Blog

  • ALMANYA’DAKİ YANGIN FACİASIYLA İLGİLİ SORUŞTURMA DURDURULDU

    ALMANYA’DAKİ YANGIN FACİASIYLA İLGİLİ SORUŞTURMA DURDURULDU

    BERLİN (A.A) – 23.07.2008 – Almanya’nın Ludwigshafen kentindeki çok katlı bir binada 3 Şubat’ta çıkan ve 9 Türkün hayatını kaybettiği yangınla ilgili soruşturma durduruldu.

    Soruşturmayı yürüten Frankenthal Savcılığı tarafından bugün yapılan açıklamada, yangının neden çıktığının hala tam olarak bilinmediği, ancak soruşturmanın sürdürülmesi için de bir neden kalmadığı bildirildi.

    Uzmanların, binanın ”kundaklandığı olasılığına neredeyse hiç inanmadıkları” ve yangının çok büyük olasılıkla ”bugüne kadar belirlenemeyen hatalı bir tutumdan” kaynaklandığının tahmin edildiği kaydedildi.

    (EA-ÇA)
    23.07.2008 13:02:43

  • ALMAN HÜKÜMETİ, VATANDAŞLIK SINAVI UYGULANMASINI KARARLAŞTIRDI

    ALMAN HÜKÜMETİ, VATANDAŞLIK SINAVI UYGULANMASINI KARARLAŞTIRDI

    BERLİN (A.A) – 23.07.2008 – Alman kabinesi, vatandaşlık almak isteyen yabancılara 1 Eylül 2008 tarihinden itibaren vatandaşlık sınavı uygulanmasını kararlaştırdı.

    Almanya İçişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, “Demokraside yaşam”, “Tarih ve sorumluluk”, “İnsan ve toplum” başlıkları altında hazırlanan 300, Almanya’yla ilgili de genel kapsamlı 10 sorunun, bakanlığın internet sayfasında yer aldığı, ayrıca resmi gazetede yayımlanacağı bildirildi.

    Soruların Eğitim Alanında Kalite Geliştirme Enstitüsü (IQB) tarafından Berlin’deki Humboldt Üniversitesinde hazırlandığı ve uzmanlar tarafından sürekli geliştirildiği ifade edilen açıklamada, soruların kamuoyunda genelde olumlu yankı bulduğu, başlangıçta yanlış ya da eksik formüle edilen soru ve cevapların da düzeltildiği kaydedildi.

    Açıklamada, soruların okullarda Alman ve göçmen kökenli öğrencilere de sorulduğu ve genelde başarılı sonuçlar alındığı belirtilerek, eyaletler tarafından teklif edilen 60 saatlik vatandaşlık kurslarının da soruların cevaplandırılmasında yardımcı olacağı ifade edildi.

    Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble de yaptığı açıklamada, “Vatandaşlık sınavı, Almanya hakkında asgari düzeyde bilgi sahibi olunmasını hedefliyor. Sınav uygun düzeyde ve hiç kimseyi fazlasıyla zorlamıyor” dedi.

    Vatandaşlık için şart kılınan sınava katılan yabancılara toplam 310 soru arasından rastgele 33 soru sorulacak. Bu soruların en az 17’sini bilen kişi sınavı başarmış olacak. Almanya’da yaşayan ve burada en az lise mezunu olan yabancılar bu sınavdan muaf tutulacak.

    (EA-HA-ALŞ)
    23.07.2008 12:41:05

  • Rusya halkının yüzde 33’ü Ermeni soykırım iddialarını hiç işitmemiş

    Rusya halkının yüzde 33’ü Ermeni soykırım iddialarını hiç işitmemiş

    Rusya’da Levada Center adlı kamuoyu araştırmaları şirketinin anketine göre, Rus halkının yüzde 37’si “Osmanlı Türklerinin 1914-1923 yılları arasındaki dönemde Ermenilere karşı soykırım uyguladığı” görüşünde. Yüzde 13’lük kitle iddiaların büyük ölçüde abartıldığını söylerken, yüzde 33 “İddiaları hiç duymadım” diyor. Kararsız, ya da fikir sahibi olmayanların oranı yüzde 17.

    Regnum haber ajansının bildirdiğine göre bu anket 2007 yılında yapılmış.
    24/7/2008 

  • DÖNERİN VATANINDAN DÜNYAYA DÖNER OCAĞI

    DÖNERİN VATANINDAN DÜNYAYA DÖNER OCAĞI

    ENDÜSTRİYEL MUTFAK ALANINDA FAALİYET GÖSTEREN İNOKSAN, ALMANYA, FRANSA VE İTALYA BAŞTA OLMAK ÜZERE AB ÜYESİ ÜLKELER İLE ARAP ÜLKELERİ VE TÜRK CUMHURİYETLERİNE, GAZ ATEŞİYLE ETİN TEMAS ETMEDİĞİ, ETİ DAHA ÇABUK VE HİJYENİK ORTAMDA PİŞİREN DÖNER OCAĞI İHRAÇ EDİYOR. DÖNER HAKKINDA YETERLİ BİLGİ SAHİBİ OLMAYAN ÜLKELERE AŞÇI GÖNDEREREK EĞİTİM VEREN FİRMANIN HEDEFLERİ ARASINDA, DÖNER OCAĞI İLE ABD PAZARINA GİRMEK BULUNUYOR

    BURSA (A.A) – 23.07.2008 – Emre Umurbilir – Endüstriyel mutfak alanında faaliyet gösteren İnoksan, Almanya, Fransa ve İtalya başta olmak üzere AB üyesi ülkeler ile Arap ülkeleri ve Türk cumhuriyetlerine, gaz ateşiyle etin temas etmediği, eti daha çabuk ve hijyenik ortamda pişiren döner ocağı ihraç ediliyor.

    Döner hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan ülkelere aşçı göndererek eğitim veren firmanın hedefleri arasında, döner ocağı ile ABD pazarına girmek bulunuyor.

    İnoksan A.Ş Genel Koordinatörü Gürhan Akdoğan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, profesyonel mutfaklara yönelik hazırlık, pişirme, servis ve bulaşıkhane üniteleriyle endüstriyel mutfak ekipmanları ve cihazlarının da aralarında bulunduğu 4 bin çeşit yardımcı mutfak malzemesini müşterilerinin beğenisine sunduklarını belirtti.

    Özellikle yurt dışı pazarında, perakendecilikten komple hizmete doğru bir dönüş göstermeye başladıklarını dile getiren Akdoğan, böylelikle restoran, mutfak ve otel gibi alanlar için hem proje ürettiklerini hem de bu projeleri uygular konuma geldiklerini ifade etti.

    Akdoğan, 60 civarında ülkeye ihracat yaptıklarını anlatarak, ihraç ürünleri arasında bulunan döner ocaklarının satışının her geçen gün arttığını bildirdi.

    Dünyada tescil ve patenti kendilerine ait olan döner ocağında, gaz ateşiyle etin temas etmediğini, etin daha çabuk ve hijyenik ortamda piştiğini belirten Akdoğan, döner ocağı ihracatının, ağırlıklı olarak Türklerin yoğun yaşadığı ülkeler ile döner yeme alışkanlığı bulunan Arap ülkelerine yapıldığını kaydetti.

    Akdoğan, AB üyesi ülkeler arasında döner ocağına en çok talebin, Almanya, Fransa ve İtalya’dan geldiğini ifade ederek, şöyle konuştu:

    ”Almanya, bu işin en yaygın olduğu ülkelerin başında geliyor. Fransa’da tahminlerimizin üzerinde bir ilgiyle karşılandık. Döner alışkanlığı, yayılarak devam ediyor. Hatta isteyenlere aşçı göndererek, dönerin nasıl yapıldığına ilişkin bilgi de veriyoruz. Döner kültürünün bulunduğu Arap ülkeleri ve Türk cumhuriyetlerinden de döner ocağına büyük talep var. Hatta Şanghay gibi yerlerde bile İnoksan marka döner ocağına artık rastlanabiliyor.”

     

    -ABD PAZARINA HAZIRLIK-

     

    Gürhan Akdoğan, ABD halkının Avrupa’ya göre yeme alışkanlığının çok farklı olduğuna ve fast-food ağırlıklı beslendiğine işaret ederek, döner ocaklarıyla ABD pazarına girmeyi hedeflediklerini vurguladı.

    ABD pazarına girme hedefinin önünde, teknik engeller için çeşitli standartlar almak başta olmak üzere bazı zorluklar bulunduğunu anlatan Akdoğan, şunları söyledi:

    ”ABD pazarına yönelik orada bir mutfak firmasıyla işbirliği yaparak, döner ocağını oralarda yaygınlaştırmanın ve teknik alt yapısını hazırlamanın planlamasını yapıyoruz. ABD pazarına, orta vadede girmeyi hedefliyoruz. Bu pazarda yer almak için ciddi bir alt yapı hazırlığı yapmamız gerekiyor. ABD pazarına, yavaş, emin ve doğru şekilde girmek istiyoruz. ABD’de döner kültürü pek yok ama bu yavaş yavaş gelişecek diye düşünüyoruz.”

    Akdoğan, Türkiye’de kendi sektörlerinde CNC teknolojilerini kullanan ilk firma olduklarına değinerek, şunları kaydetti:

    ”Fakat kullandığımız teknolojiler, eskimeye başladı. Bükme, kesme ve delme işlemlerine ilişkin lazerler gündeme geldi. Tüm bunlarla ilgili bütünsel bir teknoloji yenilemeye gidiyoruz. Bu teknolojik yenilemeyle belki Bursa ve Türkiye’de ilk olabilecek bir lazer otomasyonunu hayata geçireceğiz. Bunun için yaklaşık 2,5 milyon avroluk bir makine yatırımı planlanıyor.”

    (EMR-MUR-MTN)
    23.07.2008 10:38:29

  • AYDIN OLMAK

    AYDIN OLMAK

    ‘Aydın olmak nedir?’ Aydın, entelektüel,……….v.b. türünde pek çok kavram var. Peki entelektüelin karşılığı aydın mıdır, yoksa ‘aydın’ a ayrı bir anlam mı yüklenmelidir. Hep ‘entel takılıyor’ yada ‘entellik etme’ sözleriyle insanlara aşağılayıcı bir tavır edasıyla yaklaşıyoruz da ‘aydın’ denildiğinde durup düşünüyoruz. Örneğin hiç kimseye ‘aydın takılıyor’ demiyoruz. Kimdir bu aydın?

    Düşünce ve beyin çabası gösteren,zihinsel bir işle iştigal eden yada kafasıyla, fikirleriyle aydınlatma işlevini görev edinen midir? Yaygın tanım ‘aydın düşünce emekçisidir’ der. Peki tanım buysa bunun içerisine çok geniş bir kesim girmez mi? Mesela bilim, felsefe, edebiyat ve sanat yaratıcıları ve de tüm beyaz gömlekliler girer (bürokrat, mühendis, teknisyen, memur). Peki bunlar düşünce üretenler mi, yoksa üretilen düşüncenin yönetici ve yayıcıları mıdırlar?İkincisi demek daha uygun olacaktır. Zira bence aydın; düşüncelerini kendisi üretebildiği gibi, onları insanları aydınlatmak uğruna kullanan ve savaşandır. Tanımı böyle yaparsak ta bahsettiğimiz kesim daralır, küçülür. Bu durumda da aydın, kafası ve düşünceleriyle toplumu değiştirmeye çalışan insan olarak tanımlanacaktır. Yani ‘yenilikçi’ ve ‘aydınlatıcı’..

    Barış ve insanlık düşmanı güçlerin sevinç çığlıkları attıkları bir dönemde, insanlığın geleceğine sahip çıkma sorumluluğunu üstlenen, onurlu, inatçı ve özverili bir insandır aydın. Ancak yaşamla mücadele ederken, bunu güç araçlarıyla değil, tartışarak yapar. Onun silahları; kişisel bilgileri, yetisi ve inançlarıdır. Aydın bütüne ait bir parça olmaya güçlükle razı olur ve bunu yaparken de hevesinden değil, sadece ve sadece zorunluluktan yapar. Disiplin gereğini yalnızca kitleler için kabul eder, seçkin kafalar için değil. Ve kuşkusuz kendisini de bunlar arasına koyar… Olması gerekendir bu bir bakıma. Zira aydın, olayları ve düşüncelerini açıkça yazabilmek isteyendir, bu yolda mücadele verendir. ’Aydınlatma’ görevi onlara ayrı bir misyon yükler. Bu nedenle de siyasi iktidarların disiplin adı altında düşüncelerine sansür uygulamalarından hoşlanmazlar. Çünkü böyle bir durumda halka ulaşacak olanın, ’aydınlatma’ işlevinden uzak, siyasi iktidarın öğretilerinin dikte edilmesi olacağının bilincindedir. Bu nedenle disipline karşı çıkar, kişisel inançları için bunlara savaş açarlar. Sansüre uymaz, üzerlerindeki misyon gereği düşüncelerini olduğu gibi ifade ederler. Sonuç mu? Hapisler,gözaltılar….. Peki bunlardan sonra pes mi etmelidir aydın? Hayırrrr!…… Gerçek aydın, misyonuna duyduğu inançla bunlara boyun eğmemelidir. Ne olursa olsun… Aksi halde misyonunun yüklediği sorumlulukları yerine getirmeyen aydınlara gün gelecek halk cezasını en ağır şekilde verecektir.

    ‘Kah sevecen,kah korkunç maskelerle
    Raksa çıkılan bir karnaval fikir hayatımız
    Tanımıyoruz…
    Nereden geliyorlar? Bilen yok Firavunlara benziyorlar
    Kalabalığa çehrelerini göstermeyen firavunlara
    Ve aydınlarımız…
    O meçhul için ehramlara taş taşıyan birer köle
    Tarihse hep firavunlardan bahseder
    Taşları taşıyanlar onlarmış gibi….’ 

  • Atatürk’ün Türk Diline ve Türk Tarihine Verdiği Önem

    Atatürk’ün Türk Diline ve Türk Tarihine Verdiği Önem

    Atatürk

    Atatürk, milli dilin korunması ve gelecek nesillere aktarılması doğrultusunda çalışmalar yapmış, “Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir” diyerek, milletimizin birlikteliği için Türk diline verilmesi gereken önemi vurgulamıştır. “Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alakalı olmasını isteriz.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1 Kasım 1932, cilt I, s. 372) sözüyle de, bu konuda devlete düşen göreve işaret etmiştir.

    Atatürk, Türk milliyetçiliğinin yerleşmesi ve sağlamlaşması hususunda, milletin ortak dil konusunda bilgilenmesi gerektiğine inanmış ve bu amaçla çalışmıştır. Bu doğrultuda, Atatürk’ün talimatıyla; 12 Temmuz 1932’de, daha sonra “Türk Dil Kurumu” adını alacak olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Atatürk, Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat incelemiş, dönemindeki bilginleri, Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerinin ilk iki cildi, onun sağlığında yayımlanmış; Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır. ( Türk Dil Kurumu web sitesi, www.tdk.gov.tr )

    Atatürk’ün Türk Tarihi ve Türk Dili konularına ne denli önem verdiği, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile, mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’na bırakmış olmasından anlaşılır. Bu iki kurumun bütçesi, bugün de Atatürk’ün mirasından karşılanmaktadır.

    Bir insanın milli değerlerine sahip çıkması için milletini sevmesi; milletini sevmesi için ise onu tanıması gerekir. Milletinin geçmişte yaşadıklarını öğrenen insan, ona daha sağlam bağlarla tutunur; sadakati katlanarak artar ve milli duyguları daha da perçinlenir.

    Türk Milleti’nin büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını arzulayan Atatürk, bu fikri savunmayı hayatı boyunca amaç edinmiştir. “Büyük devletler kuran atalarımız büyük ve geniş uygarlıklara da sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur.”…”Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” (Afet İnan, Atatürk hakkında Hatıralar ve Belgeler, 1968, s. 311) diyerek; Türk insanının tarihini öğrenmesinin önemini vurgulamıştır.

    Türk kültürünü ve Türk tarihini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla, Atatürk kurumun çalışmalarına önderlik etmiş, çalışma planını kendisi çizmiş; Türk ve Türkiye tarihini aydınlatacak araştırmacılara yol gösterici nitelikte aşağıdaki direktifleri vermiştir:

    “…. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” (Türk Tarih Kurumu web sitesi, www.ttk.gov.tr)

    Kaynak: Önce Vatan, 14 Haziran 2006

  • FETULLAH GÜLEN DOSYASI

    FETULLAH GÜLEN DOSYASI

    Yazar Milli Çözüm Araştırma Ekibi

    Fetullah Gülen; Risale-i Nur gibi, ilmi ve imani eserleri okuyup anlamak, çevresine ve cemaatine aktarıp açıklamak üzere giriştiği gayret ve hizmetlerle tanındı ve öne çıktı. İslam’i ve insani özelliklerle bezenmiş, milli ve manevi değerleri benimsemiş, hayırlı ve yararlı bir gençlik yetiştirme yolunda, yurt ve dershane faaliyetlerini, kurs-burs hizmetlerini giderek yoğunlaştırdı.
    1970’lerin ortalarında, Milli Görüş istikametinde hizmet gören Ak-Evler hareketinden koparılarak “AKYAZILI” Vakfı kurdurulan Fetullah Gülen, giderek Bediüzzaman’ın çizgisinden uzaklaşarak masonik merkezlere yaklaştı. Dünya’ya hükmeden ve çok gizli ve de kirli işler çeviren siyonist mahfillerle; Pek karmaşık ve karanlık ilişkiler ağına takıldı.

    Hiçbir resmi sıfat ve statüsü bulunmayan, yüksek öğrenim bile yapmayan sade ve samimi bir hoca efendinin değil, bakanların ve başkanların bile erişemediği uluslar arası bir protokol pozisyonuyla; Papayla programlara… Politikacılarla pazarlıklara başlamıştı.

    İlk bakışta: Hiçbir resmi etiketi ve dini temsil yetkisi bulunmadan, şahsi gayret ve marifetiyle (hatta bazılarına göre özel velayet ve kerametiyle) bu denli yaygın bir organizeye ve saygın bir otoriteye eriştiği sanılsa… Daha doğrusu malum merkezlerce böyle sunulsa da; aslında O, “küresel çete”nin ve siyonist sömürücü sermayenin, artık sadece bir maşasıydı… Kahraman rolü oynatılan bir figürandı. Ve O’nun patron değil, piyon olduğu, sonunda zan ve tahminlerle değil, resmi belgeler ve şahitlerle ortaya çıkmıştı.

    İşte Amerika’daki siyonist yahudi stratejisti ve CIA Ortadoğu şefi Graham E. Fuller Fetullah Gülen’e bunun için sahip çıkmakta ve O’nu yere göğe sığdıramamaktaydı.

    Bu hareket, halen Fethullah Gülen’in. liderlik ettiği en geniş ve en etkili kanadın adına izafeten çoğun­lukla Gülen hareketi veya Fethullahçılar (Fethullah takipçileri) olarak anılmaktadır. Nur hareketi yetmiş yıldan fazla bir süredir sahnededir, şu anda Türkiye’deki en geniş organize dini hareket­tir, dünyada da en genişlerinden biridir. Gülen özellikle hareke­tin enerjisinin büyük bir kısmını, niteliği itibariyle hemen hemen evrenselci ye geniş manevi Öğretilere dayalı olarak İslama modernist bir bakışta yaklaşacak okulların açılması ve çalışma gruplarının kurulması da dahil, eğitimle ilgili çabalara yönelt­mektedir. Eğitim üzerindeki bu odaklanma hareketin, bilim ve teknoloji dahil bütün alanlarda eğitim ve bilginin dinle asla çelişmeyeceği, olsa olsa Allah’ın varlığı inancına ve kainatın var ediliş amacının anlaşılmasına hizmet edeceği inancını yansıtmaktadır. Hareket toplumda daha yüksek bir manevi bilinç düzeyi oluşturmaya, böylelikle zaman içinde daha aydınlanmış bir yönetişime Önayak olmaya gayret etmektedir. Klasik Şeriat, hareketin düşüncesinde merkezi bir rol oynamaz; esasen Şeriat, geniş anlamda, Allah’ın engin muradının yerine getirilebilmesi için yürünecek “yol” (Şeriatın kelime anlamı) olarak anlaşılmaktadır. Nur üyele­ri yerçekimi yasasını bile, Örneğin, Şeriatın unsurlarından biri olarak tarif ederler. Hareket İslâmi metinlerde, onların literal emirleri içinde değil de orijinal uygulamaları çerçevesinde, bugünün yeni çerçeveleri ışığında yorumlanarak anlaşılmasını sağ­lamak üzere, ciddi oranda içtihad (yorum) yoluna başvurur. Bu anlamda da hareketin görünümü son derece modernisttir.

    Nur hareketi görüşlerinde rasyonalisttir ve çoğulcu bir top­lum içinde Allah’ın yarattıklarının görkemli çok yüzlü düzenini ifade eden bütün öteki dini (hatta dini olmayan) görüşlere karşı hoşgörülü olmaya büyük önem verir. Allah’a giden yolda bilgiye yaptığı vurgu doğrultusunda, Nur hareketinin Türkiye’de 236 ilk ve ortaokul, özellikle eski Sovyet blokuna dahil ülkelerde olmak üzere dışarıda 280 okul açmış olduğu, buralarda ingilizce ve Türkçe kaliteli seküler eğitim verildiği bildirilmektedir. 200 dolayında dini vakıf ve 211 ticari şirket bu faaliyetleri finansal olarak desteklemektedir.

    Her ne kadar Nurcuların bir siyasal parti kurma niyetleri yok­sa da, hareketin liderleri anahtar meselelerde nasıl oy kullanmak gerektiği konusunda milyonları bulan takipçilerine bağlayıcı olmayan tavsiyelerde bulunmaktadır. Üyeleri birçok farklı geleneksel Türk siyasi partilerinde, İslamcı partilerde ancak çok hafif olmak üzere temsil edilmişlerdir. Nur hareketinin bütün apolitik niteliğine rağmen, Türkiye’nin radikal laikçileri, özellikle askeri liderler, Nur hareketini, sahip olduğunu iddia ettikleri uzun dö­nemli, dini aktivistleri devlete sızdırmak ve sonunda devleti ele geçirmek niyeti açısından yıkıcı ve hatta tehlikeli olarak görmek­tedirler. Tam da Nurcuların savunduğu şeyden korkuyorlar -in­sanların kalplerini değiştirmek suretiyle toplumun aşağıdan yukarıya tedricen İslâmileştirilmesi. Bunun sonucu olarak, Nurcu­lar düzenli bir şekilde ordudan ve devlet kurumlarından tasfiye edilmekte, hareket ve kurumları taciz edilmekte ve mahkemeler­de yargılanmaktadır.[1]
    Katıksız ve amansız şeriat düşmanı Bülent Ecevit’in bile Fetullah Gülen’e övgüler dizmesinin ve Fetullahçıları partisinden aday gösterip Milletvekili seçtirmesinin arkasında, acaba ne gibi hedefler yatmaktaydı.

    Milli Görüşten ve Erbakan gerçeğinden uykuları kaçan Bilderberg’ci Ecevit’lerin ve Graham Fuller’lerin Fetullah Gülen’i ve O’nun siyasi temsilcisi AKP’yi böylesine sahiplenmeleri acaba hangi hikmetlere dayanmaktaydı?

    “Türkiye demokratikleştikçe (Fetullah Gülen’in ve AKP’nin benimsediği ve Amerika’nın desteklediği) İslam’ın, Türklerin hayatında daha önemli bir konuma “geri dönmesi” kaçınılmazdı.” Diyen Graham Fuller böylece ağzındaki baklayı da kafasındaki şeytanlığı da açığa vurmaktaydı.[2]
    Rusya Fetullah Gülen okullarını kapatıyor:

    Rusya yönetimi, ülke içindeki Fethullah Gülen okullarını kapatmak için harekete geçti. Gülen’e bağlı çeşitli şirketleri yakın takip altına alan Rus yönetimi, okulları “Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi” olarak görüyor. Rusya yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı görevlilerin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapılıyor.

    Rusya Federasyonu, Fethul­lah Gülen okullarını kapatmaya başladı. Ulaşan bil­giye göre, Rusya Federasyonu yö­netimi Fethullah Gülen okullarını açan şirketleri yakın takibe aldı. Söz konusu operasyonun, Fethul­lah tarikatının okullarına ve şir­ketlerine karşı zaman zaman yapı­lan soruşturmaların en kapsamlısı olacağı açıklandı.

    Öte yandan, Rusya Federasyo­nu: yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı görevlile­rin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapıldığını hatırlattı.

    Rus yetkililer, Fethullah Gülen okullarını açıkça “Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme merkezi” olarak tanımladı. Öte yandan, Türkiye kamuoyuna “modern okullar” olarak sunulan bu okullardan bazılarında çok sinsi ve siyasi faaliyetler yapıldığı ve ABD’nin dünya hakimiyeti için beyinlerin yıkandığı özellikle vurgulandı.

    Moskova’da yayımlanan Nezavisimaya gazetesi, Haziran 2000’de Fethullah Gülen’in Rusya’daki taraftarlarının iktidar organlarına sızdığını yazdı.

    Söz konusu okulların önce Rusya’nın Türkçe konuşan bölgelerinde kurulduğunu bildiren Nezavisimaya, Tataristan’da 8, Başkırdistan’da 4, Karaçay-Çerkez, Çuvaşya ve Yakut-Saha’da da birer okul bulunduğunu açıkladı.

    Gazetedeki yazıda, okullarda “Amerikan hayranlığı ve İsrail propagandası” yapıldığı belirtilerek, bu kuruluşların denetlenmesini istedi.

    FSB: CASUSLUK YAPIYORLAR

    Rusya iç Güvenlik Örgütü FSB Başkanı Nikolay Patruşev, 17 Aralık 2002’de Türk basınında yer an açıklamasında, gerçekleştirdikleri en başarılı etkinlikler arasında Türk casusların deşifre edilmesini de saydı. FSB Başkanı 2002 yılı etkinlik raporunda Fethullah Gülen okullarında çalışan öğret­enlerin casusluk faaliyetlerinin deşifre edildiğini belirtti. FSB Baş­ını, açıklamasında, okulların sahibi konumundaki Tolerans, Serhat ve Ufuk vakıflarının isimlerini verdi.

    Rusya’nın Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti’nde Fethullah Gülen okullarındaki 10 öğretmen Hazi­ran 2003’te sınır dışı edildi. Ayrıca Başkırdistan Milli Eğitim Bakanlığı’nın sınır dışı edilen öğretmenle­rin görev yaptığı okulu kuran “Ser­hat” vakfı ile tüm anlaşmalarını ip­tal ettiği de belirtildi. Bu olaydan sonra, Buryatya Cumhuriyeti’nde de, Fetullah Gülen okulu hakkında soruşturma başlatıldı.

    Milliyet gazetesi Moskova mu­habiri Cenk Başlamış, 7 Eylül 2003 tarihli haberinde, Rusya’da Fethullah Gülen okullarının tem­silcisi konumundaki Tolerans Vak­fı Başkanı Mustafa Kemal Şirin’in sınır dışı edildiğini duyurdu. Haber şöyle: “Şirin, hafta içinde Rus ha­vayolları Aeroflot’a ait bir uçakla geldiği Şeremetyova-2 Havaalanı’ndan giriş yapmak istedi, ancak pasaport kontrolü sırasında “Rus­ya’ya girişi yasak olduğu” gerekçe­siyle ülkeye girişine izin verilmedi. Yasaları çiğnediği gerekçesiyle Rusya’ya girişi 5 yıl yasaklanan Şi­rin, geceyi havaalanında geçirip, ertesi gün Türkiye’ye gönderildi. Tolerans Vakfı Başkanı Şirin, Rusya’nın Türk okullarıyla bağlantılı olarak şimdiye kadar sınır dışı etti­ği en üst düzeydeki temsilci.”

    Yine aynı haberde Rusya Fede­ral Güvenlik Servisi FSB’nin Baş­kanı Nikolay Patruşev’in yaptığı açıklamanın ardından, Rusya Eği­tim Bakanlığı’nın Fethullah Gülen okullarına karşı kapsamlı bir so­ruşturma başlattığı belirtiliyor. Bu çerçevede Rusya’nın değişik bölge­lerinde 10’a yakın okul kapatılır­ken, 50’den fazla Türk vatandaşı sınır dışı edildi.[3]
    NERDEN NEREYE?

    Bediüzzaman’ın Kur’andan kaynaklanan Risale-i Nur denilen imani ve ahlaki eserlerini okumak, okutmak ve böylece şuurlu ve huzurlu bir neslin yetişmesine katkıda bulunmak gibi hayırlı bir amaçla girişilen hizmetler, zamanla çığırından çıkmaya başladı.

    “Bediüzzaman’ın müjdelediği ve gelişine ön hazırlık ön hazırlık hizmetleri verdiği Hz. Mehdi” havasıyla kendisini merkez alan yeni bir yapılanmaya “Işık evleri”nde beyinleri bu doğrultuda yıkanan talebelerden bir çekirdek kadro oluşturulmaya ve masonik odaklar ve marazlı medya tarafından. “bu gelişmelerden kaygı duyuyorlarmış” görüntüsüyle sürekli gündemde tutulup reklâmı yapılmaya uğraşıldı.

    Fetullah Gülen’in:

    “Bu evlerin eğitim dizgesinden geçmeyenler, insanlık özünden yoksun bulunmaktadır… Işık evleri, yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsal mekânlardır.”[4] Şeklinde tarif ettiği bu evleri Rotary Külüplerin desteği de anlamlıydı…

    Fetullah Gülen, ışık evlerinde yetişmeyenleri, “insanlık özünden yoksun saymaktaydı.” Yani kendisine tabii olmayanlar değil, Müslümanlık, insanlık onuruna bile ulaşamazdı!?..

    Oysa Nevval Sevindi’nin Amerika’dan yolladığı ve 22 Temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinin 5. sayfada yayınladığı “Fetullah Gülen’le Newyork sohbeti” yazısına göre:

    “Fetullah Gülen Hoca Efendi Cumhuriyet ideolojisinin yaratmak istediği “Müslüman Avrupalı Türk” tipinin mimarıydı… “Dini bütün ve Batı formasyonlu yeni bir sentez” ustasıydı?!..

    Bu tespit doğruydu… Evet dış güçlerce Fetullah Gülen’e biçilen misyon: Batı ile uyumlu ve uyuşuk layt müslüman tipi oluşturmaktı. Bu tip; Allah’ın istediği değil, Avrupa ve Amerika’nın benimsediği bir müslümandı… Ama şu gerçeği de hatırlatalım ki: Bu türlü girişimler, haliyle bazı tahribatlar yapacaklardı… Ancak asla amaçlarına ulaşamayacaklar ve başarılı olamayacaklardı. Çünkü İslam’ı istismar girişimlerinin hepsinden sonunda İslam kârlı çıkacaktı. Fetullah Gülen’in perde arkasını sezen samimiyet ve istikamet sahibi insanların da, bu sinsi ve siyonist kuşatmayı kırmaları yakındır…

    Şu soru mutlaka sorulmalı doğru ve doyurucu cevabı herhalde bulunmalıdır:

    Bir zamanlar: “Amerika ve Rusya sistem olarak materyalist felsefeyi benimsemiştir. Aslında ne Rusya’nın ne de Amerika’nın bize bakış açıları farklı değildir.

    Hatta hiçbir fark yoktur, denilebilir. Israrla söylüyoruz ki, ikisi de bizim aman vermez düşmanımızdır.”[5] Diyen Fetullah Gülen’e ne oldu ki şimdi:

    “Amerika, hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır… Amerika şu anda: Bütün konum ve gücüyle, bütün dünyaya kumanda edebilir ve buna layıktır.”[6] Demeye ve Amerika’yı övmeye başlamıştır?

    Fetullah Gülen’in asıl amacı; İslam’ı yaymak mı, yoksa siyonist Gizli Dünya Devleti’nin kovboyu olan Amerika’ya uyumlu ve ılımlı vatandaş hazırlamak mıdır?

    Prof. Alpaslan Işıklı’nın tespitiyle, “yurt dışındaki okullarıyla, Türkiye deki vakıf, dershane, üniversite çalışmalarıyla siyonist emperyalizmin dünya hakimiyetine ve küresel bir totalitarizmin kurulma hedefine hizmet mi yapılmakta dır?[7]
    Daha önceleri: “sebeplere riayet, bir sorumluluk olsa da; onlara tesiri hakiki vermek apaçık bir dalalet ve inhiraf (sapıklık)tır.”

    “Köpek, kendisini besleyeni sahibi olduğunu sanır ve bu yüzden sahibine gösterdiği sadakat görünüşe, yani nedenselliği dayanır.”[8] Diyen Fetullah Gülen, şimdi nasıl oluyor da:

    “Amerika ile dostça geçinmeden ve Amerika istemeden, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye ve hiçbir şey yaptırmazlar…

    Şimdi (bana bağlı) bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına (yani siyonizmle uyuşarak) gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığımız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz…”[9] diyerek, herkesi Amerika’ya kayıtsız şartsız teslimiyete çağırmaktadır?

    Fetullah Hoca’ya göre: Kuvvet ve Kudret sahibi, Allah mıdır, yoksa Amerika mıdır?

    “Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli, Amerika göz ardı edilerek, şurada veya burada kendi başına bir iş yapılmaya kalkışılmamalıdır…

    Rusya bile sizi desteklese, eğer Amerika istemezse, işinizi bozacaktır… Çünkü Amerika kendi işlerinin bozulmamasından yanadır. Bu da yadırganmamalıdır.”[10] Diyecek kadar Amerika’ya tapınan ve siyonizmin yenilmez gücüne(!) sığınan bir Fetullah Gülen, acaba Kur’an kahramanı mı, yoksa Amerika’nın kuklasımıdır?

    BEKLENEN MESİH Mİ, YOKSA PAPALIK MİSYONERİ Mİ?

    Vaazlarında ve kitaplarında:

    “Hazreti Mesih (İsa A.S) Ahir zamanda o önemli misyonu eda etmek üzere mutlaka nüzul edecektir. Nüzul edecektir ama içinizden şahs-ı manevinin muhtevi bulunduğu mana ve ruha nüzul edecektir. (Yani Hz. İsa şu anda içinizde bulunan; lideriniz ve temsilciniz olan şahsiyete inecektir.) diyerek, dolaylı biçimde Mesihliğini ve Mehdiliğini ilan eden ve nicelerini buna inandıran Fetullah Gülen;

    “Sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zatı âlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.” Diye başladığı papa’ya mektubunda:

    “Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Papalık Konseyi Misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz.” Diyor…

    Şimdi aklımıza ve vicdanımıza güvenerek soralım:

    Fetullah Gülen beklenen Mesih veya Mehdi Aleyhisselam mı dır?

    Yoksa kendi itiraf ve ifadesiyle Papalık Konseyi Misyonunun basit bir parçası mı dır?

    Takiyye yaptığı ve ikili oynadığı açıktır. Ancak, acaba asıl aldatmak ve kullanmak istediği Hristıyanlar ve Museviler midir, yoksa Müslümanlar mıdır?

    Doğru cevap: siyonist yahudiler ve Haçlı emperyalistler Fetullah Gülen’i… Fetullah Gülen ise Müslümanları kullanmaktadır.

    Çağ ve Nesil dizisinin 4. kitabının son yazısında ve lider başlığı altında:

    “Ve eskilerin “Kaht-ı rical” dedikleri seviyeli insan, idareci ve kadro ile lider kıtlığı (yaşanıyor)

    Yakın geçmişi ve hâlihazırdaki vaziyeti itibarıyla: Şu karmaşık dünyanın gerçek manada bir lider tanıyıp tanımadığını bilemeyeceğim; bildiğim tek şey varsa o da, bizim dünyamızda böyle bir liderin olmadığıdır…

    … O Polat sinelerin ve çelikten sedaların yerinde, şimdi sinekler uçuşuyor… Evet, ateşböceklerinin yıldızlaştığı, sineklerin kartallaştığı bu talihsizler diyarında, şimdi aslan inleri, tilki çalımlarıyla inliyor… Bülbülyuvaları saksağanların elinde perişan ve her tarafta yarasalar şehrayinler tertip ediyor…

    Hakim güçler, insafsız ve temettü (sömürme) avında…

    Hasıla koskoca dünya başı boşların elinde ve bir baştan bir başa lidersizlikle kıvrım kıvrım (kıvranıyor)…” diyor ve ardından “nasıl bir lider?” diye kendisini anlatmaya başlıyor…

    Yakın geçmişteki ve günümüzdeki bütün dini ve siyasi liderleri böylesine küçümseyen ve kötüleyen Fetullah Gülen’in, şimdi Amerika’ya ve Papalığa karşı perestlik derecesindeki hürmet ve teslimiyet nasıl bağdaştırılacaktır?

    İŞTE HOCA EFENDİNİN PAPA’YA MEKTUBU:

    Pek Muhterem Papa Cenapları,

    Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların, dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonumuzu, tam manasıyla bilen halkımdan size en içten selamları getirdik. Yoğun gündeminizden bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşetti­ğiniz için zatıâlilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız.

    Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüret­le, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.

    İslâm yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Uygun bir yerdeki vakitli bir gayret bu yan­lış anlamanın büyük oranda azalmasına katkı sağlayabilir. Müslüman dünyası, İslâm’ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkânını bağrına basacaktır.

    Beşeriyet, çelişen görüşler ortaya koydukları gerekçesiyle, zaman zaman bilim adına dini, din adına da bilimi inkâr etmiştir. Bilginin ta­mamı Allah’a aittir ve din Allah’tandır. O halde bu ikisi nasıl çelişe­bilir? İnsanlar arasında anlayışı ve hoşgörüyü artırmaya yönelik din­lerarası diyaloga yönelik ortak gayretlerimiz çok iş görebilir.

    Kendi memleketimizde şimdiye kadar, çeşitli Hıristiyan mezhep­lerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını âcizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis et­mektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler çatışmasının gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, kar­şı durabiliriz.

    Geçen yıl bazı ünlü uluslararası bilim adamlarının katıldığı medeniyetler arası barış ve diyalog konulu bir sempozyum düzenledik. Bu gayretin başarısından aldığımız teşvikle bu tür etkinlikleri tekrar­lamak istiyoruz. Hali hazırda üç büyük dinin bağlıları arasındaki bağ­ları güçlendirmeye yönelik olarak dinlerarası diyalog konusunda Vatikan’ın da temsil edileceğini ümit ettiğimiz bir konferans düzenle­me sürecinde bulunuyoruz.

    Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsa­mahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyalığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutla­malar vesilesiyle Ortadoğu’daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlik önermek istiyoruz. Bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Demirel’in, cenaplarının ülkemizi ziyaretine ve mezkûr kutsal mekânları göstermeye davetini tekrarlamak için bir fırsat addediyoruz. Anadolu halkı size misafirperverliğini göstermeyi ve zevkle selamlamayı hararetle beklemektedir. Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs’ü birlikte ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz. Bu ziyaret bu mübarek şehri Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, hiçbir kısıtlama, hatta vize dahi olmaksızın serbestçe ziyaret edebileceği uluslararası bir bölge olarak ilan etme gayretlerine yönelik dev bir adım teşkil edebilir.

    Üç büyük dinden liderlerin işbirliği ile ilki Washington DC’de olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz… İkinci serinin zamanı için Hz. İsa’nın doğumunun 2000. yıldönümü ideal olabilir.

    Bir öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır. İnançlı genç insanların birlikte eğitim görmesi birbirlerine yakınlıklarını artıracaktır. Öğrenci değişim programı çerçevesinde üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim’in doğum yeri olarak bilinen, Urfa şehrindeki Harran’da bir ilahiyat okulu kurulabilir. Bu ya Harran Üniversitesi’ndeki programların genişletilmesi suretiyle, ya da üç dinin ihtiyaçlarını da temin edecek şümullü bir müfredata sahip bağımsız bir üniversite şeklinde gerçekleştirilebilir.

    Önerilen programlar aşırı büyük işler gibi algılanabilir; ama bun­lar erişilmez değildir. Dünyada iki tip insan vardır. Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün iler­lemeleri bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb’e şükürler olsun.[11]
    Şimdi soruyoruz:

    1- Fetullah Gülen’e, Papayla görüşmek ve işbirliğine girişmek üzere; Türkiye ve dünya Müslümanları böyle bir yetki verdi mi?
    Yoksa malum ve melun merkezler mi o’na böyle bir kılıf geçirdi?

    2- Bu tavrı ve telaffuzlarıyla, İslam’ın tebliğcisi ve temsilcisi mi, yoksa Vatikan’ıda kontrolüne alan siyonizmin hizmetçisi mi?
    3- Hz. Peygamber Efendimizin devrinin önemli devlet liderlerine gönderdikleri ve “Ya, bozuk ve batıl inançlarınızı bırakıp İslamiyet’e ve benim risaletime iman edersiniz. Ya da tüm tebaanızın da günahını yüklenerek cehenneme girersiniz.” İçerikli mektuplarıyla, Fetullah Gülen’in Papaya yazdığı mektubunda söyledikleri aynı şeyler midir?
    Hâlbuki Efendimizin ki, izzet ve davet, bunu ki ise, zillet ve teslimiyettir.

    4- F. Gülen, haddini aşarak, bugüne kadar İslamiyet’in hep yanlış anlaşıldığını ve bunun Müslümanların suçu olduğunu söylüyor ve doğrusunun kendisi tarafından ortaya koyulacağını ima ediyor!..
    Peki, bugüne kadar sahip çıktığını iddia ettiği Bediüzzaman ve Onun izlerini takip ettiği tüm ehlisünnet uleması; İslam’ın neresini yanlış anlamışlardı ve hangi yanlışları Müslümanlara öğütlemişlerdi?

    5- Papayı Türkiye’ye davet ve kutsal yerleri ziyaret teklifini, Süleyman Demirel adına tekrarlama yetkisini ve cesaretini kendisine kim vermişti?
    Yoksa mason Demirel’le, özel bir ilişki içindemiydi? Hani bu Hoca ve ekibi siyasetten uzak kimselerdi?

    6- Urfa’da 3 dinin ortak eğitimini verecek ilahiyat okulunu açma kararı, İsrail’le birlikte mi verilmişti?
    Çünkü AKP’li belediye Başkanı döneminde bu proje, İsrail yardımıyla Urfa’da gerçekleştirilmişti.

    7- Fetullah Gülen, acaba insanlığı en azından kendi taraftarlarını; İslam’i değerlere göre yeniden düzeltmek ve yeryüzünde adil bir düzen yerleştirmek isteyen ender ve önder bir şahsiyet miydi?
    Yoksa Papalık Konseyinin basit bir parçası, Papa hazretlerinin ve GAP’ta yatırım yapan İsrail’in bir hizmetçisi miydi?

    Chalmers Johnson (University of California’da emeritus Profesör): The sorrows of empire, New York, 2004. Bu kitapta C. Johnson, ABD’nin dış politikasının tümüyle Wolfowitz gibi neo-conların söz sahibi olduğu pentagon’un elinde olduğunu, Beyaz Saray’ın by-pass edildiğini belirtiyor. Johnson diyor ki; “ABD, ona buna demokrasi sat­mak istiyor,  Ortadoğu’ya da  “demokrasi yok” gerekçesiyle müdahale ediyor ama kendisi demokrasinin ilkelerinden uzaklaştı. ABD adeta bir imparatorluk oldu ve militarist bir düzen içinde. Ancak, ABD imparatorluğun diğer imparatorluklardan ayıran; önemli bir özellik var, ABD imparatorluğu bir “üs-ler imparatorluğu”dur. İngiliz ya da Fransızlar gibi gittiği yerlerde toprak İşgali amacı taşımıyor, dünyanın değişik bölgelerini “Üs” leri aracılığıyla kontrol altında tutup, ele geçirmeyi hedefleyen bir imparatorluktur Amerika…”

    Daha ne söylesin Johnson?! Bitmedi. Tam yerine denk geldi, son habere buyurun;

    ABD, askeri malzemelerini Türkiye üzerinden nakletmek için 7 liman ve 6 havaalanını kullanma izni aldı. ABD’nin kullanı­mına verilen liman ve alanlara ilişkin karar yürürlüğe girdi. Bush’un geçtiğimiz aylarda açıkladığı “Türkiye cephe ülkesidir;” sözleri ABD’ye verilen liman ve üslerle daha bir an­lam kazandı.
    Haber turuma devam ediyorum sevgili okur, nasıl hoşunuza gidiyor mu? Bambaşka bir dala konuyoruz, ne âlâsı var demeyin, an­layana; ‘En büyük Yahudi nisanı Nazarbayev’e verildi. Dünya Yahudileri Konseyi, Kafkasya’nın enerji merkezlerinden Kazakistan’ın Devlet Başkanı Nursultan Nazarbavev’e, medeniyetlerarası diyaloga katkılarından dolayı, “Uluslararası Maimonides Nişanı-en büyük Yahudi nişanı” verdi. Avrasya Kuruluşları Bir­likleri temsilcileri ve Nazarbayev ödül töreni­nin ardından, Kazakistan-Astana’da yeni yapılan Orta Asya’nın en büyük sinagogu Rachel-Habad Lyubavivch’i törenle açtılar.[12]Bu en büyük Yahudi nişanının Nazarbayav’e verilmesinin diğer önemli sebebi ise; Fetullah Gülen’in okullarına yaptığı destek olduğu konuşulmaktadır.

    Fetullah Gülen’le MOON ve MASON İlişkileri:

    Moon tarikatı ile Fetullah teşkilatı arasındaki örgütlenme modellerindeki siyonist ilişkileri yanında en önemli benzerlikse birinin Mesihliğe, diğerinin ise İslam temsilciliğine ve Mehdiliğe soyunmalarıdır.

    Her ikisini de organize eden, Amerika’daki siyonist kuruluş; CSIS’tır.

    CSIS 1962’de Georgetown Üniversitesi’nde kurulmuş. Amerikan devletine ve özellikle petrol ve silah şirketlerine hizmet veriyor. Dış ülke yöneticileriyle, bürokratlarıyla, Amerikan çıkarlarına dolaylı ya da dolaysız hizmet verecek akademisyenlerle bağlar kuran CSIS, bir devlet kurumuyken, yenidünya düzenine uyum sağlamak üzere şirkete dönüştürülüyor. CSIS, Ortadoğu petropolitik araştırmalarıyla da ünlüdür. Ortadoğu bölümünün içinde Türkiye’ye de ayrı bir bölüm açılmış, CSIS birimlerinin yönetimlerinde istihbarat örgütlerinde ve yabancı ülke­lerdeki diplomatik misyonlarda dünya deneyimi kazanmış eski dev­let memurları bulunuyor. Üçüncü ülke adamları da bu şeflere raporlar hazırlıyorlar.

    CSIS yabancı devletlerin görevlilerini de gerektiğinde ABD’de konuk edip, ilgili konularda konferans vermelerini sağlar. Bunların arasında Türkiye başbakanları da bulunmaktadır. Hatta CSIS, Kafkasya petrol boru hatları ile ilgili toplantılarını Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığında gerçekleştirmiştir. Sonraları Başba­kanlık danışmanlığına getirilen, DSP milletvekili ve Ecevit’in ABD gezilerinde en büyük yardımcısı, 2002 yılında Kıbrıs’dan sorumlu Devlet Bakanı, Harvard mezunu Tayyibe Gülek komitenin sekreterliğine getirilmiştir. CİA’nın bile bir üst kurumu gibi çalışan CSIS Fetullah Gülen’inde en büyük destekçisidir.

    Çok sayıda ülkenin yanı Sıra ABD’de de “lobby” oluşturmak gerekçesiyle okullar kurulması bir gazetede şu ilginç açıklamayla yer alı­yordu:

    “Gülen’in şimdiki planı, ABD’de Türklere de, Amerikalılara da eğitim verecek bir üniversite açmak. Virginia eyaletine bağlı kü­çük bir yerleşim birimi olan Staunton’da, boşaltılmış bir hasta­ne binasını devralan “Fethullahçı” grup, burada binden fazla öğrenci kapasiteli bir üniversitenin kurulması çalışmalarına başladı. Gülen Londra’da kolej açmış, matematik doktoru bir arkadaş­larının” Staunton Belediyesi ile anlaşması halinde, üniversitenin dünyanın her yanından gelecek öğrencilere “evet” diyeceğini söylüyor.[13]

    “Fethullah Gülen’in” adamları tüm dünyada, Tanzanya’dan Çin’e çoğunluğu eski Sovyetler Birliği Türki cumhuriyetlerinde yer alan 200’den fazla okul kurdular. Bu okullar İslam’dan çok Türk milliyetçiliğini esas alan bir felsefeyi yaymaktadır. “Balkanlar’dan Çin’e, Türkiye’yi model alan bu seçkinlerin oluşumunu görmek istiyor. (…) Bu kuruluşlar Müslüman olmayan öğrencileri kabul ediyorlar ve yüksek nitelikleri ve belki de İngilizceyi temel eğitim dili olarak kullanmaları nedeniyle, seçkinlerin ço­cuklarını çekmektedir.

    Şimdi soralım İngilizce dilinde eğitim yapmayı esas alan bu kurumların “Türk milliyetçiliğini” nasıl esas aldığı ya da nasıl olup Tanzanya veya Çin yönetimleri seçkin aile çocuklarının “Türk Milliyetçiliğini esas alan” bir eğitimden geçirilmesine izin vermektedir.

    “The man and his movement” (Bir Adam ve Hareketi)

    26-27 Nişan 2001 tarihlerinde, Georgetown Üniversitesi’nde CMCU’nun son konferansının konusu “F. Gülen: The man and his movement (Bir adam ve onun hareketi) idi. Bu konferansta F. Gülen’in son elli yılda gelişen İslam’i hareketler içinde kurumlaşan tek hareket olduğuna dikkat çekildiğine ve eski CIA şefi Graham Fuller’in RAND şirketi adına Türkiye Nurculuğunu araştırmaya baş­lamış olduğuna dikkat edilirse ABD ile “entegrasyon”un liberal olarak tamamlanmak üzere olduğu söylenebilir.

    CMCU konferansına katılanların kimlikleri ve deneyleri, Georgetovvn Devlet Üniversitesi’nin yanı sıra ABD yönetiminin ve Yahudi örgütleri ile Alman Stiftung’larının Türkiye’deki din ve ifade hürriyetine verdikleri değerin açık bir göstergesiydi (!): Toplantıya katılanların özellikleri işin ne denli ciddiye alındığını göstermekteydi:

    Alan Makowsky: ABD Dışişleri istihbarat Bürosu eski şefi, Körfez savaşında ordu danışmanı, İsrail destekçisi WINEP (Washington Institute for Near East Policy) görevlisi. George Harris: ABD eski dışişleri görevlisi, eski Ankara B.elçisi, istihbarat uzmanı, Asya, Ortadoğu, Güneydoğu Asya uzmanı.

    Roscoe Suddarth: Mali 1961, Lübnan 1963-65, Yemen 1967, Ürdün 1974-1990 istihbarat görevlisi, Middle East Institute başkanı.

    Graham Edmund Fuller: Yemen, Cidde, Uzakdoğu CIA görev­lisi, ABD Hava Kuvvetleri ne bağlı RAND şirketi yöneticisi. Şimdi­lerde Türkiye’deki Nurcu hareketini ve “Irak, Bahreyn, Suudi Ara­bistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki çeşitli “Şii Müslü­man Cemaatlerin gelecekteki politik rolleri’ni Rend Francke ile bir­likte araştırıyor. Şii araştırması projesinin amacı, “Şiilerin özgürlü­ğü, siyasete ve yönetime katılımlarının geliştirilmesinin yollarını bulmak” olarak belirtilmektedir.

    Bekim Akal: Wolkswagen Stiftung, Almanya (Yahudi)

    Osman Bakkar: Georgetovvn CMCU Malezya Seksiyonu İslâm Kürsüsü başkanı.

    Thomas Mitchel: Vatikan Cizvit seksiyonu sorumlusu, İstanbul Bediüzzaman ve “medeniyetler arası diyalog” konferansları katılımcısı.

    Mücahit Bilici: Sosyolog, Boğaziçi Üniversitesi.

    Yasin Aktay: Prof. ODTÜ.

    Fahri Çakı: Sosyolog; İstanbul Üniversitesi’nden sonra Temple’da Nurcu Hareketin Sosyo-Ekonomik gelişmesi tezini hazırlıyor.

    Ahmet Kuru: Bilkent Üniversitesi, Fatih Üniversitesi. Utah Üniversitesi doktora öğrencisi.

    Zeki Santoprak: ABD Rumi Forum Başkanı, Marmara İlahiyat Fakültesi, El-Ezher, Harran Üniversitesi. Şimdi Washington Katolik Üniversitesi’nde.

    Hakan Yavuz: Utah Üniversitesi.

    Elizabeth Özdalga: Prof. ODTÜ, CHP araştırmacısı, İsveç Enstitüsü müdürü, İslâm Konferansı örgütleyicisi, “Adsız Kahraman: Fethullah Gülen Cemaatinin kadınları arsında Bireysellik ve İçselleşmiş Yansıma” tebliği sahibi.

    Bayram Balcı: Fransa Milli İltica Bürosu, Paris Arap Dünyası gö­revlisi, Fransa Dışişleri Orta Asya Araştırmaları Enstitüsü’nde kadrolu eleman.

    Berna Turam: McGill Üniversitesi/Kanada

    ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Din Hürriyeti Bürosunca hazırlanan “Din Hürriyeti-Türkiye Raporu”nda “İslamic Leader” ve  “Moderate İslamic Leader” olarak kayıtlara geçirilen F. Gülen’in hakları Amerikan devletince resmen savunulduktan sonra, ilginin boyutu genişletilmekte ve Amerikan devletinin ünlü üniversite­sinde akademik bir düzeye yükselmekte olduğu görülüyordu. Bu “bilimsel” toplantıyı CMCU ve “The Rumi Forum” düzenlemişti.

    Bu tür “bilimsel” toplantıların sonuçlarının resmi raporlara etkisi elbette olumlu olacaktı.  ABD Dışişleri Bakanlığının raporlarında “Ilımlı İslami Lider” olarak sıfat kazanan F. Gülen, 2002 yılı Din Hürriyeti Raporu’nda “İslamic philosopher and leader/İslam Filozofu ve Lideri” olarak nitelenmeye başlanmıştır.

    Aynı raporun 44. paragrafında “Din Hürriyeti Tacizleri” başlığı altında “Ahmadi Muslims” cemaati diye Cüppeli Ahmet Hoca’ya da sahip çıkılmıştır.[14]
    ABD’de son toplantıysa 19-20 Nisan 2004’de Washington’daki John Hopkins Üniversitesi’nde “Abant in Washington-İslam. Laiklik ve Demokrasi: Türk Deneyimi”  adı altında toplandı.

    Toplantının programına göre, “hoş geldiniz” konuşmalarını Francis Fukuyama ve “Abant Platformu” başlığıyla Bilgi Üniversitesi’nden Mete Tuncay yaptı. Açılış konuşmalarını ise diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın ile ABD Dışişleri Müste­şarı eski Ankara Büyükelçisi Marc Grossman yaptı. Türkiye Gazeteciler ve yazarla Vakfıénca çağrısı yapılan ve ATFA (American Turkish Friends Association- Fairfax) örgütlenen bu ilginç konferansın panellerine içinde CIA şefleri yanında Cengiz Çandar’da vardı.

    Türkiye’nin İslam, Laiklik ve Demokrasi Deneyimi ve Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya İlişkisi Yuvarlak Masa Toplantısı:

    Kemal Derviş (CHP Genel Başkan Yardımcısı-Açılış konuşması),  Elisabeth Özdalga  (CHP eski danışmanı, TESEV danışmanı, İsveç Araştırma Enstitütüsü),  Cüneyt Ülsever  (Liberal Dü­şünce Topluluğu Derneği, Hürriyet Gazetesi), Sabri Sayarı (Eski RAND danışmanı, Georgetown Ünv.), Emal Uşşaklı (TGYV), Hüse­yin Gülerce (TGYV), Kenan Gürsoy (Galatasaray Unv.), Fehmi Koru (Yeni Şafak Gazt.), Kemal Karpat (WisconsinUnv.), Ruşen Çakır (TESEV), Mithat Melen ( İstanbul Unv.) Şahin Alpay (Bahçeşehir Unv.), Zeki Sarıtoprak (John Caroll Unv.), Adnan As­lan (ISAM-İslami Araştırmalar Merkezi), Ömer Taşpınar (John Hopkins Unv. Brookings Inst), Zeyno Baran (Nixon Center, Eski CSIS elemanı), Cengiz Çandar (Sabah Gazetesi), Seda Çiftçi (CSIS elemanı), Hakan Yavuz, Henry Barkey, John Lee Esposito David Calleo, Steven A. Cook, Svante Cornell, James Miller, Charles Fairbanks, Carter Findley, Hussain Haqqani (Carnegie Endowment), Barry Jacobs ve Anatol Lieven (American Jewish Committee), Heath Lowry, Zack Messitte (Saint Mary’s College), Eric Hooglund (Filistin Araştırmaları) ve John Hulsman (Heritage Fdn.)

    Toplantıya ABD eski Ankara Büyükelçisi ve Dışişleri Siyaset Planlama Müsteşarı Marc Grossman’ın yanı sıra Savunma Bakanlığı Müsteşarı Paul Wolfowitz’in de katılarak açılış konuşması yapacağı, eski Büyükelçisi ve NED yönetim kurulu eski “üyesi Abramowitz, WINEP eski direktörü, 1990’da Ortadoğu’ya ABD askeri saldırısı sırasında danışmanlık yapmış olan, ABD Temsilciler Meclisi Perso­nel Direktörü Alan Makowski Temsilcilerden Rober Wexler, John Hopkins Arap İşleri uzmanı Fuad Ajami’nin ve Frederick Star’ın da katılacağı duyurulmuştu Ne ki, toplantıya on gün kala bu kişilerin katılamayacağı görüldü.

    Türkiye’de DGM’nin aradığı kişi, ABD’deki devlet üniversitesinde adına düzenlenen bilimsel toplantılarla onurlandırılıyor, ABD Dışişleri’nin katıldığı toplantılar düzenleniyor. Bir kişinin bir mahkeme tarafından aranıp aranmaması, haklılığı ya da haksızlığı önemli görülmeyebilir. Ancak uzun yıllar devlet yöneticilerince “stratejik ortak” olarak tanıtılan ABD’nin tutumuna kısa bir soruyla değinilebilir: ABD’nin ulusal güvenlik gerekçesiyle aradığı herhangi bir kişi için,  örneğin Ankara Üniversitesi’nde onurlandırıcı bir konferans düzenlense, ABD Dışişleri ne yapar?[15]
    Kim ne derse desin, işin özü, toplulukların dinsel inançlarını kullanılarak oynanan oyun değişmiyor. Moon hareketi Mesih’e; Fetullahcılık hareketi de Mehdi’ye özeniyor. Her ikisinin yolu da “Amerika ile entegrasyon” projesine çıkıyor.

    Moon misyonerleri örgüte bilimsel bir saygınlık görüntüsü vermek için üniversitelerden adam seçiyorlar. Bu katılımcıların Moon’un ki­lisesine bağlı olmadığını, salt ayrı dinlerin ya da üniversitelerin tem­silcileri olduğu izlenimini vermeye çalışıyorlardı. Örneğin, turcular arasında Moon tarafından kutsal nikâhla evlendirilmiş en az on yıl­lık kilise üyelerinin örgüt bağlarından söz edilmiyordu.

    Türkiye’yi temsil edenler arasında, Dünya dinleri Gençlik Semineri’ ne katılan Ahmet Davutoğlu bulunuyordu. Boğaziçi Üniversitesi’nin öğretim görevlisi Davutoğlu, ma­sumane çalışmaların amacını şu ilginç sözlerle açıklıyordu:

    “Amerika’da kendi sahasında söz sahibi değişik dinlere mensup bir grup profesörün önderliğini yaptığı bu gezide, amaç bilfiil yaşayarak daha açık bir ifade ile “gezici bir üniversite” şek­linde, dinler arasında diyalog ve fikir alışverişi temin etmektir. İlki geçen sene yapılan bu geziye Türk temsilciler bu sene katıl­dı. Gerek ABD’de gerekse Kudüs’te gerçekten çok değerli göz­lemler yapma imkânı bulduk.[16]
    Mooncular “Kitlelerin yoğun ilgisini çeken Futbola da el attılar. Seul’de, her girişimin adında yer aldığı gibi, amaç “barış” olarak bildirilir. 10 Temmuz 2003 futbol turnuvasına Fransa’dan Olympique Lyonnais, Güney Afrika’dan Kaizer Chiefs, Almanya’dan TSV 1860 München, ABD’den Los Angeles Galaxy, Hollanda’dan PSV Eindhoven, Uruguay’dan Club Nacional de Football ve Güney Ko­re’den de Seongnam Ilhwa takımları katılır. Türkiye’den de Beşik­taş Spor Kulübü Futbol Takımı turnuvada yerini alır. Birinciye 2 milyon dolar ve ikincinin de 500.000 dolar ödül verilir. Bu haber Türkiye’deki bazı gazetelerde kısaca yer alır. Ama “Moon tarikatı­nın düzenlediği turnuva” sözleri ve Moon örgütlenmesiyle ilgili kısa bilgiler yer alır. Bu durumda Din-Kilise-Futbol ilişkisi üzerine akla gelebilecek sorulara yanıt da Zaman gazetesinde yer alır. Fatih Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Ali Murat Yel, kutsallık ile futbol ve din arasındaki ilişkinin teorik temellerini ortaya koyar.

    Öğretim üyesinin yazısındaki satırlar yeterince aydınlatıcı ve tarikat-futbol ilişkisini kötüleyenlere de iyi bir yanıt oluşturur:

    “(..) Futbol da birçok özelliğinden dolayı yeni bir dini hareket olarak görülebilir. “Para-religious-Din gibi” olarak da adlandı­rılan bu hareketlerde dini herhangi bir unsur olmamasına rağ­men pek çok hususta dine benzer özelliklere rastlanılmaktadır.[17]
    1990’h yıllarda Moon Hazretleri’nin PWPA örgütünün Türkiye etkinlikleri iyice yaygınlaşıyor. Medeniyetler arası Diyalog, Bediüzzaman Said-i Nursi Konferansları adı altında yapılan toplantılara Amerika’dan gelip konuk olanlar çoğalıyor. Bu adamlarla ilgili övgüleri Aksiyon dergisinde, Zaman gazetesinde bolca bulmak mümkündür.

    AKP’li ve Fetullah Gülen’ci Belediye Başkanları eliyle, tarihi camiler yıkılarak, kiliseler açılmaya başlanmıştır.

    755 yıllık camiyi yıktılar ve Moon-Presbiteryen müritlerini karşıladılar.

    Özellikle 2000-2002 yılları arasında dünya mirası, dinlerarası di­yalog, din-inanç turizmi denilerek bizzat hükümet tarafından uygu­lanan projeyle cemaatsiz kiliseler kurulurken, antik kiliseler de yeni­lenmiştir. Aynı dönem içinde sayısız tarihi cami ise ya yıkıma ter­kedilmiş ya da bilerek ve istenerek yıkılmıştır. Bunun son örneği Türklerin 1211 yılında kurdukları Denizli kentinde yaşanmıştır.

    “Denizli’de Türklerin ilk yerleşimde kurdukları ve sayısız deprem­den sonra onarıp açık tuttukları, 755 yıllık Ulu Cami ve tarihsel Selçuklu minaresi birbirini izleyen 2 gecede belediye” ekiplerince yıkıldı. Bu yıkımın ardından yedi gün geçmeden yörede devlet eliyle yenilenen 11 kiliseden biri olan ve yüzlerce yıldır kullanılmayan antik Pamukkale Kilisesi’nin yıkıntıları arasında ayin düzenlenmiştir. Ayini düzenleyen birinci grup Amerikan Presbiterian kilisesi mensupla­rıdır. Bu grubun başında Amerikalı papaz Bruce McDovvell ve Pa­paz İlhan Kekinöz bulunmuştur, ikinci 25 kişilik grup ise Unification Church bağlılarıdır.[18]
    “Ayinciler devlet yöneticilerinden vali yardımcısı Musa Uçar’ı zi­yaret etmişler ve ondan hediyeler almışlardır. “Bizans dönemi kalıntılarıyla Amerikalı papazın ya da Korelilerin ne tür bir dinsel ilişkisi olabilir? Onlar kendi inançlarına uygun ayin yapacak bir yer bulamamışlar mıdır?” gibi ilginç soruların yanıtını verecek bir laik rejime sahip çıkacak bir görevli herhalde vardır.

    Koreli misyonerler de deprem yıkımından yararlanarak sözde yardım diye yerleştikten sonra, dışı ev, içi kilise inanç merkezleri kurmayı başardılar. Örneğin Yalova yakınlarında, deniz kıyısında ev-kilise kuran misyonerler, üşenmeyip deprem bölgesini geziyorlar ve topladıkları çocukları kiliselere ziyarete götürüyor ve beyinlerini yıkıyorlar.

    Uluslar arası örgütlenmeyi gerçekleştiren Moon, Amerika’nın desteği ile dünya egemenliği ardında koşan devletlerin örtülü operasyon ilkelerini çağrıştıran önemli bir açıklama yapmıştı:

    “Zamanı geldiğinde, dünyayı yönetmek için otomatik (olarak işleyen) bir teokratik düzene sahip olmalıyız. Siyaseti dinden ayıramayız. Hülyamda, bir (…) siyasi parti var; bu parti (…) da içine almalıdır. Bir kolumuzla dini dünyayı, öteki kolumuzla da siyasi dünyayı kucaklayabiliriz.

    Bunları söyleyen kişinin liderliğini yaptığı cemaat, yüzlerce şirke­te, vakıflara. okullara, üniversiteye, yayın evlerine, gazetelere, dini İlmi örgütlere, hoşgörü kuruluşlarına, v.b sahip. Cemaat gençliğe büyük önem veriyor. Onları örgütlüyor beyinlerindeki tüm inançları silip kendi safsatalarını yerleştiriyor ve yalnız cemaat içinde ve lideri için kapalı devre yaşamayı öğretiyor. Politikacı­lar, yazarlar, sanatçılar, bilim adamları, cemaatin çevresinde toplanıyorlar. Dünyanın pir çok ülkesinde kuruluşları olan bu cemaatin, kaynağı merak edilen parasının büyüklüğü hesap edilemiyor

    Söz konusu cemaatin lideri Amerika’da bulunuyor. Cemaatin li­derine “hazret-üstad” deniyor ama, o bir “Hoca Efendi” değil. O Reverand (Hazret) Sung Myung (Moon) ve cemaatinin adı ise; Dünya Hıristiyanlığını Birleştirmek İçin Kutsal Ruh Cemiyeti, kısaca Unification Church (UC, Birleştirme Kilisesi)’dir.

    Moon’un, Kore istihbarat servisi K-CIA ile başladığı ve Amerika’daki siyonist yahudi stratejistlerin desteği ile parlayıp şöhret kazandığı bu şeytan tarikatında, Japonya’nın ilginç iş adamları, ABD politikacıları, ABD başkanları, Yahudiler Güney Amerikalılar, Katolikler, Protestanlar, Müslümanlar bulunmaktadır.  Moon’a göre dünyadaki kötülüklerin kökeninde “Adem” baba ile “Havva” ananın işledikleri günah bulunmaktadır. Bu yasak ilişkiden doğan çocuğun kanı da işte bu yüzden kirlenmiştir. O nedenle insanlığın kurtuluşu ancak ve ancak, kanının temizlen­mesiyle gerçekleşebilir. Temizleyici kan ise; dönemim gerçek ana-babası yani Moon ve Moon’un karısının damarlarında akmaktadır. Artık asıl olan Adem ile Havva değil, kendilerini “true-parents” yani “gerçek ana-baba” olarak ilan eden Moon ve eşidir.

    Yeni ve temiz ana-babaların yetiştirilmesi, kurtuluşun en temel koşuludur. Temiz ana-babalar ise ancak kutsal nikâh törenlerle birleşebilirler. “True-Parents days (günlerinde) Sung Myung Moon ‘Hazretleri’ binlerce yeni çifti kutsuyor ya da evli olanları yeniden nikâhlayarak toplu düğün düzenliyor. Nikâhları kutsanan çiftler, Moon’un kanını temsilen birer kadeh şarap içiyorlar. Böylece Adem ve Havva’nın şeytanla işbirliği yaparak kirlettikleri insan kanı da temizlenmiş oluyor.

    Moon’un gençlik örgütünün eski yöneticisinin gönderdiği mektuptaki şu bilgi bu işlerin, yalnızca kilise çevresini geliş­tirmek üzere, siyasal-bilimsel toplantılar düzenlenmesini aştığını gös­teriyor. Mektuptan okuyalım:

    “… Dünkü New York Post (16 Aralık 1999) Moon’un 13 Şubat kitlesel düğün törenlerine (giriş) ücretinin 100 dolar olduğunu yazıyordu ama haberde bir eksilik vardı. Gerçekte evlenen çiftlerin binlerle ifade edilen dolarlar ödeme zorunluluğundan söz edilmiyordu.”

    Moon’un Mesihliğinin nedeni ise şöyle belirtilir. Moon’a göre Hz. İsa politik becerisi bulunmadığından, Hıristiyanlığı ve insanlığı kurtaramamıştır. Bu nedenle Moon kendini Mesih olarak ilan ediyor. Sorgusuz bağlanılacak her şeyh-dede-şef örgütünde olduğu gibi, eleman devşirilme işi, hem Moonculukta, hem Fetullaçılıkta beyin yıkama esasına dayanır.

    İnsanlığı kurtaracak bir ‘Mesih’ olarak, ortaya çıkan Moon’a kimse sahte peygamber diyememektedir. Bu örgütle Fetullah Gülen’nin yapılanma modeli oldukça benzeşmektedir. Ancak Türkiye merkezli Moon kilisesi kadar büyük değildir.  Her ne kadar iki örgütün yükselmeye başlamaları Amerika’nın başlattığı, 1950’lerin komünizmle mücade­le örgütlenmesine dayanıyorsa da, Moon Hazretleri, Amerika’ya uzaktan yaslanacağına, kendisini ABD’ye atmış ve kırk yıldan bu yana işin ana müteahhitliğine soyunmuş bulunuyor. Fetullah Gülen ise: kırk yılın ardından farkına varmış ki; “Güç neredeyse orada olunmak” der gibi, o da Amerika’ya taşınmış. ABD federal devlet yönetimiyle içli dışlı olmayı başaran Moon, her geçen yılın ardından kutsallığının en üst noktasına ulaşmıştır. Her yıl 10-15 Şubat arasında “Gerçek Ana-Baba” nın doğum günleri büyük gösterilerle ve ayinlerle kutlanmaktadır. Tıpkı peygamberlerin do­ğum günlerinin kutlandığı gibi. Bu arada, onun otellerinde intihar ölümleri de sıklaşıyor. İki yıl önce kendi oğlu da aynı otelde intihar etmişti.

    Moon’un, Amerika’da merkezleşmeyi seçmesinin nedenini an­lamak, o denli zor değil. Moon Hazretleri cin gibi akıllıdır; dünya­nın değişik ülkelerine Hristiyanlık Kilisesi olarak gitmenin olanaksız­lığını görmüş ve her dinden, her milliyetten insanlarla ilişki kurmak üzere entel örgütleri oluşturmuş. Bilim adamları, barış kadınları, dinler arası federasyon, dünya üniversiteleri federasyonları gibi sa­yısız örgüt kurulmuş.

    İşte bunlardan, PWPA (Proffesors World Peace Academy /Profesörler Dünya Barış Akademisi) ile dünyanın dön bucağında toplantılar düzenletmiş. PWPA’ nın el atmadığı konu yok. “Sovyet­ler yıkıldıktan sonra ne olacak?”dan “Afrika’nın geleceği” ne, “La­tin Amerika’nın borç sorunları” ndan “Ortadoğu’da ticaret ve barış süreci”ne, “İslamın sorunlarından” Ermenistan’ın kalkınma yolla­rına dek, akla gelebilecek ne denli konu ya da bölgesel sorun var­sa, hemen hemen tümü için “konferans” ve “sempozyum” adı al­tında, 1973’den bu yana 400’ü aşkın toplantı düzenlenmiş.

    Birleştirme Kilisesi Türkiye’ye giriyor

    PWPA’nın Türkiye’deki ilk başkanı ünlü siyasetçi Kasım Gülek’dir. Onun Koreli Moon’un kilisesince kurulmuş olan bir tarikatı Türkiye’de başkan olarak temsil etmesinin gerekçelerini anlamak mümkün değil ama, onun yaşamına kısaca göz atmak bize bazı ip uçları verebilir.

    Kasım Gülek (Adana 1910- Washington 1996) İttihat ve Terakki üyesi Mustafa Rıfat Bey’in ve Tayyibe Gülek’in oğludur. GS Li­sesi ve Robert Kolej’de, Paris Ecole Science Politiques (1924-28), Columbia University (Dr.l928)’de eğitim gördü. ABD’de öğrenciy­ken Chase Manhattan Bank’da çalıştı. Harvard Üniveristesi’nde iş­letmede “master” yaptı. Rockfeller bursuyla Berlin Üniversitesi’nde, Cambridge Üniversitesi’nde çalışmalar yaptı. Cambridge rektörünün tavsiyesiyle CHP’ne girdi; Bilecik Milletvekilliği yaptı, Bayındırlık Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, CHP Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu.

    1958 yılında Kuzey Atlantik Ansamblesi Başkanı (1957-1959) Albay J. J. Fens, Menderes hükümetinden Türk heyetinin bildi­rilmesini ister. CHP’den Nüvit Yetkin seçilir. Harekete geçen CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, Colonel (Albay) Fens’e mektup yazar ye Nüvit Yetkin yerine kendisinin çağrılmasını ister. Konu Za­fer Gazetesi’nde manşet olur. Kasım Gülek, İnönü’ye böyle bir mektup yazmadığın9ı söyler. Bir gün sonra, gazete mektubun kopya­sını yayınlayınca, İsmet İnönü, Kasım Gülek’e güvenemeyeceğini bildirerek, görevden ayrılmasını ister. İnönü’nün 1950’den 1957’ye, dek görevde tuttuğu Kasım Gülek ile çalışmasının nedeni; Gülek’in yeteneklerinin yanı sıra; O’nun yabancılarla kurduğu sıkı dostluklarından yarar umması olabilir. Ne de olsa İnönü, onun Amerikan ilişkilerinden 1948’de yararlanmayı düşünmüştü,

    Kasım Gülek, Kore Birleşmiş Milletler Komisyonu Başkanlığı (1950-1953) Kuzey Atlantik Ansamblesi Başkanlığı (1968-1969), NATO Parlamenterler Konferansı Başkan Yardımcılığı ve Kontenjan Senatörlüğü yaptı. Kasım Gülek’in yaşamında en ilginç teklif Gene­ral McArthur’dan geldi. MacArthur, Gülek’ten ABD’de kalarak senatör olmasını istemişti.

    1980’li yıllarda Sung Myung Moon’un Türkiye ilişkilerini yürüten Kasım Gülek, Unification Church’ü güçlendirmek için büyük çaba gösterdi. Örgütü, ABD Büyükelçisi Şükrü Elekdağ’a “empoze” et­meye çalıştı. Kasım Gülek bu arada Fetullah Gülen’le dostluğu ilerletti ve onu ABD Büyükelçisi Morton Abramowitz ile tanıştır­dı. Kasım Gülek, yaşlılık yıllarında yeniden CHP ile ilişki kurdu.

    Kasım Gülek’in baldızı Aylin Radomisli, uzun yıllar ABD’de yaşadı; Amerikan ordusuna katıldı; Asya’da elçilik görevine atanacağı söylenirken, 19 Ocak 1995’de evinin bahçesinde ölü bulundu. Ölümün nedeni araba kazası olarak kayıtlara geçirildi. Aylin Radomisli’nin Türkiye’den ilginç konuklan oluyordu. Yakın arkada­şı Aylin Gönensay (Eski dışişleri ve devlet bakanlarından Emre Gönensay’ın eşi) bunlardan biriyle tanışır. Bu adam Zaman gazetesinin ihtiyaçları için Amerika’dadır.

    Kasım Gülek’in kızı Tayyibe Gülek, Teyzesi Aylin Rodomisli ile ABD’de yaşadı. Harvard’ı bitirdikten sonra, Türkiye iktisâdını pek ama pek iyi yönetenlerin yuvası London School of Economics’ te yüksek lisans yaptı. Türkiye’ye döndü. Engin deneyimlerine güven duyularak Başbakanlık Danışmanlığına getirildi. Türkiye’nin Bakû-Ceyhan Boru Hattı Sekreterliğini yürütürken, Ecevit’lerin kontenjanından Adana Milletvekili (1999) olarak TBMM’ye girdi. Ecevit onu ABD gezilerinde hep yanında bulundurdu. Tayyibe Gülek Temmuz 2002’de Kıbrıs’tan sorumlu devlet bakan­lığı görevine getirildi

    ABD’lilerle 1920’li yıllardan beri içli dışlı olan Kasım Gülek, moon tarikatı elemanlarının da katıldığı ilk toplantıyı, 1982’de İstanbul’da yapmıştı. Bu toplantılarda Moon’un Ortadoğu Temsilcisi, Thomas Cromwell başta olmak üzere Moon’un örgütle­rinden ve yerlilerden birçok yönetici katılmıştı. Toplantıların ko­nuları da ilginç; 21 Yüzyıl Eğitimi ve Türk Yunan İlişkileri. Bu toplantılara katılan Türk büyükleri de ilginç kişilerdendi.  Emre Gönensay, Sabahattin Zaim, Erkek Akurgal, İlahiyat Fakültelerinin dekanları, sanatçılar, ünlü Belediye Başkanlarından Gülay Atığ, Semra Özal, Diğer uluslar arası toplantılara katılanlar arasında, De­niz Baykal, Hayri Erdoğan Alkin, Handan Kepir gibi ta­nınmışlar da vardı.

    Moon’un PWPA toplantılarında en sık görülen İlahiyatçıların başında Salih Tuğ gibi İlahiyat Fakültesi dekanları geliyor. İlim Yayma Cemiyeti üyelerinden ve Aydınlar Ocağı eski başkanlarından Salih Tuğ 1997’de Kanal 7 televizyonunda Fehmi Koru ile programa çıkıyor ve Moon’un Church hareketini öve öve bitiremiyordu. Bu toplantılara katılmış olan Yaşar Nuri Öztürk Moon’un İlahiyatçılara 45 gün süren Amerika gezisi ayarladığını söylüyordu.

    Anlaşılıyor ki, (Birleştirme Kilisesi), Hrıstiyan ya da Müslüman ayırt etmiyor, önüne geleni birleştiriyordu. Tolaransçı Hocaefendi’yi, Belediye Başkanını Cumhurbaşkanı’nın eşini Devlet Bakanlarını ve daha nice ünlüyü yan yana getirebiliyor. Ayrı bir kitap konusu olacak kadar geniştir. Moon’un Türkiye ve Türkiyeli tarikatlarla ilişkileri. Şimdilik, Unification Church’ün yayınlarına gö­re toplantıları kısa bir listede toparlamak yararlı olabilir:

    1982 Roma: Kasım Gülek,

    1982 İstanbul Hazırlık Toplantısı: Bu toplantıyı Moon’un sağ kolu Chung Hwan Kwak vönetivor ve Kasım-Nilüfer Gülek Türkiye düzenlemesini yapıyorlar.

    1984 Roma: Hayri Erdoğan ilkin (Konferans Başkanı olarak),Prof. Sabahattin Zaim

    1986 İstanbul Hilton “21. Yüzyılda Eğitim” Kasım Gülek, Sabahattin Zaim. PWPA’ nın ABD başkanı Nicholas Kitrie ve Yu­nanistan’dan Evanghelos Moutsopoulos da katılıyor.

    1986        İstanbul Hilton:  “Türk-Yunan İlişkileri” Sabahattin Zaim, Ekrem Akurgal, Emre Gönensay (Sonra başbakan Danışmanı, T.C Dışişleri Bakanı, Nilüfer Gülek’in kardeşi Aylin Radomisli’nin Amerika’dan yakın dostu), Kasım Gülek.

    1987 Chicago: Kasım Gülek

    1988 Londra: Prof. Handan Kepir Sinangil   (Robert kolej /Bosphorus. Un)

    1991 İstanbul President Oteli.

    1994 İstanbul the Marmara Oteli.

    1996 İstanbul (1-14 Haziran).

    Öteki katılımcılar: Deniz Baykal, Işılay Saygın, Mehmet Aydın (9 Eylül Üniv. İlahiyat Fak. Dekanı, Abant toplantıları yöneticisi, (18 Kasım 2002 AKP) Abdullah Gül Hükümeti Devlet Bakanı), Sabri Orman, Ali Şafak E. Ruhi Fığlalı, Gülay Atığ (Aslıtürk), Semra Özal, Nilüfer Narlı, Nevzat Yalçıntaş, Lütfü Doğan, Osman Zümrüt, Şerafettin Gölcük, Salih Tuğ, Fehmi Koru, Barış Manço, Ayseli Gürsoy.

    ABD’den İstanbul toplantılarına katılanlar arasında Moon’un has adamları Richard Rubinstein, Nicholas Kittrie’nin yanı sıra Yunanistan’dan, Ürdün’den, Mısır’dan, Kore’den gelenler var.

    Kasım Gülek’in, ölümü üzerine, PWPA’nın Türkiye başkanlığını Dr. Hayri Erdoğan Alkin üstlendi. Hayri Erdoğan Alkin, eski adıyla Robert Kolej devamıyla Bosphorus University’de profesörlüğünün yanı sıra Türk Ekonomi Bankası (TEB) yönetim kurulu üyeliği yapmaktaydı. İlkin, aynı zamanda NED’den büyük parasal des­tek alan ve Türk Dışişleri politikasını yönlendirmeye çalışan TESEV’in de danışmanıdır.

    Hayri Erdoğan Alkin, Moon’un kurduğu PWPA’nın yayınlarına yansıyan bilgiye göre, PWPA’nın Avrupa toplantılarına katılmıştır. Yine Boğaziçi Üniversitesi’nden Handan Kepir Sinangil de, Avrupa toplantılarına katılmıştır. Anımsanacağı gibi, Hayri Erdoğan Alkin’in oğlu ARI Derneği kurucuları arasında yer almıştır.

    Moon’un 1000’i aşkın kuruluşlarından en ilginci olan Global image Association bir zaman­lar Türkiye’nin “lobi” işlerini üstlenmiştir. Ve milyonlarca dolar karşılığı ülkemizi dünya’ya tanıtmıştır.

    “Moon” culuk ve “Mason”lukla Atatürkçülük uyuşur mu?

    1919 Haziran’ın da Anadolu’nun doğusunda bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan ABD, Gümrü Anlaşmasıyla Türkiye’nin doğu sınırlarının da güvence altına alınması ve Sakarya boyunca Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine, İstiklal Savaşı’nın Ankara’daki Milli Yönetim’in lehinde sonuçlanacağını hesap etmiş ol­malı ki, İngilizlerin silahlı istilâ planlarına karşılık kaleyi içerden fet­hetmek için sinsice isteklerde bulunmaya başlamıştı. ABD, elbette bu mandaçılığın peşini bırakmayacaktı.

    Nitekim, savaş ortamında yurdumuzun düştüğü zayıflıktan yararlanmak için Öksüzler Yurdu ve örnek çiftlikler kurarak, ABD Anadolu’da yerleşmek istemiş ve bu isteği Ankara’ya iletmişti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal, hemen İçişleri Bakanlığı’na bir muhtıra yollayarak uyarıda bulunmuştu. Bu muhtırayı okuyalım:

    Muhtıra

    Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti, ülkenin bayındırlaşma­sına, öksüzlerin rahatlamasına, genel sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder.

    Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte, bize oldukça pahalıya patlayan deneyimlere dayanarak bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır.

    Şimdiye kadar ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik ve bilim­sel çalışma  (yapan)  kurumlar ve yabancılar özellikle aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:

    1- Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir ekonomik ve politik kazanç sağlamak.  Bizim için en zararlı olanı bunlardır.

    2- Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye (imtiyaza) da­yanarak o bölgenin sahibi olmaya çalışmak.

    Bu gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle izin ve­rilmemesi kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla yalnız kendimize değil, bütün insanlığa olabildiğince büyük hizmet ettiğimize ina­nıyoruz. Dolayısıyla Genel Savaşı (Birinci Dünya Savaşı)’nı çı­karanlar, bu gibi amaçları izleyen paralı gruplar ve onlara alet olan politikacılardır:

    3- Ekonomik amaçla,  bilim ve insanlık (yararı) görüntüsü ile yurdumuza gelip, ilerde istila (işgal) hazırlamak için, etnik top­lulukları gerek hükümete, gerek birbirlerine karşı kışkırtmak. Bu gibiler hem 1. dünya savaşının hem ülkemizdeki korkunç katliamların düzenleyicileridir.

    4- Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları ile çalışmakla birlikte, ruhlarında bulunan Hıristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen Hıristiyan azınlıklarla ilişki kurmak ve ister kasıtlı, ister kasıtsız olarak, aralarında azınlıkların da yaşamakta olduğu Müslüman topluluklardan ayrılma isteğini propaganda etmek ve kışkırtmak.

    Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyiliğine çalıştıkları (nı ileri sürdükleri) Hıristiyan azınlıklara, aralarında yaşamakta ol­dukları İslâm çoğunluğuna (karşı) baskı yapılmasını aşılamakla, ne denli insanlık dışı bir biçimde çalıştıkları ve bu yüzden mey­dana gelen cinayetlerden sorumlu oldukları ortadadır.

    Hükümetlerimiz bu gibilerin de özgürce çalışmalarına izin ver­diğinde Müslüman ve Müslüman olmayan bütün uyruklarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır.

    Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye düşman ya da hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve (çocukları) yaşa­yacakları çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır. Bu ise, gerek o çocukların, gerek içerisinde yaşayacakları halkın yıkımını hazırlamaktır.

    Bunu yasaklamak hükümetin görevidir.

    Bundan dolayıdır ki,  Amerikalılarca örnek çiftlik vb kurumlar kurup,  buralarda kendi uyruğumuzdan olan binlerce çocuğun Türk hükümetine ve ulusuna karşı sevgisiz ve uyumsuz duygu­larla yetişmelerine izin veremeyiz.[19]
    Mustafa Kemal,  muhtırasını,  diplomatik bir dille sürdürür ve Amerikalıların kurmak istedikleri örnek çiftliklerin yönetiminin ve çalışan çocukların eğitiminin Türk hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütülmesi, bu gibi yerlerde çalışacak. Öksüzler arasında soy, mezhep ayrımı yapılamayacağı gibi şartlarını belirterek, diplomatik bir tavırla reddeder. Onun duyarlılıkla ve devlet adamı sorumluluğuyla ayrımcılığa ve karıştırıcılığa gösterdiği bu tepkisinde söz ettiği acı deneyler arasında Osmanlı yönetiminin ve İttihatçı mason hükümetlerin vurdumduymazlıkla izin verdiği Anadolu illerindeki Amerikan konsolosluklarının: Hıristiyan azınlıkları ve özellikle Ermenileri eğiten misyoner okulları kurmaları, azınlıklara birer ABD pasaportu vererek onları Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını, manastırları silah deposu haline getirmeleri ve sonunda terör eylemleri ve devlete isyan girişimleri bulunmaktadır.

    Osmanlı’nın son döneminde ittihat terakkici’lerinde desteği ile yabancıların işlettiği okul sayısı, 98’dir. Bu işi yalnızca savaş öncesi durumun bir özelliği olarak göstermek de yanıltmanın bir parçasıdır. Mustafa Kemal’in Amerikan okullarının yıkıcı etkisini bilmemesi düşünülemez. Amerikalıla­rın Talaş Koleji’nde 1880 yılı ders programında, Ermenice ve Rum­ca Gramer, Osmanlıca İncil, Hristiyanlara göre tarih derslerinin ya­nı sıra Amerikalıların 3 ayrı yerdeki matbaada, Ermenice, Rumca, Bulgarca, İtalyanca, Ladion (İspanyol Yahudi dili) dillerinde, kitap yayınladıkları bilinmektedir.

    Mustafa Kemal, kültürel işgalin sonuçlarını iyi değerlendirmektedir. Sözde öksüzler yurdu kurma gibi insancıl girişimin altındaki azınlık örgütleme plânının yattığını elbette biliyordu. 1922 yılı başında, ülke işgal altındayken ve en zor koşullarda yaşanırken yazıl­mış olan bu muhtıradaki değerlendirmeye “komplo teorisi” diyebi­lecek bir kişi olabilir mi?

    Buna “komplo uydurması” diyenler, Reagan’ın 1982’de koyduğu adla “demokrasi projesi” nin Yugoslavya’da, Çekoslovakya’da, Bal­kanlarda, Asya’da, Afrika’da, Orta ve Güney Amerika’da, Irak’ta, Venezuela’da yol açtığı sonuçlan unutsa da, bunların Türkiye’deki etnik ve dinsel kışkırtmalarını Lozan’ın yeniden gözden geçirilmesi dayatmalarını yok sayması mümkün değildir.

    Mustafa Kemal’in, 27 Aralık 1919’da yabancılarla yatıp kalkan­lara verdiği şu yanıtı okuyunca; Bugün Atatürk’cü geçinen ABD uşaklarına ve AB aşıklarına şaşmamak elde midir?

    Şimdi bir kez daha Mustafa Kemal’i dinleyelim:

    Tekrar ediyorum, aleyhimizde ileri sürülen değerlendirmeler yanlıştır. Bu gerçek, (hem) tarih, (hem de) mantık açısından sa­bittir. Bu hususu, yalnız Batı’ya değil, hatta vatandaşlarımıza da, ehemmiyetli bir surette ihtar etmek gereğini duyuyorum. Çünkü ender de olsa, üzülerek işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya milli duygudan yoksun kalmış olan bazı kişiler, yabancıların, aleyhimizde ileri sürdükleri suçlamaları reddetmedikleri gibi vatanını ve milletini kusurlu göstermekten de çekinmiyorlar. Bugün bile, sultani mektebinin salonlarını aley­himizde konferans verdirmek için yabancılara açanlar var.

    Bu gibilere lanet”

    ——————————————————————————–
    [1] Graham Fuller / Siyasal İslam’ın geleceği / Sh:220-223 / Timaş Yayınları

    [2] Graham Fuller / Siyasal İslam’ın geleceği / Sh:214 / Timaş Yayınları

    [3] Aydınlık / 05 Eylül 2004

    [4] Prizma.2 / Sh:12-13 /

    [5] Asrın Getirdiği Tereddütler / T.O.V yayınları / Sh. 200 ve 4. Sayfa/

    [6] Nevval Sevindi / A.g.y – Sh:39

    [7] Prof. Alpaslan Işıklı / Sh:85 /

    [8] Fetullah Gülen / F.F / C:2 / Sh:212

    [9] Nevval Sevindi / A.g.y. Sh.39

    [10] M. Emin Değer / Bir Cumhuriyet Düşmanı / Sh:283

    [11] Fetullah gülen / Papa’ya Mektup / 09 Şubat 1998 /

    [12] Akşam  / Güler Kömürcü / 24 Eylül 2004

    [13] Milliyet / 02 Eylül 1997

    [14] Sivil Örümceğin Ağında / Mustafa yıldırım / 3. Baskı / Sh: 520

    [15] Sivil Örümceğin Ağında / Mustafa yıldırım / 3. Baskı / Sh: 512-523/

    [16] Yankı / Ağustos Sh:30

    [17] Zaman / 09 07 2003

    [18] “Pamukkale’de sabah ayini” / Gündem (Denizli) / 24 Haziran 2002

    [19] Mustafa Kemal’in el yazması ile Muhtıra/Belge no: 1125 / ADP: Cilt 1, Sh:384; Mustafa Onar, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları II, T.C. Kültür Bakanlığı Atatürk Dizisi, Ankara 1995

    – Bak: Sivil Örümceğin Ağında / Mustafa Yıldırım / Sh:564-568 / 3. Basım

  • BİR İNGİLİZ PARLAMENTERDEN İLGİNÇ YORUMLAR

    BİR İNGİLİZ PARLAMENTERDEN İLGİNÇ YORUMLAR

    Ingiliz Parlemento Uyesinin gorusu
    Date: Thu, 5 Jun 2008 16:47:14 +0300
    From: [email protected]

    HEM TÜRKÇE TERCÜMESİ HEM DE İNGİLİZCE YAZILMIŞ METİNİYLE…

    Zavallı Türkler her yönden şanssızlar. Müslüman inancının simgelerini yasaklasalar faşist; izin verseler köktendinci olacaklar.

    Bir kez daha, Avrupalı politikacıların, Gladstone’un hoş olmayan deyimiyle ‘Türkleri pılısı pırtısıyla,  Avrupa’dan atmak’ konusunda kararlı olduklarını görüyoruz. ‘Her türlü gelişmeyi – cumhurbaşkanı adayının eşinin başörtüsü üzerindeki muğlâk tartışmayı bile – Türkiye’nin AB için başvurusunu ertelemek için bir mazeret olarak kullanacaklardır.

    Bir gün bize, Ankara’nın Kürtler için daha fazlasını yapması gerektiği söylenir, başka bir gün Kıbrıs  konusunda yaygaracı olduğu, bir başka gün ise 1915 Ermeni katliamı için yerlerde sürünmesi  gerektiği.. Bütün bu itirazlar temelsiz değildirler, fakat Türkiye’ye diğer üyelerden ne kadar farklı muamele yapıldığını görmek çarpıcıdır. Hiç kimse Belçika’dan Kongo’da yaptıkları ile yüzleşmesini veya Fransa’dan Cezayir için özür dilemesini istemez.

    Ankara özellikle Kıbrıs konusunda mağdur durumdadır ve haklıdır da; Kıbrıs’lı Türkler AB’nin birleşme teklifini oylayarak kabul ettiler, fakat ondan beri izole edildiler; Kıbrıs’lı Rumlar ret oyu verdiler, fakat kucaklandılar. Bazı Türk korkulu tartışmalar tamamen aptalca. Geçen ay AB Parlamenterleri Ankara’ya, politikaya daha fazla kadın sokmaları konusunda efelendiler – Türkiye ilk kadın başbakanını 14 yıl önce seçmiş olmasına ve 27 AB üyesinden sadece 18 tanesi bu güne kadar bir kadın tarafından yönetilmiş olmasına rağmen.

    Sorun, Brüksel’in gerçek itirazını net olarak ortaya koymaması- ki o da basit olarak çok sayıda Türk nüfusun olmasıdır.. Yeniden ısıtılmış AB anayasasına göre oy ağırlıkları nüfusa göre belirleniyor.  Türkiye hali hazırda Almanya dışında tüm ülkelerden daha büyük ve Avrupa küçülürken Türkiye artıyor. AB liderleri, kıtalarının liderliğini iddialı, vatansever Müslüman bir millete teslim etmemekte kararlılar: Biliyorlar ki bu Avrupa federalizminin sonu olur.

    Fransa ve Avusturya, Türkiye’nin kabulü konusunda referandum sözü verdiler, kamuoyu değerlendirmeleri de sırasıyla %70–80 ‘hayır’ gösterdiğine göre, durum öyle olacak. Fakat hiç kimse bunu söylemek istemiyor. Ve böylece, Avrupa liderleri parmaklarını arkalarında çaprazlayıp (yalan söyleme işaretidir) ve er geç bir üyelikten söz ederken ve reformcu Türkler, üyeliğe hazırlık görüntüsü altında milli serbestleşme kriterlerini uygulayabilmek için onlara inanmış gibi davranırken, bir sessiz sinema oyunu devam ediyor.

    Baştan ‘hayır’ denebilirdi. Türkleri bir on yıl daha süründürmek, dış politikalarını onları küçük düşürecek şekilde değiştirmeleri için üzerlerinde baskı kurmak, hukuk sistemlerini yeniden yapılandırtmak, 10,000 sayfa AB kuralını zorlamak ve sonra- /sonra/- onlara hareket çekmek çok daha kötü.

    AB, korkuyla eşleştirdiği şeyi yaratma riskini alıyor: kapı eşiğinde dışlanmış bir Müslüman nüfus.  Türkler geleneksel olarak bölgede bizim en güçlü müttefikimiz oldular. Avrupa’nın cenahlarını önce Bolşevizme ve şimdi de İslamizme karşı 90 yıldır korumaktalar. Bundan daha iyisini hak ediyorlar.

    Daniel Hannah, Muhafazakâr Parti, Güney Doğu İngiltere Milletvekilidir

    INTERESTING COMMENTS FROM A BRITISH MP

    The poor Turks are damned either way. If they ban the symbols of Muslim devotion, they’re fascists; if they allow them, they’re fundamentalists.

    Once again, we see Europe’s politicians determined, in Gladstone ‘s unhappy phrase, ‘to turn the Turk, bag and baggage, out of Europe.’ They will seize on any development – even an abstruse row about the presidential nominee’s wife’s headscarf – as an excuse to defer Turkey ‘s application for EU membership.

    One day we are told that Ankara needs to do more for its Kurds, the next that it is being obstreperous over Cyprus, the next that it should grovel about the 1915 Armenian massacres. Not all these objections are baseless, but it is striking to see how differently Turkey is being treated from other members. No one asks the Belgians to face up to what they did in the Congo, or the French to apologise for Algeria.

    Ankara is especially aggrieved about Cyprus , and with reason: Turkish Cypriots voted to accept the  EU’s reunification deal, but have since been isolated; Greek Cypriots voted to reject it, but have been  embraced. Some Turkosceptic arguments are plain silly. Last month, MEPs hectored Ankara about getting more women into politics – this despite the fact that Turkey elected its first female head of government 14 years ago, while 18 out of the 27 EU members have never been led by a woman.

    The trouble is that Brussels won’t come clean about its real objection which is, quite simply, that there are too many Turks. Under the reheated EU constitution, voting weights are to be determined by population. Turkey is already larger than every state except Germany ; and, while Europe is shrinking,  Turkey is teeming. EU leaders are determined not to hand the leadership of their Continent to an assertive, patriotic Muslim nation: they know it would mean an end to Euro-federalism.

    France and Austria have promised referendums on Turkish accession and, since opinion polls suggest ‘No’ votes of 70 and 80 per cent respectively, that would seem to be that. But no one wants to say so. And so the charade continues, with EU leaders crossing their fingers behind their backs and canting about  eventual membership, while reformist Turks pretend to believe them so as to be able to carry out a  measure of domestic liberalisation under the guise of preparing for membership. It would have been one thing to say ‘No’ at the outset.

    The EU risks creating the thing it purports to fear: a snarling, alienated Muslim population on its doorstep. Turk have traditionally been our strongest allies in the region. They guarded Europe ‘s flank for 90 years, first against Bolshevism and now against Islamism. They deserve better than this.

    Daniel Hannan is a Conservative MP for South East England

  • BOP VE NATO

    BOP VE NATO

    ahmet oskay [[email protected]]]

    Amacı dünyayı sosyalizm etkisine kapatmaktır. Bu sürecin sona ermesiyle beraber NATO’nun ortadan kalkması gerekirken, durum bu şekilde gelişmemiştir. Tersine Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte dünyadaki tek egemen güç konumuna gelmiş olan ABD, eski müttefiklerini ve pazar alanlarını denetleme aracı olarak NATO’yu yeniden tanımlama sürecine girmiştir. NATO zirvesinin gündemi olan Büyük Ortadoğu Projesi bu ihtiyaca hizmet etmektedir.Büyük Ortadoğu Projesi Nedir?Projenin iki önemli yönü var:ABD’nin Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar 22 ülkeyi kapsayan coğrafyada siyasal, askeri ve ekonomik yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlaması.
    NATO’nun, ABD’nin müttefiklerini hem denetleyerek hem de onları kullanarak Ortadoğu’ya hakim olabilmek için yeni tehdit kavramlarına göre yapılandırılması.
    Kısaca BOP ile bölgemizde ABD düzenini tesis edebilmek için tüm dünya seferber edilecek. Bu proje yeni bir proje değil. Projenin temelleri 1. Körfez Krizi’nden sonra 6 Mart 1991’de Bush’un yaptığı “Yeni Dünya Düzeni” başlıklı konuşmada atılmıştır. Bu konuşmaya göre:

    Bölgedeki kitle imha silahları kontrol edilecektir
    Siyasal sistemler demokratikleştirilecektir
    Bölgenin güvenliği için NATO çatısı altında oluşturulacak bir güç bölgeye her an müdahale edebilecek duruma getirilecektir.
    Yukarıdaki açıklamalar ABD’nin bölgemize yaptığı seferlerin bir bahanesidir. Bölgede en çok kitle imha silahına sahip olan İsrail silahlandırılırken, bölge halkının yeraltı ve yerüstü zenginlikleri yağma edilerek yoksullaştırıldı. Yıllardır bir arada yaşayan Yugoslav halkları NATO aracılığıyla parçalandı.

    BOP, kamuoyuna ilk kez Amerikan Silahlı Kuvvetleri için Joint Forces Quartly dergisinin 1995 Sonbahar sayısında “The Greaten Middle East” başlığıyla yayınlanan bir yazıyla yansıdı. Aynı yıl AB, Almanya-Fransa ikilisince hazırlanan “AB – Akdeniz Girişimi Projesi”ni Barcelona’da başlattı. Bu AB projesine göre, bölgede ekonomik reformlar desteklenecek ve 2010 yılında bir serbest ticaret bölgesi kurulacaktı. Ama bu bölgeyi AB’ye bırakmak istemeyen ABD daha sonra Kuzey Afrika’yı da BOP içine aldı.

    Bu arada Türkiye’de önemli bir olay oldu ve 28 Şubat post modern darbesi sahneye çıktı. Fazilet Partisi iktidardan düşürüldü, radikallerden temizlenen “Siyasal İslam” arayışlara girdi. Bugün Siyasal İslam’ın bu yeni kadrosu ile ABD ilişkileri her geçen gün gelişmektedir. Bunun bir tesadüf olmadığı kesin.

    NATO’nun Yeni İşlevi

    23-25 Nisan 1999 NATO Washington Zirvesi’nde “Yeni NATO Konsepti” zorlu müzakerelerden sonra kabul edilmiştir. Alınan kararlar kısaca şöyledir:

    NATO’nun, “Alan Dışı” askeri harekatlarda kullanılması
    NATO’nun, kitle imha silahları, uluslararası terör, uyuşturucu kaçakçılığı ve ırk ayrımı gibi sorunların çözümünde kullanılması
    Askeri harekat ve savaş kararlarının BM kararlarına bağlı olmaksızın NATO’da alınması
    NATO’da “Çokuluslu Birleşik Görev Kuvvetleri” kurulması, bu kuvvetlerin askeri harekatlarda kullanılması
    NATO’ya küresel boyutlarda ekonomik, politik, demokratik ve stratejik görevler verilmesi.
    ABD’nin 11 Eylül 2001 saldırıları sonucunda yönetime yakın düşünce kuruluşları tarafından daha sık dile getirmeye başlanan “Ilımlı İslam Modeli” teorik olarak öncelikle Graham Fuller, John Esposito ve John Voll gibi Beyaz Saray’a yakın isimlerce gündeme getirilmiş ve uygulamaya geçirilmesi için çalışmalar başlatılmıştır. Graham Fuller, Foreign Affairs dergisinin Mart-Nisan 2002 tarihli sayısına yazdığı “Siyasal İslam’ın Geleceği” başlıklı makalede Türkiye’nin hangi özellikleri ekseninde İslam ülkelerine bir model olmaya başladığını şu sözlerle ifade etmiştir:

    “Türkiye kesinlikle bir model haline gelmektedir. Çünkü Türk Demokrasisi katı devlet ideolojisini yıkmakta ve gönülsüz de olsa, ülkenin gelişmekte olan demokratik ruhunu, kamuoyunun önemli bir kısmını, geleneği yansıtan İslami Hareket ve partilerin doğuşuna izin vermektedir.”

    Türk-İslam sentezinden Ilımlı İslam’a doğru geçiş, yeşil kuşaktan BOP’a geçişle aynı zamana rastlamıştır. AKP’ nin kuruluş çalışmaları hızla gelişirken Başbakan Erdoğan’ın ABD’de geziler yapması tesadüf mü? Tam bu sırada Eylül 2002’de yayınlanan ve Bush Doktrini olarak adlandırılan “ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi” başlıklı belge ortaya çıkmıştır. Olaylar birbirini takip etmiş, gizli bir el sanki her şeyi arka planda organize etmiştir.

    4 Ekim 2002 tarihinde yapılan NATO Daimi Konseyi Toplantısında ABD’nin görüşleri, NATO Genel Sekreteri George Robertson tarafından dile getiriliyor. Bu konuşmada NATO’nun genişlemesine göre geliştirilecek talepler sıralanmıştır:

    NATO ülkeleri, istihbarat, işbirliği ve bilgi paylaşımında bulunmalıdır.
    Terörle karşılaşan NATO veya diğer üyelere destek verilmelidir.
    ABD, NATO üstlerinden yararlanmalıdır.
    NATO topraklarında bulunan ABD üstlerinin güvenliği bağlanmalıdır.
    NATO ülkeleri havaalanlarını ve limanlarını ABD’ye açmalıdır.
    NATO gücü Doğu Akdeniz’e kaydırılmalıdır.
    Hegemonik Bataklık:

    26 Şubat 2003’te yani Irak’ın işgali için düğmeye basılmasından kısa bir süre önce ABD Başkanı George Bush, yeni muhafazakarların üssü olarak bilinen “Amerikan Girişim Enstitüsü” adlı düşünce kuruluşunda bir konuşma yaparak “Ortadoğu’da demokratik değerlerin yayılmasını öngören” planı açıklamıştır.

    Brezinski, “Natıonal İnterest Dergisi”nin kış 2003 sayısına yazdığı “Hegemonik Bataklık” başlıklı makalesinde:

    “…ABD, Global Balkanları, kendi stratejik çıkarlarına uygun olarak şekillendirmelidir. Bu bölge o kadar önemlidir ki ABD herhangi bir bölgesel gücün beklenti ve önceliklerini buraya dayatmasına izin vermemelidir.”

    Bu arada, Bush bu konuda ısrarlı olduğunu göstermek için 9 Mayıs 2003’te yaptığı bir konuşmada on yıl içinde bir ABD-Ortadoğu Serbest Ticaret Bölgesi’nin kurulacağını açıklamıştır.

    12 Mayıs 2003’te Brüksel’de düzenlenen Avrupa Güvenlik Forumu için Henry J. Barker tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Stratejik Geleceği: ABD Perspektifi” başlıklı belgede, yeni dönemde Washington açısından Türkiye’nin stratejik öneminin artacağı belirtilerek şu görüşlere yer verilmiştir:

    “Türkiye’nin artan stratejik değeri, bu ülkenin iç istikrarını ABD’li politika belirleyicileri için daha da önemli bir kaygı haline getirmiştir.”

    Bu arada AKP iktidarının desteklenmesi konusunda, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyaset Geliştirme Dairesi Direktörü Richard Haass, muhafazakar The Washington Quarterly Dergisi’nin yaz 2003 sayısına yazdığı bir yazı ile Müslüman dünyada demokrasinin yaygınlaştırılması amacıyla, “Yeni Türk Hükümeti’nin sonuna kadar destekleme konusunda kararlı” olduklarını açıklıyordu. Böylece Türkiye’nin BOP bağlamında “Ilımlı İslam Modeli” olarak Ortadoğu ülkelerine önerilmesini savunmuştur.

    Yeni Marshall Planı :

    Artık Ortadoğu Projesi çerçevesinde eski Marshall Planı’na benzer bir planın hazırlanıp uygulanma zamanının geldiğini gören ABD, kendisi ile birlikte hareket eden ülkelere bir nevi ekonomik yardım yapma kararı alıyor.

    NATO ile işbirliğini genişletmek isteyen ABD’nin NATO Büyükelçisi Nicholas Burns’un, 19 Ekim 2003’te Prag’daki NATO toplantısında yaptığı konuşmadan bazı önemli noktalar şöyle aktarılabilir:

    NATO artık Büyük Ortadoğu hedefine kilitlenmelidir.
    Kavramsal ilgimizi ve askeri gücümüzü Doğuya ve Güneye yerleştirmeliyiz. NATO’nun geleceği Doğu ve Güneydedir: Bu da Ortadoğu’dur.
    NATO’nun genişlemesini “Akdeniz Diyalogu” ile değil, Kafkasya ve Orta Asya ile birlikte düşünmeliyiz.
    Yeni ortaklar, yeni üyeler, yeni askeri yetenekler ve stratejik misyon: Hepsini topladığımızda yeni bir NATO’muz oluyor.
    Eğer NATO ile AB arasında işbirliğini garanti altına alırsak ve ilişkilerimizin ruhu ve gerçeği bu olursa, durum iyi olacaktır. Ama bazı AB üyeleri bunu rekabetçi bir ilişkiye çevirirse o zaman aramızda büyük anlaşmazlıklar olacak demektir, çünkü biz Amerikalılar NATO’yu devam ettirmek istiyoruz.
    2004 yılında, ABD’nin BOP çerçevesinde ilk somut adım olarak Senatör Joe Lieberman ve Chuck Hagel, Ortadoğu’da bir kalkınma bankası kurulması ve bu ülkelere ekonomik yardım sağlanmasını içeren bir tasarıya kongreye sundu. Tasarıda, “Büyük Ortadoğu ve Orta Asya Kalkınma Bankası” kurulması maddesi yer alıyor. Ayrıca tasarıda ABD’nin söz konusu ülkelere beş yıl boyunca yılda bir milyar dolar bağışta bulunması ve programa diğer ülkelerden de destek sağlanması öngörülüyor.

    Brezinski, 8 Mart 2004’te The New York Times gazetesinde yayınlanan “Büyük Ortadoğu’ya Dikkat” başlıklı bir uyarı yazısında, “Yönetimin Büyük Ortadoğu Girişimi ile ilgili hatalı işler yaptığına kuşku yok.” diyerek şöyle devam ediyor:

    “Daha başlangıçta, demokrasi girişimi Başkan tarafından burnu büyük biçimde sunuldu. Bush bu konudaki açıklamasını, Irak savaşının destekçiliğini yapan ve Arap dünyasının gözündeki imajı hiç de iyi olmayan Washington merkezli bir düşünce kuruluşunda, Amerikan Girişim Enstitüsü’nde yaptı.”

    Bu arada 12 Mart 2004’te Suriye’nin Kamışlı bölgesinde Kürtler ile Araplar arasında çıkan ve etnik çatışmaya uzanan kanlı olaylar, bu çatışmaların bölge ülkelerindeki etnik unsurların üzerinde yarattığı etkinin tespiti için küçük bir prova niteliğinde görülmektedir.

    Ilımlı İslam-Laik Amerikancılık

    Genelkurmay İkinci Başkanı Org. İlker Başbuğ, ABD’den döndükten sonra 19 Mart 2004 günü yaptığı açıklamada ABD ile BOP konusunda anlaşmaya vardıklarını söylüyordu:

    “…Bu açıdan BOP’ un yararlı, isabetli olacağı düşüncesindeyiz. Teröre karşı mücadelenin sadece askeri tedbirlerle olmayacağını biz 80’lerden beri söyledik. Eğitimsel, ekonomik, sosyal, kültürel unsurlar da olmalı. Bu girişimin şeffaf olması, tepeden inme, zorlayıcı olmaması gerektiğini de muhataplarımızla paylaştık. İslam devleti modeli gibi kavramlar ortaya atılıyor. Hem laiklik, hem ılımlı İslam devleti bir arada olmaz. Ya biri ya diğeri olur. Biz anlattık. Türkiye’nin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğunu, bunu dışındaki düşüncelerin uygun olmadığını düşünüyoruz. Bu muhataplarımızca çok iyi anlaşıldı.”

    Kısacası Ordu’nun fikri BOP’a evet, Ilımlı İslam’a hayır… Buna Laik Amerikancılık da denebilir.

    TSK NATO temsilcisi Korg. Engin Saygun da, 4-7 Nisan 2004 günlerinde Washington’da gerçekleştirilen Amerikan-Türk Konseyi 23 yıllık Konferansında aynı görüşü dile getirmiştir.

    Türkiye’de siyasal iktidar BOP’ un ortaya atıldığı andan itibaren kendileri için kaçırılmaz bir fırsat olduğunu düşünmüş ve projenin en büyük sahiplenicilerinden biri olmuştur. Başbakan Erdoğan “Diyarbakır yıldız olabilir” diyerek projenin parçası olduğunu ilan etmiştir. Erdoğan’ın G-8 zirvesine çağrılmasının nedeni budur.

    4 Nisan 2004’te “Stockholm School of Economics”de bir konuşma yapan ABD’nin NATO nezdindeki büyükelçisi R. Nicholas Burns NATO’dan İstanbul Zirvesinde istediklerini şöyle özetledi:

    ABD’ye Afganistan’da destek
    Irak’ta destek
    Müslüman dünya ile işbirliği için destek
    “Büyük Ortadoğu”yu oluşturmak için destek
    NATO ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler
    ABD güdümünde Avrupa mı yoksa bağımsız Avrupa mı?
    Türkiye’nin Önemi…

    Türkiye’nin BOP ve “Yeni NATO” için ne kadar önemli olduğu, Washington’un İzmir’deki ikinci bir NATO karargahı kurmak istemesiyle de açıkça görülmektedir. İzmir’deki bu ikinci karargahın “Yeni NATO”nun asıl karargahı olarak düşünüldüğünü, 5 Nisan 2004 günü Ege Üniversitesi’nde yapılan uluslararası bir panelde NATO’nun ilgili masa sorumlusu Stefani Bobst’un şu sözleri ortaya koyuyor:

    “NATO’nun yeni güvenlik misyonu, ABD’nin Büyük Ortadoğu Planını içeriyor ve bu paralelde Belçika dışında, burada, Türkiye’de ikinci bir üsse ihtiyaç var. İzmir’in üs olmasını istiyoruz. NATO Büyük Ortadoğu ile ilişkilerini düzenlemek için Türkiye’de İzmir’i merkez olarak kullanmalıdır.”

    Buna Washington merkezli düşünce kuruluşlarının İstanbul’da NATO’nun bir “Terörle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi” kurması gerektiği fikrini telkin etmeye başlamalarını da eklemeli. NATO’nun “Acil Müdahale Gücünü” İstanbul’a taşıma kararı ve İstanbul’daki 3. Kolordu’nun AGSK üzerinden doğrudan NATO karargahına tahsis edilmesi bu bağlamda özel bir anlam kazanıyor.

    Son olarak 17 Mayıs 2004 tarihinde Brüksel’de toplanan NATO Zirvesi hazırlık toplantısında konuşan Genel Sekreter De Hoop Schffer de NATO’nun güvenliği bundan böyle ancak yeni biçimde; yani, “Sıcak Barış” anlamını tarif ediyor.

    “Yeni NATO, istikrarı tesis ederken üç yönteme dayanacaktır: Ortaklarının sayısını artıracak; Balkanlar, Afganistan ve Akdeniz’de gerçekleştirilecek müdahaleler; ve silahlı kuvvetlerinin yapısının, üye devletlerin kendi topraklarından uzakta gerçekleştireceği yeni misyonlara uygun hale getirilmesi”

    Sonuç :

    Türkiye’nin coğrafi ve stratejik konumu ve çevre ülkelerle yakın ilişkileri ayrıca Batılı tekellerle bağımlı ilişkiler içinde olması nedeniyle Türkiye’ye “model ülke” gömleği sıkça giydirilmeye çalışılıyor. Tekellerin bu bölgeyi yeniden biçimlendirmeye çalışması kendi yönetim ve müdahale araçlarını bu coğrafyaya daha da yaklaştırmasını gerektirmektedir. Bu sebeple Türkiye’de uzun yıllardan beri işgalci güçlerin hizmetine açık olan üslerin daha da genişletilmesi ve üs sayılarının arttırılması tasarlanmaktadır. Türkiye tekellerinin de seve seve onay vereceği bu kararların gerekleri masa başında yerine getirilmeye başlandı bile! Bu pazarlıkların sonucunu ilerleyen tarihlerde göreceğiz.

    28-29 Haziran’daki zirvede Türkiye – NATO – ABD işbirliği çerçevesinde uygulamaya geçirilecek gündem şöyle özetlenebilir:

    Önemli noktalarda üsler kurulması, ortak tatbikatların düzenlenmesi.
    Napoli’deki Güney Müttefik Komutanlığı’nın genişleterek veya tamamen yeri değiştirilerek İstanbul’a taşınması. Ayrıca NATO’nun genel karargahının da Brüksel’den taşınması düşünülmektedir.
    Amerika, Ortadoğu ve Avrasya’ya yönelik işgal politikalarının bir askeri uzantısı olarak Florida’daki Ortadoğu Kuvvetleri Komutanlığı’nı Irak’a ya da bölgedeki bir ülkenin topraklarına taşımaya hazırlanıyor.
    İzmir’de ikinci bir üs açılması ve buranın NATO’nun hareket merkezi olması.
    ABD ile Türkiye arasında 1980 yılında imzalanan “Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması” çerçevesinde her yıl yapılan “Yüksek Düzeyli Ortak Savunma Grubu” toplantısı düzenlendi ve görüşmelerde NATO’nun en önemli üç karargahının biri olan “Yüksek Seviyede Hazırlık Gücü” meselesi ve bunun birinin İstanbul Maslak’taki 3. Kolordu olması konusunda ABD onay verdi. Eğer bu gerçekleştirilirse Maslak, Türkiye’deki üslerin en önemli noktalarından birini oluşturacaktır.
    İncirlik Üssü’nün kapasitesinin genişletilmesi. Asker, teçhizat ve silah sayısının arttırılması.
    Karadeniz Bölgesi kıyılarında deniz üssü kurulması projesi. (Özellikle Trabzon ve Samsun olmak üzere)
    Konya’nın askeri tatbikatlar için merkez olması.
    Bu tasarıların NATO’nun geleceği için öneminin ne kadar büyük olduğu görülmektedir. Ayrıca Türkiye tekelleri açısından da önemi büyüktür. Türkiye’de egemen güçler, bazı tereddütler taşısa da göreve atılmak için sabırsızlanıyorlar! Görünen bu gelişmeler açık bir işbirliğini daha da kuvvetlendirecektir. Bu işbirliğinin sonunda Türkiye ekonomik ve siyasi olarak ABD’ye daha da bağımlı hale gelecektir. Türkiye’nin tüm askeri, siyasi, ekonomik varlığı, ABD’nin çıkarları uğruna kullanılacak bir araç olacaktır. Ülkemiz kardeş bölge halklarıyla düşman haline getirilecektir. Bölge halkları yaşadıkları acılardan ötürü ülkemize öfke duyacaktır. Gençlerimiz ABD çıkarları için bölge halklarına karşı savaşa sürülecektir. Ülkemizin kültürel zenginliğinin parçası olan halklar, Batı tarafından parçalanacaktır. Buna sessiz kalmak bu barbarlığa ortak olmaktır
     

     

     

  • Ergenekon’da son dalga

    Ergenekon’da son dalga

    Erol OKUR/SİLİFKE (Mersin), (DHA) – A.A

    5 ilde 26 kişinin gözaltına alındığı son operasyon Ergenekon Soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine yapıldı. Savcılığın talebi üzerine Adana’da bulunan özel yetkili 8. Ağır Ceza Mahkemesi zanlılar hakkında yakalama emri çıkarttı. Polis Konya, İstanbul, Kocaeli, Mersin ve Elazığ’da bazı adreslere eş zamanlı operasyonlar düzenledi.

    İŞTE OPERASYONDAN FOTOĞRAFLAR

    İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi emekli öğretim üyesi, eski Orman Mühendisleri Odası Başkanı ve İşçi Partisi milletvekili adayı Prof. Dr. Uçkun Geray,   YUSUF BULDU GÖZALTINDA

    Ergenekon operasyonu kapsamında Mersin’in Silifke ilçesi İşçi Parti eski ilçe başkanı ve Ulusal TV Silfke temsilcisi Yusuf Buldu ve İşçi Partili Nuran Gökdemir gözaltına alındı. Polis, sabah saatlerinde bu kişilerin evlerinde arama yaptı.

    İstanbul merkezli Milli Çözüm Dergisi yazarı Mevlüt Sungur’un da aralarında bulunduğu 8 kişi Konya polisi tarafında gözaltına alındı.Derginin Bağcılar’daki merkezinde polis arama yapıyor.

    Polisin ayrıca Levent’teki Oyak Sitesi’nde ve İstinye’deki Gazeteciler Sitesi’nde de bazı evlerde arama yaptığı öğrenildi.

    Polis, İstanbul’daki operasyon kapsamında aramalarda el konulan belgeleri İstanbul emniyet Müdürlüğü’ne getirdi.

    5 İLDE 26 KİŞİ GÖZALTINDA

    Ergenekon soruşturması kapsamında Konya, İstanbul, Kocaeli, Mersin ve Elazığ’da düzenlenen operasyonlarda 26 kişi gözaltına alındı.
    Konya Emniyet Müdürlüğüne bağlı ekipler, sabah saatlerinde Ergenekon soruşturması kapsamında 5 ilde eş zamanlı operasyon düzenledi.

    Konya polisinin 5 ilde yaptığ operasyonlarda gözaltına alınanların hükümeti yıkmak, kaos ortamı oluşturmak, isyana teşvikle suçlandıkları öğrenildi

    Diğer illerde gözaltına alınan şüphelilerin Konya’ya getirildiği ve Konya Numune Hastanesi’nde sağlık kontrolünden geçirildiği öğrenildi.

    MERSİN’in Silifke İlçesi’nde İşçi Partisi (İP) eski Silifke İlçe Başkanı 54 yaşındaki Yusuf Buldu gözaltına alındı. Buldu’nun Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındığı ileri sürüldü.

    Konya Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ile Silifke İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Gemi Mühendisleri Odası Silifke temsilcisi ve Ulusal TV Akdeniz temsilcisi de olan Yusuf Buldu’nun Göksu Mahallesi’ndeki evine bu sabah 05.50’de baskın yaptı.
    Yusuf Buldu’yu gözaltına alan sivil polisler, evde yaklaşık 4 saat arama yaptı. Aramanın ardından polisler, içinde henüz ne olduğu anlaşılamayan 4 poşet malzemeyle evden çıktı. Bu arada polislerin arasında ekip otomobiline götürülen Buldu, “167 milyar liralık (167 bin YTL) yüzük takan Hayrünnisa Gül’ü tutuklasınlar. Ben vatansever Atatürkçü bir insanım. Beni neden gözaltına alıyorlar?” diye bağırıp tepki gösterdi.
    Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındığı ileri sürülen Yusuf Buldu’nun, Konya Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğü belirtildi.
    Buldu, evinden götürülürken annesi 75 yaşındaki Berihan Buldu da gözyaşı döktü. Berihan Buldu’yu diğer çocukları teselli etti.

    ELAZIĞ´DA 1 ERGENEKON GÖZALTISI

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, yürütülen Ergenokon soruşturması kapsamında Konya Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda Elazığ’da yaşayan Ahmet Akgül’ün gözaltına alınması talimatını verdi. Konya’dan Elazığ’a gelen bir polis ekibi Ahmet Akgül’ü gözaltına alarak soruşturmasının yürütülmesi için bu kente götürdü.

    Gözaltına alınan Ahmet Akgül’ün Elazığ’da yerel yayınlanan Elazığ Gazetesi’nde köşe yazıları yazdığı, bir dönem Ulusal TV’de program yaptığı Milli Uyanış Dergisi ile son olarak da Milli Çözüm Dergisi’nde çalıştığı öğrenildi.

    İŞÇİ PARTİSİ’NDEN AÇIKLAMA

    İşçi Partisi bu sabah saatlerinde gerçekleştirilen operasyona yönelik bir açıklama yaptı. İP Genel Başkan Yardımcısı Erkan Önsel, ‘İP üyesi 3 kişi gözaltında. Gözaltına alınanlar arasında hocaların hocası Prof. Dr. Uçkun Geray da var’ dedi.

    İP’nin internet sitesinde yer alan açıklamada da şöyle denildi:

    “Arama ve gözaltı kararlarının 21 Temmuz 2008 günü Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verildiği, kararın ‘Ergenekon soruşturmasında ele geçirilen dokümanlardan elde edilen bilgiler’ çerçevesinde alındığı öğrenildi. Bu kapsamda Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Akgül ile dergi yazarlarından bir kısmının da gözaltına alındıkları iddia edildi.”

  • Türkçeye duyulan hayranlık

    Türkçeye duyulan hayranlık

    TÜRKÇE = Zeka

    Amerika’da, Viskansın Üniversitesinde görev yapan Prof. Dr. Kemal Karpat Amerika’da dil bilim ile ilgili bölümü bulunan bütün üniversitelerde Türkçeye büyük önem verildiğini, gramatikal yapısının büyük bir hayret ve beğeni ile incelendiğini ve bir dilin nasıl bu kadar sağlam bir mantığa, mükemmeliyete sahip olabileceği düşüncesinin Türklere ve Türkçeye karşı bir hayranlık (yanı sıra kıskançlık) uyandırdığını belirtiyor.

    Bu ilgi ve hayranlık yalnızca Amerika’ya mahsus değil. Avrupa’da da Türkçe husûsunda ciddi çalışmalar var. Geçmiş yıllarda üç yaşına kadar olan çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada Ana dili Türkçe olan çocuklarda, bu yaş grubunda diğer milletlerin çocuklarına göre zekâ seviyesi, kavrayış kabiliyeti olarak daha önde oldukları tesbit edilmişti. Çocuğun gelişiminde ilk üç yaşın önemi, çocuğun hayatı boyunca kat edeceği mesafenin önemli bir kısmını bu dönemde aldığı göz önünde bulundurulduğu zaman bu durumun hakikaten bir avantaj olduğunu düşünebiliriz.

    Bu çocuklarının annelerinin genellikle kültür seviyesinin düşük olması, okuma alışkanlığının olmaması ise çocukların üç yaşına kadar elde ettikleri ilerleme hızını ileriki yıllarda gösterememesine sebep olan etkenler. Daha sonra yapılan çalışmalarda Türk çocuklarının zekâ açısından ilk yıllarda kat ettikleri mesafede en önemli faktörün dil olduğu kanaatine varılıyor.

    İnternational Association for he Study of Child Language (Uluslar arası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği) adlı kuruluşun Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılan onuncu kongresinde, Türk çocuklarının 2, en geç 3 yaşına kadar kendi dillerini dil bilgisi kurallarını da yerli yerinde kullanarak mükemmel biçimde kullandıklarını ispatlıyor. Bu kabiliyet Alman çocuklarında 5, Araplarda 12 yaşına kadar uzayabiliyor.
    Dil bilimi profesörü Klan Delius, Türk dilinin kolay öğrenildiğini belirterek, “Türkçenin şahıs ve zaman belirleyen ekleri düzenli. Lego taşlarının yan yana dizilmesi gibi tespitini yapıyor. Yine ilim adamlarının ulaştığı bir diğer sonuç; Türkçenin ezberlenerek değil mantık ve muhakeme yoluyla öğrenilen bir dil olmasından dolayı Türk çocuklarında günlük hayatta gerekli pratik zekâ ve muhakeme kazanımı da diğerlerine oranla daha önde.

    Ve bu araştırma sonuçları Avrupa ülkelerinde Türklerle evli Avrupalı annelerde çocuğuna Türkçe öğretme ve evde Türkçe kullanma isteğini teşvik ediyor. Bu istek ve gayreti ile anne bir avantaj daha elde ediyor. Çünkü, kurallı bir dil olan Türkçe şuurlu ve iyi öğrenildiği takdirde diğer dilleri de daha kolay ve kısa zamanda öğrenme yeteneğini kazandırıyor.

    Bizler hiçbir mantıklı izahı olmayan tuhaf bir kompleksle başka dil ve kültürlerin kucağına balıklama atlayıp kendimizi kaybederken bizde mevcut değerleri bir gün başka ellerde görürsek hiç şaşırmamalı. Yarının Türkiye’sini İngilizce, Almanca vs. Batı dillerini konuşan Türkler buna mukabil Avrupa’yı Türkçe konuşan Avrupalılar doldurabilir. Türklerle ilgili en detaylı araştırmalar Batı’da yapılıyor, bizim değerlerimizi onlar keşfedip dünya kamuoyunun gündemine sunuyorlar.
    BİLGE KAĞAN: “Türk Milletinin, Türk Devletinin adı,sanı yok olmasın diye çalıştım. Az milleti çok, aç milleti tok kıldım. Yoksul milleti zengin, tutsak milleti efendi kıldım. Bunca yere Türk adını, Türk şanını ulaştırdım… Beyleri doğru olunca millette doğru olur… Bilgisiz kağanlar tahta oturmuş, kötü kağanlar gelmiş, bunların buyruk beyleri de bilgisizmiş. Bu durumdanda düşmanları yararlanmış; kardeşi kardeşe, milleti birbirine düşürmüş. Bu tuzağa düşen Türk milleti; il tuttuğu toprağı elinden çıkarmış, oğulları köle, kızları cariye olmuş. Türk adını bırakıp yabancı, adlar almaya başlamış, düşmana boyun eğmişler, işlerini güçlerini yabancılara vererek onlara hizmet etmişler. Düşmanlar, Türk milletini yok edeyim, soyunu kurutayım diye uğraşıyormuş. Türk milleti yok olmaya gidiyormuş Ancak Tanrı, Türk Milleti yok olmasın, millet olarak kalsın diye… Tanrı güç verdiği için; ilsiz, öndersiz kalmış, töresini yitirmiş milleti… Atalarım töresince yeniden düzenlemiş… Kötü kişi gelip, birliğini bozmasın. Silahlı gelip seni dağıtmasın… Üstte gök çökmedikçe, altta yer varılmadıkça, Türk milleti senin devletini, töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti; titre ve kendine dön…!”

    ALİ SİR NEVAİ: “….Ana dilim üzerinde düşünmeye koyuldum. Türkçe’nin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin alemden daha yüksek bir alem göründü. Bu alemin süsler, bezekler içinde enginleşen göğü, dokuz kat, gökten daha üstündü. Bu erdemler, yücelikler hazinesinin incileri yıldızlardan daha parlaktı. Bahçelerindeki gülleri güneşler gibiydi. Bu alemin aydınlık alanlarında ilhamını şahlanan atını koşturdum… Cihanda Türk Edebiyatı bayrağını kaldırmakla Türkleri, tek bir millet, tek bir topluluk haline sokmuş olacağım. Milli ve yüksek bir edebiyat; ancak milli şuur ve milli zevkin geliştirdiği bir dille yaratılır… Türk, Farstan; daha keskin zekalı, daha anlayışlı, daha saf, üstün, daha kabiliyetli, daha pek yaratılışlıdır. Fars dili, yüksek ve derin konuları anlatmakta yetersizdir… Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri, güzel sanarak, farsça şiir söylemeğe özeniyorlar. İyi ve etraflı düşünseler, Türkçe de bu kadar genişlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler durup dururken, bu dilde şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlarlar… Söz ve ibarede, kelimelerin anlam ve kavramında Türkçe, Farsçadan üstündür. Türkün öz dilinde öyle incelikler, güzellikler, sanatlar vardır ki; bu kelime inceliklerini, özlerini ifade edecek Farsçada karşılık yoktur… Türkler, doğru, dürüst, temiz niyetlidirler…”

    Yunus Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi şairler Türkçe şiir söyleyerek Neva’iyi haklı çıkarmışlardır. Ali Şir Nevai; tarihin hiçbir döneminde, orduyla, kılıçla hiçbir Türk komutanının, bütün Türk boylarını bir bayrak altında toplayamadığını, ancak kendisinin kalemle ve sözle bütün Türkleri; Türklük duygu ve bilincini canlandırarak, Türkçe şiirlerin engin güzelliğinde birleştirdiğini ileri sürmüş ve bunun haklı gurur ve mutluluğunu yaşamıştır. 32 adet eseri vardır.

    MAHMUT KAŞGARL1: “…Tanrının devlet güneşini Türk burçlarında doğurmuş olduğunu ve onların uçsuz bucaksız yurtları üzerinde güneşin hiç batmadığını gördüm. Tanrı dünya milletlerinin idare dizginlerini onlara verdi… onlara Türk adını Tanrı verdi… onları üstün kıldı. Tanrıya şükürler olsun ki Türküm, Türkçe’yi en iyi konuşan, en iyi anlatan, en doğru anlayan Türklerdenim… Ben Türklerin bütün şehirlerini, obalarını, bozkırlarını baştan başa dolaştım Bütün Türk boylarının dillerini, ağızlarını belledim… Türk dili ile Arap dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin… Türkler esas 20 ana kökten oluşmuşlardır. Her boy ayrıca uruğlara bölünmüştür… Akıl, Türkçe’yi öğrenmeyi emreder… Türklerin oklarından korunmak isteyenler, onlara düşman değil dost olsun.

    ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü…’

    Kabalcı Yayınları’ndan çıkan Divanü Lügati’t-Türk’ün arkasında Kaşgarlının Balasagun’u merkez alarak çizdiği haritası da ekli. Kaşgarlı Mahmut ünlü kitabını yazmaya 25 Ocak 1072’de başlamış, 10 Şubat 1074’de bitirmiştir. Araplara Türkçe öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar önemli bir dil olduğunu kanıtlamak amacı ile yazdığı kitap için Kaşgarlı şöyle der:
    “Ant içerek söylüyorum, ben Buhara’nın, sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Peygamber, kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır’ buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise akıl bunu emreder. Tanrı devlet güneşini Türk burçlarını yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay kılmış, hakanları onlardan çıkartmıştır. Dünya uluslarının yularlarını onlar eline vermiş, herkese üstün kılmıştır. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerini ulaştırmış, kötülerin şerrinden korumuştur. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak, derdini dinletebilmek gönüllerini alabilmek için dilleriyle konuşmaktır.”

    ******************************************

    YABANCI KELİME KULLANMA HASTALIĞI HAKKINDA…
     
    Günümüzde ulu orta yabancı kelime kullanımı çok yaygınlaştı. Bilerek veya bilmeyerek yabancı kelime kullananların sayısı çok fazla…. Şimdi yaygın olarak kullanılan bazı İngilizce kelimelerin yerine DAHA  GÜZEL TÜRKÇE KARŞILIKLARINI CÜMLE İÇİNDE VERİYORUM…

    Refuse etmek: REDDETMEK (Türkçeyi bir çırpıda REDDETME ahmaklığını gösterenlere yazıklar olsun!)

    Realize etmek: GERÇEKLEŞTİRMEK (Bir Türk için kendini GERÇEKLEŞTİRMEK, Türk olmak ve Türkçe konuşmakla mümkündür.)

    Tolere etmek: HOŞ GÖRMEK( Diline ve kültürüne yabancılaşanların soytarılıklarını HOŞ GÖREMEYİZ.)

    Çek etmek: DENETLEMEK(Dilimize saldıranların yanlış Türkçe kullanımlarını DENETLEMEK gerekir.)

    İmpres olmak: ETKİLENMEK (Yabancı kelime kullananların ukalalığından ETKİLENİP onlar gibi olmak isteyenlere yazıklar olsun!)

    Asimile olmak: SİNDİRİLMEK(Dilimize yabancılaşıp ulu orta İngilizce kullanmak yabancılar tarafından esir alınmak ve SİNDİRİLMEK değil de nedir?)

    Konsensus: UZLAŞMA(Dilimize sahip çıkma konusunda UZLAŞMAMIZ gerekir.)

    Handikap: ENGEL (Dilimize ve kültürümüze düşman olanlar yükselmemiz ve gelişmemiz önünde en büyük ENGELdirler!)

    Trend: EĞİLİM (Dilinden uzaklaşanların soytarılığa büyük bir EĞİLİMİ ve istidadı vardır.)

    Dejenerasyon: YOZLAŞMA(Yabancı kelime kullanmayı şeref saymak YOZLAŞMANIN ta kendisidir.)

    Primitiv: İLKEL(Diline ve kültürüne yabancılaşanlardan daha İLKEL kim vardır?)

    Atraksiyon: GÖSTERİ (Bugünlerde yabancı kelime kullananların ahmaklık GÖSTERİSİNE tanık oluyoruz .)

    Complex: KARMAŞIK(Ulu orta İNGİLİZCE KELİME kullananlar çok KARMAŞIK ve sorunlu bir kişiliğe sahiptirler.)

    Cool: HARİKA, MÜKEMMEL(Türkçe düşmanları, ukalalıkta ne kadar da MÜKEMMELdirler.)

    Outline: TASLAK, ANA HAT( Sürekli yabancı kelime kullanıp Türkçe’ye yoğun bir saldırı başlatan yazar, çizer ve aydın TASLAKLARI kendilerine de mi saygı duymazlar acaba?)

    Sekûrity: GÜVENLİK(Dilimizi ve kültürümüzü savunmada bir GÜVENLİK elemanı gibi olmalıyız.)

    NatureL: DOĞAL(Dilini ve kültürünü hemencecik satanları soytarılık, ukalalık ve hainlikle suçlamaktan daha DOĞAL ne olabilir?)

    Quiz: KISA SINAV.(Yabancı kelime kullanma hastalığına yakalananları KISA bir Türkçe SINAVINA tabi tutarsak içlerinden kaçı bu sınavı geçer acaba? )

    İngilizce ve Türkçe Arasındaki O Muhteşem Fark

    DERS 1)

    ‘Bir Türkçe kelime 17 İngiliz kelimesine bedeldir.’

    –        
    Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımızdan mısınız ?

    İngilizce tercümesi:

    –  Are you one of those people whom we tried – unsuccessfully to make  resemble the citizens of Afyonkarahisar?

    DERS 2)

    Yeni başlayanlar için tercüme cümlesi :

    –  Üç cadı üç adet swatch saate bakıyorlar. Hangi cadı hangi swatch saate bakıyor?

    İngilizce tercümesi:

    – Three witches watch three Swatch watches.Which witch watch which Swatch  watch?

    DERS 3 )

    Şimdi ileri derece tercüme cümlesi :

    – Üç travesti cadı üç adet saatin butonuna bakıyorlar. Hangi cadı hangi  Swatch saatin butonuna bakıyor?

    İngilizce tercümesi: (bunu kendinize sesli okuyun lütfen!)

    – Three switched witches watch three Swatch watch switches.Which switched  witch watch which Swatch watch
    switch?

    İngilizce bitti…     YAŞASIN TÜRKÇE…

    Türkçe’nin sesbilim, biçimbilim, sözdizim ve anlambilim bakımından diğer  dillerden üstün olduğu ve bilim dili olmaya en
    uygun dil olduğu, dünyanın  önemli dilcileri tarafından kabul edilmiş ve açıklanmıştır.

     

     

     

     

     

     

     

    ******************************************
     www.tdk.org.tr

    Atatürk, 1928-1938 arasında, Türk’ün kalbi ve zihni
    dediği Türkçe’ye, oya gibi işliyerek, muhteşem bir
    yol haritasını miras olarak bıraktı ;
    TDK.
    Bu yol haritası, YANİ tdk, 2008’lerde göz kamaştırıcı ufuklara ulaştı..
    Atatürk’ün İş B.’daki hisselerinin önemli bir bölümünün
    varisi olan Türk Dil Kurumu, bugün tüm bütçesini bu hisselerden
    sağlıyor, hükümetlerden tek kuruş yardım almıyor.

    Türk Dil Kurumu sanal ortamın, Türkiye’de en faza ziyaret edilen
    sitesi olma birinciliğini, çoktandır, kimseye bırakmıyor.

    Son düzenlemelerle TDK sitesine, cep telefonları ile Dünya’nın her
    köşesinden ulaşma kolaylıkları sağlandı.

    Kısır ve gelişime kapalı İngilizce, özellikle Amerika’da, İspanyolca’ya teslim
    olurken, çok öğündüğü abartarak, üçkâğıtla ulaştığı 350 binlik SÖZ VARLIĞI da,
    Türkçe’nin TDK’nun sözlüklerinde, 2008 yılında ulaştığı 550 binlik SÖZ VARLIĞI
    karşısında, ” yarım dil ” durumuna düştü..
    Dünya’daki tüm Türk toplulukları kültürleri ile yakınlaşma sürdükçe, Türkçe
    söz varlığının tek sözlükte 1 milyonu rahatlıkla yakalıyacağı tahmin ediliyor..

    TDK, sitesinde, başta Manas Destanı olmak üzere, Türk Destanlarını da
    sanal ortama taşımaya başladı.
    Bu destanların sayısının 100’e ulaşması plâlanıyor.

    TDK, mirasını kullandığı Ulu Önderimiz Atatürk’ün ruhunu ş’ad ediyor.

    Burhan

    ******************************************
    Türkçe’nin Matematiği

    Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir zihin jimnastiği

    [ UYARI : Bu yazı, yazarın kendi görüşlerini yansıtmaktadır. ]

    Yazan: Ahmet Okar

    Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe’yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal’in romanları 3.500 kelimeyi geçmez” görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe’nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce’ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe’nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.
    Başka bir dilden Türkçe’ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe’de anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe’nin, referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.
    İngilizce-Türkçe sözlükte “sick”, “ill” ve “patient”ın karşısında hep “hasta” yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe’de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: “doktor falanca beyin hastası olmak”, “böbrek hastası olmak”, “internet hastası olmak”, “filanca şarkının hastası olmak” arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
    3+5=
    12+5=
    38+5=
    yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı “+5” yazdığı halde!
    Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe’de de hepsinde aynı “hastası olmak” ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe’nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0’dan 9’a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

    Türkçe’deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe’ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği öğrenildiğinde, sadece “x=6”, “y=23” olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

    Oysa sözgelimi ingilizce’de “go”, “went” olurken “do”, “did” olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: “foot”, “feet” olurken “boot”, “beet” değil “boots” olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

    Türkçe’de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir. Türkçe’de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği “alma” olması gereken meyve isminin “elma” biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1’leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.

    Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
    ev……..ler…….evler
    1.0…….0.1……1.1

    Türkçe’deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1’dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe’de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece “ler” dediğinde, alacağı tepki: “anladık ler de, neler?” türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

    Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade
    kırmızı
    0.1.0
    kıp kırmızı
    1.1.0
    kırmızı msı
    0.1.1
    kıp kırmızı msı
    1.1.1

    Türkçe’deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. “Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı +msı; [1.1.1]) bir renk aldı” dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

    Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:

    011 = ben
    010 = sen
    000 = o
    111 = biz
    110 = siz
    100 = onlar
    00 = geniş zaman
    11 = şimdiki zaman
    10 = gelecek zaman
    01 = geçmiş zaman

    kök kişi matematik ifade

    yeterlilik……………….Oku (y)abil dim…………………….= 1.1.0.01.0.0.011
    olumsuz………………. Oku (y)a ma z mış sın………………….= 1.1.100.0.1.010
    zaman……………… Gel me (y)ecek ti……………………= 1.0.1.10.1.0.000
    zaman……………….Git me di k…………………… = 1.0.1.01.0.0.111
    hikaye……………….Şaşır abil ecek ti niz …………………= 1.1.0.10.1.0.110
    rivayet……………….Bil (i)yor lar………………… = 1.0.0.11.0.0.100

    kişi

    tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman “di’li geçmiş” ve “miş’li geçmiş” olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

    Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb…) Sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

    “dün ahmet camı kırdı” cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

    Cümle
    matematik değer
    0001
    matematik değer
    0011
    matematik değer
    0111
    matematik değer
    1111

    1 dün ahmet camı kırdı.
    2 dün camı ahmet kırdı.
    3 ahmet dün camı kırdı.
    4 ahmet camı dün kırdı.
    5 camı dün ahmet kırdı.
    6 camı ahmet dün kırdı.

    Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
    1. Cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
    2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
    3. Cümle: ahmet’in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).
    4. Cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor olabilirdi).
    5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
    6. Cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

    Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep ‘i’ haliyle “camı” olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di’li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

    Her cümlede 0011, 0001’den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip – passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

    Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe’nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe’nin bu özelliğini “insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?” türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. “Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor” diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.

    Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe’nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon! ” süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon” süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

    Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food’ları (lahmacun, döner, vb.) oldu.

    Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe’nin yanısıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.

    Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

    Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle “sezdikleri gibi algılamaya” yönelirler.

    Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar “herkesçe bir örnek” algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

    Türkçe’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

    Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

     

  • Denktaş: Bana Ergenekon suçlaması boşuna

    Denktaş: Bana Ergenekon suçlaması boşuna

    Eski KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, kendisini Ergenekon operasyonuna dahil etme çabasının boşuna olduğunu söyledi. Dektaş, Atatürk ilkeleri ve türban gibi konularda çeşitli açıklamalar yaptığını belirterek, “Susturulmam lazımsa icabına bakacaklar” dedi.

     AA

    Güncelleme: 15:51 TSİ 23 Temmuz 2008 Çarşamba

    LEFKOŞA – Bir yıldan fazla bir süredir yürütülen Ergenekon operasyonunu değerlendiren KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, kendisini Ergenekon operasyonuyla ilişkilendiren iddiaların hatırlatılmasına üzerine, “Denktaş’ı da bunun içine koyalım deyince, Ergenekon Denktaş’lı oluyor. Çıkarırsan Denktaş’sız oluyor. İlhan Selçuk’u koydular, İlhan Selçuk’lu oldu. Bu böyle bir şey. Beni dahil etmeye çalışıyorlarmış. Söyledim, boşuna gayret…” diye konuştu.

    Rauf Dektaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz Türkiye aşığıyız, anavatan için çalıştık. Kıbrıs meselesi de anavatana pahalıya mal olmasın diye, anavatanın söylediği doğrultuda yürütülmüştür. Bunun ötesinde hiçbir şey bulamazlar.”

    “KARDEŞ GİBİYİZ”
    Operasyon çerçevesinde tutuklanan emekli askerler Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’la tutuklanmalarının ardından herhangi bir teması olmadığını söyleyen Denktaş, “Ama bunlar bizim aziz dostlarımız. Yani Türkiye’nin bütün sivil ve askeri üst kademesiyle yıllardır temas halindeyim. Kıbrıs’a gelip hizmet etmiş olanlarla kardeş gibiyiz. Bunların ötesinde yakıştıracakları bir şey yok” dedi.

    “SUSTURULMAM LAZIMSA İCABINA BAKACAKLAR”
    Atatürk ilkeleri, Kıbrıs sorunu, türban meselesi gibi konularındaki görüşlerini aktarmaya devam ettiğini belirten Denktaş, “Biraz fazla karışıyorum galiba, onun için susturulmam lazımsa icabına bakacaklar” diye konuştu.

    “TÜRKİYE GUANTANAMO’YU MODEL ALAMAZ”
    Denktaş, Kuddusi Okkır’ın ölümünü hatırlatarak, Ergenekon operasyonunda insan hakları açısından düzeltilmesi gereken şeyler olduğunu belirtti.

    ABD’nin Guantanamo üssüne bütün dünyadan şüphelendiklerini getirerek insan haklarına aykırı bir şekilde sorguladığını anımsatan Denktaş, “Türkiye, Guantanamo’yu bir model olarak alamaz” yorumunda bulundu. 

  • Ermenistan istedi Halaçoglu gitti

    Ermenistan istedi Halaçoglu gitti

    Afyon Kocatepe Haber : .
    Son günlerde basınımızda kıyısından köşesinden Ermenistan la gizli
    görüşmelerin yapıldığı yazılmıştı.Ermeniler ısrarla Abdullah Gülü
    maça davet eden mesajlar vermişti.Perdearkası aralanmaya başladı ve
    Ermenilerin korkulu rüyası Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Hallaçoglu
    görevinden alındı. Resmi Gazetenin bugünkü sayısında yayımlanan
    atama kararına göre hova Gazi Üniversisindeki kürsüsüne
    dönecek.Hallaçoglu Ermeni yalanlarını bir bir ortaya çıkarmıştı.Yusuf
    Hallaçoglundan yalnız Ermeniler değil içerdeki Türk düşmanları da
    rahatsızdı.
    www.tarsushaber.net

     —————–
     

    From: mustafaercilasun
    Subject: Halacoglu gorevden alindi

     

     

    Bu iste bir var. Henuz butun detaylari bilmeden yorum yapmak zor.
    Benim bildigim kadari ile Turk Tarih ve Dil Kurumlari Ataturk
    tarafindan kurulmus ve onun vasiyetinde belirtilen esaslar ile
    yonetilen iki bagimsiz kurulustu. 1980 Ihtilalinden sonra 1983 te
    yapilan Anayasa ve bazi kanunlar ile TTK ve TDK yeni kurulan Ataturk
    Kultur, Dil ve Tarih Yuksek Kurumuna baglandi. Ayni zamanda bu Yuksek
    kurula bagli Ataturk ile ilgili 2 kurulus daha kuruldu ve baglandi.
    Yeni kurulan kuruluslar icin degil ama, TTK ve TDK baskanlari
    atamalari Cumhurbaskani onayindan sonra gecerli oluyor.
    Ayrica bildigim kadari ile bu gorevlere atanan kisiler kendileri
    istifa etmedikleri veya 65 yas sinirina erismedikleri surece
    gorevlerinde daimi olarak kaliyorlar. Yusuf Halacoglu’da 1993 yilindan
    beri iktidarlar degistigi halde uzun yillar bu gorevde kaldi.
    Simdi ne oldu da aniden gorevden alindi? Bu iste bir gariplik var.
    Yakinda anlariz isin icyuzunu herhalde.

    BIRAZ DA SPEKULASYON: Yusuf Halacoglu acaba Turk milliyetcisi oldugu
    icin mi hedef secildi? Sayin Denktas’in adini bile bulastirdiklari
    ERGENEKON masalina Halacoglu’nu da bulastirirlar ise hic sasirmam.

    Mustafa Ercilasun

     

     

     
     

    From: K Boztepe [[email protected]]

    Subject: YUSUF HALACOGLU gorevden alindi.

    Biz Federasyon olarak her ne sekilde olursa olsun kendisini davet ediyoruz. Ekim ayi icerisinde bir program tasarimiz var. FTR bu konuda calisiyor,

    Selamlar,

    Kaya Boztepe…
    Turk Amerikan dernekleri federasyonu Baskani

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     
     
     
     

     

    ————————
    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, görevinden alındı. Halaçoğlu’nun Temmuz ayında biten görev süresinin Başbakanlık tarafından uzatılmadığı öğrenildi. 
    NTV-MSNBC VE AJANSLAR
    Güncelleme: 18:36 TSİ 23 Temmuz 2008 Çarşamba

    ANKARA – Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı, Devlet, İçişleri, Milli Eğitim, Bayındırlık ve İskan, Sağlık, Tarım ve Köyişleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik ile Çevre ve Orman Bakanlığı’nın çeşitli birimlerine atama yapıldı. Atamalara ilişkin kararlar, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.

    Ay sonuna kadar Ankara dışında tatilde olduğunu söyleyen Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, görevlendirmenin iptali kararını basından öğrendiğini ve konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini söyledi.

    Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.

    ERMENİLERLE İLGİLİ SÖZLERİ TARTIŞMA YARATMIŞTI
    Prof. Yusuf Halaçoğlu, 1993’ten bu yana yürüttüğü Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nda özellikle Ermeni sorunu konusundaki sözleri ve araştırmaları ile gündeme geldi.

    İsviçre’deki bir konferansta “Ermeni soykırımı yoktur” dediği için bu ülkede hakkında soruşturma açıldı.

    Türkiye’de yaşayanların etnik kökenlerine ilişkin açıklamaları ise kimi çevrelerin tepsini topladı.

    “Kürt olarak bilinen birçok insanın, Türkmen, Kürt-Alevi olarak bilinen birçok kişinin de Ermeni dönmesi” olduğuna ilişkin sözleri, yargıya taşındı.

    Kulislerde, hükümetin Ermenistan’la ilişkilerde yeni adımlar atmaya hazırlandığı, bu nedenle de son dönemde çok yıpranan Halaçoğlu’nun değiştirildiği iddia ediliyor.

    HALAÇOĞLU’NUN YERİNE BİRİNCİ
    Halaçoğlu’nun yerine tarihçi Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirileceği belirtiliyor. Halen Polis Akademi’sinde tarih dersi veren Birinci, meslektaşları arasında “ılımlı görüşleriyle” tanınıyor.

    Çok sayıda kitap ve makalesi bulunan birincinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün çevresine yakın olduğu belirtiliyor. 

    ——

     

     

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU’nu görevden almak bir korkaklık, kansızlık; Türk Milleti, tarihi, kültür ve medeniyetine karşı haksızlık ve küstahlıktır. Bu, adalet, hukuk ve ahlak dışı tasarruf karar mekaniznasında koza ve kriptoların yoğunlaştığı ve etkinleştiğini gösterir. Arkasında tıpkı 1980 öncesi gibi TDK ve TTK’nu ermeni ve rum asıllı soygun-vurgun, yalan, TAHRİF ve talan çetesine peşkeş çekme eğilimi olabilir. EĞER; bu atama ve görevden alma yetkisini kullananın kanında zerre kadar ‘TÜRK’ kanı varsa; Derhal ‘tashih-i karar’ cihetine gidilir, özür dilenir ve Sayın HALACOĞLU tekrar görevine mutlaka iade edilir. Zira bu, sıradan bir taktir ve tasarruf konusu değil !.. “ULUSAL BİR MESELEDİR” Bu nedenle: Görevden alma mekanizmasını işletenler ‘VATAN HAİNİ-TÜRK DÜMANI ve ERMENİ DOSTU-İBİRLİKÇİSİ’ suçu ile neseben koğuşturulup-soruşturularak derhal bu nezih ve temiz devletten ayıklanıp-temizlenmeli; Türk’ün şereflı, şanlı, onurlu ve saylu tarihi ile kadim medeniyetini gölgeleyip (daha önceleri olduğu gibi) alçakça tahrif ederek kirletmelerine, menfur diyasporanın TTT dayatmalarına zemin hazırlamalarına ve üçbuçuk melanet, yalancı-müfteri ermeninin emrinde ‘devlete’ zarar vermelerine asla izin verilmemelidir. Bu bir şeamet ve felaket olur. Sayın HALACOĞLÛ’nun görevden alınması da bir zaaf, şeamet ve felakettir. Derhal “GERİ ADIM” atılması gerekir. Zira “O” bir semboldür. Bilvesile Kararı şiddetle kınıyor, bu tasarrufun derhal durdurulması konusunda ‘akıl, mantık, ilim-irfan, beka-basiret ve sağduyu’ sahibi bütün taraf ve yetkilileri harekete geçmeye ve gereğini yapmaya davet ediyorum. Bu tasarruf bir suçtur. Apaçık gaflet, dalalet ve hezeyandır. Böylece Aziz Türk Milleti’nin yeni bir “MİLLİ DAVASI” olmuştur. O’da: Türk Tarih Kurumu; sırada bekleyen Türk Dil Kurumuna ve PROF. DR. YUSUF HALACOĞLU’na sahip çıkmak ve görevine iadesini sağlamaktır. LÜTFEN; sahip çıkalım, duyarlık gösterelim ve gerekeni yapalım.
    Mustafa Nevruz SINACI 
    Siyaset Bilimci-Tarihçi, Hukukçu-Yazar

     ——————————-

    TTK Başkanı görevinden alındı

    23 Temmuz 2008
     
    ANKA – A.A
     

    Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı.

    Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan atama kararına göre, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.
    Halaçoğlu, 21 Eylül 1993 yılından beri TTK’daki görevini sürdürüyordu.
    ‘OLAY BİLGİM DAHİLİNDE DEĞİLDİ’ 
    Gazi Üniversitesindeki asli görevine iade edilmek üzere Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinden alınan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, “Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz” dedi.
    Halaçoğlu, görevden alınmasıyla ilgili yaptığı açıklamada, şu anda tatilde olduğunu, konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini belirtti. Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.
    Görevden alınan Halaçoğlu’nun yerine Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirilmesi bekleniyor.
    Yusuf Halaçoğlu kimdir?

    ———-

     

     

     
     
     
     

     

    ————————
    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, görevinden alındı. Halaçoğlu’nun Temmuz ayında biten görev süresinin Başbakanlık tarafından uzatılmadığı öğrenildi. 
    NTV-MSNBC VE AJANSLAR
    Güncelleme: 18:36 TSİ 23 Temmuz 2008 Çarşamba

    ANKARA – Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı, Devlet, İçişleri, Milli Eğitim, Bayındırlık ve İskan, Sağlık, Tarım ve Köyişleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik ile Çevre ve Orman Bakanlığı’nın çeşitli birimlerine atama yapıldı. Atamalara ilişkin kararlar, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.

    Ay sonuna kadar Ankara dışında tatilde olduğunu söyleyen Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, görevlendirmenin iptali kararını basından öğrendiğini ve konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini söyledi.

    Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.

    ERMENİLERLE İLGİLİ SÖZLERİ TARTIŞMA YARATMIŞTI
    Prof. Yusuf Halaçoğlu, 1993’ten bu yana yürüttüğü Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nda özellikle Ermeni sorunu konusundaki sözleri ve araştırmaları ile gündeme geldi.

    İsviçre’deki bir konferansta “Ermeni soykırımı yoktur” dediği için bu ülkede hakkında soruşturma açıldı.

    Türkiye’de yaşayanların etnik kökenlerine ilişkin açıklamaları ise kimi çevrelerin tepsini topladı.

    “Kürt olarak bilinen birçok insanın, Türkmen, Kürt-Alevi olarak bilinen birçok kişinin de Ermeni dönmesi” olduğuna ilişkin sözleri, yargıya taşındı.

    Kulislerde, hükümetin Ermenistan’la ilişkilerde yeni adımlar atmaya hazırlandığı, bu nedenle de son dönemde çok yıpranan Halaçoğlu’nun değiştirildiği iddia ediliyor.

    HALAÇOĞLU’NUN YERİNE BİRİNCİ
    Halaçoğlu’nun yerine tarihçi Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirileceği belirtiliyor. Halen Polis Akademi’sinde tarih dersi veren Birinci, meslektaşları arasında “ılımlı görüşleriyle” tanınıyor.

    Çok sayıda kitap ve makalesi bulunan birincinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün çevresine yakın olduğu belirtiliyor. 

    ——

     

     

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU’nu görevden almak bir korkaklık, kansızlık; Türk Milleti, tarihi, kültür ve medeniyetine karşı haksızlık ve küstahlıktır. Bu, adalet, hukuk ve ahlak dışı tasarruf karar mekaniznasında koza ve kriptoların yoğunlaştığı ve etkinleştiğini gösterir. Arkasında tıpkı 1980 öncesi gibi TDK ve TTK’nu ermeni ve rum asıllı soygun-vurgun, yalan, TAHRİF ve talan çetesine peşkeş çekme eğilimi olabilir. EĞER; bu atama ve görevden alma yetkisini kullananın kanında zerre kadar ‘TÜRK’ kanı varsa; Derhal ‘tashih-i karar’ cihetine gidilir, özür dilenir ve Sayın HALACOĞLU tekrar görevine mutlaka iade edilir. Zira bu, sıradan bir taktir ve tasarruf konusu değil !.. “ULUSAL BİR MESELEDİR” Bu nedenle: Görevden alma mekanizmasını işletenler ‘VATAN HAİNİ-TÜRK DÜMANI ve ERMENİ DOSTU-İBİRLİKÇİSİ’ suçu ile neseben koğuşturulup-soruşturularak derhal bu nezih ve temiz devletten ayıklanıp-temizlenmeli; Türk’ün şereflı, şanlı, onurlu ve saylu tarihi ile kadim medeniyetini gölgeleyip (daha önceleri olduğu gibi) alçakça tahrif ederek kirletmelerine, menfur diyasporanın TTT dayatmalarına zemin hazırlamalarına ve üçbuçuk melanet, yalancı-müfteri ermeninin emrinde ‘devlete’ zarar vermelerine asla izin verilmemelidir. Bu bir şeamet ve felaket olur. Sayın HALACOĞLÛ’nun görevden alınması da bir zaaf, şeamet ve felakettir. Derhal “GERİ ADIM” atılması gerekir. Zira “O” bir semboldür. Bilvesile Kararı şiddetle kınıyor, bu tasarrufun derhal durdurulması konusunda ‘akıl, mantık, ilim-irfan, beka-basiret ve sağduyu’ sahibi bütün taraf ve yetkilileri harekete geçmeye ve gereğini yapmaya davet ediyorum. Bu tasarruf bir suçtur. Apaçık gaflet, dalalet ve hezeyandır. Böylece Aziz Türk Milleti’nin yeni bir “MİLLİ DAVASI” olmuştur. O’da: Türk Tarih Kurumu; sırada bekleyen Türk Dil Kurumuna ve PROF. DR. YUSUF HALACOĞLU’na sahip çıkmak ve görevine iadesini sağlamaktır. LÜTFEN; sahip çıkalım, duyarlık gösterelim ve gerekeni yapalım.
    Mustafa Nevruz SINACI 
    Siyaset Bilimci-Tarihçi, Hukukçu-Yazar

     ——————————-

    TTK Başkanı görevinden alındı

    23 Temmuz 2008
     
    ANKA – A.A
     

    Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı.

    Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan atama kararına göre, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.
    Halaçoğlu, 21 Eylül 1993 yılından beri TTK’daki görevini sürdürüyordu.
    ‘OLAY BİLGİM DAHİLİNDE DEĞİLDİ’ 
    Gazi Üniversitesindeki asli görevine iade edilmek üzere Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinden alınan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, “Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz” dedi.
    Halaçoğlu, görevden alınmasıyla ilgili yaptığı açıklamada, şu anda tatilde olduğunu, konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini belirtti. Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.
    Görevden alınan Halaçoğlu’nun yerine Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirilmesi bekleniyor.
    Yusuf Halaçoğlu kimdir?

    ———-

     

     

    From:

    FuatSubject: TTK bsk. Prof. Dr. Halacoglu’nu gorevden aldilar
     
     
     
     
     
     

     

     

    Turk Tarih Kurumu bakani Prof. Dr. Yusuf Halacoglu ‘nu da gorevden
    aldilar. Hukumet, Ermenilerin onunu acmak icin son engelide kaldirmis
    oldu.Cok yazik. Yeri doldurulamayacaktir.

    Fuat Ornarli

     


    From:

    [email protected]Subject: Halacoglu gorevden alindi
     
     
     
     
     
     

     

     

    Belki de dun NY’da uyukelci Baki Ilkin tarafindan kabul edilen Ermenistan Buyukelcisi’nin istemidir, bilemeyiz…Televizyonlarda Ermeni sarlatanligi icin “olabilirlik” ihtimalini one surenlerin, bu lafi agizlarindan kacirmadiklarini defalarca tekrar etmeye artik gerek gormuyorum. Onemli(!) isimler tarafindan oneme alinmak icin yagdanlik olmayi sakincali gormeyen genc ve yaslilardan olusan, kemiklesmis mentalitenin bu topluma verdigi zarari gormek istemeyenler, hala dirsek temasinda bulunanlar, bukalemunu kiskandiracak hizla renk degistirdikleri surece, Ermeni konusu, soykirim olarak ABD’nin verdigi 2012 tarihinden once, Turkiye tarafindan taninirsa hic mi hic sasirmayin…
    Ya herro ya merro deme cesaretini kendisine goremeyen kaygan zeminli toplumlar, sumuklerini ceke ceke aglamaktan baska bir ise yaramazlar…
    Herneyse, biz bu konulara karismak istemiyoruz, diyeyim de, mesajin kriptosunu cozmek isteyenler ugrassin artik…

    Gusan Yedic


     
     
     
     
     
     

     

    SubjHalacoglu gorevden alindi
    Date: 7/23/2008 12:20:42 PM Eastern Daylight Time
    From: [email protected]

     
     
    “Türk Tarih Kurumu Baºkan¹ Prof. Halaço»lu, görevden al¹nd¹, Gazi Üniversitesi’ne döndü.”
     
     
     

     

     
     
    Anlasilan ermeniler! simdi de kaleyi icten fethe koyuluyorlar.
     
     
     
     

     

     
     
    Ercan Yedrdelenli
     
     
     
     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Türk Tarih Kurumu Başkanı Halaçoğlu görevinden alındı

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Halaçoğlu görevinden alındı

    Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı.

    Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan atama kararına göre, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.

    “ELİMİZE AYAKKABIMIZI ALMIŞ İNSANLARIZ”

    Gazi Üniversitesindeki asli görevine iade edilmek üzere Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinden alınan Prof. Dr.

    Yusuf Halaçoğlu, “Şeyhülislamlardan biri; ’Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz” dedi..

    Halaçoğlu, görevden alınmasıyla ilgili AA muhabirine yaptığı açıklamada, şu anda tatilde olduğunu, konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini belirtti. Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ’Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.

    AÇIKLAMALARI TEPKİ ÇEKMİŞTİ

    Kamuoyunda ilginç çıkışlarıyla tepki çeken Halaçoğlu daha önce yaptığı açıklamalarda koltuk korkusu olmadığını söylemişti.

    Türkiye’deki “Kürtlerin ve Alevilerin Ermeni kökenli olduğu” yönündeki açıklamasının ardından bir basın toplantısı düzenlemiş ve sözlerini “Bazı Ermenilerin kendilerini Kürt ya da Alevi gibi göstermiştir” şeklinde düzeltmişti.

    Hakkında suç duyurusunda da bulunulan Halaçoğlu, görevden alınması yönünde de tepki görmüştü. Türk Ocakları ise Halaçoğlu’na destek çıkan bir açıklama yapmıştı.

    “Türk Tarihinde Avşarlar” konulu sempozyumda yaptığı sunumda elinde dönmelerin listesi olduğunu açıklamış, Osmanlı arşivlerine göre Türkiye’de 41297 aşiret tespit ettiğini söylemişti..

    “Araştırmamızda bugün kendini Kürt olarak bilen bazı aşiretler aslında Türkmen olarak görünüyor” açıklaması da tepki görmüştü.

    Kaynak: Milliyet, 23.7.2008

  • Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora’daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?

    Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora’daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?

    Salâhi R. SONYEL

    Paralarını gizledikleri sanılan Müslümanlara işkence yapılıyor ve St. Clair’la Howarth, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı raporlarına göre, “kollarıyla ayakları kesilerek ateşte yavaşça yakılıyorlardı”

    İSTANBUL, 07 Eylül 2006 Perşembe

     

    Mora’da Rus-Grek Düzenleri

    Peloponez (Peloponisos)” adıyla da anılan Mora Yarımadası, ilkin Sultan Beyazıt I tarafından 1397’de Bizanslılardan alınarak kısmen Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanıyor; Yunanistan’ın her yanında, Katolik Lâtinlerin zulmü altında inleyen Ortodoks Hıristiyan Grekler, 1460’da Mora’yı tümüyle fetheden Sultan II. Mehmet‘i bir kurtarıcı olarak karşılıyorlardı[1]. 1698’de imzalanan Karlofça Antlaşması’yla, Osmanlılar, Mora’yı Venediklilere vermek zorunda kalıyor; ama 1718’de aktedilen Pasarofça Antlaşması’ndan sonra, Mora, yeniden Osmanlı egemenliğine geçiyordu[2]. Yunanistan tarihi uzmanı olan ve şimdi hayatta olmayan Profesör Dr. Douglas Dakin, Unification of Greece, 1770-1923 (Yunanistan’ın Birleşmesi) adlı kitabında şöyle der:

    “Mora’nın (Grek) sakinleri, yeniden kurulan Türk yönetimini Venediklilerin yönetimine tercih ediyorlardı, çünkü vergiler daha hafifti; yönetim daha az yetenekli olmakla birlikte daha ılımlıydı ve kâfir (yani Osmanlı), Roma Katoliğine oranla daha çok tolerans sahibi idi[3].”

    Osmanlılar Mora’da bir paşalık (vilâyet) kuruyor; 400.000 kadar Grek’in yaşadığı bu ilde, zamanla 50.000 kadar Türk ve öteki Müslüman da yaşam sürmeye başlıyordu. Grekler ve özellikle kentlerde yaşayanlar, tüm rahatlıklarına karşın Çar Deli Petro zamanında Ruslarla düzen çevirmeye başlıyor; Rus ajanlar Mora’yı dolaşarak halkı isyana kışkırtıyor ve Bizans İmparatorluğu’nun diriltilmesi için yapılan bu düzenler, İmparatoriçe II. Katerina döneminde de sürüp gidiyordu[4].

    Fransız-Grek Düzenleri

    1789 yılında patlak veren Fransız İhtilâli, Ortodoks Hıristiyan Rum toplum önderlerinden bazılarını oldukça etkiliyor; Rus Çarı ve ögeleriyle çevirmekte oldukları düzenlerde başarı sağlayamayan bu önderler, Napolyon Bonapart’ın sahnede belirmesi üzerine, ümitlerini Fransa‘ya aktarıyorlardı. O sırada Balkanlar’da dolaşmakta olan Fransız ajanlar, Grekleri durmadan kışkırtıyor; Fransız koruyuculuğu altında özerklik veya bağımsızlık sözleriyle onları çeliyorlardı[5]. Napolyon’un saygınlığı Grekler arasında o kadar yayılıyordu ki, güney Mora’daki Mani bölgesinin Rum kadınları, onun resmini, evlerindeki putların koleksiyonuna ekliyorlardı[6].

    Ancak, İngiliz orduları Başkomutanı Wellington Dük’ü, 1815 yılı Haziranında Napolyon’u Waterloo’da yenilgiye uğratınca, Grekler, ümitlerini yine Çarlık Rusyası’na bağlıyor; Çar I. Aleksander’in Rum asıllı dışişleri bakanı John (İoannis) Kapodistrias’tan yardım görmeyi ümit ediyor[7]; dış ülkelerde gizli tedhiş ve ihtilâl örgütleri kurmaya, gazete ve dergiler yayınlamaya başlıyorlardı.

    Grek İhtilâl ve Tedhiş Örgütleri

    Bu örgütlerden Athenaadlısı, Yunanistan’a, Fransa‘nın yardımıyla, Phoenixadlısı da Rusya‘nın yardımıyla bağımsızlık sağlamaya ümit ediyordu; ama, bu iki örgütten daha azılı ve hırslı bir örgüt olarak, 1814’te, Odesa’da, Filiki Eteriakuruluyor; aralarında Balkan Hıristiyanları da olmak üzere, tüm ‘Helenleri’ kapsayacak bir ayaklanma kışkırtmak için eyleme geçiyor[8]; bu tedhiş örgütünün pençesi, 1818 yılı Ekim ayında Kıbrıs‘a kadar uzanıyordu. O tarihte, Eteria‘nın Mısır ve Kıbrıs gizli ajanı, Metsovolu Dimitrios İpatros, Kıbrıs‘a giderek, başpiskopos Kiprianos’u örgüte üye kaydediyor ve ondan maddi ve manevi yardım sözü alıyordu[9].

    Yunan ayaklanmasının başlıca kışkırtıcıları, Yunanistan’ın dışında yaşayan ve Avrupa’daki akımlara benzer ulusçu bir akım yaratmak hevesine kapılmış olan “dış Helenler” (apodimi Ellines)’di. Ayaklanmayı ilk başlatan ve finanse edenler de onlardı. Ancak, Filiki Eteria,bu akımın öncülüğünü üstleniyor; her yana bir ahtapot gibi yayılıyor; Osmanlı İmparatorluğu’nda geniş kapsamlı bir ayaklanma plânlıyordu[10]. O sıralarda adalar ve Mora’daki Rus konsoloslar, Grekler arasında düzen çevirerek onları ayaklanmaya kışkırtıyor; Greklere yurtseverlik duygusu aşılamaya çalışıyorlardı.

    Ne var ki, ayaklanmanın öngünlerinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rumlar gönenç ve dirlik içinde yaşam sürüyor; varlıklı ve eğitim görmüş olanlara devlet kapıları açılıyordu. İmparatorlukta Rumların çoğunlukta oldukları bölgelerde onların kendi belediyeleri, devletten müdahale olmadan çalışıyor; merkezi İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Patrikhanesi, İmparatorluğun yönetimine katılan imtiyazlı bir kuruluş haline geliyordu[11]. Öyleyse Yunan ayaklanması niçin patlak verdi?

    Sabırlı ve kararlı bir padişah olan II. Mahmut, yıllardan beri zayıflamakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden dinçleştirmek için eyleme geçince, Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa ile arası açılıyor; onun 1820’de padişaha karşı ayaklanması, Yunan ayaklanmasına da neden oluyordu. Ali Paşa’nın başkaldırmasından yararlanan Grek âsiler, Türklerin gücünü bölmek için ivedilikle harekete geçiyorlardı[12].

    Başta vali Hurşit Paşa olmak üzere, Mora’daki Osmanlı yetkililer, Grekler arasındaki akımın farkına varınca, Tripolitsa kentinde toplanarak, yerel Grekleri, silâhlarını yetkililere teslime ve bazı Grek önderleri durumu kendileriyle görüşmek üzere, kişisel olarak Tripolitsa’ya gitmeye çağırıyorlardı. Ancak, bu Grek önderler, verilen emre karşı çıkıyor ve ayaklanmayı körüklüyorlardı.

    Yunanlılar, Mora‘daki ayaklanmayı 6 Nisan 1821‘de şu sloganla başlatıyorlardı: “Mora’da tek bir Türk bırakılmamalıdır“. Âsiler, bu slogana tamamen uyacak ve tüm Türk ve öteki Müslümanları yok etmeye başlayacaklardır[13].

    Yunan Ayaklanması Nasıl Başladı?

    Ayaklanma şöyle başlamıştır: 1819’da Filiki Eteria‘ya üye kaydedilmiş olan Patras metropoliti Yermanos, Tripolitsa’ya gitmek için almış olduğu emirden kaygılanarak yola çıkıyor; bir dağ kenti olan Kalavrita’ya yakın Ayia Lavra manastırında konaklıyor; orada, kendisi gibi, ne yapacaklarına karar veremeyen öteki piskoposlarla buluşuyor; sonunda, Türklerin kendilerini hapse atacakları veya öldürecekleri yolunda bizzat bir mektup sahteleyerek orada bulunanlara okuyor; halkın arasında baş gösteren coşkudan yararlanarak, 6 Nisan 1821’de isyan bayrağını çekiyor ve Grekleri silâhaltına çağırıyordu. Âsilerin ilk bayraklarının üzerinde, altı üste getirilmiş bir hilâlin veya kesilmiş bir Türk kafasının üzerinde bir haç’ı tespit ediyordu[14].

    Metropolit, öteki piskoposlarla birlikte Patras’a dönerek, orak, sopa ve kamalar taşıyan ve sayıları gittikçe kabaran ayak takımı onlara eşlik ediyordu. Piskoposlar, geçilen her yerde, Grek güruhu, “dinsiz Müslümanları yok etmeye” kışkırtıyor; kleftes olarak anılan haydutlarlaarmatoli olarak anılan Grek uç bekçileri, dağlardan inerek Türk köylerini yağmalamaya başlıyorlardı. Çok geçmeden, ayaklanmanın elebaşları, âsiler üzerindeki etkilerini yitiriyor; tüm ülke, her yanı kasıp kavuran silâhlı âsilerin eline geçiyordu. İngiliz yazar William St. Clair’a göre, Grekler arasındaki bu “vahşice öç alma iştiyakı, çok geçmeden katletme zevkine dönüşüyordu”. David Howarth adlı başka bir İngiliz yazar da, “Grekler, bu cinayetleri işlerken, herhangi bir neden aramıyorlardı. Kan dökme şehvetine kapıldıkları için öldürüyorlardı” der[15]. Bu sırada, Patras’taki Rus konsolosluğu, Filiki Eteria ile Mora’daki Eteria ajanları arasında yapılan yazışmaları kolaylaştırıyor; âsilerle Rus hükümeti arasında bağlantı kuruyordu[16].

     

    Türkler Yok Ediliyor

    1821 yılı Mart ayında, Mora’da 50.000’e yaklaşık Müslüman’ın yaşadığı tahmin edilir. Bunların arasında kadın ve çocuklar da vardı. Bir ay kadar sonra Grekler paskalyalarını kutlarken, Mora’da tek bir Müslüman kalmamıştı. Aralarından pek az sayıda kişi kaçarak, müstahkem kentlere sığınmışlarsa da, açlık çekmeye başlamışlardı. Her yanda öldürülen Türklerin gömülmemiş cesetleri çürüyordu. Yine İngiliz yazar St. Clair şöyle der: “Yunanistan’ın Türkleri pek az iz bıraktılar. 1821 yılı ilkbaharında ani olarak, tümüyle ve dünyanın haberi olmadan, yok edildiler”.

    St. Clair şöyle devam eder: 

    20.000’i aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk, birkaç hafta süren boğazlamalar sırasında Grek komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler… Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da, Grek güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerde, Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılar, ama pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak âsilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı.

     

     

    Petros Mavromihalis

    Mora’nın her yanında, sopa, orak ve tüfeklerle silâhlı Grek âsiler, çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks paapazlar, onlara önderlik ediyor ve bu sözde ‘kutsal’ eylemlerinde onları kışkırtıyorlardı[17].

     

    Rum Ortodoks Kilisesi’nin tarihini yazan İngiliz yazar Steven Runciman, kilisenin Basil (Vasili) gibi büyük babalarının, 1821’de Mora’da isyan bayrağını çeken piskoposların bu hareketinden tiksinti duyacaklarını kaydeder[18]. Bu, Yunanlıların bağımsızlık veya kurtuluş savaşı değildi; Türklere ve öteki Müslümanlara karşı başlatılmış olan bir yok etme savaşıydı ve başlıca kışkırtıcılar, Rum Ortodoks Hıristiyanlardı.

    Ayaklanma başlar başlamaz, Grek haydut Petros Mavromihalis, öteki adıyla Petrobey, çapulcularıyla birlikte dağlardan inerek, liman kenti olan Kalamata’ya giriyor ve Patras’taki güruhu gölgede bırakacak bir şekilde bütün Müslüman erkekleri öldürüyor; genç kadın ve çocukları köle olarak satıyordu. Bu “zaferi” kutlamak için kentteki ırmağın kenarında 24 papaz ayin düzenliyordu. Kalamata felâketini, Patras ve Livatya’daki bütün Müslümanların katli izliyordu[19].

    Diri Olarak Ateşte Yakılan Türkler

    Nisan ayında Hidra, Spetsa ve Psara adalarının Grek sakinleri âsilere katılıyor; Osmanlı bayrağını taşıyan gemilere saldırıyor; gemicileri yakalayarak öldürüyor veya denize atıyorlardı. Mekke’ye Hacca gitmekte olan birçok Müslümanları da yakalayarak öldürüyorlardı. St. Clair, Howarth ve Miller gibi İngiliz yazarların anlattıklarına göre, bir Türk gemisinin 57 tayfası yakalanarak, zafer çığlıkları arasında Hidra adasına götürülüyor ve orada, sahilde, diri olarak ateşte yakılıyorlardı[20].

    Tesalya, Makedonya ve Halkidiki’de birçok Grekler ayaklanmaya katılıyor ve acımasızca Türklere saldırıyorlardı. Bazı bölgelerde âsi önderler, bütün Greklerin ayaklanmaya katılmalarını sağlamak amacıyla Türkleri kasten kırımdan geçiriyorlardı. Türk komşularını gaddarca öldüren alelâde Grek köylüler, bu ayaklanmayı dinsel yok etme olarak görüyor; onlara önderlik eden piskoposlarla papazlar da aynı görüş ve duyguları paylaşıyorlardı[21].

    [1] F. Babinger: Mehmed der Eroberer und seine Zeit, Munich, 1853, s. 195; Selahattin Salışık: Türk-Yunan İlişkileri Tarihi ve Etniki Eterya, İstanbul, 1968, s. 17.

    [2] Douglas Dakin: The Greek struggle for independence, 1821-1833 (Yunan bağımsızlık savaşımı), Londra, 1973, s. 5.

    [3] Douglas Dakin: Unification of Greece, 1770-1923, (Yunanistan’ın Birleşmesi), Londra, 1972, s. 10.

    [4] N. Jorga: Geschichte des Osmanischen Reiches, Gotha, 1908-13, c. IV, s. 30 ve 173; J.L. Burkhardt: Travels in Syria and the Holy Land (Suriye ve Kutsal Yerlerde geziler), Londra, 1822, s. 4; Steven Runciman: The Great Church in captivity, (Yüce Kilise esarette), Cambridge, 1968, s. 337; Lord Kinross: The Ottoman Centuries – the rise and fall of the Ottoman Empire, (Osmanlı yüzyılları – Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişi ve yıkımı), Londra, 1977, s. 365; İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Tarihi, Ankara, 1972-83, s. 71 ve 391 vd.; William Miller: The Ottoman Empire and its successors, 1801-1927 (Osmanlı İmparatorluğu ve varisleri) 4 cilt, Londra, 1966, s. 7 ve 26; Stanford J. Shaw ve Ezel Kural fihaw: History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, (Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye’nin Tarihi), Cambridge, 1977, c. 1 s. 248-9; ayr. bkz. Lionel Kochan ve Richard Abraham: The making of Modern Russia (Modern Rusya‘nın kuruluşu), Londra, 1990.

    [5] Miller, s. 4-5; Runciman, s. 392-3; Dakin: Greek struggle…, s. 27; Benjamin Braude ve Bernard Lewis: Christians and Jews in the Ottoman Empire (Osmanlı İmparatorluğu’nda Hıristiyanlar ve Museviler), C. 1, New York, 1982, s. 18-9.

    [6] Dakin: Greek struggle…, s. 27.

    [7] Runciman, s. 396-8.

    [8] Emmanuel Protopsaltis: İ Filiki Eteria, Atina, 1964, s. 19-20; ayr.bkz. S.R. Sonyel: Minorities and the destruction of the Ottoman Empire (Azınlıklar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması), Ankara, 1993, s. 1, 21 ve 68; N. Botsaris: Visions balkaniques das la préparation de la révolution grecque, 1789-1821, Paris, 1962, s. 83-100.

    [9] John T.A. Koumoulides: Cyprus and the war of Greek indepennce, 1821-1829 (Kıbrıs ve Yunan bağımsızlık savaşı), Atina, 1971, s. 69-70.

    [10] Sonyel, s. 173.

    [11] William St. Clair: That Greece might still be free – the Philhellenes in the war of independence (Yunanistan’ın özgürlüğü için – .bağımsızlık savaşında Helen Yandaşları), Londra, 1972, s. 7; David Howarth: The Greek adventure – Lord Byron and other eccentrics in the war of independence (Yunan macerası – bağımsızlık savaşında Lord Byron ve öteki eksentrikler), Londra, 1976, s. 19; Dakin: Greek struggle…, s. 18-9.

    [12] St. Clair, s. 9-10; Dakin: Unification…, s. 43; Salışık, s. 154.

    [13] Kinross, a.g.e., s. 444; Miller, a.g.e., s. 72.

    [14] St. Clair, s. 9 ve 27; ayr. bkz., Dakin, a.g.e, s. 59; Miller, s. 71.

    [15] St. Clair, s. 12; Howarth, s. 28.

    [16] Charles A. Frazee: The Orthodox Church and independent Greece, 1821-51 (Ortodoks Kilisesi ve bağımsız Yunanistan), Cambridge, 1869, s. 13.

    [17] St. Clair, s. 1; Miller, s. 72.

    [18] Runciman, s. 411.

    [19] Sonyel, s. 175-6.

    [19] Sonyel, s. 175-6.

    [20] St. Clair, s. 1-2; Howarth, s. 30-31; ayr. bkz. Miller, a.g.e., s. 72.

     

    (2. ve Son Bölüm)

    Diri Olarak Ateşte Yakılan Türkler… Monemvasia, Navarin, Tripolitsa, Akrokorinth, Atina ve Akropolis, Dervenaki ve Navplia Kırımları.. 50 bin Türk yokoluyor!

     

    Diri Olarak Ateşte Yakılan Türkler

    Nisan ayında Hidra, Spetsa ve Psara adalarının Grek sakinleri âsilere katılıyor; Osmanlı bayrağını taşıyan gemilere saldırıyor; gemicileri yakalayarak öldürüyor veya denize atıyorlardı. Mekke’ye Hacca gitmekte olan birçok Müslümanları da yakalayarak öldürüyorlardı. St. Clair, Howarth ve Miller gibi İngiliz yazarların anlattıklarına göre, bir Türk gemisinin 57 tayfası yakalanarak, zafer çığlıkları arasında Hidra adasına götürülüyor ve orada, sahilde, diri olarak ateşte yakılıyorlardı[20].

    Tesalya, Makedonya ve Halkidiki’de birçok Grekler ayaklanmaya katılıyor ve acımasızca Türklere saldırıyorlardı. Bazı bölgelerde âsi önderler, bütün Greklerin ayaklanmaya katılmalarını sağlamak amacıyla Türkleri kasten kırımdan geçiriyorlardı. Türk komşularını gaddarca öldüren alelâde Grek köylüler, bu ayaklanmayı dinsel yok etme olarak görüyor; onlara önderlik eden piskoposlarla papazlar da aynı görüş ve duyguları paylaşıyorlardı[21].

    Monemvasia ve Navarin Kırımları

    1821 yılı Ağustos ayında, sarılmış bulunan Monemvasia adlı küçük kentin Müslümanları, açlığa ve hastalığa dayanamayarak, âsilere teslim oldukları halde, gaddarca boğazlanıyor; bu olaylar, Batı Avrupa’da “liberalizmin ve Hıristiyanlığın bir zaferi” olarak ilân ediliyordu[22]. Birkaç gün sonra, Navarin Müslümanları da aynı akıbete uğruyor; 2.000 ile 3.000 arası Müslüman öldürülüyordu. Türk kadınlar çıplatılarak altın eşya bulmak için üzerleri aranıyor; kurtulmak için denize atlayan bazı kadınlar suda vurularak öldürülüyor; Müslüman çocuklar, denize atılarak boğduruluyor; yavrular ise, annelerinden koparılarak, kayalara çarpmak suretiyle canlarına kıyılıyordu. Yarı çıplak ve korku içinde canlı tutulan Müslüman kız ve erkek çocuklar, daha sonra fahişe olarak satışa çıkarılıyor; bazıları aklını oynatmış bir halde yıkıntılar arasında dolaşıp duruyorlardı[23].

    Çok geçmeden Mora’daki kentleri, surlar dışında başı kesik cesetlerin çürümesinden meydana gelen bir koku sarıyor; başıboş köpekler ve vahşi kuşlar, cesetleri parçalıyor; ölü dolu kuyulardaki sular zehirleniyor; veba salgını baş gösteriyordu. Her yanda, iskeletleşmiş ve korku içinde bulunan Müslüman genç kız ve erkek çocuklar, yarı çıplak biçimde inliyorlardı. Bu arada Navarin Grekleri, orada vuku bulan korkunç kırımı övünerek anlatıyorlardı. Greklerden birisi, 18 Türk’ü öldürdüğünü övünerek açıklıyor; başka birisi, 9 kadın ve çocuğu yataklarında bıçaklayarak nasıl öldürdüğünü anlatıyordu.

    Bu acımasız katiller, kısa bir süre önce ırzlarına geçerek, kol ve bacaklarını kestikten sonra surlardan aşağı attıkları kadınların cesetlerini, Helen savına yardımcı olmak üzere Avrupa’dan gelmiş bulunan gönüllülere gururla gösteriyorlardı[24]. Ama bu korkunç sahneler Avrupalı gönüllüler üzerinde iyi izlenim bırakmıyor, onlarda şok ve tiksinti duyguları uyandırıyordu. Almanya Lieber, gönüllüleri, hala hayatta olan ve ırzlarına tecavüz edilen bu kadınlara tasallût etmeye çağıran Grek âsilere karşı ne kadar nefret ve tiksinti duyduklarını anlatır[25].

    Tripolitsa Kırımı

    Mora’da Türk valinin ikamet ettiği ve 35.000 Türk, Arnavut, Musevi ve öteki sakinlerden oluşan Tripolitsa kentinde, 5 Ekim 1821’de yapılan ve iki gün süren kırım sonunda 10.000 kişi öldürülüyor; onların çoğunun kafaları kesilerek vücutları parçalanıyordu[26]. Paralarını gizledikleri sanılan Müslümanlara işkence yapılıyor ve St. Clair’la Howarth, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı raporlarına göre, “kollarıyla ayakları kesilerek ateşte yavaşça yakılıyorlardı”. Hamile kadınlara neler yapıldığını tahmin edebilirsiniz.

    Çoğu kadınlardan oluşan 2.000’e yaklaşık tutsak, büsbütün soyularak, kentin dışındaki bir vadiye sürülüyor ve orada öldürülüyordu. Bu olaydan sonra, haftalarca açlık içinde kıvranan Müslüman çocuklar, ümitsizlik içinde şuraya buraya koşuyor; coşku içinde olan ve ağızları köpüren Grek âsiler tarafından boğazlanıyor veya vurularak öldürülüyordu[27]. Yunan tarihinin sözde “kahramanları” arasında yer alan baş çapulcu Thedoros Kolokotronis de, bu korkunç kırım ve yağmalara zevkle katılıyordu[28].

    Tripolitsa kırımı sırasında kentte bulunan ve aralarında İskoçyalı Albay Thomas Gordon da olan Avrupalı subaylar, oradaki tüyler ürpertici sahnelere şahit oluyor ve bazıları, daha sonra bu olayları bütün çirkinlikleriyle anlatıyorlardı. Albay Gordon, bu Helen/Grek/Yunan/Rum barbarlıklarından o kadar tiksiniyordu ki, Greklerin hizmetinden çekiliyordu. Bu sahnelere dayanamayan Almanyalı Helen dostu genç doktor Wilhelm Boldemann, zehir içerek intihar ediyordu[29]. Hayal kırıklığına uğrayan Helen yandaşı öteki kimi Avrupalılar da intihar ediyorlardı.

    Akrokorinth Kırımı

    1822 yılı Ocak ayının sonuna doğru, Akrokorinth kentinde 1.500’den çok Müslüman, âsilere teslim oluyor, ama Kolokotronis ve öteki âsi önderlerin adamları tarafından korkunç bir şekilde öldürülüyorlardı. Bu kanlı olaylar, daha sonra bir Alman subay tarafından şöyle anlatılıyordu:[30]

    “Güzel Müslüman kadınların canları bağışlanıyor, ama köle olarak satılıyorlardı. Bu satışlardan sağlanan paralar, Mavrokordatos gibi âsi elebaşların ceplerine akıyordu. Mavrokordatos, kadınları, bir İngiliz gemisinin kaptanına satıyordu”[31].

    Türk kadınlar, yaşa ve güzelliğe göre, 30 ile 40 kuruş arasında satılıyordu.

    Brengeri adlı bir İtalyan gönüllü, Korinth’e gitmeden önce, yolda, bir Türk’ün cesedine rastlıyor, biraz sonra da onun karısıyla yavrusunu canlı ama aç olarak buluyordu. Yardım olmak üzere kendisi ve arkadaşları kadına biraz para veriyorlar, ama oradan uzaklaşırlarken, bazı Greklerin, kadınla yavrusunu öldürerek parayı çaldıklarına tanık oluyorlardı[32]. Brengeri, Korinth kırımı sırasında bazı Greklerin bir Türk ailesini öldürmeye çalıştıklarını görüyor; Türk’ün karısını öldürmeden önce peçesini yırtarak yüzünü görmeye çalışıyorlardı. Tam o sırada, kadını bağışlamalarını rica ediyor; âsiler de 50 kuruş karşılığında onu öldürmekten vazgeçiyorlardı[33].

    Akrokorinth’de, teslimden sonra sahile doğru yürümekte olan bir Türk çift, çocuklarını taşıyamayacak kadar aç ve cılız oldukları için yavruyu bir Grek’e uzatıyorlar, o da bir kama çekerek, anne-babanın gözleri önünde yavrunun kafasını kesiyor ve ona engel olmaya çalışan bir Alman subaya, Türklerin yetişip büyümelerine engel olmanın iyi olduğunu anlatmaya çalışıyordu[34].

    1822 yılı yazına dek, Yunan ayaklanması, 50.000’den çok Türk, Rum, Arnavut, Musevi ve öteki kişilerin hayatına mal olmuştu. Binlerce kişi de kölelik veya yoksulluk seviyesine düşürülmüştü. Doğrudan doğruya yapılan karşılıklı çarpışmalarda, buna oranla pek az kişi ölmüştü. Bu sözde “Yunan bağımsızlık savaşı”, bir savaş olmaktan çok, “fırsatların silsilesi” haline gelmişti. Öldürülen Türklerin ve âsi Greklerin çoğunluğu asker değildi, sivil kişilerdi. Kurbanlar, ayrı ayrı yerlerde, mensup oldukları cılız toplumların kefaretini ödüyorlardı[35].

    Atina ve Akropolis Kırımları

    Bu sırada, uzun bir süreden beri Atina’nın Akropolis semtinde kuşatılmış bulunan ve susuzluk çeken birçok Müslümanlar, piskoposların, papazların ve âsi önderlerin, onların canlarına kıyılmayacağına dair vermiş oldukları söz üzerine, 21 Haziran 1822’de teslim oluyor; ama yabancı konsoloslarca ve büyük güçlükler içinde kurtarılmış olan birkaç kişi dışında hepsi de acımasızca öldürülüyorlardı. Aynı zamanda, Atina kentinin savunmasız 400 Müslüman sakini de sokaklarda parçalanıyordu.

    Grek âsiler Modon’a saldırırken, surlar dışında yakaladıkları bir Türk’ün kafasını kesiyor; kazık üzerine takarak Navarin’e götürüyor ve sokakta, top gibi tekmeliyorlardı[36]. İngiliz gemicilerin anlattıklarına göre, âsiler, denizde yakaladıkları Türklere çok işkence yapıyorlardı. Hollandalı Anemat’a göre, âsiler, denizden baygın halde kurtarılan Türk denizcileri ayıltıyor, sonra da onları işkencelerle öldürerek cesetlerini parçalıyorlardı. Hollandalılar, Grekleri, “korkak ve barbar” olarak niteliyorlardı[37].

    Dervenaki Kırımı

    1822 yılı yazında Türk ordusu Korinth’de belirince, Argos’ta kurulmuş olan sözde Grek yönetimi panik içinde sahile doğru çekilmeye ve gemilerle kaçmaya çalışıyor; tüm Argos ovasında binlerce Grek göçmen de onları takip ediyor ve Mainotlu Grek haydutlar, kaçmadan önce, bizzat kendi ırktaşlarını soymaya çalışıyorlardı. Türk ordusunun erzak ve mühimmatı çok geçmeden tükeniyor; Korinth’e çekilmeye çalışıyor, ama dağ geçitleri Kolokotronis’in çapulcularının işgalinde olduğu için, Dervenaki olarak anılan geçitte yüzlerce Türk kırımdan geçiriliyordu. Âsiler cesetleri soymakla vakit geçirmeseler, tüm Osmanlı ordusu büsbütün perişan olabilirdi. Yıllardan sonra bölgeyi gezen turistler, Türklerin yığınak halinde kemikleriyle karşılaşıyorlardı[38].

    Navplia Kırımı

    1822 yılı Aralık ayında sıra Navplia liman kentine geliyordu. Uzun süreden beri âsilerce kuşatılmış olan bu kentin sokaklarında açlıktan ölen çocukların cesetlerine sık sık rastlanıyor; iskeletleşmiş kadınlar, çirkefler arasında yiyecek bulmaya çalışıyorlardı. Navplia olayları sırasında kentte hazır bulunan Avrupalı gönüllülerden Kotsch adlı bir Alman subayın anlattığına göre, Türklerle ilişki kurduğu sanılan bir Rum papazın parmakları Grek âsilerce kırılıyor ve tırnakları yakılıyordu. Daha sonra Grekler tarafından üzerine kaynar su dökülüyor; boğazına kadar toprağa gömülüyor ve sineklerin saldırısına uğraması için yüzüne pekmez sürülüyordu. Papaz, altı gün can çekiştikten sonra ölüyordu. Kentten kaçmaya çalışan bir Musevi, büsbütün çıplatılarak, organları kesiliyor; o durumda kentte dolaştırıldıktan sonra asılıyordu[39].

    Navplia kenti 12 Aralık’ta âsilere teslim olunca, korkunç bir kırım başlıyor; âsiler, öldürülenlerin kafalarını bir piramid gibi diziyorlardı. Bu sırada, deniz yarbayı Hamilton’un kaptanlığını yaptığı Cambrian adlı İngiliz savaş gemisinin limana gelişi, kentin Müslüman ve Musevi sakinlerinden bazılarını ölümden kurtarıyordu[40]. Kentte yapılan yağmada arslan payını Grek âsiler alıyordu. Avrupalı subaylara ödül olarak iki veya üç Türk kız veriliyor; onlar, kızları Atina’ya götürerek konsoloslara satıyor; konsoloslar da kadınları Anadolu’ya sevk ederek kurtarıyorlardı. Misolongi açıklarında karaya oturan bir Türk gemisinde, kendi ülkelerine dönmekte olan 150 Arnavut, Mavrokordatos’un vermiş olduğu söz üzerine teslim oluyor, ama âsi önderlerden biri tarafından paraları çalındıktan sonra hepsi de öldürülüyordu.

    Yunan Yandaşı Avrupalı Gönüllüler de Öldürülüyor

    Grek âsiler, hayvanî davranışlarında o kadar ileri gidiyorlardı ki, kendilerine yardımcı olmak üzere yabancı ülkelerden ve özellikle Avrupa’dan gelen yandaşlarını da öldürüyorlardı. Navplia liman kenti âsilerin eline geçtikten sonra, bazı Greklerin, yabancı kimi yandaşlarını, kentteki bir hamama sokarak öldürdükleri meydana çıkıyordu. Grek hamamcı, yabancıları, giysilerini çıkarmaya inandırıyor ve böylece, onları öldürürken, elbise ve çizmelerinin kana bulanmamasını sağlıyor; onları daha sonra satıyordu[41].

    Mora’daki jenosit orjisi, ancak öldürülecek Türk kalmayınca sona eriyordu[42]. Yunanistan’a yardıma giden ve 1822 ile 1823 yılları arasında yurtlarına dönmeye başlayan Helen yandaşı gönüllüler, o korkunç günlerin kâbusundan hayatları boyunca kurtulamıyorlardı. Helen/Grek/Yunan ve Rumlardan çok şeyler beklerken, hayal kırıklığına uğruyor; onlardan nefret ediyor ve onlarca aldatıldıkları için kendi kendilerini lânetliyorlardı. Birçokları, Avrupa’daki Grek derneklerinin baskılarına karşın, kendi tecrübelerini kâğıda dökmeye başlıyorlardı. Bütün yazılanlarda aynı duygular yansıtılıyordu. Bir örnek verelim: “Başkalarının, benim işlemiş olduğum hataları işlememesi için bu yazıyı kaleme alıyorum. Modern Yunanistan, eski Yunanistan gibi değildir. Grekler, şükran bilmeyen, gaddar ve barbar bir soydurlar”[43].

    Lord Byron Nasıl Kullanıldı?

    Grek âsiler, Lord Byron gibi tanınmış İngiliz şairleri de kendi kötü işlerinde istismara kalkışıyorlardı. Oysaki onlardan diledikleri tek şey, özellikle Lord Byron’un servetine el koymaktı[44]. Lord Byron, 19 Nisan 1824’de sözde Grek “özgürlük savaşçılarını zafere ulaştıran bir önder” olarak değil, tutulmuş olduğu hastalıktan kurtulamayarak kendi yatağında can veriyordu; ama Grekler, onu, kendi sözde “bağımsızlık ihtilâlinin bir mücahidi” olarak efsaneleştirmişlerdir[45].

    Bu arada Girit, Kıbrıs, Sisam, Sakız, Tesalya, Makedonya ve Epir’de de ayaklanmalar oluyor[46]; Osmanlı katlarının âsilere karşı almış olduğu sert önlemler, Helen yandaşları ve propagandacıları tarafından Batı’ya, “Hıristiyan halka karşı Türk barbarlığı” olarak yansıtılıyordu[47]. Yunanistan’daki Türklere karşı girişilmiş olan yok etme eylemlerine kör ve sağır kalan Batı, Osmanlı tepkisine karşı ses yükseltiyordu. 1821 yılı Ağustos ayında, Hamburg’da dağıtılan şu bildiriye bakınız:

    Almanya‘nın gençliğine çağrı. Din, yaşam ve özgürlük savaşımı bizi silâhaltına çağırıyor; insanlık ve görev, bizi, kardeşlerimiz olan asil Greklerin yardımına çağırıyor. Kutsal dava için kanımızı, hayatı-mızı feda etmeliyiz. Müslümanların Avrupa’daki yönetiminin sonu yaklaşıyor. Avrupa’nın en güzel ülkesi, canavarlardan kurtarılmalıdır! Var gücümüzle mücadeleye atılalım… Tanrı bizimledir, çünkü bu, kutsal bir davadır – insanlık davasıdır – din, hayat ve özgürlük için savaşımdır…”[48]

    Bu Helen yandaşı ve Grek propagandasının antidotu, Mora’daki kanlı olaylara görgü tanığı olarak yurtlarına dönen Batılı gönüllüler olmuştur. 1822 yılı Nisan ayında Yunanistan’dan Marsilya’ya dönen birçok Fransız su-baylar, Grekleri şöyle gösteriyorlardı: “Alçak, korkak ve iyilikbilmez bir soy!” Korinth kırımına şahit olan Prusyalı bir subay, oraya gitmeye hazırlanan yeni gönüllülere şöyle sesleniyordu:

    “Orada yalnız sefalet, ölüm ve nankörlükle karşılaşacaksınız. Size Almanya ve İsviçre’de söylenenlere inanmayınız; yaşlı bir askerin söylediklerine inanınız’[49].

    Prusyalı başka bir subay şunları yazıyordu:

     

    İpsilântis

    “Eski Grekler artık yoktur. Solon, Sokratis ve Dimosthenis’in yerini kör cehalet almıştır. Atina’nın makul yasalarının yerini barbarlık almıştır… Grekler, basın aracılığıyla yabancılara vermekte oldukları çekici sözleri yerine getirmiyorlar”[50].

    Aynı subay, Tripolitsa’nın âsilerce işgalinden sonra orada kaydedilen olayları şöyle anlatıyordu:

    “Trova’nın kraliçesi Helen kadar güzel, genç bir Türk kız, Kolokotronis’in erkek yeğeni tarafından vurularak öldürüldü; bir Türk çocuk, boğazına halat takılarak çevrede dolaştırıldı; bir çukura atıldı; taşlandı, bıçaklandı ve sonra, hala hayatta iken, bir tahtaya bağlanarak ateşte yakıldı; üç Türk çocuk, anne ve babalarının gözleri önünde, bir ateşin üzerinde yavaşça yakıldı. Bütün bu çirkin olaylar olurken, ayaklanmanın elebaşısı İpsilântis (? Aleksandros Mavrokordatos) seyirci kalıyor ve âsilerin bu davranışlarını, ‘savaştayız; herşey olur’ şeklinde mazur göstermeye çalışıyordu”[51].

    Sonuç

    Yunan ayaklanması günlerinde İngiliz, Fransız ve Rus hükümetleri, âsilere dolaylı biçimde yardımcı oluyorlardı. Onlara para, silâh ve savaşçı gönderilmesine ses çıkarmıyor; kendi gizli istihbarat servislerince de yardımda bulunuyorlardı. Öte yandan, 1826’da Yunanistan’da bulunan İngiliz rahip John Hartley, daha sonra kaleme aldığı ve 1831’de Londra ‘da yayınlanan Researches in Greece and the Levant (Yunanistan ve Levant’ta araştırmalar) adlı kitabında, Türklerin Hıristiyan olmayı kabullenmedikleri için, Greklerin ellerinde birçok kötülüklere uğradıkları ve Osmanlı İmparatorluğu’nda kanlı olaylar kaydedildiği iddiasında bulunuyordu.

    1825 yılında şans değişerek, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın ordusu Mora’yı yeniden ele geçirmeye başlayınca, teslim olan Grek âsilerin hayatları bağışlanıyor ve kimsenin kılına bile dokunulmuyordu. 1826 yılı Nisan ayında Tripolitsa, Argos, Kalamata ve Misolongi yeniden Türklerin eline geçince, tüm Avrupa Türklere karşı cephe alıyordu.

    Türklerle Yunanlıların arasını bulmak amacıyla 4 Nisan 1826’da İngiltere ile Rusya arasında St. Petersburg’da bir protokol imzalanıyor; daha sonra bu protokole Fransa da katılıyordu. Yunan yandaşı İngiltere, Fransa ve Rusya‘nın 6 Temmuz 1827’de imzaladıkları Londra Antlaşması gereğince duruma karışmalarıyla ve 20 Ekim 1827’de Türk donanmasının Navarin’de, aynı devletlerin donanmaları tarafından batırılması üzerine, 22 Mart 1829’da bağımsız bir Yunanistan’ın hudutlarını saptayan bir protokol imzalanıyor; bir yıl sonra Yunan devleti kuruluyor; bu zoraki devlet, 1832’de Bavyera kralının oğlu Prens Otto’ya krallık öneriyor; böylece Yunanistan krallığı kuruluyor ve Meğali İdea’dan esinlenen Yunan emperyalizmi, Osmanlı İmparatorluğu’na ve daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimine karşı yayılma politikası izlemeye başlıyor; 9 Eylül 1922’de, Batı Anadolu’da, Türk’ten, hiç de unutamayacağı bir ders alıyordu[52].




    [22] The Examiner, 1831, 2/632.

    [23] St. Clair, s. 41-2; Howarth, s. 56-8; Miller, s. 76; George Finlay: History of the Greek revolution (Yunan ihtilâlinin tarihi), Edinburgh, 1861, c. 1, s. 263.

    [24] E.V. Byern: Bilder aus Griechenland und der Levant, Berlin, 1833, s. 58.

    [25] Franz Lieber: Tagebuch meines Aufenthaltes in Griechenland, Leipsig, 1823, s. 73; St. Clair, s. 83.

    [26] Howarth, s. 58; ayr. bkz. Dakin, s. 67; Miller, s. 77.

    [27] St. Clair, s. 43-5; Howarth, s. 60-61; İngiliz Sömürgeler Bakanlığı belgeleri (Colonial Office), CO 136/1095.

    [28] Ayr. bkz., Brengeri: “Adventures of a foreigner in Greece” (Bir yabancının Yunanis-tan’daki maceraları), London Magazine (Londra Dergisi), II, 1827, s. 41.

    [29] Bkz. Le Febre: Relation de divers faits de la guerre de Gréce, s. 9.

    [30] Le Febre, a.g.e., s. 21.

    [31] Howarth, s. 88.

    [32] A.g.e., (ibid.), s. 87.

    [33] A.g.e., s. 87.

    [34] St. Clair, s. 50.

    [35] St. Clair, s. 92.

    [36] Johann Stabell, Leipsig.

    [37] Hastings Anıları, 6.7.1822.

    [38] St. Clair, s. 104-6; Howarth, s. 107-8; Dakin, s. 97.

    [39] St. Clair, s. 107.

    [40] St. Clair, s. 107; Howarth, s. 110-122.

    [41] George Finlay: “An adventure during the Greek revolution” (Yunan ihtilâli günlerinde bir macera), Blackwood’s Edinburgh Magazine (Edinburg Dergisi), 1842.

    [42] St. Clair, s. 12; Thomas Gordon: History of the Greek revolution (Yunan ayaklanmasının tarihi), 2 cilt, Edinburg ve Londra, 1832; Rev. Robert Walsh (rahip): Residence at Constantinople during the Greek and Turkish revolutions (Yunan ve Türk ihtilâlleri döneminde İstanbul’da ikamet), 2 cilt, Londra, 1836; ayr. bkz. Douglas Dakin: “The origin of the Greek revolution” (Yunan ihtilâlinin kökeni), History, 1952.

    [43] St. Clair, s. 116.

    [44] A.g.e., s. 150 vd.; Howarth, s. 12, 135 vd.; Edward John Trelawny: Recollections of the last days of Shelley and Byron (Shelley ve Byron’un son günlerinden anılar), Londra, 1858.

    [45] Howarth, s. 163-5.

    [46] Dakin: Greek struggle…, s. 2.

    [47] The Examiner, 1821, 372, 456, 631, 689.

    [48] Wilhelm Barth ve Max Kehring-Korn: Die Philhellemenzeit, Munich, 1960, s. 95.

    [49] Le Febre, a.g.e., s. 29.

    [50] L. de Bolmann: Remarques sur l’etat moral, politique et militaire de la Grece, Marseilles, 1823.

    [51] St. Clair, s. 75 vd.

    [52] Ayr. bkz. S.R. Sonyel: Türk Kurtuluş Savaşı’nda Dış Politika, Ankara C. 1 ve 2, 1973 ve 1986.

     

  • Fransa çifte standartlı referandum kararı aldı!

    Fransa çifte standartlı referandum kararı aldı!

    Sarkozy Türkiye’nin AB yoluna bir engel daha koydu

    Pazartesi günü Fransa’nın Millet Meclisi ve Senatosu ülke anayasasının hemen hemen iki maddesinden birini değiştirecek kapsamlı bir reform paketini kararlaştırmıştır. Böylece Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy uzun zamandan bu yana hazırladığı anayasa reformu için gereken 3/5 çoğunluğu bir oyla da olsa sağlamıştır.

    Ancak söz konusu reform paketinin özellikle bir maddesi Avrupa Birliği’nin geleceği ile bağlantılıdır. Yeni anayasaya göre, AB’ye bundan sonra katılmak isteyen ülkelerin üyeliğine ilişkin Fransa’da halk oylaması yapılması kararlaştırılmıştır. Bu uygulama ilk bakışta sanki her aday ülke için geçerliymiş gibi anlaşılabilir, ancak detaylı incelendiğinde, Fransa’nın yine Türkiye karşıtı bir politika izlediği belirmektedir.

    Öyle ki söz konusu referendum sadece AB’nin Temmuz 2004 den sonra üyelik müzakerelerine başladığı ülkeler için geçerli olacaktır. Bu, Ekim 2005 tarihinden bu yana AB ile müzakereleri olan Türkiye’nin üyeliğine ilişkin halk oylaması yapılacağı anlamına gelmektedir. Ancak yeni yasanın açık bıraktığı kapılar da vardır. Eğer iki bölümden oluşan Fransa parlamentosu 3/5 çoğunlukla bir aday ülkenin üyeliğine ilişkin referendum yapılmasına karşı çıkarsa, Cumhurbaşkanı söz konusu üyeliği  halkın değil de, Fransa Parlamentosu’nun kararına bırakabilir. Fransa’nın yıllardan bu yana popülist politikalar yürüttüğü Türkiye gibi bir ülkenin üyeliğinin halk oyuna sunulacağı  kesin. Ancak Fransa’nın çıkarlarına uyan ülkeleri de halk oylamasıyla  engellememek  için yine bir acık kapı bırakılmıştır.

    İnsanın aklına hemen şu soru geliyor: Fransa acaba neden bazı konularda halkın kararına güveniyor da, bazı konularda güvenmiyor? Fransa’nın yeni anayasa değişikliğinde sergilediği referendumlara ilişkin çelişkili tutumu başka bağlamlarda da görülmektedir. Şu günlerde Sarkozy’nin Lizbon Antlaşması’nın İrlanda’da halk oylaması sonucu reddedilmesine gösterdiği tepkiye tanık oluyoruz. Referendum sonucuna, yani halkın kararına saygı göstermek yerine, Sarkozy İrlanda hükümeti  yetkililerini, “sorun“ olarak nitelendirdiği bu duruma “çözüm“ bulmaya çağırmaktadır.

    Sol Parti Meclis Grubu olarak Avrupa Birliği’ne üye olacak ülkelerle Kopenhag Kriterleri’ne dayalı olarak eşit sartlarda müzakereler yürütülmesini savunmaktayız. Ancak bu şekilde Avrupa Birliği’nin inanılırlığı korunabilir ve Avrupalı Hıristiyanlar Kulübü olması engellenebilir.

    Hakkı Keskin

  • PKK’da Alman dağcılar hesaplaşması

    PKK’da Alman dağcılar hesaplaşması

    Saygı ÖZTÜRK / ANKARA

    AĞRI Dağı tırmanışında PKK’lılar tarafından kaçırılan 3 dağcının Türk güvenlik güçlerine teslim edilmesi, PKK içinde hesaplaşma başlattı. PKK’nın Irak’ın Kuzeyi’nde bulunan sorumlularıyla, Ağrı Dağı’ndaki teröristlerin bağlı olduğu sözde “Serhat Eyelati” arasındaki telsiz konuşmasında “Bu başarısızlığın hesabı sorulacaktır” denildi.

    Ağrı Valisi Mehmet Çetin, “hurriyet.com.tr”ye  yaptığı açıklamada, teröristlerin kaçırdıkları Almanlarla birlikte yabancı ülke topraklarına geçişlerini önlemek için “çokt özel operasyonlar yapıldığını” belirtti. Vali Çetin, “En büyük amaçları, Almanları Kuzey Irak’a geçirmek, orada pazarlık konusu yapmaktı. Bunu başaramadılar.” dedi.

    2 gün hiç telsiz konuşması yapmadılar

    Vali, Mehmet Çetin, Almanları kaçıran teröristlerin, yerlerinin belli olmaması için iki gün hiç telsiz konuşmaları yapmadığını belirtti. Vali, Alman yetkililerin de PKK’ya karşı “tavizsiz bir politika izlediklerini”, Alman makamlarıyla da sıkı bir işbirliği yapıldığını kaydetti.

    PKK’nın “Serhat Eyaleti” adını verdiği Ağrı’yı da içine alan bölgede, kısa süre önce PKK’nın en önde gelen iki elemanının öldürüldüğünü, öldürülen teröristin yerine sözde “Eyalet Sorumlusu” görevlendirdiğini kaydeden Vali Çetin, “Bu kişi, sorumlu olarak atandığı için seviniyordu. Kenhdisini göstermek için böyle bir eylem yaptı. Şimdi, başarısıçzlığı nedeniyle kendisinden hesap soruluyor” dedi.

    Alman dağcıları, Kuzey Irak’a geçirmek için girişimleri boşa çıkarılan PKK’lılar, dağcıları pazarlık sonucu Alman makamlarına verme girişimleri de sonuçsuz kaldı. Çıkış noktaları kapanan teröristlerin, dağcıları serbest bırakacağına ilişkin bilgilerden de jandarma ve Emniyet yetkilileri haberdar oldu. Almanların bırakılacağı muhtemel yere önceden jandarmalar gönderildi.

    “Bunun hesabı sizden sorulacaktır”

    PKK’nın “Roj” adı verilen ana telsizi ile sözde “Serhat Eyaleti” arasında yapılan konuşmada, Alman dağcıların bırakılış biçiminin hesaplaşması da yapıldı. Güvenlik birimleri tarafından dinlenen ve bir bölümü Ankara’ya bildirilen telsiz konuşmasında şunlar yer aldı:

    – Roj: Almanları niçin bıraktınız?

    – Serhat: Mecbur kaldık. Çok sıkıştık. Çıkış yollarımız tutulmuştu.

    – Roj: Kuzey Irak’a getiremez miydiniz? Oradan ses verirdik.

    – Serhat: Mümkünatı yoktu.

    – Roj: Madem, çıkış yapamadınız, Almanları Almanlara teslim etseydiniz. Bunun pazarlığını yapsaydınız?

    – Serhat: Bu da imkansızdı. Biz, bir köylüyle bunları tepeye doğru gönderdik. Orada, askerler bulunuyormuş. Haberi nereden aldılar onu da bilmiyoruz. Biz, T.C askerlerine teslim etmedik.

    – Roj: Buradan kazançlı çıkalım derken beceriksizliğiniz, korkaklığınhız yüzünden zararlı çıktık.

    – Serhat: Ama yapacak bir şeyimiz yoktu. Çıkışımız yoktu.

    – Roj: Bunun hesabı sorulacaktır.

    PKK’nın Ağrı Dağı’nda gerçekleştirdiği eylemin başında “Hamza” kod adlı teröristin olduğu, bu kişilerin kaçırdıkları Almanların üzerinde ki para ve kıymetli eşyaları da aldıkları öne sürüldü.

  • BAKALIM NELER OLACAK?…

    BAKALIM NELER OLACAK?…

    45 devlet üniversitesine yeni rektör atanacak. Ayrıca 10 kadar vakıf üniversitesine de yeni rektörler gelecek. Yani bir anlamda ülkemizde bulunan üniversitesitelerin bir çoğunun kaderi tayin edilmiş olacak. Neden mi kaderini tayin edecek? Çünkü rektör seçimi sadece üniversiteyi kimin yöneteceğinin yapıldığı bir seçim değildir. Türkiye’de rektörler yürürlükteki yasanın onlara çok geniş yetkiler vermesinin de getirdiği imkanla bu işlevlerinin dışında ve yaşam tarzımızı etkileyebilecek kadar önemli olabilir haldeler.

    Yani yeni seçilecek rektörler, YÖK yasasının emrettiği gibi;

    “ATATÜRK inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan, Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren, Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı”
    kuşaklar yetiştirecek, böylece de ülkenin geleceğini Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip gençlere emanet edecek, yahut da siyasi yapının beklentilerine yanıt verme çabası içerisinde olacak.

     

    Ancak yazıktır ki gelen sinyaller hiç de iç açıcı değil. YÖK tarihinde görülmedik siyasi baskıların söz konusu olduğu gündemde. YÖK tarihinde böyle bir duruma asla düşmemişti. Ancak izlediğimiz kadarıyla gelinen nokta bu. Daha önce bir yazımda yakında YÖK seçimlerinin yapılacağını bu anlamda da herkesin dikkatli olması gerektiğini ve üniversitelerin başına iktidara yakın isimlerin getirilmeye çalışıldığını ifade etmiştim. Ancak bazı eleştiriler oldu. Böyle bir şeye özellikle bu ortamda hükümetin cesater edemeyeceği savunuldu. ancak görünen manzara odur ki olanlar olmuş ve isimler YÖK’e tek tek dayatılmış. Neden mi böyle gözlemliyoruz olayı; gayet basit. Özellikle türbana karşı olan Uludağ ve Dicle Üniversitelerinde en çok oyu alan iki kadın rektör adayıyla, Gazi ve Cumhuriyet Üniversitelerinden ilk sıradaki adayların listede olmaması yeterli bir gözlem değil de nedir? Ki YÖK’ün bu isimleri veto etmesi bazı çevrelerce büyük memnuniyetle de karşılandı.

    Yazık çok yazık. Zira gönül istiyor ki hiç değilse üniversite denilince akla bilim gelsin. Bilimin önceliği ile hareket edilsin. Ama nerdeeeeeeeeee!…. Türkiye öyle bir ülke durumuna geldi ki

    “Dağdaki çobanla benim oyum aynı mı olacak?” diyen bir manken hanım demokrasi adına eleştiriliyor ama üniversite öğretim üyelerinin yaptığı seçim hiçe sayılınca kimsenin sesi çıkmıyor. Nedense bu durum hakkında kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Yazık ki Türkiye öyle bir duruma getirildi ki bilimsel çalışmalarıyla öne çıkmış liyakatli rektör atamaktansa türbana izin verecek rektör atamayı destur ediniyor. Bu sayede YÖK’ten sonra Üniversitelerarası Kurul’da da çoğunluk açık ara iktidarın eline geçecek. geçecek de ne olacak? Başbakan Erdoğan’ın sık sık eleştirdiği tabloyu tersine çevirmek için mi? Yani Dünyanın En İyi 500 Üniversitesi arasına daha çok Türk üniversitesi sokmak için mi? Keşke cevap EVET olabilseydi. Ama evet demek o kadar zor ki! Şu ana kadarki göstergeler, tek amacın kadrolaşma olduğunu gösteriyor. Hatta bu nedenledir ki zamanı geldiği halde dekan ve akademik personel atamaları bile uzun süredir yapılmıyor.Eğer üniversitede akıl ve sağduyu, gözü kara bir kadrolaşmayı yenemeyecekse, nerede yenecek? Bilemiyoruz doğrusu. İşte bu nedenledir ki, YÖK’ün yaptığı yanlışın Çankaya’dan dönmesini umuyoruz. Zira “laik cumhuriyeti korumaya” yemin etmişti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Ve bu anlamda da tarafsızlığını yitirmemelidir. Aksi halde kokmayan bir tuzumuz kalmıştı, onu da kokutacaklar. Bakalım neler olacak?