’lardan oluşan bir kalabalık yığar. Konsolosun buyruğuyla harekete geçen bu kalabalık, kendisini istasyondan hükümet konağına götürmekle görevli 3 zaptiyenin elinden zorla aldıkları Bulgar kızının feracesiyle, yaşmağını parçalar.
    “İslam” olduğunu haykıran kızın yardımına koşan birkaç müslüman-Türk hırpalanır ve kız da Amerikan konsolosluk arabasıyla Amerikan Konsolosluğuna götürülür.

    Ertesi günü, bunu bir onur sorunu sayarak kızın hükümete teslimini istelen yaklaşık onbin müslüman-Türk, “Saatli Cami” adıyla da anılan Selimpaşa Camiisi’nde toplanır.
    Öfkeli topluluk, Amerikan Konsolosluğunu basmak amacıyla yola koyulur. Bu olayı engellemeye çalışan Fransız ve Alman konsolosları topluluk tarafından linç edilir. Sonunda işe karışan İngiliz konsolosu, Bulgar kızı, Türk makamlarına teslim eder. Böylece ortalık o gün yatışır.

    Ancak, Rus Elçisi General İgnatiev başkanlığında büyük devlet elçileri, Istanbul’da bir toplantı yapar ve karaya asker çıkarmak amacıyla Selanik limanına birer filo gönderir.
    Rusya, Avusturya ve Almanya, İngiltere ve Fransa’nında onayını alarak, gerektiğinde Türkiye’ye müdahele etmek amacıyla 31 Ocak 1876’da, bir nota verir.
    Başbakan Mahmut Nedim Paşa, Avrupa kamuoyunu yatıştırmak amacıyla Selanik’te düzenlenen gösterilere katılan suçsuz ve günahsız altı kişiyi hemen idam ettirir. Gösterilere katılanların büyük çoğunu şiddetle cezalandırır ve Selanik Valisini görevden alır.

    Hükümetin, Bulgar kızını Amerikan konsolosluğundan alması için hiçbirşey yapmaması, ayrıca gösteriye katılanların birçoğunun cezalandırılması nedeniyle gösteriler daha da artar.
    Bir taraftan ekonomideki ciddi sorunlar, bir taraftan İmparatorluğun Avrupa bölümündeki illerinin ayrılmak istemeleri, hemen hemen tüm halk kitlelerini sarmış olan hükümetten hoşnutsuzluğu iyice artmasına sebep olur. Halk, Balkanlardaki isyanların, her ne pahasına olursa olsun bastırılmasını, hükümetin Rusya ve Avruya’ya ödün politikasına son vermesini istemektedir.
    Istanbul’daki Rus Elçisi General İgnatiyef’in düzen ve denetimi altında, 2 Mayıs 1876’da Bulgarlar, ayaklanır. İsyan kısa sürede Makedonya’ya yayılır.

    Serasker Hüseyin Avni paşa, Askeri mektepler Nazırı Süleyman Paşa, Şura-yı Devlet Reisi Redif Paşa, Yeni Osmanlılar cemiyetinin lideri Mithat Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi’den oluşan bir grup, öğrencilerin ve halkın hoşnutsuzluğunu Padişah Abdülaziz’in hal etmeye yönlendirir ve uygulama alanına koyar.

    Avrupa’nın ve Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu’nun içişlerine müdahalelerine tepki duyan öğrenciler, 9 Mayıs 1876 Pazartesi günü, eyleme geçer. Fatih Camii medreselerinde eğitim gören 250 öğrenci, dersleri bırakma kararı alır. Kısa zamanda sayıları 5000’e ulaşan öğrenci, ayrıca, Fatih’te bir miting yapar.

    10 Mayıs 1876 günü, gösterilerde bulunan Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt medreseleri öğrencileri, Padişahın en büyük oğlu İzzettin Efendi’nin yolunu keser ve “Git babana söyle Başbakan Mahmut Paşa ile Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi’yi görevden uzaklaştırsın”, der.

    O dönemin eğitim kurumları olan Medreselerin yoğun olduğu Fatih semtinde sürekli gösteriler yapılmaktadır.
    11 Mayıs 1876 Çarşamba günü, Yıldız Sarayı’na Padişah’ın huzuruna yürüyüşler düzenlenir.
    Başbakan Mahmut Nedim Paşa, kamuoyunun olayları bilmemesi için basına sansür koyar. Fakat, olaylar devam eder.
    Talebenin isyanı, YeniOsmanlılar cemiyetinin liderleri Mithat Paşa, Ziya Bey ve bazı medrese hocaları tarafından yönetilmektedir. Hadise, geriden de, ayrıca, bir Mason cemiyetine üye olan Veliahd Murad Efendi tarafından takib edilmektedir. Talebenin silahlandırılması için gereken para Veliahd Şahzade Murad Efendi’nin Grek sarrafı Hristaki’den alınır.
    Rus nüfuzunun kırılabilmesi amacıyla 12 Mayıs mitinginden önce öğrencilere 15 bin tüfek ve pistol dağıtıldığı, bu para ile silah dağıtımının İngiliz hükümeti tarafından yapıldığı ileri sürülür.
    Öğrencilere ise, “Mahmut Nedim Paşa’nın Başbakanlıkta kalması halinde Rusya askerlerinin İstanbul’a gelecekleri”, hakkında propaganda yapılır.
    Fakat, şu bir gerçektir; İstanbul’da bulunan Rus Elçisi İgnatiyef’e yakınlığından ötürü, Başbakan Mahmut Nedim Paşa’ya “Nedimof” adı takılmıştır.
    Fatih cıvarında toplanan on bin kadar Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt Medreseleri öğrencileri, 12 Mayıs 1876 Perşembe günü, Fatih meydanında toplanır. Yapılan konuşmalarda şunlar dile getirilir:

    “Devlet ve memleketin hukuk ve istiklali düşmanlarca çiğnendiği bir zamanda derslerle uğraşmak dine ve ulusal onura uygun değildir. Öğrenim ve bilimsel çalışma ancak huzur ve sükun içinde olabilir.

    Böyle fitne ve karışıklık, ayrıca iç ve dış savaşın yaşandığı bir zamandayız. Bundan ötürü, ders okuyamayız. Öğrenciler silahlı bulunmalıdır. Memleketin içinde bulunduğu felaketlere bir çare bulacağız.”

    Cağaloğlu’nda bulunan Genelkurmay Başkanlığı ve Başbakanlık önüne giden öğrenciler, “Başbakan’ı istemeyiz”, “Şeyhülislam’ı istemeyiz”, diye bağırmaya başlar.

    Talebeler, Başbakanlık ve Genel kurmay Başkanlığı önünden ayrılmaz, geceyi toplu halde geçirir.

    13 Mayıs 1876 Cuma günü, sabahleyin, Şeyhülislam azledilir.

    Öğrenci isyanı hakkında yeni hükümet, 16 Mayıs 1876 Pazartesi günü, “Bab-ı Valay-i Fetvapenahi” namına aşağıdaki ihtarı gazetelerde neşreder:

    “Öğrencilerin içinde şu arada bazı yasadışı hareketler yapıldığı işitilmektedir. Her toplulukta cehalet yüzünden, o topluluğa yakışmayan hareketlere meydan verecek küstah kimselerin olduğu yadsınamaz ise de, talebe sınıfı ülemadan olduğundan diyanet işleri iktizasınca…talebeye bazı ihtar ve tenbihlerde bulunmağa lüzum görüldü. Adab-ı insaniye ve İslamiye dışına çıkmamak lazımdır. Yukarıdaki tenbihler hilafına hareket edenler her halde mesul olacaklardır.”

    Bu ihtara rağmen, öğrenciler, 17 Mayıs 1876 Salı günü, Beyazıt ve Fatih meydanlarında gösteri tertip eder. Toplantıda yapılan konuşmalarda tepkilerini şöyle dile getirirler:

    “Her taraf da ehli islam hıristiyanların sürekli hakaretlerine ve ezalarına karşı bir şey yapamıyor. Buna sebep olan hükümet yetkililerini ortadan kaldırma, şer’an cümlemize vazife-i zimmettir.”
    Bu şekilde nutuklar atan öğrenciler, Cağaloğlu’ndaki Bab-ı Ali’ye doğru yürüyüşe geçer. Amaçları, Başbakanlığı basıp Başbakan’ı Bab-ı Ali önünde asmaktır. Bu galeyan kısa zamanda İstanbul’un her tarafına yayılır.

    Talebenin gelişini haber alan Başbakan Mahmut Nedim Paşa, sadrazam mühürünü almak maksadıyla gelen Mabeyinciye, “Beni parçalarlar”, der ve kunduralarını bile giymeğe vakit bulamadan yalınayak olarak kaçar.

    Başbakan Mahmut Nedim Paşa’nın kaçtıktan sonra ne yaptığı hakkında iki iddia öne sürülmektedir:

    Bir iddia, İran Sefarethanesi’nin alt tarafındaki sokaktan kaçarak yalısına, diğer iddia ise, Başbakanlığın arka kapısından gizlice çıkar ve İran Sefaretine sığınır.
    Netice de, Başbakan Mahmut Nedim Paşa, başbakanlıktan uzaklaştırılır. Gösterilerin asıl maksadı Mithat Paşa’yı başbakanlığa getirmektir. Fakat, Mütercim Rüştü Paşa başbakan  yapılır.
    16 Mayıs günü hükümetin yaptığı ihtara cevap olarak, Fatih Medresesi öğrencilerinden yirmi kişinin imza ve mühürünü taşıyan bir açıklama, 20 Mayıs 1876 Cuma günü, gazetelere gönderilir.

    Açıklama şöyledir:

    “Vakit gazetesinin 241 numaralı nüshasında bizlere hitaben padişahın emriyle hareket eden Şeyhülislam Hazretlerinin ilannamesini gördük.

    Ve fakat, şu günlerde, aşağılık bazı kimseler talebemizin kıyafetine girip ötede beride bazı uygunsuz haller vukua getirdikleri ve hatta yapılan gösterilerde o kimselerden bir kaç nefer tutulup zabtiyeye teslim olunduğu beyan olunmaktadır. Ve bu babda Bab-ı Valay-i Fetva memurlarıyla Zabtiye Nezareti celilesinin nazar-ı dikkatini celb ve davet ederiz.”

    İngiliz donanması, İstanbul’a girmek üzere, 24 Mayıs 1876 Salı günü, Çanakkale’nin Beşike limanında hazır bekletilir.

    Marks, Mithat Paşa’nın 1876 darbesi hakkında, 25 Mayıs 1876 Çarşamba günü, Engels’e yazdığı, mektubunda şunları belirtir:

    “Hatırlarsın, bir süre önce, Türkiye’yi konuşurken sana Türkiye’de (Kuran’a dayanan) bir Puriten Türk Partisi’nin çıkma ihtimalinden söz etmiştim. İşte gerçekleşti.”
    29 Mayıs 1867 Pazartesi günü, Padişah Abdülaziz hakkında,“Umuru siyasetten bihaber, devlet mülkünü tahrip edip, bu tutumu ile bekayi mülk ve millet için mevcudiyeti muzur olup, hal’i caiz olduğuna”, dair Şeyhülislam fetvası alınır.

    30 Mayıs 1876 Salı günü. Harbiye Okulu öğrencileri başlarında okul komutanı Süleyman Paşa, Taşkışla ve Gümüşsuyu kışlalarında bulunan askerlerde, Istanbul komutanı Refik Paşa’nın emrinde harekete geçer.

    Askeri Mektepler Nazırı Süleyman Paşa, Harbiye Okulu öğrencilerine şöyle hitap eder:

    “Arkadaşlar, Devlet ve millet bu gece sizden büyük ve mukaddes bir hizmet istiyor. Padişahımız, memleket idaresini en büyük düşmanınız olan Rusların eline teslim etmiştir.Bu suretle Sefir General İgnatiyef herşeye amil olmağa başlamıştır.

    Memleketi bu dereceye indiren Padişah’ınhal’ine, ülema ve rical-i devlet karar vermiştir. Ve bu hizmetin icrasını bizlere havale eylemiştir. Bizde şimdi müştereken Saray’a giderek bu vazifeyi yerine getireceğiz.”

    Öğrenciler, hep bir ağızdan, “Hazırız, gideriz”, diye bağırır.

    Harbiye Okulu öğrencileri, kumandanları nezareti altında Gümüşsuyu kışlası yolu ile Dolmabahçe önüne gelir. Sarayın her tarafı öğrenci ve askerle kuşatılır.
    Bu olayda, Şeyhülislamın medrese öğrencileri, Harbiye Okulu öğrencilerinin yanında yeralır.

    Süleyman Paşa, Padişah Abdülaziz’i saraydan alıp, rıhtımda bekleyen filikaya bindirir ve, Topkapı’daki sürgün yerine gönderir. Abdülaziz, 4 Haziran 1876’da ucu sivri bir makas ile kollarının damarlarını keserek intihar eder. Fakat tarafdarları, katledildiğini iddia eder. Bu nedenle, daha sonra mahkum edilen Mithat Paşa, idam edilir.

    30 Mayıs 1876 Salı günü gecesi, Sultan Abdülaziz’in istifa ettiğini bildiren bir açıklama okunur.

    Yeni Osmanlılar cemiyeti liderlerinden Namık Kemal’in öğrencisi olan Beşinci Murat Efendi, tahta çıkarılır. Fakat, Beşinci Murad’ın iktidarı çok kısa sürer. Yerine İkinci Abdülhamid, tahta çıkarılır.
    Talebe kıyamında aydın, asker ve sivil birlikte hareket ettiği için bu darbe, ilk “cunta” hareketi olarak adlandırılmaktadır.

    Tercüman-ı Ahval gazetesi sahibi Agah Efendi ile talebelerden Yunus Kadri ve Fehmi Efendiler büyük rol oynar.

    İsmail Kemal, Hasan Fehmi, Köse Raif, Rifat Bey ve Paşalar ve daha birçok münevverler bu talebe-i ülum kıyamını destekler ve medreselere girmemeleri için teşvikatta bulunur.
    Talebe kıyamından maksat, Mithat Paşa’yı Başbakan yapmaktır. Bu temin edilemez. Mehmet Rüştü Paşa dördüncü defa Başbakanlığa getirilir. Hasan Hayrullah Efendi Şeyhülislam ve Hüseyin Avni Paşa da Genelkurmay Başkanlığına tayin olunur. İlk önce Meclis-i Vükela’ya memur edilen Mithat Paşa, 6 Haziran 1876’da Danıştay Reisi olur.

    Bu vaka, Avrupa gazetelerini fevkalede alakadar etmiş; İngiliz ve Fransız matbuatı, Mithat Paşa’yı methederken Rus neşriyatı Mahmut Nedim Paşa’yı iltizam ve Mithat Paşa’ya aleyhtar bir cephe alır.
    Cumhuriyet yönetimini ilan edeceği söylenen Mithat Paşa, 19 Aralık 1876’da, ikinci defa Başbakanlık’a getirilir. Kanun-i Esasi, yani ilk anayasa, 23 Aralık 1876’da ilan edilir.

    Mayıs 1876 darbesi, hem iç huzursuzluğun hem de dış dinamiklerin oynadığı roller sonucu meydana gelmiştir. Darbe, bir anlamda, ekonomik ve siyasi anlamda emperyalizme bağımlılığın ortaya çıkardığı huzursuzluklar sonucu meydana gelmiştir.

    20 Ekim 1990 Cumartesi günü, Milliyet gazetesinde yayınlanan söyleşisinde Süleyman Demirel, bu olay hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır:

    “Sokak, Osmanlı devrinden beri çalışır. 27 Mayıs’ta da çalışmıştır. 12 Mart döneminde de çalışmıştır. Sokak, genellikle iktidar değişiklikleri getirir. Onun için kullanılagelmiştir. 1876’lı yıllarda Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar giderek, Talebe-i Ülum Hareketleri, daha sonra gençlik hareketi olarak sokağa konulmuştur. Üniversite gençliği olması şart değildir. Bu sokak hareketlerinin arkasından da iktidarlar değişmiştir”, der.

  • Talabani ve Barzani Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır

    Talabani ve Barzani Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır

    AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçler tarafından desteklenen Talabani ve Barzani adlı şahıslar Türkiye’nin içişlerine karışmaktadır

    Turhan FEYİZOĞLU
    5 Aralık 2005

    “Hergün çoğalır derdim,
    Zulüm zulüme biniyor,
    Yetiş de sar Anadolu,
    Yaralarım kanıyor.”

    (Bir Kerkük türküsü).

    ***

    Bırakalım Türk ve Türkiye düşmanı olarak AB-ABD-İngiltere-Fransa gibi emperyalist işgalci güçlerce desteklenen-korunan PKK adlı terör örgütüne yönelik operasyon yapılmasını, artık iş o kadar zıvanadan çıkmaya başladı ki, Barzani ve Talabani adlı şahıslar bile Türkiye’nin içişlerine müdahale etmeye başladı.

    Bu aşiret adamlarının yaptıklarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne gibi önlem alıyor ve ne yapıyor bir vatandaş olarak bilmek istiyorum.

    Türkiye’nin içişlerine nasıl müdahale ediyorlar diye sorulabilir?

    Örneklerle veriyorum.

    Birinci örnek: Irak KDP’nin lideri de olan Barzani’nin odasındaki masasının arkasında bulunan “Büyük Kürdistan” olarak adlandırılan haritada, Türkiye’nin 19 ili de var (!).

    Böyle bir cüreti bu adam nasıl yapabiliyor?

    Yapıyor kime güveniyorsa. Ayrıca, Mesut Barzani adlı şahsın başkanlığını yaptığı KDP’nin Türkiye’de ilişkide olduğu şirketler var. Para kazanıyor.

    Büyük Kürdistan-Büyük Ortadoğu Projesi (BOP).

    Bunlar kimin projeleri?

    Bu ve buna benzer haritalardan bir tanesini de kim hazırlamıştı acaba?

    ABD-İngiltere-Fransa işgalci emperyalist güçler, Osmanlı İmparatorluğu toprakları paylaşılırken, 1916 yılında Sykes-Picot Antlaşması’yla hazırlamışlardı.

    Bu harita, işgalci emperyalist güçler ve bunlara uşaklık-maşalık yapanlarca gördüğünüz gibi sürekli gündeme getiriliyor.

    Bu haritanın oluşturulması amacıyla yeni projeler geliştirildi.

    Bu projelerden birine, “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” adını verdiler.

    2003 yılı Mart ayında, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerce Irak işgal edildi.

    ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, “Kürt devleti kurulamaz” sözünü verdiği (!) zaman, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) danışmanı Richard Perle de, Washington’da düzenlediği Irak konulu bir toplantıda, “Kürdistan Dışişleri Bakanı (!)”, ifadesini kullanmıştı.

    ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 23 Temmuz 2002’de düzenlediği basın toplantısında, “Afganistan’daki hava operasyonları için Kürdistan’a F-16 yerleştirilecek” (!) açıklamasını yapmıştı.

    2003 yılında, Beyaz Saray’da danışmanlık yapan Edward Mortimer adlı bir şahıs da “Kürdistan” (!) diye bir harita çizmişti, Irak’a yaptıkları işgalden sonraki düzenleme amacıyla.

    ABD’nin hedefi, bu projeyi en erken 2006, en çok 2010’da hayata geçirmek.

    Proje işliyor.

    Barzani adlı şahıs, 2005 yılında bir gazeteye verdiği demeçte, “10-15 sene içinde bu iş çözümlenir”, açıklamasını yaptı.

    Norveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde terörizm uzmanı ve aynı zamanda Danimarka vatandaşı olan Prof. Dr. Toje Bjorge tarafından hazırlanan “2011/ Türkiye’de İç Savaş” başlığını taşıyan bir rapor hazırlamış.

    Bu raporun bir yerinde şunlar belirtiliyor:

    “Terör örgütü PKK, 21 Eylül 2005 tarihinden itibaren İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Yüksekova, Diyarbakır, Tunceli, Bursa ve Hatay gibi il ve ilçelerde büyük saldırı planları yapacak.”

    Belirli güçlerce bu planın 1987 yılından itibaren bu planın başlatıldığı belirtiliyor.

    Kimler bu güçler?

    Başta, “Büyük Ortadoğu Projesi-BOP” adı altında hareket eden güçler ve bu güçlere destek veren işbirlikçilerdir.

    BOP’ni ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerle bunların kullandığı ve bunlara destek verenlerdir.

    BOP’ni en çok destekleyenler işbirlikçi bazı faşist-ırkçı Kürt güçleridir.

    Kendini “bir Kürt ve düşünce üreticisi olarak” tanımlayan bir şahıs, bu konuda özetle şunları yazıyor:

    “BOP, toplumsal tarihsel gelişmenin doğal bir sonucudur. ABD ve müttefikleri, bir bütün olarak Batı dünyası sadece, yeniden yapılanma ve demokratikleşme konseptine orta derecenin üstünde bir gelişimle uygun olduğundan, yeniden yapılanırken donanarak, öncülük etme olanağına sahiptir. Bu anlamda, onlara şapka çıkarmak insanlık açısından bir olumsuzluk değildir… BOP, Irak halkasını, güncel olarak İran ve Suriye’de federal demokratik yapılaşmayı sağlayacak. Bu halkalara zaman içinde yeni halkalar eklenecektir.”

    Türkiye’nin de bu halkaya ekleneceğini iddia eden şahıs, “Türkiye’nin bu selden kurtulmasını sağlayamaz”, dedikten sonra, “Biz Kürtler, bu duyarlılıkla, BOP’a yaklaşıp anlamaya, yorumlamaya, proje öncülerine yardım etmeye çalışmalıyız.”, demiştir.

    BOP’ni uygulamaya sokan ABD-İngiltere emperyalist güçlerine “şapka çıkartan” bu kendine “Kürt düşünce üreticisi” (!) diyen şahsa göre, BOP, Irak’ta uygulanmaya başlamıştır. Sırada İran ve Suriye var. Türkiye’de bu selden kurtulamayacaktır (!)

    Seli kim oluşturuyor acaba?

    Örneğin, AB-ABD-İngiltere işgalci emperyalist güçlerle işbirliği içinde olan Barzani adlı şahıs, ilk önce, Türkmenlerin egemen olduğu Musul, Kerkük, Erbil, Telafer, Süleymaniye, Samara gibi şehirleri kastederek, “Savaşmaya hazırız”, diye açıklamalar yaptı.

    Bu şehirlerde, AB-ABD-İngiltere emperyalist işgalci güçlerin desteğinde katlıamlar yapıldı.

    Irak’taki Türkmenlere bu şekilde soykırım yapıldı ve binlerce Türkmen de, yerlerinden yurtlarından göç ettirildi.

    Irak’taki Kürdistan Parlamentosu’nun 8.11.2002 tarihinde kabul edilen “Irak Kürdistan’ı Bölgesel Anayasası”nın 5. maddesinde aynen şu ibareler yer alıyor:

    “Kerkük şehri Kürdistan Bölgesi’nin başkentidir. Eğer gerekli olursa Kürdistan Parlamentosu, geçici olarak bir başka şehri başkent yapabilir.”

    Barzani adlı adamın da içinde bulunduğu topluluk, yüzbinlerce Türk’ün binlerce yıldır yaşadığı Kerkük şehrini, “Kürdistan (!) başkenti ilan etmiş, Anayasasına (!) koymuş.

    Bazılarının belirttiği “kırmızı çizgi” nerede?

    Barzani’nin Türkiye’deki etkisi nedir?

    22 Kasım 2005 tarihli Yeniçağ gazetesinde yayınlanan, Hulki Cevizoğlu’nun “Resmen Bizi Böl Dilekçesi!” başlıklı yazıda bu konuda bazı bilgiler veriliyor.

    Cevizoğlu’nun yazısında özetle şu bilgiler veriliyor:

    “Yasallığı mahkemede de tartışmalı olan Diyarbakır Kürd-Der’in sözcüsü ve eski Hak-Par (Hak ve Özgürlükler Partisi) Genel Başkan Yardımcısı İbrahim Güçlü,(…) Bizim liderimiz Barzani’dir… Biz Türkiye’de Kürdistan Eyaleti istiyoruz… Diyarbakır’da ‘Federal Devlet İstiyoruz’ isimli kampanyamızda topladığımız imzaları TBMM ve İngiltere Büyükelçiliği’ne verdik!.”

    CFR (ABD Dış İlişkiler Konseyi) Eylemleri Önleyici-Eylemler Merkezi’nin Direktörü Bay David L. Phillips, bir açıklama yapmıştı.

    15.7.2005 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan bu açıklama özetle şöyle:

    “Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt Federasyonu’na Türkiye’nin karşı çıkmaması lazım.”

    Bundan daha açık ifade olur mu?

    Kim daha neyi izliyor? İzlenecek bir şey mi kaldı? Artık hareket zamanı.

    İngiltere, işgalci ve emperyalist bir güç. Bazı faşist-ırkçı Kürt gruplarını en çok kullanan ülkedir İngiltere.

    22 Kasım 2005 tarihli Türkiye gazetesinde, “Barzani’nin İki Gülü: Bush ve Blair” başlıklı haber özetle şöyle:

    “Kuzey Irak’taki peşmerge lideri Mesut Barzani bağımsızlığın Kürt halkının doğal bir hakkı olduğunu iddia ederek, “özelde Kürdistan ve genelde Irak halkına şunu söylemek istiyorum ki güçlü destekçilerimiz var. Birisi Amerika. Başkan Bush ve aynı zamanda İngiltere Başbakanı Tony Blair’in bu yönde tavırları aynı.”

    Adam kimlerle işbirliği içinde olduğunu açıklıyor.

    Kürd-Der adlı bir örgütün yöneticilerinden İbrahim Güçlü, 1943 tarihinde İran sınırından gizlice Türkiye’ye girmek isterken Van’ın Özalp ilçesinde öldürülen 33 kaçakçı için 2 Ağustos 2005’te Diyarbakır’da anma toplantısı düzenlemişti.

    Bir hatırlatma yapmak istiyorum.

    1943’teki olaydan tam 50 yıl sonra.

    Tarih: 24 Mayıs 1993.

    Türk ve Türkiye düşmanı olan uşaklar-maşalar tarafından 33 yurtsever askerimiz Bingöl-Elazığ karayolunda alçakça pusuya düşürülerek öldürüldü.

    1969’da kurulmuş bir Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) adlı bir örgüt vardı.

    İbrahim Güçlü, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkemesi Askeri Savcılığı tarafından, DDKO adlı örgüte üye olmak suçuyla 1971 yılında yargılanmıştı.

    3.5.1970’den 28.4.1971 tarihine kadar DDKO Ankara Şubesi’nin başkanlığını yapmıştı.

    DDKO adlı örgüt, Molla Mustafa Barzani adlı şahsın liderliğini yaptığı Irak KDP’iyle ilişki kurmuştu.

    Molla Mustafa Barzani kimdir?

    Molla Mustafa Barzani, ABD’nin bir numaralı adamı Kissinger’in koruması altında ölen adamdı.

    İbrahim Güçlü’nün “Bizim liderimiz” dediği Mesut Barzani adlı şahsın babasıydı.

    DDKO adlı örgütün bazı şubeleri, Irak KDP’nin şubesi gibi hareket ediyordu.

    DDKO adlı örgütün bir diğer ilişkide olduğu ülke İsveç’ti.

    12 Mart 1971 sonra bu örgütün üyelerinin bir kısmı İsveç’e gitmiş, bu ülkenin vatandaşı olmuştu.

    Ayrıca bugün, şunu sormak gerekir sanırım:

    Türk ve Türkiye düşmanlığı yapan bölücü örgütlerde yöneticilik ya da liderlik yapanlardan kimler İsveç, Almanya, İsviçre, Danimarka, Hollanda, Fransa vatandaşı olmuş, bu ülkelerin kimliklerini taşımaktadır?

    Bir diğer kimlik dağıtma olayı da Barzani tarafından yapılmaktadır.

    12.10.2005 tarihli Birgün gazetesinde “Barzani, Türkiye’deki Kürtlere nüfus cüzdanı dağıtıyor” başlıklı haber özetle şöyledir:

    AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, Nisan 2005’te İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’nun yanıtlaması için verdiği soru önergesinde şöyle dedi:

    “Hakkari ve civarında yaşayan vatandaşlarımıza, Irak’ın kuzeyinde yaşayan peşmergelerin liderlerince, sözde Kürdistan Devleti kimliği verilmekte olduğu bilgileri doğru mudur? Bu bilgi doğruysa, şu ana kadar kaç kişiye verilmiştir? Bu çalışmaların arkasındaki güçler kimlerdir? Bu tip çalışmaların önüne geçmek için neler yapacaksınız?”.

    Turhan Çömez’in bu soru önergesine sekiz ay geçmesine rağmen yanıt verilmedi.

    Türk kimliğine gerek duyulmadan Barzani adlı şahsın dağıttığı kimlikle Irak’a rahatlıkla gidilebiliyor.

    Barzani adlı şahsın Türkiye’nin içişlerine nasıl karıştığı bir başka konuyla daha ortaya çıktı.

    Kuzey Irak’ın Erbil şehrinde bulunan Selahaddin Üniversitesi’ne Türkiye’nin Güneydoğu illerinde yaşamakta olan gençlerden başvuru yapan 2 bin öğrenciden 250’sinin talebi olumlu karşılanmış ve bu üniversitede okumaya başlamış.

    Bu üniversitede okuyanlardan 62 tanesi Şemdinli ilçesinden.

    Şemdinli olayları, peşmerge kıyafetli (!) Barzani adlı şahsın) Beyaz Saray’da Bush tarafından kabul edildiği 2005 yılının Ekim ayından hemen sonra meydana geldi.

    Irak KDP lideri Barzani adlı şahıs, bu öğrencilere 50 ila 100 dolar arasında burs veriyor, ayrıca ev ve temel ihtiyaçları karşılanıyor.

    Türkiye sınırdan Barzani adlı şahsın verdiği kimlikle Kuzey Irak’a gidiliyor, Barzani adlı şahsın verdiği parayla üniversitede okunuyor. Barzani adlı şahıs, bu şahısların ev ve ihtiyaçlarını da karşılıyor.

    Peki Barzani adlı şahıs kendisine nereyi üs olarak seçmiş?

    Selahaddin şehrini. Barzani adlı şahıs Bağdat’a gitmiyor. Bütün işlerini Selahaddin adlı şehirden yönetiyor ve “Bütün Kürdistan için çalışıyorum”, diye açıklama yapıyor.

    Barzani ve Talabani adlı şahısların Ankara’da temsilcilikleri var. Bu temsilciliklerin kapılarında asılan tabelalarda acaba ne yazıyor?

    ***

    Kuzey Irak’ta Barzani adlı şahsın denetimindeki bölgede üs kurmuş bulunan PKK adlı Türk ve Türkiye düşmanı örgüt militanlarına Barzani adlı şahıs tarafından barınma olanakları sağlanıyor. Ayrıca, yeni kabul edilen Irak Anayasası’nın 22. maddesiyle “mülteci” gözüyle bakılarak korunuyor.

    Başka nasıl korunuyor?

    Uyuşturucu, insan, akaryakıt ve sigara kaçakçılığına izin vererek.

    Buralardan elde edilen paralarla Türk ve Türkiye düşmanlığı yapılıyor.

    Türk ve Türkiye düşmanı örgütler başka nasıl korunuyor?

    Silah, mayın, bomba ve cephane verilerek. Verilen bu silahlar Türk ve Türkiye’ye karşı kullanılıyor. Peki bunları kimler sağlıyor?

    Barzani ve Talabani adlı şahıslar tarafından.

    Bunları Türk kamuoyu bilgilensin diye yazdım.

    Türk ve Türkiye düşmanları tarafından İstanbul Beylikdüzü’nde 18 Kasım 2005 tarihinde, uzaktan kumandayla patlatılan bomba sonucu ağır yaralanan Ömer Akçura (22), tedavi gördüğü hastanede öldü.

    21 Kasım 2005 günü, Türk ve Türkiye düşmanları tarafından yapılan saldırı sonucu yurtsever Türk askeri Okay Pehlivan, Mardin’in Midyat ilçesi kırsalında alçakça öldürüldü.

    23 Kasım 2005’te, öğretmen Adnan Çelik, Mardin’in Nusaybin ilçesinde öldürüldü.

    25 Kasım 2005’de yiğit yurtsever Türk askeri İlkar Özkan Diyarbakır’da öldürüldü.

    27 Kasım 2005’te, Türk ve Türkiye düşmanları tarafından Halil Meşe ile Metin Budak, Hatay’ın Dörtyol ilçesinde öldürüldü.

    Bu yurtsever Türk gençleri ve vatandaşları Türk tarihinin unutulmazları arasına girdi.

    Onları unutmayacağız.

    Türk ve Türkiye düşmanlarını tanıyın. Ona göre hareket edin.

    Türk ve Türkiye düşmanı olan herkese karşı çoluk-çocuk kim varsa herkes tepkisini dile getirmelidir. Eğer tepkilerinizi dile getirmezseniz bu ve buna benzer olaylar yarın sizin veya bir yakınınızın da başına gelebilir.

    Türk’e ve Türkiye’ye kim nerede hizmet ediyor, görev yapıyorsa onların yanındayız. Onların destekçisiyiz.

  • 18 TEMMUZ 1703 AYAKLANMASI

    18 TEMMUZ 1703 AYAKLANMASI

    Turhan FEYİZOĞLU

    19 Ocak 2004, sayı: 48

    Hazırlamakta olduğum herhangi bir kitap için binlerce sayfa belge okur, göz atarım. Ayrıca, onlarca dergi, onlarca gazete tarıyorum. Bu belgeleri okur, göz atarken ilgili olduğum konunun dışında da çok değişik konular ister istemez zaman zaman ilgimi çekiyor ve bunları not alıyorum. Dergilerde ve gazelerde yeralan her türlü olay ve konu yeralmaktadır not aldıklarım arasında. Siyasi bir olay, reklam, cinsellik, spor, anketler, edebiyat, sinema v.b.

     Birçok dergi ve gazeteden olduğu gibi Türk Solu dergisi de uzun zamandır benden, kendi yayınlarına yazı yazmamı istiyorlardı.  Yoğun çalışmalarım nedeni ile bunu yapamıyordum. 

    Kitap haline getirmek istediğim konular zaten kitap olarak yayınlanarak okuyucuya bir anlamda ulaşmakta. Bunun dışında kalan ve ilgimi çekipte not aldığım konu ve olayların da “Tarihin tozlu sayfalarında” kalmasın diye düşünerek bunları Türk Solu dergisine yazmaya karar verdim.

    Yeni bir konu üzerine çalışmaktayım. Daha sonra kitaplaştıracağım bu konu hakkında en son okuduğum bir kitapta ilginç bir bilgiye rastladım ve not aldım. Ayrıca, günlük gazeteleri ve yayınları takip ederken, bir açıklamanın not ettiğim konu ile paralellik oluşturduğunu gördüm.

    Okuduğum kitap ile televizyonda izlediğim haberi özetle aktarıyorum. 

    NTV’nin 25.11.2003 Salı günü, saat 13.00’de yayınlanan haberinde, Gürcistan eski Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, özetle şu açıklamayı yapıyordu:

    “Etrafta ellerinde pankartlarla koşuşturan gençleri önemsemedim. Değerlendirme hatası yaptım. Dolaşır dolaşır giderler diye düşünüyordum. Sonra hükümet darbesi oldu.”

    Muhalefetin, Gürcistan parlamentosunu basması sonucu 27 saat sonra istifa eden Şevardnadze’nin bu açıklamasını duyunca, aklıma Türkiye Cumhuriyeti’nde sağın ünlü politikacılarından Süleyman Demirel geldi.

    Herşey ayni anda olmuyorve yaşanmıyor tabii. Bir dönem başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel’in sokak gösterileri-eylemleri ile ilginç tanımlamaları vardır. Bunları biliriz ama bilmeyenler için aktarmak istiyorum. Bir kısmı sırasıyla şöyledir:

    1-10 Kasım 1968 tarihleri arasında, Samsun’dan Ankara’ya “Süleyman Demirel Hükümetini Mustafa Kemal Atatürk’e Şikayet” yürüyüşü yapan gençleri kastederek, 8 Kasım 1968’de Başbakan Süleyman Demirel, şu açıklamayı yapıyordu:

    “Talebeler yürüsün. Sokaklar eskimez. Önemli olan, gösteriler kanunsuz yapıldığı, saldırı halini aldığı zaman bunun önleme gücünün gösterilmesidir.”

    12 Mart 1971’de verilen askeri muhtıra ile Süleşman Demirel başkakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştır.

    12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbe sonrası korulan Doğru Yol Partisi’nin bir dönem Genel Başkanlığını yapan Süleyman Demirel, 20 Ekim 1990’da yayınlanan açıklamasında sokak hareketleri için şu değerlendirmeyi yapıyordu:

    “1876’lı yıllarda Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar giderek, Talebe-i Ulum hareketleri, daha sonra gençlik hareketi olarak sokağa konulmuştur. Üniversite gençliği olması şart değildir. Bu sokak hareketlerinin arkasından da iktidar değişmiştir.”

    9. Cumhurbaşkanı olarak Süleyman Demirel, 3.7.2000’de yayınlanan açıklamasında da şunları söylüyordu:

    “Meydanlar demokrasinin ciğeridir. Meydanlar, idare edilen ile idare edenlerin hesaplaştığı yerlerdir.”

    Türk Solu dergisine sonduğum bu ilk yazının konusu Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmış sokak hareketlerinden bir olaydır.   

    Tarih: 18. yüzyıl.

    Yer: Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dönem başkenti olan Edirne.

    Olay: tarihi belgelerde “Edirne Vak’ası” ve “Feyzullah Efendi Vak’ası” olarak yeralmakta, Padişah-Sultan İkinci Mustafa döneminde geçmektedir. 

    Padişah İkinci Mustafa, 1664-1703 yıllarında, yaşamıştır.

    Yazıya konu olan şahıs Seyid Feyzullah Efendi, Sultan Mehmet IV’ün çocukları olan şehzâde  Ahmet ve Mustafa’nın öğretmenliklerini yaptı. 

    Osmanlı İmparatorluğu’nun 22. padişahı 2. Mustafa, bu nedenle hocası Seyid Feyzullah Efendi’yi çok sayardı. Bu sevgisinden ve saygısından ötürü onu padişahlığı döneminde Şeyhülislam yapmıştı.

    Babası Erzurum müftüsü olan ve büyük bir islam hukuku alimi olan Seyid Feyzullah Efendi, Erzurum’da doğmuştu. Bir çok risale ve kitabın yazarı idi. Oğullarından en büyüğü önce Nakibül-eşraf, yani emirler başı yahut Peygamber sülalesinden gelenlerin reisi idi.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun Padişahı 2. Mustafa döneminde Şeyhülislam’lık yapan Seyid Feyzullah Efendi’nin kayınvâlidesi olan Ummetul Cebbâr da, sarayın tanınmış nüfuzlu vâizi Vâni Efendi’nin eşi ve bilgili bir kadındı.

    Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi, 2. Mustafa’nın kendisini çok sevmesi ve koruması nedeniyle devletin her işine karışmış, gücünü ve yetkisini kullanarak hemen bütün akrabalarını devletin en üst kademelerine getirmişti.

    Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin elde ettiği bu güç saray içinde iktidar savaşına yol açmıştır. 

    Osmanlı İmparatorluğu’nda silahlı kuvvetler içinde cebeci olarak adlandırılan 200 kadar asker, biriken aylıklarını alamadıklarını öne sürerek, 18 Temmuz 1703 tarihinde ayaklandı.

    Padişah 2. Mustafa da, Şeyhülislam Feyzullah Efendi gibi kızlarından birisini Köprülüzade Numan Efendi ile evlendirmişti. Numan Paşa bir dönem Erzurum’da valilik yapmıştı. Bu arada bir noktayı belirtmek istiyorum. Bir çok olayın bir geçmişi olduğu hiç bir zaman unutulmamalı. Küçük bir ayrıntı olabilir ama bir örnek teşkil ettiği için vurgulamak istyorum. Erzurum’un İspir kazasında “Numan Paşa“ isimli bir köy bulunmaktadır ve Numan Paşa’nın burada akrabaları vardır.  

    Rami Mehmet Paşa’nın kışkırtığı ayaklanma, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin damadı olan İstanbul Kaymakamı Köprülüzade Abdullah Paşa’nın olayı küçümsemesi ve önemsememesi sonucu gelişti. Yeniçerilerin, ulemanın, İstanbul esnafı ile tüccarının da katılmasıyla tüm kente yayıldı.

    İstanbul’daki olaylar sırasında sekbanbaşı Murtaza Ağa öldürüldü. Daha  sonra, Orta Cami’de toplanan isyancılar, 21 Temmuz 1703 günü, İmam Mehmet Efendi’ye şeyhülisamlığa, Amcazade Hüseyin Paşanın damadı Kavanoz Ahmet Paşayı da sadaret kaymakamlığına atadı. İsyancılar, 50 bin kişilik düzenli bir orduyla Edirne’ye hareket etti. İsyan otuzaltı gün devam etti.  Sonuçta,  Padişah 2. Mustafa, tahttan indirildi. Yerine, kardeşi 3. Ahmet getirilerek padişah yapıldı.

    Şeyhülislam Feyzullah Efendinin oğulları, kâhyası ve muhasebe müdürü Magosa’ya, damadı İstanbul kadısı Mahmud, Bursa’ya sürgün edildi.

    Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin karşılaştığı ilk ayaklanma değildir bu ayaklanma. 2 Mart 1688 pazar günü akşamı sadrâzam Siyâvuş Paşa aleyhine yeniçeriler isyan etmişler ve bu sırada Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile birlikte sadrâzam sarayında bulunan Şeyhülislam Feyzullah Efendi, sürgün olarak Erzurum’a gönderilmiştir.   

    Sultan-Padişah 2. Mustafa döneminde, 18 Temmuz 1703 tahinde başlayan isyan 22 Ağustos 1703 tarihinde sona ermiştir.  İsyanı yapan dönme ve devşirmeler, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’yi de yakaladı. Ayaklananlar, Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ilk önce burnunu, sonra kulaklarını ve en sonra da dudaklarını kesti.  Bunlar yapıldıktan sonra, hakaret olsun, aşağılansın diye, Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi bir eşege ters bindirildi, gem yerine eşeğin kuyruğu eline verildi. Bu eziyet ve barbarlık yetmedi. Sokak sokak gezdirildikten sonra Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin ayrıca kolları, bacakları da kırıldı. En sonra da kafası kesildi.  Şeyhülislam Feyzullah Efendi, ibret olsun diye  bu şekilde Edirne caddelerinde gezdirildi. Bu sırada oğullarından biri de öldürüldü.

    Ayaklananların içinde bulunan ve öfkesi dinmeyen bazı dönme ve devşirmeler: 

    “Bu cesedi Meriç’e atalım” dedi.

    Bu sesler üzerine Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin cesedi Meriç’in önemli kollarından biri olan Tunca nehrinin sularına atıldı. Meriç’in suları Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin cesedini sürükledi Ege denizine götürdü.

    Tarihte yaşanan olaylar gösteriyor ki, bazı ayaklanma dönemlerinde, ayaklananlar hiç bir toplumsal kuralı tanımıyorlar. Bazan barbarlaşabiliyor ve en korkunç işkence ve zalimlikleri yapabiliyorlar. Bu olayda da görüldüğü gibi, bir toplumda dinin temsilcisi olan ve en üst düzeyde sayılan şeyhülislam’a en korkunç işkenceyi yaparak öldürmüş ve dinin en büyük temsilcisi olan halife padişahı tahtından indirerek hapis etmişlerdir.

    Şeyhülislam Seyid Feyzullah Efendi, bu döneme kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nda  zorbalıkla öldürülen üçüncü şeyhülislam’dır.

    Bu olay ayrıca göstermiştir ki, sonuçları önceden kestirilemeyen, örneğin biriken maaşını alamayan 200 kadar memurun başlattığı bir eylem, bir iktidarın kanlı olarak bitmesine yol açmıştır.

  • Yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı

    Yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı

    1. Dünya Savaşı devam ettirilmek isteniyorsa yeni bir Erzurum Kongresi toplanmalı

    Turhan FEYİZOĞLU
    01.08.2005

    24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’nın 82. yıldönümü. Lozan Antlaşması için görüşmeler yapılırken dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türk İçişleri Bakanı İsmet İnönü’ye, “Siz bize bugün istemediğimiz bazı şeyleri kabul ettiriyorsunuz. Fakat, bize bu kabul ettirdiklerinizin hepsini yarın birer birer geri alırız”, demişti.

    İsmet İnönü de, “O gün gelsin ne yapacağımızı o zaman düşünürüz”, karşılığını vermişti.

    BBC ve Reuters, Temmuz 2005’te, Lozan Antlaşması’nın imzalandığı ayda, yine bir temmuz ayında, binlerce yıl birarada yaşayan insanlar arasındaki dostluğu-kardeşliği-akrabalığı yirmi yıl içinde kine-düşmanlığa dönüştüren terör çetesi PKK için “milis” sözcüğünü kullandı.

    BBC ve Reuters, İngiltere’nin yarı resmî iki yayın kuruluşudur.

    Bir terör çetesi için “milis” sözcüğünün kullanılması onun İngiliz devleti tarafından desteklenmesi anlamına gelir.

    Bu da gösteriyor ki İngiliz devleti, açık-ça terör çetesi PKK’yı destekliyor, kullanıyor.

    Sadece İngiliz devleti değil ABD de terör çetesi PKK’yı destekliyor, kullanıyor.

    Bu şu anlama geliyor: 1923’te Lozan’da kabul ettiklerini 2005’te böyle gizli gizli haince, sinsice, bazı maşaları kullanarak Türkiye’den almaya çalışıyorlar.

    Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devletini paylaştılar ama yeterince paylaşamadıklarını düşündükleri için o dönem gerçekleştiremediklerini şimdi yapacaklarını sanıyorlar.

    Yani, İngiltere ve ABD’nin 1915’te Birinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye üzerindeki emperyalist amaçları 2005’te de devam ediyor.

    O dönem istediklerinin hepsini gerçekleştiremediler. Bugün hepsini gerçekleştirmek istiyorlar.

    O gün hepsini gerçekleştiremediler.

    Çünkü, karşılarında, “Ya bağımsızlık ya ölüm”, diyerek milli bir şiarı dile getiren Mustafa Kemal ve onun örgütlediği halk vardı.

    Kararlı olmak gerekiyor.

    Mustafa Kemal kararlıydı.

    Amacını gerçekleştirdi.

    Bugün de o kararlılığa sahip olmak zorundayız.

    Türkiye’de bugün Türkler, aynı Osmanlı dönemindeki gibi, baskı ve zulümle karşı karşıyadır. Türkiye’de, Türkler diğer vatandaşlar gibi özgür değiller.

    Örnek vermek istiyorum.

    4 Temmuz 2005 Pazartesi günü, Anıtkabir’e giden 1987 doğumlu Selman’la 1988 doğumlu Kadir, Anıtkabir’deki anı defterine, Mustafa Kemal Atatürk hakkında kötü sözler yazmış ve serbest bırakılmışlar.

    Birisi, “Selamünaleyküm diyecem ama demiyorum. Senin tipini s…… . Senin kafana saç ektirecem.”, diye yazmış.

    Diğeri de, “Seni gördüm, içim daha da kötü oldu …. Seni hiç gözüm tutmuyor.”, diye yazmış.

    Ankara’da mahkemeye çıkartılan bu iki şahıs serbest bırakılıyor.

    Böyle bir şey olabilir mi?

    Böyle bir olay karşısında hangi devlet bu gibi suçluları serbest bırakabilir?

    Hiçbir devlet bunu yapmazdı.

    Bir diğer olay.

    16 Temmuz 2005 Cumartesi günü, bazı kişiler, elinde megafonla bağırarak, Diyarbakır’da, “Irak benzeri bir federatif yapının Türkiye’de de kurulması”, için imza kampanyası başlatıyor.

    Şimdi sorarsanız bu demokratik bir hak diyecekler.

    Peki bazı vatandaşlar da böyle demokratik bir hakkı kullanıp aşağıdaki istekleri sıralayıp imza kampanyasına başlasalardı ne olurdu?

    “Federatif bir yapıyı istemiyoruz. Bunu isteyenleri de istemiyoruz.

    Asker ve polisleri öldürenleri istemiyoruz. Bu olayları kınamayanları da istemiyoruz.

    Trenlere sabotaj düzenleyenleri istemi-yoruz. Bu olayları kınamayanları da iste-miyoruz.

    Okullara sabotaj düzenleyenleri istemiyoruz. Bu olayları kınamayanları da istemiyoruz.

    C-4 patlayıcı kullanıp sabotaj yapanları istemiyoruz. Bu olaylara karşı durmayanları da istemiyoruz.

    Yollara mayın döşeyip güvenlik güçlerinin ölmesine sebep olanları istemiyoruz.

    C-4 patlayıcı ve mayın üretip, bunları maşalarına kullandıranları istemiyoruz. Bunlara karşı çıkmayanlarıda istemiyoruz.

    Mazot kaçakçılığı yapanları istemiyoruz. Mazot kaçakçılığı yapsın diye ürettikleri kamyon ve otobüslerin benzin-mazot deposunu iki-üç misline çıkartan üretici firmaları istemiyoruz.

    Dört ya da beş kadınla evlenip en az 40 tane çocuk sahibi olup, sonrada çocuklarının isimlerini unutanları ve devletten para isteyen yüzsüzleri istemiyoruz.

    Çok çocuk sahibi olup da sonra çocuklarını yoksulluk adı altında dilendirenleri, sokaklara terkedenleri istemiyoruz.

    Hiç çalışmayan ve sonrada maaşımız az diyip eylem yapan bankamatik memurlarını istemiyoruz.

    Bağ-Kur ve SSK’dan sahte evraklarla emekli olup maaş alanları istemiyoruz.

    Elektiriği kaçak kullananları istemiyoruz.

    Devletin maaşını alıp devlete karşı eylem ve bölücülük yapan memurları istemiyoruz. (Devlete karşı eylem yapmak istiyorlarsa kendi güçleriyle-imkanlarıyla yapsınlar. Devletin maaşıyla devlete karşı eylem yaptıklarını söyleyip sonra da hava atmasınlar).

    AB’nin parasıyla beslenen devrimcileri, devrimcilik yapanları istemiyoruz.

    AB’nin pasaportuyla Türkiye’de devrimcilik yapanları ve AB’den maaş alan devrimcileri, AB’nin pasaportunu taşıyan devrimcileri-solcuları istemiyoruz.

    Kaçak ilaç imal edip insanların ölümüne yolaçanları istemiyoruz.

    Yiyecek-içeçek maddelerinde sahtecilik yapanları istemiyoruz.

    Irak’tan kim kaçakçılık yaparsa yapsın istemiyoruz. Ve Irak’ın Türkiye sınır bölgelerindeki bütün sınır kapılarının kapatılmasını istiyoruz.

    Kendisine devrimci deyipte Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden İstanbul’a çocuk getirip gaspçılık – kapkapçılık – hırsızlık yaptıranları istemiyoruz.

    Hazine arazilerini işgal edip gecekondu yapan çeteleri istemiyoruz.

    Sokakları, caddeleri ve meydanları işgal edip seyyar satıcı kılığında dolaşan çeteleri istemiyoruz.

    Korsan kitap basıp, dağıtanları ve yazarları ölümle tehdit edenleri istemiyoruz. Buna karşı olmayanları istemiyoruz.”

    Bir kısım vatandaş, elinde hoparlör metropol kentlerin en merkezi yerlerinde yu-karıdaki istekleri sıralayıp imza kampanyası başlatsa ne olur?

    Demokratik bir hak kabul edilir mi?

    Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone’ın BBC’nin Radyo 4’üne yaptığı açıklamada, 7 Temmuz 2005’teki bombalı saldırılarla ilgili olarak, “Hiç şüphe yok ki, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Araplara özgür olacaklarına dair sözlerimizi tutup işlerine karışmasaydık, petrol akışını iade etmek yerine sadece satın alsaydık bunlar olmazdı”, dedi.

    Bu yazıyı yazdığım sırada Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi emperyalist güçlerin kucaklarına oturttuğu-desteklediği maşalar tarafından öldürülen vatandaşlarımız oldu.

    İngiltere ve ABD gibi emperyalist güçler, Türkiye üzerindeki oyunlarına devam ediyorlar.

    Üsteğmen Hulki Beydili, Er Erkut Yılmaz, Er Bülent Kıyanç, Teğmen Tuna Kara, Astsubay Kenan Taşan, İngiliz ve ABD’nin kullandığı maşalarca haince-alçakça öldürüldüler.

    Öldürülenler, bizim şehidimiz ve kahramanlarımızdır.

    Onlar Türk devrim tarihinde hiçbir zaman unutulmayacak.

    Şair Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı” adlı şiirinde belirttiği gibi emperyalizme ve uşaklarının yaptıklarına:

    “Yetti gayri.”, diyoruz.

    Erzurum Kongresi’nin 86. yıldönümündeyiz.

    Erzurum Kongresi’nde Türk Kurtuluş Savaşı’nın kararları alınmıştı.

    Mustafa Kemal, orada, “Ya bağımsız-lık, ya ölüm”, demişti.

    Şimdi yeni bir Erzurum Kongresi yapılmalı, ve orada aynen Birinci Kurtuluş Savaşı’nda alınan kararlar gibi kararlar alınmalı, emperyalizme ve uşaklarına karşı gereken yanıt verilmelidir.

    Şimdi de çözüm bu.

  • 1961-71 DÖNEMİNDE KEMALİZM ve GENÇLİK

    1961-71 DÖNEMİNDE KEMALİZM ve GENÇLİK

    Turhan FEYİZOĞLU
    Kasım 1998

    1961-71 döneminde Kendilerini sosyalist olarak tanımlayan gençlik örgütleri olarak Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), Sosyalist Gençlik Örgütü (SGÖ), sayılabilir.

    Bu örgütlerin genel olarak düşünceleri şöyledir: “Türkiye’de burjuva devrim aşaması tamamlanmıştır. Bundan sonra yapılacak olan devrim, sosyalist devrim’dir.”

    SGÖ, amacını şöyle açıklamıştır:

    “En genel olarak Sosyalist Gençlik Örgütünün amacı, işçi sınıfına, sosyalist devrimin gerçekleştirilmesinde ve giderek sosyalist toplumun kurulmasında yardımcı olmaktır.”

    “Kemalist”, “Kemalist sosyalistler”, “Sol Kemalistler” olarak Milli Türk Talebe Birliği (MTTB), Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB),  Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (TDGF), Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu (SDDF), Kemalist Devrimciler Birliği gibi örgütler söylenebilir.

    Bu örgütlenmeler, “Mustafa Kemal’in başlattığı burjuva devriminin bitirilmemiş olduğu, bunun tamamlanması gerektiği” tezini savunan örgütlerdir.

    Temel tezleri, “İkinci Milli Kurtuluş Savaşı” vererek “Demokratik Halk Devrimi”ni gerçekleştirmektir.  Bu örgütlerden bazıları, bu düşünceye Mark’çı bir içerik kazandırmak istemişlerdir. Bu, ilk önce, “Milli Demokratik Devrim”, “Ulusal Demokratik Devrim” ya da “Burjuva Demokratik Devrim” olarak ortaya konmuştur. Daha sonra, “Halk Savaşı”, “Öncü savaş” tezleri gündeme gelir. Örgütlerin yönetim kadrosu değiştiği zaman, savunulan tezler de değişmiştir.

    SDDF, düşüncelerini şöyle açıklamıştır:

    “Sosyal demokrat gençler, çağdaş olmayı, ideolojik ayrıntılar yüzünden bir birine düşman olmamayı savunmuşlardır.. Kemalist çizgide Sosyal Demokrasiyle birleşmenin, Anayasa’nın tam olarak uygulanmasının mücadelesini vermişlerdir.”
    Bugün, bazı kesimlerce belki gülünç karşılanabilecek, bu nedenle mi ayrışmalar, çatışmalar olmuş denilebilecek nedenlerle, o dönem, ciddi kavgalar yaşanmıştır.

    1961-1971 döneminde, gençliği sol politik açıdan etkileyen iki akım vardır: Kemalizm ve sosyalizm. O dönem, gençlik örgütleri arasındaki mücadele daha çok sosyalistlerin kendi içinde ve sosyalistlerle sosyal demokratlar arasındadir.
    1960 lı yılların ilk yarısında, Kemalizm veya bir deyişle Atatürkçülük, gençlik örgütlerinde egemendir. 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren gençlik örgütlerinde sosyalist düşünce de egemen olmaya başlar. Fakat Kemalizmden tam kopuş değildir. Sol ile Kemalizmin buluşmasıdır. 

    Türkiye’de güçlü bir Kemalist gelenek vardır. Doğan Avcıoğlu, 22 Ağustos 1962 tarihli YÖN Dergisi’nde, “Sosyalizmi, halkçılık, devletçilik, devrimcilik, laiklik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkelerine dayanan Atatürkçülük’ün en tabii sonucu ve devamı sayıyoruz. Sosyalizmin, Atatürk devrimlerini geliştirme ve ileri götürme yolu olduğuna inanıyoruz” der.
    Tabii Senatör Muzaffer Karan da, 12.9.1962 tarihli, YÖN dergisinde yazdığı yazısında, “Kemalizmin altı oku, Türk sosyalizminin temel taşlarıdır.” der.

    TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar ise, bu dönem sosyalizme, “Türkiye sosyalizmi”, Güler yüzlü sosyalizm” gibi yeni yorumlar getirir. 

    Gençlerin yaptığı bileşim ise ilginçtir. Ahmet Börüban, “1969’da ODTÜ’de öğrenci iken, bilgisayarda Che Guevera’nın silueti üzerine Atatürk’ün Bursa Nutku’nu yazar, bunu bildiri  haline sokar, dağıtırdık” demiştir.
    Hüseyin İnan, ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nün bir toplantısında, “Gök gözlü oportünist” diyen, birisinin üzerine, “Polis, provokatör” diye hışımla yürüyerek, dövmek ister.

    CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 12 Aralık 1964 Cumartesi günü, CHP Parti Meclisinde günün olaylarını değerlendirdiği bir konuşma yapmaktadır. Konu üniversite gençliğine gelince, Başbakan İnönü, gençlerin girişimlerini anlatmış ve söz arasında, “Kendi kendilerine not vermek istiyorlar” der. Bu konuşma tartışmalara yol açar ve İnönü’ye gençlerin haklı oldukları söylenir. Üyelerden Nedim Tekin, “Üniversite gençliği CHP’den uzaklaşıyor, gençlik bizi bırakıyor” deyince, İnönü, “Gençlik AP’ye mi gidiyor?” diye sorar. Tekin, “Hayır paşam. Gençlik ve aydınlar sosyalizme gidiyor” karşılığını verir.
    Yıldız Teknik Okulu Öğrenci Derneği Başkanı Niyazi Adıgüzel’in, 1969’da bu konuda, yaptığı değerlendirme şöyledir:
    “1960 yılındanberi Türkiye’de her yıl, her ay, hatta her hafta öğrenci hareketleri olmuştur. 1964 yılına kadar CHP düğmeye bastığı zaman onbinlerce öğrenci sokağa dökülmüştür. Ancak, 1964’den bugüne kadar, bu idare, TİP’in eline geçmiştir.”     
    12 Aralık 1965 Pazar günü yapılan TİP Ankara il kongresine sunulan çalışma raporu, bu konuda gerekli bilgileri vermektedir:
    “Ankara Üniversitesine bağlı fakültelerde bulunan sandıklardan hemen hepsinde partimiz çok yüksek oranda oy almış, hatta Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nda diğer partileri büyük oy çoğunluğuyla geçerek, en çok oy alan parti durumuna yükselmiştir.”

    Geneli yansıtmasa da belli bazı merkezlerde yapılan anket ve seçim sonuçları konu hakkında bilgi verir.
    ANT Dergisi’nin Istanbul Üniversitesi Merkez Binasında 150 öğrenciyle 1967 yılında yaptığı ve 31 Ekim 1967 günü yayınladığı bir ankete göre öğrencilerin beğendikleri liderler sırayla şöyledir:

    Atatürk, De Gaulle, Che Guevera, Mao Çe Tung, Kennedy, Nasır, Castro, İnönü, Lenin, Lumumbo, Ho Şi Minh, Aybar, Alpaslan Türkeş ve Gandi.

    2 Haziran 1968 Pazar günü, Kısmi Senato, Belediye, İl Genel Meclisi, Muhtar ve boş yerlerdeki milletvekili seçimi yapılır.
    Istanbul’da bulunan öğrenci yurtlarında çıkan seçim sonuçları şöyledir:

    Site Öğrenci Yurdu: CHP:160, TİP:115, AP:67, CKMP:43.
    Çemberlitaş Kız Yurdu: CHP:70, TİP:31, AP:30, CKMP.:2.

    1961-71 döneminde kendisini “Kemalist” ya da “Sosyalist” olarak tanımlayan birçok gençlik örgütünü çatısı altında toplayan üst kuruluşlar bulunmaktadır.

    Tanımlamalar sadece bilinen anlamları açısından değil, kimin nasıl tanımladığına da bakmak gereklidir.

    TMGT, DÖB, ODTÜ Öğrenci Birliği, Ankara Üniversitesi Talebe Birliği, 30 Ekim – 10 Kasım 1968 günleri, Samsun’dan Ankara’ya, “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler.

    DÖB, yürüyüş hakkında şu açıklamayı yapar:

    “Biz, Devrimci Öğrenci Birliği olarak hareketin niteliğinin, özünün Amerikan emperyalizmine – Feodalizme – İşbirlikçi sermaye çevrelerine karşı bir mücadele, gerçek demokrasi için bir mücadele olacağını belirttik. Zira Tam Bağımsız Türkiye, ancak bu güçlere karşı savaşın başarıya ulaşması ile gerçekleşebilirdi. Biz, Mustafa Kemal Gençliği olarak, Türkiye’nin istiklalinin zedelendiğini, elden gittiğini görüyorduk. Onun için atılması gereken devrimci adımın ‘İstiklali Tam Türkiye’ için olacağını, gerçekleştirilmesi gereken ilk amacın ‘Tam Bağımsız Türkiye’ olduğuna inayorduk. Ve bu fikrimizde de direndik.
    Sosyalist şiarlar atmadığımız için diğer örgütler tedirgin olmadılar.”

    Bir örgüt, “sosyalist şiarlar atmadığını” bildiride açıklama gereksinimi duyduğuna göre, ciddi veya önemli bulduğu bazı kesimler vardır ve bu kesimlere mesaj göndermektedir.

    MDD’cilerin mesaj gönderdiği kesimlerle ittifak yapmayı olumlu bulmayan “sosyalist devrimciler” bunu nasıl değerlendirmektedir ona bakalım.

    Sosyalist devrimciler, 13 Eylül 1969 Cumartesi günü, Ankara’da, “Pahalılığa karşı Miting” düzenler. Bir grup MDD’ci, hiç bir ilgileri olmadığı halde mitinge katılmaya çalışır ve olay çıkartır.

    22 Eylül 1969 tarihli EMEK Dergisi’nde, mitingi sabote etmeye çalışan MDD’ci grubu, “Sosyalizmle Mücadele Derneği” diye adlandırarak,  bu konu hakkında özetle şu değerlendirme yapılır:

    “Mitingi sabote etmek niyeti ile geldikleri anlaşılan bir grup, miting boyunca devamlı yaygara kopardılar, bir araya toplanıp bağırıp çağırdılar. Sabote etmek deyince, insanın aklına, toplum polisleri ile komandolar gelir. Oysa bu kez, bunların kendileri değil, özentileri vardı ortalıkta. Mitingi baltalamaya, işçi sınıfının sloganlarının söylenmesini engellemeye çalışanlar, bu kez, her gün ne idükleri daha bir açığa çıkan demokratik devrimci diye geçinen gruptu. Sosyalist gelişmeyi engellemek veya saptırmak için hiç bir güçlükten kaçınmayan, bu küçük burjuvazinin  sosyalist hareket içindeki truva atları, mitingde Sosyalist Türkiye sloganının söylenmesini, bsosyalist hareketi bölme, parçalama ve hançerleme siyasetlerine aykırı görmüş olacaklar ki, hemen başka sloganlarla taarruza geçtiler. Türkiye, sosyalist olmadan bağımsız olabilirmiş gibi, veya Türkiye sosyalist olduğunda bağımsız olmayacakmış anlamına gelecek bir tarzda Bağımsız Türkiye diye bağırdılar ve konuşmacıları engellemeye çalıştılar. Bu, sivil toplum polisi özentilerinin çirkin provokasyon denemesi mitingde bulunanlarca nefretle izlendi.”

    SDDF, 23 Nisan 1970’de, “Ulusal bağımsızlık ve Ekonomi Haftası” başlatır. SDDF, yayınladığı bildiride özetle şu açıklamayı yapar:

    “Kemalist devrimci hareketimiz her türlü baskıya karşı yürütülecektir. Amerikancı iktidar ve destekleyicileri bunu böyle bilmelidir.”

    Peki Istanbul TDGF Bölge Yürütme Kurulu, Ulusal Egemenlik Bayramı dolayısıyla, 23 Nisan 1970’de nasıl bir bildiri yayınlamıştır, ona bakalım.

    Bildiri özetle şöyledir:

    “Yeraltı ve yerüstü servetlerini Amerika’ya peşkeş çekmiş; Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık ilkesini emperyalist çizmeleriyle ezmiş ve ihanetlerini belgelemiş iktidarlara karşı, işçisiyle, köylüsüyle, Kemalist ordusuyla ve devrimci gençliğiyle artık ‘Dur’ demenin zamanı gelmiştir.”

    Bu dönem ayrıca, Harp Okulu’nda eğitim gören bir kısım öğrencide, yaşanan politik gelişmelerden etkilenmiştir. İlk önce 69 deniz subayı (Daha sonra katılanlarla imza sayısı 110’a çıkmıştır) imzaladığı için “69 Deniz Subayının Bildirisi” olarak anılan ve Aralık 1969’da yayınlanan bildiride şu cümleler yeralmaktadır:

    “Bu savaş bir avuç insanın değildi ki, dursun. Bu savaş senin; bu savaş ezilenlerin. bu savaş Mustafa Kemal’in savaşı… Milli Kurtuluş Savaşı’mızın en büyük dayanağı yiğit halkımızsa, onun yumruğu devrimci gençliktir. Onun yumruğu bizleriz. Gece yarılarından alacakaranlıklarda, gençliğe sıkılan kurşun gerçekte Mustafa Kemal’e sıkılıyor.”  

    Örnek olarak verdiğim bu açıklamalar esasında, o dönem, bu örgütlerin ve kendisini MDD’ci olarak olarak adlandıran kesimlerin bütün bildirilerinde yeralan ortak açıklamalardır.

    Belli kesimlerce Dev-Genç’in teorisyeni olarak adlandırılan Mahir Çayan, bu konuda neler yazmıştır?
    Mahir, Aydınlık Sosyalist Dergisi’nin Ocak 1970’te yayınlanan 15. sayısında, “Bugünün şiarı nasıl, Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye, şiarı ise, sekter ve gerici şiarı da Sosyalist Türkiye, şiarıdır.” diye belirttikten  sonra, “Kemalizm” hakkında özetle şunları yazmıştır:

    “Kemalizm, küçük burjuva devrimciliğinin, işgal altındaki bir ülkede -Türkiye’de- emperyalizme karşı bir isyan bayrağıdır…Küçük burjuvalar ülkesi olan Türkiye’de devrimci bir geleneğe sahip olan bu zümre, içinde bulunduğumuz evrede de çeşitli kurum ve örgütlerde yer alarak ülkenin politik hayatında aktif bir rol oynamaktadır.”
    MDD’cilerin, “Sosyalist Türkiye” sloganına karşı tepkisinin birçok nedeni var.

    Birincisi, “Türkiye, sosyalist değil milli demokratik devrim aşamasındadır.”

    İkincisi, “Milli Demokratik devrim amacıyla ittifak yapılan diğer kesimleri ürkütmesi” nedeniyledir.  Ürkütülmesinden korkulan kesim ise “sivil olmayan”  kesimlerdir.

    TİP ya da kendisini sosyalist olarak adlandıran kesim ise, bu ittifaka, “cuntacılık” bağlantıları olduğu gerekçesiyle tamamen karşı çıkıyor ve  ittifaka yanaşmıyordu.

    Gençler arasında ilk başta “Sosyalist Türkiye” ya da “Bağımsız Türkiye” sloganlarının söylenip söylenmemesi tartışmalarını sadece bir slogan olarak algılayan bazı gençler, çözüm yolu olarak, “Bağımsız Sosyalist Türkiye” sloganının atılmasını önermiş ve gösterilerde bunu kullanmışlardır. Konunun ideolojik boyutunun olduğu da zamanla kavranmaya başlanmıştır.

    “Sosyalist Türkiye” sloganına karşı tepki, sadece bir sloganın soylenip söylenmemesi konusunda kalmamış, bıçaklı saldırıya döndürülmüştür.

    28 Aralık 1970 Pazartesi günü, SGÖGenel Başkanı Muharrem Kılıç, Dursun Akdoğan, İbrahim Bakırcı, Oğuz Tekin, Hayrettin Seçmen, bu nedenle, Hacettepe Üniversitesi’nde TDGF’liler tarafından bıçaklanır.

    SGÖ, 29 Aralık 1970 Salı günü, Dev-Genç’e şiddetle çattığı bildirisinde özetle şu görüşlere yer verir:

    “Dev-Genç, burjuvazinin emrinde anti-sosyalist ve anti-demokratik eylem veren bir örgüttür. Burjuvazi sahneye koyduğu bu oyunlarla iki gerici gençlik örgütünü, Dev-Genç ve Ülkü Ocaklarını aktör olarak kullanmaktadır. Dev-Genç’in ilericilikle, demokratik güçlerle hiçbir ilgisi yoktur. Anti emperyalist mücadele adına emperyalizme nasıl köpeklik edecekleri konusunda birbirleriyle yarışırlarken aralarında küçük gruplara da bölünün Dev-Genç yöneticileri son günlerde sayıları daha da artan öldürülen gençler olayının da sorumlularıdır.”

    TDGF ile SGÖ, bu saldırılara rağmen, 12 Mart döneminde ittifak için çaba gösterir. Bunun nedenini son TDGF Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, şöyle açıklamıştır:

    “Bizim yönetimimiz sırasında ise gerek SGÖ, gerek Dev-Genç dışındaki, TİPyönetimine şöyle ya da böyşle yakın gruplaşmalarla daha iyi ilişkiler sürdürebildik. Bu biraz da bizim Kemalizm üzerindeki vurguyu azıltmamızdan ileri geldi ve 12 Mart’a karşı çok açık bir tavır takındııktan sdonra, onlarla (SGÖ’lülerle) daha yakın bir ilişki doğdu ama sıkıyönetim ilan edilip, dağılınınca bir daha birbirimizi göremedik.”

    Ortak düşünceleri paylaşanlar, zaman zaman, ittifaka girer.

    ODTÜ Öğrenci Birliği’nin 1969 yılında yapılan seçimler sırasında kavgalar çıkar. TDGF’liler, bazı SDDF’lileri ODTÜ’de döver. SDDF’liler de, ODTÜdışında yakalyadıklmarı ODTÜ’lülelir döver. Ertuğrul kürkçü, bu nedenle, 1969 Eylül ayında Kızılay’da SDDF’lilerden dayak yer.

    ODTÜ Öğrenci Birliği seçimlerinde SDDF’liler ile MDD’ciler arasında çıkan kavga nedeniyle Öğrenci birliği yönetimi ortada kalınca, bir grup sosyal demokrat, kendilerini, “Milli Kurtuluşçu Sosyal Demokratlar” olarak adlandırıp, “Toplumcu” grupla işbirliğine gider.

    21 Mart 1970 günü SDDF’lilerin yaptığı mitinge TDGF’liler el koyar ve bazı SDDF’lileri döver. Saldırılar daha sonra da devam eder.

    O dönemin, en popüler gençlik örgütü olan TDGF’nin yaptığı eylemlere ve açıklamalarına bakalım.

    TDGF, 14 Mart 1970 Cumartesi günü, Ankara’da, “Bağımsızlık Haftası” düzenler.

    14 Mart 1970 Cumartesi günü, TDGF, ODTÜ Öğrenci Birliği, Ankara Üniversitesi Öğrenci Birliği, SBF Öğrenci Derneği, Üniversite Asistanları Derneği, Ankara Üniversite Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Öğrenci Derneği, Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi Öğrenci Derneği ve bir çok kuruluş, DTCF bahçesinde bir forum yapar.
    Forumda alınan karar gereğince, “Mustafa Kemal’in kurduğu Birinci Millet Meclisine gidilecek ve orada da forum” düzenlenecektir.

    Binlerce genç, en önde Türk bayrağı koşarak, Ulus’taki ilk T.B.M.M.’ne gelir. Sanki ilk TBMM’deki gibi bazı konular tartışılır, görüşülür ve sonunda karara bağlanır. 

    İlk TBMM balkonundan, Ulus Meydanında bulunan binlerce gence şu duyuru yapılır:

    “Mustafa Kemal’in yürüttüğü milli kurtuluş savaşımızın başarıya ulaşması için 23 Nisan 1920’de ilk toplantısını yapan Türkiye Büyük Millet Meclisi, onurlu bir ulusun parlamentosuydu.

    Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanan parlamento emperyalizmin kovulması, halkımızın kurtulması için kararlar alıyor, işgal kuvvetlerini atmak için planlar yapıyordu.

    Biz, Türkiye’nin milli kurtuluşçu, devrimci gençliği olarak böylesine onurlu bir parlamentoyu özlüyoruz.
    Biz, Amerikan emperyalizminin ve işbirlikçilerinin egemenliğindeki bir gerici politik düzeni değil, işçi – köylü – asker ve gençliğiyle tüm ulusumuzu temsil eden devrimci ve demokratik bir politik düzeni özlüyoruz.
    Biz, devrimci gençlik olarak, Amerikan uşaklarının, oy pazarında para ile satın alınan kişilerin, halkımızın sırtından milyonlar vuranların at oynattığı bir politik düzeni tanımıyoruz.
    Yaşasın Mustafa Kemal’in milli, onurlu, parlamentosu!.
    Yaşasın işçi – köylü asker ve gençliğin devrimci dayanışması!.

    Toplantıda alınan kararlar şunlardır:

    1- Amerikan emperyalistleri, işbirlikçileri ve toprak ağaları halkımızın baş düşmanıdırlar.
    2- Halkımızın ve gençliğin hiçbir siyasi partiye güveni yoktur.
    3- Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye’yi kurmak için:
    -Yurdumuz bütün Amerikan Askeri üslerinden ve tesislerinden, bütün Amerikan askerlerinden, Barış Gönüllülerinden ve bütün Amerikan sivil uzmanlarından temizlenmelidir.
    – Yer altı ve yer üstü servetlerimizi sömüren bütün yabancı şirketlere ve yabancılarla işbirliği yapan zenginlerin mallarına el konmalıdır.
    – Milli çıkarlarımızı zedeleyen bütün ikili anlaşmalar feshedilmeli NATO ve CENTO’dan çıkılmalıdır.
    – Toprak ağalığı ve tefecilik ortadan kaldırılmalı ve ağaların toprakları yoksul köylülere dağıtılmalıdır.
    – Bütün milli sınıf ve tabakaların, işçilerin, köylülerin, memurların, öğretmenlerin teşkilatlanmalarını ve demokratik mücadelesini engelleyen bütün kısıtlamalar kaldırılmalıdır.
    – Bütün ilkokullar, ortaokullar, liseler, yüksek okullar ve bütün eğitim ve öğretim sistemimiz yabancılara değil, Türkiye halkına hizmet eder duruma getirilmelidir.
    – İstiklali tam Türkiye için mücadele, gerçek demokrasinin kurulması için mücadele devrimci görevimizdir.
    Bu uğurda mücadeleye katılmak her yurtseverin hem hakkı, hem de görevidir.”
    Bu eylem ve kararlar, Atilla Sarp’ın TDGF Genel Başkanı olduğu dönemde yapılmıştır.
    Ertuğrul Kürkçü’nün TDGF Genel Başkanı olduğu dönemde de en kalabalık yürüyüş 10 Kasım 1970 Salı günü yapılır.
    Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (TDGF), Üniversite Asistanları Sendikası (ÜNAS), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Ankara Üniversitesi Öğrenci Birliği, Hacettepe Üniversitesi Öğrenci Birliği ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği, Yapı İşçileri Sendikası (YİS), Sağlık İşçileri Sendikası (Sağ-Kur), 10 Kasım 1970 Salı günü, “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenler.

    Ellerinde taşıdıkları “Mustafa Kemal”in kalpaklı afişleriyle çoğunluğunu öğrencilerin teşkil ettiği yürüyüş, saat 11.00’de Anıt-Kabir’de başlar.

    İstiklal Marşı’nın okunması ve saygı duruşundan sonra TDGF Başkanı Ertuğrul Kürkçü, özetle şu konuşmayı yapar: 
    “Atatürk, istiklal-i tam Türkiye görüşünün ışığı altında anılmalıdır. Yeni bir kurtuluş savaşının eşiğindeyiz. Emperyalizmin bütün dünyada hızla çöktüğü bir dönemde Ata’yı anıyoruz. Ata’yı anmak için Birinci Kurtuluş hareketinin manasını iyi bilmek lazımdır.”

    Gençler, “Bağımsızlık andı” içtikten sonra, Anıtkabir önünden yürüyüşe geçer.

    Yürüyüşte, “Enternasyonal Marşı söylenir mi söylenmez mi, söylenirse provokasyon olur mu?” diye tartışma yaşanır.
    “Atatürk geliyor”, “Kahrolsun Amerika”, “Bağımsız Türkiye”, “Devrimciler el ele, milli cephede”, “İşçi gençlik ele ele, milli cephede” sloganlarıyla Tandoğan Alanına gelen gençler, İstasyon yolu üzerinden eski T.B.M.M. önünde toplanır. Bu arada, bir grup genç, Cento binası önüne gelerek yarıya indirilmiş Amerikan bayrağını indirerek yırtar. Yürüyüşe devam eden gençler, Cemal Gürsel Alanında yapılan kısa konuşmalardan sonra dağılır.

    Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü düzenleyen kuruluşlar, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi (DTCF)’nde de, saat 17.00’de “Mustafa Kemal” forumu düzenler.

    Forumda TDGF Başkanı Ertuğrul Kürkçü, TÖS Başkanı Fakir Baykurt, Prof. Muammer Aksoy, i Milli Birlik Komitesi üyelerinden Tabii Senatör Suphi Karaman, Devrim Gazetesi Sahibi Doğan Avcıoğlu, ODTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Erhan Erdoğmuş, konuşma yapar.

    Kürkçü, düzenlenen bu etkinlikler hakkında, neler düşündüğünü özetle şöyle açıklamıştır:

    “Şunu açık ve seçik bir şekilde belirtmek isterim ki, Atatürk ve o’nun düşünceleri olan Kemalizm’le bilimsel sosyalizmin prensipleri arasında uzlaşmaz bir ayrılık ve çelişki mevcut değildir. Ama bazı çelişkiler şüphesiz ki vardır.

    Sosyalistler tarafından Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasındaki Mustafa Kemal vasfının benimsendiği ve Atatürk olarak mevcudiyetinin kabul edilmediği yolunda bir iddia mevcuttur. Bu iddia çok yanlıştır. Burada belirtmek isterim ki, bizim değerlendirmemize göre radikal küçük burjuvanın devrimcisidir ve sonuna kadar da öyle kalmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün kurtuluş savaşları sırasında icraatına bakılıp, devrimci olarak Mustafa Kemal adı ile kabul edilip de bilahare devrimci çizgiden uzaklaşıp Atatürk olarak reddedilmesi şeklinde bir değerlendirme, kimlerin hangi arkadaşların yaptıklarını bilmiyorum. Ama uygun değildir. Kurtuluş  savaşı ile ondan sonraki icraatı diyalektik bir sonucudur, mantiki bir neticesidir.
    Ben, Dev-Genç Genel Başkanı olarak ve diğer Merkez Yürütme Kurulu arkadaşlarım Kemalist değiliz ve hiç bir zaman Kemalizm’in arkasına sığınmadık. Biz, her zaman proleter sosyalistler olduğumuzu açık ve seçik olarak belirttik. Ve kendi dünya görüş açımızdan Mustafa Kemal’in Türk tarihinde ilerici ve devrimci olarak rol oynadığını değerlendirip, belirttik.

    Mustafa Kemal’in ideolojisini oluşturan Kemalizm’in temel ekseni anti emperyalisttir. Ve Mustafa Kemal’in diğer bütün düşünceleri bu anti-emperyalist eksen etrafında çeşitlenir. 1970’de Türkiye’deki başlıca çelişme milletlerarası tekelci sermaye ile Türk halkının çelişmesidir. Ve bu çelişmenin çözüm tarzı da anti-emperyalist ve anti-oligarşik bir devrim çizgisinden geçer. Dünyada milli kurtuluş savaşlarını vermiş bütün milletlerde bu savaşların öncüleri bayraklaştırılmış fakat devrimin sonraki safhalarında hiç bir zaman devrimciler, sosyalistler, bu bayraklaştırılan milli şahsiyetlerin arkasına sığınmamışlardır. Biz de aynı görüşle hiç bir zaman Mustafa Kemal’in arkasına sığınmadık, sığınmak istemedik. Amma Türkiye’de hiç bir kimse bizim kadar Mustafa Kemal’e de sahip çıkmamıştır. Sonuç olarak şunu belirtmek isterim ki, Mustafa Kemal’in ortaya koymuş olduğu mücadele ve Kemalizm’in anti-emperyalist olması ve belli bir evrede bizim de anti-emperyalist bir mücadeleyi ön görmüş bulunmamız, böylece, zikrettiğim şekilde muayyen bir devre içersinde anti-emperyalist savaş konusunda fikirler arasında ayniyet ve mutabakat bulunmuş olması sebebiyle o devrede de Mustafa Kemal’i benimseriz ve ona sahip çıkarız. Kaldı ki, 10 Kasım 1970 tarihindre Anıt-kabir’de ben bir konuşma yaptım ve bu konuşmamda Mustafa Kemal’i sosyalistler adına andığımızı belirttim.”

    Yusuf Küpeli’nin yazdığı, “1965-1971 – Türkiye’de devrimci Mücadele ve Dev-Genç” adlı broşürün otuzumcu sayfasında, bu konuda özetle şu değerlendirme yapılmıştır:

    “Şüphesiz o gençlik liderlerinin ve proleter devrimci gençliğin bir Kurtuluş Savaşı vermiş olan küçük burjuva devrimcisi Mustafa Kemal’e saygıları vardı. Ama Kemalizmi değil, proleteryanın ideolojisini benimsemişti.”

    Mahir Çayan ve arkadaşları, 1971 yılında yaptıkları savunmada, bu konuyu şöyle açıklamıştır:

    “Kurtuluş savaşı dönemini, daha sonraki Kemalist devrimciler döneminden ayırmak gerekir, şeklinde bizim görüşlerimizmiş gibi ileri sürülen görüşler bize ait değildir. Bu görüşe katılmadığımız gibi bize ait de değildir. EMEK Dergisi’nin görüşüdür. Ve bizim EMEK dergisi’yle hiç bir bağlantımız yoktur.”

    Bu konuda, bir açıklama daha.

    TDGF Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü, Sadun Tanju ile yaptığı ve 12 Şubat 1971 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan röportajında:

    “Biz, siyasal bir parti değiliz. Üstelik sosyalizm gelsin de demiyoruz. Biz halkın iktidarı olan demokrasiyi istiyoruz.” açıklamasında bulunur.

    12 Mart 1971 Cuma günü, askeri muhtıra verilir. İlk olarak, 16 Mart günü, “Kemalist” olarak adlandırılan subaylar, ordudan tasfiye edilir.

    Türkiye, yeni bir siyasi dönemin içindedir artık.

  • ATATÜRK’Ü DEĞİL HUMEYNİ’Yİ SEVİYORLARMIŞ….

    ATATÜRK’Ü DEĞİL HUMEYNİ’Yİ SEVİYORLARMIŞ….

    Teke Tek programını izlerken adeta bir şok yaşadım geçen gün. Fatih Altaylı programında türban meselesini üniversitede okuyan kızlarla konuşup tartışmak amacıyla çağırmıştı o genç kızları. Kızlardan ikisi türbanlı, ikisi de başı açık kızlardı.

    1999’dan  bu yana türban eylemcisi olduğunu söyleyen Nuray isimli genç kız, inanç özgürlüğü  kapsamında türbanla eğitim hakkını savunurken, bunun eğitimle 
    sınırlı olmayacağını, kamuda çalışmak dahil her türlü hakkı  kapsaması gerektiğini söyledi. Aslında bu söylem kimseyi pek şaşırtmadı. Zira alıştığımız bir durumdu bu. Türban savunucularının sıkı sıkıya sarıldıkları bir söylemdi bu.  Yani AKP’nin Anayasa’da yaptığı ama iptal edilen değişiklik zaten  onları kesmeyecekti. Bu bilinen bir gerçekti. Ancak bu kız konuyu bambaşka taleplere kadar taşıma cesareti gösterdi.

    Nuray’a “İnanç gereği diye yasama tarafından oluşturulmuş hukuku  beğenmeme ve kendi inançlarınıza göre yargılanma talebinizin  ortaya çıkmayacağını ve yarın öbür gün Müslümanların kadı  mahkemesinde yargılanmasını istemeyeceğinizi kim garanti edebilir?”  şeklinde bir soru yöneltildi. Verdiği cevap da ilginçti; “Kimse garanti edemez. Hatta isteriz de.  Niye insan kendi inandığı  hukukla yönetilmesin?” Fatih Altaylı da izleyen herkes de aminim şok olmuşlardır bu cevap karşısında. Hemen ardından bir soru; “Bu çok hukukluluk anlamına gelir. Bir demokraside böyle bir şey  nasıl olacak?” Cevap; “Niye olmasın”

    Daha sonra diğer türbanlı kız Kevser’e bir soru; “İran’daki baskı rejiminin İslam’a örnek olamayacağını  söylüyorsun ama facebookdaki sayfanda Humeyni resimleri varmış”  Gayet sakin bir tonda yanıtlıyor soruyu; “Evet var. Humeyni’yi çok severim.” Ardından ise bizleri asıl şoke eden soru ve alınan yanıt geliyor; “Peki Humeyni’yi çok seviyorsun. Atatürk’ü de sever misin?” Yanıt olarak sadece askeri yönü ön plana çıkararak; “Asker olarak çok başarılıymış” dedi. Tam anlamıyla bir Milli Görüş çizgisi söylemiydi bu.

     Diğer  öğrenci de Humeyni’yi çok sevdiğini söylüyordu. Yine Fatih Altaylı ona da “Peki Atatürk’ü seviyor musun?” diye sordu. Önce biraz şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi.Sonra “Hayır Atatürk’ü hiç sevmem” dedi. “Neden?” diye soruldu. Alınan cevap; “85 yıldır çektiğim çilelerin müsebbibi o da ondan” dedi. “İyi de sevmediğin o adam Türkiye’yi İngiliz, Fransız, Yunan  işgalinden kurtardı. Onun sayesinde bağımsız bir ulus olduk. O  olmasa idi bugün burada yabancı bir ülkenin mandası altında  olabilirdik. Sömürge olurduk” açıklamasını yapınca Fatih Altaylı, “Kurtuluş savaşını Atatürk değil, inançlı Müslümanlar  başlattı. Maraş’ta Fransız askerleri Nene Hatun’un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep Müslüman. Atatürk’le ilgisi yok” dedi türbanlı kız. “Atatürk bu savaşı organize etmeseydi, Maraş’ta veya başka bir  yerdeki bu gibi tepkiler ezilip yok edilirdi” diyen Fatih Altaylı’ya yine bir cevabı vardı kızın; “Belki de daha iyi olurdu. Belki yabancı manda altında  inançlarımız daha iyi yaşayabilirdik. Daha özgür olabilirdik”  dedi.

    Ülkemizin üzerindeki asıl mesele kara cehalet. Ve yazıktır ki bu kara cehalet ülkemizi tehdit eder hale gelmiş durumda. Neden mi öyle diyorum? Bir defa Nene Hatun, Maraşlı değil, Erzurumlu. O bölgede savaştığı düşman, Fransız değil, Rus. Ruslar başörtüsüne değil Aziziye Tabyası’na saldırmışlardı. İlk kurşunu sıkan Sütçü İmam değil , Hasan Tahsin idi. Üstelik kızın söylediği gibi Maraş’ta değil, İzmir’de. Baktığımız zaman Hasan Tahsin tetiğe Sütçü İmamdan tam altı ay önce basmış.

    Üstelik o dönemin sosyolojik yapısı incelendiğinde cephedeki insanların hepsinin Müslüman olmadığını da göreceklerdir. O dönemde okunan “şehit listesi”ne göre, bu toprakları İngilizler işgal etmesin diye savaşan, can veren İstanbullu doktorlar arasında, 140 Türk, 32 Ermeni, 25 Rum, 18 Yahudi var. Dikkat edilirse hepsi de şehitlerimiz olarak geçmiştir tarihe. Zira o dönemde şehitlik dinle alakalı bir şey değildi. Tamamıyla yurtseverlikle alakalıydı.

    Yazıktır ki Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya olduğu durum yansıdı geçen gün tüm açıklığıyla televizyonlara. İstenen şey açıkça şeriat. Pek çoğu tarafından dillendirilmese de asıl talep edilen bu. Anayasa Mahkemesi kararına karşı gösterilen tepkinin nedeni de bu. Zira bu Türkiye Cumhuriyeti’nden alınmak istenen rövanş.

    Çok da güzel kılıf uydurulmuş. Bunun kılıfı özgürlük. Bunun kılıfı demokrasi.
    Bunun kılıfı liberalizm. Kabul ederseniz. Etmezseniz zorla yaptırmak istiyorlar. Örneğini gördüğümüz kara cehaleti ülkemize yerleştirmek istiyorlar. Gerisini siz düşünün….