Blog

  • AMERIKALI GUVENLIK KACDI VE TURK TRAFIK POLISLERI KATLEDILDI

    AMERIKALI GUVENLIK KACDI VE TURK TRAFIK POLISLERI KATLEDILDI

    Dostlar

     Ben bu konsolosluga bir kac kez gittim..
     Disarida hep Turk polisi duruyor…
     İki tanede trafik polisi cekici araclari ile duruyor..
     Yalnis park eden otolari cekiyorlar..
     ilk olen( sehit olan )  bu iki trafik polisi… 
     Dogruyu yazmak icin bu notu gonderiyorum..
     (3) sehit polisimize allah rahmet eylesin..
     
     Hikmet Ersoy, Turkish Forum danisma kurulu uyesi

    09 Temmuz 2008 Çarşamba

    Kameralardaki saldırı anı, görgü tanıklarını doğruladı. Saldırıda, ABD’li güvenlikçilerin kaçtığı polisin ise çatıştığı ortaya çıktı.

    Kameralardaki saldırı anı,

    Kameralardaki saldırı anı, görgü tanıklarını doğruladı. Saldırıda, ABD’li güvenlikçilerin kaçtığı polisin ise çatıştığı ortaya çıktı.

     

     

    Kanlı saldırının hedefi Amerika konsolosluğuydu. Kapıda Türk polisi nöbet tutuyordu. Kurşunlar onlara sıkıldı. Ortaya çıktı ki bizimkiler çatışırken, Amerikalılar kaçmış… Görgü tanıklarının ifadesini, güvenlik kamerası kayıtları da doğruladı.

     

     

    VE WİLSON KONUŞTU !

     

    “Bize saldırdılar, siz öldünüz!”
    ABD Büyülçesi Wilson olaydan
    sonra kameraların karşısındaydı.
    Bir görgü tanığı şöyle anlatıyor; “Olay yerindeydim. Olayın gerçekleştiği sırada

    Bir görgü tanığı şöyle anlatıyor; “Olay yerindeydim. Olayın gerçekleştiği sırada, Amerikalı görevliler kendi kulübelerine kaçtı. Bizim polisimiz ateşlerine karşılık verdi. Karşılık sonucu saldırganlardan biri öldü.” Bir başka görgü tanığı ise “Olayın ardından içeriden hiç bir Amerikalı çıkıp müdahale etmedi. Neden böyle oldu. Ne zamana kadar böyle sürecek” şeklinde konuştu. Güvenlik kaydı şaşırttıKonsolosluk binasındaki güvenlik kayıtlarına polis el koydu. İnceleme başlarken ilk bilgiler, görgü tanıklarının “ABD’liler kaçtı” ifadesini doğruladı. Güvenlik kayıtlarına göre saldırı şöyle gelişti; “Başkonsolosluğun yakınındaki otoparkın önünde duran gri renkli otomobilden ellerinde silahlarla 4 saldırgan indi. Bu kişilerin tamamının sakallı oldukları görüldü.
    Bu kişilere ilk müdahale sokakta bulunan trafik çekicisinde görevli trafik polisinden geldi. İlk vurulan da bu polis oldu. Saldırganlar yaklaşık 50 metrelik mesafeyi koşarak kat etmeye başladı.

     


    Bu sırada konsolosluk girişinde bulunan Amerikalı güvenlik görevlilerinin içeriye kaçtıkları görüldü.

     


    Konsolosluğun öndeki kulübeden çıkan Türk polisleri saldırganlarla çatışmaya girdi. Saldırganlardan üçü bu çatışmada vuruldu. Ayakta kalan son kişi ise otopark istikametinden hızla gelen gri renkli otomobile binerek kaçtı.

     

    KAYNAK:İNTERNET HABER

     

  • AB PARASI ILE TURKIYENIN BOLUNMESINE ILK ADIM ATILDI

    AB PARASI ILE TURKIYENIN BOLUNMESINE ILK ADIM ATILDI

    Türkiye’nin 8. Cumhurbaskani Turgut Özal tarafindan ortaya atilan, daha sonra Kenan Evren ve Süleyman Demirel tarafindan da savunulan; “ülkenin eyaletlere bölünmesi” düsüncesi,…………………..

    AB PARASIYLA ADALET

     


    Eyalet sistemini kullanan Osmanliya özgü bölge (istinaf) mahkemeleri, Cumhuriyet’in kurulusunda seri mahkemelerle birlikte kaldirilmisti ama AB dayatmasi ve parasiyla yeniden geri döndü! Ilki Diyarbakir’da açilan mahkeme 9 ilde daha kurulacak. Seçilen iller, Özal’in öncülügünü yaptigi eyalet merkezleriyle örtüsüyor.  

    Ellerini çabuk tutup 2 yil önce bitirdiler!..
    Istinaf Mahkemeleri’nin yeniden kurulmasi için kesenin agzini açan AB, Diyarbakir’daki binanin yapimi için 7 milyon 284 bin euro verdi. 2010 yilinda bitirilmesi planlanan bina ay sonunda hizmete girecek. Anlasilan birilerinin acelesi var.

     

     

    Yeniçag böyle duyurmustu
    Yeniçag, istinaf mahkemelerinin ne anlama geldigini ve neden kurulmak istendigini, 7 Eylül 2007 tarihli sayisinda böyle vermisti.

    AB parasiyla mahkeme
    Türkiye’nin altini oymaya çalisan Avrupa Birligi’nin 7 milyon 284 bin euro hibede bulundugu Diyarbakir Bölge Istinaf Mahkemesi insaati tamamlandi

    Haber: Ceyhun BOZKURT
    Gazetemizin geçen yil mansetinden duyurdugu projesini ABD’nin yaptigi parasini AB’nin verdigi Diyarbakir’daki istinaf mahkemesinin binasi hizmete girmeye hazir.
    Türkiye’nin 8. Cumhurbaskani Turgut Özal tarafindan ortaya atilan, daha sonra Kenan Evren ve Süleyman Demirel tarafindan da savunulan; “ülkenin eyaletlere bölünmesi” düsüncesi,  AKP iktidari döneminde hayat buluyor. Osmanli Devleti zamaninda kurulan, Cumhuriyet’in hukuk devrimi kapsaminda seri mahkemelerle birlikte ortadan kaldirilan Istinaf Mahkemeleri geri dönerken, konu geçtigimiz yil adli yilin açilisin töreninde gündeme gelmisti. Eski Yargitay Baskani Osman Arslan, Istinaf Mahkemeleri kaldirildiktan sonra yeniden kurulmasi için tartismalarin basladigini, kanun koyucunun, bunlarin gerekli oldugu sonucuna vararak, 5235 sayili Bölge (Istinaf) Adliye Mahkemeleri Kanununu kabul ettigini ve Kanunun 1 Haziran 2005’te yürürlüge girdigini söylemisti.

    Hedef 2010 yili
    Kanun uyarinca, Hakimler ve Savcilar Yüksek Kurulu tarafindan 9 bölgede “Bölge Adliye Mahkemesi” (Istinaf Mahkemesi) kurulmasina karar verildigini animsatan Arslan, “Bölge Adliye Mahkemeleri kurulduguna göre, bundan sonra yapilacak is bu mahkemelerin sorunsuz olarak faaliyete geçirilmesi ve adalet hizmetine yararli olmasi için gerekenlerin yapilmasidir. Bölge Adliye Mahkemelerinin basarili olmasi ve beklentilere yanit vermesi, Yargitay’in batida oldugu gibi hukuki denetim yapmasina ve içtihat mahkemesi olarak çalismasina olanak saglayacaktir. Alt yapinin olusturulmasi için bu mahkemelerin 1 Haziran 2010’da faaliyete geçirilmesi uygun olacak” diye konusmustu. Arslan, Bölge Adliye Mahkemelerinin temel amaçlarindan birinin, ilk derece mahkemeleri ile yüksek mahkeme arasinda süzgeç görevi yapmasi oldugunu sözlerine eklemisti. Diyarbakir’da AB parasiyla kurulan mahkeme yeni kurulacaklara model olacak. Türkiye’nin altini oymaya çalisan Avrupa Birligi (AB) Diyarbakir Bölge Istinaf Mahkemesi insaati için 7 milyon 284 bin euro hibede bulundu. Temeli 1 Ocak 2007’de Diyarbakir’da atilan mahkeme binasi tamamlandi. Hiçbir bölgede mahkeme insaatina baslanmadigi halde Diyarbakir’a öncelik taninmasi kafalari karistirirken,  Avrupa Birligi’nin, Türkiye’nin üniter yapisini çökertmek için bölgesel ayrismalari körükledigi, adli ve idari yargi yapilanmasindaki etkinligini de artirdigi yorumlari yapildi. Yeni sistem, Ankara ve Erzurum’da da kurulacak üç pilot mahkemeyle çalismaya baslayacak.

    Saglanan destek
    Avrupa Birligi, mahkemelerin finansmani için önemli ölçüde destek veriyor. Ilk üç mahkemenin 30 milyon euroyu bulmasi beklenen bina bedellerinin yüzde 75’ini AB, gerisini Adalet Bakanligi karsiliyor. Projeyi Adalet Bakanligi görevlisi hakimler ve teknik personel hazirladi. AB’nin onayini aldi. Mimari projeler, Adalet Bakanligi’nin insa edecegi yeni binalara örnek olacak. Üç pilot binanin ihale sözlesmeleri 10 Ocak 2007’de imzalandi. 

    Evren de savunmustu
    Türkiye’nin 7. Cumhurbaskani Kenan Evren de, eyalet sistemine geçmesi gerektigini söylemisti. Evren, yaklasik bir hafta önce yaptigi açiklamada, ülkenin 8 eyalete bölünebilecegini belirterek, bu eyaletleri “Ankara, Istanbul, Izmir, Adana, Erzurum, Diyarbakir, Eskisehir, Trabzon” olarak siralamisti. Mugla Cumhuriyet Bassavcisi Mehmet Yurtseven, Kenan Evrenin “Türkiye 8 eyalete bölünebilir” seklindeki sözleriyle ilgili ilgili birimlere talimat vererek, inceleme baslatmisti.

    Çölasan da yazmisti
    Emin Çölasan, gazetemizin 7 Eylül 2007 yilinda mansetinden verdigi haberi ertesi günkü Hürriyet gazetesindeki  kösesine tasimisti. Çölasan, yazisinda sunlara yer vermisti:  Sevgili okuyucularim, dünkü Yeniçag Gazetesi’nde tüyleri ürperten fotografli bir haber vardi. Gazete bunu hakli olarak “AB finansmanli eyalet temeli” basligiyla vermisti ve alt baslik söyleydi:  “AKP’nin AB’ye verdigi eyaletlesme taahhüdünün harci Diyarbakir’da atildi. Finansmanini AB’nin sagladigi istinaf mahkemesinin insaati sürüyor.” Simdi insaatin önünde dikili duran koskoca tabelada neler yazdigini görelim:  “Diyarbakir Istinaf Mahkemesi Binasi Insaati. Construction of Court of Appeal Building Diyarbakir.  Hibe sözlesme bedeli: 7 milyon 284 bin euro. Financed by (parayi veren) European Union. (AB)  Faydalanici: T.C.Adalet Bakanligi. Republic of Turkey, Ministry of Justice…

     

     

     

  • Ermeni meselesinde tarihi belgeler için yardım talebi

    Ermeni meselesinde tarihi belgeler için yardım talebi

    “Ermeni meselesi” konusunda aşağıdaki tarihi belgelerin orijinalleri hakkında bilgisi olanların Turkish Forum ile irtibata geçmelerini rica ederiz

    (Translated from FRENCH text or translation into English)

    (Page 225) “HAYASTAN” No.2 – German paper in Armenian Language – (Text in Armenian speaks of definite German Victory)

    (Label on the face of the newspaper in French)

    February 1945 – The newspaper of the Armenian volunteers always announces final victory (to the left above: their badge decorated of one symbol resembling the swastika)! There are not more than very few copies of these Nazi Armenian newspapers, the most copies have been destroyed by the Armenians. Here is a copy of “Hayastan” which succeeded, survival!

    (Page 226) “HAYASTAN” German paper in Armenian Language, No. 1(125) Year 1945

    Translation and summary of the Armenian newspaper ” Hayastan ”
    The newspaper has three pages

    First page

    An address to the officers and the soldiers of Armenian volunteers units:

    <Good wishes for the New Year, accompanied with the assurance of a certain victory and an absolute liberation of the country.>

    A. Mouradian

    Second page

    Best wishes of General Sarkisjan addressed to Armenian volunteers.

    < Congratulations and courage, to the volunteers who for many years, were forced to live far from the country, and those who are dear to them! However, everything depends on volunteers; happiness, as well as the freedom of motherland. It is the trust put in the bellicose ardor and weapons, which will bring freedom and will make possible to celebrate in the liberated country once again.>

    Armenian wishes to all volunteers!

    < The New Year will be placed under the signature of the battle, reinforced for the release of fatherland. Our volunteers cannot, receive like other friends, letters or parcels from their relatives who stayed at the home. Our parents and our friends in Soviet Union do not have celebration party; they are plunged in a state of distress, they hope and with beating hearts that we come back as liberators. Here, in Germany, the children have the bright eyes of joy in front of presents and decorated Christmas trees. Our children, in the country, have nothing similar. They are hungry and cold and ask their parents when the liberators will arrive. It is because of them that our primordial duty is to implement everything for the freedom of fatherland. They shout revenge for the injustice, which was made towards them, and towards their parents by Bolchevistes and it is our duty to avenge them. The old year is about to end, and a new begins. Something will happen once again! Bolchévisme also comes near to its end, and something else will replace it. You, the Armenian volunteers must be the torchbearers of this new order; it is necessary that you must be victorious.

    Full of confidence, we enter the New Year. Victory will belong to us! Long live Armenia! Long live Armenian people! > Saharuni

    (Page 241) (Photograp)

    ” DRO ” (Drastamat Kanajan), was born in 1884 in Igdir (which today is the favorable place of departure to the ascent of Ararat). Already at the age of 19 years he joined the party of Dashnaks and fought against Tatars in Sanzegur. He assasinated prince Nacashidsé and the General Alichanov and he ran away to the Ottoman Empire.

    After 6 years in security in Turkish banishment, he returns back to the Empire of Tsar, immediately after the start of war in 1914, to fight Turks there. In 1918 he is the leader of the Armenian troops, which attack the neighboring country.

    Only 90 kilometers before Tblisi, the Giorgians could push back, the completely unjustified war and the Armenian attack. For the first time, the worldwide opinion was absolutely misinformed by news of massacres, acquainted with the true character of Armenian nationalism. At the end of 1920 Dro became the “Minister of the Defense” of Vratsian’s Armenian government! Together with Hovannes Terterian he signed the capitulation of his motherland in Bolsheviks, and was dictator of the military sovereignty for few weeks.

    Stalin was received in Moscow; some time before Dro would have obviously saved the life of the Giorgian Dshugashvili (Stalin).

    After a brief stay in Romania, he joined the Nazis and fought as commander of group of soldiers of an Armenian unit on the Crimea and in Caucasus and soon he became the leader of the Armenian Information Service.

    He was so-called, the best informed perso about the third Reich.

    In April, 1945 Americans arrested him, but they soon released him, because American Dashnaks of Boston had intervened in his favor. After a stay in Lebanon and many trips, he died in Boston in 1956.

    Because of his eventful and completely immoral life, which was exclusively orientated in an exaggerated and irrational nationalism, in which he submitted everything without having ever made sacrifices himself, “Dro” can be classified as one of the most tragic faces of wrong valuation which has ever existed in the bloody history of the Armenian people.

    A typical case of Armenian political madness: Hitler, Himmler and Henjakistes…

    This was not all of H.

    Political fanatics of all colors, camps of the political ghosts of Armenians joined the “crusade” of the Nazis against their ancient Soviet confederates, with whom they had just shared in brothers Poland and Baltic countries, to die so for absurd phantasm to give rise by Hitlerian help to a National Socialist Great Armenia under the shade of the Great Germany.

    The peak of the absurdity of this alliance was reached when in December 1942, General Armenian Dro (Drastamat Kanajan), who was considered to be the Armenian hero par excellence, and the writer Garo Kevorkian visited to the “leader of the Reich ”

    Mr. Heinrich Himmler and presented him a book of the pastor Lepsius: “The walk to death of the Armenian people “.

    It is obvious to think that this upset neither “Dro” nor Himmler, because they were themselves sending people in death!

    Himmler having given orders to kill millions, “Dro” nevertheless to thousands, appearing a priori on the list of death of Russians, and about 30.000 Armenians, who followed on the appeal of Mr ” Dro ” and affected to the Nazis!

    But Dro, had practice and experience to kill without scruples and Himmler was so impressed by him as after a talk of one hour and a half in prisoners’ camp east of Berlin, that he made him drive in his own car, so that “Dro” could choose his men there.

    He visited Armenian units in the oriental front several times, to impress them by his eloquence.

    As he knew the Soviet situation particularly well, he was soon taken for the most important German spy, in Soviet matters.

    Precisely for his level of incomparable information, it is unpardonable that he forced his Armenian compatriots literally until the last minute in the battle that was a hopeless since a long time, and had no glory. While he was released already after a short time by American occupying force, thanks to his very good relations in United States and died very esteemed, even loved immoderately by his compatriots and after several world tours, in Boston, where the mighty party of Dashnaks still are in command.

    Armenian commitment for the national socialist Germany probably had the purpose to delimit Jews in a very clear manner from the Armenians in territories dominated by the Nazis, though many ignorant, among of those who shared… (Rest is unreadable)

  • Uzay mekiğinin yakıt tankının genişliği niye 1.5 m. imiş?

    Uzay mekiğinin yakıt tankının genişliği niye 1.5 m. imiş?

    ABD’nin uzaya gönderdiği uzay mekiğinin yakıt tanklarının genişliği 4 feet, 8.5 inçtir. (yaklaşık 1,5 m.) Uzay mühendisleri bu tankları genişletmek istemişler, ancak başaramamışlardır.

    Çünkü bu tanklar fırlatma rampasına trenle gönderilmek zorundadır. Ve söz konusu tren yolu tünellerden geçmektedir. Tünellerin genişliği ise tren raylarının arasındaki genişlik olan 4 feet 8.5 inçten biraz fazladır.

    Neden 4 feet, 8.5 inç ? Çünkü vaktiyle tren rayları İngiltere’de böyle yapılmıştır ve ABD demiryolları İngiliz göçmenler tarafından inşa edilmiştir.

    Peki neden İngilizler bu genişliği kullanmışlar ? Çünkü ilk tren raylarını yapanlar eski tramvay yolu yapımcılarıdır ve tramvay yolunun genişliği tam olarak budur.

    Tramvay rayları neden daha geniş değildir ? Çünkü bu ölçü vaktiyle at arabalarını yaparken kullanılan genişliktir.

    * * *

    Soru: At arabalarındaki tekerlekler arasında neden bu ölçü dikkate alınmış ? Çünkü çok eskiden beri İngiliz topraklarından gelip geçen araçlar bu ölçüyü ortaya çıkarmıştır. Arabalar için başka bir ölçü kullanıldığında tekerlekler engebeli arazi üzerinde kalmakta ve kısa sürede bozulmaktadır.

    Bu eski yol izleri nasıl ortaya çıkmış ? derseniz…İngiltere ‘deki ilk uzun mesafeli yollar Roma İmparatorluğu tarafından kendi savaşçıları için açılmıştır.

    * * *

    Peki Romalılar’ın yol izleri neden bu ölçüdeymiş ?

    Çünkü Roma İmparatorluğu’nun ilk savaşçılarının arabaları yan yana getirilmiş iki atın çektiği araçlardır.

    Ve iki atın poposunun genişliği 4 feet, 8.5 inçtir.

    Sonuç olarak dünyadaki en gelişmiş ulaşım sisteminin füzelerinin dizaynı ikibin yıl önce yan yana getirilen iki atın popo genişliği ile belirlenmiştir.

    Bu kuralı değiştirmeye ise Ay’a giden, Mars’a gitme ve uzaya açılma planları yapan Amerikalı uzay aracı mühendislerinin bile harcı değildir …

  • Almanların çoğu vatandaşlık sınavında sorulan soruları yanıtlayamadı

    Almanların çoğu vatandaşlık sınavında sorulan soruları yanıtlayamadı

    BERLİN (A.A) – 09.07.2008 – Almanların çoğu, Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılar için 1 Eylülden itibaren uygulanacak vatandaşlık sınavındaki soruları yanıtlayamadı.

    Bazı Alman televizyonları ve gazeteleri tarafından sokakta yapılan araştırmalarda halkın çoğu, kendilerine yöneltilen vatandaşlık sınavı sorularına doğru cevap veremedi.

    Bild gazetesinin internet sayfasında video görüntüleriyle yayımlanan bir araştırmada, “Norveç, Bulgaristan, İspanya ve Lüksemburg’dan hangisinin Almanya’nın komşu ülkesi olduğu” sorusuna hiçbir vatandaş Lüksemburg doğru cevabını veremezken, genç bir kız Lüksemburg’un devlet olduğunu bile bilmediğini söyledi.

    Almanya’nın nüfusunun çok sayıda kişiye sorulması üzerine de, sadece 2 kişi 82 milyon doğru cevabını verirken, çoğu vatandaş nüfusun yaklaşık 70 milyon olduğu tahmininde bulundu.

    Almanya’da koalisyon ortağı olan Sosyal Demokrat Parti kısaltması olan SPD’nin açılımının sorulması üzerine de çoğu vatandaş buna cevap veremezken, bir kız “Sosyalist Parti” cevabını verdi.

    Eski Doğu Almanya’nın (DDR) istihbarat teşkilatı olan STASI’nin ne olduğu sorusuna da çoğu vatandaş cevap veremedi.

    “N24” özel televizyonu da benzer bir araştırma yaparak, vatandaşlara Alman anayasasının ne şekilde adlandırıldığını sordu, ancak “Grundgesetz” (Temel yasa) cevabını çoğu vatandaştan alamadı.

    Yeşiller Partisinden Alman meclisi üyesi Hans-Christian Ströbele de, televizyona yaptığı açıklamada, soruların çoğunun ayrıntılı konularla ilgili ve gereksiz olduğunu belirterek, bu soruların çoğunu Alman vatandaşlarının yüzde 50’sinin ya da daha fazlasının bilemeyeceğini söyledi.

    -VATANDAŞLIK SINAVI TARTIŞMA KONUSU-

    Öte yandan Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble, “Stuttgarter Zeitung” adlı gazeteye yaptığı açıklamada, Alman vatandaşlığına geçmek isteyen yabancılar için hazırlanan vatandaşlık sınavını savunarak, bu sınavın fazla zor olmadığı görüşüne yer verdi.

    Alman vatandaşlığı verilmesinde cömert davranıldığını, ancak vatandaşlık verilmesinin ön şartsız olamayacağını ifade eden Schaeuble, vatandaşlık sınavının ehliyet sınavı kadar bile zahmetli olmadığını kaydetti.

    Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth ise, Alman vatandaşlığına geçmek isteyenler için engellere ihtiyaç olmadığını belirterek, çifte vatandaşlığı da savundu.

    Sol Parti Alman meclisi üyesi Sevim Dağdelen de Alman vatandaşlığına geçişlerin kolaylaştırılması çağrısında bulundu.

    Yeşiller Partisi Alman meclisi üyesi Volker Beck, “Berliner Zeitung”a yaptığı açıklamada, sınavla Alman vatandaşlığına geçilmesinin zorlaştırıldığını, çoğu Alman vatandaşında bile bulunmayan bilgiler istendiğini söyledi.

    Sosyal Demokrat Parti (SPD) Milletvekili Dieter Wiefelspütz ise, “Mitteldeutsche Zeitung”a yaptığı açıklamada, sınavı sakıncasız bulduğunu ve bir engel olarak görmediğini belirterek, cevapların öğrenilebileceğine dikkati çekti.

    (ERB-HA-ALŞ)
    09.07.2008 16:12:35

  • Gulbenkian Denklemi?: John Newsinger ve Sözde Ermeni Soykırımı

    Gulbenkian Denklemi?: John Newsinger ve Sözde Ermeni Soykırımı

    Yazar: John Newsinger; İngiltere’de Bath Spa Üniversitesinde tarih profesörü ve İngiliz solunun derin siyasi analizcilerinden biri…

    Kaynak: İngiltere’de istihbarat ve derin siyasi çevrelerin dergisi olan ve senede iki kez yayinlanan Lobster dergisi…

    Konu: Sözde Ermeni Soykırımı…

    Beyefendinin değerli yazıları ve eserleri var; mesela ‘The Carlyle Group’ hakkında Lobster dergisinin son sayısında bir analizi var.

    Bu aynı kaynakta Taner Akçam’ın sabıkalı, anarşist ve de terörist kimliğinden habersiz olarak Akçam’ın kitabını okuyucularına pazarlıyor… İngiltere’deki düzene tepesi atıp hıncını “faşist” İngiltere’nin “faşist” ‘müttefiği’ Türkiye’den almaya çalışan bir yoldaş psikolojisi ile yazıyor. Ama doğal olarak soykırım bilimi, Osmanlı Tarihi ve Ermeni konusu uzmanlık dalı falan da değil. Bu yetmezmiş gibi Osmanlıyı arkadan vurup servetini Londra’ya kaçıran Üsküdarlı Ermeni Calouste Gulbenkian’ın peşinden kurulan ‘Calouste Gülbenkian Foundation’dan da bol bol ‘araştırma’ fonları çekmesi ile ünlü bir üniversiteye çalışıyor.

    Bu arkadaşı bilgilendirmek ve aydınlatmak lazım.

    Saygılar

    Haluk Demirbağ

    A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility

    Taner Akcam

    London: Constable, 2007, 576pp., £9.99, p/b

    The Kurdish and Armenian Genocides: From Censorship and the Denial to Recognition

    Desmond Fernandes

    Apec Forlag: 2008, £309pp., 16.99, p/b

    John Newsinger

    Denial of the Holocaust is very much the preserve of the fascist right and its coded way for anti-Semites to indicate their support for Hitler and the Nazis. Denying the Holocaust has become a thinly disguised way of supporting it.

    What we confront with the controversies surrounding the attempted Armenian genocide during the First World War, however, is a denial that has been supported over the years by the Turkish state. Far from being the work of a discredited handful of fascists, denial of the Armenian genocide is Turkish government policy and it has been sustained by powerful diplomatic and commercial pressures. Quite remarkably, it has even succeeded in enlisting the Israeli government in its cause.

    The futility of this exercise in denial is conclusively demonstrated in Taner Akcam’s definitive account of the “The Question of Turkish Responsibility.” Here he painstakingly establishes that it was the Turkish government’s ‘intention to destroy a people’ between 1915 and 1917, a policy that resulted in anything from 600,000 to 1.5 million deaths. To carry out this crime, the regime established its Special Organisation, a paramilitary force of Kurdish volunteers, hardened criminals specially released from prison, and refugees bitter for revenge against the ‘Christian’ who had driven them from their homes in the Caucasus and elsewhere. These were the men responsible for the murder, rape and pillage that characterized this particular horror. There can no longer be any serious doubt about the origins of the Armenian genocide, and Akcam has put us all in his debt.

    Akcam is also to be congratulated for his account of opposition to the genocide within the Turkish administration and of the gangster fashion that it was dealt with. As he points out:

    ‘Some of the governors refused to accept the Central Committee’s instructions that deportation was to be understood as annihilation. In several cases uncooperative officials were actually murdered. Huseyn Nesimi, the prefect of Lice, refused to obey a verbal order and asked for the written copy. He was fired, called to Diyarbakir, and murdered on the way. Abidian Nesimi, the prefect’s son, wrote that the liquidation of government officials was ordered by Mehemet Resih, the governor of Diyarbakir, amongst others.’

    He lists other officials killed for refusing to carry out the massacre.

    Akcam also provides the most accessible account of the unsuccessful attempt by the British and their Allies to bring the culprits to account after War.

    It is worth noticing here that Akcam himself has fallen foul of the Turkish authorities. He was a student activist in the late 1960s and was eventually sentenced to ten years in prison for publicising the oppression of the Kurds. Today he is an eminent historian, living in Germany, but still the victim of harassment. In 2007, for example, in well-publicised episodes, he was detained by both the Canadian and United States immigration authorities because of allegations on the internet, including his Wikipedia biography, that he was a terrorist.

    Whereas Akcam’s volume is based on archival research, Desmond Fernandes’ book is more a critique of the contemporary phenomenon of denial. Although his title refers to ‘Kurdish Genocide’, in fact, he only briefly considers the Turkish state’s oppression of the Kurds. The bulk of the book focuses on how the Turkish government and its accomplices have tried to suppress discussion of the Armenian genocide. He provides an excellent demolition if Guenter Lewy’s The Armenian Massacres in Ottoman Turkey: A Disputed Genocide. But of greater interest is his recounting of Turkish attempt was made, for example, at intimidating Microsoft into suppressing an online encyclopedia entry. They ‘threatened Microsoft with serious reprisals unless all mention of the Armenian genocide was removed.’ He marshals an enormous amount of material demonstrating how Turkish governments have used their diplomatic and commercial clout to sustain denial. Once again, perhaps most surprising, is the way that Israeli governments have collaborated in this.

    Fernandes’ book is very densely argued and comes with an overwhelming mass of footnotes. He touches on so many issues that he left this reader with a huge number of references to chase up. This is an important book that deserves more attention than it, unfortunately, is likely to get.

    John Newsinger writes about the QinetiQ scandal on page 37.

    Source: Lobster: The Journal of Parapolitics, Summer 2008, Issue 55

  • AVUSTRALYA TÜRK Toplumuna destek kampanyası

    AVUSTRALYA TÜRK Toplumuna destek kampanyası

    Izmir ve Turk Askeri Hakkindaki Karalamalar

     

    Arkadaslar, degerli Turkish forum Uyeleri Izmir ile ilgili kitap konusunda Turkish Forum uzerinden bir kampanya baslatilmisdir.. ABC Radio National son derece kustah bir tavir icerisinde Turklerden gelen hic bir mektubu yayinlamamakta israr ediyor! Avustralya’da Turklere karsi surdurulen propaganda iyice artti, ve kanimca artik dayanilmaz bir hal aldi! uc adet KAMPANYA mektubu ve bu mektuplarin gonderilebilecegi adresleri  bu bultende bulacaksiniz  

    1-     Sidney Baskonsoloslugumuzun duyurusunu iceren mektup genel bir mektup olup herkesin gonderebilmesi icin hazirlanmistir.

    2-     Ikinci  mektubu bir kac yaziyi derleyerek hazirladim. Isteyen gerekli adreslere gonderebilir

          3-Ucuncu mektup ise Kibrisli bir gencimiz tarafindan yazilmistir, Herkesin kullanmasi icin

    Bu mektuplarin gonderilebilecegi adresler soyle:

    ADRES 1:

    Australian Communications and Media Authority
    [email protected]
    ADRES 2:
    ABC Radio National

     

    ikinci  adrese gittiginizde onunuze cikan kutulara adinizi (name), soyadinizi (surname) ve email adresinizi yazmaniz gerekiyor. Email adresiniz kimse tarafindan goruntulenemez.
    Metin icin ayrilmis kutuya yukaridaki mektubu kopyalayip yapistirin.
    Send yani Gonder ibaresine basin.

    Avusturalyadan Selamlar ve destek veren onder uyelerimize simdiden candan tesekkurler;

    Senem Shamsili

    Turkish Forum

     __________________

    SIDNEY BASKONSOLOSLUGUMUZ TARAFINDAN GONDERILEN DUYURU
    ABC Radyosunda yer alan Saturday Extra isimli programin 21 Haziran 2008 tarihli yayininda, Giles Milton isimli bir yazarin “Paradise Lost: Smyrna 1922: The destruction of Islam’s City of Tolerance” isimli kitabinin tanitimi yapilmis, programa konuk olan yazar; “Mustafa Kemal’in askerlerinin 9 Eylul’de İzmir’i dusman isgalinden kurtardiktan sonra sehri yakip yiktigi, Hiristiyan ahaliyi katlettigi, kadinlara tecavuz ettigi,” gibi asilsiz iddialara yer vermistir. Ayni programin 28 Haziran 2008 tarihli yayininda bu defa adigecen “sozkonusu kitabi herkesin okumasi ve boylece Turklerin Hiristiyanlari nasil katlettiginin ogrenilmesi gerektigini” dile getirmistir.
    Sozkonusu programin 21 Haziran 2008 tarihli yayinina adresinden ulasilabilmesi mumkundur.

    Tarihsel gerceklerin carpitilmasindan ibaret olan anilan kitabin tanitimini gerceklestiren sozkonusu program nedeniyle, anilan yayin kurulusu nezdinde Kanberra Buyukelciligimizce gerekli resmi girisimler yapilmakta ise de, bu konuda degerli vatandaslarimizin da gereken hassasiyeti gostereceklerinden suphe duyulmamaktadir.

    Saygı ile duyurulur

    T.C. Sidney Baskonsoloslugu

    PROTESTO MEKTUBU VE GONDERILECEGI ADRESLER:

    MEKTUP:

    COMPLAINT LETTER TO THE ABC RADIO NATIONAL MANAGER

    Dear Sir/Madam,
    I am writing to you in relation to the Saturday Extra program that was aired on 21 June and 28 June 2008 on ABC Radio National. Author Giles Milton was the guest of these programs and he spoke about his recent book “Paradise Lost: Smyrna 1922: The Destruction of Islam’s City of Tolerance”. During the program, he uttered groundless and biased allegations about the march of Turkish army to Izmir in 1922 to rightfully save the city from enemy occupation.
    I would like to point out that fabricating such blackening and one-sided stories about a nation’s history does not conform to scientific objectivity which seems to be totally lacking in the author’s book Furthermore, airing such biased views on a national broadcasting service does not comply with the spirit of harmonious relations among different societies successfully established by the multicultural character of Australia.
    I therefore underline my deep disappointment and strongly protest the ABC Radio National for airing one week after another, such a biased interviews full of fabricated and slanderous propaganda. By the way, it was the Greek occupation army which had destroyed and burnt the beautiful Turkish city of Izmir and committed heinous crimes as they fled.
    With the sincere hope of listening to programs reflecting not only fabrications but also the objective truths of a story.
    ……………

    ADRES 1:

    [email protected]

    ADRES 2:

    Bu adrese gittiginizde onunuze cikan kutulara adinizi (name), soyadinizi (surname) ve email adresinizi yazmaniz gerekiyor. Email adresiniz kimse tarafindan goruntulenemez.

    Metin icin ayrilmis kutuya yukaridaki mektubu kopyalayip yapistirin.

    Send yani Gonder ibaresine basin.

    BU ISLEMLER ICIN LUTFEN 5 DAKIKANIZI AYIRIN. HER IKI ADRESE DE MEKTUBU GONDERIN VE ELINIZDEKI TUM EMAIL ADRESLERINE BU BILGILERI YAYIN.

    SIMDIDEN SAGOLUN

     

     

     

     

     

    Dear Sir/Madam,
    I am writing to you in relation to the Saturday Extra program that was aired on 21 June and 28 June 2008 on ABC Radio National. Author Giles Milton was the guest of these programs and he spoke about his recent book “Paradise Lost: Smyrna 1922: The Destruction of Islam’s City of Tolerance”.

     

    During the program, he uttered groundless and biased allegations about the march of the Turkish army to Izmir in 1922 to rightfully save the city from enemy occupation.

     

    This is another weird attempt to rewrite history. Below please find some extracts giving impartial evidence from the UK newspapers of the time:

     

    ‘ Here is the evidence of Arnold J. Toynbee, Professor of Byzantine and Modern Greek Literature and History in the University of London, as printed in The London Daily Mail of Sept. 21:
      

    ‘I was an eyewitness last year of Greek atrocities against the Turks. The district where they occurred was a fertile and formerly prosperous peninsula on the southern coast of the Sea of Marmora. Incidentally, it was a part of the neutral zone set up by the Treaty of Se
    The London Daily Mail of Sept. 12 reproduced a dispatch from The Chicago Tribune correspondent at Smyrna in which the following statement appeared:

     

     

     

      

    The London Daily Mail of Sept. 12 reproduced a dispatch from The Chicago Tribune correspondent at Smyrna in which the following statement appeared:

     

     

     

    vres, but the Allies had not only allowed but invited a Greek Army to occupy it. The extermination was carried out partly by bands of local Greek irregulars with the countenance and collusion of the Greek military authorities, partly by the Greek regular troops themselves. I was coasting round in an Ottoman Red Crescent steamer which was evacuating the survivors. ‘

     

      

    ‘The Greek Army has burned all the villages and towns on its march and converted Asia Minor into a ruin.  The Greeks have massacred the defenseless Turks en masse everywhere.

     

     

    M. Franklin-Bouillon, who was sent by the Allies on a mission to Mustafa Kemal at Smyrna, when interviewed by a number of foreign journalists on Sept. 3, made this statement:

    ‘I have seen terrible and frightful things at Magnissa, a town near Smyrna. This town, hitherto so prosperous, had before the Greek invasion 50,000 inhabitants and 11,000 houses, of which 10,000 have been burned by the Greeks. The Greek commander himself directed this horrible operation from the balcony of the building where he held his headquarters. As he gave his incendiary troops orders, he calmly smoked a cigarette. I ask the American journalists to use every effort to let the civilized Anglo-Saxon world know of these atrocities committed by the Greeks. We do not want Thrace also to become under Greek domination a ruined and ravaged desert. In Anatolia the Greeks have destroyed, devastated and exterminated everything and everybody. ‘

    During this interview one of the correspondents reminded M. Franklin-Bouillon of the massacres and atrocities committed by the Greeks when they landed at Smyrna, and he replied that all those crimes which had been hidden until now should also be made known. ‘

     

     

     

    Historical facts such as these must be taken into consideration when broadcasting programs with historical content. The two sides of one story must be fairly presented. It is not fair to allow some ignorant journalist, Giles Milton, to accuse the Turkish nation of barbarism on the free-to-air network because Radio National has power to do so.

    The author ridiculously states that he wrote his books based on the eyewitnesses view. What worries us is that all of those eyewitnesses happen to be the Greeks or Armenians. How absurd is this? He deliberately ignores the Turkish view in his book; for example our grandmothers’, the Turkish women’s stories and letters to each other are treated as nonexistent. And yet, he was invited to ABC Radio National’s Saturday Extra program as an intellectual to talk about the historical events that took place more than 85 years ago.  

    By the way, this gentleman is neither Greek nor Turkish!

    The taxpaying, honorable members of the Australian Turkish community have difficulty in understanding Radio National’s attitude.

    It is also timely to emphasize that the Turkish community is getting sick and tired of these ‘Turk bashing’ sessions in the Australian Media. We are not asking anyone to do the Turks a favor in these programs but please be fair and just.


    I would once again underline my deep disappointment and strongly protest the ABC Radio National for airing one week after another, such biased interviews full of fabricated and slanderous propaganda.

    I would also like to point out that fabricating such blackening and one-sided stories about a nation’s history does not conform to scientific objectivity which seems to be totally lacking in the author’s book. Furthermore, airing such biased views on a national broadcasting service does not comply with the spirit of harmonious relations among different societies successfully established by the multicultural character of Australia.


    I would strongly suggest that the ABC National Radio researches thoroughly the topics it promotes within their programs, prior to airing them nationally. This would somewhat minimize the propaganda trap that the ABC has now found itself in.

    I would also kindly ask the Australian Communications and Media Authority to look into the matter.

    Regards

     

    Name:

     

    . ___________________________

     

     

     

    Dear ABC management,
    I am writing to you in relation to the Saturday Breakfast program that was aired on 21 June and 28 June 2008 on ABC Radio National.
    Author Giles Milton was the guest to promote his recent book “Paradise Lost: Smyrna 1922: The Destruction of Islam’s City of Tolerance”.

    During the program, Mr Milton promoted groundless and biased allegations about the march of Turkish army to Izmir in 1922 to rightfully save the city from enemy occupation. The Turkish Army’s (mehmetcik) march was to rid their country of the occupation forces. Under what illusion, would a country’s army destroy their own city and citizens?

    For your information, it was the Greek occupation army which had destroyed and burnt the beautiful Turkish city of Izmir and committed heinous crimes as they fled. If you require any further evidence, the Greek mainland terrorists did the exact same thing 50 odd years later in Cyprus.

    Just as they did in Turkey, the Greek mainland and Greek Cypriot terrorists slaughtered the entire habitants of the towns (including a 16 day old baby and old people) and burnt villages on their retreat, dumping them all into mass graves for the international press and Turkish army (mehmetcik) to see. To this day, the Greeks still use their propaganda machine to create the myth that the Turkish Army is to blame for these deaths and destruction. Shame on you ABC for believing and promoting such lies, without doing your own unbiased research prior to the show.

    I would like to point out that fabricating such blackening and one-sided stories about a nation’s history does not conform to scientific objectivity which seems to be totally lacking in the author’s book. Furthermore, airing such biased views on a national broadcasting service does not comply with the spirit of harmonious relations among different societies successfully established by the multicultural character of Australia.

    I therefore underline my deep disappointment and strongly protest the ABC Radio National for airing one week after another, such a biased interviews full of fabricated and slanderous propaganda.

    I would strongly suggest that the ABC national radio show researches thoroughly the topics it promotes within their programs, prior to airing them nationally. This would somewhat minimise the propaganda trap that the ABC has now found itself in.

    Thank you

    Kind Regards,

     

     

     

     

     

     

  • Hollanda’da Fethullah Gülen soruşturması

    Hollanda’da Fethullah Gülen soruşturması

    Hollanda’da, Fethullah Gülen’e ait okullar ile işveren örgütleri ve bir medya grubunun mercek altına alınacağı açıklandı.

    ABD”de yaşayan ve “laik devlet düzenini değiştirmek amacıyla örgüt kurmak” ile suçlanan, geçtiğimiz günlerde aldığı beraat kararı Yargıtay tarafından onaylanan Fethullah Gülen”e bir kötü haber de Hollanda”dan geldi. Yarı resmi devlet televizyonu NOS”te bir aktüalite programına katılan muhalefet partileri milletvekilleri, Hollanda”da kurulu Fethullah Gülen”e ait okullar ile işveren örgütleri ve bir medya grubunun mercek altına alınacağını açıkladı.

    Özgürlük partisi (VVD) adına NOS”in, Nova adlı programında konuşan Halbe Zijlstra ile Sosyalist Parti (SP) milletvekili Sadet Karabulut, Gülen”e ait olduğu ileri sürülen “Cosmicus College” adlı okulun yanı sıra “Hogiaf” adını taşıyan işverenler örgütü ve “Time Media Grup” olarak adlandırılan Zaman gazetesine aktarıldığı ileri sürülen milyonlarca Euro”nun kaynağı hakkında meclis araştırması yapılacağını bildirdi.

    Söz konusu kurum ve kuruluşlara kaynağı gösterilmeden yapılan maddi yardımların çok büyük miktarlarda olduğunun altını çizen milletvekilleri, Fethullah Gülen için “laiklik karşıtı tartışmalı vaiz” yakıştırmasında bulundu. Gülen hakkında yapılacak meclis araştırmasına hükümetin ikinci büyük ortağı İşçi Partisi”nin (PvdA) de
    destek verdiğini hatırlatan milletvekilleri, söz konusu araştırmanın önümüzdeki günlerde başlatılacağını bildirdi.

  • Karayılan’dan Barzani’ye tehdit mektubu

    Karayılan’dan Barzani’ye tehdit mektubu

    A.A

    Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hava ve kara harekatıyla ağır kayıplar veren terör örgütünde şimdi de toplu firarların yaşandığı bildirildi. Terör örgütünün sözde bölge sorumlularından “Dr. Ali” kod adlı Yusuf Turhallı başarısızlığının ardından gözetim altına alınınca 20 adamıyla örgütten kaçarak KDP’ye sığındı. Yaşananlar KDP ve PKK arasında gerginliği artırırken, Murat Karayılan, Mesut Barzani’ye bir mektup göndererek KDP’yi tehdit etti.

    Güvenlik birimlerinden alınan bilgiye göre, örgütün elebaşı Murat Karayılan tarafından “Şırnak, Siirt, Bingöl ve Bitlis” sorumluluğuna getirilen “Kurtay Faraşin” kod adlı Abdülkerim Ertaş, geçtiğimiz aylarda Karayılan ile liderlik kavgasına giren Suriyeli “Dr.Bahoz Erdal” kod adlı Fehman Hüseyin’in “etkisiz kaldığı ve daha aktif olması” yolunda verdiği talimatlar doğrultusunda askerle girdiği silahlı çatışmanın ardından ölü ele geçirilmişti. Ertaş’ın ölü ele geçirilmesinin ardından “Şırnak, Siirt, Bingöl ve Bitlis” illerinden oluşan sözde bölge sorumluluğuna Suriyeli Fehman Hüseyin’in yakın adamı “Dr. Ali” kod adlı Yusuf Turhallı getirildi.

    Güvenlik güçlerince bölgede gerçekleştirilen etkili operasyonlar karşısında başarısız olan ve örgütün bölgede büyük kayıplar vermesine neden olan “Dr. Ali” kod adlı Yusuf Turhallı, Murat Karayılan’ın talimatıyla Kandil’e çağrıldı. Terör örgütünün sözde bölge sorumlusu Turhallı, örgüt elebaşılarından “Cuma” kod adlı Cemil Bayık tarafından sorgulandı.   

    Sorgulama sonrasında görevden alınan “Dr. Ali” kod adlı Yusuf Turhallı, Zap bölgesinde gözetim altında tutulmaya başladı. Örgüt tarafından “infaz” edilme endişesi taşıyan Turhallı, kamptan firar ederek eski görev bölgesine döndü. Burada örgüt arkadaşlarıyla görüşen Turhallı 20 silahlı adamıyla KDP bölgesine kaçtı.

    “Dr. Ali” kod adlı teröristin 20 adamıyla KDP’ye sığınması terör örgütü yönetiminde “şok etkisi” yarattığı, bu durumun diğer örgüt sorumluları ve kadrolarını kaçmak için cesaretlendirmesinden endişe eden Murat Karayılan’ın, Yusuf Turhallı ve arkadaşlarının öldürülmesi için KDP bölgesine “tetikçiler” gönderdiği belirlendi.

    Yaşananların ardından, KDP’nin, Yusuf Turhallı ve arkadaşlarına sahip çıktığı ve PKK’lı tetikçilerin yakalanması amacıyla bölgede güvenlik kontrollerini artırdığı kaydedildi. Bunun üzerine, Murat Karayılan tarafından Mesut Barzani’ye, “KDP, PKK’nın içişlerine karışmaktan vazgeçsin ve kaçan örgüt kadrolarını biran önce iade etsin. Aksi halde bölgede yaşanacaklardan PKK sorumlu olmayacak” diye tehdit mektubu gönderdiği bildirildi.

    PKK’nın son zamanlarda bölgeye yatırım amacıyla gelen iş adamlarından ve Irak <http://www.hurriyet.com.tr/index/ırak/> ‘ta yaşayan Kürt köylülerinden haraç toplaması, fidye alması ve ailelerin çocuklarını kaçırmasından KDP’nin büyük rahatsızlık duyduğu belirtiliyor. Geçen hafta PKK’lı teröristler, KDP’lilerin yoğun yaşadığı bölgede su projesi yürüten bir Alman şirketi temsilcilerinden 100 bin AVRO haraç istemiş, bir başka olayda kaçırdığı Iraklı iş adamı Settar Mustafa’yı, ailesinin 50 bin AVRO fidyeyi ödememesi üzerine öldürüp, evinin önündeki çöplüğe bırakmıştı. Yine, PKK’lıların, bölgedeki Kürt köylerinden “vergi” adı altında keçi ve koyun istemesi nedeniyle köylülerle PKK’lı teröristler arasında çıkan kavgada 3 kişi ağır yaralanmıştı.

    Irak’ın kuzeyinde yaşananlardan rahatsızlık duyan KDP yönetimi, Kandil’e iletilen mektupta, “PKK’nın bu tür faaliyetlere biran önce son vermesi ve bölgeyi terk etmesini” istemişti.

    Terör örgütü PKK’dan kaçan teröristlerin KDP bölgesinde gizlenmelerinin, son dönemde PKK-KDP arasında yaşanan gerginliği tırmandıracağı ve bölgede silahlı çatışma yaşanabileceği ifade edildi.

  • ABD Belgeleri Şimdi mi Buldu?

    ABD Belgeleri Şimdi mi Buldu?

    Şükrü M.Elekdağ CHP İstanbul Milletvekili

    ABD’deki Ermeni lobisi ve Kongre’deki destekçileri, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını açıkça beyan etmeyen herhangi bir büyükelçi adayının Ermenistan’a atanmasını engelliyor. Erivan Büyükelçiliği’nin iki yılı aşkın bir süredir boş kalmasından rahatsız olan ABD Dışişleri bu kez bu göreve Marie Yovanovitz’in atanmasının öngörüldüğünü Senato Dışişleri Komitesi’ne bildirdi.
    Ne var ki, Büyükelçi adayının, Komite’deki konuşmasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni uyruklarına “etnik kıyım ve zorla göç” uyguladığı ve bu suretle 1.5 milyon Ermeni’nin hayatını kaybetmesine neden olduğunu belirtmesi ve 1915 olaylarını “etnik temizlik” olarak nitelemesi, Ermeni yanlısı senatörleri tatmin etmedi.
    Sözkonusu senatörler, Yovanovitz’in “soykırım” sözünü ağzına almaması nedeniyle Erivan’a atanmasını bir süre için askıya aldırdılar. Bu tartışmaların Türkiye açısından ortaya koyduğu yeni gelişme, Bush yönetiminin bundan böyle 1915 olaylarını “etnik temizlik” olarak tanımlayacağıdır. Nitekim, Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried de kısa süre önce Ermeni iddialarını bu kavramla nitelemişti.

    Etnik temizlik nedir?
    Etnik temizlik kavramı, yoğun olarak 1990’lı yıllarda Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin parçalanması sırasında çıkan çatışmalarda belirli halk gruplarına karşı yapılan zulüm ve vahşeti tanımlamak için kullanılmaya başlandı.
    Bu tür muamelelerin failleri genellikle Sırplar, kurbanları ise Müslüman Boşnaklardı. Günümüzde etnik temizlik teriminin uluslararası ilişkiler terminolojisindeki anlamı, bir bölgeyi diğer etnik gruplardan arındırarak etnik açıdan homojen hale getirmek suretiyle o bölge üzerinde “de facto” hak iddiasında bulunabilecek bir durum yaratmak amacıyla, belirli bir gruba mensup halkın söz konusu bölgeden başka bir bölgeye zor ve şiddet kullanılarak sürülmesidir.

    Hukuksal açıdan etnik temizlik kavramı bir süre ciddi tartışmalara yol açmıştır. Bazı hukukçular etnik temizlikle soykırım arasında fark olmadığını iddia etmişlerdir. Etnik temizlik teriminin herhangi bir uluslararası anlaşmada yer almamış ve örf ve âdet hukuku alanında kendi başına bir suç kategorisi oluşturmamış olması bu tartışmalara zemin hazırlamıştır.
     Fakat, 1993 ve 1994’te kurulan Yugoslavya ve Ruanda uluslararası ceza mahkemelerinin verdikleri kararlar, bu iki kavram arasındaki farkları belirleyen bir içtihat oluşturdu. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD), Bosna Hersek’in Sırbistan’a karşı açmış olduğu dava hakkındaki 26 Şubat 2007 tarihli kararı da bu içtihadı teyit etmiştir. Ancak bu konuya eğilmeden önce özel kasıt kavramı üzerinde kısaca durmamız gerekiyor.

    Soykırım ve etnik temizlik
    1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi uyarınca, bir suçun soykırım olarak nitelenmesi için, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun hedef olarak alınması ve kurbanların sırf bu gruplardan olmaları nedenine odaklanan özel bir kasıtla (dolus specialis) kısmen veya tamamen yok edilmeleri gerekiyor. Soykırım suçunun işlendiğini ispatlamak için savcıların, failin kurbanlarını sırf sözleşme kapsamındaki dört gruptan birine mensubiyetleri nedeniyle ve grubun tamamının veya bir bölümünün yok edilmesine odaklanmış zihinsel bir saplantıyla öldürdüğünü hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlamaları gerekiyor.

    Bu noktadan hareketle UAD yukarda belirttiğimiz kararında etnik temizlik eylemlerine özel soykırım kastı eşlik etmedikçe bu eylemlerin soykırım oluşturmadığını şu şekilde açıklıyor:

    “Ne bir politika konusu olarak bir alanın etnik açıdan türdeş hale getirilmesi, ne de böyle bir politikayı uygulamak amacıyla gerçekleştirilen operasyonlar, sadece bu halleriyle soykırım olarak tanımlanmalarına imkân verir. Soykırımı niteleyen esas unsur, belirli bir grubu tümüyle veya kısmen yok etmektir. Bir grubun üyelerinin sınır dışına sürülmesi veya yaşadıkları bölgenin dışına çıkarılması, zor kullanarak gerçekleştirilmiş olsa bile, bu grubun imhasıyla eşdeğer de (…) değildir.
    Etnik temizlik amaçlı önlemler, ancak, grubun varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldıracak fiziki yaşam koşullarına (…) zorlanması halinde ve gerçekleştirilen eylemin grubu yaşadığı bölgenin dışına çıkarmak değil, yok etme özel kastı (dolus specialis) ile uygulanması durumunda bir soykırım olarak nitelenebilir.” (1)

    Bundan anlaşılan, katliamın boyutu çok büyük olsa da, özel kasıtla işlenmediği durumlarda cürümün soykırım oluşturmayacağıdır. Esasen bu nedenledir ki, etnik temizlik yapıldığına dair iddia ve bunu kanıtlayan unsurların mevcut bulunduğu, fakat özel kastın eksik olduğu vakıalarda, uluslararası ad hoc ceza mahkemeleri, bu iddialarla ilgili kovuşturmayı, insanlığa karşı suçlar veya savaş suçları kategorilerinde yapmışlardır.

    İnsanlığa karşı suçlar
    Eğer, 1915 olayları ABD yetkililerinin iddia ettikleri gibi 1.5 milyon Ermeninin yaşamını yitirdiği bir etnik temizlik olayı ise, bunun, insanlığa karşı suçları modifiye eden Roma Statüsü’nün 7. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu madde uyarınca, “herhangi bir sivil topluluğa karşı geniş çapta veya sistematik nitelikteki bir saldırının bir parçası olarak işlenen suç eylemleri” insanlığa karşı suç oluşturmaktadır.
    “Saldırının bir örgüt veya devlet siyasetinin uzantısı veya daha ileri götürülmesi” suçun gerçekleşmesinin temel şartıdır. Maddede sıralanan 11 suç eylemi arasında “toplu yok etme” ve “halkın sınır dışı edilmesi veya zorla nakli” de bulunmaktadır.

    İnsanlığa karşı suçun oluşması için suçun maddi ve manevi unsurlarının yetkili bir mahkeme önünde kanıtlanması zorunludur. Tanınmış bir akademisyen ve uluslararası ceza hâkimi olan Antonio Cassese “toplu yok etme” suçunun oluşması için gerekli maddi unsurların şunlar olduğunu belirtiyor: (1) Sanığın veya astının bazı ismi verilmiş ve tanımlanmış kişilerin öldürülmesine katılması. (2) Fiil veya ihmalin, hukuka aykırı ve kastî olması. (3) Fiil veya ihmalin yaygın ve sistematik bir saldırının bir parçasını oluşturması. (4) Saldırının herhangi bir sivil nüfusu hedef alması.
    Roma Statüsü’nün 30. maddesinde ayrıntılı olarak belirtilen manevi unsurun oluşması içinse, failin, eylemleri yaygın veya sistematik bir saldırının bir parçası olarak ve bu bilinçle gerçekleştirmesi zorunludur.

    Bu bakımdan, Bakan Yardımcısı Dan Fried’de soruyoruz: Türkiye’ye yönelttiğiniz “1.5 milyon Ermeninin telef olduğu etnik temizlik” iddiasının maddi ve ma- nevi unsurları yetkili bir hukuki merci tarafından saptanmadığı, dolayısıyla suç oluşmadığı ve karara bağlanmadığına göre neye istinaden Türkiye’yi suçluyorsunuz?

    İkinci ve çok önemli bir sorumuz daha var. Birinci Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin İstanbul’un işgali sırasında, Ermenilere karşı vahşet ve katliam suçundan Sevres Antlaşması’nın 230. maddesi gereğince yargılanmaları öngörülen ve aralarında Osmanlı devlet adamları, generaller ve yüksek kamu görevlilerinin de bulunduğu 144 kişi tutuklanmış ve bunlar kanıtlar toplanıncaya kadar Malta adasına sürülmüştü. Ancak Osmanlı ve İngiliz arşivlerinden sonra ABD arşivlerinde de büyük bir titizlikle yapılan araştırmalar sonucunda sanıkları suçlayacak hiçbir belge kanıt ve “görgü tanığı” bulunamayınca, İngiltere Kraliyet Başsavcısı’nın 29 Temmuz 1921 tarihli kararıyla dava düşmüş ve Malta sürgünleri serbest bırakılmıştı.

    Bu durumda, acaba ABD Dışişleri Bakanlığı, Türklerin Ermenilere toplu katliam yaptığını kanıtlamak için 88 yıl önce Amerikan arşivlerinde fellik fellik aranıp da bulunamayan belgeleri şimdi mi buldu?

    Dostumuz Dan Fried’in bu iki sorumuzu tarihçi Arthur Ponsonby’nin şu sözleri ışığında yanıtlamasını bekliyoruz.

    “Yalan ve asılsız sözlerle insanların zihnine kin ve nefret şırınga edilmesi, savaşta hayat kaybına neden olmaktan çok daha büyük kötülüktür. İnsanlık ruhunun kirletilmesi, insan vücudunun tahribine nazaran daha kötü ve sakıncalıdır.”(2)

    (1) Cassese, Antonio, International Criminal Law, Oxford University Press, New York, 2003, s.74.
    (2) Ponsonby Arthur, Falsehood in War Time, London, Kimble and Bradford, 1928.

    ***********
    DİĞER KAYNAKLAR:
    MALTA ZİNDANLARINA GİDEN YOL.

    ———-
    ATATÜRK’ÜN İSTANBUL HÜKÜMETİNE İSYANI

    **************
    CUMHURİYET SAVCISI.

    Türkiye Cumhuriyetinde kimsesiz bir birey yoktur.
    Cumhuriyet,böyle bir kavramı asla kabul edemez.İnsan hakları, yasalarımızın güvencesi altındadır.
    En güçsüz ve en kimsesizlerin yardımcısı devlet ve onun kamu hukuku temsilcileri olan Cumhuriyet Savcılarıdır.
     
  • Butun e-mail’lerimiz ABD’de toplaniyor!

    Butun e-mail’lerimiz ABD’de toplaniyor!

    Gönderenin Notu:Bunun böyle olmadığını düşünmek saflık olurdu.. Tıpkı bundan

    korunmaya /deşifre olmamaya çalışmak gibi..

    Sefa Yürükel [[email protected]]

     

    Bütün e-mail’lerimiz ABD’de toplanıyor!

    ABD’nin bir numaralı bilgisayar güvenlik şirketi Hacker Safe’in

    Türkiye Temsilcisi İnan Taptık çok önemli uyarıda bulundu 

     

    05.02.2007

     

    * Siz, dünyanın en önemli bilgisayar güvenlik firmalarından birinin

    temsilcisisiniz; e-mail’lerinizin okunmaması için siz nasıl tedbir

    alıyorsunuz?

    Ben okunduğunu biliyorum, onun için hiçbir şey yapmıyorum. Yazdığınız

    e-mail’in sadece siz ve gönderdiğiniz kişi tarafından okunması diye

    bir şey yok. Bütün e-mailler istenirse okunabilir. MSN’deki yazışmalar

    dahil…

     

    * Sıradan bir vatandaşın e-mail’ini kim okur ki?

    Okumaz, ama bir kopyasını saklar.

     

    * Kim?

    ABD.

     

    * “Her işin altından ABD çıkar” diye mi, yoksa gerçekten ABD mi?

    Gerçekten ABD. Çünkü dünyanın internet yapısına sahip olan ülkesi ABD.

    İnternetin doğduğu topraklar orası. Bu işi 1970’lerde çözdüler. Bütün

    standardı belirleyen de ABD.

     

    * Avrupa?

    Avrupa bu durumun farkına varıp, kendi internet omurgasına sahip

    çıktı. Devlet kurumlarının port’larını, IP’lerini kesinlikle

    dinlettirmiyor. Bunu vatandaşlarının, şirketlerinin kullandığı

    internet ortamına yaymaya çalışıyor.

     

    * Onlar ABD’den kaçabildi yani?

    Bir yere kadar. Çünkü bir Avrupalı Yahoo’ya ya da Gmail adresine

    e-mail attığı zaman yine yakalanıyor. Ne de olsa bu adreslerin

    hepsinin ana server’ı, hostingi ABD’de. Asıl posta kutusu orası.

     

    * Peki ABD bu kadar bilgiyi ne yapıyor?

    Aradıkları bazı belli kelimeler var. O yüzden sürekli tarama

    yapıyorlar. Mesela bir elektronik postanın içinde “El Kaide” kelimesi

    geçiyorsa o posta taramaya takılıyor. Taramadan kaçmak isteyenler

    kripto yöntemini kullanıyor, ama o da çözüm değil. Çünkü tarama

    sırasında ardışık kelime düzeneklerine sıklıkla rastlanırsa, sistem

    bunun bir kripto olduğunu anlayıp, onu da kenara ayırıyor. Tabii

    dünyada çözülemeyecek hiçbir kripto da olmadığı için kaçmak mümkün

    olmuyor.

     

    * Böyle bir tarama imkanı varsa peki niye dünyanın e-mail’ini saklıyor?

    Bu zararlı, bu zararsız diye ayırmaya vakti yok. Onun yerine saklayıp,

    bir gün lâzım olursa diye elinde tutuyor. Mesela sizin de şu anda

    e-mail kutunuzda sakladığınız e-mailler vardır. Oradan da

    bakabilirler.

     

    * Yani aslında hepimizin e-mail kutusu onlar için istedikleri zaman

    açıp okuyabilecekleri bir defter gibi?

    Kesinlikle, isterlerse sakladıkları yerden çıkartıp içine bakabiliyorlar.

     

    * Demek ki kendimize ahım şahım internet şifreleri bulmamıza gerek

    yok; çünkü zaten o kapıdan girmiyorlar?

    O kapıdan hacker’lar giriyor ki, onlar için de şifreyi kırmak küçük

    mesele. Kendi yazdıkları script’ler var ellerinde. Kaldı ki zaten

    hacker’lar da kontrol ettikleri bant genişliğinin bir kısmıyla e-mail

    trafiğini tarayabiliyorlar. İşlerine yarar bir şey bulurlarsa o zaman

    kapıdan içeriye girip, bilgiyi alıp, çıkıyorlar.

     

    * Aynı tehlike devlet için de geçerli mi?

    Elbette.

     

    * O zaman demek ki korunması uğruna bu kadar ölünen ve öldürülen

    devletimizin durumu da hiç parlak değil?

    Doğrusu devletin çok kritik olan yazışmalarının internet ortamında

    yapıldığını zannetmiyorum. Bence hâlâ özel ulak sistemini

    kullanıyorlar.

     

    * Tabii ki savaş kararını internette almıyorlardır ama siz demediniz

    mi hosting’lerimiz ABD’de, bütün bilgilerimiz orada saklanıyor diye?

    Ama devlete ait hosting’leri değil, diğer kuruluşların hosting’lerini

    kastettim. Tabii orada da şöyle bir sorun var; siz firmanız için

    Türkiye’deki bir hosting şirketinden yer alıyorsunuz, sonra bir

    bakıyorsunuz ki Türkiye’deki hosting şirketinin server’ları ABD de.

    Yani her tr’yle biten e-mail adresinin hostingi de Türkiye’de

    olmayabilir.

     

    * Yine de daha net soralım: Türk Dışişleri’nin bir yazışması şu anda

    ABD’de saklanıyor mu, saklanmıyor mu?

    Eğer kendi kurumlarının gov.tr adreslerini kullanıyorlarsa ve bu

    adresleri de Türkiye’de hosting’lendiyse hayır, bu yazışma ABD’de

    değil, Türk Dışişleri’nin hosting’inde saklanır. Ama eğer yazışma,

    posta kutusu ABD’de olan bir adresle yapılırsa tabii saklama da ABD’de

    yapılır.

     

    * Yalnız bu arada öğreniyoruz ki ister ABD, ister Türkiye olsun,

    sonuçta bütün yazışmalar mutlaka bir yerlere kaydediliyor?

    Elbette, bütün yazışmaların birer kopyaları mutlaka bağlı oldukları

    hosting’lerde saklanır.

     

    * Peki Türkiye’deki hosting’ler kimlerin denetimi altında?

    Hiç kimsenin. Öyle bir denetim mekanizması yok. Hosting dediğimiz

    yerler bağlı oldukları binada bir odadır. Özel olarak soğutulmuş o

    odada bir sürü server’lar dizisi, modemler, bağlantılar bulunur.

     

    * Buranın “anahtarı” kimdedir?

    Kimsede olmaması gerekir, ama Türkiye kendi port’larına, yani kendi IP

    ve URL’lerine sahip çıkmadığı için “anahtarı” da isteyen tüm

    hacker’ların eline kendisi vermiş oluyor.

     

    * IP’lere ve URL’lere nasıl sahip çıkılır?

    Her gün güvenlik açığı denetimi yapılarak.

     

    * Her gün güvenlik açığı denetimi yapmak demek, elektronik

    sınırlarınıza elektronik askerler mi dikmek demektir?

    Bu işlem tam olarak size bir ayna tutulması demektir. Birinin tüm

    sisteminizi uzaktan erişimle tarayıp, size ne çöpünüzün olduğunu

    göstermesi gerekir. Böylece kendinizin dışarıdan nasıl göründüğünü

    öğrenmiş olursunuz. Sırf bunun için “hacker simülasyonları” yapılır.

    Etik hacker’lar, “Bir hacker olsam bu sistemi neresinden çökertirdim”

    diye ataklar yapar. Bunun her gün yapılması gerekir.

     

    * Türkiye bunu yapmıyor mu?

    Yapmıyor. Bizim aynamız yok.

     

    * Başka ne yapmıyor?

    Devlette bilgisayarla ilgili önemli konumların başına çok da bilgi

    sahibi olmayan kişileri getiriyor. Sorumluluk bu kişilerde oluyor, ama

    yetkiyi alt kadro kullanıyor.

     

    * Sistemini denetlememenin ya da başkalarına kaptırmanın en kötü

    sonucu ne olabilir?

    Bir ülkenin bilgisayar alt yapısını ele geçirirseniz o ülkeyi hareket

    edemez hale getirirsiniz. Data iletişimini ortadan kaldırdığınız anda

    herkes sudan çıkmış balığa döner. Uyduları hack’leyip GPS sistemini

    kaydırdığınız anda kimse nerede olduğunu bile bulamaz. Bağdat’ı

    vuracağım diye füze gönderdiğinizde gidip Tel Aviv’i vurabilirsiniz.

    Çünkü artık bütün dünya GPS hizmetlerini ABD’nin yerleştirdiği

    uydulardan alıyor.

     

    * Türkiye ne kadar açık bu tehlikeye?

    Onu kestirebilmek mümkün değil. Ben hem Genelkurmay’ın hem de devletin

    diğer kademelerinin bu riskleri göz önünde bulundurup çeşitli önlemler

    aldıklarını “umuyorum.”

     

    Dünyanın en iyi hacker’ları Türkiye’den çıkıyor

     

    * En iyi hacker’lar hangi ülkelerden çıkıyor?

    Başlangıçta ABD’deydi, ama artık Rusya ve Türkiye.

     

    * Niye Rusya ve Türkiye?

    Güvenlik nerede daha azsa, en iyi hacker’lar da orada yetişir. Rusya

    ve Türkiye, dünyanın elektronik ortamdaki en güvensiz ülkeleri.

     

    * “Göğsümüzü kabartacak” kadar başarılı hacker’ımız var mı peki?

    Çok çok iyileri var. Hatta İngiliz gizli servisine çalışan Türk

    hacker’ları var. Ve çok ciddi paralar karşılığında… Çünkü ne kadar

    çok siteyi ne kadar daha kısa sürede hack’lerlerse o kadar başarılı

    oluyorlar ve isim yapıyorlar. Zaten en iyilerine de firmalardan ya da

    devletten iş teklifi gelir.

     

    * Bizde devlet hacker’larla çalışıyor mu?

    Artık her devlet hacker’larla çalışmak zorunda. Biz de bunu yapıyoruz,

    ama Türkiye’de genellikle suça karışmamış hacker’lar tercih ediliyor.

     

    * Mesela 3 bin Türk hacker Ermenistan ve Fransa’da yaklaşık 250 siteyi

    çökertmişti. Bu tip işlerin içinde “yönlendirme” var mıdır?

    Bunlar kendi portal’larında biraraya gelip, hareket ediyorlar. Onları

    yönlendirmek için çok fazla bir şey yapmaya gerek yok. Biri çıkıp

    “Fransızların ihalelere girmesini yasakladım” dediği anda birileri de

    harekete geçiyor. Çünkü bizim Türk hackerlar’ı çoğunlukla

    milliyetçidir. Türkiye’de bu tip binlerce hacker var.

     

    Dikkat edin! Bu yıl hack’lenebilirsiniz

     

    Uluslararası bir güvenlik meslek birliği (ISSA) var. Burası üyelerine

    2006’nın Aralık ayından beri sürekli uyarılar gönderiyor; 2007

    hacker’ların yılı olacak diye… Maalesef çok fazla sayıda uyarı

    aldık. Çünkü bir el büyüklüğündeki, taşınabilir bilgisayarların sayısı

    2005 ve 2006’da çok fazla arttı. Bu bilgisayarların tamamı ya

    wierless’i, ya bluetooth’u ya da GPRS’i kullanıyor. Yani internet

    kullanıcılarının çoğunun bilgisi artık havada dolaşıyor. Bu durum

    hacker’lar için bulunmaz bir fırsat. Nitekim Türkiye’de de son bir

    aydır hack’lenen sitelerin sayısında ciddi bir artış var. Hack’lenmeye

    karşı kişisel olarak alacağınız tek bir önlem var; kablosuz ağ

    bağlantılarını kullanmayın.

     

    Zaman gazetesi kendini devletten daha iyi koruyor

    “Zaman gazetesi internet alt yapısına ve kullandığı elektronik ortama

    çok önem veriyor. Piyasada bildiğimiz tüm iyi isimlerin oraya

    girdiğinizi duyuyoruz. Bankalar arasında da Fortis Bank ve HSBC bu işi

    dört dörtlük yapıyor. Zaten banka mağdurları arasında bu banka

    isimlerinin hiç geçmediğini görürsünüz. Sayıştay raporundaki

    uyarılardan sonra devlette de bir refleks oluştu. Güvenliğe her geçen

    gün biraz daha önem veriyorlar. Ama şu an için dört dörtlük korunan

    bir devlet kurumu var, diyemiyorum. Bu yoktur anlamına da gelmiyor,

    ama şu anda ben bu bilgiye sahip değilim.”

     

    21’inci yüzyılın Çin Seddi ‘www.marines.com’

     

    * Asla hack’lenmeyecek bir internet sitesi var mıdır?

    Her an savaşa hazır bekleyen Amerikan deniz piyadeleri vardır, onların

    “marines.com” sitesi… 2003 yılından beri dünyanın en fazla atak alan

    sitesidir. Bütün Afganlılar, İranlılar, Iraklılar kırmaya çalışmıştır,

    ama kırılamadı. Yahoo ve VISA da aynı şekilde… Çünkü hack’lenmemenin

    bir çözümü var. Ama Türkiye’de bu çözüme önem verilmiyor.

     

    * En güvenliği olmayan bilgisayar?

    Wireless, yani kablosuz internetten mümkün olduğu kadar kaçınmanız

    gerekiyor. Hakikaten güvenlik istiyorsanız bunu kullanmayacaksınız.

    Çünkü artık o bilgileriniz havada. Hacker’ların en çok izlediği

    bilgiler bu tür bilgilerdir.

     

    * En güvenli bilgisayar?

    Dünyanın ikinci büyük temel işletim sistemi LINUX’ı yazan Linus

    Torvalds der ki, “En güvenli bilgisayar fişi çekilmiş bilgisayardır.”

     

    Telekom’un sahibi kimse otorite de onun elindedir

     

    * Telekom’un tamamının özelleştirilmesi sizce de hata mı oldu?

    Valla şu anda internet alt yapısını özel bir şirkete bırakmış

    durumdasınız. Devletin otorite olması gereken yerde, özel sektördeki

    bir firma otorite konumunda. Tüm dünyada Telekom benzeri firmalar

    özelleştiriliyor, ama onların sadece tahsis ve dağıtımları

    özelleştiriliyor. Asıl giriş ve çıkışların yapıldığı, bilgilerin

    toplandığı yerler tamamen devletin elinde kalıyor. Bizde ise sistemin

    tamamı özelleştirilmiş durumda. Devletin üst kademesindeki kurumların

    kendilerine ait, Telekom’dan bağımsız bir hatları var. Ama dışarıdan

    birilerini aradıkları zaman sonuçta yine standart hatta bağlanıyorlar.

    Kaldı ki artık herkes cep telefonu kullanıyor. Ona bakarsanız onlar da

    özel şirketlerin elinde.

     

    3N+1K

     

    KİM: İnan Taptık, 1961 İstanbul doğumlu. Ankara İktisadi Ticari

    İlimler Akademisi mezunu. İlk bilgisayarını 1982’de aldı. Kendi

    kendine programlar yazmaya başladığı bu merakı, kısa sürede ticarete

    dönüştü. “40 yaşında emekli olup teknede yaşamaya başlayacağım” dedi

    ve yaptı. Ama bir sorun vardı: Teknede hobi olsun diye hazırladığı

    internet siteleri sürekli hack’leniyordu. “Kendimi hack’ten nasıl

    korurum” diye bir araştırma yapınca ABD’li Hacker Safe şirketiyle

    tanıştı. Taptık, şirket merkezinin, pek çok güvenlik araştırmasından

    geçtikten sonra geçen Eylül’den itibaren Türkiye temsilcisi oldu.

     

    NEDEN: Buna güler misiniz ağlar mısınız bilemiyoruz, ama bizim galiba

    gerçekten derin devletimiz falan yok. Bizimki olsa olsa “derin kabak

    çiçeği” dir. İşte siber coğrafyadaki halimiz… Bilişim ve

    teknolojiyle ilişkimiz o kadar laubali ki bu durum bir “derin devlet”

    imizin bile olmadığının en iyi kanıtı. Ama eğer “güzel akıl” yerine

    sadece “illegal zekâ” isterseniz; onda birinci olduğumuzun kanıtı da

    yine İnan Taptık’ın anlattıklarında var.

     

    NE ZAMAN: 2 Şubat, Cuma günü.

     

    NEREDE: Hacker Safe’in Yeşilköy’deki binasında.

  • Tarihçiler Ortak Komisyonu

    Tarihçiler Ortak Komisyonu

    Büyükelçi (E) Ömer Engin LÜTEM
    Turkish forum danisma kurulu uyesi
    9 Temmuz 2008

    Türkiye ve Ermenistan arasındaki uzlaşma girişimlerinde Ermenistan’da en fazla itiraz çeken nokta, Başkan Sarkisyan’ın 1915 olaylarının incelenmesi için bir tarihçiler ortak komisyonu kurulmasına karşı olmadığı hakkındaki sözleri olmaya devam ediyor. Ermenistan’da Taşnak Partisi’nin en yetkili kişisi olan Kiro Manoyan Ermeni “soykırımının” gerçekliğini sorgulayacağı için böyle bir komisyona itiraz ederken, aynı zamanda Ermeni “soykırımının” tanınmasının ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki diğer önemli sorunların tarihi değil siyasi sorunlar olduğunu belirtmek suretiyle, Ermenilerin tazminat ve toprak taleplerine dolaylı bir şekilde gönderme yapıyor. Ermenistan dışında Taşnak Partisi’nin Batı Avrupa için Merkez Komitesi de “soykırımın” tarihi gerçekliğinin kanıtlanmaya ihtiyacı bulunmadığını, bu konuda hiçbir taviz verilmeyeceğini, Türkiye dâhil Ermeni “soykırımının” uluslararası alanda tanınmasının Ermeni halkı ve devletinin güvenliği ve geleceği için elzem olduğu belirtilerek, Ermenistan ve Diasporanın “soykırım” konusundaki ortak tutumunun açık, kesin ve müzakere edilemez olması gerektiği belirtiliyor.Ermenistan’da önemli bir kuruluş olan Soykırım Anıtı ve Müzesi’nin direktörü Hayk Demoyan ise tarihçiler ortak komisyonu kurulduğu takdirde bu gruba katılacak olan Türk tarihçilerinin “soykırım” olduğuna inanalar ve inanmayanlar arasından seçilmesi gerektiğini ifadeyle daha şimdiden Türkiye’nin işine karışmaya çalışıyor.Kısaca 1915 olaylarını incelemek üzere bir tarihçiler ortak komisyonu kurulması olasılığının Ermenistan’da milliyetçi çevrelerde ciddi endişe yarattığı görülüyor. Buna karşın, aksini savunan, diğer bir deyimle böyle bir komisyonun yararlı olabileceğini belirten bir görüş, şu ana kadar belirtilmemiş bulunuyor.

    Diğer yandan bir tarihçiler komisyonu kurulması fikri uluslararası alanda git gide taraftar toplamaya devam ediyor. Son olarak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Parlamenter Asamblesi, Astana’da yaptığı ve 3 Temmuz’da sona eren toplantısında kabul ettiği deklarasyonda, üye ülkeler tarihin tartışmalı dönemlerine objektif ve bilimsel ışık tutabilmek amacıyla, o ülkeler tarafından tarih ortak komisyonları kurulmasının teşvik edildiği bildiriliyor. Böylelikle Türkiye’nin 2005 yılında Ermenistan’a yaptığı tarihçiler ortak komisyonu önerisi açıkça desteklenmiş oluyor.

    Bu deklarasyon, aynı zamanda, üye devletlerin arşivlerini tüm araştırmacılara ve diğer ilgili kişilere tam olarak açması çağrısında bulunuyor. Türkiye’nin arşivleri açık. Ermenistan arşivlerin de açık olduğu söyleniyorsa da bazı kişilerin bazı arşivlerden uzak tutulduğunu gösteren olaylar var. Boston’daki Taşnak arşivlerinin ise, esas itibariyle, kapalı olduğu biliniyor.

    AGİT’in yukarıda değindiğimiz deklarasyonuna, Ermenistan hariç, diğer ülkeler olumlu oy verdiler. Bu durumda benzer bir metnin Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesi ve NATO Asamblesi tarafından da kabul edilmesi zor değildir. Hatta, uygun bir gündem maddesi altında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu da arşivlerin açık olması yanında tartışmalı olaylar için tarihçiler ortak komisyonu kurulması fikirlerini içeren bir kararı kolaylıkla alabilir.

    Ermeni milliyetçi çevrelerinin bu fikirlere karşı olmaya devam etmesi esasen Güney Kafkas ülkeleri arasındaki işbirliğinin dışında kalmış olan Ermenistan’ı bu kez tarihi araştırmalar konusunda genel olarak kabul edilen normları da reddeder duruma düşürebilir; bu da zamanla, halen üzerinde çok durulan “soykırım” gerçekliği iddiaları için sonun başlangıcı olabilir.

  • AMERİKALILAR KAÇTI TÜRK POLİSİ ÇATIŞTI!

    AMERİKALILAR KAÇTI TÜRK POLİSİ ÇATIŞTI!

     

    Kameralardaki saldırı anı, görgü tanıklarını doğruladı. Saldırıda, ABD’li güvenlikçilerin kaçtığı polisin ise çatıştığı ortaya çıktı.
    Kanlı saldırının hedefi Amerika konsolosluğuydu. Kapıda Türk polisi nöbet tutuyordu. Kurşunlar onlara sıkıldı. Ortaya çıktı ki bizimkiler çatışırken, Amerikalılar kaçmış… Görgü tanıklarının ifadesini, güvenlik kamerası kayıtları da doğruladı.

    WİLSON KONUŞTU ! 

    Bize saldırdılar, siz öldünüz!”
    ABD Büyülçesi Wilson olaydan
    sonra kameraların karşısındaydı.
    Kanlı saldırıya dair yorumunu
    okumak için TIKLAYIN!

    Bir görgü tanığı şöyle anlatıyor; “Olay yerindeydim. Olayın gerçekleştiği sırada, Amerikalı görevliler kendi kulübelerine kaçtı. Bizim polisimiz ateşlerine karşılık verdi. Karşılık sonucu saldırganlardan biri öldü.” Bir başka görgü tanığı ise “Olayın ardından içeriden hiç bir Amerikalı çıkıp müdahale etmedi. Neden böyle oldu. Ne zamana kadar böyle sürecek” şeklinde konuştu. Güvenlik kaydı şaşırttıKonsolosluk binasındaki güvenlik kayıtlarına polis el koydu. İnceleme başlarken ilk bilgiler, görgü tanıklarının “ABD’liler kaçtı” ifadesini doğruladı. Güvenlik kayıtlarına göre saldırı şöyle gelişti; “Başkonsolosluğun yakınındaki otoparkın önünde duran gri renkli otomobilden ellerinde silahlarla 4 saldırgan indi. Bu kişilerin tamamının sakallı oldukları görüldü.
    Bu kişilere ilk müdahale sokakta bulunan trafik çekicisinde görevli trafik polisinden geldi. İlk vurulan da bu polis oldu. Saldırganlar yaklaşık 50 metrelik mesafeyi koşarak kat etmeye başladı.
    Bu sırada konsolosluk girişinde bulunan Amerikalı güvenlik görevlilerinin içeriye kaçtıkları görüldü.
    Konsolosluğun öndeki kulübeden çıkan Türk polisleri saldırganlarla çatışmaya girdi. Saldırganlardan üçü bu çatışmada vuruldu. Ayakta kalan son kişi ise otopark istikametinden hızla gelen gri renkli otomobile binerek kaçtı.
    KAYNAK:İNTERNET HABER

     

  • Islam Ulkeleri D-8 Zirvesi sona erdi

    Islam Ulkeleri D-8 Zirvesi sona erdi

     

     

    Malezya’da düzenlenen D-8 Zirvesinin 6’ncısı sona erdi. D-8 tarihinde “dönüm noktası” olduğu belirtilen sonuç bildirisinde 2008-2018 Yol Haritası çizildi

     

    Ev sahibi Malezya’nın Başbakanı Abdullah Bedevi’nin konuşmasıyla sona eren zirvede Türkiye’yi

    Dışişleri Bakanı Ali Babacan başkanlığında bir heyet temsil etti.

    Zirveye, diğer D-8 ülkeleri İran, Malezya, Endonezya, Mısır, Pakistan, Bangladeş, ve Nijerya’nın devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanları katıldı.

    İki yılda bir düzenlenen zirvede İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono, Pakistan Başbakanı Rıza Gilani, Mısır’ın uluslararası işbirliğinden sorumlu Devlet Bakanı Fayza Muhammed Ebul Naga, Nijerya ve Bangladeş’ten ise devlet yetkilileri hazır bulundu.

    D-8 zirvesinin sonuç bildirisinde, D-8 Sekreteryasının daimi olarak İstanbul’da olacağı duyuruldu ve D-8 ülkeleri arasında birçok alanda yapılan işbirliğinin geliştirilmesinin önemi vurgulandı.

    Bildiride D-8’i oluşturan Bangladeş, Endonezya, Mısır, İran, Malezya, Nijerya, Pakistan ve Türkiye’nin devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanlarının Kuala Lumpur’da bir araya geldikleri belirtilerek, D-8 üyesi ülkelerin sosyoekonomik işbirliği, barış, karşılıklı saygı ve hoşgörünün korunması gibi konularda kararlılığı vurgulandı.

    Zirvenin D-8 tarihinde “dönüm noktası” olduğu belirtilen bildiride, zirveyle D-8’in ikinci 10 yılındaki çalışmalarını düzenleyecek 2008-2018 Yol Haritasının da kabul edildiği duyuruldu.

    Uluslararası finans ve ticaret sisteminin uluslararası işbirliği için önemine dikkat çekilirken, İran’ın Dünya Ticaret Örgütüne hızla kabulü konusunda destek teyit edildi.

    Sonuç bildirisinde, kıtlığa ve gıdadaki fiyat artışlarına dikkat çekilerek, bu durumun sosyoekonomik istikrarı tehdit ettiği kaydedildi ve konuyla ilgili D-8 ülkeleri arasında işbirliğinin derinleştirilmesine karar verildiği vurgulandı.

    Artan petrol fiyatları karşısında önlem alınması yönünde uluslararası topluma çağrıda bulunulan bildiride, işçi göçünün yoksulluğu önlemede önemli bir araç olabileceği, göçmen işçiler konusunda ilgili D-8 ülkelerinin tecrübelerini paylaşmaları gerektiği bildirildi.

    D-8 ülkeleri arasındaki ticarete de dikkat çekilen bildiride, 1999 yılında 14,5 milyar dolar olan ticaretin 2007’de 8 yıllık bir zamanda yüzde 200 artışla 60,5 milyar dolara yükseldiği belirtildi. Zirvede tercihli ticaret anlaşmasının kabul edildiği ve bu anlaşmayla ticaret rakamının daha da artacağına inanıldığı kaydedildi.

    Bildiride, D-8 ülkeleri iş adamlarını için vize kolaylığı sağlayan vize anlaşmasının da zirvede kabul edildiği bildirilerek, bu anlaşmanın Bangladeş, İran, Pakistan ve Türkiye tarafından onaylanmasından duyulan memnuniyet ve anlaşmanın bir an önce yürürlüğe girmesi beklentisi dile getirildi.

    D-8 Sekreteryasının daimi olarak İstanbul’da olacağının resmen açıklandığı bildiride, iki yılda bir yapılan Gelişen 8 Ülke (D-8) Zirvesinin 7.’sinin ise 2010’da Nijerya’da yapılacağı duyuruldu.

    ALİ BABACAN: VİZE KOLAYLIĞI ANLAŞMASI ONAYLANMALI

    Babacan, Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da başlayan Gelişen Sekiz Ülke (D-8) zirve toplantısının basına kapalı oturumunda yaptığı konuşmaya, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın zirveye katılamamasından duyduğu üzüntüyü ileterek başladı.

    Babacan, 2000 yılında Türkiye’nin D-8 ülkelerine yaptığı ihracatın 800 milyon dolar olduğunu, bu rakamın 2007 yılında ise üç kat artarak 2,9 milyar dolara ulaştığını, ithalatın ise 2000 yılında sadece 1,7 milyar dolarken, 2007 yılında bu rakamın altıya katlanarak 11,1 milyar dolara ulaştığını belirtti.

    Bakan Babacan, D-8’in dünya ekonomisindeki değişiklikleri tartışmak için iyi bir platform olduğunu da belirterek, bu bağlamda gıda ve enerji krizlerine dikkati çekti ve bu konularla ilgili acil önlem alınması gerektiğini ifade etti.

    Babacan, 2006 yılında Bali’de yapılan D-8 zirvesinde imzalanan gümrük ve tercihli ticaretle ilgili anlaşmaların D-8 için “dönüm noktaları” olduğunu söyleyerek, 6 üye ülkenin bu anlaşmaları yürürlüğe koymalarından duyulan memnuniyeti ve diğer iki üyenin de bu anlaşmaları kabulü yönündeki beklentiyi dile getirdi.

    Özel sektördeki çalışmaların ekonomik işbirliğinin gelişimde oynadığı önemli role dikkati çeken Babacan, “Özel sektörlerimiz arasındaki işbirliği ve iletişimi geliştirmek için, ticaret fuarları düzenlemeliyiz, özel sektör temsilcilerinin karşılıklı ziyaretlerini teşvik etmeliyiz ve iş adamlarımızı bir araya getirmeliyiz” diye konuştu.

    D-8 ülkelerindeki iş adamlarına sağlanan vize kolaylığına ilişkin anlaşmaya da dikkati çeken Ali Babacan, bu anlaşmanın 8 üye ülke tarafından imzalandığını ancak henüz tüm üyeler tarafından kendi ülkelerinde onaylanmadığını belirtti.

    Babacan, “Eğer iş adamlarımıza olumlu bir sinyal vermek istiyorsak, bu anlaşmanın onay sürecini en kısa zamanda gerçekleştirmeliyiz” dedi.

    İRAN’DAN D-8’E ÖNERİLER

    Ahmedinejad, Malezya’da yeniden D-8 grubu oturumunda bulunmaktan memnun olduğunu söyleyerek ve oturumu düzenleyenlere teşekkür ederek başladığı konuşmasında, dünyada hakim olan küçük ve fakir ülkelerin sorunlarını artıran adaletten uzak sistemlerin bugün işlevselliğini kaybettiğini belirtti.

    Ahmedinejad, D-8 grubunun kuruluş felsefesi ve hedefleri doğrultusunda bölgesel sorunlara çözüm arayışı ve uluslar arası konularda etkin bir konuma gelebileceğini, D-8 üyesi ülkelerin önemli insan kaynakları, ekonomik, siyasi, bilimsel ve kültürel potansiyelleri bulunduğunu kaydetti.

    Ahmedinejad, D-8 üyesi ülkeler arasında sıkı işbirliği ve ilişkilerin gelişmesiyle özellikle ekonomik alanda uluslar arası ekonomik krizler karşısında daha istikrarlı bir durum sergilemenin mümkün olacağına dikkat çekerek, dünya zorba güçlerinin döneminin kapanmakta olduğunu ve şimdiden bu zorba güçlerin yer almayacağı dünya düzenlerinin planlarının yapılması gerektiğini, İran’ın D-8 üyeleriyle her türlü işbirliğine hazır olduğunu ifade etti.

    İran, D-8 oturumu için çeşitli alanlarda öneriler de sundu.

    İran’ın önerileri:
    1-Sanayi, Tarım ve Teknoloji alanlarında ortak projelerin yürütülmesi yönünde Finans ve Mali Fonlar gibi ortak yatırım kurumlarının kurulması ve geliştirilmesi.

    2-Üye ülkelerin karşılıklı kapasitelerinin kullanılması yönünde enerji işbirliği kurumlarının kurulması.

    3-Üye ülkelerin kalıcı ve sürdürülebilir kalkınma çabalarına katkı sağlayacak İslami bankacılık alanında işbirliğinin geliştirilmesi ve işleyen bankacılık sistemi yanında yeni bakancılık sistemleri oluşturulması.

    4-Karşılıklı teknik ve mühendislik hizmetlerinden yararlanılması için ortak çalışma grupları oluşturulması, üye ülkelerin ihtiyaçları ve kapasitelerinin yer alacağı atlasların hazırlanması, hukuki ve mali sistemlerin tanıtılması.

    AJANSLAR

     

  • DİNK DURUŞMASI SANIKLARINDAN İLGİNÇ DİYALOGLAR

    DİNK DURUŞMASI SANIKLARINDAN İLGİNÇ DİYALOGLAR

    -Hrant Dink cinayetinin bugün yapılan altıncı duruşmasında dinlenen sanıkların ifadeleri dikkat çekiciydi. Sanıkların devamlı birbirleriyle şakalaşarak gülüşmeleri ve ifadelerini “şov” şekline dönüştürmeleri duruşmayı izleyenleri şaşırttı.

    -Duruşmada Yasin Hayal’in avukatı Fuat Turgut’un, Erhan Tuncel’e, Eskişehir’de sık sık görüştüğü kadının İsrailli bir ajan olup olmadığı yönündeki sorusuna, Tuncel, “İsrail Cumhurbaşkanının kızıydı, şimdi öğrendim önceden bilmiyordum” diyerek dalga geçti. Ogün Samast’a ise, Agos Gazetesi önünde kendisini arayanın Etyen Mahçupyan olup olmadığının sorulmasının üzerine Ogün Samast, “Hayır beni Jenifer Lopez aradı” dedi.

    -Yasin Hayal, duruşmaya ilk kez katılan basına selam ve saygılarını ileterek konuşmasına başlarken, “Yüce Türk milletinin lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nu selamlıyorum. Ey müslümanlar, ey Alperenler kalbinizi ferah tutun. BBP iktidara gelene kadar kervan yürüyecek” dedi.

    İSTANBUL (ANKA)- Hrant Dink cinayetinin bugün yapılan altıncı duruşmasında dinlenen sanıkların ifadeleri dikkat çekiciydi. Sanıkların devamlı birbirleriyle şakalaşarak gülüşmeleri ve ifadelerini “şov” şekline dönüştürmeleri duruşmayı izleyenleri şaşırttı.

    Duruşmada Yasin Hayal’in avukatı Fuat Turgut’un, Erhan Tuncel’e, Eskişehir’de sık sık görüştüğü kadının İsrailli bir ajan olup olmadığı yönündeki sorusuna, Tuncel, “İsrail Cumhurbaşkanının kızıydı, şimdi öğrendim önceden bilmiyordum” diyerek dalga geçti.

    Ogün Samast’a ise, Agos Gazetesi önünde kendisini arayanın Etyen Mahçupyan olup olmadığının sorulmasının üzerine Ogün Samast, “Hayır beni Jenifer Lopez aradı” dedi.

    -“JANDARMA, ‘YASİN BÖYLE BİRŞEY YAPMAZ’ DEDİ”-

    Hrant Dink cinayetinin altıncı duruşmasında, sanık avukat Levent Yıldırım, kamu güvenliği ve sanıkların baskı altında kalmadan ifade vermeleri için mahkeme heyetinden duruşmanın, basına kapatılmasını istedi. Heyet ise bu talebi reddetti. Hayalin avukatı Fuat Turgut ise “Ben duruşmanın basına açık olması taraftarıyım” dedi. Bunun üzerine Ogün Samast, Turgut’a “Sen şov yapmak istiyorsun” çıkışında bulundu.

    Sanık Coşkun İğci, daha önce tanık olduğunu şimdi de sanık olarak duruşmada yer aldığını anımsatarak, “Ben vatandaşlık görevimi yaparak Yasin’in bu cinayeti işlemesini engellemeye çalıştım. Engelleyemeyince jandarma istihbaratına bildirdim. Jandarma istihbaratı, ‘Biz Yasin’i biliyoruz o böyle bir şey yapmaz. Hem kontrol altında’ dedi. Daha sonra jandarma istihbaratı, bana ‘300 YTL’yi Yasin’den al silah alacağını söyle’ dedi. Parayı aldım birkaç ay oyaladım Yasin’i, daha fazla oyalayamayacağım için tekrar jandarmaya gittim kendilerine artık oyalayamadığımı söyledim, ne yapayım dedim. Onlar da ‘Sen parayı ver, biz kontrol altında tutuyoruz bir şey yapamaz’ dedi” şeklinde konuştu.

    Ekim 2006’ya kadar Yasin Hayal’le görüşmediğini söyleyen İğci, olayı televizyondan duyduğunu anlattı.

    Fuat Turgut’un, Erhan Tuncel’e, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde, emniyetin gizli bir kadro açıp maaş verip vermediği yönünde soru sorması üzerine Tuncel, “İftira” dedi. Turgut, Tuncel’in, sık sık Eskişehir’e gittiğini ve yabancı uyruklu bir kadınla görüştüğünü öğrendiklerini anlatması üzerine ise, Tuncel, “İftara, bu benim özel hayatım mahkemeden çıkmak istiyorum” diye bağırdı. Turgut’un, Tuncel’in görüştüğü kadının İsrailli bir ajan olup olmadığı sorusuna da Tuncel, “İsrail Cumhurbaşkanının kızıydı, şimdi öğrendim önceden bilmiyordum” diye dalga geçti.
    Öte yandan, Turgut, Ogün Samast’a, Agos’un önündeyken kendisini arayanın Etyen Mahçupyan olup olmadığını sordu. Ogün Samast da , “Hayır beni Jenifer Lopez aradı” dedi.

    -“YAZICIOĞLU’NA SELAM”-

    Duruşmada söz alan Yasin Hayal, duruşmaya ilk kez katılan basına “selam ve saygılarını ileterek” konuşmasına başladı. Daha sonra Hayal şunları söyledi:

    “Yüce Türk milletinin lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nu selamlıyorum. Ey müslümanlar, ey Alperenler kalbinizi ferah tutun. BBP iktidara gelene kadar kervan yürüyecek.”

    Müdahil avukat, Hayal’e Ogün Samast’ı arayarak, “Agos’taki herkesi öldüreceğim” deyip demediğini sordu. Hayal, “Evet öyle dedi. Ben de orada masum insanlar var kılına zarar gelirse vicdan azabı çekeriz dedim” yanıtını verdi.

    Bunun üzerine, Ogün Samast da “Hayali aradığımda kapıda güvenlik var yapamam dedim. Hayal önce güvenliği sonra içerdekileri öldür dedi” şeklinde konuştu.

    Bu arada, mahkeme heyetinin, duruşmaya bir saat ara verdiği sırada, Yasin Hayal, tuvaletin camından çıkarak, “Yaşasın Alperen ocakları, iktidara geliyoruz” diye bağırdı. (ANKA)

    (DG/ZG)

  • Türk TIR’larına 100 milyon dolarlık geçiş ücreti

    Türk TIR’larına 100 milyon dolarlık geçiş ücreti

    UND Bulgaristan’ın Türk TIR’larına uyguladığı geçiş ücreti bedelinin 100 milyon doları bulduğunu açıkladı

    Uluslararası Nakliyeciler Derneği (UND), Bulgaristan’ın Türk TIR’larına ücretli geçişe ilişkin uygulamasını, “Türk ihracatçısı ve taşımacısına ağır darbe” olduğu gerekçesiyle verdiği ilanla kınadı.

    UND’nin bugün “kınıyoruz” başlığıyla verdiği gazete ilanında AB üyesi olmasıyla birlikte var olan taşımacılık anlaşmasını tek taraflı feshederek Türkiye’ye kota engeli getiren Bulgaristan’ın, 28 Haziran 2008 tarihinde de Türk TIR’ları için geçiş başına 271 dolar ücret alınması uygulamasını başlattığı belirtildi. 

    Bulgaristan’dan “Türk ihracatçısı ve taşımacısına ağır darbe” olarak nitelendirilen tek taraflı kararı ve uygulamasının, GATT’ın (Tarifeler ve Ticarete İlişkin Genel Anlaşma) 5. maddesi ve Dünya Ticaret Örgütü’nün öngördüğü transit serbestisi temel kuralının yanı sıra, mevcut anlaşma hükümlerinin ağırlaştırılamayacağı ya da durumun geriye dönük olarak kötüleştirilemeyeceği anlamına gelen “stand still” kuralını da ihlal etmek anlamına geldiği belirtilen ilanda, uygulamanın ülke ekonomisine getirdiği zararın 100 milyon doları bulduğu belirtildi. Bu bedelin sanayici, ihracatçı ve çalışanlardan çıkacağı belirtilirken, Türkiye’ye yabancı sermaye girişini engelleyeceği de vurgulandı.

    İlanda, bu uygulamanın Türk nakliyecisinin rekabet gücünü zayıflatılacağına da değinilirken, Bulgaristan hükümetinin bu haksız uygulamadan bir an önce vazgeçeceğine ve iyi komşuluk ilişkilerini sürdürüleceğine inanıldığı belirtildi. 

    Kaynak : Euractiv

  • İstanbul’un ilk adı Oy-Uğ’dur

    İstanbul’un ilk adı Oy-Uğ’dur

    From:
    To: Haluk Demirbag

    Bizans’tan 2400 Yıl Önce

    “Bizans’tan çok önce İstanbul’da bir devlet kurulduğu belirtilir. Başında Urung Bey’in olduğu bu Türk Devleti, Persler’e karsı Çanakkale Savaşı acmıştır. Heredot da, yıllar sonra bu şavaştan söz etmiştir (VI-33).”

    “İstanbul’un ilk adı Oy-Uğ’dur. Bizans adı da, 18. yuzyılda Fransız ansiklopedicileri tarafından uydurulmuştur.”

    “ Bir başka belge yaklaşık 2 bin tarihli, Erenköy yazıtıdır. Asla Hristiyan olmamış olan Konstantin’in Doğu Roma İmparatorluğu’nu kuruş tarihi 395’tir. Demek ki, ön atalarımız İstanbul’da, Bizans’tan 2395 yıl önce mevcuttur.”

    Bu tarihi ve bilimsel bulgulara göre, Chirac’ın soylediğinin tersine onlar da, Türkler de “Bizans’ın cocukları” değil, Bizans’tan 2395 yıl önce aynı bölgede yaşamış “Ön-Türkler’in çocuğu oluyoruz!..

    Aslında, burada şu gerçeği vurgulamak gerekir. Türk olarak doğsa da, kendisini “ruhen Bizanslı” görenler olduğu sürece, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur sözü geçerli olmayacaktır. Zaten Atatürk te, Türk ulusunu tanımlarken bir ırk temelinden çok, kültür ve ruh temeline vurgu yapmamış mıydı?…

    Kaynak: “Ey Türk İstikbalinin Evladı”, Hulki Cevizoğlu, 2006

  • Ergenekon Olayi

    Ergenekon Olayi

    Yaklasik alti aydir Turkiye gundemini birinci dereceden mesgul eden Ergenekon olayi eminim ki bir cok kisininin hala kafasinda tam olarak cozumledigi bir olay degil. Nedenmi? bunun bir cok sebepleri var, Birincisi operasyonu yuruten yada arkasinda duran Hukumet gozukuyor, yani devletin yuruttugu bir operasyon.  Ancak yakalananlarin, tutuklananlarin buyuk bir cogunlugu devlet adami hemde en tepelerden. Gun gectikce herkesin kafasi daha da cok karismaya devam ediyor, neden mi? cunku gozonunde bulunan bir cok kisi bir bakiyorsunuz bu ergenekon denen orgutun uyesi veya bir sekilede bu orgutle baglantili. Acaba Ozal’a suikast duzenleyen Kartal Demirag’i arastirmaya kalkan Ozal’ in isin icinden cikamadim dedigi orgut bu orgutmuydu, Acaba Kibris savasi basladigi yillarda donemin genelkurmay Baskani Semih Sancar’in odenek istedigi ve yine donemin Basbakani olan Bulent Ecevit’in varligindan haberim bile yoktu dedigi orgut bu orgutmuydu, ulkucu Mehmet Ali Agca’yi Papa’ya yonelten acaba bu orgutmuydu, Bu Ergenekon denen orgut, grup, yada duzenek bir hainler cetesimi yoksa vatansever insanlarin bir araya gelip bagimsiz Turkiye icin baslattigi bir operasyonmu. Yoksa dunya capinda  orgutlenen Gladyonun Turkiye ayagimi. Bu sorulardan daha yuzlerce sorulabilir, cunku yillarca turk toplumuna ak, kara diye, iyi kotu diye, faydali yarasiz diye lanse edildi. O kadar cok faili mechul cinayeti olan bir toplumuz ki insanin akli karisiyor. Ozal’i oldurenler, Adnan Kahveci’yi, Esref Bitlis’i oldurenler, Recep Yazicioglu’nu oldurenler, Hrant Dink’in cozumlenemeyen olumu acaba bu senaryoda bir sahnemi?

    Simdi gelelim sadete, birseyler yanlis. Birileri yanlis yapiyor ama kim? Gazete ve televizyonlarda Ergenekon’un kilit ismi diye lanse edilen ve Kanada’da yasayan ve Hahamlik yaptigi soylenen Tuncay Guney isimli sahsi taniyorum, Taa turkiyeden Toronto’ya kadar gelen usta gazeteci saygi ozturk bile beni hayretlere dusurdu, Kilit isim diye lanse ettigi Tuncay Guney cahil, egitimsiz, devlet yardimiyla gecinen yillardir amerika ve Kanada’da yasamasina ragmen hala ingilizceyi lise ogrencileri seviyesinde bile konusamadigina ben sahidim, kaldi ki Kendini burada Bogazici mezunuymus gibi gostersede aslinda lise mezunu bile degil. Kaldi ki ayni sahsin 1994 te Kuzey Irak’a gidip hemde askeri helikopterle, Barzani ve Talabani ile gorustugunu de biliyorum. O zamanlar STV de calisiyordu ve donemin Samanyolu Haber muduru Mehmet Demircan ile koridorlarda kolkola gezdigini ben biliyorum, ve yine ayni sahsin Fethullah Gulen’in kasetlerini STV arsivinden calip Guneri Civaogluna sattiginida biliyorum. Simdi haydi buyur cik simdi bu isin icinden. Dun orasi bugun burasi, kim kimdir herkes birbirine karismis vaziyette.

    Turkiye kendini silkeliyor, ve silkelenme sarsintilara ve kirilmalara gebe gozukuyor. Ic savas bile olur, Kiliclar cekilmis kimse geri adim atmiyor, herkesin tarafi cok net ve acik. Ortada olup tarafsizca olaylara bakabileceklerin ise ne gucu var, ne de olaylara mudehale edecek iradesi.

    Tayyib Erdogan’la Amerika Newyork’ta gorusup onun basbakanlik yolunu acanlar, simdi partisini kapatiyorlar, bu kapatmayi yumusatmak icin ise Fethullah Gulen’i Turkiye ‘ye getirmeyi ve bu sayede kapatma davasina gelecek tepkileri azaltmayi planliyorlar. Birde bu aralar Islam Dunyasina bir Halife secme cabalari yurutuluyor alttan alta. Islam Dunyasina bir Halife ve bu da Turkiye’den. Yani anliyacaginiz Buyuk- Ortadogu projesi tum hiziyla devame diyor. Turkiyenin topraklari, enerji kaynaklari, Demircelik, telekominikasyon gibi hayati onem arzeden kuruluslari bir bir satiliyor ve toplumda derin bir uyku ve aclik hali. Bir savas  suruyor inceden inceye taraflar net, fakat kim kimdir belli degil. Yilarca PKK yi besleyen Suriye bir anda bakiyorsunuz iyi komsu, Irak ta Kurdistan diye bir kukla devlet kurulmus ve Guney Kurdistan deniyor, yani Kuzey Kurdistan Turkiye’de, simdilik fazla kulaklari tirmalamadan yavas avas, aheste cekiliyor kurekler ki Turk mehtabi uyanmasin. Bitmez dedikleri sarki demekki buymus. Bu sarki gercektende bitmez cunku, hicbirsey gorundugu gibi degil, hic bir olay anlasilir gibi degil, derin bir uyku hali ve sarki devam ediyor. O kadar cok olay varki karanlikta birakip aydinlatamadigimiz, simdi biz bunlari aydinlatirken birileri ati alip uskudardan ruzgar gibi coktan gecti bile. Bir dusunun bakalim kim gecti???

    Ayhan KILIC
    [email protected]
    Kanada