Blog

  • Sanki günümüz için yazılmış

    Sanki günümüz için yazılmış

    Ömer Hayyam 800 küsur yil önce SANKi GüNüMüZ iCiN YAZMIS:

    İçin temiz olmadıktan sonra 
    Hacı hoca olmuşsun kaç para
    Hırka tespih post seccade güzel
    Ama TANRI KANAR MI BUNLARA
     
    Sen sofusun hep dinden dem vurursun
    Banada sapık dinsiz der durursun
    Peki, ben ne görünüyorsam o’yum
    YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O’MUSUN
     
    Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
    Bırak aldatmacayı iki yüzlülükleri

    ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA
    YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ..
     
    Ey kara cübbeli senin gündüzün gece
    Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
    ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER
    SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE…
     
    Ben kadehten çekmem artık elimi;
    Tutmam senin kitabını minberini.
    Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık

    CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?..
     
    Seni kuru softaların softası seni
    Seni cehenneme kömür olası seni
    Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana ?
    HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ ?
     
    Yaşamın sırlarını bileydin
    Ölümün de sırlarını çözerdin
    Bugün aklın var bir şey bildiğin yok
    YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN
     
    Ey kör! bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş!
    Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
    su durmadan kurulup dağılan evrende
    BİR NEFESTİR ALACAĞIN, O DA BOŞTUR BOŞ!

  • Müslüman köylü, küçük Yahudiler ve ‘Devlet sözü’

    Müslüman köylü, küçük Yahudiler ve ‘Devlet sözü’

    İŞTE BUNUN ADI VEFADIR VE TARİHİN CANLI KANITIDIR !!!!!!!

    Almanya-Yugoslavya sınırındaki Meinfurg şehrinde, o gün olağanüstü birşeyler yaşanıyordu. Sadece tank sesleri ve askerlerin ayak sesleri duyuluyordu. Kaçışan, ağlaşan insanlar vardı. Hitler’in askerleri tek tek evleri basıyor, içinde Yahudi yaşayan evleri ateşe veriyor, çoluk çocuk herkesi askeri araçlara bindirip toplama kamplarına gönderiyorlardı . O güzel, yemyeşil sınır şehri, artık griye dönüşmüştü.

    Şehrin biraz dışlarında yaşayan Abraham Wirtsovzt 12 yaşındaki oğlu Mişon ile 4 yaşındaki Amy’yi giydirdi, yanlarına biraz yiyecek ve giyecek verdi ve yanaklarından öptü.

    ‘Sürekli geceleri, güney-doğuya yürüyün. Kimseye Yahudi olduğunuzu söylemeyin ve konuşmayın, hep saklanın..Savaş bitince gelip, sizi alacağım.’dedi.

    Çocuklar o gecenin kör karanlığında yürümeye başladılar.

    Abraham göz yaşlarını sildi: ‘Tanrım onları koru!’ dedi. Bir süre sonra evi askerler basmış ve Abraham ile eşi kurşuna dizilmisti.

    Mişon ve Amy 3 gün boyunca yürüdüler. Nereye gittiklerini bilmiyorlardı . Amy artık bu yürüyüşten sıkılmıştı, yiyecekleri kalmamıştı ve ayakları yara içindeydi. Mişon da yorulmuştu. İkisi de yorgunluktan baygın düştüler.

    Sabah oradan geçen yaşlı bir köylü, üstü başı yırtık, çamur içinde kalmış iki çocuk buldu.Alıp onları evine getirdi. Çocuklar bir süre sonra iyileşti. Fakat ısrarla konuşmuyorlardı. Kimdiler, nereden geliyorlardı? Yaşlı köylü çocukların küçük çantalarına baktığında orada; çokca para, ailece çekilmiş bir resim ve babalarının yazdığı bir mektup vardı.

    Yaşlı köylü çocuklara korkmamaları gerektiğini söyledi, burası küçük bir Müslüman köyüydü. Savaş sonuna kadar yanında kalabileceklerini ve sonra onları babalarına yollayacağını söyledi. Almanlar hızla yayıldığından bu Müslüman köyündekiler de buraları terkettiler. Yaşlı köylü çocukları da yanına alıp, daha doğuya doğru gitti.

    Sonunda savaş bitmişti. Yaşlı köylü çocukların ailelerini aradı ama oradaki tüm Yahudiler toplama kamplarına gönderilmiş ve çoğu da ölmüştü. Abraham ve eşine ait bir belge bulamadılar.

    Sonunda yaşlı köylü dünyanın tüm ülkelerinden gelen Yahudilerin kurduğu İsrail Devleti’ne başvurdu. Belki de çocukların aileleri oradaydı. İsrail’den gelen iki görevliye çocukları, aile resmini ve paraları teslim etti.

    1 ay sonra İsrail’den yaşlı adama bir yazı geldi. Yazıda ona teşekkür ediliyor ve artık İsrail Devleti’nin dostu olduğu, ihtiyacı olduğunda en yakın konsolosluğa başvurması isteniyordu. .. Bu yazıyla yaşlı adam çok övünür, ‘koca devlet bana teşekkür yazısı gönderdi’ deyip, dururdu. Öldüğünde bu yazıyı oğlu alıp, sakladı.

    Aradan 25 yıl geçmişti.Yaşlı köylünün oğlu o gün Belgrad’daki hastanede doktoru dinlerken üzgündü. Kızının acilen beyin ameliyatı olması gerekiyordu. Bu ameliyatı başarılı bir şekilde yapan bir iki doktor vardı ve onlar da Amerika’daydı. Ne parası yeterliydi ne de o doktorlara ulaşabilirdi. Çaresizdi.

    Evini satmaya karar verdi. Ve tapuyu çıkarmak için dolabını açıp, karıştırırken babasından kalan o eski belgeyi buldu. Babasının sözlerini hatırladı:

    ‘İsrail devleti bana teşekkür ediyor..’

    ‘Acaba, satsam değeri nedir bu belgenin’ diye düşündü. Ertesi gün bir antikacıya gidip, belgeyi gösterdi. Antikacı bu teşekkür belgesinin gerçek olup, olmadığını öğrenmek için İsrail konsolosluğuna fax çekti. Bir saat sonra bir görevli telefon ederek, belgenin sahibini görmek istediklerini söyledi. Elvir, ‘eyvah’ dedi, ‘başıma iş mi açtım.’ Kaybedecek bir şeyi
    olmadığını düşünerek konsolosluğun yolunu tuttu.

    Ona bu belgeyi nereden bulduğunu ve neden satmaya çalıştığını sordular. O da her şeyi açıkladı. Gidebilirsin dediler ama belgeyi ondan aldılar. Bir hafta sonra kapısına gelen İsrailli görevli Elvir, eşi ve kızını ABD’ye götürmeye geldiğini söyledi ve devam etti:

    ‘O belgeyi araştırdık, İsrail devleti kurulduğunda Yahudi hayatı kurtaran kişilere verilmis az sayıda belgeden birisi ve hâlâ geçerli. İsrail devleti olarak belgede sizin ailenize verilen sözü tutacağız. O belgede; İbranice, sizin babanıza teşekkür ediliyor ve ailenizden birinin başı sıkıştığında İsrail Devleti’nin size yardım edeceği yazıyor. İsrail Devleti kızınızı ameliyat ettirmeye karar verdi. Belgeyi de müzede sergilemek üzere alacağız.’ dedi.

    Elvir ve eşi şaşkın kalakaldılar. Daha sonra hep birlikte ABD’ye gidildi. Küçük kız beyin ameliyatını oldu. Küçük kız iyileştikten sonra New York’daki İsrail Konsolosluğu’nda bir kutlama yapıldı.

    Elvir ve ailesine İsrail pasaportu hediye edildi. Bu kutlamada yıllar önce Yaşlı köylü tarafından kurtarılan ve şimdi evlenip Amerika’da yaşayan Amy, eşi ve iki kızı ile Mişon, eşi, 2 oğlu da vardı. Amy New York’un ünlü avukatlarındandı . Mişon ise bir bankanın genel müdürüydü. Her ikisi de geçmişi anıp, yaşlı adama duydukları minneti anlattılar. ‘O gün Yaşlı köylü 2 değil, gördüğünüz gibi kaç Yahudiye yaşamını armağan etti.’ dediler göz yaşları içinde.

    Amy ve Mişon; Elvir ve ailesiyle zaman zaman görüşmek üzere anlaştılar ve küçük kızın tüm eğitim masraflarını üstleneceklerine söz verdiler.

    Küçük kız şu anda New York’da tıp eğitimi görmekte ve 5 yıldır Amy ile yaşamakta. Annesi ve babası son Kosova Savaşı sırasında yaşanan Sırp zulmünden kaçabilmek için ilk defa İsrail pasaportlarını kullanıp, ABD’ye gelmişler ve onlar da Amy’nin yakınında bir eve yerleştirilmişler…

    Bu ilginç öykü, Kosova Savaşı sırasında ABD’ye gelen bu aile ile ‘NewYork Today’in yaptığı bir mülakattan alınmıştır.

  • Ünlü profesör bir milyon dolar harcayıp ABD’de Türk Evi açtı

    Ünlü profesör bir milyon dolar harcayıp ABD’de Türk Evi açtı

          Mardin’in Savur İlçesi’nde sekiz kardeşin yedincisi olarak dünyaya gelen, halen Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü Başkanlığı’nı sürdüren Prof. Aziz Sancar, yaklaşık bir milyon dolar harcayarak bir Türk Evi açtı. Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen üçüncü Türk olan Aziz Sancar ve eşi Gwen Sancar tarafından kurulan AGS Foundation bünyesinde hizmet veren Türk Evi, doktora öğrencileri için yurt görevi de görecek. Türk Evi’nde kütüphane, konferans ve sinema salonları da bulunuyor.

          Dünyanın en ünlü bilim adamlarından birisi olan ve DNA onarımı konusunda yaptığı çalışmalarla Amerikan Bilimler Akademisi’ne seçilen Prof. Aziz Sancar, eşi ile birlikte kurduğu AGS Foundation (Aziz-Gwen Sancar Foundation) bünyesinde bir Türk Evi açtı.

          ABD’nin Kuzey Carolina eyaletinde açılan ve yaklaşık bir milyon dolara mal olan Türk Evi’nden doktora öğrencileri yararlanacak. Üç katlı bir binada açılan Türk Evi’nde öğrencilerin kalacağı mustakil daireler, kütüphane, konferans ve sinema salonlarının yanısıra Amerikalılara Türkçe kursları veren bir merkez de yer alıyor.

          1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde sekiz kardeşin yedincisi olarak dünyaya gelen, ilk ve ortaokulu Savur’da, liseyi Mardin’de okuyan ve 2005 yılında dünyanın en prestijli kuruluşlarından Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen Prof. Aziz Sancar, Türk Evi kurma fikrinin ABD’ye geldiği ilk yıllara dayandığını belirtiyor. Yıllar önce Texas Dallas’ta Amerikan üniversite dünyasına adım atan Aziz Sancar, karşılaştığı güçlükler karşısında ileride kendi birikimleriyle bir Türk Evi kurmaya ve ABD’ye gelen Türk öğrencilerin hayatını kolaylaştırmaya karar veriyor.

          Kuzey Carolina Üniversitesi kampusu içinde yer alan Türk Evi, ünlü bilim adamının kendisi gibi nitelikli bilim adamı yetiştirme hayallerine de hizmet edecek. Prof. Sancar, Amerikan Bilimler Akademisi’ne seçilmesini sağlayan ve vücudun biyolojik saatini düzenleyen “kriptokrom” enzimi ile ilgili olarak Hürriyet’e şunları söylemişti:

          “Biz bu enzimin biyolojik saati ayarladığını ileri sürdük ve hemen enzimi yapan genin patentini aldık ve öyle olduğunu ispatladık. Şunu soyliyeyim ki, kriptokromun keşfi benim yaptığım en beklenmedik keşiftir ve bana çok mutluluk vermiştir. “

  • Amacı ne?

    Amacı ne?

    Oktay EKŞİ
    19.06.2008

    YENİ bir oğlumuz doğdu… Aslında yeni değil 4 Eylül 2006 tarihinde o tarihte TBMM Başkanı olan Sayın Bülent Arınç’ın da huzurlarıyla İstanbul Dünya Ticaret Merkezi’nde yapılan törenle dünyaya gelmişti.

    Bu doğum o kadar önemsenmişti ki, o akşam Dolmabahçe Sarayı’nda “nevzat” yani yeni doğan bebek onuruna İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu bir yemek vermiş ve bu mutlu şölene TBMM Başkanı Bülent Arınç ile Başbakan Tayyip Erdoğan’dan ayrı olarak Pakistan Başbakanı Şevket Aziz, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev de onur vermişlerdi.

    Yeni doğan bebeğin adını merak ediyor olabilirsiniz. Söyleyelim:

    İslam Konferansı Örgütü Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumu idi.

    İşte bu örgüt, TBMM Meclisi Dışişleri Komisyonu’nun dünkü görüşmelerinde gündem konusuydu. Çünkü toplantıda, altında Dışişleri Bakanı Ali Babacan, İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ve bu örgütün Başkanı Ali Sarıkaya isimli zat tarafından 15 Mayıs 2008 tarihinde atılmış üç imza bulunan bir “uluslararası anlaşmanın onaylanması hakkındaki yasa tasarısı” görüşüldü.

    Altında 3 Türk vatandaşının imzası olan bir “uluslararası anlaşma” ilk bakışta hayli tuhaf görünse de durum bu!

    Durum sadece bu değil!

    Anlaşmanın gerekçesine baktığınız zaman “farklı medeniyetlere mensup gençler arasında kültürler arası diyaloğun geliştirilmesi amacıyla, sürdürülebilir bir uluslararası mekanizma tesis edilmesinin” istendiğini anlıyorsunuz.

    Lakin anlaşmanın metni, gerekçede ileri sürülen bu amaçla ilgili tek bir kelime bile içermiyor.

    Öyle ya… Bu örgütü kurdunuzsa, onun “amacı şu” dersiniz. O amacı gerçekleştirecek organları sayarsınız. Onların yetkisi, işlevi her ne ise, anlaşma altına imza atan ülkenin de bilmesi gereken hususları yazarsınız.

    Burada öyle bir şey yok.

    O yok ama söz konusu “Forum”a, diplomatik ilişkileri düzenleyen uluslararası anlaşmalarda bulunmayan imtiyazların verildiğini gösteren hükümler var. Örneğin bu Forum’un “Herhangi bir sınırlamaya veya herhangi bir kontrol, düzenleme ve moratoryuma tabi tutulmaksızın, elinde her çeşit para bulundurabileceği” bildiriliyor. Buna ilişkin “imtiyazları” kullanırken “Türkiye Cumhuriyeti’nin tavsiyelerinden, kendi amaçlarına (o amaçların ne olduğu bellli değil demiştik) uygun bulduklarını” dikkate alması olağan sayılıyor.

    Bir örgüte bu hükümle “Sen elindeki olanakları istediğin kadar kötüye kullanma imtiyazına sahipsin. Biz devlet olarak senin yapacağın her türlü kötülüğe koruma sağlayacağız” demiş olmuyor muyuz?

    Sonra “Forumun resmi haberleşme ve yazışmalarına sansür uygulamamayı” Türkiye bu anlaşmayla taahhüt ediyor.

    Anlaşmaya böyle bir hüküm koyan Türkiye devleti bununla, “Biz burada isteyince sansür uygulamaktayız” demiş olmuyor mu?

    Diyorsa ve böyle bir durum varsa, bu bir ayıp değil mi? Şimdi anlıyor musunuz o mutlu gecede dünyaya gelen imtiyazlı çocuğun kim olduğunu?

  • TÜRK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    TÜRK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    İÇİNDEKİLER:

    -‘AVRUPA’NIN YENİ YAHUDİLERİ TÜRKLER’ DEDİ İŞİNDEN OLUYOR
    ALMANYA TAM VAKFI DİREKTÖRÜ ŞEN’İN GÖREVDEN ALINMASI İSTENİYOR
    ŞEN: ”BU TÜMÜYLE ÖN YARGILI VE POLİTİK BİR KARARDIR”

    -FDP HESSEN EYALETİ MECLİS ÜYESİ
    TÜRKÇENİN SEÇMELİ DERS OLMASINI İSTEDİ

    -DEVLET BAKANI ÇUBUKÇU, ALMAN BAKAN BÖHMER İLE GÖRÜŞTÜ
    ÇUBUKÇU: ”ALMANYA’DA YAŞAYAN TÜRK KADINLARININ DİL ÖĞRENMELERİ GEREKTİĞİNE GÖNÜLDEN İNANIYORUM”

    ***

    ‘AVRUPA’NIN YENİ YAHUDİLERİ TÜRKLER’ DEDİ İŞİNDEN OLUYOR

    27 Haziran 2008

    Merkezi Almanya Essen’de bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı’nın 23 yıllık direktörü ve Referans yazarı Faruk Şen, Musevi Türk işadamı İshak Alaton’a destek amacıyla yazdığı yazı nedeniyle Almanya’daki işine son verilmesi tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

    “Avrupa’nın Yeni Yahudileri” başlığıyla kaleme aldığı makalesi 19 Mayıs tarihinde Referans’ta yayınlandıktan bir süre sonra Alman gazetelere yansıyınca, vakfın 3 kişiden oluşan Alman yönetim kurulu, Şen’in görevine son vermek için girişimlere başladı.

    Alarko Holding’in kurucusu İshak Alaton’un bir televizyona verdiği röportajda Türkiye’deki anti-semitik eğilimlere yönelik dile getirdiği eleştirilere desteklemek için yazdığı yazısında, Almanya başta olmak üzere Avrupa’da yaşayan 5 milyon 200 bin Türk’ün 45 milyar euro ciro yapan 125 bin girişimci çıkardığı halde ayrıcalık ve dışlamalara maruz kaldığı örneğini vermişti.

    Yahudiler destekledi

    Şen, yazısında “Avrupalı Türkler olarak bizler, sizin bu ülke için ne kadar önemli olduğunuzu biliyoruz. Avrupa’nın yeni Yahudileri olarak, sizi en iyi Avrupa’da yaşayan 5 milyon 200 bin kaderdaşınız anlar. Türkiye’de belirli çevrelerin antisemitik yaklaşımları sizi üzmesin. Türk halkı ve Avrupa’nın yeni Yahudileri olarak bizler sizin arkanızdayız” ifadelerini kullanmıştı.

    Ancak Şen’in bu yazısı 1.5 ay sonra Alman basınında yer alınca geçmişleri nedeniyle hassas olan Almanlar tarafından tepkiyle karşılandı. Şen’in yanlış anlaşıldığına ilişkin açıklama ve özrünün ardından ülkedeki Yahudi lobisi temsilcileri başta olmak üzere yazının Türkiye’deki azınlıklara destek amacıyla yazılmış olduğu anlaşıldı. Ancak mali destekçileri arasında Kuzey Ren Vestfalya Hükümeti’nin de bulunduğu vakfın Almanlardan oluşan 3 kişilik yönetim kurulu Şen’in görevine son verilmesi için girişimlere başladı.

    Gelişme üzerine Alman kamuoyuna olayın iç yüzünü anlatmak isteyen İshak Alaton ise, Şen’e destek amacıyla Almanya’nın önde gelen 3 gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung, Süddeutsche Zeitung ve Tagespiegel’in Türkiye temsilcilerine dün tek tek giderek olayın yanlış anlaşıldığını anlattı. Alaton, makalenin “Musevilere karşı önyargı değil, tam tersine destek amaçlı olarak yazıldığı” mesajını verdi. Alaton’un ilettiği mesaj gazetelerin bugünkü sayısında yeralacak.

    Makalenin 24 Haziran’da Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yayınlanmasının ardından tüm Alman basınında gündeme oturduğunu söyleyen Faruk Şen, “Makale, birkaç gündür Almanya’da en çok tartışılan konu oldu. Alman basını ‘Museviler hakir görülüyor’ şeklinde yorumlar yapılmaya başlandı” dedi.

    Amaç politik

    Alaton’un bir açıklamasında “anti-semitizm beni çok etkiliyor” deyince, Türkiye gibi bir ülkede bunun olmaması gerektiği yönünde bir yazı kaleme aldığını ifade eden Şen, “Türkler olarak biz de Avrupa’da dışlandığımız için daha fazla duyarlı olduğumuz ve ‘aklı başında insanlar sizinle’ mesajı vermeyi amaçladım” diye konuştu.

    Almanya’daki Yahudi lobisi temsilcilerinin bile yazının bir art niyet taşımadığı yönünde görüş bildirdiğini belirten Şen, buna karşın direktörü bulunduğu vakfın gelişmeler üzerine görevine son vermek amacıyla kendisini Almanya’ya davet ettiğini söyledi. Faruk Şen, “Her fırsatta demokrasiden bahsedilen bir ülkede, o ülke dışında yazdığım ve hiçbir art niyet taşımayan bir yazıdan dolayı, üstelik direktörlük sıfatımı kullanmadan yazdığım bir yazı nedeniyle işime son verilmek istiniyor. Bunun ardında tamamen politik bir yaklaşım yatıyor. Özellikle hristiyan demokrat kökenli üyeler göreve kendi yakınlarından birini getirmek istiyor” diye konuştu.

    Şen’in 23 yıldır direktörlüğünü yürüttüğü TAM Almanya’da yaşayan Türkler üzerine araştırmalar yapan kuruluşlar arasında ilk sıralarda yer alıyor. 2 milyon euro bütçeli vakfın 500 bin euroluk kısmı Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Hükümeti tarafından karşılanıyor. Geri kalan 1.5 milyon euroluk kısmı ise araştırma kuruluşları ve AB fonları gibi üçüncü kuruluşlardan karşılanıyor.

    ***

    -ALMANYA TAM VAKFI DİREKTÖRÜ ŞEN’İN GÖREVDEN ALINMASI İSTENİYOR
    ŞEN: ”BU TÜMÜYLE ÖN YARGILI VE POLİTİK BİR KARARDIR”  

    BERLİN (A.A) – 26.06.2008 – Merkezi Almanya’nın Essen kentinde bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfının Direktörü Faruk Şen’in, Türklerin Avrupa’da dışlanmalarını nasyonal sosyalizm dönemindeki Yahudi zulmüyle kıyaslaması nedeniyle görevinden alınması istendi.

    TAM Vakfı Yönetim Kurulu toplantısında Şen hakkında bu yönde alınan kararın, başkanlığını Kuzey-Ren Vestfalya eyaletinin Uyum Bakanı Armin Laschet’in yaptığı, çeşitli vakıfların bağlı bulunduğu kuratoryuma sunulacağı bildirildi.

    Alınan kararda, Şen’in söz konusu açıklamalarının sadece yönetim ile kendisi arasındaki güveni sarsmakla kalmadığı, aynı zamanda Türk medyasında Türklerle Almanların birlikte yaşamı konusunda yer alan haberleri çarpıttığı, böylelikle uyum yerine halklar arasında bir kutuplaşmaya neden olduğu savunuldu.

    Kararda, Şen’in bu nedenle birçok kez, yükümlülüklerini yerine getirmediği konusunda yönetim kurulu tarafından uyarıldığı kaydedildi.

    Şen ise AA muhabirine yaptığı açıklamada, ”Bu tümüyle ön yargılı ve politik bir karardır. Benim İstanbul’da yazdığım yazılar sadece şahsi görüşümü yansıttığım yazılardır. TAM Vakfı ile bir ilgisi yoktur” diye konuştu.

    Essen’de 23 yıl önce kurduğu, başarılı çalışmalara imza attığı TAM Vakfının Yönetim Kurulunun bu yönde aldığı karara karşı siyasi ve hukuki alanda, ayrıca kamuoyunda mücadele edeceğini kaydeden Şen, ”Eğer bu karar çekilmezse mahkemede haklı çıkacağıma da eminim. Benimle dayanışma gösteren Musevi, Türk ve diğer göçmen kuruluşlara da şimdiden teşekkür ediyorum” dedi.

    Şen, ”Tageszeitung” adlı Alman gazetesine yaptığı açıklamada da, yönetimin aşırı yere gereksiz tepki gösterdiğini ve bu konuda hukuki işlem başlatacağını söyledi.

    Faruk Şen, bir Türk gazetesine yaptığı açıklamada, Türklerin Avrupa’da dışlandıklarını savunarak, bunu 1933-1945 yılları arasındaki nasyonal sosyalizm döneminde yaşanan Yahudilere yönelik zulme benzetmişti.

    Şen, bu benzetmeden dolayı daha sonra özür dilemesine rağmen, ”Frankfurter Allgemeine Zeitung” gazetesi tarafından bu konunun gündeme getirilmesinden sonra Laschet ve TAM Vakfı Yönetim Kurulu tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmişti.

    (HA-MCT)

    ***

    SEN GÖREVİNDEN ALİNMAK İSTENİYOR

    Merkezi Almanya’nin Essen kentinde bulunan Türkiye Arastirmalar Merkezi (TAM) Vakfinin Direktörü Faruk Sen’in, Türklerin Avrupa’da dislanmalarini nasyonal sosyalizm dönemindeki Yahudi zulmüyle kiyaslamasi nedeniyle görevinden alinmasi istendi.

     

    ***

    ALMANYA FDP HESSEN EYALETİ MECLİS ÜYESİ
    TÜRKÇENİN SEÇMELİ DERS OLMASINI İSTEDİ

     

    BERLİN (A.A) – 26.06.2008 – Almanya’da, Hür Demokrat Parti’nin (FDP) Hessen Eyalet Meclisi üyesi Dorothea Henzler, eyaletteki okullarda Türkçenin ikinci ya da üçüncü yabancı dil dersi olarak verilmesini istedi.

    Henzler, Almanya’da, özellikle de Hessen eyaletinde Türkçe dersinin önem kazandığını, Türkiye ile Almanya arasındaki ekonomik işbirliği dikkate alındığında okullarda Türkçenin seçmeli ders olarak verilmesinin iki ülkenin yararına olduğunu ifade etti.

    Hessen eyaletinde Türkçenin en önemli göçmen dili olduğunu belirten Henzler, böylelikle Türkçeye kültürel olarak layık olduğu yerin verileceğini, ayırca Türkçe dersinin uyumu destekleme konusunda da etkisi olacağını söyledi.

    Yeterli derecede talebin olduğu okullarda Türkçenin arz edilmesi gerektiğini ifade eden Henzler, FDP Eyalet Meclisi Grubunun bu konuyla ilgili bir soru önergesi vereceğini kaydetti.

    Yeşiller Partisi’nin desteklediği FDP’nin görüşüne Hristiyan Demokrat Parti’nin (CDU) kuşkuyla baktığı belirtildi. Yeşiller Partisi’nden Mürvet Öztürk, bu teklifi olumlu bulduğunu, ancak Türkçenin düzenli bir ders müfredatına alınmasının daha iyi olacağını kaydetti.

    Hessen eyaleti CDU eğitim politikaları sözcüsü Hans Jürgen İrmer ise İngilizce veya Fransızcanın birinci, İspanyolca veya Latincenin ikinci yabancı dil olduğunu, ancak bazı özel durumlarda bu teklifin incelenebileceğini ifade etti.

    Eyalet Kültür Bakanlığından yapılan açıklamada da Hessen eyaletinde Offenbach ve Frankfurt’ta olmak üzere iki okulda Türkçenin ikinci yabancı dil olarak okutulduğu ve toplam 40 öğrencinin derslere katıldığı belirtildi.

    (ERB-HA-MCT)

    ***

    -DEVLET BAKANI ÇUBUKÇU, ALMAN BAKAN BÖHMER İLE GÖRÜŞTÜ
    -ÇUBUKÇU: ”ALMANYA’DA YAŞAYAN TÜRK KADINLARININ DİL ÖĞRENMELERİ GEREKTİĞİNE GÖNÜLDEN İNANIYORUM”

     

    BERLİN (A.A) – 26.06.2008 – Almanya’nın başkenti Berlin’de bulunan Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, Almanya’da yaşayan Türk kadınlarına dil öğrenmeleri ve meslek sahibi olmaları çağrısında bulundu.

    Çubukçu, Alman hükümetinin göç ve uyumdan sorumlu Devlet Bakanı Maria Böhmer ile görüştükten sonra Türkiye Büyükelçiliğinde Türk gazetecileri için düzenlediği basın toplantısında, Almanya’da yaşayan Türk kadınlarına dil öğrenmeleri çağrısında bulunarak, ”Kadınların dil öğrenmelerinin şart olduğuna gönülden inanıyorum. Bununla, aile birleşimi kapsamında Almanya’ya gelecek ailelere Almanca öğrenmelerinin zorunlu kılınmasına karşı çıkmam arasında da bir çelişki görmüyorum” dedi.

    Böhmer ile yaptığı görüşmede göç yasasının da gündeme geldiğini ifade eden Çubukçu, bu yasanın Türk toplumu tarafından kendilerine yönelik ayrımcılık olarak algılandığına işaret etti. Söz konusu yasanın BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesine ve Alman Anayasası’na aykırı olduğu görüşünü dile getiren Çubukçu, bununla birlikte bu ülkede yaşayan tüm Türk kadınlarının Almanca öğrenmeleri gerektiğini kaydetti.

    Çubukçu, ”Bir doktora gittiğinde, doktorun kendisine yardımcı olamaması ya da çocuğunun konuştuğu dili anlayamaması büyük bir sorun. Kadınlarımız burada eğitimli olmalı, meslek sahibi olmalı, istihdama katılmalı. Yani toplumsal hayata tam ve eşit katılacak önlemlerin alınması ve engellerin kaldırılması lazım. Eşit haklara sahip olabilmenin yegane şartı da o ülkenin dilini bilmektir” dedi.

    Böhmer’in geçen yılın kasım ayında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında da bu konuları derinlemesine ele aldıklarını hatırlatan Çubukçu, ”Böhmer, uyum konusunda uygulamakta olduğu birçok proje olduğunu ve bu projelerin son zamanlarda doğru olarak aktarılamadığını ya da doğru olarak algılanmadığını düşünüyor. Uyum konusundaki çabalarına teşekkür ettikten sonra ben de vatandaşlık ve göç yasası gibi uygulamaların Türk toplumu arasında ayrımcılık gibi algılandığını, Almanya’da yaşayan Türkler arasında yaptığımız bir aile araştırması anketinde halkın yaklaşık yüzde 10’unun bu konuda en büyük sorun olarak ön yargıdan şikayetçi olduğunu, yüzde 8 civarında da ayrımcılığa uğradıklarını düşündüklerini ifade ettiklerini söyledim” dedi.

    -”EĞİTİM İÇİN YAPILAN KAMPANYALARIN DESTEKLENMESİ GEREKİYOR”-

    Türklerin Alman toplumuna uyum sağlamaları ve daha eğitimli olmaları ve başarılı modellerle ön plana çıkmalarının herkes için gurur verici olduğunu ifade eden Çubukçu, ”Bunun için hep birlikte çaba harcamamız gerekiyor. Yazılı ve görsel basınımız burada çok güçlü. Kendi ülke vatandaşlarımızın özellikle eğitimleri açısından yapılan tüm kampanyaların desteklenmesi gerekiyor” dedi.

    Çubukçu, Türkiye’deki ”Haydi kızlar okula” ve ”Ana-kız okulda” gibi kampanyaların da medyanın desteğiyle sürdürüldüğüne işaret ederek, ”İnsanlarımızın daha iyi eğitim görmeleri, eşit eğitim olanaklarından yararlanmaları için bu yürüttüğümüz kampanyaların da faydası olacağına inanıyorum. Basınımız da uyumdan sorumlu Devlet Bakanlığıyla yakın ilişkiler içinde olursa, daha faydalı çalışmalar yapılabileceğine inanıyorum” diye konuştu.

    İki toplum arasındaki farklılıklara değindiklerini de kaydeden Çubukçu, ”Sonuçta farklılıklarımız bir çatışma noktası oluşturmamalı, farklılıklarımızla bir arada yaşama kültürünü geliştirmemiz lazım. Uyumdan kastedilen, o toplumun aynısı olmak olmamalı zaten. Hiçbir devlet uyum sözcüğünü aynılaştırma anlamında kullanmamalı. Biz tüm farklılıklarımızla bir arada yaşayabiliriz, çünkü farklı kültürlerle bir arada yaşamak konusunda büyük deneyimleri olan bir toplumuz, bir devletiz. Burada yaşayan Türklerin sorunların çözümü konusunda da asgari değil, azami düzeyde çaba harcıyoruz. Karşı tarafta da uyum konusunda bir bakanlık oluşturulmuş olması bizim açımızdan sevindirici” dedi.

    -”ZİHNİYET DEĞİŞİMİ SÖZ KONUSU”-

    Bir soru üzerine, Böhmer ile töre cinayetlerini konuşmadıklarını belirten Çubukçu, ”Böhmer ile görüşmemizde ebeveynlerin çocuklarına karşı olan sorumluluklarına değindik. Türkiye’de bu konuda çok kapsamlı bir mücadele yürüttük. Töre cinayetlerinin önlenmesi konusunda hem yasal değişiklikler, hem kampanyalarla çok ciddi anlamda bir mücadele başlattık. Bu mücadelenin bugünden yarına sonuç vermesini bekleyemezsiniz, çünkü burada önemli bir zihniyet değişimi söz konusu ve zihniyet değişimi konusunda inanılmaz bir mücadele yürütüyoruz” dedi.

    Bu tür cinayetlerin Avrupa’nın başka birçok ülkesinde de tutku cinayetleri olarak nitelendirildiğini ve birçok Avrupa ülkesinde bu tür cinayetlerin Türkiye’den daha fazla olduğunu kaydeden Çubukçu, ”Bu nedenle bir toplumu genelleştirme yoluna gitmek yanlış. Evet, Türkiye’de kadınların sorunları var ve bu sorunların giderilmesi için ciddi bir mücadele içindeyiz” diye konuştu.

    Böhmer’in Türkiye’deki projeleri incelemek gibi bir teklif getirdiğine işaret eden Çubukçu, ”Türkiye’de başarılı olan kampanya ve projelerde elde edilen tecrübelerle buradaki topluma da faydalı olabileceklerini düşünüyorlar. Gerçekten de başarılı olabileceklerini düşünüyorum. Bizim uyguladığımız, bunun dışında Milli Eğitim Bakanlığının uyguladığı projeler var. Aile konusunda, sağlık konusunda uyguladığımız projeler var. Bizim özürlülere ve kadınlara yönelik kampanyalarımız var. Sayın Bakanın kendi sorumluluk alanına giren projelerden faydalanabileceğini düşünüyorum. İnceleme gezisi planlıyorlar” dedi.

    Bir uygulama ya da bir kampanya yaparken, bir proje geliştirirken, her şeyden önce elde bulunan verilere bakılması gerektiğine dikkati çeken Çubukçu, ”Eğer kız çocukları erkek çocuklara göre aynı sayıda okullaşamıyorsa ve eşit derecede eğitim göremiyorsa, okuma yazma bilmeyenlerin çoğunluğu kadınlardan oluşuyorsa, elbette ki özel bir çaba, özel bir destek gerekiyor. Bu nedenle tüm kampanyalar bir gereklilik üzerine yapılıyor. Temel eğitim ülkemizde yaklaşık 100 yıldan bu yana zorunlu. Cinsiyet eşitliğinin de yasal olarak mevcut olmasına rağmen bir eşitsizlik varsa bu alanda bir şeyler yapılması gerekiyor demektir. Bu konuda Türkiye’de gerçekten başarılı kampanyalar yapılıyor” dedi.

    Kızlara sağlanan maddi destekle üniversitede okuyan kızların sayısının da arttığına işaret eden Çubukçu, ”Bunların hepsi yapılması gereken uygulamalardı. Bu çabalarımızın olumlu sonuç verdiğini düşünüyorum. Milli Eğitim Bakanlığının 2010 yılında erkek ve kız çocukların okullaşma oranlarının yüzde yüze ulaşılması hedefinin bu anlamda gerçekleşeceğini ümit ediyorum” diye konuştu.

    Çubukçu, tüm tartışmaların temelinde bir medeniyet çatışmasının, kültürel tartışmanın olduğu bir dönemden geçildiğini kaydederek, ”Kültürel tartışmaların yüzde 60’ının temelinde de kadın konusunun ve kadın kimliğinin olduğunu görüyoruz. Yaklaşık 3 milyon vatandaşımızın yaşadığı Almanya’da yaşanan tartışmaların büyük kısmının da kadın tartışmaları üzerinden yürütüldüğünü biliyoruz. Özellikle zorla evlendirmeler, töre cinayetleri ve diğer meseleler. Kültür çatışmaları gündeme getirildiğinde çoğunlukla kadınlar üzerinden bazı tanımlamaların yapıldığını biliyoruz. Dolayısıyla kadınların sorunlarının çözümü, bir açıdan kültürel çatışmaların ortadan kaldırılmasında faydalı olurken, diğer yandan da bazı olumlu kültürel aktarımların kadınlar üzerinden yapılabileceği konusunda bize somut öneriler getiriyor. Dolayısıyla kadınların, kültür alanındaki sorunların çözümünde, uyum konusunda daha etkili ve olumlu rol oynayabileceklerine inanıyorum” dedi.

    Türkiye-Almanya maçıyla ilgili değerlendirmesinin sorulması üzerine ise Çubukçu, ”Üzgünüm, çok samimi olarak çok üzgünüm. Ancak çok başarılı oynadılar, takımımız çok başarılı bir performans sergiledi. Bence yarı finalde oynamak da büyük başarı, ancak finali oynamayı hak eden takım da bizdik. Bu nedenle sonuç üzücü. Biz kazanmış olsaydık daha iyi olacaktı” dedi.

    Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, bugün Türkiye’ye dönecek.

  • Obama’nın “değişim” düzmeciliği

    Obama’nın “değişim” düzmeciliği

    Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
    Turkish forum Danisma Kurulu uyesi

    audacity of hope obama

    New York: Yaklaşık bir aydır Amerika’nın New York, Washington ve San Francisco gibi belli başlı kentlerinde halka açık bir dizi konuşmalarım oldu. Oraya ayak bastığımda Demokrat Parti içindeki adaylık çatışması gitgide şiddetleniyordu. Kalışımın sonlarına doğru, siyah Afrikalı bir baba ile beyaz Amerikalı bir anadan olan Barack Obama’nın 2007’nin en sonuna doğru yer alacak başkanlık seçimlerinde Demokrat Partiden aday olacağı anlaşıldı. Bu durum apaçık görülünce, kendinden başka eşi Michelle ve çocukları da siyah derili olan yeni adayın resimleri birçok dünya süreli yayınının kapaklarına geçti ve olay özellikle Avrupa basınının birinci sayfalarının en üstüne taşındı. Egemen yorum da Obama’nın ülkesine ve o yoldan dünyaya “değişiklik” getireceğiydi.

    Afrika kökeni yüzde elli de olsa, böyle bir siyasetçinin iki başkan adayından biri seçilmesi Amerika’da ilk kez görülüyor. Gene siyah Jesse Jackson 1984 ve 1988’de Demokrat Parti’den başkanlık yarışının ilk aşamasına katılmış, ancak topladığı varsayılan 6.7 milyon oya karşın adaylığı alamamıştı. Üstelik, seçim sonucunu şimdiden kestirmek olası değilse de, benim büyük kentlerde konuştuklarımın önemli bir bölümü Obama’nın zaferinde birleşiyor. Bir ölçüde güvenilir yoklama oranları da onu daha şanslı görüyor. Sonucu kırlık bölgelerle kararsızların ne yana yöneleceği ve Başkan Bush’un seçim arifesinde İran’a karşı sert tavırları gibi bugünden kestirilemeyen uluslararası nitelikteki gelişmeler umulmaz biçimde etkileyebilir. Ancak, benim bu yazıda üstünde durmak istediğim nokta, olayın yeni olmayan yanı, yani Obama’nın temel sayılacak değişiklikler yapacağına ilişkin ciddi ipucu vermemiş olmasıdır.

    Oysa, halka açık toplantılarda çevresi ve konuşma yeri sayılamayacak kadar çok “Değişiklik” (Change) yazılı el levhaları, bu eksende türlü duyurular ve tanıtım araçlarıyla doluydu. Seçimlere değin, bu “değişiklik” gereksiniminin altı çizilerek sürecek. Ekrana ve basının baş sayfalarına yansıyan bu sözcük daha şimdiden tek başına egemen. Bu da gösteriyor ki, Amerikan halkının bir kümesinin gerçekten “değişiklik” istediğine kuşku yok. Ancak, yenilikten yana olanların büyük çoğunluğunun bundan ne anladığı da ortaya konmuş değil. Doğayı korumak isteyenlerle işçi haklarını savunanlar bile ortak paydalarda birleşemiyorlar. Ne var ki, iyi tanımlanmamış bu kavramın sözcüğü bile çok yurttaşa umut veriyor.

    Demokrat Parti’den adaylığı kesinleşmiş ve gözü Beyaz Saray’da olan Obama’nın siyah babanın oğlu olarak Amerikan yaşamının kimi acı yanlarını tatmış olduğu da bir gerçek. O denli ki, çocukluğunun birkaç yılını Kenya’nın Alego adlı küçük bir köyünde büyük teyzesinin yanında ve sonraki gençlik yıllarını da Endonezyalı üvey babasıyla geçirmek zorunda kaldı. Bu ırksal mirasını “Babamdan Düşler” başlığı altındaki kitabında anlatır. “Umudun Küstahlığı” diye ikinci bir kitabı da var. İkisinde de anı yaklaşımı ağır basıyor. İkincisinde ise, siyaset üstüne düşüncelerine de yer veriyor ki, ben de bu yazıda o kitabında söylediklerinden yola çıkarak birtakım saptamalar yapmak zorunda kalıyorum.

    Bana kalırsa, özellikle bu ikinci kitabında kısa tümceler biçiminde oraya buraya sıkıştırdığı düşünceleri Obama’nın temel değişikliği aramadığını yeterince kanıtlıyor. Bu yazıda kitabında belirli sayfalara göndermeler yaparak solculuğuna ya da ilericiliğine ilişkin değerlendirmelerin dayanaksız olduğunu göstermeğe çalışacağım. Rakibi olan Cumhuriyetçi Parti’nin yaymaca örgütünün Obama’nın “solcu” olduğu konusundaki üstelemesinin de bu yanlış yargının sürmesinde bir rolü var. Cumhuriyetçilerin eleştiri diye yapacakları gürültü Obama’yı kimi çevrelere Amerikan yapısına karşı “tehlikeli” biriymiş gibi de sunabilir. Ne var ki, kendilerini siyaset yelpazesinin solunda gören kimi Amerikalı yazarların Obama’yı sahneye sanki gerçek bir seçenek girip oturmuş gibi değerlendirmeleri temelden yoksun. Ancak, Amerika’da sözde “liberal sol”u sarıp sarmalamış olan umutsuzluk, ilkesizlik ve dar bakış onda “ilerici” bir bağdaşık görebilir. Örneğin, “The Nation” dergisinin yazarlarından George Scialabba’nın görüşü budur. Obama’nın basın sözcüsü Tommy Vietor da onu ilerici saymayanlara karşı sert çıkışlar yapmıştır.

    Doğru yanıtı bulabilmek için Obama’nın çok yakında çıkmış olan kitabını okumak gerekir. Önce, Obama sermayeci düzenin ateşli savunucusudur. Daha okul yıllarındayken büyük paralar sahiplerini “sorumsuzca eleştirenlerden” ötürü rahatının kaçtığını söylüyor. Günümüz küreselleşmesinin babası eski Başkan Ronald Reagan’ın seçim başarısını “Amerikalıların düzeni özlemiş olmalarıyla” anlatıyor (sayfa 31). Bush’un 2004 seçimlerindeki Demokrat rakibi Senatör John F. Kerry ile kendinin daha düne değin çekiştiği Senatör Hillary Clinton’u “kapitalizmin faziletlerine” ve “ABD’nin askerî üstünlüğünün korunmasına” inanmış kişiler olarak alkışlıyor (s. 38). Eski Başkan Bill Clinton’un “serbest pazar” yaşam biçiminin kapılarını daha da açarak “yoksullukla savaşımda kişisel sorumluluk aldığını” savunarak onun da “görmezden gelinmez biçimde ilerici” olduğunu söylüyor (s. 34-35). Hele Demokratlara genel bir öğüdü var: “Merkezden fazla uzaklaşmayın!” Kendi partisinden kimilerinin “aşırı partizanlık” yaparak uçlara kaydıklarını ekliyor (s. 38). Obama’nın “uç” diye nitelediklerinin uluslararası barış ve genel adalet olduğu anlaşılıyor.

    1929 Büyük Ekonomik Bunalımıyla yüz yüze gelerek çıkış yolları arayan F.D. Roosevelt halka açık konuşmasının daha ilk tümcelerinde “bu ülkede benden daha kapitalizm yanlısı yoktur” diye söze başlamış, sonunda derde deva olmayan bir “Yeni Yaklaşım” (New Deal) denemişti. Bugün ise, Obama bunu bile fazla buluyor. Ona göre, “küreselleşme koşulları değiştirmiştir” (s. 38). Gene Obama’ya kalırsa, 1968 Kuşağının “Yeni Sol” düşünceleri de “Yeni Sağ”ın tepkisine yol açmış, daha çok buyurganlık getirmiştir (s. 26-33). Ona göre, Amerikan halkı hükûmetinden yalnızca alçak gönüllü beklentiler içindedir (s. 7). Obama Amerikan halkına eşitlik, adalet ve özgürlük yüce düşüncelerini neden yakıştıramıyor ki? Hele sınıf farklılaşmasının önceleri hiç görülmemiş boyutlara ulaşmış olduğu gerçeği karşısında da mı “alçak gönüllülüğünü” koruyor? Halkın, en azından onun bir bölümünün azgın ve yabanıl bir eşitsizlikten ciddî yakınması neden olmasın?

    Obama’nın eşitlik ve adalet isteyenler için Marx’ın ve Yeni Sol’un izlerinde yürüyen “kaçıklar” diye tanımlaması dengeli bir yaklaşım olabilir mi? Onun “gerçekçilik” dediği bugün iktidarda olanların tekelci sermaye yararına ve savaş yöntemini de kullanarak yoksulları daha da yoksulluğa itmek değil midir?

    Obama ABD Anayasasının buyurganlığa karşı yeterli bir savunma olduğunu yazıyor (s. 93). Yılların deneyimli siyasetçisi Senatör Robert C. Byrd Anayasa metnini sürekli cebinde taşır ve Kongre’de konuşmalar yaparken çıkarıp dinleyenlere sallar dururmuş. Obama Illinois Birlikteş Devletini temsilen Washington’a geldiği günlerde küçük boy bir Anayasa metni alıp alıcı gözle bir daha okumuş. Oysa, Anayasa metnini birkaç kez okumak Amerika’nın nasıl yönetildiğini anlamak için yeterli olmaktan çok uzaktır. O ülkede köprülerin altından çok sular aktı ve çok şey değişti. Kaldı ki, Amerikan geçmişi bir baskılar tarihidir de. Yalnız eskilerde ünlü Haymarket olayı gibi patlamalarda hak arayanlar değil, daha dün McCarthy’nin pençesine düşenlerle 11 Eylül’den ötürü haksız yere tutuklananlar kan ağladı. ABD’nin nasıl yönetildiğini ırksal, budunsal ve dinsel baskılar altında kalmış olanlardan, artan işsizlik ve düşen ücretlerle karşı karşıya gelenlerden, büyük sermayeyi daha da zengin eden yığınsal tüketim furyasını günbegün yaşayanlardan, para babalarının buyruğu altında kalan kitle haberleşme ağının ezici yükünü çekenlerden, ardı arkası kesilmeyen savaşlarda ölen ve yaralananlarla onların ailelerinden ve birer işkence yuvasına dönüşen Amerikan zindanlarından geçmiş olanlardan sorup öğrenmeli!

    Hukuk okumuş ve avukatlık yapmış olan Obama kendi kitabında Hobbes ve Locke gibi düşünürlere göndermeler yapıyor, ama “cumhuriyet” ile “demokrasi”yi birbirine karıştırıyor ve bu yanlış yoldan giderek Amerika’da “halk yönetimi” olduğu sanısına kapılıyor. Basit okul kitaplarının etkisinden kurtulamayarak, Abraham Lincoln’un köleliğe karşı olduğu için İç Savaşta Kuzey’in zaferine önderlik ettiğini sanıyor (s. 283). Ona kalırsa, Woodrow Wilson da halkların kendi geleceklerini özgürce saptamalarından yanaydı. Oysa, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti’ne o saldırmamış mıydı? Gene Obama’ya göre, ABD Soğuk Savaş’ta da “Wilson idealizmini” uygulamış! ABD İran’da ve Guatemala’da demokratik yöntemlerle seçilmiş iktidarları türlü oyunlarla devirerek sık bir müdahale siyaseti başlatmadı mı? Obama Hobbes’a ve Locke’a göndermeler yapıyor da, Amerikan tarihini yeni baştan yazan Howard Zinc’e ve ilk ile orta öğretimde okullarda okutulan kitapların yanlış olduğunu ileri süren James Loewens’e gereği gibi neden yer vermiyor? Obama bu yayınları izlemiş mi?

    Kitaptan anlaşıldığına göre, Obama Amerikan başkanlarının genişleme amacını perdeleyen komünizm-karşıtlığını, askerî güçlerle endüstri sahiplerinin birlikteki eylemlerini, Bretton Woods toplantısının yarattığı Dünya Bankası ile IMF’nin ortak soygunlarını, CIA’nın “devlet içinde devlet” yönetimini anlamışa benzemiyor. Obama ırkçılık, tekelci sermaye, süper ordu ve emperyalizmi birbirine bağlayan oluşumu değerlendiremiyor. Emperyalizmin “sınıf temelini bir efsane” sayacak denli ilericilikten payını almamış (s. 288). Askerî-endüstri işbirliğini veda konuşmasında eleştiren Müttefik orduları ile NATO eski komutanı ve eski Başkan D.D. Eisenhower değil miydi? Öldürülen insan hakları savunucusu Dr. Martin Luther King, Jr. Vietnam Savaşını bir emperyalizm ve ırkçılık oyunu olarak görüyor da, Barack Obama aynı konuya neden öyle bakamıyor? Vietnam Savaşı salt ölü sayıları olarak iki milyon yerliyle 58.000 Amerikalıya patlamadı mı?

    Bugünkü Afganistan ve Irak savaşlarında da oraların stratejik petrolüne el koyma isteği temel hareket noktası değil mi? Bu müdahalelerin hukuk-dışı, ırkçı ve yayılmacı olduğunu söylemeden topluma ve dünyaya ne gibi bir “değişiklik” getirilebilir? Hem Iraklıların, hem Amerikalıların büyük bir bölümü bu savaşlara karşı değil mi? Onlar karşı da, Demokrat Parti’nin adayı bunlara neden açıklıkla karşı duramıyor? Obama’ya göre, Amerikalılar dünya işlerinden ellerini çekiyorlarmış! Halkta böyle bir eğilim görüyormuş! (s. 303-304). Yani, dünya için gerçek tehlike bu mu? Üçüncü Dünya Amerikan genişlemesine karşı çıkmamalıymış! Venezüela’da Chavez de yanlış yoldaymış!

    Obama’nın temel yaklaşımında şu inanç var: ABD büyüklüğünü serbest pazar ekonomisine dayalı sermayeci düzene borçludur (s. 149-150). Ona göre, bu yaşam, çalışma ve bölüşüm biçimi girişimcileri kamçılamış, buluşları hızlandırmış ve kaynakların kullanımına yol açmıştır. Ona sorarsanız, buna karşı çıkanlar mantıksız düşünen solcular, buyurganlık alışkanlığından kurtulamayanlar ve aklından zoru olanlardır. Ancak, Obama’nın bilmez göründüğü ve üstünde yeterince durmadığı gerçek şu ki, onun övdüğü insan ilişkileri ülke zenginliğinin yarısını nüfusun yüzde birinin eline vermiştir ve tüm küre insanlarının yüzde dördünü oluşturan Amerikalılar çevre kirliliğinin en az üçte-birinden sorumludur.

    Obama’nın kendi siyahtır, ama deri renginden ötürü türlü biçimde ayrıma uğramanın “artık geçmişte kaldığına” inanıyor (s. 247). Bu konuda da aydınlanabilmesi için, en azından Joel Feagin ile Michael Brown’un son kitaplarını okuyuversin. Bu temel gerçekle bağlantılı olarak, işsizlik, sağlık, eğitim ve cezalandırma sorunlarının gelip artan ölçülerde beyaz olmayanları vurduğu ve bu alanlardaki farkların daha da büyüdüğü asıl yadsınamaz büyük gerçektir.

    Obama bu konuları bilmediği gibi, Ermeni-Türk ilişkilerinin geçmişini de bilmiyor. “Soykırım” dediği olayları Kongre’den geçirmek için elinden geleni ardına koymayacağını birkaç kez açıkladı. Beyaz Saray’a seçilebilmek için onların da desteğine gereksinimi var. San Francisco’da konuşmamı yaptığım sıralarda, Obama’nın yakında oraya siyaset eylemleri için para toplamak üzere geleceğini öğrendim. Daha önceki seçimlerde nasıl para topladığını da kitabında anlatıyor. New York’ta iki hafta kadar önce basılmış olan kitabımdan ve başka yayınlarımdan da “Başkan Obama’ya…Yazardan” notuyla kendine verilmek üzere güvendiğim bir kişiye bıraktım.

    Obama’nın kitabı küreselleşmenin mimarlarına, bizim de Türkiye’de benzer biçimini işittiğimiz şu iletiyi yolluyor: Beni deliğe süpürmeyin; benden yararlanın!

    Obama bu konuları bilmediği gibi, Ermeni-Türk ilişkilerinin geçmişini de bilmiyor. “Soykırım” dediği olayları Kongre’den geçirmek için elinden geleni ardına koymayacağını birkaç kez açıkladı. Beyaz Saray’a seçilebilmek için onların da desteğine gereksinimi var. San Francisco’da konuşmamı yaptığım sıralarda, Obama’nın yakında oraya siyaset eylemleri için para toplamak üzere geleceğini öğrendim. Daha önceki seçimlerde nasıl para topladığını da kitabında anlatıyor. New York’ta iki hafta kadar önce basılmış olan kitabımdan ve başka yayınlarımdan da “Başkan Obama’ya…Yazardan” notuyla kendine verilmek üzere güvendiğim bir kişiye bıraktım.

  • DTP’DEN GEÇ GELEN İTİRAF

    DTP’DEN GEÇ GELEN İTİRAF

    DTP Parti Meclisinin 20 Temmuz 2008 tarihinde yapilacak 2. Olagan Kongre calismalarini yurutmek amaciyla 9 kisiden olusturdugu Kongre Komisyonu, onceki gun tum il orgutlerine 6 sayfalik bir genelge gonderdi.  Soz konusu genelgede ozetle: Tartismalardan dolayi gercek potansiyeli aciga cikaramadik ve bekledigimiz sonuclari alamadik. DTP icerisinde yasanan gruplasma, ekiplesme ve buna bagli olarak catisma ve cekismelerin, klasik siyaset tarzinda tekrar ve israrin yarattigi sikintilar ve tahribatlar da vardir. Aktif yonetimler olusamamis, toplumsal faaliyetler yeterince gelisememis, halktan kopukluk yasanmistir. DTP, tarihin kendisine yukledigi gorevleri ve halkimizin beklentilerini hak ettigi kadar yerine getiren ve karsilayan bir siyaset ve temsiliyet duzeyini yakalayamamistir.

    Yillar sonra gelen bu aciklama, acaba DTPnin kapatilma davasi oncesinde kamuoyuna sirin gozukmek icin sectigi yeni bir taktik mi, yoksa samimi bir itiraf mi ?  Umariz ki yapilan bu aciklama samimi itiraf olarak kalir ve soylenen bu ciddi sozlerin arkasinda durulur. Aksi takdirde inandiriciligi yerlerde surunen DTP, yalanci coban olmaktan oteye gecemeyecektir !

    Oktay Yurtbay
    [email protected]

  • ATATÜRK DEVRİMLERİ VE TRAVMA

    ATATÜRK DEVRİMLERİ VE TRAVMA

    From: ADD İZMİT [[email protected]]

    Ülkemizin kurucusu, kurtuluş savaşının eşsiz başkomutanı, devrimlerin ve cumhuriyetin mimarı GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E  saldırmak  karanlık güçlerin, onları besleyenlerin  içerde ve dışarıdaki bedbahtların ortak paydaları haline gelmiştir.

    23-06-2008 tarihli New York Times’da ki demecinde AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, Atatürk devrimleri için “Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır” dedi.

    Evet biz daha ileriye giderek şunları söylemek isteriz: Travmalar sadece  Atatürk devrimleriyle sınırlı değildir. 19 Mayıs 1919’dan itibaren MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN SAMSUN’A ÇIKMASIYLA BERABER TRAVMALAR YAŞANMAYA BAŞLANMIŞTIR. EN BÜYÜK TRAVMAYI DA ÜLKEMİZİ İŞGAL EDEN VE PAYLAŞMAYA KALKIŞAN EMPERYALİSTLER VE ONLARIN  MAŞALARI YAŞAMIŞTIR.  DAHA SONRA LOZAN GİBİ BİR ANTLAŞMAYA İMZA ATMAK ZORUNDA KALAN GÜÇLER ÇOK AĞIR BİR TRAVMA YAŞAMIŞLARDIR. TÜM BUNLAR DÜŞMAN CEPHESİNDE YAŞANAN TRAVMALARDIR. PEKİ  AKP NİN SÖZCÜSÜ DURUMUNDAKİ  DENGİR MİR MEHMET FIRAT’IN BAHSETTİĞİ TRAVMALARI KİMLER YAŞAMIŞTIR?

    “BİR GECEDE DİLLERİ DEĞİŞTİRİLDİ” DİYOR. BUGÜN ÜLKEMİZDE TÜRKÇE KONUŞMAKTAN, TÜRKÇE OKUYUP YAZMAKTAN ONUR DUYMAYAN, ÖVÜNMEYEN, ULUS OLMANIN OLMAZSA OLMAZLARINDAN OLAN DİL BİRLİĞİNİ SAĞLAMANIN  TRAVMALARINI YAŞAYANLAR OLSA OLSA ÜLKEMİZİN BİR NUMARALI HAİNLERİ, İŞBİRLİKÇİLERİ VE NAMUSSUZLARIDIR. VE DOĞRUDUR, BUNLAR İÇİN TARVMA ETKİSİ YARATMIŞTIR HALA DA YARATMAYA DEVAM EDİYOR Kİ DENGİR MİR GİBİLER ÇIKABİLİYOR.

    “BİR GECEDE KIYAFETLERİMİZ DEĞİŞTİRİLMİŞ” DİYOR.  ZATEN HAZMEDEMEDİKLERİ DE BU. ŞİMDİ PEÇE, ŞALVAR, BURKA, FES GİBİ KIYAFETLER GİYİLİYOR OLSAYDI AKP LİLERİN İŞLERİ DAHA KOLAY OLABİLİRDİ. ORTAÇAĞI YAŞAMAK VE YAŞATMAK ADINA YOLA ÇIKANLAR ELBETTEKİ TRAVMA YAŞAMIŞLARDIR, YAŞAYACAKLARDIR DA…

    DEVRİMLERİN IŞIĞINDAN GÖZLERİ KAMAŞANLAR, İSTER DIŞ İSTER İÇ DÜŞMANLAR, İSTER ILIMLI İSLAMIN BOP UZANTILARI BU TRAVMADAN KURTULAMAYACAKLARDIR.

    BİZE GÖRE DE, GERÇEK TRAVMA ŞU AN  DÜNYA HALKLARINI  YOKSULLUĞUN İŞSİZLİĞİN  AÇLIĞIN PENÇESİNE ATAN IRAK’TA  AFGANİSTAN’DA MİLYONLARCA İNSANI ÖLDÜREN, MİLYONLARCA İNSANI SAKAT BIRAKAN, ÇOCUKLARI ANNESİZ VE BABASIZ YETİM BRAKAN AMERİKAN EMPERYALİZMİNİN DÜNYA HALKLARI ÜZERİNDE YARATTIĞI TRAVMADIR. DENGİR MİR’LERİN NE MİSYONU NE DE YÜREĞİ BUNLARI SÖYLEMEYE ELVERİŞLİ DEĞİLDİR. AMA EMPERYALİZMİN AÇIK İŞGALİNE KARŞI ZAFER KAZANMIŞ DÜNYADAKİ TÜM EZİLEN ULUSLARA UMUT OLMUŞ,  ÖRNEK OLMUŞ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E VE DEVRİMLERİNE SATAŞMAK, CEPHE AÇMAK ONLARIN ŞEYH SAİTLERDEN GELEN GELENEKSEL DÜŞMANLIKLARIDIR, ÖYLE DE KALACAKLARDIR.

    ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
    İZMİT ŞUBESİ
    BAŞKAN
    AHMET KAVAZ

  • Müritler oy yağdırdı Gülen zirveye çıktı

    Müritler oy yağdırdı Gülen zirveye çıktı

    Amerikan Foreign Policy ve İngiliz Prospect dergilerinin yaptıkları ankette, Fethullah Gülen dünyanın en büyük halk entelektüeli seçildi.

    Vatan/Dış haberler

          Amerikan Foreign Policy ve İngiliz Prospect dergisinin dünyanın en büyük 100 entelektuelini seçmek için 2 ay önce başlattığı anket sonuçlandı. Dergiler önce 100 isimlik bir aday listesi belirledi. Adayları seçerken “ülkelerinin sınırlarını aşarak geniş alanda tartışmayı etkileme kabiliyeti göstermek” kıstas alındı. Sonra da bu isimler, internette oylamaya sunuldu. Siteye girenler, 100 isimden 5’ine oy kullandı. Sonuçlara göre, Gülen hareketinin kurucusu ve lideri Fethullah Gülen listenin birinci sırasında yer aldı. Foreign Policy, Gülen ile ilgili olarak “Milyonlarca destekçisi bulunan İslam bilgini Gülen kendi ülkesinde hem seviliyor hem de ondan nefret ediliyor. Gülen destekçilerine göre o ılımlı İslami yaşam prensiplerinde bir yaşamı teşvik eden ilham verici bir lider. Aleyhtarlarına göre ise laik sisteme bir tehdit” dedi.

          Anketi yapanları şaşırttı

          Fethullah Gülen’in listede birinci sırada yer alması anketi yapan dergileri şaşırttı. Foreign Policy, “Hiç kimse bu kadar oyu beklemiyordu. Bir ay içinde 500 bin oy aldık. Mayıs başlarında Gülen’e yakınlığıyla bilinen Zaman gazetesi, oylamayı birinci sayfasından duyurdu. Birkaç saat içinde Gülen’e oy yağmaya başladı. Onun çoğunlukla iyi yetişmiş destekçileri, sadece liderlerine değil, diğer Müslümanlara da oy verdi. Böylece listedeki ilk 10 isim de Müslümanlardan oluştu” diye yazdı. Guardian gazetesine konuşan Prospect dergisinin Genel Yayın Yönetmeni David Gooohart da, Fethullah Gülen’in ismini anketten önce hiç duymadığını itiraf etti. “Gülen’in destekçileri, anketimizi gülünç duruma düşürdü” diyen Goohart, “Gülen’in zaferi Avrupa’nın en önemli sorun olan Türkiye’deki ulusal laik kesim ile İslami demokrat AKP arasında yaşanan çekişmeyi yansıtıyor” dedi. Nobel Ödüllü Orhan Pamuk da 4’üncü oldu. Öte yandan Gülen’in Türkiye’deki kaderi bugün belli oluyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Gülen hakkındaki beraat kararının onanmasına ilişkin itirazı bugün görüşecek.

          İlk 10’da sadece Müslümanlar yer alıyor

          1- Fethullah Gülen
          2- Muhammed Yunus – Bangladeşli Nobel Ödüllü ekonomist. 
          3 Yusuf El Karadavi – Mısırlı İslam bilgini 
          4- Orhan Pamuk
          5- Aytzaz Ahsan – Pakistanlı avukat ve politikacı 
          6- Amir Halit – Mısırlı İslami TV programcısı 
          7- Abdülkerim Suruş – İranlı İslam düşünürü. 
          8- Tarık Ramazan – Euro-İslam sentezini savunan İsviçre vatandaşı İslam bilgini. 
          9- Muhammed Mamdani – Ugandalı İslam bilgini
          10- Şirin Ebadi – Nobel Barış Ödüllü İranlı insan hakları savunucusu 
          11- Noam Chomsky – ABD’li muhalif yazar 
          12- Al Gore – ABD Eski Başkan Yardımcısı ve çevreci. 
          13- Bernard Lewis – Amerikalı Ortadoğu uzmanı. 
          14- Umberto Eco – İtalyan yazar 
          15- Ayaan Hırsi Ali – Somali asıllı Hollandalı yazar
          16 – Amartya Sen – Nobel Ekonomi Ödüllü Hint ekonomist
          17- Ferid Zekeriya – Newsweek International’ın genel yayın yönetmeni. 
          18- Gary Kasparov – Putin muhalifi Rus insan hakları savuncusu. 
          19- Richard Dawkins – Darwinci İngiliz biyolog 
          20- Mario Vargas Llosa – Perulu muhalif yazar ve politikacı.

  • FETHULLAH GÜLEN’E TÜRKİYE VİZESİ

    FETHULLAH GÜLEN’E TÜRKİYE VİZESİ

                YARGITAY CEZA GENEL KURULU BERAAT KARARINI ONADI

                24.06.2008 12:13
              
                Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ndan (TMK) yargılanan Fethullah Gülen’e verilen beraat kararını onayan Daire kararına yapılan itirazı reddetti.

                Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, ”laik devlet yapısını değiştirmek ve yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasa dışı örgüt kurup bu amaç doğrultusunda faaliyette bulunmak” suçlarından yargılanan Gülen hakkında beraat kararı vermişti.

                Yargıtay 9. Ceza Dairesi, beraat kararını onamıştı. Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu karara itiraz etmişti.

                Gülen’in eyleminin TMK’nın 7. maddesi kapsamında değil, 765 sayılı TCK’nın ”cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak” suçunu kapsayan 313/2-4 maddelerine aykırılık oluşturduğunu savunan Başsavcılık, suçun niteliğinin ve tarihinin doğru olarak tespit edilmesi için dosya kapsamındaki delillerin incelenmesi gerektiğini belirtmişti.

                Suç tarihinin temadinin son bulduğu iddianamenin hazırlandığı 31 Ağustos 2000 olduğunu ileri süren Başsavcılık, bu tarih dikkate alındığında dava zamanaşımının dolduğunu, bu nedenle 9. Ceza Dairesi’nin 5 Mart 2008 tarihli onama kararının kaldırılarak, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraate ilişkin 5 Mayıs 2006 günlü hükmünün bozulmasını istemişti. Başsavcılık, bu aykırılığın yeniden duruşma yapılmaksızın 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na göre düzeltilmesinin mümkün olduğuna işaret ederek, dava zamanaşımı dolduğu için kamu davasının düşürülmesini talep etmişti.

                Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazını bugün karara bağladı.

                Genel Kurul, Başsavcılığın itirazını oy çokluğu ile reddetti. Ret kararıyla ile birlikte 9. Ceza Dairesi’nin onama kararı kesinleşti.
                AA

  • ABD, Fethullah Gülen’e Yeşil Kart vermedi

    ABD, Fethullah Gülen’e Yeşil Kart vermedi

    (FETULLAH GULEN DAVASI DUSTU  VE AMERIKA TARAFINDAN TURKIYEYE POSTALANMA HAZIRLIKLARI BASLADI  … TF)

    Razi CANİKLİGİL / NEW YORK – Hürriyet
              
          Uzun süredir ABD’de yaşayan ve Türkiye’de “Laik devlet düzenini değiştirmek amacıyla örgüt kurmakla” suçlanan, aldığı beraat kararı Yargıtay tarafından onaylanan Fethullah Gülen’e ABD’den kötü haber. ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi, Yeşil Kart başvurusunu reddetti. Göçmenlik Servisi’nin bu kararı şu demek: 1 ay içinde ülkeyi terk et!

          ABD’de oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan “Green Card” (Yeşil Kart) için yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi (USCIS) tarafından reddedilen Fethullah Gülen, kararın düzeltilmesi için açtığı davayı kaybetti.  

          Mahkeme, Gülen’in “olağanüstü yetenekli eğitimci” statüsünde Yeşil Kart alabilmesi için öne sürdüğü argümanları yetersiz buldu. Göçmen bürosunu haklı bulan Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi yargıcı Stewart Dalzell’in kararı sonrası Gülen’in bir ay içinde ABD’yi terketmesi gerekiyor. Ancak yasalarda açıkca belirtilmediği için bu süre kesin değil. Kaçak olarak ülkede kalabileceği bu sürenin de 6 aya kadar uzayabileceği belirtiliyor.

          GÜLEN ÖNEMLİ LİDER  

          Göçmen bürosunun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü Robert S. Mueller’den de şikayetçi olduğu davada Fethullah Gülen’i, Klasko, Rulan, Stock & Seltzer avukatlık şirketi savundu. Göçmenlik bürosu ise Eyalet savcısı Patrick L. Meehan ve yardımcısı Mary Catherine Frye tarafından savunuldu. Avukatları, dava dilekçesinde Gülen’in Türkiye’nin en önemli dini lideri, dini hoşgörü savunucusu ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden biri olduğunu iddia etti. Gülen için 1992’de Pennsylvania’da “Golden Generation Worship and Retreat Center Inc.” tarafından “özel göçmen din görevlisi” statüsünde vize başvurusu yapıldığı ifade edildi.

          DOSYADAKİ MEKTUPLAR  

          2000 sayfadan oluşan dosyada ABD’deki Rumi Forum’un Başkanı Ali Yurtsever’in yardımı ile Türkiye’de ve ABD’de Gülen’e yakın önemli isimlerden referans mektuplarına yer verildi. Yurtsever, mahkeme kararının ardından 17 Haziran 2008’de mahkemeye gönderdiği mektupta, geçen kasım ayında Washington’da Georgetown Üniversitesi’nde Gülen hareketi için bir konferans tertiplediklerini, Gülen ile yakın temasta olduğunu daha fazla bilgi için kendisiyle temasa geçilebileceğini belirtti.

          40 KİTABI VAR

          Mahkemeye sunulan belgelerde Fethullah Gülen’in, Vatikan’da Papa 2. John Paul ile görüştüğü, yüzlerce kitap ve gazete makalesinde kendisi hakkında bilgiler yer aldığı, ayrıca kendi kurduğu hareket hakkında dünyanın sayılı üniversitelerinde konferanslar verildiği, Gülen hareketinin ABD başta olmak üzere dünyada yüzlerce okul açtığı bildirildi. Gülen’in 40 kitap ve yaklaşık 100 makale yazdığı, “Gülen Hareketi”nin de kurucusu olduğu belirtildi.

          FİNANSAL KAYNAKLAR

          Savcılık kayıtlarında ise Gülen’in finansal kaynakları üzerine iddialara yer verildi. Burada Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türk Hükümeti ve hatta CIA’ nın da bulunduğu iddia edildi. Ankara’da yıllık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen hareketine bağışladığını itiraf eden işadamlarının olduğu, bu rakamların kişi başına yılda 20 bin ile 300 bin dolar arasında değiştiği ileri sürüldü. İstanbul’da yaşayan bir işadamının 4-5 milyon doları her yıl Gülen hareketine bağışladığı, Gülen okullarından mezun olan gençlerin de her yıl 2 bin ile 5 bin dolar arası bağış yaptıkları belirtildi.

          Siyasi figür Savcı Gülen için şöyle dedi: “Dini ve siyasi bir figür, akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istiyor.” Gülen’in yazdığı kitaplara da atıfta bulunan savcı, “Gülen’in yazdığı kitapların hiçbiri eğitimle ya da eğitim modelleri ile ilgili değil, tamamı dini çalışmalar. Ayrıca geleneksel laik eğitim ile inançlara karşı hoşgörünün harmanlanmasıyla bir eğitim modeli yaratıldığı şeklindeki ifade de inandırıcı değil” dedi.

          REFERANSLARI YETERLİ OLMADI

          Fethullah Gülen’in Yeşil Kart başvurusu için mahkemeye sunulan destek mektupları arasında ilk sırada CIA’den analiz ve prodüksüyon direktörü olarak emekli olan George Fidas’ın yazdığı mektup yer alıyor. CIA’nın Balkanlar uzmanı Fidas, Washington Üniversitesi Uluslarası İlişkiler Bölümü’nde ders veriyor.

          Yunan asıllı olan Fidas, ayrıca Joint Military Intelligence Council’de görevli. Referans mektubu yazanlardan eski CIA ajanı Graham Fuller, “Rand Corporation”da danışman. Mektup yazanlar arasında eski Başbakan Yıldırım Akbulut, AKP Kahramanmaraş Milletvekili, Meclis Milli Eğitim Komisyonu Başkanı ve eski Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam, ABD’nin eski Ankara büyükelçisi Morton Abramowitz de var. ABD’nin çeşitli üniversitelerinden teoloji profesörlerinin yanı sıra evanjelik ve katolik papazlarla TÜGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Murat Saraylı da Gülen için mektup yazmışlar.

  • Hıncal Uluç’a Teşekkür ve Türk Danalarına Geçmiş Olsun!

    Hıncal Uluç’a Teşekkür ve Türk Danalarına Geçmiş Olsun!

    Türkiye’deki danalar gerçekten de büyük bir tehlike atlattılar!
    Bu yüzden onlara geçmiş olsun dileklerimi yollamak isterim!

    Nedenine gelince; bizim A Milli Futbol Takımı yüzünden!

    Hemen dudaklarınızı bükmeyin, açıklayacağım;

    Hani bizim Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan dediydi ya, “Almanya’yı yenersek 1111 kurban keseceğim” diye.

    O yüzden şey ettim.

    Malum İslam’a göre, bir dana 7 kişiye kadar kurban olabiliyor.

    Şimdi bölün binyüzonbiri yediye, karşınıza çıkar 158 baş dana ve 5 tane de koç.

    Maazallah! Türk Milli Takımı dün akşam yanılıp da Alman Milli Takımı’nı yenseydi, bugün Türkiye’de 158 dana ve 5 koçun kellesi gidecekti.

    Bilemediniz 1111 tane koçun başı…

    Belki de Hasan Doğan’ın cömertliği tutar 158 değil de 159 baş tosunun kellesini uçururdu. Olsun, 59. tosun da 7 kurbana bedel olarak değil, 5 kurbana bedel olurdu…

    ***

    Bugünlerde 159 baş tosunu veya 1111 adet koçu bir arada bulmak mümkün müdür bilmiyorum ama şöyle keçi meçi herhalde bu rakama ulaşacak sayıda hayvanımız kalmıştır.

    Zira eğer yeterli sayıda hayvanımız olsaydı şu Kırım Kongo Keneleri insanlarımıza değil, en azından hayvanlarımıza musallat olurlardı.

    Böylece her sene onlarca insanımızı kenelere kurban vermemiş olurduk!

    Ben size bir şey söyleyeyim mi?

    Siz bırakın Hasan Doğan gibilerin 1111 kurban fantezilerini, eğer sınırlarımızdan kaçak hayvan girmemiş olsa, insanımız Kurban Bayramı’nda bile kesmeye hayvan bulamayacak.

    Zira Türkiye’de hayvancılık bitmiş durumda.

    Tıpkı tarım gibi…

    Yoksa Deli Dana, Kuş Gribi ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı gibi hastalıkların Türkiye’de ne işi olabilir?

    Bu hastalıkların hemen hepsi sınırlarımızdan kaçak giriş yapan canlı hayvanlarla veya kaçak yoldan getirilen etlerle ülkemize gelmektedir.

    Ha bir de göçmen kuşlar var tabiî.

    Ancak Manyas, Sultan Sazlığı gibi sulak alanlar başta olmak üzere; göçmen kuşların geçiş yolları üzerinde bulunan sulak ve bataklık yerleri kuruttuğumuz için ve de yanlış avlanma yüzünden yerli yabani hayvan neslini bitirdiğimiz için göçmen kuşlar yoluyla dışarıdan bulaşıcı hastalık gelmesi de mümkün değildir.

    Allah’tan Milli Takım yenildi de! Milletçe rüyadan uyanıp bu gerçeklerle tekrar yüz yüze gelme fırsatı bulduk!

    ***

    Sevgili okuyucularım, bendeniz bir köy çocuğuyum ve çobanlık yaparak büyüdüm.

    O yüzden pire, bit, kene gibi kan emerek beslenen asalakları iyi tanırım.

    Hatta Kenenin küçüğüne Yavsı, bitin larvasına Sirke, ilk canlı haline Yavşak denildiğini de bilirim.

    Konak (kongak) kelimesi de galiba bitgiller familyasının bir evresini anlatmak için kullanılmaktadır.

    Köy insanı hayvanlarıyla mecburen içli dışlıdır.

    Bunun tabiî sonucu olarak saydığım asalak hayvanlarla da.

    Ancak ben bugüne kadar kene, pire ve bitten ölen, daha doğrusu hayvanlardan bulaşan hastalıklardan ölen insan hiç duymamıştım.

    Bizim zamanımızda evcil hayvanlardan bulaşsa bulaşsa uyuz bulaşır, kellik bulaşırdı.

    Onlar da sürersiniz üzerine katranı veya zifti geçer giderdi…

    Ancak şimdi öyle mi?

    Deli Dana’sı var, Kuş Gribi var, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi var, Ruam’ı var, Şap’ı var, Şarbon’u var, var oğlu var…

    Onlara da değil katran ve zift gibi koca karı ilaçları, Avrupa’dan ve Amerika’dan ithal milyarlık ilaçlar çare olmuyor.

    Allah’tan Milli Takım yenildi de! Milletçe rüyadan uyanıp bu gerçeklerle tekrar yüz yüze gelme fırsatı bulduk!

    ***

    1111 kurban esprisinin nereden kaynaklandığını şahsen bilmiyorum.

    Bunun anlamını açıklayan haberleri okumuş da değilim.

    Futbol oyununun, yan yana gelince 1111 yapan onbirer kişilik iki takım halinde oynanmasından dolayı mı orasını da bilmiyorum.

    Eğer öyle olsa, rakip takım için, yani elin gâvuru için neden 555,5 hayvan telef edelim?

    O yüzden ben bu 1111 rakamına çok fena takmış durumdayım.

    Arkadaşlarımdan birisi, bu 1111 rakamının, çeyrek final için 11 kurban, yarı final için 111 kurban, final için 1111 kurban esprisinden kaynaklandığını söyledi.

    Eğer öyleyse Hasan Doğan yine insaflı davranmış;

    Ya birde işi grup eleme maçlarından başlatsaydı!

    Maazallah ülkede taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmazdı!

    Aslında bu 1111 rakamı bana bir şeyler çağrıştırmaktadır dostlar;

    Yanlış bilmiyorsam bu 1111 rakamı Türkiye Cumhuriyeti’nin Askerlik Kanunu’nun sayısı oluyor.

    Ve bildiğim kadarıyla biz, 21.06.1927 tarihinde çıkarılan bu 1111 Sayılı Askerlik Kanunu gereğince askere alınan binlerce koçumuzu, binlerce kınalı kuzumuzu teröre kurban vermiş bir milletiz.

    Daha dün Tendürek Dağı’nda teröristlerce girdiği çatışmada bir üsteğmenimiz yaralandı. Önceki gün de Lice’de bir askerimiz şehit oldu.

    Dolayısıyla Hasan Doğan’ın uyduruk sebeplerle 1111 kurban kesmesine hiç gerek yoktur.

    Biz, bu gidişle şu 1111’e daha çok kurban vereceğiz gibime geliyor.

    Gerektiğinde elbette vereceğiz.

    Ancak ülkemiz üzerinde kahpece oynanan oyunlardan dolayı değil.

    Bu oyunları artık görmek, dahası bozmak zorundayız milletçe.

    Ve görüldü ki; bu oyun, Avrupa Şampiyonası maçlarında bile oynanmaktadır.

    Hem de hakemler lejyoner (paralı asker), düdük ve bayraklar uyarı ateşi, sarı kartlar tüfek, kırmızı kartlar top veya mayın olarak kullanılmak suretiyle.

    Allah’tan Milli Takım yenildi de! Milletçe rüyadan uyanıp bu gerçeklerle tekrar yüz yüze gelme fırsatı bulduk.

     

    ***

    Doğrusunu söylemek gerekirse; dün akşam ki Almanya maçına son derece üzüldüm.

    Çünkü Milli takımımız turnuva boyunca ilk defa dün gece futbol oynadı.

    İyi oynadı ve yenildi.

    Önceki maçlarda oynamadan kazanmasına nasıl şaşırarak sevindiysek, dün akşam oynayarak kaybetmesine de yine aynı şekilde şaşırarak üzüldük.

    Bana göre ve (tabi ki Rıdvan Dilmen gibi futbolu iyi bilen yorumculara göre de), futbol takımımızın bu başarısı, Fatih Terim’le değil, Fatih Terim’e rağmen olmuştur.

    Bu bakımdan Fatih Terim’in, maçtan sonra “bırakıyorum” şeklindeki açıklamasını isabetli buluyorum.

    Evet, Fatih Terim bir an önce bırakmalı, federasyon da kalması için çaba sarf etmemelidir.

    Zira Fatih Terim’in oyuncu tercihi son derece yanlıştır.

    Alman Kalecisi Lehman, dün akşam diyor ki; “Almanya gibi bir takıma karşı defanssız oynamanız yanlıştı!”

    Evet, bu yanlıştır ve bu yanlış Fatih Terim’indir.

    Çünkü Fatih Terim, Gökhan Zan, Servet Çetin ve Emre Belözoğlu gibi sezon içinde sakatlık yaşayan oyuncuları tercih etmiştir.

    Tümer Metin gibi Yunanistan’da futbol oynamayı unutmuş bir adama vefa borcunu ödeyeceğim diye Yıldıray Baştürk gibi bir dinamoyu küstürmüş, Halil Altıntop gibi bir santrforu takımdan çıkartarak kardeşi Hamit’in moralini bozmuş ve kapasitesini düşürmüştür.

    Gerçi Almanlar’a yenilmemiz o kadar şaşırılacak bir husus da değildir ve bu yenilgi futbolun tabiatı gereğidir.

    Ne diyordu İngiliz futbol adamı G. Lenekar:

    “Futbol 22 kişiyle oynanır, sonuçta hep Almanlar kazanır!”

    Allah’tan Milli Takım yenildi de! Milletçe rüyadan uyanıp bu gerçekleri görme fırsatı bulduk.

    ***

    Dün akşam Uğur Boral ilk golü atar atmaz silahlar patlamaya başladı bizim mahallede.

    Elbette sizin mahallelerde de.

    Demek ki; insanlarımız birkaç gündür özel olarak hazırlanmışlar bu işe.

    Balkonlar ve pencere önleri cephanelik haline getirilmiş durumda.

    Yetkililer her ne kadar medya aracılığı ile “Silah atmayı bırakın, çıkın sokaklara, caddelere ve meydanlara bağırarak ve halay çekerek, horon teperek sevincinizi dile getirin” demiş olsa da ne mümkün?

    Çocukluğu elindeki sapanla kuş öldürerek geçen, gençliği zevkine avlanarak geçen, canlı hedefe ateş edip vurmayı erkeklik sayan bir milletin çocuklarını hiç bağırıp çağırmak keser mi efendim?

    Küçük oğluna oyuncak olarak tabanca ve tüfek alan bir babaya “Silah atma” demek kâr eder mi?

    O ille de sıkacak bir yerlere.

    Ya benim gibi bir dağ başında boşluklara, ya da alttaki balkondan üstteki balkonlara doğru…

    Dün akşam bu milleti gerçekten de Allah korudu.

    Daha ilk golde, hatta anasına göre iki kişilik adam olan Kâzım Kâzım’ın direkten dönen şutunda silahlar patlamaya başladıysa, varın galip gelmemiz halinde olacakları siz hesap edin!

    Vallahi ortalık kan gölüne dönerdi!

    Allah’tan Milli Takım yenildi de! Milletçe rüyadan uyanıp bu gerçekleri görme fırsatı bulduk.

    Allah’tan Hıncal Uluç’un 19 Haziran 2008 günü yapmış olduğu “İnşallah Eleniriz!” şeklindeki duası kabul edildi de bugün Türkiye’de birçok aile ağlamaktan kurtuldu.

    Bu sebeple Duası makbul olan Hıncal’a bu millet ne kadar teşekkür etse azdır.

    Ne de olsa Hıncal’ın dedesi müftüdür ve Hıncal, ağzı dualı bir soydan gelmektedir…

    26 Haziran 2008

    Ömer Sağlam

  • TÜRK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    TÜRK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    İÇİNDEKİLER:

    TÜRKLER’İN EKONOMİK GÜCÜ ARTTI

    TÜRKİYE DOSTLARI GRUBU KURULUYOR

    “HAYIR”IN BEDELİ TÜRKİYE’YE

    ERMENİ LOBİSİ YENİ ELÇİYİ DE ENGELLİYOR

     

    ***

    25.06.2008

    TÜRKLER’İN EKONOMİK GÜCÜ ARTTI

    Almanya’da yaşayan Türkler’in ekonomik gücü arttı.  

    Alman birinci televizyon kanalı ARD’nin öğle kuşağında yayınlanan “Mittagsmagazin” programının ekonomi bölümünde yer alan görüntülü haberde, Almanya’da yaşayan Türkler’in artık sadece dönercilik sektöründe değil, hizmetten nakliyata kadar birçok sektörde de girişimci olarak faal olduklarına işaret edildi. Almanyalı Türkler’den 2. ve 3. neslin artık tüketim alışkanlıklarının da değiştiği ifade edilen programda, ayrıca Almanya’da 70 bini aşkın girişimcinin bulunduğu da vurgulandı.

     

     

    ***

    BRÜKSEL (A.A) | 25.06.2008

    TÜRKİYE DOSTLARI GRUBU KURULUYOR

    Türk asıllı Alman Sosyalist Vural Öger öncülüğünde toplanan Avrupa Parlamentosu’nun (AP) 6 üyesi, Türkiye’nin AB üyeliğine destek için AP Türkiye Dostları grubu oluşturulması kararı aldı. 

     

     

    AP’nin 3. büyük grubu Liberaller’in Başkanı Graham Watson’un da yer aldığı Türkiye Dostları grubu girişiminin 2-3 ayda hazırlık çalışmalarını tamamlayarak yeni yasama yılında resmen faaliyete geçmesi hedefleniyor.

     

     

     

    ***

     

    “HAYIR”IN BEDELİ TÜRKİYE’YE

     

    MADRID(ANKA) – | 25.06.2008

    Almanya eski Dışişleri Bakanı Fischer, İspanyol El Pais gazetesince yayımlanan makalesinde İrlanda halkının Lizbon Antlaşmasını reddetmesiyle Avrupa’nın gereksiz yerde “siyasi felakete” sürüklendiğini ve AB’nin yeni üyeleri kabul edemeyeceğini öne sürdü. Fischer, “Bedelini ilk ödeyenler, Balkanlar ve Türkiye olacak” diye yazdı.

     

    Almanya eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, İrlanda halkının Lizbon Antlaşmasını reddetmesiyle Avrupa’nın ‘siyasi felakete” sürüklendiğini, AB’nin yeni üyeleri kabul edemeyeceğini savunarak ‘Bedelini ilk ödeyenler, Balkanlar ve Türkiye olacak” diye yazdı.

     

     

     

    ***

    ERMENİ LOBİSİ YENİ ELÇİYİ DE ENGELLİYOR

     

    ABD Başkanı George Bush’un Erivan’a büyükelçi olarak atamak istediği Marie Yovanovitch’in Senato’daki onay süreci, Ermeni lobisinden Demokrat Senatör Barbara Boxer tarafından bir ay için durduruldu. Diğer büyükelçi adayı Richard Hoagland, 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmediği için bir başka Ermeni yanlısı Demokrat Senatör Robert Menendez tarafından veto edilmişti. Yovanavitch de “soykırım” sözünü kullanmamıştı.

     

    Joschka Fischer, İspanyol El Pais gazetesince yayımlanan makalesinde  Fransa ve Hollanda’da Avrupa Anayasası’nın reddedilmesinin ardından Lizbon Antlaşmasının İrlanda halkı tarafından onaylanmamasının, ‘güçlü ve birleşik Avrupa’ya ikinci ve büyük bir olasılıkla kesin darbe” olduğunu savundu.

    Avrupa’nın ‘siyasi felakete” sürüklendiği görüşünü dile getiren Fischer, AB’nin dünya sahnesinde dış politikasında ciddi bir aktör olmaktan çıktığını belirterek bu gelişmenin, ABD’nin göreli bir gerilime yaşandığı, Rusya’nın yeniden güç kazandığını ve ‘Türkiye’nin iç politikasının kötüleştiği” bir döneme rastladığını ifade etti.

    Fischer, Lizbon Anlaşmasının reddedilmesinin de AB’nin genişlemesini de olumsuz etkileyeceğini belirtirken de ‘AB bloke olacak. Genişleme süreci, ya ertelenecek yada da tamamen duracak çünkü AB, Nis Antlaşması’nın temelinde yeni üyeleri kabul edemez. Bedelini ilk ödeyenler de, Balkanlar ve ardından Türkiye olacak.”

    Ülkeler ve AP’deki siyasi gruplar açısından geniş katılımlı olması öngörülen Türkiye Dostları grubu, Türkiye’nin AB üyeliği konusunda her iki taraftaki önyargıların giderilmesi yanında vize kolaylığı sağlanması ve nakliyecilerin kota sıkıntısı gibi acil sorunlara çözüm bulunması için çalışacak.

    AP’deki Türkiye Dostları grubu girişiminin ilk toplantısında uzlaşma sağlanan diğer konular arasında bu yılın ikinci yarısındaki Fransa Dönem Başkanlığı sırasında Türkiye-AB ilişkilerinin daha da kötüleşmesinin engellenmesi, sık sık Türkiye ziyaretleriyle kamuoyunu bilgilendirme ve farklı girişimlere öncülük edilmesi bulunuyor.

    Türkiye Dostları grubu girişiminde Öger ve Watson dışında Sosyalistlerden Alman Jo Leinen ve Litvanyalı Sosyalist Justas, Liberallerden Macar Istvan Szent-Ivanyi ve Türk kökenli Bulgar Metin Kazak yer alıyor.

    Bu arada AB’nin anayasası sayılan “Portekiz Anlaşaması”nın İrlanda halkı tarafından reddedilmesinin ardından gelen şok atlatılarak, birliğin ideallerine sadık kalınması için çalışmalar başlatıldı.

    ‘GENİŞLEMEYE BAĞLI KAL’ ÇAĞRISI
            
    Aralarında ünlü yatırımcı George Soros, eski Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, eski Finlandiya  Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari ve eski Belçika Başbakanı Jean-Luc  Dehaene’nin de bulunduğu 42 aydın, İrlanda’daki referandumun ardından  AB’ye ‘genişlemeye bağlı kal’ çağrısı yaptı.

    Aralarında çok sayıda Avrupa Parlamentosu üyesinin de bulunduğu  aydınların imzaladığı ortak metinde AB’den ‘güçlü dış politika yürütmesi ve genişleme şüphelerine saldırması’ istendi.

    Avrupa Dış İlişkiler Konseyi adlı düşünce kuruluşunca yayınlanan ortak metinde, AB liderlerinden İrlanda referandumunun ardından ‘yeni bir kendine güvensizlik dönemine izin vermemeleri’ talep edilerek,  ‘Avrupalı vatandaşlar ve liderler, Avrupa’nın daha iyi kurumlar  hakkındaki iç tartışmasının çözülmesi için dünyanın ara verip  beklemeyeceğinin farkındadır. Nükleer İran tehlikesi, Orta Doğu’da savaş riski, Afganistan’da köktencilerle savaş, iklim değişikliği tehdidi, Afrika’nın sefaleti gibi tüm sorunların varlığı barış ve refahı  ilerletecek güçlü Avrupa gerektiriyor. Washington’daki yeni yönetim Atlantik İttifakını yeniden güçlendirmek ve ahlaki itibarını tamir etmek için güçlü bir Avrupalı ortağa ihtiyaç duyacak. Eğer kendine güvensizlik yaşayıp felç olursa Avrupa’nın dünyadaki konumu riske girecek’ denildi.

    ‘Genişleme sürecine bağlılığın yeniden vurgulanması ve dünyada tek sesle konuşabilmek için AB’nin (yeni) yollar bulmasının hayati önemine’ dikkat çekilen ortak açıklamada, Lizbon Anlaşması belirsizliği nedeniyle AB dış politikasının zayıflamasına izin vermeleri halinde AB liderlerinin ‘vatandaşlarının umutlarını ve çıkarlarını
    gerçekleştirmede başarısız olacakları’ uyarısı yapıldı.

    Haberle ilgili ARD’de çıkan videoyu izlemek için linki tıklayın:

  • “TARAF” GAZETESİ, “YANLIŞ CUMHURİYET” ve YANITLAR

    “TARAF” GAZETESİ, “YANLIŞ CUMHURİYET” ve YANITLAR

    “TARAF” GAZETESİ, “YANLIŞ CUMHURİYET” ve YANITLAR

    Dursun ATILGAN
    Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
    Genel Başkanı

    “TARAF” gazetesinin 23 Haziran 2008 tarihli sayısında, Neşe Düzel’in,
    Sevan Nişanyan adlı bir Ermeni ile yapmış olduğu söyleşi var. Bu
    Ermeni yazarın “Yanlış Cumhuriyet” adlı bir kitabı da yayımlanmış.
    O kitaptaki, şu gaflet, dalalet, ihanet ve düşmanlık dolu cümleler,
    söyleşide öne çıkarılmış:

    Atatürk, mutlak iktidarı terk edebilirdi, ama etmedi. Memlekette her
    meydana
    heykelini diktirme işiyle şahsen ilgilendi. Bu putlaştırma hâlâ süren
    bir ‘kültürel-siyasi’ yıkım getirdi.”

    “Cumhuriyet, ‘gerçek laikliği’ getirmedi.  Bizde laiklik tasfiye
    hareketiydi. Dinin, devletin mutlak gücünü kısıtlama potansiyeli
    ‘laiklikle’ yok edilmek istendi. Çünkü amaç laiklik değil, mutlak
    iktidardı.”

    “Emperyalizme karşı savaştığımız yönünde hayret verici görüşü,
    1960’larda Doğan Avcıoğlu ve Mihri Belli icat etti. Aslında Kurtuluş
    Savaşı, Türkiye-Yunanistan savaşıdır. İki ülke arasında büyük bir
    savaş yaşandı.”

    “Cumhuriyet, diktatörlüğün kod adıdır. Cumhuriyete demokrasi için
    değil, şahıs diktatörlüğü için geçildi.”

    “Kurtuluş Savaşı, Sevr’e tepki değildir. Sevr, Kurtuluş Savaşı’na bir
    tepkidir. Sevr, Meclis açıldıktan sonra yapıldı.”

    “1918’de kadınlar tesettürü bıraktı. Ankara bu değişime inanılmaz bir
    taassupla karşı çıktı. Tesettürü savundu.”

    “Atatürk milliyetçiliği 1920’ler faşizmidir. Kurtuluş Savaşı’nda ise
    İslami cihat üzerinden hareket etti bu milliyetçilik.

    ” İngiltere’nin Türkiye’ye karşı hazırlattığı “Mavi Kitap” olarak
    bilinen ve sözde “Ermeni Soykırımı” olduğuna dair kitaptan belki de
    daha çok yalancılık, düzenbazlık, iftira dolu bu sözümona “kitaptaki”
    iddialara karşı, çok kısa yanıtlar verelim:

    “Atatürk, mutlak iktidarı terk edebilirdi, ama etmedi. Memlekette her
    meydana heykelini diktirme işiyle şahsen ilgilendi. Bu putlaştırma
    hâlâ süren bir ‘kültürel-siyasi’ yıkım getirdi.” deniliyor.

    Mustafa Kemal iktidarı niçin terkedecekti? Türkiye’yi emperyalist ve
    sömürücü güçlere teslim etmek için mi? Mustafa Kemal’i TBMM seçerek
    iktidara getirmedi mi? “Yazar”ın bu Bu beyanının üzerinde durmaya bile
    değmez.
    Ancak, “memlekette her meydana heykelini diktirme işiyle şahsen
    ilgilendi v.s.” gibi tamamen yalana dayalı olan iddia ve “putlaştırma,
    siyasal ve kültürel yıkım” iftirası, insanın midesini bulandırıyor.
    Bu cümle bana, Çetin Altan’ın oğullarından birisinin “tek heykelli
    ülke olarak sadece Türkiye kaldı” biçimindeki düşmanca ifadesini
    anımsattı.
    Bu konuda çok somut bir örnek verelim: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,
    bir zamanlar “Anıtkabir’e çıkıp sap gibi saygı duruşunda bulunmaya
    karşıyım” diyordu; bugün, hem Anıtkabir’e çıkıp saygı duruşunda
    bulunuyor hem de her gittiği yerde kendi posterininin hemen yanına
    Atatürk posterini taktırıyor…

    “Cumhuriyet, ‘gerçek laikliği’ getirmedi.  Bizde laiklik tasfiye
    hareketiydi. Dinin, devletin mutlak gücünü kısıtlama potansiyeli
    ‘laiklikle’ yok edilmek istendi. Çünkü amaç laiklik değil, mutlak
    iktidardı.”

    Böyle saçma iddialarda bulunanlar, i n s a n için en değerli rejim
    olan Cumhuriyeti değil, Osmanlı zamanındaki “Millet sistemi”ni
    isteyenlerdir.
    Böylece devlet içinde devlet olma imtiyazlarını yeniden elde
    edebilsinler ve siyasal harekât buyruklarını da Kiliseden alabilme
    fırsatını yeniden yakalasınlar… Bir zamanlar Kıbrıs’taki Makarios
    misali…
    Din adamlarını siyasetin başına dikmek isteyen zihniyet, ne laikliği
    benimser ne de Cumhuriyeti…
    Laiklik sadece devlet işlerini din işlerinden ayırmak değil, aynı
    zamanda kişinin kendi aklını kullanabilme ve din adamlarının
    cenderesinden kurtulabilme ilkesidir. Bireyin Aydınlanma fırsatını
    bulabilmesinin temel güvencesidir.
    Laikliğe karşı olan herkes, devleti dînî kurallarla yönetmek isteyen
    fanatizm ve diktatörlük heveslileridir.
    Zaten bu sözde “yazar” da beslediği emeli şu cümlelerle ortaya
    koymaktadır:
    “… Dinin, devletin mutlak gücünü kısıtlama potansiyeli ‘laiklikle’ yok
    edilmek istendi”.

    “Emperyalizme karşı savaşıldığını, 1960’larda Doğan Avcıoğlu ve Mihri
    Belli icat etti. Aslında Kurtuluş Savaşı, Türkiye-Yunanistan
    savaşıdır. İki ülke arasında büyük bir savaş yaşandı.”

    Emperyalizme karşı savaşma konusundaki pek dangalakça ve ahmakça
    iddiaya ve benzeri saçmalıklara yanıtı, UNESCO 1979’da vermiştir:

    UNESCO’NUN ALDIĞI KARAR

    Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. yılına rastlayan 1981 yılının
    tüm dünyada Atatürk’ü Anma Yılı ilan edilmesi için, 1979’da UNESCO
    Genel Kuruluna katılan 156 ülkenin temsilcisinin oybirliği ile kabûl
    edilen karar şöyle:

    “Mustafa Kemal ATATÜRK
    – Uluslararası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış üstün bir kişidir,
    – Olağanüstü bir devrimcidir,
    – Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı savaşmış olan bir Önderdir,
    – İnsan haklarına saygılıdır,
    – Dünya barışının öncüsüdür,
    – İnsanlar arasında hiçbir renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz
    devlet adamıdır,
    – Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur” .

    Bu karara herhangi bir ekleme yapmaya gerek yoktur sanırım…

    “Kurtuluş Savaşı emperyalizme karşı değil, Yunanistan’a karşı yapıldı”
    iddiasına gelince, Çanakkale Savaşı’ndan itibaren 30 Ağustos 1922’ye
    kadar topraklarımızı işgal eden emperyalist ülkeler ve onların
    uşakları değil miydi?
    İngiltere, Fransa, İtalya paylaşmamış mıydı topraklarımızı Sevr planıyla?
    Yunanlıları dışardan Ermenileri içerden her türlü silahla donatan ve
    katliam yaptıranlar emperyalist ülkeler değil miydi?

    “Cumhuriyet, diktatörlüğün kod adıdır. Cumhuriyete demokrasi için
    değil, şahıs diktatörlüğü için geçildi.”

    Şu iğrenç iddiaya ve iftiraya bakınız. Aklı başında olan her i n s a n bilir ki,

    eğer Mustafa Kemal diktatörlük heveslisi olsaydı,
    kendisini hem Padişah hem de Halife ilan ederek, dünyanın en azından
    üçte birine hükmetmeyi gerçekleştirmez miydi?

    “Kurtuluş Savaşı, Sevr’e tepki değildir. Sevr, Kurtuluş Savaşı’na bir
    tepkidir. Sevr, Meclis açıldıktan sonra yapıldı.”

    Sevr’i, Kurtuluş Savaşı’na bir tepki olarak gösterme konusundaki
    maskaralığa gelince, Sevr’i anlayabilmek için önce Mondros’u bilmek
    gerekir.
    Okuma yazması olan ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihiyle ilgilenmek
    isteyen her i n s a n, önce Mondros’u okumalıdır, ki Sevr’i ve
    Sevr’i planlayan emperyalist güçlerin kimliğini daha iyi anlayabilsin…

    “1918’de kadınlar tesettürü bıraktı. Ankara bu değişime inanılmaz bir
    taassupla karşı çıktı. Tesettürü savundu.”

    Aslında, bu dayanaksız iddiaya yanıt vermeye bile gerek yok, ancak bir
    cümleyle gerçeği dile getirmek gerekiyor:
    Tesettürü savunan bir Devrimci, Türk Devrimi’nin halkalarına “Kılık
    Kıyafet Devrimi”ni ekler miydi?

    “Atatürk milliyetçiliği 1920’ler faşizmidir. Kurtuluş Savaşı’nda ise
    İslami cihat üzerinden hareket etti bu milliyetçilik.”

    Bu aymazlık, bana, Anti Kemalist Partinin Genel Başkan Yardımcısı
    Dengir Mir Mehmet Fırat’ın 1 Kasım 2003’te TRT’nin “Televizyon
    Gazetesi” adlı programında sarfettiği, gaflet ve dalalet dolu, Sevan
    Nişanyan’ın bu sözlerine paralel, bir benzetmesini anımsattı. Dengir
    Mir o programda, Atatürk Milliyetçiliğini Mussolini ve Hitler
    faşizmine benzetmişti… Düşündürücü değil mi?
    Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yaşamında en geniş yer tutan ilke
    Milliyetçiliktir. Bugün, Almanların ırkçı siyasetinden dolayı çeşitli
    Batı ülkelerinde, ama özellikle de günümüz Almanyası’nda bazı çekimser
    tavırlara ve yanlış yorumlara neden olan “Milliyetçilik” kavramı,
    ATATÜRK TÜRKİYESİ için özetle şu anlamlara gelmektedir:

    1.Çok uluslu Osmanlı Imparatorluğundan vazgeçme. Hem de özellikle
    Birinci Dünya Savaşının galibi Batılı emperyalist devletlerin nüfuz
    alanları ve sömürgeci siyaset güttükleri yıllarda.
    2.Panturanizm ve Panislamizm fikrini reddetme.
    3.”Ulusal Dikdörtgen” içinde (bugünkü Türkiye’nin haritasını
    kastediyorum) ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık.
    Bu konuda, Mustafa Kemal’in olağanüstü haklı gerekçesi şudur: “Çünkü,
    günümüzde dünya ulusları sadece bir egemenlik türü tanıyor, o da
    ulusal egemenlik”
    4.Yurttaşlık bilincinin oluşturulması ve ümmetçiliği reddetme.
    5.Yurttaşlık bilinci ancak ulus devletlerde olabilir. Kurtarılmış ve
    kurulmuş bir ülke, bir ulus ve bir devlet ile özdeşleşme ancak
    milliyetçilikle mümkündür
    6.Saldırganlığı ve yayılmacılığı asla hedef edinmeyen ve dünya
    yüzündeki tüm uluslarla kardeşçe ve barış içinde yaşamayı ilke edinen,
    yeni bir vatanseverlik duygusunun başarılması
    7.Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinin ne ırka, ne de dine, ancak kültüre
    dayandırılması
    8.İmparatorluktan kalan tüm etnik gruplara eşit haklarla birarada
    barış içerisinde yaşama olanağının sağlanması
    9.ATATÜRK’ün Millet kavramı, ortak kültüre ve ortak tarihe dayanan
    hümanist bir kavramdır, ırkçı bir kavram değildir.

    10.ATATÜRK “Ne mutlu Türküm diyene” özlü sözüyle, yeni devletin
    yurttaşlarında yeni bir özgüven ve millî değerlere sahip olma bilinci
    uyandırmıştır

    Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “Milliyetçilik” ilkesi yine O’nun tanımıyla
    şu formülde aranmalıdır: YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ…

    ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ’nin dünya barışı için bir tehlike olmadığının
    en açık ve kesin kanıtı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1932’de
    Milletler Cemiyeti’ne üye edilmek üzere resmen davet edilmiş
    olmasıdır.

    ATATÜRK, “Medenî Bilgiler” adlı kitabın, kendi el yazısıyla yazmış
    olduğu bir bölümünde Türk Milleti’ni şöyle tanımlar: “Türkiye
    Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti” denir. ATATÜRK’ün
    sadece bu sözünü bile okumak, O’nun Milliyetçilik anlayışının “ırkçı
    bir milliyetçilik” olmadığının diğer bir kesin kanıtıdır.

    1920’lerde ve 1930’larda İtalya’da, Almanya’da, İspanya’da,
    Portekiz’de, Macaristan’da ve Sovyetler Birliğinde sağ, sol totaliter
    rejimler hüküm sürerken, Türkiye’de egemenlik hanedandan alınmış ve
    ulusa devredilmiştir.
    Cumhuriyetçi demokrasiye giden yol, önce özgürlüklerle düzlenmeye
    başlamıştır: Atatürk’ün kadınlarımıza kazandırdığı özgürlüklerle…

    Asla unutulmamalıdır ki, 1920’lerde ve 1930’larda, ALMAN NAZİ
    baskısından ve zulmünden kaçan çok sayıda Alman kökenli bilim adamı,
    sanatçı, müzisyen, mimar, mühendis, hukukçu v.d. kurtuluşu ve
    özgürlüğü ATATÜRK TÜRKİYESİ’nde bulmuşlardır. O tarihlerde Amerika’yı
    da seçenler olmuştur. Ancak, Türkiye’yi seçenlerin niteliği,
    Amerika’yı seçenlerin ise niceliği önde gelir.
    ATATÜRK TÜRKİYESİ’ni seçen bilim adamlarından sadece ikisinin, Prof.
    Dr. Fritz Neumark ile Prof. Dr. Ernst Hirsch’in anılarını okumak bile,
    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün barışseverliğini, hümanistliğini ve
    antifaşistliğini, ortaya koymaya yeter…

    İşte yukarda dile getirdiğim, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Kadınına
    kazandırdığı özgürlüklerle birlikte, 1930 yılında yerel seçimlerde
    olmak üzere, 1934 yılında da genel seçimlerde, seçme ve seçilme hakkı
    denilen siyasî hakları da yasal olarak kazandırarak, kadınlarımızın,
    Türk Milletinin en saygın kesimi düzeyine yükseltilmesi sağlanmıştır.
    Bu tarihten başlayarak, yaşamın her alanında etkin olan Türk
    Kadınının, bugün üniversitelerimizdeki gösterdiği niteliksel başarı
    nicelik olarak da, kendisini “uygar” diye tanımlayan Batı ülkelerinin
    çoğundan pek çok daha öndedir.

    Bu bağlamda Atatürk’ün kadınlar hakkında söylediği şu veciz sözü de
    anımsatalım: “Dünya yüzünde gördüğümüz herşey Kadının eseridir”…

    Siyasal haklar konusunda bir karşılaştırma yapılması gerekirse, şu
    tablodan yararlanılmalıdır:

    Kadın Haklarının tanındığı ülkeler ve tarihler:
    > Avusturya 1918
    > Hollanda 1919
    > Lüksemburg 1919
    > Almanya 1920
    > Büyük Britanya 1928
    > Finlandiya 1906
    > Norveç 1913
    > Danimarka 1920
    > İsveç 1921
    > Polonya 1918
    > Macaristan 1919
    > Çekoslovakya 1920
    > Bulgaristan 1945
    > Yugoslavya 1945
    > Fransa 1946 Korsika için 1962
    > İtalya 1946
    > Romanya 1946
    > Belçika 1949
    > Yunanistan 1952
    > İsviçre 1971
    > Portekiz 1974
    TÜRKİYE 1930/1933/1934

    Ülkemiz işgal altındayken ve özellikle Ermeniler ve benzeri azınlıklar
    emperyalist ve sömürgeci güçlerle işbirliği yaparak, Osmanlıyı arkadan
    vururken; Cumhuriyetçi Demokrasinin güç kaynağı ve millet
    egemenliğinin dayanağı olan TBMM’ni kuran bir kimse nasıl diktatör
    ilan edilebilir?
    Özellikle Batı ülkelerinde, subaylıkla, hatta askerlikle hiç ilgisi
    olmayanlar, general üniforması giyerek ve diktatörlükler kurarak
    halkları ezerken;
    kendi beyninin ve bileğinin hakkıyla generalliğe yükselmiş olmasına
    rağmen, üniformasını çıkararak, Türk Halkıyla birlikte, Halka dayalı
    ve Halk mayalı Cumhuriyeti kuran ve Türk Milletinin ezici çoğunluğunun
    asla “diktatör” sıfatını yakıştırmadığı bir emsalsiz Önder’e, nasıl
    olur da diktatörlük iftirası reva görülebilir?

    TARAF gazetesi böyle gereksiz ve zararlı bir söyleşiyi yapmakla ve
    yaymakla, apaçık Ermeni propagandası yapmış olmuyor mu?

    Öyle analşılıyor ki, TARAF gazetesi, Türkiye tarafı değildir;
    Türkiye’ye, Atatürk’e, Türk Cumhuriyeti’ne ve Türk Bağımsızlığına
    karşı olanların tarafıdır.

    Dursun ATILGAN
    Avrupa Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu
    Genel Başkanı

  • Milli Takımımızın Azmine Hayranım!

    Milli Takımımızın Azmine Hayranım!

    BEDRI BAYKAM’IN 24 HAZIRAN 2008 TARIHLI CUMHURIYET MAKALESI EKTEDIR.      

     

    Milli Takımımızın Azmine Hayranım!                                                                                                                                                                                             Bedri Baykam

           Bu salının bir başka güzelliği var. Sevgili İlhan Selçuk ağabeyimizin yeniden o çarpıcı makalelerine başladığı günü yaşıyoruz. Ameliyatından hemen önce kendisine yaptığım o kısa ziyarette en derin gülümsemesiyle doğanın kuralları ile şakalaşıyordu. Ne mutlu ki şimdi bu sayfalarda hepimize büyük güç vermeye devam edecek.

           İlhan Abi, futbolu en çok sevenlerimizdendir. Umarım Milli Takım ona yarın finali hediye edecek. Bunu başaracağımıza inananlardanım. Fatih Terim’in oyuncularıyla oluşturduğu havaya inanıyorum. Ekibimizin dayanışmasına, sahada oynadığı arzulu içten futbola da inanıyorum.

           Futbolu oynayanlar bilir. Kaleciler bazen çıkıp gol kurtarırlar, bazen ise “balığa çıkmış” gibi yakalanıverirler. İşte 119. Dakikada Rüştü öyle yakalandı. Aut çizgisine paralel olarak, kalesini kapatmak için nasıl canla başla geri koştuğunu, mimiklerinde onun tüm kariyerini görerek yaşadım. Büyük Rüştü bir metre fazla koşunca top bir salise önce kapadığı delikten ağlarımıza gitti.

           Ondan sonraki iki dakikada bir evreni dolduracak kadar olay yaşandı. Dünya gazeteleri başlıklarını belirlediler: “Türkiye bu sefer son dakikada kendi oyununa geldi”, “Türkiye, buraya kadar”. O anda, Rüştü’nün Fatih Terim’in ipini çekmek isteyen kanlı kalemşörlerimiz de ellerini oğuşturuyorlardı. Ben ise yalnız hayata küstüm. Paris’teyim. Arkadaşları bırakıp sessizce odama gittim. Bu bir “ani ölüm” haberiydi ve hepimizi arkadan vurmuştu. Sonra salondan gol çığlıkları geldi! Ama o iki dakika, iki karanlık yıl kadar uzun sürmüştü.

           Düdük hakemin ağzında, maçı bitirmek üzere. Rüştü hızlı davranıp ofsayt atışını ceza sahasında Semih’in olduğu yere adrese teslim indiriyor. O noktada top üç-dört kişi arasında yarı kayıp, kovada balık gibi zıplarken, “nöbetçi golcü” kendisini dünya literatürüne sokan sol voleyi doksana çakıyor. Fenerbahçeli Şenol’un 1960’larda Beşiktaş kalesine bıraktığı “santrası yapılmayan gol”ün kulağı çınlasın! Bu mucizeden farklı bir şey: Bu ölüyü diriltmek. Kaza anından önceye filmi geri sarmak. Kabustan uyanmak!!

           Kendimi Etoile Meydanı’na ve Champs-Elysées’ye attım. Senegal’i yenip dünya kupasında yarı finale çıktığımızda da oradaydım, Çek Cumhuriyeti zaferinden sonra da. On binlerce Türkle beraber, dünyanın en meşhur bulvarını kırmızı-beyaz bayraklarla ablukaya almak ve kutlamayı sabaha kadar sürdürmek harikaydı. Bayrağını kapan Cezayirlisi de, Afrikalısı da, bizlere katıldı. Bu “mazlum milletler”in aldıkları rövanştı!

           Beni üzen iki grup var. Birincisi başarılarımıza “şans” diyenler! Bunlardan bazıları densizliği tam abartıp “inanmıyorsan bahse girelim, Almanlar bizi fena yenecek” diyor. Ne kadar acı! Bir Türk, iddiasını kazanabilmek için Alman gol atınca sevinecek: “Bak gördün mü, ben demiştim!” Aferin futbolda bilmem kaç kere şampiyon olmuş bir dünya takımının bizi yeneceğine bahse girmişsin, bravo, büyük öngörü! Ben inadına: “Bize bu gururu yaşatanlar, Almanları da dize getirecekler” deyip, bahis hakkımı böyle kullanmayı tercih ediyorum. Onlara yollayacağımız her güzel işaret, her enerji dilimine ihtiyaçları var. Portekiz ve Hollanda için “şampiyon olacak” diyenler ne yapıyor şimdi? Türkler, Çarşamba sahada olacak. Cristiano Ronaldo ise şu anda evde play station oynuyormuş! Golleri son dakikada atmamız olsa olsa, maça konsantrasyonumuzu, kararlılığımızı ve kondisyonumuzu gösteriyor. Tam tersine, alkışlayın. Semih’in vuruşu mu? Rüştü’nün ortasından tutun, Emre’nin kafasıyla sekişten, doksana takılışa kadar, zeka, maharet, azim ve kondisyon eseri, buna “şans” diyenler, sporun doğasını anlamamışlar.

           Kızdığım ikinci grup, “Bu başarı, 2002’deki dünya 3.lüğünden daha büyük” diyenler. Çok şaşırdım bunu söyleyenler arasında Nihat Kahveci’nin de adı geçiyor. Umarım basının hatasıdır. Bir kere Dünya Kupası’nda, başta sürekli favoriler Brezilya ve Arjantin olmak üzere, Şili, Kolombiya, Nijerya, Kamerun, Senegal gibi, her çiviyi sökebilecek futbolculara sahip takımlar var. Dünya Kupası, tabii ki Avrupa Uluslar Kupasından çok daha önemlidir, aksini iddia eden ilkokula dönebilir. Şimdi bunu söyleyenlerin tezi, tam bir şark kompleksiyle besleniyor: “Efendim biz o turnuada hiç Avrupa takımıyla oynamadık, Brezilya, Kosta Rika, Çin, Japonya ve Senegal’le oynayıp çıktık. O yüzden çok önemli değil!” Vay vay fışkıran zekaya bak! Şimdi Avrupa takımları zamanından önce yenildilerse ve karşımıza çıkamadılarsa, bu o takımın suçu mu oluyor? Ayrıca bırakın bu 1970’ten kalma fikirleri. Dünyada futbolu yalnız Almanya, İtalya ve İngiltere’ye ait bir spor sanmak, sömürgeci fikirlerin esiri olmaktan başka bir şey değildir. O yüzden kimse 2002 takımının hakkını yemesin, nankörlük etmesin!

           Türkiye’ye döndüğüm gün önce soğuk bir şeyler içelim dedim. Benzincide durduk. Önümde her tarafı boyalı bir tulum giyen bir işçimiz vardı. Bir buçuk litre kola, bir litre su, on plastik bardak ve bir renkli spor gazetesi aldı. Belli ki on işçi arkadaş yarım saat dinlenip, o gazeteyi okuyup, birbirlerinden Hırvatistan maç yorumunu dinleyip, dertlerini unutup yola devam edeceklerdi. İşte “Fatih’in Aslanları” her şeyden önce bunu başardılar! Gerisi hikaye!

           Haydi çocuklar, dökün bizi sokağa yine! İnadınızı, tutkunuzu, heyecanınızı ve sizi seviyoruz.

  • Değerli duyarlı Türk Vatandaşları

    Değerli duyarlı Türk Vatandaşları

    Değerli duyarlı Türk Vatandaşları

     

    Dünyanın dengesini bozanların birçoğunu gözden geçirdiğinizde, bunların genel olarak kendi dengelerinin bozuk olduğunu anlarsınız. Bu insanlar için dünyanın kirlenmesi önem taşımadığı gibi insanlık kirlenmesini de teşvik ederler. Bu insanlar; özel hırslarının önüne de geçemeyerek, dengesiz bir şekilde konuşmaya ve hatta toplumları da etkilemeye kalkışmaktan utanmazlar. Öyle ki, konuştukları çatının altında bu olanakları, kendilerine nasıl ve kim tarafından sağlandığını bilmemezlikten, verilen hak ve özgürlükleri görmemezlikten gelmekten utanmazlar. Konuşmalarının tarihsel içeriklere dayandığını da söyliyerek ve bu arada devamlı bir şekilde atasözlerini de bu konuşmalarına ekliyerek haklılık payı ararlar. Toplumların karanlıklara yuvarlanması bu insanlar için önemli değildir..

    Bunların sayıları, bu postmodern çağda alabildiğine çoğalmıştır. Bu kişiler bu çatıya yakışmayan söz ve iddialar ettiklerinden dolayı istifaları gerekmektedir..

    Değerli duyarlı Türk Vatandaşları..

    Bu konularda, birliğinizi ispatlamanın zamanı geçmesin..

    Karanlık düşünceye dur de..

    İnsanlığın önünü açan her düşünceye yol ver..

     

    Kişi olarak tepkilerimizi gücünü sömürgecilerden alan bu dengesizlere, çatılara, kurumlara iletelim derim..

     

    Aydınlık günler dileğiyle

     

    Hanife Saban Akbaba

  • TÜRK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    TÜRK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    İÇİNDEKİLER:

    SINIR KAPILARI HAZIR
    ALMANYA’DA ROJ TV’NİN FAALİYETİ YASAKLANDI
    TÜRKİYE-ALMANYA MAÇINA DOĞRU
    ALMAN DEVLET BAKANI BÖHMER İLE TÜRKİYE’NİN BERLİN
    BÜYÜKELÇİSİ ACET ORTAK DOSTLUK ÇAĞRISINDA BULUNDU
    EDİRNE’DE FAHRİ KONSOLOSLUK DEVİR TESLİM TÖRENİ
    VALİ BÜYÜK: ”EDİRNE TARİH BOYUNCA STRATEJİK ÖNEME SAHİP OLMUŞTUR”ALMANYA’NIN ANKARA BÜYÜKELÇİSİ CUNTZ: ”ALMANYA VE TÜRKİYE ÇOK İYİ DOST VE MÜTTEFİKTİR”
    FRANSA’NIN ANKARA BÜYÜKELÇİSİ EMİE: ”EDİRNE’NİN İKİ AB ÜYESİ ÜLKEYE YAKIN OLMASI BÜYÜK ŞANS”
    ÜNLÜ PROFESÖR BİR MİLYON DOLAR HARCAYIP ABD’DE TÜRK EVİ AÇTI
    BELÇİKA YARGITAYI: DHKP-C TERÖR ÖRGÜTÜ, DAVA YENİLENMELİ
    BÜYÜKANIT: BARZANİ BENİ HAKLI ÇIKARDI
    KÜRTLER KANADALILARLA İKİ PETROL ANLAŞMASI İMZALADI
    EN İYİ 100 OTELDEN 17’Sİ TÜRK
    İSRAİL, TÜRKİYE ÜZERİNDEN RUS GAZI ALACAK 

    ***

    SINIR KAPILARI HAZIR

    Avrupa’da izin sezonunun başlamasıyla birlikte yurda girişler başlarken, sınır kapılarında da hummalı şekilde çalışma devam ediyor. Yaz döneminde 24 saat aralıksız hizmet verecek olan sınır kapılarına personel takviyesi yapıldı.

    Avrupa’da yaşayan Türkler’in yurda giriş günleri yaklaştıkça Edirne’de bulunan sınır kapılarında hummalı bir çalışma başladı. Vatandaşların ülkeye hızlı bir şekilde giriş yapabilmeleri için sınır kapılarına 40 personel takviyesi yapıldı.İzincilerin mağdur olmaması için gümrük ve polis peronlarının sayısı yaz sezonunda tam kapasite olarak 24 saat süre ile hizmet verecek. Kapıkule’de yoğunluk yaşanması halinde izinciler Hamzabeyli, İpsala, Pazarkule ve Kırklareli’ndeki Dereköy Sınır Kapılarına yönlendirilecek.

    520 işçi aralıksız çalışıyor

     

    Kapıkule Sınır Kapısı’nın modernizasyon çalışmaları nedeniyle Ağustos 2007 itibariyle 30 yıllığına Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne (TOBB) devrinin ardından 4 ay önce başlatılan inşaat çalışmaları sürüyor. Modernizasyon çalışmaları nedeniyle gümrük sahasının içi şantiyeyi andırırken, ihaleyi alan Öztaş İnşaat firması 520 personel ile 24 saat aralıksız çalışmalarını sürdürüyor.

     

    ***

    1.2 milyon giriş yapıldı

    Edirne Gümrükler Başmüdürlüğü ekipleri ise yaz sezonunun yaklaşması ile birlikte önlemlerini artırmaya başladı. Haziran ayı içinde yurda giriş yapmaları beklenen işçilerin Kapıkule Sınır Kapısında kuyrukta bekleyerek mağdur olmamaları için polis ve gümrük peronlarının yıkımı sonbahara bırakıldı. İşçilerin yurda giriş yapmasının ardından polis ve gümrük peronlarının sayısı 12’ye çıkartılacak ve 24 saat süre ile kesintisiz hizmet verilecek.

    Gümrük sahası içine yapılan ve Eylül ayında bitirilmesi planlanan TIR gümrük sahası inşaatı ise işçilerin sıkıntı yaşamaması için hızlandırıldı.TIR gümrük sahasının inşaatının 15 Temmuz’da bitmesi bekleniyor. Bu inşaatın bitmesinin ardından gümrük sahası içindeki trafik hafifleyecek ve işçilerin giriş ve çıkışları daha rahat sağlanabilecek.Geçen yıl Haziran ile Eylül ayı içerisinde Kapıkule Sınır Kapısını kullanarak yurda giriş yapan araç sayısı 185 bin, kişi sayısı ise 1 milyon 277 bin olarak kayıtlara geçti.

    Alternatif Hamzabeyli

    Kapıkule Sınır Kapısı’na oranla daha küçük olan Hamzabeyli Sınır Kapısı’nda da hazırlıklar tamamlandı. Geçtiğimiz yaz sezonunda 18 bin araç ile birlikte yaklaşık 90 bin kişinin giriş yaptığı Hamzabeyli Sınır Kapısındaki 4 peron sayısı yoğunluğun yaşanmasıyla birlikte 8’e çıkartılacak ve 24 saat süre ile hizmet verilecek.Kapıkule Sınır Kapısı’nın Yap-İşlet-Devret modeli ile 30 yıllığına Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne (TOOB) devrinin ardından başlayan modernizasyon çalışması yaz sezonunun yaklaşması nedeniyle gözleri Bulgaristan Lesova Sınır Kapısı’ndan yurda girişi sağlayan Hamzabeyli Sınır Kapısına çevirdi.

    Bunun üzerine Edirne Gümrük Başmüdürlüğü ekipleri Avrupa’da çalışan işçilerin Türkiye’ye Haziran ayı içerisinde başlayacak olan girişleri için çalışmaları hızlandırdı. Kapıkule’nin modernizasyon çalışmaları nedeniyle tam kapasite hizmet veremeyecek olması nedeniyle alternatif olarak gösterilen Hamzabeyli Sınır Kapısı’nda ise hummalı bir çalışma başladı. Ekipler Hamzabeyli Gümrük Sahası içinde yer alan misafirhane, tuvalet ve protokol binasını Nisan ayı içinde yıktı ve küçük araçların daha rahat geçiş yapabilmesi için Bulgaristan Lesova Sınır Kapısına uzanan bağlantı yolu yapım çalışmalarına başladı.

    Çalışmalar kapsamında yıkılan yerlerin yerine daha ilerleyen günlerde daha modernleri yapılacak.Bağlantı yolunun yapımı ise önümüzdeki hafta bitirilmesi planlanıyor. Günlük ortalama 800 TIR ile 70 küçük aracın geçiş yaptığı Hamzabeyli Sınır Kapısı’ndan yaz sezonunda ortalama 5 bin aracın geçiş yapması bekleniyor.

    Pazarkule en küçük sınır kapısı

    Yunanistan’ı Türkiye’ye bağlayan ve şehir merkezine 10 kilometre uzaklıkta bulunan Pazarkule Sınır Kapısı’nda ise işler doğal halinde yürüyor. Edirne’deki diğer sınır kapılarına oranla çok küçük olan ve tek peron ile hizmet veren Pazurkule yoğunluğun yaşanmasıyla birlikte işçilere alternatif olarak sunulacak.

    İpsala’dan günde 3 bin 500 araç geçebilir

    Edirne’nin İpsala İlçesinde bulunan İpsala Sınır Kapısı’da da izinciler için hazırlıklar tamamlandı. 5 peronu ile 24 saat hizmet verecek olan İpsala Sınır Kapısı’nda Free Shop mağazası da bulunuyor. Geçtiğimiz yıl yaz sezonunda 54 bin araç ile birlikte yaklaşık 250 bin kişinin giriş yaptığı İpsala Sınır Kapısında bu yaz sezonunda günlük ortalama 3 bin 500 aracın geçiş yapması planlanıyor.

    Kimlik numaranızı hazır tutun

    Avrupa’da yaşayan işçilerin yurda girişleri için tüm önlemlerin alındığını belirten Edirne Gümrükler Başmüdürü Mehmet Hatipoğlu, şunları söyledi:

    “Biz gerekli tedbirlerimizi aldık. İnşaat çalışmalarına rağmen bir sıkıntı yaşanacağını düşünmüyoruz. Geçtiğimiz yıl yaz sezonunda Kapıkule’den günde ortalama 6 bin araç geçiş yaptı. İşçilerimizi en hızlı şekilde sınırdan çıkartmak için ekiplerimiz ellerinden geleni yaptı. Bizim tek isteğimiz yurda giriş yapmadan önce işçilerin mutlaka TC Kimlik numaralarını hazır etmeleri. Gümrük işlemleri için TC Kimlik numarası gerekiyor.

    Bu numara olmadığı zaman görevli memurumuzun araştırması süre alıyor ve işlem uzuyor.Bu işlemin uzamaması için mutlaka TC kimlik numarasını vatandaşlarımızın yanında bulundurması gerekiyor. Eğer Kapkule’de yoğunluk yaşanması halinde işçilerimizi diğer sınır kapıları olan Hamzabeyli, İpsala, Pazarkule ve Dereköy Sınır Kapılarına yönlendireceğiz. Şu an bu sınır kapılarımızda hiç bir sorun ve sıkıntı yok. İşçiler dilerlerse bizim yönlendirmemeze gerek duymadan rahatlıkla bu kapıları da kullanabilir.’

    Yurda giriş başladı

    Bu arada Almanya, Fransa ve Avusturya’da yaşayan Türkler, belirli aralıklarla Kapıkule Sınır Kapısını kullanarak yurda giriş yapmaya başladı. Rahat bir yolculuk yaptıklarını belirten izinciler, “Okulların kapanması ile birlikte hemen yola koyulduk. Önümüzdeki hafta yoğunluğun artacağını düşünerek erkenden yola koyulduk ve ülkemize giriş yaptık. Şu ana kadar çok rahat bir yolculuk yaptık. Umarız dönüş yolunda da rahat bir yolculuk yaparız” dediler.

    Ulaşım

    Kapıkule Sınır Kapısı’nı kullanarak yurda giriş yapan yolcular İstanbul yolunu kullanmak istiyorlarsa 18 kilometrelik bağlantı yolununun ardından TEM yolunu geçiş yapabilirler. Edirne ile İstanbul arası 230 kilometre. Kapıkule’den Edirne şehir merkezine giriş yapmak isteyen işçiler ise 25 kilometre yolculuk yaptıktan sonra şehir merkezine ulaşmış olurlar. Buradan TEM yolunun Doğu girişi ise 7 kilometre uzaklıktadır.

    Pazarkule Sınır Kapısını kullanarak yurda giriş yapan işçiler ise Karaağaç mahallesini kullanarak Meriç ve Tunca köprüleri üzerinden şehir merkezine girecekler.Daha sonra ise TEM yolu Doğu girişini kullanarak İstanbul TEM otoyoluna geçiş yapabilirler.Hamzabeyli Sınır Kapısını kullanan yolcular ise 39 kilometre sonra TEM yoluna bağlanacaklardır.

    Eğer şehir merkezine geçiş yapmak isteyen olursa 5 kilometre daha gitmek durumunda. İpsala Sınır Kapısını kullanan yolcular ise ilk olarak D-100 karayolunu kullanacaklar. Duble yol olan D-100 karayolunda ulaşım gayet rahat. 190 kilometrelik yolun ardından isteyen Kınalı Köprü beldesinden TEM yoluna geçiş yapabilirler.

     

     

    -ALMANYA’DA ROJ TV’NİN FAALİYETİ YASAKLANDI

    BERLİN (A.A) – 24.06.2008 – Almanya İçişleri Bakanlığı, terör örgütü PKK’nın yayın organı olan Roj TV’nin Almanya’da herhangi bir faaliyette bulunmasını yasakladı.

    Bakanlıktan yapılan açıklamada, İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble’nin, Danimarka’da yayın yapan Roj TV ile ”Mesopotamia Broadcast” adlı yayın kuruluşunun faaliyetlerini 19 Haziranda yasakladığı belirtildi.

    Açıklamada, yasağın, söz konusu yayın kuruluşlarına program hazırlayan, merkezi Wuppertal kentinde bulunan Alman ”VIKO Fernseh Produktion GmbH” adlı kuruluşun kapatılmasına ve adı geçen tüm kuruluşların mal varlıklarına el konulabilmesine imkan verdiği kaydedildi.

    Roj TV’nin Almanya’da faaliyetleri 1993 yılında yasaklanan PKK’nın propaganda televizyonu olduğu ve uydu üzerinden Almanya’da da yayın yaptığı hatırlatılan açıklamada, örgütün sözcülüğünü yapan bu yayın organının bir anlamda bugüne kadar PKK’nın faaliyetlerini sürdürmesine yardımcı olduğu ifade edildi.

    Açıklamada, adı geçen yayın kuruluşunun, örgütün şiddete başvurmasını desteklediği ve Türkiye’de saldırılar düzenlemek için üye bulmaya çalıştığı kaydedildi.

    ”VIKO Fernseh Produktion GmbH” adlı kuruluş hakkında da 2007 yılının Eylül ayından bu yana soruşturma yapıldığı belirtilen açıklamada, bu çerçevede 7 Mayıs 2008 tarihinde çok sayıda büroda ve çalışanın evinde arama yapıldığı ifade edildi.

    Aramaların ağırlık noktasını Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin oluşturduğu bildirilen açıklamada, yasak kararlarının 19 Haziran 2008 tarihinde Danimarka ve Wuppertal kentinde bulunan kuruluşlara iletildiği kaydedildi.

    (EA-HA-MCT)

    ***

    -TÜRKİYE-ALMANYA MAÇINA DOĞRU
    -ALMAN DEVLET BAKANI BÖHMER İLE TÜRKİYE’NİN BERLİN BÜYÜKELÇİSİ ACET ORTAK DOSTLUK ÇAĞRISINDA BULUNDU

    BERLİN (A.A) – 24.06.2008 – Avrupa Şampiyonası yarı finalinde yarın akşam Almanya ile Türkiye arasında oynanacak karşılaşma öncesinde, Alman hükümetinin göç ve uyumdan sorumlu Devlet Bakanı Maria Böhmer ile Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ahmet Acet, ortak dostluk çağrısında bulundu.

    Başkent Berlin’deki Alman meclisinin (Reichstag) önünde bir araya gelen Böhmer ve Acet, yarınki maçın bir dostluk havası içinde geçmesini temenni ettiler.

    Böhmer, Türk milli takımının son dakikaya kadar mücadele eden bir takım olduğunu belirterek, adil, dostça ve çok gollü bir maç olmasını ümit ettiğini söyledi.

    Alman milli takımını desteklediğini, ancak Türk milli takımının kazanması durumunda da Türkiye’nin Avrupa Şampiyonluğu kupasını almasını istediğini ifade eden Böhmer, bu maçın uyuma da en iyi şekilde katkı sağlayacağına inandığını kaydetti.

    Büyükelçi Acet de karşılaşmanın her iki toplumun kaynaşması için iyi bir vesile olacağını belirterek, maçın nasıl biteceği sorusuna karşılık da karşılaşmanın berabere sonuçlanacağına ve penaltı atışlarından sonra Türkiye’nin finale kalacağına inandığını söyledi.

    Karşılaşmadan sonra olay çıkma ihtimalinin sorulması üzerine de Acet, “Ben hiçbir zaman olumsuz düşüncelerle hareket etmem. Alman güvenlik kuvvetleri de zaten gerekli önlemleri alacaktır. Bizim onları bu konuda uyarmamıza bile gerek yok” dedi.

    Türk ve Alman toplumunun birlikte yaşayabilecek iki toplum olduğunu kaydeden Acet, Almanya’nın kazanması durumunda bu ülke için Türklerin de sevineceğini, Türkiye’nin kazanması durumunda da Alman halkının Türkiye için sevineceğini söyledi.

    Dünya Şampiyonu olan Alman bayan milli futbol takımı oyuncularıyla Başbakan Angela Merkel’in ve Böhmer ile Acet’in imzaladığı bir futbol topu da açık artırmayla satılacak. Topun satışından elde edilen gelir bir çocuk projesine bağışlanacak.

    (HA-SRP)

    ***

    -EDİRNE’DE FAHRİ KONSOLOSLUK DEVİR TESLİM TÖRENİ
    -VALİ BÜYÜK: ”EDİRNE TARİH BOYUNCA STRATEJİK ÖNEME SAHİP OLMUŞTUR”
    -ALMANYA’NIN ANKARA BÜYÜKELÇİSİ CUNTZ: ”ALMANYA VE TÜRKİYE ÇOK İYİ DOST VE MÜTTEFİKTİR”
    -FRANSA’NIN ANKARA BÜYÜKELÇİSİ EMİE: ”EDİRNE’NİN İKİ AB ÜYESİ ÜLKEYE YAKIN OLMASI BÜYÜK ŞANS”

    EDİRNE (A.A) – 24.06.2008 – Edirne Valisi Mustafa Büyük, Edirne’nin tarih boyunca stratejik öneme sahip olduğunu söyledi.

    Vali Büyük, Fransa’nın Edirne Fahri Konsolosluğunu yürüten Dr. Ercan Dursunoğlu’nun Almanya’nın da Edirne Fahri Konsolosluğuna atanması dolayısıyla Av Köşkü’nde düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Edirne’nin tarihi ve kültürel özellikleri ve iki AB ülkesine sınır olması nedeniyle öneminin her geçen gün arttığını bildirdi.

    Sınır ülke olmaları nedeniyle birtakım sorunlar yaşadıklarını, bu sorunları da ortak projeler oluşturarak çözüme kavuşturmak istediklerini ifade eden Büyük, ”Edirne tarih boyunca stratejik öneme sahip olmuştur. Bu önemli konumu her geçen gün artmaktadır. Turizm konusunda çalışmalarımız devem ediyor. Dünya Kültür Mirası Listesi’ne Edirne’nin girmesi için çalışmalar yapıyoruz. Turizm açısından da iyi bir noktaya geleceğimizi ümit ediyorum” dedi.

    Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Dr. Eckart Cuntz ise Almanya ve Türkiye’nin çok iyi dost ve müttefik olduğunu söyledi.

    Almanya ve Türkiye arasında ilişkilerin yoğun olduğunu ifade eden Cuntz, şöyle devam etti:

    ”Ülkemiz her alanda çok iç içe geçmiş ilişkilere sahip. Özellikler insanlararası ikili ilişkiler çok yoğun. Hatta bu yılın nisan ayında Trakya Üniversitesinde Almanya Buluşma Merkezi bile açılmıştır. Bu bölgeden çok sayıda insan yıllar önce Almanya’ya gitmiş ve orada ikinci vatanlarını bulmuştur. Bu insanlar çok güçlü köprü vazifesi görüyor. Tıpkı geçmişte Almanya’da yaşamış, çalışmış ve okumuş olup da ülkelerine dönmüş olanlar gibi. Almanya’nın Edirne’de iyi dostluklar kazanmasından çok mutluyum ve gururluyum.”

    Edirne’nin Almanya’nın Kronach şehri ile kardeş şehir olduğunu belirten Cuntz, iki şehrin kardeş şehir olmasının dostluğun diğer boyutu olduğunu söyledi.

    Almanya Edirne Fahri Konsolosluğunu 19 yıldır sürdüren Rifat Çulha’nın görevini Dr. Ercan Dursunoğlu’na teslim edeceğini belirten Cuntz, Çulha’nın konsolosluk adına Almanya ve Türkiye arasında büyük hizmetleri olduğunu belirtti.

    Dursunoğlu’nun da başarılı hizmetlerde bulunacağına inandığını kaydeden Cuntz, şunları söyledi:

    ”Dursunoğlu, ana dili dışında Almanca, Fransızca, Yunanca ve İngilizce biliyor. Edirne’de hekimlik yapıyor ve geniş bir çevreye sahip. Almanya sizin çok faydanızı görebilir. Fransız dostlarımız bizden önce sizin değerinizin farkına varmışlar ve sizi bu bölgeye fahri konsolos olarak kazanmışlar. Türkiye’de aynı anda hem Fransa hem de Almanya’yı temsil eden ilk kişi olduğunuzu da belirtmek istiyorum. Sanırım bu dünyada bir ilk.”

    Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Bernard Emie ise Yunanistan ve Bulgaristan’a hudut şehri olan Edirne’de olmaktan mutluluk duyduğunu söyledi.

    Edirne’nin iki AB üyesi ülkeye yakın olması büyük şans olduğunu ifade eden Emie, şunları söyledi:

    ”Fransa olarak yanınızda olacağız. Edirne’nin UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınması için de yanınızdayız. Fransa, Edirne’ye büyük önem veriyor, bu nedenle buradayız. Dursunoğlu’nun Almanya Fahri Konsolosluğuna atanmasından mutlu oldum. Dursunoğlu’na başarılar diliyorum.”

    Fransa ve Almanya’nın Edirne Fahri Konsolosu Ercan Dursunoğlu ise Türkiye’nin yıllardır modernleşme ve demokratikleşme gayreti içinde olduğunu, 1 yıldır Fransa’yı Edirne’de temsil ettiğini belirten Dursunoğlu, ”Beni bu iki göreve de layık gören herkese teşekkür ediyorum. Benim görevim 3 ülke arasında insanların ön yargılarını yıkmak. Bu 3 ülkeyi bir arada daha mutlu günlere taşımak istiyorum. Bu ağır sorumluluğun bilincindeyim” dedi.

    Almanya’nın Edirne Fahri Konsolosluğu görevini Dursunoğlu’na teslim eden Rifat Çulha da Edirne ve Almanya arasında sorunların çözümü konusunda başarılı çalışmalar yaptıklarını belirterek, Dursunoğlu’na yeni görevinde başarı diledi.

    Daha sonra, büyükelçiler Cuntz ve Emie, Çulha’ya ayrılış belgesini, Dursunoğlu’na atama belgesini verdi.

    (MŞ-BAR-NA-HAN)

    ***

     

    25 Haziran 2008

     

    ÜNLÜ PROFESÖR BİR MİLYON DOLAR HARCAYIP ABD’DE TÜRK EVİ AÇTI

    Mardin’in Savur İlçesi’nde sekiz kardeşin yedincisi olarak dünyaya gelen, halen Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü Başkanlığı’nı sürdüren Prof. Aziz Sancar, yaklaşık bir milyon dolar harcayarak bir Türk Evi açtı. Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen üçüncü Türk olan Aziz Sancar ve eşi Gwen Sancar tarafından kurulan AGS Foundation bünyesinde hizmet veren Türk Evi, doktora öğrencileri için yurt görevi de görecek. Türk Evi’nde kütüphane, konferans ve sinema salonları da bulunuyor.

     

    1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde sekiz kardeşin yedincisi olarak dünyaya gelen, ilk ve ortaokulu Savur’da, liseyi Mardin’de okuyan ve 2005 yılında dünyanın en prestijli kuruluşlarından Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen Prof. Aziz Sancar, Türk Evi kurma fikrinin ABD’ye geldiği ilk yıllara dayandığını belirtiyor. Yıllar önce Texas Dallas’ta Amerikan üniversite dünyasına adım atan Aziz Sancar, karşılaştığı güçlükler karşısında ileride kendi birikimleriyle bir Türk Evi kurmaya ve ABD

     

    ’ye gelen Türk öğrencilerin hayatını kolaylaştırmaya karar veriyor.
    Kuzey Carolina Üniversitesi kampusu içinde yer alan Türk Evi, ünlü bilim adamının kendisi gibi nitelikli bilim adamı yetiştirme hayallerine de hizmet edecek. Prof. Sancar, Amerikan Bilimler Akademisi’ne seçilmesini sağlayan ve vücudun biyolojik saatini düzenleyen “kriptokrom” enzimi ile ilgili olarak Hürriyet’e şunları söylemişti:

     

    “Biz bu enzimin biyolojik saati ayarladığını ileri sürdük ve hemen enzimi yapan genin patentini aldık ve öyle olduğunu ispatladık. Şunu soyliyeyim ki, kriptokromun keşfi benim yaptığım en beklenmedik keşiftir ve bana çok mutluluk vermiştir. “

     

     

    ***

     

    25 Haziran 2008

    BELÇİKA YARGITAYI: DHKP-C TERÖR ÖRGÜTÜ, DAVA YENİLENMELİ

     

    Belçika’da Yargıtay, dört ay önce serbest bırakılan terör örgütü DHKP-C üyelerine ilişkin adli kararı bozarak sanıkların yeniden yargılanmasına karar verdi.
    DHKP-C ’yi “terör örgütü, suç örgütü ve çete” olarak niteleyen Yargıtay, örgüt üyelerinin, Belçika dışında işlediği suçlardan da yargılanabileceklerine hükmetti. Karara göre sanıkların tekrar yargılanması Brüksel Temyiz Mahkemesi’nde yapılacak. Anvers Temyiz Mahkemesi, 7 Şubat 2008 tarihli son kararında, terör örgütü DHKP-C üyesi sanıkları serbest bırakırken, bu kişilerin ve bağlı bulundukları örgütün Belçika dışındaki eylemlerini dikkate almayı da reddetmişti. Anvers Temyiz mahkemesi, firari terörist Fehriye Erdal’ı 2 yıl tecilli hapis ve bin 230 Euro para, Musa Aşoğlu’nu 3 yıl tecilli hapis ve bin 230 Euro para, Kaya Saz’ı da 21 ay tecilli hapis ve bin 230 Euro para cezasına çarptırmıştı.

     

     

    ***

    Haber Kaynağı

    BÜYÜKANIT: BARZANİ BENİ HAKLI ÇIKARDI

    Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, TUSAŞ-Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. bahçesindeki kokteylde gazetecilerle sohbet etti.

    Büyükanıt, “Mesud Barzani’nin ‘PKK terör örgütü diyemem’ demecini nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna, “Dediklerimin hepsini biliyorsunuz. Demek ki haklıymışım. Bizim şehit verdiğimiz, can, mal verdiğimiz PKK’ya terör örgütü dememenin ne anlama geldiğini siz değerlendirin. Eğer bu terör örgütü değilse başka terör örgütü yok dünyada. PKK gelmiş geçmiş en kanlı terör örgütüdür” yanıtını verdi.

    ***

    Haber Kaynağı

    KÜRTLER KANADALILARLA İKİ PETROL ANLAŞMASI İMZALADI

    Irak’ın kuzeyini kontrol eden Bölgesel Kürt Yönetimi, merkezi Irak yönetiminin karşı çıkmasına rağmen, Kanada firması Talisman ile iki petrol anlaşması imzaladı.

     

    Bağdat yönetimi Kürtlerin ulusal petrol yasası çıkmadan bu tür petrol anlaşmaları imzalamasına şiddetle karşı çıkıyor.

     

    Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Başbakanı Neçirvan Barzani’nin makamından yapılan açıklamada, Barzani ve Talisman arasındaki anlaşmaların önceki gün imzalandığı duyuruldu. Anlaşmaya göre, Talisman’ın bir yan kuruluşu, Kalar-Bavanur yatağının yüzde 40 işletmesine sahip olacak. Bu yatağın diğer yüzde 40’lık yönetimiyse Kanada şirketi WesternZagros’a ait. Kalan yüzde 20, yerel hükümete ait olacak. Talisman’ın bir diğer yan kuruluşu da Halepçe yakınlarında petrol arayacak.

     

    ***

    EN İYİ 100 OTELDEN 17’Sİ TÜRK

    TUI’nin 35 milyon misafiri arasında yaptığı misafir memnuniyeti anket çalışması sonucu dünyanın en iyi 100 oteli arasında 17 Türk oteli yer aldı.

    ANTALYA
    Dünyanın büyük tur operatörlerinden TUI’nin yaptığı misafir memnuniyeti anket çalışması sonucu, dünyanın en iyi 100 oteli arasında 17 Türk oteli yer aldı. TUI Türkiye Ürün ve Kontratlar Müdürü Melih Yetiş, geçen yıl 1 Ocak ve 31 Aralık tarihleri arasında dünyada TUI ile seyahat eden 35 milyon misafirleri arasında yapılan “misafir memnuniyeti” anketinin sonuçlandığını bildirdi. Anket sonuçlarına göre, dünyanın en iyi 100 oteli arasına 17 Türk otelinin girdiğini belirten Yetiş, 17 Türk otelinin, dünyanın en prestijli turizm ödülü olan “TUI Holly” ödülünü almaya hak kazandığını kaydetti.

    Yetiş, bir önceki yıl bu ödülü almaya hak kazanan Türk oteli sayısının 13 olduğunu hatırlatarak, “Bu sayının 17’ye çıkması, ülkemizin kaliteli turizm ve misafir memnuniyetinin artması anlamına gelmektedir” dedi.

    Yetiş’in verdiği bilgiye göre, dünyanın en iyi 100 oteli arasına giren Türk otellerinin adları şöyle:

    “Amara Beach Resort (Side-Antalya), Barut Club Hotel Hemera (Side-Antalya), Barut Hotel Lara Resort Spa & Suites (Lara-Antalya), Cornelia de Luxe Resort (Belek-Antalya), Gloria Serenity Resort (Belek-Antalya), Hotel Delphin Deluxe Resort (Alanya-Antalya), Hotel Delphin Palace (Lara-Antalya), Hotel Marmaris Park (İçmeler-Marmaris-Mugla), Hotel Melas Resort (Side-Antalya), Hotel Papillon Ayscha (Belek-Antalya), Hotel Papillon Zeugma (Belek-Antalya), Hotel Yetkin (Alanya-Antalya), Iber Otel Sarigerme Park (Sarigerme-Muğla), Magıc Lıfe Kemer Imperial (Kemer-Antalya), Robınson Club (Çamyuva-Kemer), Antalya Robınson Club Nobilis (Belek-Antalya), Robınson Club Pamfılya (Side-Antalya)”.

    25.06.2008

    ***

    İSRAİL, TÜRKİYE ÜZERİNDEN RUS GAZI ALACAK

     

    İsrail Ulusal Altyapı Bakanı Binyamin Ben-Eliezer, Gazprom’dan İsrail piyasasına da doğalgaz vermesini istedi. Moskova’da gerçekleşen görüşmede, İsrail’in önümüzdeki dönemde doğalgaz talebinin hızla artacağı dile getirildi.

    İsrail’in 2010 yılına kadar 8 milyar metreküpe ulaşacak talebini karşılamak için Mavi Akım ve Türkiye hattının kullanılması planlanıyor.

    Gazprom Başkanı Aleksi Miller, İsrailli bakan Ben-Eliezer’la güzergah konusunu konuştu. Buna göre Mavi Akım kullanılacak. Ancak Türkiye’den İsrail’e uzanacak bölgeye yeni hat inşa edilmesi gerekiyor.

    Gazprom başkan yardımcılarından Sergey Kupriyanov, görüşmelerin uzun süredir devam ettiğini, gaz alım konusunda görüşmelerin devam ettiğini, ancak miktar konusunda herhangi bir netlik olmadığını açıkladı. 2006 yılında Rusya eski devlet başkanı Vladimir Putin’le İsrail başbakanı Ehud Olmert Mavi Akım’ın İsrail’e kadar uzatılması konusunu görüşmüştü. İsrail’in sabit fiyatla doğalgaz alma talebinde ısrar etmesi üzerine anlaşma sağlanamamıştı.

    Gazprom’dan yapılan açıklamaya göre, İsrail enerji ihtiyacının yüzde 67’sini petrolden karşılıyor. Kömür de enerji tüketiminde yüzde 30’luk bir paya sahip. Doğalgaz tüketimi ise yüzde 1’den daha az. 47 milyar metreküp ispatlanmış doğalgaz rezervi olan İsrail, yılda 800 milyon metreküp doğalgaz üretiyor. Ülke şimdilik az miktarda olsa da İsrail-Amerikan konsorsiyumu olan Yam Thetis ve İsrail-Mısır konsorsiyumu olan Akdeniz Gaz Grup’dan doğal gaz alımı gerçekleştiriyor.

    Tel-Aviv 2010’dan itibaren Mısır’dan yıllık 1,7 milyar metreküp doğalgaz alımı konusunda anlaşma sağlamış durumda. İsrail’li bakan Ben-Eliezer, ay başında Azerbaycan enerji şirketi SOCAR’la yaptığı görüşme çerçevesinde Bakü’den de önemli miktarda doğalgaz almayı planladığı kaydediliyor.

    25 Haziran 2008, Çarşamba

     

     

    Dünyanın en ünlü bilim adamlarından birisi olan ve DNA onarımı konusunda yaptığı çalışmalarla Amerikan Bilimler Akademisi’ne seçilen Prof. Aziz Sancar, eşi ile birlikte kurduğu AGS Foundation (Aziz-Gwen Sancar Foundation) bünyesinde bir Türk Evi açtı.
    ABD’nin Kuzey Carolina eyaletinde açılan ve yaklaşık bir milyon dolara mal olan Türk Evi’nden doktora öğrencileri yararlanacak. Üç katlı bir binada açılan Türk Evi’nde öğrencilerin kalacağı mustakil daireler, kütüphane, konferans ve sinema salonlarının yanısıra Amerikalılara Türkçe kursları veren bir merkez de yer alıyor.

     

  • TURK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    TURK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    İÇİNDEKİLER:

    AB TEMEL HAKLAR AJANSI RAPORU

    -AB ÜLKELERİ IRKÇILIKLA YETERİNCE SERT MÜCADELE ETMİYOR
    -IRKÇI SALDIRILAR ARTTI

    ROTH: BÖHMER KURULTAYA KATILMAYARAK KIBRINI GÖSTERDI

    KOLAT’LA YOLA DEVAM

    EĞİTİM BAKANI TÜRK GENÇLERİNİ ÖVDÜ

    -YARI FİNAL MAÇI ÖNCESİ BÜYÜKELÇİLER ”DOSTLUK” DEDİ

    -EDİRNE’DE FAHRİ KONSOLOSLUK ATAMA TÖRENİNE KATILAN FRANSA

    VE ALMANYA’NIN ANKARA BÜYÜKELÇİLERİ, ALMANYA-TÜRKİYE

    MAÇINDA DOSTLUĞUN VE CENTİLMENLİĞİN KAZANMASINI İSTEDİ

    ALMAN EĞİTİM SİSTEMİ DEĞİŞMELİ

    GÖÇMEN GENÇLERE KONTENJAN AYRILSIN

    ABD, TÜRKİYE’DEKİ 2 BİN IRAKLI’YI ALACAK

    ***

    AB TEMEL HAKLAR AJANSI RAPORU

    -AB ÜLKELERİ IRKÇILIKLA YETERİNCE SERT MÜCADELE ETMİYOR

    -IRKÇI SALDIRILAR ARTTI

    VİYANA (A.A) – 24.06.2008 – Avrupa Birliği’nde ırkçılık ve ayrımcılığın hala yaygın olduğu ve AB üyesi ülkelerin bunlara karşı yeterince sert mücadele vermediği bildirildi.

    AB Temel Haklar Ajansı, bugün yayımladığı yıllık raporunda, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere AB üyesi 9 ülkenin ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla aktif olarak mücadele ettiğini, ama diğer üyelerin çoğunun AB’nin sert “ırk eşitliği direktifinin” birçok bölümünü yerine getirmediğini belirtti.

    Raporda, “ırkçılık, ayrımcılık, kökleşmiş dezavantajlar, ırkçı şiddet ve saldırıların Avrupa’daki birçok kişi için hayatın bir gerçeği olmaya devam ettiği” kaydedildi.

    Merkezi Viyana’da olan ajansın raporunda, İngiltere’nin 2006-2007 yıllarında toplam 95 ırkçı saldırı davasında ceza verdiği, bu sayının diğer 26 üye ülkedeki cezaların toplamından daha fazla olduğu belirtildi.

    Raporda İngiltere’nin yanı sıra Bulgaristan, Fransa, İrlanda, İtalya, Macaristan, Romanya, Finlandiya ve İsveç’in ırkçılıkla mücadelede mevcut yasal araçları iyi kullandığı kaydedildi.

    Buna karşın Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Almanya, Estonya, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Litvanya, Lüksemburg, Polonya, Portekiz ve Slovenya’nın belirtilen dönemde ırkçılığa karşı herhangi bir ceza vermediği belirtildi.

    Rapora göre, ırkçı şiddet ve saldırıları yakından takip eden 11 AB ülkesinin çoğunda 2006-2007 döneminde ırkçı saldırılar artarken, anti-semitizm İngiltere, Fransa ve İsveç’te arttı.

    Ayrıca Fransa ve Almanya’da aşırı sağcı grupların işlediği suçlar da arttı.

    Raporda 27 üyeden 16’sının ırkçılıktan kaynaklanan suçları uygun biçimde takip edip kaydetmediği için genel durumun anlaşılamadığı belirtildi.

    Avrupa Parlamentosu’na bugün sunulacak raporda, Romanların Avrupa’da konut, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim konularında en fazla ayrımcılığa uğrayan grup olduğu belirtildi.

    (AP-SO-SRP)

    ***

    ROTH: BÖHMER KURULTAYA KATILMAYARAK KIBRINI GÖSTERDI

    Almanya Türk Toplumu (TGD)`nin 7. Olagan Kurulu hafta sonu yogun bir katilimla gerçeklestirildi.Kurulun basligi ise, bir anlamda Almanya`daki uyum politikalarinin tükendigine isaret ediyordu. Çünkü kurul, göçmenler için uyum yerine katilim kavraminin desteklenmesi çagrisinda bulunuyordu. Çok sayida siyasetçi ve sivil toplum temsilcisi Cumartesi günü bu çagri altinda biraraya geldi. Sadece bir kisi disinda; o kisi de Göç ve Uyumdan Sorumlu Bakan Maria Böhmer`di.

    Multikulti.de
    ***

    KOLAT’LA YOLA DEVAM

     

    Süleyman SELÇUK/BERLIN | 23.06.2008

     

    Almanya Türk Toplumu (TGD) Genel Başkanlığına tekrar Kenan Kolat getirilirken, başkan yardımcılıklarına Bahattin Kaya, Hakan Civelek, Şeref Erkayhan, Sabriye Supcun, Hilmi Kaya Turan, Arif Arslaner, Cebel Küçükkaraca, Hüseyin Yılmaz seçildi.

    BERLİN’de yapılan Almanya Türk Toplumu’nun (TGD) 7. Genel Kurulu’nda tek aday olan Kenan Kolat, oy çoğunluğu ile tekrar Genel başkanlığa getirildi. Genel Kurulda raporların okunması ve tartışılmasından sonra yönetim kurulu aklandı. Yapılan seçimlerde Yürütme ve Yönetim Kurulları yenilenirken, Genel Başkanlığa ikinci kez Kenan Kolat ve başkan yardımcılıklarına da, Berlin Türk Alman İşadamları Birliği (TDU) eski başkanı Bahattin Kaya başta olmak üzere Hakan Civelek, Şeref Erkayhan, Sabriye Supcun, Hilmi Kaya Turan, Arif Arslaner, Cebel Küçükkaraca, Hüseyin Yılmaz seçildi.

    Yeni yönetim

    Almanya Türk Toplumu Genel kurulu’nda yönetim kuruluna şu kişiler getirildi: ‘Serdar Yazar, Budak Dilşad, Celale Yıldız, Rena Büyükyıldız, Ömer Köşkeroğlu, Hamide Türker, Gülseren Doğaner, Güven Polat, Cumaali Kangal, Köksal Böttcher, Alişan Genç, Erinç Ercan, Tayfun Çilingir, Sami Pakel, Erhan Songün, Deniz Güner, Serkan Tören, Harun kahveci, İsmet Uçan Alişan Genç, Erhan Songün Denetleme kuruluna ise, Azmi Akgül, Yemlihan koç, Nülifer Dann, Tufan kıroğlu ve Nalan Arkat seçildi.   

     

    ***

    EĞİTİM BAKANI TÜRK GENÇLERİNİ ÖVDÜ

    Ünsal TURAN / KOPENHAG | 23.06.2008

    Danimarka Eğitim Bakanı, kompozisyon ve tarih yarışmasında birinci olan iki öğrenciyi makamında tebrik ederken, Çağlanur Avcı’nın geçen yıl birinci olduğunu hatırlatarak, “Türk gençleri çok akıllı ve çalışkan” dedi. Yarışmada “Modern Türkiye” yazısıyla bir Danimarkalı öğrenci 3. seçildi.

    DANİMARKA Eğitim Bakanı Bertel Haarder lise öğrencileri arasında düzenlenen kompozisyon ve tarih yarışmasında birinci gelen iki öğrenciye ödülünü makamında verdi. Bertel Haarder, Danimarkalı iki öğrenciye ödüllerini verirken, geçen yılın birincisinin Türk kızı Çağlanur Avcı’nın olduğunu hatırlatarak, Türk gençlerinın çok akıllı ve çalışkan olduklarını söyledi.
    Türkiye yazısı 3. oldu

    Bertel Haarder, Çağlanur’un yazısını çok beğendiğini, Türkler arasında anlatılacak çok ilginç hikayeler olması gerektiğini söyledi. Her yıl çeşitli konularda düzenlenen Kompozisyon ve tarih yarışmasının jüri başkanı Devlet Arşivleri Halkla İlişkiler Müdiresi İnge Bundsgaard, bu yıl yarışmaya aralarında Türk gençlerinin de bulunduğu 64 öğrencinin katıldığını belirterek, “Geçtiğimiz yılın birincisi Çağlanur Avcı oldu. Çağlanur, 1969 yılında Türkiye’den ayrılarak Danimarka’ya göçmen olarak gelen dedesinin hikayesini yazmıştı. Bu yıl dereceye giren Türk genci olmadı ancak Rungsted Lisesinden 3. sınıf öğrencisi Nicholaj N.Hjort ‘Modern Türkiye’ yazısıyla üçüncü oldu” dedi.
    Hürriyet’e övgü

    Bakanlıktaki ödül töreninde, iki ayrı dalda birinciliği paylaşan Mette Mane Lund Jensen ve Rasmuss Graversen diplomalarını, 5’er bin kron para ödülünü Bakan Bertel Haarder’in elinden aldılar. Törene katılmayan ikincilere 2’şer bin Kron üçüncülere 500’er Kron para ödülleri ve ilk 10’a giren öğrencilere de çeşitli ödüller verildiği bildirildi.

    Ödül törenine katılanlara Hürriyet gazetesini de överek anlatan Bakan Bertel Haarder, “Bu tür güzel haberler her zaman Hürriyet gazetesinin baş sayfasında yer almıştır” dedi.
    ***

    -YARI FİNAL MAÇI ÖNCESİ BÜYÜKELÇİLER ”DOSTLUK” DEDİ

    -EDİRNE’DE FAHRİ KONSOLOSLUK ATAMA TÖRENİNE KATILAN FRANSA

    VE ALMANYA’NIN ANKARA BÜYÜKELÇİLERİ, ALMANYA-TÜRKİYE

    MAÇINDA DOSTLUĞUN VE CENTİLMENLİĞİN KAZANMASINI İSTEDİ

    EDİRNE (A.A) – 24.06.2008 – Edirne’de fahri konsolosluk atama törenine katılan Fransa ve Almanya’nın Ankara büyükelçileri, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası yarı finalinde yarın yapılacak Almanya-Türkiye maçında dostluğun ve centilmenliğin kazanmasını istedi.

    Almanya’nın Edirne Fahri Konsolosluğuna Dr. Ercan Dursunoğlu’nun atanması dolayısıyla Av Köşkü’nde yapılan törene katılan Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz ile Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Bernard Emie, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası yarı finalindeki Almanya-Türkiye maçına ilişkin gazetecilerin sorularını yanıtladı.

    Büyükelçi Emie, Fransa’nın şampiyonadan erken elenmesinden duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi. 

    Emie, Almanya ve Türk futbol takımlarının güçlü ekipler olduklarını ve karşılaşmanın sürprize açık olduğunu belirterek, şunları kaydetti:

    ”Yarınki maç öncesi Türkiye’de yaşayan biri olarak kalbim sallanıyor. Almanya, gerek Avrupa gerek dünya kupalarında iyi performans sergileyen bir ekip. Türkiye de başarılarını bu turnuvada sergiledi. Çok iddialı bir maç olacak ama skor tahmini yapmak çok zor. Bence maçın normal süresi 2-2 biter. Uzatmalarda da kim hak ederse o kazansın. Hem Almanya hem de Türkiye’yi tutuyorum. Maçı dostluk kazansın.”

    Büyükelçi Cuntz ise Türk Milli Takımı’nın mücadeleci bir ruha sahip olduğunu belirtti. Cuntz, şöyle konuştu:

    ”Almanlar tecrübeli, ancak Türkiye çok tehlikeli bir rakip. Çünkü her zaman sürprizlere açık bir takım. Ancak unutmamak gerekir ki Hamit Altıntop gibi Almanya’da top koşturan bir futbolcunuz var. Almanya maçı kaybetse bile, Türkiye’nin kazanmasında Almanya’nın bir katkısı olacak. Son saniyeye kadar maçta ne olacağı belli olmaz. Sahada dostluk ve centilmenlik havasının estiği bir karşılaşma olmasını diliyorum.”

    (BAR-MŞ-SÇ)

    ***

    ALMAN EĞİTİM SİSTEMİ DEĞİŞMELİ

    Erkan MISIRLI/ MÜNIH | 23.06.2008

    Sosyal Demokrat Halk Dernekleri Federasyonu başkanı Ahmet İyidirli Alman Eğitim Sistemi’nin değişen toplum yapısına göre yeniden uyarlanarak göçmen çocuklara eşit eğitim hakkı verilmesi gerekir dedi.

    ALMANYA’nın Münih kentinde Sosyaldemokrat Halk Dernekleri Federasyonu Güney Almanya Örgütü “Göçmen Çocukların Eğitimi ve Sorunları” başlıklı bir sempozyum düzenledi. Sempozyuma katılan konuşmacılar  HDF genel Başkanı Ahmet İyidirli “Eğitim Politikaları ve Göçmenler”, Dr. Etem Ete “Aile ve Çocuk ilişkileri”, Dr. Özgür Savaşçı “Anadilin ve Çok Dilliliğin Önemi” ve Meslek Danışmanı Ahmet Naz ‘Meslek Seçimindeki Sorunlar’ konusunda bilgiler verdiler. Sempozyumu Türkiye Halk Derneği Münih Başkanı Necip Şahin yönetti.
    Toplum yapısına cevap veremiyor

    HDF Genel Başkanı Ahmet İyidirli Almanya’nın toplum yapısının değiştiğini Eğitim Sistemi’nin de bugünkü toplum yapısına cevap vermediğini göçmenler açısından sorunlar yaşandığını belirterek değişmesi gerektiğini söyledi.
    Almanya’nın artık bir göç ülkesi olduğunu belirerek bugünkü Alman Eğitim Sistemi’nin ayrımcı yapısı gereği başta Türkler olmak üzere göçmenlerin sosyal kökenlerinden dolayı kaybedenler arasında olduklarını söyledi.
    Eğitimin anaokulundan üniversiteye kadar ücretsiz olması gerektiğini, Alman Eğitim Sistemi çocukları kabiliyet ve yeteneklerine göre elerken sosyal ve etnik kökenlerini dikkate alarak duyarlı olmasının da büyük önem taşıdığını vurguladı. Ahmet İyidirli, anadille eğitimin temel bir hak olduğunu bu talebin inanç ve inatla sürdürülmesini istedi.
    Meslekte yanlış seçimler

    Aktif adlı Meslek Danışma Merkezi sorumlusu eğitmen Ahmet Naz meslek eğitimi konusunda Türk gençlerini belirli mesleklerde yığılmalar yaparak yanlış tercihlerde bulunduğuna dikkati çekti. Naz Alman Eğitim Sistemi’nin yapısal sorunlarının meslek eğitim ve yaşamına da yansıdığını belirterek, “Meslek konusunda aile ve genç tercih yaparken kafalarındaki değil hem yeteneklerine hem de iş piyasasının gereklerine cevap verecek mesleklere eğilmeleri gerekir. Bugün 350 meslek olmasına rağmen Türk gençleri 5-6 meslek konusunda ısrarcı olunup yanlış seçimler yapılmakta. Bu konuda meslek danışmanlarına başvurulması en iyi yoldur’ dedi.
    Çocuklarımıza vakit ayıralım

    Dr Etem Ete Türk anne ve babaların  çocuk eğitimi konusunda daha duyarlı olmalarını isteyerek, eğitimin okulda değil ailede başladığını söyledi. Çocuk yetiştirmede ilk 4 yılın büyük önem taşıdığını belirten Dr. Etem Ete, “Bizi biz yapan temel taşlar 0-4 yaşlarında atılır. Çocuklarınıza vakit ayırın. Onlarla konuşun oynayın. Sevildiğini, korunduğunu bilsin. Bilmediğiniz konularda uzmanlara danışın. Eğitimde başarı okul öncesi eğitime bağlıdır” dedi.
    Dil ve düşünce ayrılmaz

    Dil Bilimci Dr. Özgür Savaşçı “Anadil ve Çok Dilliliğin Önemi” konulu konuşmasında  dil ve düşünce arasında ayrılmaz bir bağ olduğuna değinerek, “Dil ve düşünce, bir yaprağın iki yüzü gibidir” dedi.
    Çocukların 6 yaşına kadar dil öğrenme yeteneklerinin çok yüksek olduğunu belirterek bundan her ailenin yararlanmasını tavsiye etti. Anadilin çocuğun öğrendiği yada edindiği  ilk diller olduğunu söyledi.
    ***

    GÖÇMEN GENÇLERE KONTENJAN AYRILSIN

    Metin ES / DUISBURG | 23.06.2008

    AWO-Integration tarafından Duisburg’da düzenlenen podyum tartışmasında bir araya gelen uzmanlar, kamusal alanda göçmenlere eşit şans tanınmadığı tezinde ortak görüş belirtirken, “mutlaka kontenjan ayrılmalıdır” dediler.

    Almanya’nın Duisburg kentindeki AWO-Integration tarafından 13. Federal Gençlik Hizmetleri Kongresi kapsamında ‘Gençlik hizmetleri nasıl kurtulur? Çokkültürlü açılım personel ile başlar. Katılım şimdi, kontenjan hemen olmalı’ başlıklı bir podyum tartışması düzenledi. AWO-Duisburg Genel Müdürü Wolfgang Krause ve Duisburg Anakent Belediye Belediye Başkanı Adolf Sauerland’ın selamlama konuşmalarını yaptıkları podyum tartışmasına SPD Federal Milletvekili Lale Akgün, Almanya Türk Toplumu Başkanı Kenan Kolat, SPD NRW Eyalet Milletvekili Angela Tillmann, Türk-Alman Forumu Başkanı Bülent Arslan, Eğitim Bilimci Prof. Dr. Ursula Boos-Nünning ve AWO-Integration Genel Müdürü Karl-August Schwarthans konuşmacı olarak katıldılar. Sinan Kumru’nun yönettiği etkinlikte konuşmacılar kamusal alanda göçmenlerin hiç denecek kadar az olmasından yakınarak, mutlaka belirli bir kontenjan sağlanması gerektiğini savundular.
    UYUM DEĞİL KATILIM TALEBİ  

    SPD Federal Milletvekili Lale Akgün, Almanya’da doğup, büyüyen ve burada yetişen gençlerin eşit şanlara sahip olması gerektiğini savunarak şunları söyledi:

    ‘Örneğin Duisburg’un göçmen oranına göre bütün meslek alanlarında bu oran yansımalı. Ancak bugüne kadar bu mümkün olmadı. Kaldı ki Türk genç akademisyenler burada fırsat eşitliğini sağlayamadıklarından ötürü Türkiye’ye dönüyorlar. Bu olay Almanya için büyük bir kayıp. Almanya’da bir milyon civarında işçi açığı var. Bu sayı önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Artık kafaların değişmesi gerekiyor. Öncelikle Almanların göçmenleri artık kabullenmeleri ve onlara sahip oldukları şanları tanımaları zaruridir.’

    Kenan Kolat ise, ‘Almanya’da hizmet veren ve alan mercilerde göçmenler açısından maalesef fırsat eşitliği tanınmıyor. Açıkçası Türk göçmenlere karşı da bir dışlanma söz konusu. 2007 yılında Almanya’da yapılan araştırmaya göre aynı eğitimi almış ve aynı  liseden mezun olan gençlerden Türkler sadece yüzde 27 oranında meslek yeri bulurken, diğer göçmenlerde bu oran yüzde 45 ve Alman gençlerinde de yüzde 67 oluyor. Bu şunu gösteriyor ki; fırsat eşitliği göçmenlere tanınmıyor. Benim önerim artık resmi dairelerde ve çeşitli kurumlarda göçmen kökenli gençlere yüzde 10’luk bir kontenjan uygulansın. Böylece resmi daireler de kültürel bir zenginlik kazanmış olacaktır. Uyum değil, katılım talep ediyoruz’ dedi.

    GÖÇMEN AKADEMİSYENLER ÇEVİRMEN OLUYOR

    Kamunun göçmenlere açılımını desteklediğini, ancak kontenjan uygulamasının beklentiye cevap vermeyeceğini ifade eden Bülent Arslan, ‘Bu uygulamayla birçok kurum, örneğin pek de dezavantaj yaşamayan İngiliz, Fransız kökenli göçmeni bulup kontenjan hakkını kullanma yoluna gidebilir’ diye konuştu. SPD Eyalet Milletvekili Angela Tillmann ise kesinlikle göçmenler için kontenjandan yana olduğunu ve NRW Eyaleti’nde ciddi bir potansiyelin bulunduğunu vurguladı. Birçok dile hakim pırıl pırıl göçmen kökenli akademisyen gençlerin sadece çeviri hizmetleri için kullanıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Ursula Boos-Nünning şunları söyledi: ‘Alman gençlik hizmetleri ve kamu kurumları bu küçük çeviri hizmetleriyle çokkültürlü açılım yaptıklarını sanıyorlar. Bu potansiyel kullanılmazsa, göçmenler kendi gençlik hizmetlerini oluşturacak, paralel yapılar ortaya çıkacak. Göçmenler akademisyenler için kontenjan oluşturmak tarihi bir gerekliliktir’ dedi. AWO-Integration Genel Müdürü Karl-August Schwarthans da 80 çalışanından yarısının göçmen kökenli olduğuna dikkat çekti.
    ***

    24 Haziran 2008

    ABD, TÜRKİYE’DEKİ 2 BİN IRAKLI’YI ALACAK
    A.A.

    ABD Büyükelçiliği Sözcüsü Kathryn Schalow, “Türkiye’deki Iraklı mültecilerden en az 2 bini ABD’ye yerleştirme niyetimiz var” dedi.

    Bush Yönetimi, binlerce Iraklı mülteciyi ABD’ye yerleştirme planı çerçevesinde Türkiye’deki Iraklı sığınmacıların önemli bir bölümünü almayı düşünüyor. ABD Büyükelçiliği Sözcüsü Kathryn Schalow da, “Türkiye’deki Iraklı mültecilerden en az 2 bini ABD’ye yerleştirme niyetimiz var” şeklinde konuştu.

    Birkaç bine ulaştığı belirtilen Türkiye’deki Iraklı sığınmacıların 2 bininin ABD’ye yerleştirilmesi planının, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Iraklı Mülteciler Koordinatörü James Foley’nin geçen hafta Ankara’ya yaptığı ziyaret sırasında ele alındığı öğrenildi.

    Foley’nin, 19-20 Haziran günlerinde Ankara’da Dışişleri ve İçişleri Bakanlıklarının yanısıra, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği yetkilileriyle de görüştüğü belirtiliyor.

    ABD Büyükelçiliği Sözcüsü Kathryn Schalow da, Foyle’nin Ankara’daki görüşmelerinin “çok iyi” geçtiğini ve “olumlu” olduğunu söyledi. Schalow, “Toplantılar, Iraklı mültecilerin yeniden yerleştirilmesi için Türk hükümeti ve hükümet dışı kuruluşları ile, mültecileri kabul eden ülke olarak ABD arasındaki işbirliğinin önemini pekiştirdi” dedi.

    Iraklı mültecilerin ancak küçük bir kısmının Türkiye’de olduğunu kaydeden Schalow, “Türkiye’deki Iraklı mültecilerden en az 2 binini ABD’ye yerleştirme niyetimiz var” şeklinde konuştu.