Blog

  • Korkunun Korkusu Olan Korku: ABD, İsrail ve İşbirlikçilerinin Tehdit Dili Duvara Tosladı

    Korkunun Korkusu Olan Korku: ABD, İsrail ve İşbirlikçilerinin Tehdit Dili Duvara Tosladı

    Yıllardır aynı senaryo…

    Önce uçak gemisi gönderilir, ardından “diplomasi” çağrısı yapılır. Önce bomba gösterilir, sonra yatırım dosyası açılır. Önce yaptırım sopası sallanır, ardından “barış için tarihi fırsat” masaya sürülür.

    Adına da uluslararası düzen denir.

    Çünkü bu düzenin alfabesinde iki kelime vardır: Tehdit ve rüşvet.

    Biri işlemezse diğeri devreye girer.

    Fakat bu kez hesap makinesi hata verdi.

    Abbas Arakçi’nin anlattığına göre masaya gelenler, “Şunu kurarız, bunu yaparız, size bunu veririz.” diyerek pazarlık açtı. Cevap ise kısa oldu:

    “Bazı şeylerin fiyatı yoktur.”

    İşte bütün kriz de burada başladı.

    Çünkü yıllardır satın almaya alışanlar, satılık olmayan bir iradeyle karşılaştılar.

    İran’ın Korkuttuğu Korku: Şantaj Düzeni İlk Kez Duvara Çarptı

    Şantajın çalışabilmesi için karşı tarafın korkması gerekir.

    “Vururuz.”

    “Ezeriz.”

    “Rejim değiştiririz.”

    “Ambargo koyarız.”

    Liste uzayıp gider…

    Ama karşınızdaki, “Her an ölebileceğimizi bilerek bu masaya geldik.” diyorsa, senaryonun geri kalanı çöpe gider.

    Çünkü korkunun işlemediği yerde şantaj da iflas eder.

    Silahlar yerinde durur ama psikolojik üstünlük masanın diğer tarafına geçer.

    İran’ın Korkuttuğu Korku: Korkutamayanların Korkusu

    İşin en ironik tarafı ise şu…

    Yıllardır dünyaya korku ihraç edenler, ilk kez korkmayan biriyle karşılaşınca şaşkınlıktan birbirlerinin yüzüne bakmaya başladı.

    Çünkü tehdit, alışkanlık yapar.

    Sürekli işe yararsa, bir gün işe yaramadığı ihtimalini unutursun.

    İşte o gün geldiğinde korkan, tehdide maruz kalan değil; tehdidi boşa çıkan olur.

    Asıl psikolojik deprem budur.

    İran’ın Korkuttuğu Korku: Ne Tehdit İşledi Ne de Rüşvet

    Bombalar sonuç vermedi.

    Yaptırımlar sonuç vermedi.

    Suikastlar sonuç vermedi.

    Masaya getirilen ekonomik vaatler de sonuç vermedi.

    Geriye yalnızca şu soru kaldı:

    Korkutamadığınız bir topluma karşı korku siyaseti nasıl işleyecek?

    Cevabı yok.

    Çünkü korkuyu silah olarak kullananların en büyük açmazı, o silahın işlemediği gündür.

    İran’ın Korkuttuğu Korku: Bombayla Değil, Direnişle Gelen Psikolojik Üstünlük

    Savaş meydanlarında tanklar konuşur.

    Müzakere masalarında ise irade.

    Silahın etkisi bir yere kadardır; psikolojik üstünlük ise karşı tarafın zihninde kurulur.

    Belki de bu yüzden bugün asıl tartışılan bombaların kaç ton olduğu değil, tehditlerin neden artık eski etkisini göstermediğidir.

    Çünkü korkunun hükmünü kaybettiği yerde, tehdidin dili de kekelemeye başlar.

    Ve tarihin ironisi şudur:

    Yıllarca korku üretenler, sonunda korkunun kendisinden korkmaya başladılar. Korkutamadıkları her aktör, onlar için yeni bir bilinmez, yeni bir hesap hatası ve yeni bir stratejik çıkmaz anlamına geliyor.

    İşte bu yüzden mesele yalnızca bir müzakere değil; korku üzerine kurulu siyasetin, korkusuzluk duvarına çarpmasının hikâyesidir.

  • Beş Paralık Korkuyu İhraç Edenler, İran Korkusuyla Karşılaşınca

    Beş Paralık Korkuyu İhraç Edenler, İran Korkusuyla Karşılaşınca

    Yıllarca bölgeyi “şok ve dehşet” doktriniyle yönetmeye alışanlar, ilk kez korkunun işlemediği bir masaya oturdular. Alışkanlıkları belliydi: Önce tehdit, ardından vaat; önce savaş gemisi, sonra yatırım dosyası. Direnmeyenler için bu reçete çoğu zaman işe yaradı.

    Fakat İran’a gelince hesap tutmadı.

    Abbas Arakçi’nin aktardığına göre, müzakere masasında verilen mesaj açıktı: “Ne tehdidiniz bizi korkutur ne de vaatleriniz bizi satın alır.” Çünkü ambargolarla geçen onlarca yılın ve ağır bedellerin ardından, nükleer programı birkaç ekonomik teklif karşılığında pazarlık konusu yapmanın mümkün olmadığını ifade etti.

    Asıl ironi ise burada başlıyor. Dünyaya yıllarca korku ihraç edenler, karşılarında korkmayan bir irade görünce şaşkınlığa düştüler. Bombalamakla, suikastla, yaptırımla, savaş söylemiyle sonuç almaya alışmış aktörler, bu kez aynı yöntemlerin beklenen etkiyi üretmediğini gördüler.

    Elbette bu, tarafların askeri veya siyasi güç dengesi hakkında tek başına hüküm vermek anlamına gelmez. Ancak müzakerelerde psikolojik üstünlük arayışının önemli bir unsur olduğu da açıktır. Bir taraf, “Her an ölebileceğimizi bilerek bu masaya oturduk.” diyorsa, klasik tehdit dili doğal olarak etkisini kaybedebilir.

    Hiciv tam da burada ortaya çıkıyor: Yıllarca başkalarını korkutarak politika üretenler, korkmayan biriyle karşılaşınca ilk kez kendi yöntemlerinin işe yaramadığı gerçeğiyle yüzleştiler. Korkuyu silah olarak kullananların en büyük kabusu, korkmayan bir rakiptir.

    Ve belki de bu yüzden, bazı masalarda en yüksek sesle konuşan taraf değil; korkutulamayan taraf daha fazla dikkat çeker. Çünkü korkunun hüküm sürmediği yerde, tehdidin de pazarlık gücü azalır.

  • KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI: TARİHSEL, HUKUKİ, ASKERÎ VE JEOPOLİTİK BOYUTLARIYLA TÜRKİYE’NİN GARANTÖRLÜK MÜDAHALESİ

    KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI: TARİHSEL, HUKUKİ, ASKERÎ VE JEOPOLİTİK BOYUTLARIYLA TÜRKİYE’NİN GARANTÖRLÜK MÜDAHALESİ


    KIBRIS MESELESİNİN ÇOK BOYUTLU YAPISI

    Kıbrıs Adası, tarih boyunca Doğu Akdeniz’in en önemli jeostratejik merkezlerinden biri olmuştur. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişme noktasında yer alan ada, sahip olduğu coğrafi konum nedeniyle yüzyıllar boyunca büyük güçlerin siyasi, askerî ve ekonomik rekabetine sahne olmuştur. Akdeniz’in doğusunda deniz yollarını kontrol eden konumu, Orta Doğu, Süveyş Kanalı ve Anadolu yarımadasına olan yakınlığı, Kıbrıs’ı yalnızca bölgesel değil aynı zamanda küresel güç dengeleri açısından da vazgeçilmez bir merkez hâline getirmiştir.

    Kıbrıs meselesi yalnızca iki toplum arasında yaşanan bir anlaşmazlık olarak değil; uluslararası hukuk, güvenlik politikaları, enerji jeopolitiği, diplomasi ve uluslararası ilişkiler disiplinlerini yakından ilgilendiren çok boyutlu bir sorun olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışma, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı tarihsel, hukuki, askerî ve jeopolitik boyutlarıyla ele alarak, Türkiye’nin garantörlük müdahalesinin nedenlerini, sürecini ve sonuçlarını bilimsel bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır.


    TARİHSEL ARKA PLAN: OSMANLI DÖNEMİNDEN İNGİLİZ SÖMÜRGE YÖNETİMİNE KIBRIS (1571-1955)

    Kıbrıs’ın Jeostratejik Konumu ve Tarihsel Önemi

    Kıbrıs Adası, yaklaşık 9.251 kilometrekare yüzölçümüne sahip olup, Anadolu’nun güney kıyılarına yaklaşık 65 kilometre, Suriye kıyılarına yaklaşık 100 kilometre, Lübnan’a 180 kilometre, İsrail’e 250 kilometre, Mısır’a ise yaklaşık 380 kilometre uzaklıktadır. Bu konumuyla Kıbrıs, tarih boyunca Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarını birbirine bağlayan deniz ticaret yollarının merkezinde yer almıştır.

    Doğu Akdeniz’e hâkim bir noktada bulunan ada, yalnızca ticaret yollarını kontrol etmek açısından değil, aynı zamanda askerî harekâtların planlanması, deniz güvenliğinin sağlanması ve bölgesel güç projeksiyonu bakımından da büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle tarih boyunca Mısır, Pers, Roma, Bizans, Haçlı Devletleri, Venedik Cumhuriyeti ve Osmanlı Devleti gibi pek çok siyasi güç Kıbrıs’ı kontrol altına almaya çalışmıştır.

    Günümüzde de adanın jeostratejik önemi azalmamış, aksine Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon rezervleri, deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmazlıklar ve enerji nakil projeleri nedeniyle daha da artmıştır. Bu durum, Kıbrıs meselesini yalnızca iki toplum arasındaki siyasi bir sorun olmaktan çıkararak uluslararası güvenlik ve enerji politikalarının merkezine yerleştirmiştir.

    Osmanlı Fethi ve Adadaki Türk Varlığının Temelleri

    1570 yılında Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu adaya çıkarma yapmış, Lefkoşa kısa sürede ele geçirilmiştir. Ardından Magosa Kalesi uzun süren kuşatmanın sonunda 1 Ağustos 1571 tarihinde teslim olmuş ve böylece Kıbrıs tamamen Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.

    Osmanlı Devleti, fethedilen bölgelerde uyguladığı “İskân ve Sürgün” politikasını Kıbrıs’ta da hayata geçirmiştir. Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden özellikle Karaman, Konya, İçel, Alanya, Antalya, Aksaray, Kayseri ve çevresinden çok sayıda Türk aile adaya yerleştirilmiştir ve sürülmüştür. Bu iskân ve sürgün politikasının temel amaçları arasında Osmanlıya tehdit olarak görülen Türkmen Alevi- Bektaşilerin adaya sürgünü ve adanın güvenliğinin sağlanması, tarımsal üretimin artırılması, ekonomik hayatın canlandırılması ve Osmanlı yönetiminin adada kalıcı hâle getirilmesi bulunmaktaydı.

    Osmanlı yönetiminin Kıbrıs’taki en önemli uygulamalarından biri vakıf sisteminin kurulması olmuştur. Vakıflar yalnızca dinî kurumların finansmanını sağlamakla kalmamış; eğitim, sağlık, sosyal yardım ve şehirleşme faaliyetlerinin de temelini oluşturmuştur. Ada genelinde çok sayıda cami, medrese, tekke, han, hamam, çeşme ve kervansaray inşa edilmiştir. Lefkoşa’daki Selimiye Camii, Lala Mustafa Paşa Camii ve çok sayıda tarihî eser bu dönemin günümüze ulaşan önemli mimari mirasları arasında yer almaktadır.

    İngiliz Sömürge Yönetimi ve Rum Enosis Hareketinin Yükselişi

    1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu askerî ve ekonomik zorluklar neticesinde imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile adanın yönetimi, hukuken Osmanlı egemenliği devam etmekle birlikte fiilen Birleşik Krallık’a bırakılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine 1914 yılında ada tek taraflı olarak ilhak edilmiş, 1923 Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti bu durumu uluslararası hukuk bakımından kabul etmiştir.

    İngiliz sömürge yönetimi altında Kıbrıs Rum toplumunda Enosis düşüncesi giderek güç kazanmıştır. Enosis, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını hedefleyen siyasi ve milliyetçi bir ideoloji olarak XIX. yüzyılın sonlarından itibaren özellikle Rum Ortodoks Kilisesi’nin öncülüğünde gelişmiştir. Megali İdea anlayışının doğal bir uzantısı olarak görülen bu hedef, zaman içerisinde yalnızca siyasi taleplerle sınırlı kalmamış, silahlı örgütlenmeleri de beraberinde getirmiştir.

    EOKA’nın Kuruluşu ve Silahlı Hareketlenme

    1955 yılında General Georgios Grivas liderliğinde kurulan EOKA (Ethniki Organosis Kyprion Agoniston – Kıbrıs Mücadelesi Ulusal Örgütü), Enosis hedefini gerçekleştirmek amacıyla İngiliz yönetimine karşı silahlı mücadele başlatmıştır. Örgütün temel hedefi İngilizleri adadan çıkarmak ve Enosis’i gerçekleştirmekti. Ancak EOKA’nın faaliyetleri zaman içerisinde yalnızca İngiliz güvenlik güçlerini değil, Enosis’e karşı çıkan Rumları ve Kıbrıs Türk toplumunu da etkileyen bir şiddet sürecine dönüşmüştür.

    EOKA’nın ortaya çıkışı, Kıbrıs tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuş; silahlı çatışmaların yaygınlaşması, Türk toplumunun güvenlik arayışlarını hızlandırmış ve ilerleyen yıllarda Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulmasına zemin hazırlamıştır.

    Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Kuruluşu ve Rolü

    Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini sağlamak amacıyla 1958 yılında kurulmuştur. TMT’nin temel görevleri; Kıbrıs Türk halkını saldırılara karşı korumak, yerel savunma birlikleri oluşturmak, haberleşme ve istihbarat ağı kurmak, Türk toplumunun siyasi varlığını korumak ve gerektiğinde silahlı savunma yapmak olarak belirlenmiştir.

    TMT kısa süre içerisinde ada genelinde geniş bir teşkilatlanma ağı oluşturmuştur. Lefkoşa, Mağusa, Girne, Lefke, Limasol, Baf ve diğer bölgelerde yerel yapılanmalar kurulmuştur. TMT’nin en önemli özelliklerinden biri, Kıbrıs Türk toplumunda ortak bir savunma bilinci oluşturmasıdır.


    ZÜRİH VE LONDRA ANTLAŞMALARI’NDAN KIBRIS CUMHURİYETİ’NE (1959-1963)

    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluşu ve Ortaklık Devleti Modeli

    1959 yılında imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları, Kıbrıs sorununa siyasi bir çözüm oluşturmayı ve adada iki toplumun birlikte yaşayabileceği yeni bir devlet düzeni kurmayı amaçlamıştır. Bu antlaşmaların sonucunda 16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak kurulmuştur.

    Yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, klasik anlamda bir çoğunluk yönetimine değil, iki toplumlu ortaklık esasına dayanan özel bir anayasal yapıya sahipti. Cumhurbaşkanı Rum toplumundan, Cumhurbaşkanı yardımcısı ise Türk toplumundan seçilecekti. Devlet kurumlarında iki toplum arasında belirli oranlarda temsil öngörülmüştü. Ayrıca ayrı belediyeler oluşturulması, dinî ve kültürel hakların korunması gibi hükümler de anayasal güvence altına alınmıştı.

    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş belgeleri üç temel antlaşmaya dayanmaktaydı: Kuruluş Antlaşması, Garanti Antlaşması ve İttifak Antlaşması. Bu düzenlemelerle Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık garantör devletler olarak belirlenmişti.

    Anayasal Kriz ve 1963 Kanlı Noel Olayları

    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu, başlangıçta iki toplum arasında bir uzlaşma ortamı oluşturmuş olsa da, kısa süre içinde anayasal düzenin uygulanmasına ilişkin sorunlar ortaya çıkmıştır. Rum siyasi çevrelerinin önemli bir bölümü, yeni devlet yapısını Enosis hedefinin önünde bir engel olarak görmekteydi. Türk tarafı ise kurulan devletin kalıcı olması gerektiğini ve iki toplumlu ortaklık yapısının korunmasını savunmaktaydı.

    1963 yılında Cumhurbaşkanı III. Makarios tarafından ortaya konulan 13 maddelik anayasa değişikliği önerisi, Türk toplumunun siyasi güvencelerini önemli ölçüde azaltacağı gerekçesiyle Türk tarafı tarafından kabul edilmemiştir. Taraflar arasında uzlaşma sağlanamaması, siyasi krizin derinleşmesine yol açmıştır.

    21 Aralık 1963 tarihinde Lefkoşa’da meydana gelen olaylar, Kıbrıs tarihinde “Kanlı Noel” olarak anılan dönemin, Kıbrıs’ta Türklere karşı yapılan soykırım ve etnik temizliğin başlangıcı kabul edilmektedir. Bu olayların ardından Türk ve Rum toplumları arasında silahlı çatışmalar başlamıştır. Çatışmalar kısa sürede Lefkoşa başta olmak üzere adanın birçok bölgesine yayılmıştır. 1963 olaylarının ardından Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortaklık yapısı fiilen sona ermiş ve yönetim Rumların kontrolündeki bir yapıya dönüşmüştür.

    Birleşmiş Milletler’in Müdahalesi ve Barış Gücü

    1963 sonlarında artan çatışmalar üzerine uluslararası toplum harekete geçmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1964 yılında Kıbrıs’a Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) gönderilmesine karar vermiştir. Barış gücü, adada çatışmaların kontrol altına alınması ve taraflar arasında tampon bölge oluşturulması amacıyla görevlendirilmiştir. Lefkoşa’da oluşturulan ve zamanla “Yeşil Hat” olarak anılan bölge, adanın fiilî ayrışmasının sembollerinden biri hâline gelmiştir.


    1964-1974 DÖNEMİ: KIBRIS TÜRKLERİNİN YAŞAM MÜCADELESİ VE HAREKÂTA GİDEN SÜREÇ

    Kıbrıs Türklerinin Kuşatma Altındaki Yaşamı

    1964 sonrası dönemde Kıbrıs Türk toplumu ciddi güvenlik ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Birçok Türk köyü boşaltılmış, çok sayıda kişi daha güvenli kabul edilen bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır. Türk nüfusun yoğun olduğu bölgeler, Türk toplumunun önemli yaşam merkezleri hâline gelmiştir.

    Bu dönemde Kıbrıs Türkleri kendi iç dayanışma mekanizmalarını geliştirmiştir. Eğitim, sağlık, güvenlik ve ekonomik faaliyetler büyük ölçüde toplum içi organizasyonlarla sürdürülmüştür. Kısıtlı imkânlara rağmen Türk toplumu sosyal yapısını korumaya çalışmış, siyasi ve kültürel kurumlarını güçlendirmiştir.

    1967 Geçitkale ve Boğaziçi Olayları

    1967 yılı, Kıbrıs’ta yeniden ciddi çatışmaların yaşandığı bir dönem olmuştur. Yunanistan’daki askerî cunta yönetiminin desteğini alan Rum Millî Muhafız birlikleri, Geçitkale ve Boğaziçi bölgelerinde Türk yerleşimlerine yönelik operasyonlar gerçekleştirmiştir. Çatışmalar sonucunda çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş ve bölgede büyük bir güvenlik krizi meydana gelmiştir.

    Türkiye, bu gelişmeler üzerine askerî müdahale seçeneğini yeniden gündeme getirmiştir. Yaşanan kriz, Yunanistan ile Türkiye arasında doğrudan çatışma riskini artırmış, ancak diplomatik girişimler sonucunda Yunanistan adadaki bazı askerî unsurlarını geri çekmiştir. Bu olay, 1974’e giden süreçte önemli bir dönüm noktası olmuştur.

    Yunanistan’daki Askerî Cunta ve Kıbrıs Politikası

    1967 yılında Yunanistan’da iktidarı ele geçiren askerî cunta, Kıbrıs konusunda daha sert ve milliyetçi bir politika izlemiştir. Cunta yönetimi, Enosis hedefini desteklemiş ve Kıbrıs’taki Rum milliyetçi çevrelerle yakın ilişkiler kurmuştur. Ancak Cumhurbaşkanı Makarios, özellikle 1960 sonrası dönemde daha bağımsız bir Kıbrıs politikası izlemeye çalışmış ve doğrudan Yunanistan’a bağlanma fikrine mesafeli yaklaşmıştır. Bu durum, Makarios ile Yunan cuntasının desteklediği radikal Enosis yanlısı gruplar arasında gerilime neden olmuştur.

    15 Temmuz 1974 Darbesi

    15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs’ta, Yunanistan’daki askerî cunta yönetiminin desteğiyle bir darbe gerçekleştirilmiştir. Darbe, Kıbrıs Millî Muhafız Ordusu içerisinde görev yapan Yunan subaylarının desteğiyle yürütülmüş ve Cumhurbaşkanı III. Makarios görevden uzaklaştırılmıştır. Darbe sonrasında Nikos Sampson yönetimi kurulmuştur. Sampson, geçmişte EOKA içerisinde faaliyet göstermiş ve Enosis yanlısı görüşleriyle bilinen bir isimdi.

    Türkiye, bu gelişmeleri 1960 Garanti Antlaşması kapsamında değerlendirmiştir. Yeni yönetimin kurulmasıyla birlikte ortaya çıkan endişeler arasında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninin tamamen ortadan kalkması, Enosis’in fiilen gerçekleştirilmesi ihtimali, Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğinin tehlikeye girmesi, Türklere karşı soykırım ve etnik temizlik olaylarının olması ve Türkiye’nin garantörlük sorumluluğunun ihlal edilmesi bulunmaktaydı.


    KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI: BİRİNCİ SAFHA (20-22 TEMMUZ 1974)

    Harekât Kararının Alınması ve Hukuki Dayanakları

    Darbe sonrasında oluşan siyasi durum ve diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalması üzerine Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti harekete geçme kararı almıştır. Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki hükümet, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne müdahale hazırlıkları yapılması talimatını vermiştir.

    Türkiye, harekâtın hukuki dayanağını 1960 Garanti Antlaşması’nın IV. maddesine dayandırmış ve müdahalenin anayasal düzeni yeniden tesis etmeyi, Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlamayı ve adada barışı tesis etmeyi amaçladığını açıklamıştır. Türk hükümeti, harekâtın temel gerekçelerini şu şekilde sıralamıştır: 1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan hakların kullanılması, Kıbrıs Türk halkının can ve mal güvenliğinin sağlanması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninin yeniden tesis edilmesi ve adanın Yunanistan’a bağlanmasını amaçlayan girişimlerin engellenmesi.

    Türkiye, askerî müdahale kararından önce diplomatik yolları kullanmaya çalışmıştır. Başbakan Bülent Ecevit hükümeti, öncelikle Birleşik Krallık ile görüşerek ortak hareket edilmesi yönünde girişimlerde bulunmuştur. Ancak İngiltere’nin ortak askerî müdahaleye yanaşmaması üzerine Türkiye tek başına hareket etme seçeneğiyle karşı karşıya kalmıştır.

    Askerî Operasyonlar: Girne Çıkarması ve Hava İndirme

    20 Temmuz 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri, denizden çıkarma ve havadan indirme unsurlarını kullanarak Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlatmıştır. Harekâtın ilk aşamasında temel hedefler; Girne bölgesinde güvenli bir çıkarma alanı oluşturmak, hava indirme birlikleriyle stratejik noktaları kontrol altına almak, Lefkoşa çevresindeki Türk birlikleriyle bağlantı kurmak ve Türk toplumunun yoğun yaşadığı bölgelerin güvenliğini sağlamak olarak belirlenmiştir.

    Kıbrıs Barış Harekâtı’nın en önemli askerî aşamalarından biri Girne bölgesine yapılan çıkarma operasyonudur. Girne, coğrafi konumu nedeniyle stratejik öneme sahipti. Türkiye kıyılarına en yakın bölgelerden biri olması ve Lefkoşa ile bağlantı kurulmasına imkân sağlaması nedeniyle harekât planında merkezi bir yere sahipti. Türk çıkarma birlikleri, yoğun hazırlıkların ardından Girne sahillerine ulaşmıştır.

    Kıbrıs Barış Harekâtı’nın dikkat çeken unsurlarından biri hava indirme operasyonlarıdır. Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklarla paraşüt birlikleri Lefkoşa çevresindeki belirlenen bölgelere indirilmiştir. Hava indirme birliklerinin temel görevleri; stratejik bölgeleri kontrol altına almak, Türk birliklerinin ilerlemesini kolaylaştırmak, Kıbrıs Türk savunma unsurlarıyla birleşmek ve Rum ile Yunan birliklerinin koordinasyonunu bozmak ve Türklere karşı soykırım ve etnik temizliğe bir son vermek olarak belirlenmiştir.

    Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı ve TMT’nin Rolü

    1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları kapsamında adada bulunan Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı (KTKA), 1974 Harekâtı sırasında önemli görevler üstlenmiştir. KTKA birlikleri; Lefkoşa bölgesinde savunma görevleri yürütmüş, Türk birliklerinin ilerleyişini desteklemiş ve Yunan ile Rum birliklerinin hareketlerini sınırlamaya çalışmıştır.

    Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Kıbrıs Türk toplumunun yerel savunma gücü olan Türk Mukavemet Teşkilatı ve mücahit birlikleri de önemli görevler üstlenmiştir. Mücahitlerin faaliyetleri arasında Türk köylerinin korunması, yerel savunmanın sürdürülmesi, Türklere karşı yapılan soykırımların ve etnik temizliğin durdurulması Türk birliklerine rehberlik edilmesi ve haberleşme ile lojistik desteğin sağlanması bulunmaktaydı.

    Ateşkes ve Birinci Safhanın Sonuçları

    22 Temmuz 1974 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çağrıları sonucunda ateşkes ilan edilmiştir. 20-22 Temmuz 1974 tarihleri arasındaki birinci harekât sonucunda Girne bölgesinde Türk askerî varlığı oluşturulmuş, Türk birlikleri ile Kıbrıs Türk savunma unsurları arasında bağlantı kurulmuş, Lefkoşa çevresinde stratejik noktalar kontrol altına alınmış ve Kıbrıs Türk toplumunun önemli bir bölümünün güvenliği sağlanmıştır.


    CENEVRE GÖRÜŞMELERİ VE İKİNCİ HAREKÂT (AĞUSTOS 1974)

    Cenevre Konferansları ve Diplomatik Süreç

    Birinci harekât sonrasında taraflar, garantör devletler olan Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın katılımıyla Cenevre’de görüşmelere başlamıştır. Cenevre görüşmelerinin temel amacı; ateşkes düzeninin kalıcı hâle getirilmesi, Kıbrıs’ta yeni bir siyasi yapının oluşturulması, Türk ve Rum toplumlarının güvenliğinin sağlanması ve garantörlük sisteminin geleceğinin belirlenmesi olarak belirlenmiştir.

    Türkiye konferansta temel olarak iki toplumlu ve iki kesimli bir siyasi düzenin gerekliliğini vurgulamıştır. Türk tarafı, 1963 sonrası yaşanan gelişmeler nedeniyle iki toplumun yeniden ortak bir devlet yapısı içerisinde güvenli biçimde yaşamasının zor olduğunu savunmuştur. Rum ve Yunan tarafı ise daha merkezi bir devlet yapısını korumak istemiş, Türk tarafının taleplerine mesafeli yaklaşmıştır.

    8 Ağustos 1974 tarihinde başlayan ikinci Cenevre görüşmelerinde Türkiye, Kıbrıs’ta iki bölgeli ve iki toplumlu bir federatif yapıya dayalı çözüm önerisini gündeme getirmiştir. Ancak Rum ve Yunan tarafı bu önerilere olumlu yaklaşmamış, merkezi devlet yapısının korunmasını istemiştir. Görüşmeler sırasında özellikle Türk askerinin durumu, bölgesel yönetim düzeni, güvenlik garantileri ve anayasal yapı konularında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.

    “Ayşe Tatile Çıksın” ve İkinci Harekât

    Cenevre görüşmelerinden sonuç alınamaması üzerine Türkiye, askerî harekâtın ikinci aşamasını başlatma kararı almıştır. 14 Ağustos 1974 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri, “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla ikinci harekâtı başlatmıştır. Bu ifade, dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in kızı Ayşe’nin adından gelen ve harekâtın başlayacağını belirten şifreli mesaj olarak bilinmektedir.

    İkinci harekâtın temel amacı; Türk toplumunun güvenliğini kalıcı hâle getirmek, stratejik bölgeleri kontrol altına almak, askerî tehditleri ortadan kaldırmak ve daha güçlü bir müzakere zemini oluşturmak olarak açıklanmıştır.

    Stratejik Bölgelerin Kontrolü

    14 Ağustos 1974 tarihinde başlayan ikinci harekât, birinci harekâta göre daha geniş kapsamlı olmuştur. Türk birlikleri kuzey yönünde ilerleyerek; Lefke, Güzelyurt, Mağusa çevresi ve Mesarya Ovası gibi stratejik bölgelerde kontrol sağlamıştır.

    İkinci harekâtın önemli hedeflerinden biri Mağusa bölgesiydi. Mağusa; Doğu Akdeniz kıyısındaki konumu, limanı, ekonomik önemi ve askerî stratejik değeri nedeniyle büyük önem taşımaktaydı. Türk birliklerinin Mağusa bölgesinde kontrol sağlaması, kuzeyde güvenli bir alan oluşturulması açısından kritik kabul edilmiştir.

    İkinci harekât sonucunda adanın yaklaşık üçte birlik kuzey bölümü Türk askerî kontrolüne geçmiştir. Bu durum, Kıbrıs’ın günümüzdeki fiilî coğrafi yapısının temelini oluşturmuştur.

    Ateşkes ve Yeni Askerî Dengeler

    14-16 Ağustos 1974 tarihleri arasındaki ikinci harekât sonrasında Birleşmiş Milletler’in çağrılarıyla yeni bir ateşkes süreci başlamıştır. Bu tarihten sonra Kıbrıs’ta fiilen iki ayrı yönetim alanı ortaya çıkmıştır. Kuzeyde Kıbrıs Türk toplumunun kontrolündeki bölge, güneyde ise Rum yönetiminin kontrolündeki bölge oluşmuştur.


    1974 SONRASI SİYASİ YAPILANMA VE KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU (1975-1983)

    Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin Kuruluşu

    13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiştir. Bu adım, Kıbrıs Türk toplumunun kendi kendini yönetme iradesinin kurumsallaştırılması açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluş amacı; Kıbrıs Türk toplumunun siyasi örgütlenmesini sağlamak, federal çözüm görüşmelerine hazırlanmak ve Türk toplumunun yönetim kapasitesini geliştirmek olarak açıklanmıştır.

    1977 Doruk Anlaşması ve 1979 Denktaş-Kyprianu Anlaşması

    1977 yılında Kıbrıs Türk lideri Rauf Denktaş ile Rum lideri Makarios arasında gerçekleştirilen görüşme sonucunda iki taraf arasında belirli ilkeler üzerinde uzlaşma sağlanmıştır. 1977 Doruk Anlaşması olarak bilinen bu mutabakatın temel unsurları; federal bir Kıbrıs Cumhuriyeti oluşturulması, iki toplumlu ve iki bölgeli bir yapı kurulması ve yönetimde siyasi eşitlik ilkesinin korunması şeklinde özetlenebilir.

    1979 yılında Kıbrıs Türk lideri Rauf Denktaş ile Rum lideri Spiros Kyprianu arasında yeni bir görüşme gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmede de federal çözüm temelinde müzakerelerin sürdürülmesi kararlaştırılmıştır. Ancak tarafların egemenlik anlayışı, yönetim modeli, toprak düzenlemeleri ve güvenlik garantileri konularındaki farklılıkları devam etmiştir.

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İlanı

    15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunu ilan etmiştir. Bağımsızlık bildirgesinde temel gerekçeler; Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliğinin korunması, güvenliğinin sağlanması, kendi kaderini tayin hakkının kullanılması ve kalıcı barış için yeni bir siyasi yapı oluşturulması olarak açıklanmıştır.

    KKTC, kuruluşundan itibaren demokratik devlet kurumları oluşturmaya yönelmiştir. Devlet yapısının temel unsurları; Cumhurbaşkanlığı makamı, Cumhuriyet Meclisi, Hükûmet sistemi, yargı organları ve yerel yönetimler olarak şekillenmiştir.

    Uluslararası Tepkiler

    KKTC’nin ilanı uluslararası alanda farklı tepkilere yol açmıştır. Türkiye, KKTC’yi tanıyan ilk ve uzun süre tek ülke olmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bazı kararlarında KKTC’nin ilanına ilişkin eleştiriler yer almış ve taraflara müzakere yoluyla çözüm çağrısı yapılmıştır. Rum tarafı ise KKTC’nin kuruluşunu kabul etmemiş ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek meşru temsilci olduğunu savunmuştur.


    ULUSLARARASI DİPLOMASİ, ANNAN PLANI VE GÜNÜMÜZDEKİ SİYASİ DURUM

    Annan Planı ve 2004 Referandumları

    Kıbrıs sorununda en kapsamlı çözüm girişimlerinden biri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan Annan Planı olmuştur. Plan, 2002 yılından itibaren yoğun müzakereler sonucunda şekillenmiştir. Annan Planı’nın temel amacı sözde ; “Kıbrıs’ta iki toplumlu yeni bir ortak devlet kurmak, Türk ve Rum toplumlarının siyasi eşitliğini sağlamak ve güvenlik ile mülkiyet sorunlarına çözüm üretmek” olarak belirlenmiştir.

    24 Nisan 2004 tarihinde Annan Planı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde halk oylamasına sunulmuştur. Kıbrıs Türk toplumunda plan %64,91 oranında “Evet” oyu alırken, Kıbrıs Rum toplumunda %75,83 oranında “Hayır” oyu çıkmıştır. Böylece Annan Planı yürürlüğe girememiştir.

    Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği Üyeliği

    Annan Planı’nın reddedilmesinden kısa süre sonra, 1 Mayıs 2004 tarihinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliği’ne üye olmuştur. Bu gelişme, Kıbrıs meselesinde yeni bir siyasi ortam oluşturmuştur. Türkiye ve KKTC açısından en önemli eleştiri noktası, çözüm olmadan Rum yönetiminin AB’ye kabul edilmesidir. Türk tarafına göre bu durum, Rum yönetimine uluslararası alanda ek avantaj sağlamış ve çözüm müzakerelerinde dengeyi etkilemiştir.

    Crans-Montana Görüşmeleri ve Sonrası

    2017 yılında İsviçre’nin Crans-Montana kentinde gerçekleştirilen görüşmeler, federal çözüm arayışlarının en önemli aşamalarından biri olmuştur. Görüşmelere; Kıbrıs Türk ve Rum liderleri, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık katılmıştır. Ancak güvenlik ve garantiler başta olmak üzere temel konularda uzlaşma sağlanamamış ve görüşmeler sonuçsuz kalmıştır.

    Bu başarısızlık sonrasında Kıbrıs Türk tarafında iki devletli çözüm yaklaşımı daha fazla destek görmeye başlamıştır. Günümüzde Türkiye ve KKTC, iki devletli çözüm modelini savunmaktadır. Bu yaklaşımın temel unsurları; iki tarafın egemen eşitliği, uluslararası statünün karşılıklı kabulü ve iş birliğine dayalı ilişkiler kurulması olarak ifade edilmektedir. Rum tarafı ise federal çözüm modelini savunmaya devam etmektedir.


    KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NIN HUKUKİ BOYUTU VE ULUSLARARASI HUKUK TARTIŞMALARI

    Garanti Antlaşması’nın Hukuki Çerçevesi

    1960 Garanti Antlaşması, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temel kuruluş belgelerinden biridir. Antlaşmanın amacı; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını korumak, anayasal düzenini güvence altına almak ve adanın başka bir devletle birleşmesini veya bölünmesini önlemektir. Antlaşmanın IV. maddesi, taraflara belirli şartlar altında harekete geçme imkânı tanımaktaydı.

    Türkiye, 1974 müdahalesini bu maddeye dayanarak gerçekleştirdiğini açıklamıştır. Türkiye’ye göre 15 Temmuz 1974 darbesi; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini ortadan kaldırmış, Enosis hedefini yeniden gündeme getirmiş ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini tehdit etmiştir. Bu nedenle Türkiye, garantör devlet olarak müdahale hakkını kullandığını savunmuştur.

    Uluslararası Hukuk Tartışmaları

    Uluslararası hukuk değerlendirmelerinde farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Bazı çevreler müdahaleyi garantörlük hakkı çerçevesinde değerlendirirken, bazıları özellikle 1974 sonrası askerî durumun devamı konusunda eleştiriler yöneltmiştir. Bu farklı yorumlar, Kıbrıs meselesinin uluslararası hukuk açısından karmaşık yapısını göstermektedir.

    Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti müdahaleyi garantörlük hakkının kullanılması olarak değerlendirirken, bazı devletler ve uluslararası kuruluşlar özellikle ikinci harekâtın kapsamına ilişkin farklı değerlendirmeler yapmıştır. Bu durum, Kıbrıs meselesinin günümüzde de uluslararası hukuk açısından tartışmalı konularından biri olmasına neden olmuştur.


    KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NIN ASKERÎ VE STRATEJİK DEĞERLENDİRMESİ

    Askerî Operasyonun Analizi

    Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin deniz, hava ve kara unsurlarını birlikte kullandığı önemli askerî operasyonlardan biridir. Harekâtın temel askerî özellikleri; amfibi çıkarma operasyonu, hava indirme faaliyetleri, komando harekâtı, kara ilerleyişi ve yerel direniş unsurlarıyla koordinasyon olarak sıralanabilir.

    Birinci harekât safhasında Girne bölgesinde oluşturulan çıkarma hattı ve Lefkoşa bağlantısı, operasyonun başarısında belirleyici olmuştur. İkinci harekât safhasında ise Türk birlikleri daha geniş alanlarda kontrol sağlamış ve bugünkü fiilî sınırların oluşmasına neden olan askerî durum ortaya çıkmıştır.

    Türkiye Açısından Stratejik Önem

    Kıbrıs Barış Harekâtı Türkiye açısından yalnızca Kıbrıs Türklerinin güvenliğiyle ilgili değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz güvenliği bakımından da önemli sonuçlar doğurmuştur. Türkiye açısından harekâtın sonuçları; Kıbrıs Türk toplumunun güvenli bir bölgede yaşamasının sağlanması, Türklere karşı yapılan soykırımın ve etnik temizliğin durdurulması, Doğu Akdeniz’deki stratejik dengenin değişmesi, Türkiye’nin bölgesel güvenlik politikasında Kıbrıs’ın öneminin artması ve garantörlük rolünün fiilen uygulanması şeklinde değerlendirilmiştir.

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığı, Türkiye açısından yalnızca tarihî ve kültürel bağlarla değil, aynı zamanda güvenlik ve jeopolitik unsurlarla da değerlendirilmektedir. Kıbrıs Adası; Doğu Akdeniz’in merkezinde bulunması, deniz ulaşım yollarına yakınlığı, bölgesel enerji kaynakları açısından önemi ve Türkiye’nin güney güvenliği açısından taşıdığı değer nedeniyle stratejik bir konuma sahiptir.

    Kıbrıs’ın Jeopolitik Önemi ve Doğu Akdeniz Enerji Politikaları

    Günümüzde Kıbrıs meselesi yalnızca siyasi bir anlaşmazlık değildir. Ada, Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Kıbrıs’ın önemi; deniz ulaşım yolları üzerindeki konumu, enerji kaynaklarına yakınlığı, bölgesel güvenlik dengeleri ve Türkiye’nin güney güvenliği açısından değerlendirilmektedir.

    Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon aramaları, Kıbrıs çevresindeki deniz yetki alanları tartışmalarını daha da önemli hâle getirmiştir. Bu durum, Kıbrıs meselesini yalnızca iki toplum arasındaki siyasi bir sorun olmaktan çıkararak uluslararası güvenlik ve enerji politikalarının merkezine yerleştirmiştir.


    KIBRIS SORUNUNUN İNSANÎ BOYUTU VE ŞEHİTLER

    Şehitler ve Kayıplar

    Kıbrıs Barış Harekâtı, önemli insan kayıplarının yaşandığı tarihî bir süreçtir. Harekât sırasında 498 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ve 786 Kıbrıs Türk mücahidi şehit olmuştur. Ayrıca harekât öncesindeki çatışma döneminde çok sayıda Kıbrıs Türkü soykırıma ve etnik temizliğe uğramıştır.

    Mülkiyet ve Göç Sorunları

    Kıbrıs meselesinin en önemli unsurlarından biri de insanî sonuçlarıdır. 1974 öncesi ve sonrası dönemde; nüfus hareketleri yaşanmış, insanlar yaşadıkları bölgeleri terk etmek zorunda kalmış, kayıp kişiler sorunu ortaya çıkmış ve mülkiyet anlaşmazlıkları oluşmuştur. Bu konular, günümüzde devam eden müzakere süreçlerinin temel başlıkları arasında yer almaktadır.


    SONUÇ: TARİHSEL BİR DÖNÜM NOKTASI OLARAK KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI

    Kıbrıs Barış Harekâtı, yalnızca 20 Temmuz 1974 tarihinde başlayan bir askerî operasyon değildir. Bu harekât; tarihî, hukuki, siyasi, askerî ve jeopolitik boyutları olan uzun bir sürecin sonucudur. Kıbrıs meselesinin temelinde; ada üzerindeki egemenlik tartışmaları, iki toplumun güvenlik kaygıları, Enosis politikası, garantörlük sistemi ve Doğu Akdeniz’in stratejik önemi yer almaktadır.

    1974 Harekâtı sonrasında Kıbrıs’ta yeni bir siyasi gerçeklik ortaya çıkmış ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci başlamıştır. Bugün Kıbrıs meselesi hâlâ çözülmemiş uluslararası sorunlardan biri olmaya devam etmektedir. Ancak tarihsel süreç göstermektedir ki kalıcı bir çözümün temel şartları; iki toplumun bağımsız iki devletli güvenliğinin, siyasi eşitliğinin ve karşılıklı kabul edilebilir bir statünün sağlanmasıdır.

    Kıbrıs Barış Harekâtı, üzerinden geçen yıllara rağmen Türkiye, Kıbrıs Türkleri ve Doğu Akdeniz jeopolitiği açısından önemini koruyan tarihî bir dönüm noktasıdır. Kıbrıs Türk toplumu açısından harekât; Türklere karşı yapılan soykırım ve etnik temizliğin durdurulması, varoluş mücadelesinin dönüm noktası, güvenlik ortamının başlangıcı ve siyasi örgütlenmenin temel aşaması olarak kabul edilmektedir. Türkiye açısından ise harekât; Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini sağlayan, Doğu Akdeniz’deki stratejik dengeleri değiştiren ve garantörlük sorumluluğunun uygulanması olarak görülen bir gelişmedir.


    KAYNAKÇA

    Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kıbrıs Kararları.

    Dodd, Clement H. The Cyprus Imbroglio. The Eothen Press.

    Fırat, Melek. Yunanistan’la İlişkiler ve Kıbrıs Sorunu.

    Gazioğlu, Ahmet C. Kıbrıs’ta Türkler (1571-1878).

    Gazioğlu, Ahmet C. Kıbrıs Türklerinin Tarihi Mücadelesi.

    Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisi ve tarihî belgeler.

    Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı tarih çalışmaları.

    Sonyel, Salahi R. Cyprus: The Destruction of a Republic and the Continuing Crisis.

    Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs belgeleri.

    1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları.

    1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Antlaşmaları.

    1960 Garanti Antlaşması.


  • Erdoğan ve Fidan’dan İran’a Katmerli Amerikancı Teslimiyet Tavsiyesi mi, Dış Politika mı?

    Erdoğan ve Fidan’dan İran’a Katmerli Amerikancı Teslimiyet Tavsiyesi mi, Dış Politika mı?

    Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın son dönemde İran’a yönelik açıklamalarına bakıldığında ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin bölgesel güç olma iddiasıyla ne kadar örtüşüyor? Yoksa Ankara, direnenlere “teslim olun” demenin daha diplomatik bir yolunu mu tercih ediyor?

    Verilen mesajların satır araları okunduğunda İran’a adeta şu tavsiyeler yapılıyor:

    “Filistin’e, Yemen’e, Lübnan’a ve Irak’taki müttefiklerine verdiğin askeri desteği kes. Bizim yaptığımız gibi kınamalarla, açıklamalarla yetin. Söz söyle, ama dengeleri değiştirecek bir adım atma.”

    “ABD’nin Körfez’deki üslerine dokunma. O üslerden kalkan uçaklar seni bombalasa da, füzeler sana yönelse de bunu savaşın doğal sonucu olarak kabul et.”

    “Hürmüz Boğazı’nı sakın kapatma. Çünkü küresel enerji piyasaları zarar görmesin, Batı’nın petrol akışı aksamaya uğramasın. Sen savaşın bütün yükünü taşı, ama karşı tarafın ekonomik konforuna dokunma.”

    “Nükleer programından vazgeç, balistik füze kapasiteni sınırla, caydırıcılığını azalt. Güvenliğini kendi imkânlarınla sağlamak yerine, Batı’nın sana uygun gördüğü sınırlar içinde kal.”

    Bu yaklaşımın özeti şudur: Direnme, uyum sağla. İtiraz etme, taviz ver. Güç üretme, güç merkezlerine bağımlı ol.

    Oysa Türkiye’nin yakın geçmişine bakıldığında savunma sanayiinde yerlilik ve millilik söylemi en önemli siyasi başarı hikâyelerinden biri olarak sunuldu. Bugün aynı mantığın İran söz konusu olduğunda farklı bir çerçeveye oturtulması ciddi bir çelişki olarak görülmektedir. Bir ülke için yerli savunma sanayii meşru görülürken, başka bir ülkenin kendi caydırıcılık kapasitesini geliştirmesinin sorun olarak gösterilmesi tutarlı bir yaklaşım değildir.

    Dahası, İsrail’in bölgedeki askeri üstünlüğü sorgulanmazken, İran’ın savunma kapasitesinin sürekli hedef alınması, bölgede tek taraflı bir güvenlik anlayışını meşrulaştırmaktadır. Böyle bir denklem barışı değil, güç dengesizliğini derinleştirir.

    Elbette diplomasi önemlidir. Hiç kimse savaşın büyümesini istemez. Ancak diplomasi, yalnızca bir tarafa geri adım attırmaya çalışan bir mekanizmaya dönüştüğünde artık barışın değil, teslimiyetin dili olur.

    Bugün Türkiye’nin izlediği çizgi, eleştirenlere göre, “direnmeyin, taviz verin, mevcut düzeni kabullenin” anlayışını yansıtmaktadır. Eğer uluslararası sistem zaten güçlünün hukukunu dayatıyorsa, mazlumlara verilen tavsiye de sadece “sabredin” olmamalıdır.

    Çünkü tarih gösteriyor ki, uluslararası ilişkilerde saygı; çoğu zaman yalnızca haklı olmaktan değil, aynı zamanda güçlü olmaktan da geçmektedir.

  • Erdoğan ve Fidan’ın İran’a Yüz Kızartıcı Olarak Akıl Vermesi: “Teslim Olun” Çağrısı mı, Utanç Siyaseti mi?

    Erdoğan ve Fidan’ın İran’a Yüz Kızartıcı Olarak Akıl Vermesi: “Teslim Olun” Çağrısı mı, Utanç Siyaseti mi?

    Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a yönelik açıklamalarına bakınca insanın aklına tek bir soru geliyor: Siz gerçekten bir bölge ülkesinin çıkarlarını mı savunuyorsunuz, yoksa Washington ve Tel Aviv’in duymak istediği cümleleri mi kuruyorsunuz?

    Söylenenlerin özeti şudur:

    “Filistin’e, Lübnan’a, Yemen’e ve Irak’taki müttefiklerine verdiğin desteği kes.”

    “Körfez’deki Amerikan üslerine dokunma. O üslerden sana bomba yağdırılsa da ses çıkarma.”

    “Hürmüz Boğazı’nı açık tut. Senin güvenliğinden önce Batı’nın petrolü önemli.”

    “Nükleer çalışmalarını durdur, balistik füze programından vazgeç, caydırıcılığını azalt. Güvenliğini başkalarının insafına bırak.”

    Bütün bunların tek cümlelik özeti ise şudur:

    Teslim olun.

    Evet, diplomasi adı altında verilen tavsiyenin özü budur. Direnmeyin. Karşılık vermeyin. Savunma kapasitenizi azaltın. Size saldıranların ekonomik çıkarlarını da koruyun.

    Peki aynı siyasetçiler yıllardır Türkiye için ne söylüyordu?

    “Yerli ve milli savunma sanayii…”

    “Tam bağımsız Türkiye…”

    “Dışa bağımlılığı bitirdik…”

    İş Türkiye olunca yerli füze, yerli SİHA, yerli savunma sanayii bir gurur meselesi oluyor; İran olunca ise aynı savunma refleksi “vazgeçilmesi gereken bir yük” olarak sunuluyor. Bu nasıl bir tutarlılıktır?

    Bir ülkenin kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla sağlaması Türkiye için meşru, İran için ise sakıncalı mı?

    İsrail’in yüzlerce nükleer başlığı konuşulmazken İran’ın nükleer programı sürekli hedefe konuluyorsa burada güvenlik değil, güç dengesi siyaseti vardır.

    Erdoğan ve Fidan’ın kullandığı dil, eleştirenler açısından, İran’a “haklarını savun” demekten çok “şartları kabul et” çağrısı olarak okunmaktadır. Oysa tarih göstermiştir ki uluslararası ilişkilerde teslim olanların güvenliği değil, sadece teslimiyetleri garanti altına alınır.

    Bugün Gazze yerle bir edilmişken, Lübnan defalarca vurulmuşken, Suriye parçalanmışken, Irak yıllardır istikrarsızlaştırılmışken; aynı reçetenin İran’a da önerilmesi “barış çağrısı” olarak değil, birçok kişi tarafından “teslimiyet tavsiyesi” olarak değerlendirilmektedir.

    Bunun adına diplomasi diyenler olabilir.

    Ben buna başka bir isim veriyorum:

    Utanç siyaseti.

    Mazlumlara sürekli sabır tavsiye edip, saldırganlara gerçek anlamda bedel ödetmeyen bir dış politika; ne adalet üretir ne de caydırıcılık.

    Bir ülkeye “savunmanı bırak, müttefiklerinden vazgeç, ekonomik düzeni bozma, saldırılara katlan” demek; özünde “teslim ol” demektir.

    Ve bu tavsiyeyi, yıllarca “dik duracağız” söylemiyle siyaset yapanların vermesi, tarihin en büyük ironilerinden biridir.

    İktidarın bu yaklaşımı, destekleyenler tarafından “gerilimi azaltma ve diplomasi” olarak savunulabilir. Ancak eleştirenler açısından bu çizgi, bağımsız dış politikadan çok Batı’nın güvenlik önceliklerine uyum sağlayan bir yaklaşım izlenimi vermektedir. İşte tartışmanın merkezinde duran soru da budur: Türkiye gerçekten bölgesel adaletin sesi mi oluyor, yoksa güçlülerin istediği sınırlar içinde konuşan bir onursuz aktöre mi dönüşüyor?

  • “ŞAH MATIN GÖLGESİNDE: BİR VEZİR FEDA HİKÂYESİ”Nasuh’la Dayanışma Mücadelenin Adıdır

    “ŞAH MATIN GÖLGESİNDE: BİR VEZİR FEDA HİKÂYESİ”Nasuh’la Dayanışma Mücadelenin Adıdır

    Sevgili insan/ vatandaş, sen ki kafanı deve kuşu misali kuma gömmemiş, hakikatin o mübarek kokusunu almış bahtiyarlardansın. Müsaade et, sana 15 Temmuz’un asla anlatılmayan, anlatıldığında da “terör” denilip geçiştirilen o yüce hikmetini fısıldayayım.

    Düşün ki koca bir satranç tahtasının başındasın. Taşlar mercimek büyüklüğünde değil, tank, uçak, insan. Karşında oturan usta oyuncu malum: Dede Korkut değil, Uncle Sam. Bizimkiler “FETÖ” deyip geçiyor ya, hâlbuki o koca fil sadece bir piyondu. Asıl mesele, o filin üstüne koyduğun o koca Amerikan damgasını görmek. Adamlar o kadar zeki ki, darbe girişimini planlamakla kalmamış, bir de onu fark eden “derin akıl” tarafından kontrollü bir şekilde serbest bırakılmasını sağlamış. Ne derler bilirsin: “Darbeyi yap, ama çaktırma, biz de engellemeyelim, sonra da mağdur edebiyatı yapıp dünyaya ‘darbeyi püskürttük’ diye pazarlayalım.”

    İşte bu muazzam operasyonun adı: Vezir Fedası. Fil’i (yani zavallı, kullanılmış, Pentagon artığı cemaati) feda ettiler. Karşılığında ne mi aldılar? Koca bir Vezir’i: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurumlarını, yargısını, ordusunu, hazinesini. Ama asıl büyük kazanç ne biliyor musun? Erdoğan’ı Şah yapmak. Evet, yanlış duymadın. Satranç tahtasında artık o bir Şah. Ama sorun şu ki, etrafındaki bütün taşlar sadece onu korumak için var. Karşı taraf mat etmek için değil, kendi piyonlarını yemek için oynuyor.

    Bu kozmik satranç oyununda en acıklı rol ise, her zamanki gibi, Türk milletine düştü. “Mat” olmak denilen şey tam olarak bu: Her şeyin farkında olduğunu sanıp, aslında oyunun en başında çoktan kaybetmiş olduğunu anlamamak. Milletçe köprüye çıkıp tankların önüne yattık; meğerse biz o tankları durdururken, arkada Şah’ın kalesine çıkılan bütün merdivenler yağlanıyormuş. Biz vatan kurtardık sanıyoruz, meğerse onlar vezir alıyormuş.

    Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere. Çıkıp biri, mesela Nasuh Mahruki, “Yahu bu satranç tahtası biraz eğri, oyun biraz hileli galiba?” dedi diye, adamı alıp içeri tıkıyorlar. Bu neyin göstergesi? Bir hukuk devletinin refleksi mi? Yoksa doğrudan, “Bu oyunun kurallarını sadece ben bilirim, sen sesini çıkarırsan seni piyon bile yapmam, direkt tahtadan atarım” diyen bir faşist diktatörlüğün o bildik, çirkin suratı mı? Cevabı sana bırakıyorum, çünkü benim cevap vermem demokrasiye hakaret sayılıyor artık.

    Ne diyorduk? Ah, evet. Dışarıdan bakan için biz sadece “darbe girişimini püskürtmüş mağdur bir milletiz.” Ama perdenin arkasındaki akıl için hikâye çok farklı: Bir fil feda edildi, bir vezir alındı, bir adam şah yapıldı ve koca bir millet mat edildi. O gün bu gündür de tahtanın başında “Acaba bir sonraki hamle neresi olacak?” diye korkuyla bekliyoruz. Çünkü biliyoruz ki bu oyunda artık taşları değil, doğrudan oyuncuları yiyorlar.

    Velhasıl, ey halkım, satranç bitti, oyun da bitti. Şimdi sıra, “Yeni Türkiye” adı verilen o büyük ödül töreninde, madalyaları kimin göğsüne taktığını izlemekte. Ama sakın “Bu madalya biraz ağır, nefesimi kesiyor” deme. Dersen, Nasuh gibi seni de alırlar, satranç tahtasının olmadığı, sadece dört duvarın olduğu bir yere götürürler. Orası neresi mi? Buranın adına “özgürlük” diyorlar. Şah mat, piyonlar sessiz!


    PEKİ NE YAPMALI?

    Şimdi asıl meseleye gelelim. Bu satranç tahtasını devirip yeni bir oyun kurmak mümkün mü? Evet, mümkün. Ama bunun reçetesi ne korkuyla sinmek ne de öfkeyle savrulmak. Reçete üç kelime: Cesaret, siyaset, akıl. Ve bir de isim: Mücadele.

    Cesaret: Korkunun bittiği yerde başlar. Nasuh Mahruki’nin yaptığı tam olarak budur. O, dağlara tırmanan adam, şimdi en yüksek zirveye, yani hakikati söyleme zirvesine tırmanıyor. Onu demir parmaklıkların arkasına koyabilirler ama cesaretini asla hapsedemezler. Çünkü cesaret bulaşıcıdır. Bir kişi susmazsa, milyonlar susmaz. Bir kişi “Bu oyun hileli” diye bağırırsa, tribünler yıkılır. O yüzden ilk adım şu: Korkma. Duvarlar seni değil, sen duvarları yıkacaksın. Nasuh’un hücresinde yankılanan ses, aslında senin içindeki sestir. O sesi büyüt, çoğalt, sokağa taşı.

    Siyaset: Sanıldığının aksine siyaset, Ankara’nın koridorlarında dönen bir entrika oyunu değildir. Siyaset, mutfakta başlar, mahallede büyür, meydanlarda şahlanır. Bu düzen ancak yeni bir siyaset anlayışıyla değişir: Tepeden inmeci değil, tabandan yükselen; kutuplaştırıcı değil, birleştirici; “ben” değil “biz” diyen bir siyaset. Bugün Nasuh’a yapılan zulme karşı susan bir muhalefet, yarın kendi evlatlarına yapılana da susar. O yüzden siyaset kurumu, bu rejimin karşısına sadece lafla değil, ortak bir akılla, ortak bir stratejiyle çıkmalı. Çünkü unutma: Zulüm tek tek gelir, direniş birlikte.

    Akıl: Öfke iyidir, motoru çalıştırır. Ama direksiyonda akıl olmazsa, duvara toslarsın. Bu karanlık oyunu bozmanın yolu, soğukkanlı bir akıldan geçer. Her söylenene inanmamak, her gösterileni sorgulamak, her korkuya direnmek… İşte akıl budur. 15 Temmuz’un kontrollü bir senaryo olduğunu görmek için aklını kullanman yetti. Şimdi o aklı, bu senaryoyu çökertmek için de kullan. Okumak, araştırmak, paylaşmak, örgütlenmek… Hepsi aklın eseridir. Akıl, karanlığa tutulan en keskin fenerdir.

    Ve tüm bunların toplamı: Mücadele. Mücadele, bugün Nasuh’la dayanışmanın ta kendisidir. Onu yalnız bırakmamak, sesini bastırmalarına izin vermemek, adını her meydanda haykırmak… İşte gerçek mücadelenin adı budur. Nasuh’la dayanışma, sadece bir kişiye sahip çıkmak değil, bir rejime karşı diklenmenin, “Ben buradayım, biz buradayız” demenin adıdır. O cezaevinde yatıyorsa, bil ki her birimiz onun hücresinde birer penceresiyiz. O pencereleri ne kadar çok açarsak, içeriye o kadar çok ışık girer.

    Şimdi soruyorum sana ey okur: Ne yapmalı? Cevabı basit. Cesaretini topla, aklını kuşan, siyaseti kuşat, mücadeleye katıl. Çünkü bu oyun ancak biz tahtayı devirince biter. Ve o gün geldiğinde, hep beraber satrancın değil, özgürlüğün kurallarını yazacağız.

    Unutma: Nasuh’la dayanışma, mücadelenin adıdır. Ve bu mücadele, kazanılacak. Şah mat değil, Şah düştü!

  • Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar

    Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar

    Giresun’da sahildeki T dalgakırana 13 Temmuz gecesi saat 23:00’da süratle çıkan Sahil Güvenlik 73’ün Karakol Botunu Yunanlılar haber yapıp, içerisinde sivil kadınlar da varmış diyorlar.

    Yorumlarda da Yunanlılar 1 gece ansızın geliriz diyorlardı 1 gece karaya 9 oturak çıkmışlar gibi dalga geçiyorlar…

    Sorulduğundan değerlendirmem : Bu daha büyük SG 73 botu değil onun yönetimi ve kontrolündeki daha küçük kontrol botu.

    Kontrol botları SG 73’ü kaldırmadan git bak, git al, git kontrol et gibi genelde sahile yakın amaçlarla kullanılır.

    Bunlar bölgede orayı ezbere bilirler.

    Nerelerde T var, nerelerde kayalık var, nerelerde seyre mani husus var bilmemeleri imkansız.

    SG 73’te Kıdemli Üsteğmen vb Komutan varken, Kontrol botlarında genelde 1 Astsubay kontrolünde 2 uzman/er/erbaş bulundurulur.

    Radar da telsiz de vardır.

    Burada sorun; bu kaza ancak Yüksek süratle gerçekleşmiş olabilir.

    Sürati yüksek olan ancak kayalıklar üzerine böyle çıkabilir.

    Gece 23:00’da Nisan’dan itibaren yaz boyunca balıkçılık yasağı varken gece gece neyi kontrol ediyormuş, SG 73 Komutanı tarafından kontrol botuna resmi görevlendirme var mıymış?

    Kendi kafalarına göre mi Deniz Taksisi gibi dolaşıyorlarmış?

    Sığ ve ıskarça yerlerde bu yüksek sürat de ne için?

    Siviller BULANCAK/Ofran Plajı vb bir yerden gidip alınmışsa ne amaçla bota alınmışlar?

    Bu siviller ile personelde alkol vb bir durum hastane kontrollerinde var mıymış? gibi hususlarda inceleme, idari ve hukuki soruşturma yapılır ve zarar bu personele kol saati şeklinde çıkarılır.

    Umarım resmi bir açıklama da SG artık İçişleri Bakanlığına bağlı olduğundan Valilik veya Sail Güvenlik K. lığı tarafından umuma açıklanır.

    Zaten Doğu Karadeniz botları Samsun Karadeniz SG K. lığına bağlı olup, oradaki Tuğamiral bölgeye gitmiştir.

    Ama görüntü iyi değil.

    Kazaya uğrayan Bot kreynle oradan kamyon üzerine alınmış.

    Tek iyi haber ölen yok, ama devlet malına zarar var.

    Olcay Uyar

  • Yolcu gemisi MS “Akdeniz” Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı

    Yolcu gemisi MS “Akdeniz” Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı

    Yolcu gemisi MS “Akdeniz”  Avlu No. 1293.1 Eylül 1955’te başlatıldı.

    1 Eylül 1955’te, savaşın sona ermesinden bu yana sıfırdan inşa edilen ilk yolcu gemisi, AG “Weser” tersanesindeki kızaktan aşağı süzüldü.

    Saat 14.40’ta devasa gövde harekete geçti.

    Yeni gemi; onur konuklarının ve tersane işçilerinin alkışları ve iyi dilekleri eşliğinde, sakin ve heybetli bir şekilde Weser Nehri’ne süzüldü.

    AG “Weser” Direktörü Weisser,

    sipariş için Türk devlet denizcilik bankasına teşekkürlerini iletti.

    Denizcilik bankasını Profesör Ata Nutku temsil etti.

    Türk devlet denizcilik bankasından gelen bu büyük sipariş, AG “Weser”e büyük bir memnuniyetin yanı sıra

    önemli bir endişe de getirdi.

    Savaşın sona ermesi ve tersanenin yeniden inşası sonrasında tersanenin kızaklarında henüz hiçbir yolcu gemisi inşa edilmediği için, tersane geminin planlanması için bir yıla ihtiyaç duydu.

    Omurganın atılmasından birkaç ay sonra gemi şimdiden önemli ölçüde büyüdü. Çeşitli güvertelere ayrılma ve ara güvertelerdeki ambar açıklıkları görülebiliyor.

    Profesör Ata Nutku,

    Türk denetim makamına ve tersaneye dostane iş birlikleri için teşekkürlerini iletti.

    Bunun, Türk ve Alman ulusları arasındaki onlarca yıllık dostluğu da teyit ettiğini belirtti.

    Gemi şirketi, kendisi ile tersane arasındaki yakın iş birliğini daha da güçlendirme arzusunu dile getirdi.

    Gemi inşaatı profesörü Nutku’nun—

    akıcı Almanca ile yaptığı konuşmanın son sözleri henüz söylenmemişti ki,

    Bayan Nutku’nun açtığı köpüklü şarap şişesi “Akdeniz” adlı geminin pruvasına çarparak paramparça oldu.

    Sıradan bir insan bile, geminin

    önce yavaşça, sonra giderek artan bir hızla suya doğru kayarken

    daha önce denize indirilen gemilerden yapısı bakımından gözle görülür şekilde farklı olduğunu anlayabilirdi.

    Uzun sıra halindeki lumbozlar ve üst yapının kesintisiz güverteleri, geminin gelecekte bir yolcu gemisi olacağını gösteriyordu.

    “Akdeniz”in dikmeler arası uzunluğu 128 metredir.

    Geminin tonajı yaklaşık 8.000 GRT’dir;

    2.750 tonluk taşıma kapasitesi, yaklaşık 860 yolcuya hizmet veren tesisler için büyük miktarda alana ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.

    Deneme çalışması.13 Aralık 1955

    13 Aralık 1955 Salı günü, AG “Weser” tarafından savaştan sonra inşa edilen ilk yolcu gemisi,

    birkaç gün sürecek tersane deniz denemeleri için Kuzey Denizi’ne doğru yola çıktı.

    Türk devlet denizcilik şirketi Denizcilik Bankası için inşa edilen MS “Akdeniz”,

    8.800 GRT tonaja ve 860 yolcu kapasitesine sahiptir.

    Birinci sınıf, 92 yolcuya yer sunmaktadır.

    İkinci sınıfta 112 kişilik yer mevcuttur.

    Gemi yaklaşık 19 knot hıza sahiptir.

    “Akdeniz” adlı yük ve motor gemisinin yapımı tamamlandı ve gemi, tersane deniz denemeleri için yola çıkıyor.

    MS “Akdeniz”, Türk devlet denizcilik şirketi için inşa edilen iki yolcu gemisinden

    teslime hazır olan ilkidir.

    Oslo Fiyordu’ndaki tersane deniz denemeleri sırasında,

    gemi, elverişsiz hava koşullarına ve 6 şiddetindeki rüzgara rağmen,

    ölçümlü mil parkurundaki seyirde

    gereken 19 knot’lık azami hızı aşmayı başardı.

    Tersane açısından *Akdeniz*, örnek teşkil eden bir projeydi. Tersane çalışanlarının büyük bir kısmı

    daha önce *Bremen*’in inşasında görev almıştı

    ve bir yolcu gemisinin yapımı için hazır durumdaydı.

    Bununla birlikte, uzun süredir yalnızca yük gemileri ve tankerler inşa edildiği için, bir yolcu gemisi yapımının gerektirdiği özel koşullara uyum sağlamak gerekiyordu.

    Birinci sınıf yolcu salonu

    Gemi öncelikle Karadeniz ve Akdeniz’de hizmet vermek üzere konuşlandırılmıştır.

    Geminin teslim töreninde, AG “Weser” Direktörü Höland, yıl sonundan kısa bir süre önce üç yeni siparişin alındığını duyurdu.

    Bunlar arasında bir türbinli tanker, bir motorlu kargo gemisi ve bir ağır yük gemisi yer alıyordu.

    Bu siparişlerle birlikte tersane 1958 yılının sonuna kadar tamamen dolu durumda.

     __________________________________________________________________

    Yolcu gemisi MS “Karadeniz”

    Tersane No. 1294

    12 Kasım 1955’te denize indirildi.

     “Karadeniz” adlı gemi tamamlandı ve tersane deniz denemeleri için yola çıkıyor.

    Kaynak:

    Weser Kurier, Bremen günlük gazetesi

    AG “Weser” Tersanesi, Bremen.

    Selen Atasoy

  • MEDYA-BASIN…

    MEDYA-BASIN…

    TELEVİZYON…

    Medya…

    Basın evet bilmem kaçıncı kuvvettir…

    Demokrasi ve halkın bilgilenmesi açısından çok önemlidir…

    ***

    Gazeteler…Gazeteciler…

    Dergiler…Yazarlar..

    Televizyonlar…

    Radyolar…Spikerler, sunucular…

    ***

    Ancak son zamanlarda bunlar halkı bilgilendirme görevinin dışında başka bir görev yapıyorlar…

    Medya-Basın mahkemesi

    Yada;

    “Televizyon mahkemesi” görevi…

    *** 

    Siyasete hattta tüm ülkeye yön vermeye kalkıyorlar…

    Yandaşı ayrı bir telden çalıyor..

    Muhalefeti ayrı…

    Tarafsızım diyenler ise haber yapmıyor..

    Stendap yapıyor adeta…

    ***

    Son yıllardaki yayınlara bir bakın…

    Siyasetin hukukun sözde duayenleri operasyonları duyuruyor…

    Olası tutuklanacakları önceden bildiriyorlar…

    Yargılıyorlar, hüküm veriyorlar ve cezaevine yolluyorlar…

    *** 

    Yorumlar, analizler, dedikodular, varsayımlar birbirine karışıyor…

    Kimi zaman öyle bir renk değiştiriyorlar ki bukalemunlar halt etmiş…

    O yüzden kime güvenip, kime inanacağımızı bilmiyoruz artık…

    *** 

    Artık yargıyı, adaleti adliye koridorlarında değil, yargısız infazların tertiplendiği TV stüdyolarında aramaya başladık… 

    Ankara kulislerinin müdavimleri, yerine göre enflasyondan çakan, stratejist dış politikanın uzmanı olmayı da bilenler televizyonlarda boy gösteriyor…

    Ahkam kesiyorlar desem yalan olmaz…

    ***

    Durumdan vazife çıkarıp kendilerini Kaç’Ak sarayın bekçisi ilan ederek, pastadan pay kapmanın peşinde koşuyorlar…

    ***

    Bu medya televizyon mahkemeleri işe yarıyor mu?

    Hayır!..

    Yeni Türkiye ve Terörsüz Türkiye masallarına kimse inanmıyor…

    Yargının…

    Medyanın Saray’ın kucağında oturduğunu görüyor..

    *** 

    Vatandaşın çok büyük bölümü kararını çoktan vermiş durumda. .

    Özgür iradesinin askıya alınmasından son derece rahatsız…

    Kaç’Ak saray despotizmi gına getirmeye başladı…

    *** 

    Neymiş efendim;”Reis” hatta Ahabere göre “başkan” küresel siyasete yön vermeye başlamış…

    Sevsinler…

    Adam ben ne istediysem yaptı…

    Ne dersem yapar, diyor..

    Aptal olma diyor…

    *** 

    Suriye’de İslami terör örgütü HTŞ’ye destek ver diyor, veriyor…

    Askerlerin başına çuval geçiriyor…

    Ağzını açamıyor…

    Yınanistan Adaların tamamına asker ve teçhizat yığdı…

    ***

    Küresel siyasete yön verdiği söylenen asrın liderinden “tık” yok..

    Umarım adaları satmamıştır diyenler de var…

    *** 

    Ama, fakat!..

    Yandaş medya 7/24 yağlayıp yıkıyor…

    Aklıyor, paklıyor, cilalıyor..

    Yere göğe koyamıyor…

    *** 

    Kaç’Ak saray herşeyin farkında…

    Adil ve tuzaksız, ayak oyunsuz yapılacak ilk seçimde kaybedeceklerini biliyorlar…

    ***

    Kaybetme ve yargılanma korkusuyla..

    Çoğu kez darbe yapacaklar korkusuyla yatıp kalkıyorlar..

    O yüzden; özellikle MHP ile birlikte “korku İmparatorluğu’nu” kurdular…

    *** 

    Ordu’nun, Emniyet’in,

    Kamu kurumlarının…

    Meclis’in…

    Kadınların “tesettüre” girmesinin ardından “saray yargısının” abdürt ve haksız, hukuksuz kararlarıyla da korku dağlarını büyütüyorlar…

    ***

    Yazılı ve görsel başında, medyada kantarın topuzu koptu…

    Hadsizlik diz boyu…

    Yalan…

    Düzmece, montaj haberlerle Türk siyasetine  ve yargıya yön vereceklerini sanıyorlar…

    ***

    Neyse!

    ***

    Ülkenin neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor…

    Kokuşmayan, çürümeyen bir şey kalmadı…

    ***

    Bugün 15 Temmuz 

    Türk siyaset ve TSK tarihinin en utanç verici “dinci darbe” kalkışmasının 10 yılı…

    Üzgünüm..

    TSK’nın yapısı o günkü “dinci yapıdan” çok daha beter yapıda…

    *** 

    Emir komuta zinciri çöktü..

    Ordu sarayın ordusu oldu…

    Kuvvet komutanları artık sivil otoritenin emrinde…

    ***

    Olacak gibi…

    Yine de;

    Umuyor ve diliyorum ikinci bir FETÖ kalkışması daha olmaz…

    Olursa;Cübbeli Ahmet’in Cumhurbaşkanı olmasını kimse engelleyemez…

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 15.07.2026 13.30

  • Osmanlı’ya dönüş

    Osmanlı’ya dönüş

    Sn.Dedegil’in tespitleri ülkenin bugünlere nasıl gelindiğiyle ilgili ip uçları taşıyor.Örnek olaylar üzerinden “akıl yürütme meselesi” hakkında yazdıkları okunmalı!

    Ticari, sanayi sürecini tamamlayan burjuvazi kapitalizm ve üst aşaması olan emperyalizme varan kapital çekirge sürüleri gibi mazlum (*) dünyayı soyup soğana çevirirken kendi ülkesindeki sıradan insanlarını da iş hayvanı gibi görüp kullanmasına şaşmamak gerek.

    1970’li yıllarda yazdığı “Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur” kitabında E.A.Raufer (**) reklamlar, televizyon programları, okullarda derslerin işleniş araçları içimlerinden örnekler vererek sistemin nasıl devamlılığını sağlamayı hedeflediğini anlatmakta. Eğitim kurumu okulu “Okulda insanlar imal edilir. Bu insan yapma sürecine eğitim denir.” diye tanımlamakta.

     Okul kavramına daha geniş açıdan baktığını  “Aile çevresi, sinema, televizyon, tiyatro, radyo, gazeteler ve kitaplar de bir anlamda okuldur. Amacı olmayan hiçbir bilgi yoktur. İnsan yapımında kullanılan bilgiler, ‘yapmak’ istediğimiz insan türüne uygun olmak zorundadır.” tümcelerinden anlamaktayız.

    Rauter’in kitapta anlatmaya çalıştığını “ Kapitalist sistemin okulları bize ‘kimin yararına?’ sorusunu sormayı öğretmedi. Resmi öğretim dediğimiz mefhum, bizi yetenekli kurbanlık koyunlar yapmak dışında bir şey de vermedi, hatta yeteneklerimizi körelten bir yapıya büründürdü. Düzene uygun kafaları bu şekilde oluşturdu.” tümcelerinden okumaktayız.

     Bertolt Brecht’in “ Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır.” tümcesinden günümüzde okumuşlarının “Onu yaptı”,” Bunu da yaptı”, ”Onu söyledi”, ”Bunu da söyledi” nakaratlarıyla zaman öldürdüğünü yazmak abartı sayılır mı?

    (BU  YAZI DERLEMEDİR)

    (*) Neşe içinde olan Mustafa Kemal Paşa:” Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız ….Şimdi günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan, bütün doğu milletlerinin uyanışlarını öyle görüyorum’ dedi. Bağımsızlık ve hürriyetlerine kavuşacak daha pek çok kardeş milletler vardır. Bu milletler bütün güçlüklere, bütün engellere rağmen, her şeyi yenecekler ve kendilerini bekleyen güzel geleceğe kavuşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünde yok olacak ve yerlerine, milletlerarası hiçbir renk, din, ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı gelecektir….. Size bu sözleri söyleyen Cumhurbaşkanı değil, Türk milletin sadece bir ferdi olarak Mustafa Kemal’dir”

    (* * ) Ernst Alexander Rauter,Avusturyalı yazar, gazeteci ve dil eleştirmeni. 27 Nisan 1929’da Avusturya’nın Klagenfurt kentinde doğmuş, 8 Mart 2006’da Almanya’nın Münih kentinde ölmüştür.

    1968 kuşağı yazarlarından biri olarak eserlerinde çoğunlukla “insan imalatı”, sistem eleştirisi ve dilin siyasi bir silah olarak kullanımı konularına odaklanmıştır. 1960’lı yıllarda Batı Almanya’da ortaya çıkan parlamento dışı muhalefet hareketine (APO) aktif olarak katılmıştır. Kendisini hiçbir ana akım partiye veya dogmaya bağlamayan bağımsız bir solcu olarak tanımlamıştır. Resmi bir akademik formasyondan ziyade, kendi kendini eğitmiş (otodidakt) güçlü bir dil eleştirmeni olarak öne çıkmıştır

    Rauter’in felsefesi, egemen sınıfların toplumu itaate zorlamak için fiziksel şiddetten ziyade bilgi, eğitim ve dil manipülasyonunukullandığı tezi üzerine kuruludur. Ona göre okullar, medya ve reklamlar özgür insan yetiştirmek için değil; sistemin çarklarına uygun “uysal kitleler” üretmek için tasarlanmış fabrikalardır.

    Yazılarında politikacıların, bürokratların ve medyanın gerçekleri gizlemek için dili bilerek nasıl karmaşıklaştırdığını (anlaşılmaz kıldığını) ifşa etmeye çalışmıştır.

  • Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Sözün özü; dönemin MEB’lığı fakir ve kimsesiz çocukların yatılı üç yıllık eğitim faturasını ve ödemesini Büyük Önder bilge insan Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi kesesinden ödemesini sağlamış.

    Allah hepsinden razı olsun.

    Konunun son cümlesi Ya şimdi?

    Bilgisizlik, yetersizlik velhasıl cahillik almış başını gidiyor. Türkiye Cumhuriyeti devletimiz ve vatandaşlarımız hak etmedikleri şekildle yönetiliyor…

    Kalın sağlıcakla
    Rehan Gündoğmuş
    Düşüncelerim sadece bu öbek için kullanılabilir.

    Atatürk döneminde torpil nasıl yapılırdı?

    Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır.
    Bakan ise   Niğdeli Abidin ÖZMEN’dir.
    Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı
    çalınır. Bakanın gür sesi:’Giriniz! ‘

    Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla
    makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar.

    Atatürk’ten gelen bir mektuptur bu:
    ‘Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı…’

    Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:

    ‘Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk
    gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz,
    bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın…’
    Bu, Atatürk’ün bir emridir. Kesinlikle yerine
    getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim
    Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
    ‘Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun
    evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa
    Lisesi’ne paralı yatılı olarak  kaydını  yaptırıp her ikisi için de
    üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen
    hanesine  Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.’
    der.

    Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de
    kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.

    Mektubun içeriği şöyle:

    ‘Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş
    olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım.
    Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu
    ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için;
    bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme,
    hem  yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi.

    Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz
    gereği  Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak
    kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık
    okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim
    ediyorum…’

    Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı
    İsmet  İnönü’ye telefon  ederek:

    ‘Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.’
    diyerek olayı  anlatmış.

    İnönü, Bakan adına özür dilemiş.

    Atatürk: Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum.
    Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse
    ve  doğruyu gösterebilse.’

    Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan
    bu  anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan
    bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN,
    15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O
    da 15.09.1985’te gazetesinde yayımlar.

    İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla
    yönetilir… Mustafa Kemal in Bakanları böyleydi.
    Ya şimdi?

  • DİPSİZ VADİ

    DİPSİZ VADİ

    Her insan gibi benimde çok ümitlendiğim, ümitlerimin çöktüğünde de  uçurumdan aşağıya düşercesine yıkıldığım anlar çok olmuştur. Hani  bir tarihte Milliyet ve Hürriyet  gazetelerinde  yayınlanan  çizgi serüvenler vardı ya, hatırlarsınız. Güngörmüş ailesi, Fatoş , ve Hoş Memo  gibi tipleri barındırırdı. Fatoş ile Basri ailesinin komik yaşam öykülerinin yer aldığı, hatta orijinal adının BLONDİE olan çizgi romanından uyarlama olarak okuduğumuz bu serüvenleri , o tarihte çok severdim. 

    Tiplerin yaratıcısı Chic Young , sosyal hayatın komik yönlerini  karikatürize ederdi. Türkçeye kimin uyarladığını pek hatırlamamakla birlikte  aklımda Halit Kıvanç adı kalmış gibi düşünmekteyim. Nur içinde yatsın. 

    GÜNGÖRMÜŞLER  adı ile yayınlanan ‘BRİNGİNG UP FATHER’  çizgi romanı , aslında George McManus ‘un yarattığı, 1918 lerin Amerikan toplum yaşamını yansıtmaya çalışan bir çizgi romandı. Hürriyet gazetesinde yayınlanan bu karakterlerin günlük yaşamdaki zıtlıkların, toplumdaki yansımalarını konu almaktaydı. 

    Bir de HOŞ MEMO  olarak tanımlanan,  orijinal adı  Li’i ABNER olan ve AL CAPP tarafından yaratılan bu çizgi roman, usta gazeteci Ali GEVGİLİ tarafından Milliyet Gazetesinde tefrika olarak yayınlanmıştı. Her gün gazetede  bu romanları takip ederdim. Nedenini bilmemekle birlikte tiplemeler çok hoşuma giderdi. Her gün bir konu işlenir, konular kimi yerde toplum olayları, yahut ta güncel aile meseleleri olurdu. 

    Aslında hikaye içinde  HOŞ MEMO yüksek bir dağın vadiye bakan kenarından ayağı kayıp bir kayadan aşağıya, DİPSİZ VADİ ye düşerdi. Düştüğü yarda ağaçlara tutunup kurtulmaya çalışırdı. Her seferinde dal kırılır, tekrar düşmeye devam ederdi. Ancak hiçbir zaman vadinin dibini bulamazdı.  

    İşte benim çaresizlik içinde ülkemdeki olayları seyredişim, Hoş Memo’ nun  dipsiz vadisinden düşüşü olarak nitelendirmekteyim. Aslında hepimiz suçluyuz. Bu suçluluk anayasa değişikliği referandumuna kadar dayanmakta. Yazın tam başlangıcında, 16 Nisan 2017 de yapılan referanduma sadece bir kesim insan giderek oy verdiğini hatırlamaktayım. Hatta oy sayımında ve değerlendirilmesinde yapılan yolsuzlukların, neticesini bu gün ciğerimiz yanarak hissetmekteyiz. 

    Hatırlayın o günleri. Yüksek Seçim Kurulunun, mühürsüz oy pusulaların geçerli sayılması yönündeki kararına, partilerin itiraz etmesini, yargının ret etmesi sonucunda bu gün ülkem sıkıntı çekmekte, tıpkı HOŞ MEMO nun kayadan aşağıya düşmeye başlamasına benzetirim. Dipsiz vadiye doğru düşüş. Referandum sürecinde, YSK oy sayımı devam ederken aldığı kararla, üzerinde sandık kurulunun mührü olmayan oy pusulası ve zarfların , sahte oldukları kanıtlanmadığı sürece geçerli sayılacağı yönündeki beyanları , usulsüz olan bu değerlendirme, usule uydurulmuş olmasını sağladı. 

    Böylece  mühürsüz oylar la referandum neticesi %51.41 kabul oyuna  karşı, %48.59 hayır oyları ile referandum kabul edilmiş oldu. Bu mühürsüz oyların ne kadar olduğu hiç açıklanmadı. Ülkemde 23.777.091 hayır oyuna karşı, şaibeli 25.157.025 evet oyları, ülkemizi ne hale getirdiğini izlemekteyiz. Tek adam rejimi. Ülkemde 2017 itibari ile seçmen sayısı 58,291,898. Kullanılan oy toplamı ise 48,934,116. Yaklaşık 10 milyon seçmen bu referanduma katılmadığını görmekteyiz. 

    Bu referandum için iptal davası, Beş Tepenin ısrarı ile reddedildi. Anayasa Mahkemesi bile bigane kalmıştı. 

    Devam eden yıllarda 2025 yılında mühürsüz oyların geçersiz sayılması yolundaki, siyasilerin  mahkemeye başvurusunda , YSK kararlarının kesin olduğu ‘gerekçesi’ ile yargı, bu konuyu reddetmiş olduğunu hatırlarım. 

    Aslında bir referandumun büyük çoğunlukla kabul görmesi gerekir. Son Anayasamızın halk oylamasında %90 nın üzerinde EVET oyu görülürken, aynı anayasanın  değişikliğinin  %51.41 le yapılması, matematiksel olarak akla uygun gelmemekte. 

    YSK nın kararlarının kesin olduğunu söyleyen mahkemeler yanında , bir asliye hukuk mahkemesinin, bir seçim sonucunu iptal ederek MUTLAK BUTLAN kararını vermeye, kendisini mezun görmesini hayretle izlemekteyiz. Sadece biz değil YSK da verdiği kararın çizildiğini seyrederken neler düşündüklerini tahmin bile edemiyorum.  Nerede kaldı benim ANAYASAM ve 79 uncu madde.

    Hani her zaman söylemeye çalışmaktayım, öyle bir garip ülkede yaşamaktayız ki , ne yasa , ne hukuk , ne adalet nede karar vericilerin verdikleri kararlarda bir mesnet bulunmadığını izlemek, bende bu DİPSİZ VADİ de HOŞ MEMO gibi düşmeye devam edişimi anlatmaya yetiyor diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına. 

  • Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki ticaret koridorları açısından Türkiye’nin artan önemi.

    Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki ticaret koridorları açısından Türkiye’nin artan önemi.

    Giderek daha fazla sayıda şirket, Körfez ülkelerine mal sevkiyatı yapmak için Türkiye’yi bir merkez olarak kullanıyor. DP World’ün bugün açıkladığı üzere; jeopolitik belirsizlikler ve yerleşik nakliye rotalarında süregelen aksaklıklar bu eğilimi tetikleyerek, birçok işletmeyi tedarik zincirlerini çeşitlendirmeye yöneltiyor. Bu süreçte Türkiye; Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki stratejik ticaret ve lojistik merkezi rolünü pekiştiriyor.

    İstanbul’da düzenlenen 5. Türkiye Denizcilik Zirvesi’nde konuşan DP World Küresel Operasyon Direktörü (Parklar ve Ekonomik Bölgeler) Abdulla Al Hashmi, şirketlerin mevcut deniz yollarını etkin bir şekilde tamamlayan ve tedarik zinciri dayanıklılığını artıran alternatif taşıma koridorlarına giderek daha fazla yöneldiğini belirtti. Önemli nakliye rotalarında yakın zamanda yaşanan aksaklıklar, dayanıklı ve esnek tedarik zincirlerinin ne denli kritik hale geldiğini gözler önüne serdi. Sonuç olarak, giderek daha fazla şirket; taşıma sürelerini kısaltmak ve tedarik zincirlerini daha sağlam hale getirmek amacıyla deniz ve kara yolu taşımacılığını bir arada kullanma yoluna gidiyor.

     Türkiye üzerinden taşınan yük hacimlerinde önemli bir artış gözlemliyoruz. Giderek daha fazla sayıda şirket, Körfez ülkelerine mal sevkiyatı yapmak amacıyla ülkeyi bir taşıma koridoru olarak kullanıyor. Abdulla Al Hashmi, “Bu eğilim çeşitli sektörlerde kendini gösteriyor ve süreç her iki yönde de işliyor: hem Avrupa’dan Körfez bölgesine hem de Uzak Doğu’dan Türkiye üzerinden daha geniş pazarlara,” diyor.

    DP World; otomotiv, tüketim malları ve sanayi sektörlerindeki müşterilerinin Türkiye’yi Körfez pazarlarına açılan bir kapı olarak giderek daha fazla kullanmalarına halihazırda destek veriyor. DP World, entegre çok modlu taşıma koridoru sayesinde deniz ve kara yolu taşımacılığını birleştirerek, Avrupa ile Körfez ülkeleri arasındaki transit sürelerini deniz yoluyla yapılan taşımalardaki yaklaşık 55 günden, ortalama 22 ila 29 güne indiriyor. Bu durum, müşterilere zaman açısından kritik öneme sahip sevkiyatlar için çok daha hızlı ve dayanıklı bir taşıma çözümü sunuyor.

    Al Hashmi’ye göre, Türkiye’nin stratejik konumu ve limanlar, yük taşımacılığı organizasyonu, kara yolu taşımacılığı, demir yolu bağlantıları ve lojistik altyapısına yönelik kesintisiz yatırımları, ülkenin bölgedeki kilit ticaret merkezlerinden biri olma konumunu güçlendiriyor.

    Al Hashmi, “Türkiye çoktan sadece bir transit ülke olmanın ötesine geçti. Avrupa, Asya ve Körfez bölgesini birbirine bağlayan stratejik bir lojistik merkezine dönüşüyor ve küresel bir ticaret merkezi olarak önemini daha da artırıyor,” diye ekliyor.

    DP World; limanlar, yük taşımacılığı organizasyonu, sözleşmeli lojistik ve çok modlu taşımacılık çözümlerini kesintisiz ve uçtan uca bir tedarik zincirinde birleştirerek Türkiye’de entegre bir lojistik ekosistemi kurmayı hedefliyor.

     DP World, Türkiye’de 600 milyon ABD dolarının üzerinde yatırım yaparak ülkenin en yüksek entegrasyon düzeyine sahip lojistik platformlarından birini kurmuştur. 2024 yılında DP World Evyap’ın kurulmasıyla Yarımca ve Körfez terminalleri birleştirilmiş; böylece Doğu Marmara bölgesindeki en büyük, Türkiye genelinde ise ikinci en büyük liman operasyonu hayata geçirilmiştir. Bu hamle, hem kapasiteyi artırmış hem de ülkenin bölgesel ve uluslararası pazarlarla olan bağlantısını daha da güçlendirmiştir.

    Bunun yanı sıra DP World, kendi yatırımıyla terminalini ulusal demir yolu ağına bağlayan Türkiye’deki ilk özel liman işletmecisi olmuştur. Söz konusu bağlantı, Türkiye’yi Bakü-Tiflis-Kars koridoruna ve daha geniş kapsamlı İpek Yolu ağına bağlamaktadır. Aynı zamanda DP World Evyap; doğrudan kara yolu bağlantısı ve İstanbul-Ankara demir yolu hattı aracılığıyla ülkenin sanayi bölgelerini uluslararası pazarlara bağlamaktadır. Bu yatırımlar hep birlikte; daha hızlı iç taşıma ve dağıtım sağlayan, tedarik zinciri dayanıklılığını artıran ve Türkiye’nin uluslararası ticaret merkezi olarak rekabet gücünü daha da yükselten entegre bir lojistik ağı oluşturmaktadır.

    Al Hashmi, küresel ticaretteki bu değişimi desteklemek amacıyla DP World’ün Türkiye’deki entegre lojistik ağını genişletmeye devam edeceğini belirtti. Amaç; liman hizmetleri, nakliye organizasyonu, sözleşmeli lojistik ve çok modlu taşımacılık çözümlerini, tüm tedarik zincirini kapsayan kesintisiz ve uçtan uca bir hizmet sunumunda birleştirmektir.

    Al Hashmi, “Kesintilerin sürdüğü dönemlerde, güçlü taşımacılık ve lojistik bağlantıları belirleyici bir rekabet avantajı haline gelir,” dedi. “Belirsizliğin hakim olduğu bir ortamda entegrasyon, temel bir güçtür. Karmaşıklığın giderek arttığı bir dünyada ise Türkiye, küresel mal hareketliliğindeki kilit rolünü daha da genişletme fırsatına sahiptir. DP World, bu süreci aktif bir şekilde destekleyecek ve kolaylaştıracaktır.”

    DP World Basın Bülteni

    Selen Atasoy

    Not: Bu gerçekten iyi bir haber; ancak asıl önemli olan, nihayetinde Türk halkının cebine neyin girdiğidir.

    Ülkemizin halihazırda karşı karşıya olduğu enflasyonla başa çıkmanın tek yolu, insanlara fayda sağlayacak (maddi ve manevi) ve doğru yer ile doğru zamanda yapılan yatırımlardır.

    Bir ülke fikirce bölünmüş olduğu sürece, içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtulamaz.

    DP World

  • ALO DİYANET ORDAMISIN CEVAP VER

    ALO DİYANET ORDAMISIN CEVAP VER

    Peygamber ve halifeler arasındaki evlilik ilişkileri:

    Üç Ebubekir’in kızı Hz Muhammed’e,

    Hz Muhammed’in kızı Hz Osman’a,

    Hz Ömer’in kızı, Hz Muhammed’e

    Hz Muhammed’in kızı, Hz Ali’ye

    Hz Ali’nin kızı, Hz Ömer’le

    Evlendiğini biliyor muydunuz?

    Çok Basit ve Anlaşılır Dille

    Muhammed, kızlarından

    Fatma’yı Ali’ye,

    Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a veriyor.

    Bu durumda:

    Ali ile Osman bacanak oluyor.

    Ömer, kızı Hafsa’yı Muhammed’e veriyor.

    Yani Ömer Muhammed’in kayınbabası oluyor.

    Ali kızı Ümmü Gülsüm’ü Ömer’e veriyor.

    Yani Ali, Ömer’in kayınbabası, Fatma ise kaynanasıdır..

    Ömer’in boşadığı Atike’yi Muhammed’in torunu Hüseyin alıyor.

    Muhammed, Ali’nin de Osman’ın da kayınbabası.

    Ali ile Osman bacanak.

    Muhammed Ömer’in eniştesi, Ömer ise Muhammed’in

    (KIZI HAFSA’DAN DOLAYI) kayınbabası.

    Ömer, Ali’nin damadı ve Ali Ömer’in kayınbabası (KIZI UMMU GULSUM DEN DOLAYI)…

    Ali, kendi kayınbabası Muhammed’in kayınbabası olan Ömer’in kayınbabası.

    Muhammed ZEYD’in babalığı.

    Zeyd’in hanımı Zeynep Muhammed’in gelini.

    Fakat aynı Zeynep aynı zamanda ZEYD’in de analığı. (Muhammed, daha sonraları evlatlığı

    Zeyd’in hanımı Zeynep ile evlenmiştir).

    Muhammed’in torunu Ümmi Ali’nin hanımı

    Ümmü’nün anası, Zeynep, Muhammed’in kızı,

    Ali’nin baldızı ve kaynanası Fatma’nın da bacısı.

    Ali, Muhammed’in hem amcaoğlu hem de damadı”..

    Muhammed’in kızı Fatma 10 yaşında iken Ömer 52 yaşındadır. Ömer, Muhammed’den kızı Fatma’yı ister.

    Muhammed; “kızım henüz küçüktür hem amcam oğlu Ali’ye sözüm var” deyip Ömer’e vermez Fatma’yı.

    Fatma 12 yaşına geldiğinde 26 veya 27 yaşındaki Ali ile evlendirilir.

    Ali ile Fatma’nın ilk çocukları Ümmü Gülsüm olur.

    Ömer 62 Yaşında HALİFE olur.

    Ümmü Gülsüm 9 yaşındadır.

    Halife olduğunda Ömer bu sefer Ali ve Fatma’nın kızları, Muhammed’in torunu Ümmü Gülsüm’ü ister.

    Ali ne kadar diretse de Ömer işi tehdit etmelere kadar götürür.

    Ali yine vermez.

    Bu sefer Ömer Ali’ye Allah üzerine yemin ederek, amacının sadece resulullaha akraba olmak olduğunu, Ümmü Gülsüm’e ölünceye kadar dokunmayacağını sadece nikahına alacağını söyler ve bir şekilde Ali’yi ikna edip 40,000 dirhem altına Ümmü Gülsüm’ü alır.

    Ümmü Gülsüm 11 yaşına geldiğin de bir oğlan, 13’ü ne geldiğinde bir oğlan daha doğurur Ömer’den.

    Ömer’in hazır da 9 karısından 7. sidir Ümmü Gülsüm (kütübi sitte ve nebiyyi secere). 2 çocukta yaşına gelmeden ölür.

    Ömer öldükten sonra Ümmü Gülsüm Ali tarafın da 5 ayrı yaşlı adama verilir.

    Ümmü Gülsüm Kızcağız 22 yaşına kadar 4 çocuk daha doğurur ve 22 yaşında ölür.

    Şu birbirlerinin kızlarını ve torunlarını becerenleri 7/24 tv ekranlarında överek, örnek göstermeye çalışan şarlatan ümmetçiler bu gerçek yaşam öykülerini, fatıma’nın, maria’nın, safiye’nin, berre’nin, ayşe’nin, ümmü gülsüm’ün kimlere peşkeş çekildiklerini bilmiyorlar mı?

    Hepsi de bal gibi biliyor.

    KAYNAK: kütüb-i sitte ve nebiyyi secere…

    R. İhsan Eliaçık

  • DEMOKRATİK CEPHE…

    DEMOKRATİK CEPHE…

    ON YIL…

    Zaman çok hızlı geçiyor…

    On yıl olmuş…

    Utanan…

    Uyanan sayısına inat…

    ***

    Ki AKMHP cenahı el ele verip 15 Temmuz çakma darbe kalkışmasının onuncu yılını kutlamaya hazırlanıyor…

    Reklamlar…

    Diziler hazırlanmış, pano ve yandaş televizyon kanallarında yayınlanıyor…

    *** 

    Çarşaf çarşaf…

    ***

    Sanırsınız ki Yunanistan’ı yenmişler…

    İşgalden kurtarmışlar..

    Neyse!

    Şöyle oldu böyle oldu, darbe değildi yada çakmaydı..

    Değildi falan geçin bunları..

    ***

    Tek gerçek şudur;

    15 Temmuz kalkışması Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD desteğiyle Türkiye’nin bugünlerine açılan kapılarının anahtarıdır…

    Şifresi ise Amerika’da…

    ***

    Tayyip Erdoğan fırsatı ganimete çevirdi…

    Yargıyı bitirdi..

    Türk Silahlı Kuvvetleri’ni..

    İş adamlarını..

    Meclisi…

    Amerika’yı yanına alarakta;

    Önce muhalefeti bitirdi..

    Sonra?

    Anamuhalefi yanına çekti…

    *** 

    Böylece 16 Temmuz’dan itibaren de kendi, yakında 25 yılına girecek iktidarını garantiye aldı…

    Donald Trump’ın yardımıyla da ülkeyi hızla “otokrasiye” doğru sürükledi…

    ***

    Yani çok sevdikleri Gülen cemaati askerlerinin yaptığı15 Temmuz çakma darbe girişimi anlattıkları kadar “masum” değildi…

    ***

    AKP ve RTE bu kalkışma sayesinde ülkede ve Avrupa’da bir güvenlik sorunu olduğunu öne sürerek ülkeyi “ben ve onlar” diye adeta ikiye böldü..

    Ülkenin ve bölgenin  güvenliğini ancak ben sağlarım, dedi…

    NATO üyesi olarak Avrupa ülkelerini de buna ikna etti…

    ***

    Bugün ülkenin yarısından çoğu AKMHP iktidarından memnun değil…

    Geleceklerinde Recep Tayyip Erdoğan’ı görmek istemiyor…

    ***

    Ama!..

    ***

    15 Temmuz ve sonrasında Suriye’de Irak’ta İran’da ve İsrail’de..

    Özetle;

    Etrafımızda yaşananlar yüzünden iktidarını ve saltanatını sürdürme açısından eli iyice güçlendi…

    ***

    Onun artık umudu halkta değil…

    Umudu savunma da yani damadın başında olduğu Savunma sanayinde…

    Bu bağlamda Trump’la ve Amerika ile işbirliğinde…

    *** 

    Onun için iç dinamikleri örneğin medyayı yanına çekti…

    İşadamlarını…

    STK’ları…

    En önemlisi de “yargıyı” yanına aldı..

    ***

    Ancak yaşanan son olaylar ve ekonomik krizler yüzünden Erdoğan adil bir seçimde kazanamayacağını adı gibi biliyor…

    *** 

    O yüzden en büyük iktidar adayı anamuhalefeti yargı sayesinde ikiye böldü…

    Cumhurbaşkanı adaylarını bertaraf edecek yolları ardına kadar açtı…

    ***

    Ve bu aşamada yine kurtarıcı olarak Amerika ve AB’nin güvenlik kaygıları devreye girdi…

    Rusya Ukrayna krizi…

    NATO…

    İsrail Suriye krizi…

    İran krizi…

    ***

    Bu süreçte Trump “ın isteğiyle, toplumun tüm güvenliğini tehlikeye atacak seviyede aldığı rolle…

    Ve!..

    ABD  başkanı Donald Trump’ın yerli yersiz övgüleriyle sadece yurt içinde değil özellikle Avrupa’da siyasi varlığını pekiştirdi…

    ***

    Donald Trump son NATO toplantısına “Erdoğan istedi diye geldim” dedi hatırlıyor musunuz?

    ***

    Erdoğan aldı bunu ve daha öncekileri;

    “Güveneceğiniz adam tek benim” diyerek;

    Önündeki en önemli adaylar Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ı saf dışı bıraktı…

    *** 

    Hukuksuzluğunun ve despotizminin üzerini kapatmaya çalıştı…

    İran ABD savaşı sayesinde de kapattı..

    ***

    Trump’ın isteği ve petrol ağalarının desteğiyle İsrail’e Suriye’ye ve ABD- İran savaşına destek verdi…

    Meşruiyetini tekrar aldı…

    ***

    Bugünlerde Trump onun olası bir erken veya baskın seçimde herhangi bir sorun yaşamaması için  “Savunma Paketi’ni” devreye sokmaya çalışıyor…

    ***

    Evet!

    Erdoğan’ı ayakta tutan tek şey “ülkenin Savunma sistemi…”

    Tartışmasız…

    *** 

    Yarın yapacakları 15 Temmuz gövde gösterisi ile halka ve bölgeye “bu mahallenin sahibi benim, bu mahalleyi ancak ben korurum” demeye çalışıyor…

    *** 

    Kafası da çok rahat; çünkü saray yargısı sayesinde anamuhalefeti kendisi dizayn ediyor, kendi istediği gibi yönetecek kişiye teslim ediyor artık…

    ***

    Kısaca “Mutlak Butlan” kararı ile CHP nin içine bir Truva atı yerleştirdi…

    İç kavgalar ve iki başlılıkla bir daha toparlanamaz imajını yarattı…

    *** 

    Kürtleri ve DEM’i de MHP’nin kucağına atıp Bahçeli aracılığıyla müzakereye ikna ettirerek oyalıyor…

    Halkı ise PKK’ya silah yaktırarak terörü bitirdiğine inandırdı…

    DEM’in frene basmasını sağladı…

    *** 

    Şimdi Özgür Özel’in sokak ve mecliste verdiği mücadeleyi hafife alan

    Özgür Özel’in

    tüm muhalefeti örgütlü mücadeleye davet etmesini küçümseyen herkes;

    Bu yazdıklarımı dikkate okusun…

    ***

    Çünkü ülkenin hali, resmen düdüklü tencere kıvamında, birikti ve patlamak üzere…

    Bir laf,bir hareket bekliyor…

    ***

    O yüzden herkesi özellikle milyonlarca genci ‘armuda saplı üzüme çöplü’ demeden;

    Özgür Özel’in içeride ve dışarıda başlattığı

    “örgütlü demokratik” eyleme yardımcı olmaya davet ediyorum…

    *** 

    Şununda herkes bilsin; geçen gün Erdoğan’ın yargısına güvendiğini açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu CHP’ni Özgür Özel’e vermeyecek…

    Kurultay yapılacak demesi laftan ibaret…

    ***

    Bu arada…

    Siyaseti iyi bilenler söyleyecektir…

    Parti kurmakta çözüm değil…

    ***

    Ya ne?

    Tek çözüm sokakta ve birlilk beraberlik içinde demokratik cephe de…

    ***

    Son söz; önümüzde bundan başka yol ve bundan başka demokratik cephe, 

    bundan başka mücadele alanı ve bundan başka 

    kurtuluşumuz yok biline…

    ***

    Özgür ve tam bağımsız bir Türkiye için….

    Haydi TÜRKİYEM!..

    Namerde DUR de yiğitlere destek ol…

    TC.Devleti yıkılırsa hepimiz altında kalırız UNUTMA..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 14.07.2026 11.50

  • Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır

    Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır

    7. yüzyıl Bizans tarihçisi Theophylaktos Simokattes, “Histories” adlı eserinde Göktürkleri tanımlarken doğrudan
    – “Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır” ifadesini kullanarak etnik sürekliliği belgelemiştir
    Yeliz Kılıçarslan

    Theophylaktos Simokattes’in Histories (Tarih) adlı eserinde Türkler ve İskitler arasında kurduğu bağ, Türk tarihi ve Avrasya bozkır kavimleri üzerine çalışan akademisyenler tarafından sıklıkla referans gösterilen önemli bir tarihi kaynaktır. [1]

    Bizans kaynaklarında genellikle kuzeyden gelen göçebe kavimler için klasikleşmiş bir terminoloji kullanma eğilimi vardır. Simokattes, 6. yüzyıl sonları ve 7. yüzyıl başlarındaki Göktürk-Bizans ilişkilerini anlatırken, Türklerin kökenini açıklamak için onları kadim İskit (Saka) halkı ile ilişkilendirmiştir. Bu yaklaşım, Türklerin kökeninin antik çağlardan beri bilinen ve Karadeniz’in kuzeyinden Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada hüküm süren bozkır kavimleriyle aynı kültürel ve coğrafi havzadan geldiğine dair önemli bir Avrasya etnik sürekliliği vurgusu olarak kabul edilir. [1]

    Antik ve Orta Çağ tarihçilerinde (Priskos ve Menander Protektor gibi diğer Bizans elçileri ve tarihçileri dahil) bu tür etnik adlandırmalar genellikle birebir genetik bir devamlılıktan ziyade, aynı coğrafi bölgeyi ve aynı yaşam tarzını (atlı-göçebe bozkır kültürü) paylaşan halkların birbirinin devamı veya aynı kökten gelen topluluklar olarak algılanmasının bir sonucudur. Simokattes’in bu ifadesi, İskitler ile Türklerin tarih sahnesindeki kültürel ve coğrafi bağını yansıtan en çarpıcı örneklerden biri olarak öne çıkar.

    Sakalar İskitler(Gizlenen Eski Anadolu Halkı)

    Bahsettiğiniz tez ve iddiaya kaynaklık eden tarihi eser, Bizanslı tarihçi Theophylaktos Simokattes tarafından kaleme alınan ve Bizans İmparatoru Maurikios dönemini (582–602) anlatan Histories (Tarihler) adlı kitaptır. [1]

    Eserin akademik çevrelerde en çok kullanılan, Michael ve Mary Whitby tarafından Grekçeden İngilizceye aktarılan tam metin çevirisine ve ilgili akademik tartışmalara aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:

    Eserin Dijital ve Akademik Bağlantıları

    Eser Hakkında Kısa Bilgi

    Geç Antik Çağ’ın son büyük seküler tarihçilerinden biri kabul edilen Simokattes, bu 8 ciltlik eserinde özellikle Balkanlar ve Doğu coğrafyasındaki askeri operasyonları konu edinir. Eserde Göktürk Kağanı’nın İmparator Maurikios’a yazdığı ünlü mektup gibi doğrudan Türk-Bizans diplomatik ilişkilerini aydınlatan çok kritik tarihi belgeler yer almaktadır. [123]

    https://archive.org/details/theophylact-simocatta-whitby-1986

    https://dn710006.ca.archive.org/0/items/theophylact-simocatta-whitby-1986/Theophylact_Simocatta_Whitby_1986.pdf

    https://archive.org/download/theophylact-simocatta-whitby-1986/Whitby_1988_Maurice_Simocatta_Persian-Balkan_Warfare.pdf

    https://uodiyala.edu.iq/uploads/PDF%20ELIBRARY%20UODIYALA/EL45/The%20History%20of%20Theophylact%20Simocatta.pdf

    Yeliz Kılıçarslan: “Türkler, eskiden İskit adıyla bilinen halktır”

  • YENİ PARTİ

    YENİ PARTİ

    Ne acı ve ne yazık ki CHP, siyaset mühendisliği ile ikiye bölünmüş, parçalanmış bulunmakta. Bunun adına ne derseniz deyiniz savunulacak, demokratik yollar, hukuki süreç gibi sözlerle ne izahı ne de mantıklı bir açıklaması olamaz.

    Bunun adına, siyasi rakipleri yargı sopasıyla dizayn etme, korkutma ve sindirme denir. Madem CHP’ye butlan atandı. Aynı şekilde o günkü delege ve komisyon üyelerinin de atanmış olması gerekirdi.

    AKP’nin ve Sn. Erdoğan’ın başarısız ekonomik programından bunalan, illallah diyen, bakanların bu asil milletin sinir uçlarıyla oynamasından bunalan asil millet, bir çıkış yolu arıyordu.

    Bu yolunda şimdilik CHP’de birleşmekle olacağına inandı ve Özgür Özel, Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’na yöneldi. İyi Parti ve Dervişoğlu’na da çok iyi bir sevgi ve teveccüh var.

    Tehlikeyi gören AKP ve kurmayları, CHP’yi ve Sn. Erdoğan’a rakip olabilecek kişileri yargı yoluyla minder dışına atmayı seçtiler. Otuz yıllık diplomayı iptal ettirdiler ki bunun faturası gelecekte çok ağır olacak gibi.

    Çıkın Anadolu’ya gidin bir ücra köye, oturun kahvesine ve sorun bakalım size ne diyecekler?

    KK’nun asla ve asla Ö. Özel ve ekibine fırsat ve olanak vermeyeceğini gören Özel ekibi, çıkış yolları aramaktalar.

    Son çare kendisinin de dediği gibi ya bir yol açacaklar ya da yeni bir yol bulacaklardı.

    Haberlerden ve sosyal medyadan takip ettiğim kadarı ile bu yol, yeni bir parti kurmaya evrilmiş durumda.

    Partilerin ve siyasetçilerin işine karışmak, akıl vermek ne yetkim ne de haddim.

    Yılların eğitimcisi olarak şunu söyleyebilirim: Yeni bir parti kurmak, bütün Türkiye’de teşkilatlanmak hem zaman hem de maddi bir yüktür.

    Türkiye 81 il ve 922 ilçe var. Beldeleri de katarsak rakam epey yüksek.

    Ufukta bir erken baskın seçim kokusu dolaşıyor. Çünkü AKP ve kurmaylarının 2027’de ne enflasyonu ne de pahalılığı önleme ve halkı rahatlatma enerjisi görünmüyor.

    Ö. Özel ve ekibi 81 ile il binası il tabelası, 922 ilçeye ilçe binası, ilçe tabelası il ve ilçe başkanları, yönetim kurulu üyeleri derken epey bir maddi yük çıkıyor.

    Ülkeyi gerçekten seviyorlarsa, TBMM’inde dedikleri gibi ülkeyi AKP’den kurtarmak istiyorlarsa Özel, Dervisoğlu, Özdağ parti ve kendi ikballerini düşünmeden ortak bir yolda birleşip, tek vücut seçime girseler daha iyi daha güzel, daha garantili olmaz mı?

    Bu üçlü ortaklığa, Sn. Erdoğan ve ekibinin nasıl bir olumsuz propaganda yapacağını da aşağı yukarı tahmin ediyorum.

    Ama söz konusu vatan olunca, gerisi teferruattan öte olmamalı.

    Nasıl olsa ilk seçim sonrası KK ve ekibi gidecek, partide Özel ve ekibine kalacak. İki masrafa değer mi?

    Sn. Dervişoğlu ve Özdağ’ın böyle bir ortak yapıma hayır diyeceklerini sanmıyorum. Ayrı ayrı seçime girdiklerinde kimin kaç vekil çıkaracağı da üç aşağı beş yukarı belli.

    İnatlaşmadan, hizipleşmeden, ideolojilerini buzdolabına geçici olarak koyarak ortak akılla, ortak paydada birleşip bu cennet ülkeyi ve erdemli milleti parlamenter demokrasiye yeniden kavuşturmalılar.

    Ondan sonra da köylü köyüne dönebilir. İstenirse de ülke çıkarları için ortak paydada icraat yapılabilir.

    Emekli ve yaşlı bir eğitimci olarak; ülkem ve insanımın aydınlık geleceği için kaygılarımdan ötürü bu yazıyı kaleme aldım.

    Beni anlayacağınız ümidiyle.

    Esen kalınız. 

  • SEYYAR GİYOTİN…

    SEYYAR GİYOTİN…

    ACAR BAK’AN…

    Müthiş, cevval…

    Cesur…

    Azimli, kararlı…

    Vesaire..

    Bak’an dediğin böyle olur…

    ***

    Adam önce Ekrem İmamoğlu’nu 

    siyaseten devre dışı bıraktı…

    Diplomasını iptal ettirdi..

    Hapse tıktı…

    Malına mülküne el koydu.

    *** 

    Bir asırlık..

    Cumhuriyet halk partisini tarumar etti…

    Belediye Başkanlarını kıytırık nedenlerle..

    Gizli tanıklarla, “seçilmiş” itirafçılarla..

    Düzmece delillerle mahkum etti…

    ***

    Edecekleri de var…

    ***

    Yetmedi…

    Cumhuriyet halk partisinin seçilmiş genel başkanını saf dışı bırakıp, partiyi yerel bir mahkemeden çıkarttığı “Mutlak Butlan” 

    kararıyla “Kayyım Genel Başkana”: teslim etti…

    ***

    Onu da sustalı maymuna çevirdi…

    Ne derse ne istese yaptırıyor…

    Adeta Ağa’sına her istediğini yaptıran;Trump’ın Türkiye şubesi gibi…

    ***

    Cumhur İttifakı’na…

    Partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a..

    Muhalif olan…

    Eleştiren…

    İpliklerini pazara çıkaran..

    Söz söyleyen…

    Kaşının altında gözü var, diyen..

    Kim varsa ya kodese tıktı…

    ***

    Yada “yek ekmeğe” muhtaç etti…

    ***

    Hukukun üstünlüğünü devre dışı bıraktı ve yargıyı Saray’a, partili Cumhurbaşkanı’na bağladı…

    Resmen olmasa da fiilen “KADI” dönemini başlattı…

    ***

    Adliyelerde

    Saray müdaviminden habersiz

    Kuş uçurulmasına izin vermedi…

    Cumhuriyet tarihinde ilk defa;

    Adliye Borsa’sını kurdu…

    TL..

    Dolar…

    Euro…

    Altın ödemeli…

    *** 

    Dava dosyalarında…

    Kodeste..

    Suça, kire, pasa bulaşmış ne kadar yandaş “hacı hoca” takımı varsa serbest bıraktı…

    En son 6 yaşındaki kız çocuğuyla evlenmeye kalkan dinci sapığı…

    ***

    Ondan evvel Bahçeli istedi diye;

    Mafya babalarını, katilleri serbest bıraktı…

    Memleketi uyuşturucu ve kara para cenneti haline getirdi…

    Mafya babalarını, çete reislerini, uyuşturucu baronlarını 

    “Türk vatandaşı” yaptı…

    ***

    Türkiye’de vurgunun soygunun haddi hesabı yok…

    Hemen hergün bir kadın öldürülüyor…

    Küçücük kız çocuklarına tecavüz ediliyor…

    Evlendiriliyor…

    Çocuk yaşta “çocuk” doğuruyorlar…

    ***

    Sınırlarımız kevgire dönmüş, komşulardan kaçanlar ellerini kollarını sallayarak giriyorlar. 

    Sığınmacı (mülteci) olarak kabul edilip maaşa bağlanıyorlar…

    Ucuz işçi olarak işverenlerin kucağına bırakılıyorlar…

    ***

    Emrindeki hakim ve savcılar vicdani kanaatini kullanamıyor…

    İstediği zaman polisler öğretmenine..

    Hocasına..

    Hatta ana babasına bile şiddet uyguluyor…

    ***

    Böylesine akıllı, zeki güçlü, saray kapısında bağlı bir bak’andır kendileri…

    Ne derse, ne verirse..!

    *** 

    Ama bunları bıraktı, şimdi on yıllar öncesinden kalan faili meçhul cinayet ve davaların peşine düştü…

    Muhsin Yazıcıoğlu davası mesela…

    Çözer mi? 

    Çözer…

    *** 

    Çok çalışıyor; belki birgün Gülen ve Tayyipgiller dosyasını…

    Ağa’nın oğlunun işlediği..

    İBB başkanı olan Ağa’nın delillerini yok ettiği;

    Sanatçı Sevim Tanürek cinayeti dosyasını…

    ***

    Başbakan Bülent Ecevit’in zehirlenme vak’asını…

    Özal’a yapılan suikastin dosyasını…

    ***

    Deniz Feneri’nin Almanya mahkemeleri tarafından tespit edilen paraların Ankara’da büyük bir devlet adamına teslim edilmesi ile ilgili dava dosyasını…

    ***

    Abdullah Gül’ün genel Sekreteri olduğu süreçte

    N. Erbakan’ın partisinde buharlaşan trilyona ilişkin..

    Ama Reis talimatıyla rafa kaldırılan dosyayı…

    *** 

    Akbil kalpazanlığıyla ilgili dosyayı..

    İç edilen 128 milyar dolarla ve damatla ilgili dosyaları…

    ***

    Irak’tan habersiz getirilen ve satılan milyarlarca dolarlık petrol sevkiyatı ve satışıyla ilgili dosyayı…

    ***

    Mafya lideri olan ve halen milyonlarca dolara ve tetikçiye hükmeden Sedat Peker’in iddia ve itiraflarına ilişkin MİT dosyalarını…

    Mehmet Ağar’ın liman dosyalarını…

    *** 

    Reza Zarrab’ın rüşvet verdiği milletvekili bakan ve başbakanların listesinin olduğu dosyayı…

    ***

    Saymakla bitmez de umarım son olarak Ankara’nın göbeğinde güpegündüz çapraz ateşle öldürülen MHP’li akademisyen

    Ve MHP gençlik kolu başkanı:

    Sinan Ateş’in 

    Faili meçhule giren katliam dosyasını da açar…

    *** 

    Ölenlerin ruhu rahatlar, ülkenin yüzü güler…

    Utananlar gurur duyarlar..

    Yapar mı?

    Bence yapar; cesurdur…

    Cevvaldir…

    Babasına bile eyvallahı yoktur…

    Tuttuğunu koparır…

    Elinden;

    Ne uçan kurtulur ne de kaçan…

    *** 

    Kim tutar seni yiğidim…

    Görelim seni…

    Mahçup etme bu garibi…

    Yaparsın!..

    *** 

    Kim mi?

    Yuh…

    Nasıl tanımazsınız Allah aşkına..

    Bu kadar tüyo verdim…

    Bu kıyağımı da unutmayın…

    ***

    O bir acar Adalet Bak’anı..

    O bir sızma AKP’li..

    O bir seyyar giyotin…

    O bir hapishane dehası…

    O bir varsıl..

    O bir çok Sayın Akın GÜRLEK…

    Vah güzel ülkeme vah!..

    Erdoğan ÖZGENÇ

    İstanbul 18.07.2026 16.41