Blog

  • Fransızlar dansı Serap’tan öğreniyor

    Fransızlar dansı Serap’tan öğreniyor

    Hurriyet
    Levent GÜNDÜZ/COLMAR | 22.07.2008 20:28:40

    Fransa’nın Colmar kentinde yaşayan Konya asıllı Serap Rigault(44) kentte beş dans okulunda Fransızlar’a modern dans ve folklor öğretiyor. ‘Nomades’ göçenler isimli dans koreografını hazırlayan Serap Rigault Fransa Dans Federasyonu tarafından 2007’nin en iyi üç koreograftan biri olarak seçilmişti.

    KONYA’da dünyaya gelen Bursa Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu Serap Rigault, Fransızlar’a dans ve folklorü öğretiyor. Dans ve folklora hep yakın olduğunu, boş zamanlarını bu dans etme hobisine ayırdığını söyleyen Rigault, “Folklor, dans, Anadolu yörelerin farklı oyunları hep ilgimi çekti. Severek ve büyük bir zevkle Bursa’da folklor çalıştım ve gençlere ders verdim” diye konuştu.

    Fransa’ya gelişiniz nasıl oldu?

    Bursa’da çalışan Fransız eşim Dominique’le tanıştıktan kısa bir süre sonra evlendik ve eşimle birlikte 1991 yılında Fransa’ya döndük. Bir yıl Paris’te lisan öğrendim. Daha sonra eşimin kaldığı Colmar kentine yerleştik. Üç çocuğumuz oldu. Sinemiz(11), Onat(13) ve Antoine(15) isimli çocuklarıma da dans öğretiyorum. Colmar’da 1996 yılında beş dans okulunda folklor ve modern dans öğretmenliği yaptım. Çoğu Fransız olmak üzere 500 öğrencime dans dersi veriyorum. Ayrıca Colmar Belediyesi, UNİCEF, Strasbourg Akdeniz Festivali ve değişik bölgelerdeki kültürel etkinlikler için dans gösterileri hazırlıyorum.

    Türkler’in dansa ilgisi nasıl?

    Türklerin dans ve folklora ilgisiz maalesef. Fransa’da bugüne kadar hiç Türk öğrencim olmadı. Dans okuluna diğer yabancılar ilgi gösteriyor. Dans ve folklörü çocuklarımıza, gençlere sevdirmemiz gerekiyor. Tabii başta aileler, anne ve baba dans etmeyi sevmeli ki çocuklarına da dans sevgisini aşılayabilsinler. Dans etmenin aynı zamanda güzel estetik bir spor olduğunu, müzik eşliğinde hem eğlence hem spor birarada yapılıyor. Herkese tavsiye ederim.

    Fransa’nın başarılı koreograflarından biri olarak seçildiniz değil mi?

    Haziran ayında Fransa genelinde 600 dans okulun katıldığı Montlucon kentinde en iyi koreograf yarışmasına katıldım ve Nomades (göçmenler) koreografı olarak kasım ayında en iyi üç koreograf arasına seçildim. Nomades grubunda dans eden 50 amatör dansözü özenle seçtim. Başarımız sadece sahnede dansımız değil. Dansın dışında, dansözlerin makyajı, kostümler, müziğimiz, oyunda sergilenen duyguyu seyirciye aktarmak çok önemli. Ödül o kadar önemli değil, yaptığımız çalışmanın Fransa genelinde takdir görmesi bizi daha çok mutlu ediyor. Nomades’in hazırlanması için yaklaşık bir yıl yoğun tempo içinde severek içten çalıştık. Neticeden hepimiz çok mutluyuz.

    Koreografileriniz için hangi tür müziği tercih ediyorsunuz?

    ‘Nomades’ koreografında ‘Mercan Dede’ ve ‘Kardeş Türküler’ grubun şarkılarına yer verdik Fransızlar müziğimizi çok beğendi. Başarıda birçok unsur birleşince ve yapılan çalışma herkes tarafından sevilerek yapıldığında başarı kaçınılmaz oluyor. Eserimizin Türkiye’de de sahnelenmesini arzuluyoruz. Fransa’nın değişik kentlerinde sahnelenen ’Nomades’i Türk seyircisine tanıtmak istiyoruz. Ama maalesef amatör olduğumuz için maddi kaynağımız yok. Şayet sponsor bulunursa Konya, Bursa, Ankara, İstanbul, İzmir gibi kentlerimize de ‘Nomades’i götürmek istiyoruz.

    Yaklaşık üç saat süren Nomades oyunu nedir?

    Nomades değişik halk dansların enerjisi, anlatım biçimiyle Modern Jazz’ın birleşmesinden oluşmuştur. Yeni konsept arayışımızdaki amaç yaşama bakış açımıza, görüşlerimize daha doğru ve daha içten bir anlatım getirmek. Dünya görüşümüzü ve mesajlarımızı içten, gerçekçi bir dille aktarabilme anlayışındayız. Biz şova yönelik bir anlatım tarzından uzak olup yaşamdan kesintiler, iç dünyamızdaki sorgulamaları, hikayeleri anlatmayı hedefledik. Sahnede her hareket, ritim, süslemelerden çok dansımızdaki hikayelerin otantik ezgi ve figürlerle lirik anlatımlarıdır. Yukarıdaki anlatıma ulaşmak için dansçı, yani dansöz seçiminde çok titiz davrandık.

    Dansçılarınız hangi özellikleri taşıyor?

    Teknik açıdan dansçılarımızın çoğu tiyatro ve müzik eğilimli ve etnik dans eğitimi almış gençlerden oluşuyor. Yaşları 8-25 yaş arasında olan 50 amatör dansözün tekniklerin yanında böyle bir çalışma için yüreklerin açık olması çok önemliydi. Kısacası Nomades, sınırları kaldırmaktan bahsederken, kalın çizgilerle insanları ayrıştıran daha çok bireyselciliğe yönelterek zayıflatan sisteme karşı olduğundan yola çıkarak bir diğerine yapılan yolculuktur.

    Yolculuk ilk etapta kendimizle karşı, karşıya geldiğimiz, diğerine doğru attığımız her adımla yumuşak bir direniştir. Her birimizin diğerinin aynası olmak, insanları bireyselleştirmeye yönelten sistemin bize kabullendirmek istediği doğrulara da bir karşı çıkıştır.

    Dansçılarınızın kostümü ve makyajının renkliliğini nasıl açıklıyorsunuz?

    Çok renkli, adeta rengarenk bir yapı, değişik, farklı kültürlerin bu dünyadaki renkli yapısını sembolize ediyoruz. Hiç kimse olmadan herkesten bitr renk olmak isteğiyle değişik kültürleri kendine özgü renkleri, biçimlerini danslarımızdaki hikayeye göre özgürce kullandık. Kostümlerde Türk, Türkmen, Şaman, Berber, Arap, Laos, Tibet desenlerinden ve doğadan esinlenerek hazırladık. Kostümlerimizi sanatçı bir Fransız dostumuz Madeleine Pinot hazırladı. Makyajlar Paris sinema, moda, tiyatro ve televizyon dans alanında çalışan Anais Daubias ve dansçılarımızın kendi beğenilerinden oluşan makyaj tarzı kullandık.

  • Terör örgütünün televizyonu köşeye sıkışıyor

    Terör örgütünün televizyonu köşeye sıkışıyor

    22.07.2008 10:43
       
    Almanya’nın yasaklama kararı almasından sonra faaliyetlerini yürütmekte güçlük çeken Roj TV’ye 4 milyon avroluk vergi cezası nedeniyle Belçika tarafından haciz işlemleri başlatılacağı bildirildi.


    Ankara – Belçika Maliye Bakanlığı tarafından terör örgütü televizyonu Roj TV’ye kesilen 4 milyon avro vergi cezasının ödenmemesi nedeniyle, söz konusu televizyonun mallarına haciz konulması yönünde harekete geçildiği kaydedildi.

     

    Roj TV yöneticilerinin, Belçika Maliye Bakanlığının cezaları üzerine şirketin mal ve araçlarını örgüt yandaşlarının isimlerine aktararak hacizleri önleme girişiminde bulunduğu belirtildi. Roj TV’nin mallarının hacizden kurtarmak için araçlarını başka ülkelere kaçırma ihtimaline karşı da tedbir alındığı ifade edildi.

    Almanya’nın, “yasaklı terör örgütü PKK’nın propagandasını yaptığı ve halklar arası uyumu bozduğu” gerekçesiyle, 19 Haziran 2008 tarihinden itibaren Roj TV’yi yasaklamasının ardından, kanala program hazırlayan “Viko Prodüksiyon” adlı şirket hakkında da mali soruşturma başlatması terör örgütünün yayın organınında çalışanlarda paniğe neden oldu. Yayın organının program yapımcısı ve sunucusu Baki Gül ve ekibi Roj TV’den ayrıldı. Tutuklanma korkusuyla ayrılmak isteyen bazı çalışanların, örgüt tarafından “ayrılmamaları” yönünde tehdit edildikleri kaydedildi.

    Güvenlik güçlerinin Cudi Dağı’nda gerçekleştirdiği operasyonlara ilişkin terör örgütü tarafından yayınlanan bir açıklamayı, aynı akşam haber bültenlerinde ekranlarına taşıyan Roj TV, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonu ile ilgili bir haberde, köy korucularının isimlerini açıkça vererek onları bölgedeki teröristler için “hedef” göstermesi yoğun tepkilere neden oldu.

    Avrupa Sınır Ötesi TV Sözleşmesi’ni ihlal eden bu yayınların, AB’nin terör örgütleri listesindeki PKK ile Roj TV ilişkisini açıkça ortaya koyduğunu vurgulayan terör uzmanları, bugüne kadar “ifade özgürlüğü” kapsamında Roj TV’yi kapatmamakta direnen Danimarkalı yetkililerin, “Avrupa Sınır Ötesi TV Sözleşmesi” esasları, Almanya’nın yasaklama kararındaki argümanlar ve terörizmle mücadele kapsamındaki uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, terör örgütünün yayın organının kapatılması yönündeki talepleri daha gerçekçi ele alarak, Roj TV’nin yayınlarını sona erdirilebileceğine dikkat çekiyorlar.

    Kaynak : Anadolu Ajansı

  • TERÖR ÖRGÜTÜNDEN KAÇAN 6 TERÖRİST SERBEST BIRAKILDI

    TERÖR ÖRGÜTÜNDEN KAÇAN 6 TERÖRİST SERBEST BIRAKILDI

    -GÜVENLİK GÜÇLERİNE TESLİM OLAN İKİSİ KARDEŞ 6 TERÖRİST ”ETKİN PİŞMANLIK” HÜKÜMLERİNDEN YARARLANARAK SERBEST KALDI

    -TERÖRİST İ.B: ”TSK’NIN HAVA OPERASYONUNDA ÇOK SAYIDA ÖRGÜT ÜYESİ ÖLDÜ, ANCAK BU ÖLÜMLER GİZLENDİ”

    DİYARBAKIR (A.A) – 22.07.2008 – Terör örgütü PKK’dan kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan ikisi kardeş 6 terörist, ”Etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanarak serbest kaldı.

    Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 6 ayrı duruşmada, tutuklu sanıklar, mahkeme heyetine, örgüte katılış ve kaçış nedenlerini anlatarak, ”etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanmak istediklerini söyledi.

    -İKİ KARDEŞ ÖRGÜTTEN KAÇTI-

    Irak’ın kuzeyindeki terör örgütüne ait kamplardan kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan 2 kardeş, kampta askeri ve siyasi eğitim aldıklarını ancak hiçbir eyleme katılmadıklarını belirttiler.

    Örgüt üyesi R.B, mahkeme heyetine, ağabeyi İ.B’den etkilenerek terör örgütüne katıldığını anlattı.

    Sanık İ.B ise 2005 yılında örgüt yanlılarının propagandası sonucu İran üzerinden Irak’ın kuzeyine geçerek terör örgütüne katıldığını söyledi.

    -”ÖLÜMLER GİZLENDİ”-

    Sanık İ.B, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Irak’ın kuzeyine gerçekleştirdiği hava harekatında örgütün büyük kayıplar verdiğini belirtti.

    İ.B, ifadesinde, ”Örgütteyken birçok hava saldırısına maruz kaldık. Çok sayıda kişi hava saldırısında öldü. Ancak örgüt bunları gizleyerek propaganda yaptı. Ben zaten hava operasyonlarının artması üzerine yaptığım yanlışlığın farkına vardım. Bu mücadelenin bu şekilde yürümeyeceğini anladım” dedi.
     

    -BABA DAYAĞI NEDENİYLE ÖRGÜTE KATILDI-
     

    Diğer sanık E.B de Van’da lise son sınıfta okurken, sınıfta kaldığı için babasından dayak yediğini ve bu yüzden örgüte katılmaya karar verdiğini belirterek ”etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanmak istediğini söyledi.

    DTP İstanbul Esenler ilçe parti binasında tanıştığı kişilerin propagandası sonucu örgüte katılmaya karar verdiğini anlatan ”Karasu Amed” kod adlı örgüt üyesi O.U ise ”Partiden gelenler örgüte katılmam için bana 100 YTL ile bir cep telefonu verdiler. Ben de Van’dan örgüte katıldım” dedi.

    Diğer örgüt üyeleri O.C ve R.K de örgütte bulundukları süre içerisinde hiçbir eyleme katılmadıklarını belirtiler.

    Mahkeme heyeti, haklarında ”terör örgütü üyesi olmak” suçundan 10’ar yıla kadar hapis cezası istenen sanıkların herhangi bir suçun işlenmesine iştirak etmeksizin gönüllü olarak örgütten kaçarak güvenlik güçlerine teslim oldukları gerekçesiyle ”etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlandırılarak serbest bırakılmalarına karar verdi.

    (YAK-MRL-MD)
    22.07.2008 15:19:51

  • İddianame: Devlet ve Hükümet Farkı Üzerine

    İddianame: Devlet ve Hükümet Farkı Üzerine

                                                                                                                          Bedri Baykam

           Sn. Başsavcı Aykut Cengiz Engin’in “iddianame” hakkındaki basın açıklamasını dinledim. Neyin “suç”, neyin “demokrasi” olduğunu tamamen özel yorumlara bağlı olduğu görülen ülkemizde, ikinci bir emre kadar düşünmek yasaklanmadığına göre, beynimden geçenleri sizinle paylaşayım.

           Başsavcının haklı olarak “gizlilik” kapsamı çerçevesinde yalnız değindiği bilinen “iddialar” var. Bunlar arasında kullanılan ve “terör” tanımlaması kapsamına alınıp medyada yankılanan çeşitli deyimler var: “Azmettirmek”,  itibarını zedelemek”, “halkı silahlı isyana teşvik etmek”, “Devlet otoritesini zaafa uğratmak”, “Devlet itibarını zedelemek” …

           Şimdi, bu ülkenin değerli hukukçuları benden çok daha iyi bilirler. İddianameyi içeriğiyle beraber hiç birimiz okumadık. Ama “terör örgütü” üstünden “devlete karşı isyana teşvik” ve “itibar zedelemesi” konularını da, şu ayrımı net olarak yapmak gerekmez mi? Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun başında olan iktidar, aynı şeyler mi? Devlet, yapısı, felsefesi, itibarı üzerine kurulduğu zemin ile iktidardaki Parti ve onu temsil edenler her zaman aynı kefeye oturtulabilir mi?

           Beynimizi sansürsüz olarak açarsak şöyle bir durum çıkıyor ortaya: AKP kapatma davası ve Sn. Başsavcı Yalçınkaya’nın iddialarına bakarsak, AKP’nin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel niteliklerini yok edip, ülkeyi bir “şeriat devleti”ne geçirme peşinde olduğu suçlamasıyla karşı karşıya. Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda ne karar alacağını beraber göreceğiz. Daha önce Erdoğan’ın da üyesi olduğu bazı partilerin, aynı “şeriatçılık” gerekçesiyle kapatıldığını hatırlarsak ve şayet aynı sonuç ortaya çıkarsa, o zaman nasıl bir durumla karşı karşıya kalacağız, ben bir vatandaş olarak merak ediyorum. Şöyle ki, şayet bu iktidarın, bu devletin temel niteliklerine, onları yok etmek üzere saldırdığı, Anayasa Mahkemesi’nce saptanırsa, o zaman bu hükümete karşı “darbe” girişiminde bulunmakla suçlanan insanlar, o eylem suçlamaları kapsamında, “devlete karşı terör örgütü kurmak”la suçlanabilecekler mi? Yani ortaya çıkacak tabloda, Anayasa Mahkemesi’ne göre “T.C. Devleti’nin temel niteliklerinin en önemlilerini yok etmek isteyen bir hükümet”e karşı gelerek, tam tersine o devleti yok edecek fiili darbeye karşı duruyor duruma gelmiş olmayacaklar mı? Yani teorik olarak, ortaya atfedilen suçlamalar tabii ki yine var olacak, ama bunlar kanıma göre o andaki hükümete karşı ele alınabilecek, devlete karşı değil. Çünkü adı geçen kişiler, Anayasa Mahkemesi’ne göre suç işleyen bir hükümete yönelik, benzer gerekçelerle yasadışı bir eylem yapmışlarsa, “silahlı kalkışmadan” suçlanabilecekler ama devlete karşı kanımca herhalde terör ve itibar zedelemesi yapıyor olamayacaklar. Çünkü aynı kişiler, bence bu mantıkla o devlete karşı, o iktidarın neden olduğu yıkımlardan onu korumak için, “terör örgütü” kuruyor olamazlar! Suçlarının niteliği, o olasılıkta aynı kalmaz, değişir mi? İşte bu teknik soru aklıma takıldı…

           Gelelim yine ortada gezdirilen suçlarla ilgili yorumlara: Dünkü Cumhuriyet’te İbrahim Yıldız’ın “Ümraniye Bombaları” ve “Cumhuriyet’e atılan bombalar” arasındaki seri numaraları ilişkisinin basın tarafından iddia edilenin aksine, doğru olmadığını ortaya koydu. Ben şahsen Cumhuriyet ve Danıştay saldırılarıyla, Ergenekon kapsamında ortaya atılan iddialar arasında nasıl bir ilişki olabileceğini hiçbir zaman anlayamadım. İddianamenin bu konularda neler söyleyeceğini ilgiyle bekliyorum. Yani Danıştay’ın tescilli katili “ben bu işi türban gerekçesiyle yaptım, nereden çıkarıyorsunuz bu iddiaları?” diye ifade verirken ve tüm neden-sonuç ilişkileri buna işaret ederken, acaba hangi veriler üzerine bu iddia ortaya atılabildi?

           Yine ortada gezdirilen ve son derece anti-demokratik gerekçelere işaret eden, başka veriler ise, AKP kapatma davası veya Ergenekon davası dışında tamamen demokratik bireysel haklar ve basın özgürlüğü çerçevesinde ele alınacak kavramlar: Medyada en çok dolaşan “suç” tanımlamalarından biri de “halkı sokağa dökmek” ! İyi de, bir hatırlatma yapalım: Bu söyledikleri zaten demokrasinin tanımı değil mi? İzni alınmış bir mitinge halkı çağırmanın neresi suç? Suçsa, o mitinge niye izin verdin?  Yoksa iktidara karşı mitinglerin yasak olduğu kapalı anti-demokrat bir rejime mi geçtik? Ya da uygulamak istenen terör tanımlamalarına bakarsak “devlet otoritesini zaafa uğratmak”, “isyana teşvik etmek”, “devlet itibarını zedelemek” gibi tamamen muğlak kavramlara bakıp, her eleştirel makalenin veya telefon konuşmasının (!) bu yönde değerlendirilebileceği bir ortam, açık-demokratik bir rejim olabilir mi? O zaman çıkar dersiniz ki, “demokratik haklar askıya alınmıştır, hükümeti eleştiremezsiniz, bu halkı isyana teşvik ve darbeciliğe girer”, biz de başımızın çaresine nasıl bakacağımızı düşünürüz. Ama Türkiye’de artık, parlamentodan yargıya, basından kitle örgütlerine kadar, herkes demokratik ve özgür bir toplum olup olmadığımız konusunda, lafı gevelemeden düşüncesini ortaya koymalı ve ortamımız bu gülünç çelişkileri yaşamamalıdır.

  • PKK’ya fidye mi ödediniz

    PKK’ya fidye mi ödediniz

    Celal ÖZCAN / MÜNİH

    PKK’nın kaçırdığı Alman dağcıların serbest bırakılması Almanya’da büyük sevinç yarattı. Türkiye’ye teşekkür eden Almanya Başbakanı Merkel’e gazeteciler fidye verilip verilmediği sordu. Merkel, “Elimizden gelen her şeyi yaptığımızı biliyorsunuz. Bunu başardık, bu konuda daha fazla söyleyecek birşey yok” yanıtını verdi.

    AĞRI Dağı’nda kaçırılan 3 Alman dağcının 12 gün aradan sonra serbest bırakılması Almanya’da bayram havası yarattı. Alman yetkililer, Türk güvenlik güçlerinin bu konuda gösterdiği duyarlı çalışmayı övdü. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier, rehinelerin serbest bırakılmasında gösterdikleri çalışmadan dolayı Türk güvenlik güçlerine teşekkür etti.

    Alman basını ise rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak için PKK ile pazarlık yapılıp yapılmadığı sorusunu gündeme getirdi. Başbakan Merkel, 3 dağcının serbest bırakılması konusunda fidye ödenip ödenmediği yönündeki sorulara kaçamak cevap verdi. Merkel, “Rehinelerin serbest bırakılması için elimizden gelen herşeyi yaptığımızı biliyorsunuz. Bunu başardık, bu konuda daha fazla söyleyecek birşey yok” dedi.

    Cani bir eylem

    Kaçırılan dağcıların yaşadığı Bavyera Eyaleti Başbakanı Günther Beckstein, rehinelerin serbest bırakılmasından dolayı duyduğu mutluluğu dile getirirken, bunun bir terör eylemi olduğunun da gözardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Beckstein, “Kaçırılma olayı bir terör eylemidir. Adam kaçırma veya şiddet, siyasi amaçlar için hedef olamaz. 3 dağcının serbest bırakılmasına rağmen, bu eylem bir terör örgütünün cani hareketidir” diye konuştu. Beckstein, dağcıların erken serbest bırakılmasında Türk güvenlik güçlerinin gösterdiği yapıcı çalışmayı övdü. Bavyera İçişleri Bakanı Joachim Herrmann da, olayın bir terör eylemi olduğunu vurguladı.

    Kiliselerde dua

    3 dağcının serbest bırakıldığı haberi en çok Bavyera Eyaleti’ndeki memleketlerinde büyük sevinç yarattı. Kiliselerde dua edildi. Kaçırılan dağcılardan Helmut Hainzlmeier’in kızkardeşi Elfriede Hanzlmeier, duygularını “Tahmin edemeyeceğiniz kadar mutluyum” sözleriyle dile getirdi. Kasaba sakinleri “Hemşerilerimizi dört gözle bekliyoruz. Onları törenle karşılayacağız. Birlikte oturup bira içeceğiz ve anılarını dinleyeceğiz” diye konuştu.

  • Örnek girişimci

    Örnek girişimci

    ALMANYA’da Kuzey Ren Vestfalya (NRW) Uyum Bakanı Armin Laschet (CDU), Şahinler Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Şahin’i ziyaret etti.

     

    Ziyaret holdinge bağlı Adessa firmasının Würselen şubesinde gerçekleşti. Samimi bir ortamda geçen davette konuşan Bakan Laschet,’Beş bin Mark’lık bir yatırımı bugün dünyanın 15 ülkesinde mağazaları bulunan bir holding haline getiren Kemal Şahin’in gibi bir girişimcinin eyaletimizde bulunmasından dolayı çok mutluyuz. Sayın Şahin diğer göçmen girişimcilere örnek bir işadamıdır” dedi.

    Kemal Şahin ise NRW’de uyumla ilgili alanlarda takdir edilecek adımlar atan Laschet’e teşekkür ederken, ‘Aachen’de 1982 kurduğumuz şirketimizde çeşitli uyruklardan insanlara güzel bir atmosferde işyeri imkanı yarattık. Farklı milletlerden gelen personelimiz bir bakıma uyumun da iyi bir örneğini gösteriyorlar. Ulaşmak istediğimiz hedefe onlarla el ele vererek yöneldik. Bu geldiğimiz noktada elde ettiğimiz başarının reçetesidir’diye konuştu.

  • FRANSA’DA TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİ İÇİN REFERANDUM TARTIŞMASI

    FRANSA’DA TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİ İÇİN REFERANDUM TARTIŞMASI

    PARLAMENTO, ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ PAKETİNİ KIL PAYIYLA ONAYLADI 

    PARİS (A.A) – 21.07.2008 – Fransa’da meclis ve senatoyu bir araya getiren parlamento, bu akşam yapılan oylamayla Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiren anayasa değişikliği paketini onayladı.

    Parlamentodaki oylamada, 539 ”evet”, 357 ”hayır” oyu çıktı. Anayasa değişikliği paketinin onaylanması için parlamento üyelerinin beşte üçünün oyu gerekiyordu.  Oylamada, 538’in altında ”evet” oyu çıksaydı, Fransa’da uzun süredir yoğun tartışmalara yol açan paket reddedilmiş sayılacaktı.

    Anayasa değişikliği paketinin kıl payıyla da olsa kabul edilerek onaylanması, ”Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy’nin başarısı” olarak yorumlanıyor.

    Anayasa değişikliği paketi, gerek iktidar gerekse muhalefet partisi içinde derin görüş ayrılıklarına yol açmıştı.

    Parlamentodaki bugün düzenlenen oylamayla, 1958 yılında kurulan 5. Cumhuriyet tarihinde 24. kez anayasa değişikliğine gidilmiş oldu. 

    -TÜRKİYE’Yİ İLGİLENDİREN MADDE- 

    Parlamentoda kabul edilen anayasa değişikliği paketinin 33. maddesinde, AB’ye yeni üye olacak ülkeler için doğrudan referanduma gidilmesi şartı korundu. Ancak meclis ve senato üyelerinin beşte üçünün talep etmesi halinde cumhurbaşkanının, söz konusu ülkenin üyeliğinin onaylanmasına parlamentonun onay verip vermeyeceğine karar vermesi koşulu getirildi.

    Cumhurbaşkanının parlamentoyla ilişkilerini belirleyecek “kurumların reformuna” ilişkin anayasa değişikliği paketindeki Türkiye’yi ilgilendiren madde, uzun zamandır meclis ile senato arasında tartışmalara yol açmıştı.

    Mecliste daha önce kabul edilen maddede, “AB nüfusunun yüzde 5’inden fazla nüfusu olan ülkeler için doğrudan referandum şartının” korunması istenmiş, ancak Senato bu maddeyi “Türkiye gibi müttefik bir ülkeyle ilişkileri yaralayacağı” gerekçesiyle reddetmişti.

    Eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, AB’nin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlamasına onay vermesinin ardından, üzerindeki yoğun siyasi baskıyı giderebilmek amacıyla 2005 yılında AB’ye yeni üye olacak ülkeler için doğrudan referandum yapılmasına olanak sağlayan bir anayasa değişikliğine gitmişti.

    Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy, özellikle küçük Balkan ülkelerinin AB üyeliklerinin referandumla engellenmemesi için, referanduma ya da parlamentonun onayına gitme kararının, cumhurbaşkanına verilmesini istemişti.

    Anayasa paketi, cumhurbaşkanının parlamento genel kurulunda da konuşma hakkına sahip olmasını öngörüyor. Yeni değişikliğe göre, cumhurbaşkanı üst üste en fazla iki dönem seçilebilecek.

    Bakanların, aynı zamanda büyük kentlerde belediye başkanı veya bölge konseyi başkanı olmasına da sınırlama getirilecek. Parlamentoya, anayasa mahkemesi veya önemli kamu kuruluşlarına yönetici olarak aday gösterilecek kişileri veto hakkı tanınıyor.

    (RG-SO-MOC)
    21.07.2008 20:54:17

  • Avrupa’nın Türk kökenli siyasetçileri

    Avrupa’nın Türk kökenli siyasetçileri

     

    Zeynel Lüle

    19.07.2008
    Avrupa’nın Türk kökenli siyasetçileri

    Avrupa’da “Türk kökenli politikacı” olmak hiç kolay değildir. Bir yandan, seçildiğiniz ülkeyi temsil edersiniz, diğer yandan ise “Türk” kökeniniz, hem Türkiye’de ki olaylara karşı duyarsız kalmamanıza yol açar, hem de zaten bu konumunuz hiç bir zaman sizi bırakmaz.

    Cem Özdemir bir zamanlar, Alman gazetecilerin kendisine sadece Türkiye ile ilgili soru sormasından rahatsızlığını dile getirmiş ve “Ben bir Alman milletvekiliyim. Neden sadece Türkiye konusu soruluyor?” diye serzenişte bulunmuştu. Ama görev yaptığı Avrupa Parlamentosu’nda her zaman; Kıbrıs, Kürt sorunu, Türkiye’deki azınlıklar, Aleviler ve AB-Türkiye müzakereleri hakkında konuştuğunu, Türkiye ile ilgili komisyonlarda görev yaptığını, bu nedenle belki de Alman gazetecilerin kendisini bu konularla özleştirdiğini unutmuştu. Ne Özdemir Türkiye konusundan, ne de yabancı gazeteciler kendisine Türkiye hakkında soru sormaktan vazgeçti.

    Emir Kır’a 1915 sorgusu

     

    Belçika’da “bakanlık” mertebesine ulaşabilmiş Türk kökenli siyasetçi olan Emir Kır, ilk dönemlerinde “Ermeni soykırım iddialarından” bir türlü kurtulamadı. Belçika’da, spor, temizlik ve tarihi anıtlardan sorumlu bakan olmasına rağmen, onun sırtındaki “Türk kökeni”, onu 1915 olaylarının adeta sorumlu kişisi yapmıştı. Belçika basını hemen hergün 1915 olaylarının “soykırım” olup olmadığı hakkında ne düşündüğünü sorguluyor, rakip siyasetçiler ise Emir Kır’ı adım adım takip edip, atalarının, dedelerinin izinden gidip gitmediğini gözlemliyorlardı. Kır, bunun için uzun süre mücadele verdi, hatta mahkemelik oldu ve sonunda bakanlık icraatlarında elde ettiği başarısıyla kendini kabul ettirdi.

    Seçmen kitlesi

     

    Ben, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinden seçilmiş olan Türk kökenli siyasetçinin, “Türk milletvekili” olarak görülmesine başından beri karşı çıktım ve o ülkede yaşayan Türkler ile Türkiye’dekilerin bu kişilere “o gözle” bakmasını eleştirdim. Sonunda bu kişiler, yaşadıkları, belki de doğdukları Avrupa ülkelerinin temsilcileri olarak meclislere girmiş kişilerdi. O ülkelere karşı sorumlulukları vardı ve bunun gözardı edilmemesi gerektiğini düşündüm.

    Ama, her ne kadar kişisel becerileri olsa da, o ülkelerde yaşayan Türklerin güçlü desteği ile seçildiklerini, siyasi partilerin “oy hakkına” sahip Türklerin desteğini de alabilmek amacıyla bu kişileri seçim listelerine koyduğunu da unutmadım. Sonunda siyasi partiler birer şirket değildi ve “bu kişi şirketimi iyi idare eder ve daha karlı hale getirir” diye değil, seçmen kitlesini büyütme düşüncesiyle Türk kökenlileri belirli yerlere koyarak seçilmelerini sağlıyorlardı. Ancak bu şekilde var olabiliyorlardı.

    Öger’in tavrı net

     

    SPD’li Alman milletvekili Vural Öger, bu konuda en açık ve net tavır içinde olan bir siyasetçidir. Seçildiği günden itibaren “Benim misyonum, Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermektir” dedi ve bu tavrından hiç vazgeçmedi. İlk başta onun Avrupa Parlamentosu üyeliğine kuşkuyla bakanlardan biriydim. Ünlü bir iş adamı olması nedeniyle, şirketlerini bir kenara bırakıp Brüksel, Strasbourg şehirlerinde dolaşamayacağını düşünmüş ve onun seçiminin Türkler için “kayıp” olacağını söylemiştim. Ama Öger beni yanılttı. Dört yıl boyunca parlamentoda Türkiye için, Türkiye’de de AB için kulis yaptı. Misyon üstlendi. Özdemir gibi, hem Türkiye siyaseti yürütüp, hem de “Ben Alman milletvekiliyim. Bana neden Türkiye sorusu soruyorlar?” demedi.

    Atatürk rozeti

     

    Tabii ki, “bizden biri” olan her Türk kökenli Avrupalı politikacıdan, Öger gibi “Misyonum Türkiye’nin AB üyeliğidir” gibi açık bir tavır beklemiyoruz. Ama, onların söylemlerini, yabancıların söylemlerinden daha çok dikkate alıyoruz ve daha hassasiyetle izliyoruz. Bu nedenle, bir zamanlar Atatürk rozeti taşıyan Türkler ve “zülfikar kılıcı rozeti” taşıyan Aleviler için “kimlik krizi” yaşadığını söyleyen Cem Özdemir’in sözü çok ağrımıza gitmişti. Önemsemiştik. Üzülmüştük. Bugün yine Özdemir’in, daha dava sonuçlanmadan “AB olmasaydı, generaller idamla yargılanırdı” sözünü önemsediğimiz gibi.

    Beklentimiz

     

    Bizler, Türk kökenli Avrupalı milletvekillerinin Türkiye politikası yapmasını da beklemiyoruz. Ama yapıyorsa, hassasiyetlerimizi en iyi bilen konumda olan bu kişilerin, bir yabancı parlamenterin dahi dile getirmekten imtina edeceği sözcüklerden sakınmalarını bekliyoruz. Seçilmelerinde büyük emeği olan Türk kökenli seçmenlerin, en azından bunu istemesi acaba çok mu abartılı?

  • Ağrı’ya giden Avrupalı Türk kökenli milletvekilleri üç Alman rehinenin serbest bırakılmasına sevindiler

    Ağrı’ya giden Avrupalı Türk kökenli milletvekilleri üç Alman rehinenin serbest bırakılmasına sevindiler

    Berlin, 21.07.2008
    Basın Açıklaması

    Ağrı’ya giden Avrupalı Türk kökenli milletvekilleri üç Alman rehinenin serbest bırakılmasına sevindiler

    Ağrı Valisi Sayın Mehmet Çetin’in daveti üzerine Almanya ve Danimarkalı Türk kökenli milletvekillerinden oluşan bir delegasyon 18-20Temmuz günleri Ağrı’yı ziyaret etti. Federal Almanya Parlamentosu milletvekili Prof. Dr. Hakkı Keskin, Hamburg Eyalet Parlamentosu Başkan Yardımcısı Nebahat Güçlü, Danimarka eski milletvekili Hüseyin Araç ve Delmenhorst Belediye milletvekili Murat Kalmış’tan oluşan delegasyon, Ağrı’nın toplumsal ve ekonomik durumu hakkında bilgi aldılar.

     

    Ancak yaklaşık iki haftadır rehin tutulan üç Alman dağcının bir an önce serbest bırakılması delegasyonun en büyük ilgi odağını oluşturdu.

    Avrupalı milletvekilleri kaçırılma olayı hakkında ayrıntılı bilgi edindiler ve basın görüşmelerinde rehinelerin zarar görmeden en kısa zamanda şartsız serbest bırakılmalarını istediler.

    Rehinelerin dün serbest bırakılmalarını büyük bir sevinçle öğrendiler ve bunu sağlayan – Alman ve Türk tarafındaki – tüm ilgililere tesekkür ediyorlar.

    Dilekleri, üç dağcının bir an önce ailelerine kavuşmalarıdır.

    Prof.Dr. Hakkı Keskin

    ve:       Nebahat Güçlü
                Hüseyin Araç
                Murat Kalmış

  • FLORIDA UNFLORIDA UNIVERSITESI OGRENCILERI WEB SITESINDE YUSUF HALACOGLU

    FLORIDA UNFLORIDA UNIVERSITESI OGRENCILERI WEB SITESINDE YUSUF HALACOGLU

    Bu Güzel Sohbeti Dinlemek İçin

    FLORIDA TURK RADYOSU bugun onemli bir ismi Türk Tarih Kurumu Başkanı VE Turkish Forum danisma kurulu Uyesi Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlunu agirladi.

    Bu programla Amerikadaki sessiz yaz sezonu aniden canlandi..!

    Sayin Halacoglu ile birebir konuşmadan önce okadar çok telefonlar ve mesajlar aldımki işin doğrusu program öncesi biraz tedirgindim, bu programi Doğukan Manço ile birlikte sunmaya karar verdik ve karşımıza okadar mütevazı o kadar hoş bir insan çıktı’kı, benim tarihten bu yana büyük hayranlık duyduğum bazı isimler vardır bu isimlere bugün bir isim daha eklendi “Yusuf Halaçoğlu”

    Program ilerledikçe sayın Halaçoğlu’nun rahmetli Barış Manço ile yakın görüştükleri ortaya çıktı ayni zamanda Turk tarihini incelemek uzere 63 ayri ulkede film cekimleri yapmayai planladiklarini fakat Baris Manco’nun vefati ile bu projenin rafa kaldirildigini ogrendik, Doğukan Manço Yusuf Halaçoğlu’nu, çocukluk yıllarından hatırladı ve cok guzel bir ani paylasimi yaşandı.

    Sayın Halaçoğlu beklediğimizin dışında o kadar hoşgörü sahibiymiş ki sonradan farkettik kendisine biraz da çekinerek bir soru sorduk, “size sivri dilli diyenler var, öyle misiniz?” sorumuza..! bulundugum mevki tamamen dogrulari soylememi gerektiren bir mevki, buda bazen bu soylentilere sebep olabiliyor, diye cevap verdi. Sözde Ermeni Sorunu’ ile ilgili konuşmasından sonra ise espriyle karışık “fazla mı ciddi oldum yine yoksa” şeklinde nükte yapmaktan da kendini alamadı.

    Pogram sirasinda Ermeni olaylarinin kabul edilmesi durumunda nelerle karsilasabiliriz sorusuna “bu soruyu akliniza bile getirmeyin boyle birsey asla soz konusu degil” diye cevap vermesi cok guzledi.

    Sevgili okurlar, Türkiye’de, Mustafa Kemal Atatürk’ün aslında tam da bu karanlık günlerde bize ışık tutması için kurduğu en önemli kurumun TTK’nın başında en güvenilir bilim adamlarından birisi bulunuyor. Prof. Dr. YUSUF HALACOGLU, bunu düşününce bile içimiz rahatlıyor

    Bu degerli konugumuzdan sonra bu hafta 20 Temmuz pazar gunu aksam 7 de FLORIDA TURK RADYOSU’nda yine cok onemli bir konuk agirlanacak bu onemli konugumuz Turk Dil Kurumu Baskani Prof.Dr.SUKRU HALUK AKALIN

    Pazar gunu bu guzel programla FlORIDA TURK RADYOSU’nda hepbirlikte olmak dilegi ile…….

    www.floridaturkradyosu.com

    Sevi
    [email protected]

  • Akdeniz Zirvesi’ne ‘Ortadoğu’ damgasını vurdu

    Akdeniz Zirvesi’ne ‘Ortadoğu’ damgasını vurdu

    Fransa Cumhurbaşkanı’nın amacını ‘birbirimizi nasıl seveceğimizi öğrenmek’ olarak belirlediği ve pazar günü Paris’te gerçekleşen Akdeniz için Birlik Zirvesi’ne Ortadoğu liderleri damgasını vurdu. Sarkozy, Olmert ile Abbas’ı bir araya getirirken; Başbakan Tayyip Erdoğan da Esad ile Olmert arasındaki temaslara dolaylı aracılık yaptı.

     

     

     

    Avrupa Birliği Dönem Başkanlığını üstlenen Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin önderliğinde oluşturulmaya çalışılan “Akdeniz için Birlik” projesi zirvesi pazar günü Paris’te yapıldı.

    Sarkozy, zirvenin amacını ‘Akdeniz’de savaş ve nefreti sürdürmek yerine birbirimizi nasıl seveceğimizi öğrenmek’ olarak açıkladı. AB üyesi ve Akdeniz’de kıyısı bulunan 43 ülkenin hükümet ve devlet başkanının hazır bulunduğu zirvenin kapanış bildirisinde, “Akdeniz ve Ortadoğu’nun kitle imha silahlarından tamamen arındırılmış bölge olması için çalışılmasına ortak karar verilmesi” ifadesi yer aldı.

    Akdeniz için Birlik Zirvesi’ne damgasını vuran ise Ortadoğu ile ilgili gelişmeler oldu. Suriye Devlet Başkanı Başer Esad ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert, ilk kez Paris’te Başbakan Tayyip Erdoğan’ın arabuluculuğunda dolaylı temasta bulundular. İstanbul’da başlayan dolaylı görüşmeler böylece bir üst seviyeye taşındı. Erdoğan önce Olmert ile görüştü, ardından Suriye Devlet Başkanı Esad ile bir araya geldi. Erdoğan görüşmeler için; “Turlar devam ediyor. Bu işler zaman ister” dedi.

    Zirvenin önemli anlarından biri, İsrail-Filistin buluşmasıydı. Hem ülkesi Fransa’nın, hem de AB’nin Ortadoğu’daki nüfusunu arttırmak isteyen Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, İsrail Başbakanı Ehud Olmert ve Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas ile bir araya gelerek, ABD başkanlarına özgü üçlü poz verdi.

    Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, Akdeniz zirvesinin Ortadoğu’da “bir umut zamanı”na denk geldiğini belirterek, Filistin-İsrail-Suriye-Lübnan ilişkilerindeki olumlu gelişmeleri övdü.

    Kaynak: Şalom Gazetesi, 16 Temmuz 2008

  • Rumlar, Türkiye’yi Protesto Etti

    Rumlar, Türkiye’yi Protesto Etti

    ABD’de yaşayan Rumlar, Kıbrıs Barış Harekatının 34. Yıldönümünü protesto etmek amacıyla Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği önünde bir gösteri düzenledi.

    ABD polisinin yoğun güvenlik önlemleri aldığı protesto gösterisine karşı, ABD’de yaşayan Türk toplumu da bayraklı ve pankartlı bir karşı gösteri düzenledi.

    Türk Büyükelçiliğinin önündeki kaldırım Türk göstericilere ayrılırken, Rumların protesto gösterileri karşı kaldırımda gerçekleşti.

    Gösteriye katılan Türkler, ellerinde Türk, KKTC ve ABD bayrakları, üzerinde İngilizce olarak “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”, “Çocuklarınıza Nefreti Değil, Sevgiyi Öğretin”, “Irksal Nefret Hastalıklı Çocuklar Doğurur” gibi sloganların yazılı olduğu pankartlar ve “20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı”na ilişkin afişler taşıdılar.

    Gösteriler olaysız geçerken, bazı Türkler de konvoyla gösterilerin yapıldığı yoldan geçerek karşı gösteriye destek verdiler.

    Haber Yayın Tarihi: 21 Temmuz 2008 Pazartesi Saat 08:51

  • Azeriler Türk-Ermeni diyaloğundan tedirgin

    Azeriler Türk-Ermeni diyaloğundan tedirgin

    Türkiye ile Ermenistan arasında 8 Temmuz’da İsviçre’de gizli görüşmelerin yapıldığı haberi ve Serj Sarkisyan’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile beraber maç izleme önerisi, Azerbaycan’da olumsuz yankı buldu.
     

    Ramin Abdullayev
    NTV-MSNBC
    Güncelleme: 12:50 TSİ 21 Temmuz 2008 Pazartesi

    BAKÜ – Türkiye ile Ermenistan arasında 8 Temmuz’da İsviçre’de gizli görüşmelerin yapıldığı haberi ve Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü 6 Eylül tarihinde oynanacak Türkiye-Ermenistan Dünya Kupası eleme karşılaşması için Erivan’a davet etmesi, Azerbaycan’da olumsuz yankı buldu. Azeri medyasına göre, Türkiye artık Batı’nın uyguladığı baskıya dayanamıyor.

    Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü’nün ‘Bu görüşmelere farklı bir anlam yüklenmesine neden yok’ açıklaması bile, Bakü’de esen ‘kardeş devlet Güney Kafkasya politikasını değiştiriyor’ rüzgarlarını etkilemedi. Azerbaycan’da yerel medya, Türkiye-Ermenistan sınırının Azerbaycan’a rağmen açılalacağı yorumlarıyla dolu.

    1991’den beri Ermenistan’ı tanıyan Ankara’nın, zaman zaman Erivan’la temaslarda bulunduğuna fakat normalleşme sinyallerinin hiç bugünkü kadar net olmadığına dikkat çeken gazeteler, Türkiye’nin Batı ve özellikle ABD’nin baskısı karşısında dayanamadığını iddia etti.

    ALİYEV HEMEN GÖREVİNİN BAŞINA DÖNMELİ
    “Washington ve Moskova’nın ortak tavır sergilediği nadide konulardan biri olan Türkiye-Ermenistan sınır probleminin çözümlenmesi, Bakü dışında herkesin yararına’ yorumunda bulunan gazeteler, kısa süreli tatile ayrılan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in görev başına dönerek, Türkiyeli meslektaşı ile konuyu görüşmesi gerektiğini vurguladı.

    Azerbaycan kamuoyu şimdi en çok, ‘Acaba Ermenistan’ın sözde soykırım ve toprak talebi tezlerinden vazgeçmesi karşılığında, Türkiye Dağlık Karabağ’la ilgili tutumundan vazgeçerek sınırı açar mı?’ sorusunu tartışıyor.

    ERMENİ MUHALİFLER MAÇ DAVETİNE TEPKİLİ
    Yerel gözlemciler, Abdullah Gül’ün, Serj Sarkisyan’ın Dünya Kupası Eleme Grubu maçını birlikte izleme davetini kabul etmesi durumunda, Bakü’nün Dağlık Karabağ sorunundaki en kuvvetli kozunu kaybedeceği görüşünde. Ortak kanı, 24 Nisan’da gerçekleşecek Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun, Türkiye kısmının temel atma töreninde İlham Aliyev’in konuyu net çözüme kavuşturması gerektiği yönünde.

    Bu arada, Ermeni politikacıların çoğu, Sarkisyan’ın maç davetinin başarılı bir diplomatik hamle dışında bir şey olmadığını düşünüyor. Sınırın açılması karşılığında ortaya konabilecek tavizler konusu ise herkesi endişelendiriyor.

    Parlamentolararası işbirliğinin pekiştirilmesinden yana olduğunu açıklayan Ermenistan Parlamentosu başkanı Tigran Torosyan, ‘Ben 2003 yılında bizzat Türkiye’nin Avrupa Konseyi Parlamento Assamblesi delegasyonu başkanı Murat Mercan’la çok verimli görüşmelerde bulundum. Diyalog sürdürülebilir ve sürdürülmeli’ açıklamasında bulunsa da, ‘Taviz konusunun diyaloğun ileriki safhasında gündeme gelebileceğini’ belirtti. Radikal tutumuyla tanınan Daşnaktsyutun Partisi’nin parlamento grubu adına konuşan millet vekilli Ruzanna Arakelyan ise, Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’a ‘Maç davetinin nedenlerini halka açıklama’ çağrısında bulundu.

    Arakelyan’ın ‘Sözde soykırım politikasından vazgeçeyemiz’ ifadelerini destekleyen Sosyal-Demokrat Partisi başkanı Lyudmila Sarkisyan da, Türkiye ile ortak bilimsel komisyonun kurulmasının düşünülemez olduğunu vurguladı. 

  • Amerikan Devlet Televizyonu PBS’te Atatürk’e çirkin saldırı

    Amerikan Devlet Televizyonu PBS’te Atatürk’e çirkin saldırı

    Amerikan Devlet Televizyonu PBS’te Ulu Önder Atatürk, soykırımcı olmakla suçlandı. Kanalda yayınlanan bir belgeselde Genç Türkler tarafından, kadın, erkek ve çocuk 1,5 milyon Ermeni’nin zorla göç ettirildiği sırada öldüğü bunun tarihteki ilk soykırım olduğu iddia edilirken ekrana Atatürk’ün resmi getirildi. Amerikan kamu televizyonu PBS Türkiye’ye kızdıracak bir belgeseli ekrana getirdi. Ermeni soykırımı iddialarını da içeren tarihçi Niall Ferguson’ın The War of The World adlı belgeseli dün ABD kamu televizyonu PBS’te yayınlandı. 20. yüzyılın tarihin en kanlı yüzyılı olduğu temasının işlendiği ve bunun sebebinin sorgulandığı belgeselde, Genç Türkler rejimi tarafından Ermenilerin katledildiği, bunun bir soykırım olduğu iddia edildi. Belgeselin ilk bölümünde yer alan iddialar soykırım yalanlarına destek veriyor. Ordu mensubundan oluşan Genç Türklerin Osmanlı’nın modernize edilmesini istedikleri, kabul edilen taktiklerden birinin de etnik azınlıklara baskı uygulamak olduğu öne sürüldü.

    Atatürk’e çirkin saldırı  

    Bu sırada tarihçi Niall Ferguson, antik tiyatroya gönderme yaparak, “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm bunları arkalarında bırakmak zorunda kaldı” diyerek Yunanlılar ve Türkler arasında geçen savaşları anlattı. İlki dün yayınlanan belgeselin diğer iki bölümü de bugün ve yarın ekrana gelecek. Temmuz ayında da tekrarlanacak olan belgesel, yazarın aynı adlı kitabından uyarlandı.

    Atatürk’e çirkin saldırı  
    Bu sırada ekrana Atatürk ve silah arkadaşları getirildi. “İlk sırada, Osmanlı ekonomisinde önemli rol oynayan Ortodoks Hıristiyan olan Ermeniler vardı. 1915–1918 yılları arasında 1,5 milyona kadar erkek, kadın, çocuk Ermeni, Anadolu ve Ermenistan’dan zorla Suriye’ye sürülürken çölde açlıktan ve susuzluktan öldü. Türkiye dışında bu durum, ilk kabul edilmiş soykırım olarak kabul ediliyor” denilen belgeselde, bunun şiddet dalgasının başlangıcı olduğu, Osmanlı’nın etnik toplulukları parçaladığı ve yeniden ulus devleti kurduğu öne sürüldü. Belgeselde ayrıca Anadolu’da 3 bin yıl önce 2 milyondan fazla Yunanlının yaşadığı belirtilerek, ekrana getirilen antik bir tiyatronun onlardan kaldığı vurgulandı. 02/07/2008.

  • Kıbrıs Türklerinden Erdoğan’a Mesaj‏

    Kıbrıs Türklerinden Erdoğan’a Mesaj‏

    Erdoğan’a 20 Temmuz Mesajımdır!

    Sayın Erdoğan’a Atfen…

    Emete GÖZÜGÜZELLİ
    (Ayşe KOCATÜRK)
    [email protected]

    KKTC’nde 20 Temmuz Mutlu Barış Harekatının 34. Yılı Kutlama Etkinlikleri bu yıl da coşku ile kutlanacak. Hepimizin bayramı şimdiden kutlu olsun. Her yıl olduğu üzere bu yıl da Anavatan’dan üst düzey konukları ülkemizde ağırlayacağız. Gelecek olan konuklardan biri de TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi. Hal böyle olunca Sayın Erdoğan’a bir Kıbrıs Türk genci olarak bir mesaj yayımlamak istedim. Kendisine mektubum şu şekildedir;

    Sayın Erdoğan,

    Bugün 20 Temmuz. Bizim özgürlüğümüze giden Mutlu Barış Harekatı’nın 34’üncü yıldönümü. Bunu içten ve yürekten kutlayan herkese kutlu olsun. Böylesine önemli bir günde Ordusuna, Milletine, Devletine ve Dinine aşık olan bir Kıbrıs Türk genci olarak size söylemek ve sormak istediğim çok sual var. İşte bu satırlarımı bunun için yazıyorum…

    Sayın Erdoğan,

    Siz hiç var olan Devletinizin bayrağı, toprağı, milleti ve dinine aşık olmak nedir bilirmisiniz? Bence bilmiyorsunuz.. Neden mi? Çünkü AB’ne gireceksiniz diye, Kıbrıs’ta kendi öz Devletimizin ortadan kaldırılması için mücadele veren Haçlı Dünyasının taleplerine “evet” der pozisyonundasınız.

    Hal böyleyken, size bir sual sormak istiyorum. Acaba Siz gönderden bayrağınızın aşağı çekilerek yerine yeni bir bayrak çıkartılmak istenmesi ihtimalini düşünmenin bile insana ne kadar acı verdiğini bilirmisiniz? Bilemezsiniz, çünkü siz, KKTC Devleti’nin bayrağının gönderden indirilerek yerine AB ve Rum bayrağı dalgalandırılmasını destekler konumdasınız. Neden mi?

    Hatırlarsanız, 17 Temmuz gecesinde ülkenizde yurt dışında görevli Büyükelçiler onuruna verdiğiniz bir yemek vardı. Hani orada Kıbrıs konusuna da değinerek şu açıklamada bulunmuştunuz; “Yapıcı ve barıştan yana tutumumuzu bundan böyle de korumaya devam edeceğiz ve bu konuda kararlıyız. İnşallah bu hafta sonu da çok büyük bir ekiple Kuzey Kıbrıs’ta olacağız ve orada gerek açılışlar gerekse kutlamalarla Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarımıza çok daha farklı bir motivasyonu, çok daha farklı bir heyecanı vereceğiz” dediniz. Sağolun, eksik olmayın, ama benim ülkemin adı “Kuzey Kıbrıs” olmadığını daha bilmiyorsanız, bunun acısını Kıbrıs Türküne çektirmeye hakkınız olmadığını söylemek istiyorum!

    Sayın Erdoğan,

    Kuzey Kıbrıs söylemini kimler kullanmaktadır bilirmisiniz? Sanırım bilmiyorsunuz. O halde ben size belirteyim; “Kuzey Kıbrıs” söylemi, Haçlıların ve GKRY’nin kontrol edemediği bölge için kullanılıyor. Yani tanımadıkları KKTC Devleti için söylenilmektedir. O halde, hadi onlar bizi yok etmek, Devletimizi ortadan kaldırmak için uğraşırlarken, siz de kalkıp Anavatanımızın bir Başbakanı olarak bizi “Kuzey Kıbrıs” olarak tanımlamanızdan ötürü ne kadar içerlediğimi bilmenizi isterim.

    Sayın Erdoğan, KKTC gerçek bir olgudur. Yani Bizim Devletimiz var, hem de öyle bir devletimiz var ki tarihe şanlı bir destan yazarak bu günlere geldi. İsterseniz size biraz eski tarihi günleri yad edeyim; Biliyorsunuz ki geçmişte, 1960 Ortaklık Cumhuriyeti kurulduğunda, Rumlar bizimle egemenlik paylaşımıda bulunmayı asla düşünmemişlerdi. Bunun içindi ki Akritas planı çerçevesinde 1963 yılından 1974 yılına kadar, ada genelinde milletimiz yok etmek istediler. Toplu katliamlar yaptılar. Daha 16 günlük Selden Ali Faik bebeğimizi bile acımadan Muratağa’da toplu mezarlara gömdüler. Ufacık çocuklarımızın başlarına nacaklarla saldırıp vahşet uyguladılar. Kadınlarımıza tecavüz ettiler. Yaşlılarımızı yattıkları yatak yorganlarına sararak diri diri yaktılar…Bizleri aç ve susuz bıraktılar. Tam 11 yıl gettolarda açık hapishanede yaşamak ve direnmek zorunda kaldık. Çok şükür Anavatanımız bizi hiç yalnız bırakmadı. Kızılay yardımını eksiltmedi. Sivil gönderdiği TMT komutanları sayesinde direnişimize güç verdi. Silah gönderdi.. Her an yanımızda oldu. Bu vesile ile 1974 dönemi ve öncesinde, Kıbrıs için mücadele veren tüm isimsiz kahramanlarımızı da anmak istiyorum. Rahmetli olanların tümünün ruhu şad olsun…

    Sayın Erdoğan,

    Bilmem bilirmisiniz ama, 1964 yılında, Rumların Erenköy’e yaptıkları saldırıda, direnen kahraman Kıbrıs Türküne destek yine Anavatan’dan gelmişti. Hatta İngiltere ve Türkiye’de öğrenim gören birçok gencimiz okullarını bırakarak vatanları için çarpışmaya gelmişlerdi. İşte bu ortamda Anavatanımız da artan şiddetli saldırıları neticesinde Rumlara ikaz için jet uçaklarını gönderip uyarıda bulunmuştu. İşte bu uçaklardan birini kullanan Cengiz Topel’in uçağı Rumlar tarafından düşürülmüştü. Topel sağ olarak düşen uçaktan kurtulabilmişti ama, Rumlar tarafından rehin alınmıştı. Sonrası da ortada…Diri diri işkence edilerek şehit edildi. Bunu size niye anlattım? Sadece merak ettim, Yzb. Cengiz Topel’e karşı yapılan bu vahşetin ölüm raporunu hiç okudunuz mu? Böylesine vahşet uygulayan bir millet ile bizi birleşik Kıbrıs diye yeniden birleştirme gayesi taşımanız ve bu yönde mücadele veren dış unsurlara destek olmanızdan ötürü sizi kınıyorum. Ben sıradan bir vatandaşım. Ama atalarım Ergenekon çıkışlıdır. Kökenim Orta Asya’dır. Biz, Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilatının mücahit ve mücahidelerinin verdiği gece gündüz direnişi ve Anavatanımın 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği Mutlu Barış Harekatı sayesinde vatanımda huzurlu ve rahatım. Yemeğime etimi koyabilecek, pikniğimi yapabilecek, özgürce bir yerden bir yere gidebilecek durumdayım. Çok şükür Allahıma. Koskoca Anavatanımız’ın şanlı ve kahraman Türk ordusu vatan topraklarımızda bizi bekliyor. Bu huzuru birleşik Kıbrıs siyaseti adına bozmaya çalışmak neden bu kadar sizi mutlu ediyor?

    Sayın Erdoğan,

    Tabi ben, yıllarca vatanımda KKTC tanıtılması yönünde siyaset uygulamayan büyüklerime de kızgınım. Sözde söylemler bu ülkemizin yaşatılması için yetmez. Geçmişin hatalıları da çok. Ama şimdi siz daha büyük hatalısınız. Neden mi? Önce başımıza Annan planına evet deyin baskısını getirdiniz. Evet dedik de ne oldu? Uzlaşır taraf mı olduk? İzolasyonlar mı kalktı? Bilakis hayır, bu evet yine Rumlara yaradı. Şimdi batı dünyası “Kıbrıs Türkünün kendi Devletinden vazgeçtiğini” Annan planı referandumunda kabul ettiğini diyor. “Bu eveti koruyun” diyor. Bize bunun için mi evet baskısı yaptınız?

    Bize başka ne naptınız biliyor musunuz? 2003’teki AİHM’in açıkladığı Loizudu kararını kabul ederek ona 1 milyon euro ödemeyi kabul ettiniz. Bu kararı kabul ederek mülkiyet konusunu AİHM’e taşıdınız ve konuyu politik zeminden hukuki zemine soktunuz. Siz Loizudu kararının içeriğini biliyormuydunuz? Orada bugün benim can ve mal güvenliğimi, namusumu koruyan Türk askerim, adadaki haklı konumu gözardı edilerek “işgalci” olarak tanımlanması konusunda yazılan metini kabul ederken hiç mi içiniz sızlamadı? Bilmem ki acaba raporu okumuş muydunuz? …

    Sayın Erdoğan,

    Türk askeri neden adada bulunuyor biliyor musunuz? Bilmiyorsanız Rum ve Yunan’ın 15 Temmuz darbesini ve adadaki katliamlara bakınız. Peşinizde koşan adamlarınız size bunları bilgi halinde sunsunlar. Şayet sunmazlarsa ben size göndereyim. Hadi onlar geçmişte kaldı diye bir laf ederseniz kendi kendinize, ona da verilecek cevabım var, merak etmeyin. Sadece 1974 sonrasından bugüne kadar olan tüm Rum siyasilerinin demeçlerine bakmanız yeter… Hadi onu da bir kenara koyun.. Malum çok yoğunsunuz. Şunu hatırlayın; Adaya S-300 füzelerini sokmak için kriz yaratan, 1996’da Derinya olayları ile sınırlarımızı delme girşiminde bulunan, 2003’te kapıların açılması ile ilk olarak Türk köpeğini sırf Türkün diye sınırda canlı canlı yakan, ardından da belirli aralıklarda güney’de Türklere saldırılar gerçekleştiren ve “En iyi Türk ölü Türktür diye Rum milli eğitim sisteminde ve kiliselerinde yemin içtirilen Rum toplumunun var olan zihniyeti ile bizim nasıl iç içe veya Rumlarla ortak idarede anlaşabileceğimizi düşünürsünüz? Sizin barış anlayışınız bumudur?

    Sayın Erdoğan,

    KKTC Devletinin varlığı, adadaki hem Türk egemenliğinin hemde İslam dinimizin varlığının yegane simgesidir. Göndere çekilen bayrağımızda bizler bugün çaylarımıza şekerlerimiz koyabilirken, geçmişte ben bu günleri yaşayım diye bırakın bir sıcak çayı bir şekeri bile bulamayan atalarımın bana emanetidir KKTC!

    Benim bu topraklarımda Peygamber Efendimizin Halası yatmaktadır. Benim bu topraklarımda Hayrettin Barbaros’un neferleri yatmaktadır. Benim bu topraklarımda kahraman TMT’nin verdiği nice şehitler yatmaktadır. Ve benim bu topraklarımda Anavatanımdan koparak eşini, çoluğunu, çocuğunu, ailesini, vatan için geride bırakıp gelen nice şehitlerimin kanları ile doludur. Şimdi size soruyorum; ille de birleşik Kıbrıs diyerek bizi Rumun kucağına atmakla Kıbrıs davasını çözeceğinizi mi sanıyorsunuz?

    Kıbrıs Türkünün Türk hükümetinden beklentisi birleşik Kıbrıs siyasetine destek vermesi değildir. Bilakis artık tüm dünyaya var olan elçilikleri kanadıyla TANINMA çağrısında bulunması gerçeğidir. Annan planına evet dedirtilen Kıbrıs Türkü verilen o kadar söze karşın bugün halen tecrit altında ezilmeye devam ederken, siz halen hangi yapıcı ve kalıcı barıştan söz ediyorsunuz?

    Sayın Erdoğan,

    Adamıza Barış; 20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatı ile geldi. Adamıza barış, KKTC Devletinin 15 Kasım 1983’te kurulması ile geldi. Bizler Kuran, Bayrak üzerine yemin verdik. Kendi iffetimizi korurcasına bu Devletimizi koruyacak ve yaşatacağız. KKTC’ye gelip de KKTC için sözde mesajlar vermeye gerek yok. Bizim beklentimiz Tanınmadır! Tanınma, çünkü KKTC, Doğu Akdeniz’deki barış ve istikrarın yegane varlığıdır. Bilmem bu özel mektubum sizin vicdanınızda birşeyler uyandırdı mı?… Ne de olsa diğer dünyada her kişi yaptıklarından ötürü yüce Allah karşısında hesap verecektir. Sakın bu topraklarda yatan şehitlerimizin daha çok ahını almayın… Yoksa sizi çevrenizdeki adamlarınız da kurtaramayacak. Çünkü makamlar gelip geçer, büyük olan tek şey; Yüce Allah’tır. Son olarak size tek sözüm; Bizi Devletimizden yoksun etmek için uğraşmayın, yoksa ahımız yerde kalmayacaktır…”

    18 Temmuz 2008/16:34

  • Yaralı halde saatlerce PKK’lılarla çatışan Jandarma Komando astsubay Onur Bakbak

    20 Temmuz 2008

    Kahraman astsubayın savaşı

    Şehit astsubay köylülerin güvenliği için yaralı halde saatlerce çatışmış…

     

    ŞIRNAK’ın Silopi İlçesi kırsal kesiminde PKK’lı teröristlerle bir hafta önce çıkan çatışmada şehit olan 27 yaşındaki Jandarma Komando Astsubay Onur Bakbak’ın emrindeki askerler ile ateş altında kalan aralarında çocukların da bulunduğu köylülerin can güvenliğini sağlamak için yaralı olarak saatlerce teröristlerle çatıştığı ortaya çıktı.

    Bu vatan sana minnettar

    Çatışma sırasında bölgede bulunan köylüler kendilerine korumak için askerlerin yanına gittiklerini anlatarak, “Astsubay Bakbak, bacağından yaralanmış ve çatışmaya devam ediyordu. Askerlere, ‘Kendi güvenliğinizi ve köylülerin güvenliğini sağlayın’ emir verdi. Bizi güvenli bölgeye alıp çatışmaya devam etti. Daha sonra şehit olduğunu öğrendik” dedi.

    Silopi’de Cudi Dağ eteklerinde bulunan ve daha önce boşaltılan Esenli ile Derebaşı köyleri arasında devriye görevi yürüten güvenlik güçleri, 13 Temmuz 2008 akşam saatlerinde Jandarma Komando Astsubay Onur Bakbak, komutasındaki timiyle devriye görevi yürütürken bir grup PKK’lı terörist ile karşılaşıldı. Askerlerin, ‘teslim ol’ uyarısına PKK’lıların ateşle karşılık vermesi üzerini, açılan ilk ateşte Astsubay Bakbak ayağından yaralandı. Güvenlik güçlerinin karşılık vermesiyle şiddetli çatışmalar yaşanırken, daha önce boşaltılan Esenli ile Derebaşı köylerine tarlalarını sulamak ve hayvanlarını otlatmak için bulunan köylülerde ateş altında kalıp, kendilerini korumak için askerlerin bulunduğu bölgeye gittiler.

    Köylüler, daha sonra yaşadıklarını şöyle anlattı: “Yanımızda çocuklarımızla birlikte köyde hayvan otlatıp , bahçelerimizi sularken, gelen askerler bizimle bir süre sohbet ettikten sonra yanımızdan ayrılıp gittiler. Yaklaşık 15-20 dakika sonra askerlerin gittiği yönden silah sesleri gelmeye başladı.

    Kurşunlar üzerimizden geçerken bizde kendimizi korumak için çocuklarımızı da alarak askerlerin bulunduğu yere gittik. Köyde siper alan askerler PKK’lılarla çatışıyordu. O sırada Astsubay Onur Bakbak’ın ayağından yaralı olduğunu gördük. Yaralı halde çatışmaya devam ediyordu. Bizi görünce emrindeki askerlere, ‘Kendinizi güvenliğiniz ile köylülerin güvenliğini sağlayın’ diye emir verdi. Bize de kendinize dikkat edin, çocuklarınızı koruyun” dedi. Biz daha sonra güvenli bir bölgeye geçtik. Astsubay yaralı halde çatışmaya devam ediyordu. Daha sonra onun şehit olduğunu öğrendik. O hem bizi hem de emrindeki askerleri korumak için yaralı halde çatıştı. Şehit olduğunu öğrendiğimizde çok üzüldük

    Yaralı halde saatlerce PKK’lılarla çatışan Jandarma Komando astsubay Onur Bakbak, sıcak temasın ilerleyen saatlerinde emrindeki askerlerden Jandarma Komando Er Murat Uzun ile şehit oldu. Şehit Bakbak, memleketi Çorum’da, er Murat Uzun ise Samsun’un Ondokuzmayıs İlçesi’nde toprağa verilmişti.

    Hürriyet

  • Sarkozy Atatürk’e sövdü mü, övdü mü?

    Sarkozy Atatürk’e sövdü mü, övdü mü?

    From: Tolga Cakir <[email protected]>
    To: Haluk Demirbag
    SABETAY VAROL Paris
    Esad’la Paris’te görüşmesi ile ilgili eleştirilere Sarkozy’nin şu tuhaf cevabı verdiği iddia edildi: “Ne yapalım, Ortadoğu’dan ya Talibanlar, ya da Atatürkler çıkıyor”
    Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy’nin, partisine mensup milletvekilleriyle yaptığı bir sohbet sırasında kendisine Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı kastederek Ortadoğulu diktatörleri neden Paris’e davet ettiği soranlara, “Ne yapalım. Ortadoğu’dan ya Talibanlar ya Atatürkler çıkıyor” karşılığını verdiği iddia edildi.
    Associated Press’in haberine göre iktidar partisi Halk Hareketi İçin Birlik (UMP) milletvekilleriyle bir araya gelen Sarkozy, geçen pazar günü düzenlenen “Akdeniz İçin Birlik” zirvesine Esad’ı davet etmesinin ve Suriye ile ilişkileri güçlendirmek için girişimlerde bulunmasının doğru bir karar olduğunda ısrar etti.
    Esad’ın ayağına kırmızı halı serilmesini barış yapma gereksinimiyle açıklayan Sarkozy, polis devleti olarak bilinen Tunus’un lideri Zeynel Abidin Ben Ali’nin ülkesinde, “küçük kızların tümünün okula gönderildiğinin de unutulmaması gerektiğini” ekledi.
    AP’nin haberinde toplantıda bulunan kimi UMP milletvekillerinin, insan hakları ihlallerini hiçe sayar bir tavırda sarf edilen bu sözlerin bazı milletvekillerini sinirlendirdiğini ve şoke ettiğini yazdı.
    Kaynak: Milliyet, 16 Temmuz 2008
  • CEHENNEM ADASI NARGİN!

    CEHENNEM ADASI NARGİN!

    CEHENNEM ADASI NARGİN !    

    Sarıkamış Harekatı ve Kafkas Cephesi’nde Ruslar’a esir düşerek Sibirya’daki çeşitli esir kamplarına götürülen Türk askerlerinin, esir kamplarındaki esaret yılları ”Cehennem Adası Nargin” adlı belgesele konu oldu.

     
       

     


    Belgeselin yönetmeni Haluk Ölçekçi’den alınan bilgiye göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen belgeselin çalışmaları 14 ay sürdü. Belgesel, Sarıkamış Harekatı’nda esir düşerek Sibirya’daki esir kamplarına götürülen ve 5 yıl boyunca çeşitli kamplarda esir kalan Tuğgeneral Ziya Yergök’ün 1850 sayfalık üç ciltten oluşan el yazması anılarından yola çıkılarak hazırlandı.

    Belgeselde, Nargin ile diğer esir kamplarında kalan ve Anadolu’ya tekrar dönmeyi başaran 11 askerin anılarına, birinci derecedeki yakınlarıyla yapılan röportajlara ve döneme ait Türkiye, İngiltere ve Rusya devlet arşivlerindeki belge, fotoğraflar ve görüntülere yer verildi.

    Sarıkamış Dayanışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Birgün Sönmez, eski milletvekili Turhan Çömez, Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran, Yrd. Doç. Dr. Cemil Kutlu, Yrd. Doç. Dr. Celal Metin, Dr. Umur Işık ile esaret yaşayan Tuğgeneral Ziya Yergök’ün oğlu Nurullah Yergök, İrfanoğlu İsmail Efendi’nin oğlu Ahmet Rıza İrfanoğlu ile Ahmet Göze’nin oğlu Gazeteci-yazar Ergun Göze’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda akademisyen ve düşünürün de katıldığı çalışmada ayrıca Prof. Dr. Birgün Sönmez’in özel arşivinden de görüntüler yer alıyor.

    Yönetmenliğini Haluk Ölçekçi’nin, proje koordinatörlüğünü Konur Alp Koz’un, görsel yönetmenliğini Cihan Kahraman’ın üstlendiği ve Türk esirlerinin yaşamlarının konu edildiği belgesel için Rusya Devleti Askeri Tarih Arşivi (RDATA) ve İngiliz Devlet Arşivine de girildi. Ayrıca, arşivlerdeki binlerce belge ve döneme ait Türk ve Rus askerlerinin anıları da incelendi.

    Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nce 1914-1919 yılları arasında çekilen ve ilk kez Türk araştırmacılar tarafından kullanılan görüntülerin de bulunduğu belgesel için Türk esirlerinin mektup ve hatıraları da incelemeye alındı.

    Belgeselin ilk bölümünde, Doğu Cephesi’nde Ruslar’a ve Ermeni çetelerine esir düşen ve yaya olarak Tiflis’e, oradan da yük vagonlarıyla Sibirya’da bulunan esir kamplarına götürülen Türkler’in bu yolculuklar sırasında yaşadıkları resmi belgeler ve hatıratlara dayanılarak aktarıldı. İkinci bölümde ise Nargin Esir Kampı ile Sibirya’daki diğer esir kamplarındakilerin yaşamları, Osmanlı Üsera Temsilcisi Yusuf Akçura’nın raporu ışığında tarihi belgeler ve döneme ait tarihi görüntülerle desteklenerek hazırlandı.

    Son bölümde de kamplardan kaçarak Türkiye’ye dönmeyi başaran esirlerin hatıraları ve birinci derecede yakınlarının ifadelerine yer verildi. Çalışma için Balıkesir, Manisa, İstanbul, Ankara, Erzurum, Trabzon ve Adana’da çekimler yapıldı. Toplam 39 bin 657 sayfa Türkçe, 2 bin 67 sayfa İngilizce ve Rusça kaynak tarandı. Belgesel için Türkiye ve Azerbaycan’dan 78 kişiyle görüşüldü, bunlardan 16’sıyla çekim yapıldı. Belgeselde, Nargin Adası’ndaki esir kampında tutsak Türk esirlerinin görüntülerine yer verildi.

    Belgeselde, Rusya Devleti Askeri Tarih Arşivi’nde ulaşılan bazı raporlarda Sarıkamış Harekatı sırasında Osmanlı idaresindeki Ermeniler’in bölge hakkında Ruslar için istihbarat topladığı, bazı Ermeni köylerinin ise harekat sırasında Türk birliklerine lojistik sağlanmaması için Ermeniler tarafından yakıldığı gibi konulara tarihi belgeler ışığında yer veriliyor.

    Belgeselin çekiminde 7 kişilik ekip görev alırken, ikinci bölüm çalışmaları için İngiltere, Azerbaycan, Mısır ile yurt dışındaki Türk şehitliklerinin bulunduğu merkezlerde de çekimler yapılacak. Belgesel, yurt dışı festivallere de katılacak.

    -SOĞUK VE AÇLIĞA YENİLDİLER-

    Sarıkamış Harekatı’na ilişkin anılarını aktaran Tuğgeneral Ziya Yergök, Rus esaretindeki yıllarını ilerlemiş yaşına rağmen belgesele bütün detaylarıyla aktardı.

    Belgeseldeki bilgilere göre, Nurullah Yergök, Sarıkamış Harekatı’na 83. Alay Komutanı olarak katılan babasının askerlerin ne bulursa onu yediğini, soğuktan korunmak için girdikleri ahırlarda da hayatını kaybedenlerin olduğunu, sefalet yüzünden taburların mevcudunun da 300’e düştüğünü aktardığını dile getirdi.

    Babasının düşman karşısında son gücüne kadar çarpıştığını anlatan Yergök, ayağında çarıkla eksi 25 derecede kara bata çıka yürüyen askerlerin öylece donup kaldığını da ifade etti. Çocukluğunda, babasının bunları anlatırken gözyaşlarını tutamadığını aktaran Yergök, savaşın sonlarına doğru kafasına isabet eden bir şarapnel parçasıyla yaralanan babasının kaldırıldığı sahra hastanesinde Ruslar’a esir düştüğünü belirtti.

    Babasının, ”kendisi için esaretin ölümden beter olduğunu” sık sık ifade ettiğini söyleyen Yergök, ”Buna rağmen yaşamak için direnmiştir. Onun bu mücadelesi ölüm kalım savaşından çok vatana kavuşma maksadıyla verilen onurlu bir mücadeledir” diyor. Rus ordularının içindeki Ermeniler’in esir kamplarında yönetici olarak görev aldıklarını babasından duyduğunu da anlatan Yergök, babasının anlatımıyla yaşananları şöyle aktarıyor:

    ”Savaş yetmiyormuş gibi birçok Mehmetçiği de bu yolculuklarda kaybettik. Babam bunları anlatırken çok duygulanırdı. Esarete daha fazla dayanamamış ve özellikle Azerbaycan’da kurulu bulunan Türk derneklerinden de yardım alarak esir kampından kaçmıştır. Kaçışı sırasında yakalanmış, Ruslar tarafından aylarca hapiste tutulmuş ve bitler nedeniyle yakalandıkları tifo gibi bulaşıcı hastalıklarla, ölümle pençeleşmiştir. Bunlar yakın tarih çalışmalarında çok anlatılmadı, konuşulmadı.”

    -ESİR TÜRKLERİN ÇEKTİĞİ ACILAR-

    Prof. Dr. Taşkıran ise Çarlığın harekat öncesi toprak vaadiyle örgütün önde gelenlerine Rus birliklerinde üst düzeyde görevler verdiğini, bazı örgüt üyelerinin ise gizlice Osmanlı topraklarına sızarak erzak teminini engellemek için Ermeni ve Türk köylerini ateşe verdiğini ifade etti.

    Rus birliklerindeki Ermeni komutanların esir Türkler’e tarihin en büyük acılarını yaşattığını belirten Taşkıran, belgeselde bunu şu sözlerle anlatıyor:

    ”Ermenilerin, Türk esirlerine çok kötü davrandıklarını, esirlerimizin hemen hemen hepsi söylemektedir. Bolşevik ihtilalini destekleyen, buna katılan Ermeniler de var. Bu Ermeniler yönetici konumuna geldiler, kamplarda oldular.

    Bunların esirlerimize kötü davrandığını söylüyorlar. Dönen esirlerin anılarında bunlar var. Antep’te defterdarlıkta görev yapan bir memur esir edilmiş, Mısır’daki kampta yaşadıklarını anlatıyor. ‘Kampta Ermeni doktorlar vardı. Biz revire müracaat ettiğimiz zaman bizi hemen hastaneye gönderirlerdi. Hastanede bulunan Ermeni doktorların eline düşerdik. Ermeni doktorlar nişan almada kullanıldığı için özellikle sağ gözümüzden başlayarak hiçbir şeyi olmadığı halde gözümüzü oyarlardı’ diyor.”

    Belgeselin Rus devlet arşivlerindeki çalışmalarını yürüten Dr. Tamara Ölçekçi de, ”Ermeni doktorların bulunduğu esir kamplarında her gün 35-40 Türk esirinin öldüğü Rus arşivlerine bile yansımıştır. Bunlar ölmemiş, resmen gerekli sağlık şartları yerine getirilmediği için öldürülmüştür” dedi.

    Rus elçiliği tarafından 23 Şubat 1915 tarihinde Rus Dışişleri Bakanlığına gönderilen belgenin Ermeni çetelerinin sivil katliamlar yaptığını kanıtladığını belirten Ölçekçi, Ermeni çetelerinin bazı doğu illerinde sivil katliamlara başlamalarının Rus generalleri de rahatsız ettiğini, harekattan 38 gün sonra bir Rus komutanının çektiği telgrafın çetelerin doğu illerindeki faaliyetlerini ve belgeselde anlatılan katliamı özetlediğini kaydetti.