Hilafet Pazarı Açılmış, Bayraktar RTE Alanın Olur!
Bir gün öğlen saatlerinde Ankara sıcağı yerden göğe fokurdaya dursun, sarayın serin salonlarından gelen kokular mide bulandırıcıydı: Hilafet yeniden sahnede! Yalnız bu sefer fesiyle, cübbesiyle değil; sessizce yürüyen ama haykırmayı ihmal etmeyen sakallı figüranlarıyla… Yani ortada bir tiyatro varsa, yönetmeni gayet net: Tayyip Erdoğan’ın söyleyemediğini Hizb-ul Tahrir’e söyletme marifeti. O da ayrı bir zekâ seviyesi gerektiriyor tabii: hem “ben karışmam” numarası, hem sahneyi bizzat kurmak.
Yürüyüş yapılıyor; Hilafet isteriz deniliyor. Polis? Yok. Jandarma? Yok. Hatta uzaktan bakan bir trafik polisi bile yok. Sanki kendiliğinden gelişen bir demokrasi şenliği! Halbuki, ormanını savunan köylüye jop var. Zeytinini isteyen emekçiye gaz var. Hakkını isteyen öğrenciye gaz ve jop var. Ama burada hilafet isteyen sakallıya yollar açık. Çünkü çakma anayasal yeminler edilmiş bir ülkede, hukuk artık yalnızca seçene sopa, seçilene susma.
Anayasaya göre tarafsızlık yemini etmiş Erdoğan, tarafsızlık kelimesine muhtemelen tuzsuz ayran içmek kadar uzak. Ne tarafsızlık? Tarafın ta kendisi! Akrabasına müdahale etmez çünkü “İslami akraba”, nepotizmin abdestlisi… Öyle bir çember kurmuş ki, memlekette liyakat namına sadece soyadı geçiyor. Damadı bakan olur, bacanak danışman, yeğen müsteşar… Gerisi ne yaparsa yapsın, yeter ki Saray’a sadık kalsın.
Ama mesele yalnızca kayırmacılık değil; mesele, anayasanın altına dinamit döşemek. Ümmet goygoyuyla, 1400 yıllık hikâyeleri bugünün anayasal gerçekliğine tercih etmek. RTE bir yandan “üst kimliğimiz İslam” diyor; diğer yandan milletin vergisiyle dizayn edilmiş Cumhuriyet’in temel sütunlarını birer birer söküyor. Adalet? Sadece kendisine adil. Milli egemenlik? O zaten bir süredir Saray’ın mülkü.
Ve şimdi sahada Ankara’da Hizb-ul Tahrir… Hem de serbestçe yürüyor, hilafet istiyor. Neden? Çünkü Tayyip Erdoğan için bir şeyin doğrudan söylenmesindense, söyletilmesi evladır. Ümmetin ‘saf çocuğu’ gibi görünmek, asıl planı perdelemek için birebirdir. Onlar talep eder, o da “milletimiz isterse” der. Hadi oradan!
Ama bu bir deneme. Bir yoklama kâğıdı. “Toplum bu söyleme ne tepki verir?” denemesi. Ve cevap gecikmeyecek: Çünkü bu ülkenin gerçek sahibi olan cumhuriyetçi, laik, anayasaya yemin etmiş milyonlar var. Onlar ormanda da vardı, üniversite önünde de vardı, Conkbayırı yürüyüşünde de…
Erdoğan ve yandaşları unutur: Bu milletin sabrı sınırsız değildir ama hafızası sonsuzdur.
- Bölüm: Hilafet Hayaliyle Oy Devşirmek, Seçim Sandığının Arkasındaki Hurafe
Tayyip Erdoğan ne zaman köşeye sıkışsa, imam hatip defterini açar, cübbe düğmesini ilikler, arka planda ‘ümmet’ fon müziğini verir. Bir bakmışsın seçim yaklaşmış; hop, hilafet konuşuluyor. Neden? Çünkü ekonomi bitmiş, eğitim çökmüş, adalet sürgüne gitmiş. Geriye ne kalmış? Kitleyi tutacak yegâne yapıştırıcı: Dini istismar!
“Efendim halk hilafet istiyor.”
Yok artık. Halk fatura ödemek istiyor, kira ödemek istiyor, evine et girmesini istiyor. Ama sen çıkıp “ümmet” diyorsun. Çünkü bilirsin ki, ekonomi konuşulursa kaybedersin. Diyanet konuşulursa kazanırsın. Sana oy veren teyzeler Ayet-el Kürsi biliyor ama merkez bankası faiz oranını duysalar, tövbe edip televizyonu kapatıyor.
Anlara’daki RTE nin ümmetçi Hilafet çağrısı yapan yürüyüşleredeki ümmetçi akrabalarına bir bak: Tekbirler, yeşil sancaklar, Osmanlı sevdası… Araya sıkıştırılmış 1400 yıl önceki Medine modeli. Ne hukuk var, ne anayasa. “Biz istedik mi olur” kafası. Sanki bu ülkenin hukuk sistemi değil, hurafe sistemi. Ama orada bir kişi yok ki; hepsi aslında RTE’nin yedeği. Siyasi söylemini doğrudan dillendiremiyor çünkü AB, ABD, Batı ittifakı ona hâlâ bakıyor. Onun için “ben değil, onlar istiyor” oyunu oynuyor.
Erdoğan’ın siyasi zekâsı sinsi bir yerden çalışır:
Düşman yarat, safları sıklaştır.
Kriz çıkar, fırsata çevir.
Halkı kutuplaştır, sadakati artır.
Hilafet çağrısı yapanların ardında bir fikir yoktur, bir strateji vardır. O da Erdoğan’ın stratejisidir. Laikliği delmek için açtığı bin delikten biri daha… Ama bu sefer şeffaf delik. Halka “ben istemiyorum ama millet istiyor” deyip, sonra da anayasa değişikliği referandumuyla işi resmileştirme peşinde. Sanki milletin istediği şey, fatura düşsün diye dua etmek değilmiş gibi!
Bir yandan “milli irade” diyor, öte yandan ümmet düzenine özlem. Ulan milli irade ne? Atatürk’ün kurduğu meclis değil mi? Anayasa değil mi? O mecliste yemin ettin sen. Ama şimdi yeminini hilafete feda ettin.
Bu ne perhiz, bu ne hurma hilafeti?
Ve unutma: Bu halk enayi değil.
İmam hatip liselerinde ezberlenen ayetlerle, memleket yönetilmez.
İnşa edilen külliyelerle, adalet sağlanmaz.
Yürüyen sakallılarla anayasa değişmez.
Ama o yine de deniyor. Çünkü başka çaresi kalmadı.
Seçimi kazanmak için hilafet atmaya çalışıyor, halkı saflara ayırıyor, laikliği toprağa gömmeye uğraşıyor.
Ama millet sessiz değil. Bu tiyatroyu artık ezberledi.
- Bölüm: Ümmetçilikle Maskelenen Otoriterlik ve Saray’da Milli İrade Tiyatrosu
Milli irade… Ne güzel bir kelime değil mi?
RTE diline doladığından beri içi oyuldu, anlamı değişti, ruhu mezara gömüldü. Çünkü onun için “milli irade” sadece kendi seçmeni. Geri kalanlar? Onlar terörist, marjinal, vatan haini, sapkın, dış mihrak, faiz lobisi…
Ve her seçim ya da sıkışma döneminde aynı oyun oynanır:
Bir yanda ümmetçilik, öbür yanda hain ilan edilen cumhuriyetçiler.
Bir yanda Saray’ın kutsadığı cemaatler, öbür yanda gaz yiyen öğrenci kulüpleri.
Bir yanda diyanetle el ele yürüyen siyaset, öbür yanda anayasa maddelerini hatırlatan “provokatörler”.
“Ümmet” kavramı öyle güzel sarılmış ki bu otoriterliğe, dikenlerini millet fark etmiyor. Erdoğan kendini peygamber varisi gibi pazarlıyor. Halbuki öyle bir hırsla sarılmış ki iktidara, Kur’an’ı bile “rant menüsü”ne çorba niyetine koymuş.
Milli iradeymiş.
Hangi milli irade?
Zeytinliklerini savunan köylüye gaz sıkan jandarma senin mi milletin?
Üniversitede anayasa okuyan gençleri sabaha karşı evlerinden alan polis senin mi milletin?
Akrabaların tarafından işgal edilmiş kamu ihaleleri senin mi milli değerlerin?
Saray rejimi, milletin tamamını değil, kendi cemaati kadarını “irade” sayıyor. Kalanı? Onları sistemin fazla verisi, susturulması gereken gürültü görüyor.
Ve işin komik tarafı şu: Ümmet goygoyu yaparak ümmeti yok ediyor.
Bu topraklarda Alevi var, laik var, yahudi var, katolikvar, protestan var, gregoryen var, ortadoks var, ateist var…
Sen sadece tek tip sakallı, tek tip mürit istiyorsun.
Ümmet dediğin aslında Saray’a biat etmiş, itaat eden kalabalık.
Milli irade tiyatrosunda başrol belli:
Erdoğan.
Yardımcı oyuncular: Bahçeli, Tarikat şeyhleri, yandaş medya kalemşorları, ‘halifelik’ çağrısı yapan cübbeliler.
Seyirciler: Tüm Türkiye.
Ama bu tiyatronun biletini sadece halk ödüyor.
Enflasyonla, baskıyla, liyakatsizlikle…
Sen ümmet derken TÜİK yalan söylüyor.
Sen ümmet derken gençler işsiz.
Sen ümmet derken barajlar kuruyor, kuraklık büyüyor, akıl kuruyor.
Ve sen hâlâ ümmetçilikle bu koca otoriter yapıyı süslemeye çalışıyorsun.
Ama süslü cellat, yine cellattır.
Ümmet diye diye milletin damarını kesiyorsun.
İrade diye diye halkın aklıyla oynuyorsun.
Saray diye diye anayasa mezarlığına tapınak inşa ediyorsun.
- Bölüm: Zeytinlikten Gelen Jandarma, Hilafetçiye Çay Taşıyor ve İki Yüzlü Devletin Portresi
Adaletin terazisiyle oynamaya başladığında, bir daha doğru tartamazsın.
Türkiye tam da bu terazinin kırıldığı, kefelerin biri hilafetle, diğeri biber gazıyla dolduğu bir devri yaşıyor.
Devlet, çift kişilikli bir Frankenstein’a dönmüş:
Biri hilafetçiye nazik, diğeri anayasa diyen öğrenciye cellat.
Bir taraf:
Hilafet isteyen, laiklik düşmanı, anayasa tanımayan sakallı gruplar.
Ne polis var başlarında, ne bariyer.
Sanki emniyet değil, belediye destekli kültürel yürüyüş organize ediyorlar.
Slogan atıyorlar: “Hilafet isteriz.”
Kaldırımda duruyorlar: “Düzen batıldır.”
Bir polis yanaşmıyor. Neden?
Çünkü onlar Erdoğan’ın “deneme tahtası”.
Şimdilik “serbest bırakılmış kontrollü kaos”.
Öbür taraf:
Zeytinliğini savunan köylü.
Kendi toprağında jandarma tokadı yiyor.
Bir değil, beş değil: Kaz Dağları, Akbelen, İkizdere, Soma, Cerattepe…
Devletin üniformalı yüzü, köylünün üstüne çullanıyor.
Ve üst perdeden gelen ses şu: “Devletiniz burada!”
İki yüzlü bir sistem.
Anayasayı savunan dövülür, hilafeti isteyen korunur.
Yürüyüş yapmak isteyen kadınlar, LGBTİ bireyler, çevreciler, öğrenciler…
Onlara karşı biber gazı, plastik mermi, gözaltı…
Ama şeriat çağrısı yapanlar elini kolunu sallayarak geçiyor.
Hatta çay mı isterler diye sorulacak neredeyse.
Bu asimetrik adalet, Erdoğan rejiminin ruhudur.
Devletin tarafsız olması gereken jandarması, şimdi Saray’ın eli olmuş.
Mahkemeler Saray’ın noteri, polisler onun bekçisi, valilerse AKP’nin il başkan vekili.
Bunun adı devlet değil, tek kişilik gösteri hükümeti.
Bir köylünün elinde anayasa kitabı varsa, tehdit olarak görülür.
Ama sakallı bir adam halifelik istiyorsa, özgürlük sayılır.
Çünkü Erdoğan’ın devlet anlayışı, yandaş olanın her şeyi hak ettiği, karşı çıkanın ise suçlu ilan edildiği bir düzendir.
Ve bu düzenin son durağı:
Devletin kurumlarının ideolojik paralize oluşu.
Tarafsızlık? “.
Laiklik”? Defterden silinmiş.
Eşitlik? Fikrî suç.
Anayasa? Yalnızca seçimden önce hatırlanacak bir vitrin süsü.
Ama unuttukları bir şey var:
Zeytinliği koruyan köylü unutmaz.
Üniversite kapısında sürüklenen genç, unutmaz.
Adalet isteyen halk, unutmaz.
Çünkü bu milletin hafızası, Saray’ın seçim ajandasından uzundur.
- Bölüm: Akraba ve Cübbe Kapitalizmi, İslami Görünümlü Aile Saltanatı
Devlet yönetmekle aile şirketi yönetmek arasındaki fark, birinin anayasaya, diğerinin soy kütüğüne dayanmasıdır.
Ama Tayyip Erdoğan bu farkı çoktan sildi. Onun rejimi artık bir aile holdingidir.
Adı İslam, özü rant.
Görünüşü mütevazı, içeriği sınırsız iştah.
İşte bu yüzden:
Bakanlıklara damatlar atanır.
Kamu ihaleleri dayılara düşer.
Merkez Bankası’na yeğenler uğrar.
Belediyelerden beslenen vakıflar, aileye bağlı sadaka torbaları gibi çalışır.
Bu sistemin adı “Akraba ve Cübbe Kapitalizmi”.
Yani:
İhaleyi alan soyadına bakar.
Makamı kapan soy ağacına güvenir.
Eleştirilmeyen tek şey, soy bağının “mübarekliği”dir.
İslami kisve altında yürütülen bu yağma düzeni, halkın inancını da çürütüyor.
Çünkü millet artık şu soruyu soruyor:
“İslam buysa, biz hangi dine inanıyoruz?”
Erdoğan’ın rejiminde kutsal olan, Allah değil; akrabalık zinciridir.
Birinci halka: Aile.
İkinci halka: Yandaş.
Üçüncü halka: Tarikat.
Dışında kalan herkes: Fitne, sapkın, hain.
Öyle bir kapalı devre ki, içeride olan sonsuz servetle ödüllendirilir.
Dışarıda kalan ise sistematik olarak yoksullaştırılır.
Ve tüm bu düzen, İslamî kelimelerle kaplanır:
“Nas var.”
“Faiz haram.”
“Rızık Allah’tandır.”
Peki o rızık neden hep sizin aileye yağıyor?
Allah da artık sadece saraya mı çalışıyor?
Sistemdeki çürümeyi İslam’la cilalamak, halka ihanettir .
Ama bu rejim çoktan kararını vermiş:
Dini kullan, halkı kandır, akrabayı zengin et.
Bir elinde Diyanet, diğer elinde kamu bütçesiyle, “cüppeli kapitalizmin” en vahşi modeli kurulmuştur.
İhale mi? “Allah nasip etti.”
Rant mı? “Liyakat esas.”
Eleştiri mi? “İslam düşmanlığı!”
Yani artık hiçbir soruya gerçek cevap yok.
Hepsi ya Allah’a, ya düşmana havale.
Ve bu düzende halk artık yalnızca seyircidir.
Fakirlik içinde dua eden, oy verdikçe daha da yoksullaşan, eleştirdikçe hain ilan edilen seyirci…
Ama unutmayın:
Tarihin çöplüğü, “ailesini ülkenin yerine koyan liderlerle” doludur.
Ve o çöplük, yer açmaya devam ediyor.
- Bölüm: Anayasaya Sırtını Dönmek ve RTE’nin Sahte Yemin Anatomisi
“Cumhurbaşkanı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na sadakatle bağlı kalacağıma…”
Söz böyle başlar.
Yüksek sesle, ciddi bir duruşla, meclis kürsüsünde milletin önünde edilir.
Ama Tayyip Erdoğan’ın o gün ettiği yemin, kalpten değil, plandan okunmuş bir metindir.
Yani sahte değilse bile, kesinlikle içi boş, formalite bir tiyatro sahnesidir.
Yemin ederken gözler yukarıda, kalp aşağıdadır.
Çünkü o yemin, anayasanın kılıcı değil; onu delebilmenin anahtarıdır.
Erdoğan için anayasa, “gerekli oldukça çiğnenmek üzere yazılmış bir metin.”
Yani halkın değil, Saray’ın hizmetindedir.
Anayasa ne diyor?
Laiklik var.
Yargı bağımsızlığı var.
Kuvvetler ayrılığı var.
İfade özgürlüğü var.
Ama RTE rejiminde ne var?
Laiklik yerine dinci söylem.
Yargı bağımsızlığı yerine Saray’dan gelen “talimatlar.”
Kuvvetler ayrılığı yerine tek kalemle yazılan kader.
İfade özgürlüğü yerine 4. Murat ve 2. Abdulhamit sansürü.
Ve en acıklısı:
Bu açık ihlallerin üzerine bir de halkla alay edilircesine “milli irade bunu istiyor” denir.
Hayır, Erdoğan.
Milli irade sizin yalanınıza kefil değil.
O yemin, Saray’a değil; Cumhuriyet’e verildi.
Ama sen yeminin altına imza atar, ertesi gün altında tünel kazarsın.
Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımazsın.
Üniversitelere kayyum atarsın.
İmzanla binlerce insanı işinden edersin.
Seçimdeki halkın oyunu imzalarınla çöpe atarsın.
Senin sadakatin hukuka değil, iktidara.
Senin ahdin millete değil, ailesine ve çıkarına.
Senin yemin metnin, sadece 10 dakikalık bir tiyatrodur.
Sahne kapanınca, oyun biter; gerçek başlar.
Ama unutmaman gereken bir şey var:
Yemin, yalnızca bir söz değil, bir bağdır.
Milletle yapılan kutsal bir anlaşmadır.
Ve sen bu anlaşmayı defalarca bozdun.
Şimdi sıra milletin cevap vermesinde.
Anayasaya sadakat göstermeyen, halkın sadakatini hak etmez.
Bu sahte yeminlerin, günü geldiğinde hakiki hesaplara dönüşeceğini unutma.
- Bölüm: Milli Güçler Sahaya İnerse ve Saray’ın Sessiz Kaçışı
Saray’dan her gün çıkan gürültüye bakarsan, sanırsın bu rejim çelikten.
Ama kazı yüzeyi, altından çıkan şey korkudur.
Zırh sandığın, aslında korkudan örülmüş kalın bir battaniyedir.
Çünkü Erdoğan da bilir:
Bir gün bu millet sahaya inecek.
Ve o gün geldiğinde, bugün küfrettikleri anayasa, o gün en büyük korku belgeleri olacak.
“Milli güçler” dediklerinde Saray’ın uykusu kaçar.
Çünkü onlar silah değil, irade taşıyan insanlar.
Tank değil, oy pusulası kullanmayı bilen vatandaşlar.
Yandaş değil, yurttaş olan milyonlar.
Bugün üniversitelerde susturulan gençler,
yarın meydanları dolduracak analar.
Bugün sabaha karşı gözaltına alınan avukatlar,
yarın adalet saraylarına adalet getirecek.
RTE, bu gerçeği biliyor.
Ve o yüzden korkuyor.
Korktuğu için sürekli düşman yaratıyor.
Korktuğu için yürüyen her protestoya devlet yığıyor.
Korktuğu için ifade özgürlüğünden, laiklikten, anayasadan bu kadar nefret ediyor.
Çünkü bu kavramlar onu tahtından edebilir.
Saray’a giden yolları değil, Saray’dan dönüş yollarını gösterir.
Bir gün bu halk sahaya indiğinde, ne olacak?
Senaryoyu biz yazalım:
Bir gece yarısı Saray’ın ışıkları sönüyor.
Önce yandaş medya susuyor.
Sonra damatlar yurtdışına kaçıyor.
Birileri ‘bizi kandırdılar’ demeye başlıyor.
Ve bir kişi daha çıkıyor ekranlara:
“Ben sadece hizmet ettim.”
Ama geç olacak.
Çünkü bu milletin hafızası kısık değil.
Onlar Hilafet yürüyüşlerini de gördü,
Akbelen ormanını da,
Gezi parkını da,
17-25’i de,
Berat Albayrak’ın istifasını da,
Sana açılan ‘tarafsızlık’ kredilerinin nasıl boşa harcandığını da…
Bu millet, gerektiğinde “yeter” demeyi bilir.
Ve o gün geldiğinde sen ne yapacaksın?
Ya kaçacaksın, ya inkâr edeceksin,
ya da Allah’ını bile inkâr edecek kadar büyük bir taviz vereceksin …sırf kurtulmak için.
Çünkü senin imanını bile çıkarın belirliyor.
Senin sadakatin Allah’a değil, seçime.
Senin davan millet değil, kendi ikbalindir.
Ama bil ki:
Millet sahaya indi mi,
Saray’ın penceresinden bakacak bir tek kişi bile kalmaz.
- Bölüm: Cumhuriyetin Son Direnişi ve Saray’a Karşı Anayasa Cephesi
Bir ülkede anayasa sadece kitapta kalmışsa, o ülkenin sokakları yeni bir direnişin not defteridir.
Ve bugün Türkiye’de, sessiz ama ısrarlı bir cephe büyüyor:
Cumhuriyetin son direnişi.
Saray’a değil; Anayasa’ya bağlı kalanların, gölgelik değil gövdelik koyanların cephesi.
Bu cephede kimler mi var?
İhaleye girmemiş akademisyenler,
Cübbe giyip secdeye değil, hukuka eğilen yargıçlar,
İmam hatipte değil, fizik laboratuvarında büyüyen gençler,
Devletin beslemesi değil, alın teriyle geçinen halk…
Saray’ın karşısında ne var?
Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Madde 10: Kanun önünde herkes eşittir.
Madde 24: Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasal veya hukukî temel düzenini din kurallarına dayandırmak amacıyla faaliyet gösteremez.
İşte o çok korktukları anayasa bu.
Erdoğan, bu maddeleri sessizce yok sayarken;
bu cephe onları her gün tekrar ediyor.
Caddelerde, kampüslerde, köy meydanlarında…
İçten içe büyüyen bir hatırlatma mücadelesi bu.
Anayasa kitapçığı artık bir evrak değil, bir siper haline geldi.
Ve Saray farkında:
Bu anayasal cephe siyasi değil, tarihidir.
Geçici değil, köklüdür.
Çünkü arkasında sadece 100 yıllık Cumhuriyet yok,
aynı zamanda 100 yıllık uyanıklık var.
Bu cephe Cumhuriyeti sadece savunmuyor;
yeniden tanımlıyor.
İnanç özgürlüğünü, tarikat özgürlüğü sananlara,
şeriatı,
hilafeti umut, laikliği küfür gibi sunanlara karşı
ayakta kalan son vicdan blokudur bu.
Ve unutmamak gerekir:
Bu memleketin temelleri, ümmet değil millet kelimesiyle atılmıştır.
Saltanat değil egemenlik verilmiştir halka.
Kutsal aileler değil, birey haklarıyla inşa edilmiştir devlet.
Ve anayasa sadece bir metin değil, bir milletin karakteridir.
Saray’ın altın varaklı tavanları o karakteri silemez.
Hilafet çağrıları o vicdanı bastıramaz.
Yandaş hukuk o ilkeleri gömemez.
Çünkü bu topraklarda hâlâ,
“Ben Cumhuriyet çocuğuyum” diyen insanlar var.
Ve onlar, o cephede sadece direnmiyor,
geleceği inşa ediyor.
- Bölüm: Laiklik, Hukuk, Vicdan ve Üçü de RTE’nin Sözlüğünde Yok
Bazı kelimeler vardır ki, bir liderin sözlüğünde yer almadığında değil, yer alıyor gibi yapıldığında tehlikelidir.
Tayyip Erdoğan’ın sözlüğünde “laiklik” var mı? Evet, ama sadece suçlamak için.
“Hukuk”? Var ama yalnızca düşmanlarını cezalandırmak için.
“Vicdan”? O da var, ama sadece kendi yandaşlarının cüzdanına zarar gelirse.
Yani bu üçlü: laiklik, hukuk, vicdan, Erdoğan rejiminin içinde anlamını yitirmiş, makyajlanmış, içi boşaltılmış üç yalandan ibaret.
Laiklik:
Atatürk’ün mirası olan laiklik, Erdoğan için “milli güvenlik tehdidi” gibi algılanıyor.
Halbuki laiklik, ne dine düşmandır, ne inanana.
Laiklik, inançsızı da inananı da eşit korumaktır.
Ama Erdoğan’ın dilinde laiklik, “dinsizlik” demektir.
Camiler siyaset kürsüsüne döner,
Diyanet İşleri Başkanlığı iktidarın PR ofisi olur,
tarikatlar devletten maaş alır,
ve tüm bunlara laiklik denmez,
din postuna sarılmış despotizm denir.
Hukuk:
Hukuk sisteminin Erdoğan döneminde başına gelen şey, cenaze namazı kıyılmış bir kurumun hâlâ haftalık bültenlerde yaşatılmaya çalışılmasıdır.
Yani yok ama var gibi yapılıyor.
Mahkemeler kararlarını anayasal normlara göre değil, Saray’ın takvimine göre alıyor.
Seçim yaklaştıysa beraat,
sıkışıklık ve protesto başladıysa tutuklama,
yandaş zarar gördüyse jet dava,
muhalif hak aradıysa kamu güvenliği tehdidi!
“Adalet mülkün temelidir” yazısı hâlâ mahkeme salonlarında duruyor ama
mülk çoktan el değiştirdi,
temel yıkıldı, yazı duvarda kaldı.
Vicdan:
Bir liderin vicdanı olmazsa, o ülke yalnızca polisle, jandarmayla, yalanla yönetilir.
Ve bu dönemde vicdan yerini bir tür hesap makinesine bıraktı:
Ne kadar oy gelir?
Ne kadar kaybettirir?
Kaç kişi sustu?
Kaçı sosyal medyada linç edildi?
Vicdan dediğin şey, Ayasofya’nın kapısını zincirlemek değil;
bir kadın cinayetini önlemek için kanun çıkarmaktır.
Çocuk istismarına “Allah affetsin” demek değil;
sistemi temizlemektir.
Ama Erdoğan’ın vicdanı, yandaşta başlar, muhalifte biter.
O yüzden Soma’da madencinin çocuğu için susar,
belediye otobüsünde yanan yoksul için ağlamaz.
Ama zengin bir müteahhitin iflası için yasa değiştirir.
Kısaca:
Laiklik Erdoğan için gereksiz.
Hukuk, kontrol aracıdır.
Vicdan? Onu son kez ne zaman kullandığını kendisi de hatırlamıyor.
Ve işte bu üç kavram sustuğunda,
ülke sadece Erdoğan’ın sesiyle yankılanıyor.
- Bölüm: RTE’nin Günah Listesi ve Tövbe Etmek İçin Geç, Kaçmak İçin Yakın
Tarih, bazı liderlerin peşine liste bırakır.
İcraat listesi değil, bu günah listesi.
Tayyip Erdoğan’ın ardında bırakmaya başladığı liste de artık öyle bir hâl aldı ki,
ne tövbe temizler, ne jet hacca gidiş, ne Cuma selfiesi.
İlk günah: Adaletin cellatlığını yapmak.
Bağımsız yargıyı kendi eliyle linç etti.
Hakim kararından önce Erdoğan’ın ne dediği izlendi.
Savcılar delil değil, emir bekler oldu.
Yargı, hukuk olmaktan çıkıp, sarayın sekreterliği haline geldi.
İkinci günah: İnancı kirletmek.
İslam’ın adını, kendi siyasi reklam panosuna dönüştürdü.
Her camii açılışı, bir seçim mitingine döndü.
Tarikatları besleyip, yolsuzluklarını “mahremiyet” perdesiyle örttü.
Dinle gelen iktidarını, dinle kandırarak büyüttü.
Üçüncü günah: Milleti bölmek.
Kendi seçmenine “millet”, karşısındakilere “illet” dedi.
Birleştirmesi gereken halkı, kavga ettirerek yönetti.
Kardeşi kardeşe düşman etti,
oy almak için suni kimlik savaşları çıkardı.
Dördüncü günah: Doğaya ve emeğe savaş açmak.
Ormanlara şirket, zeytinliklere maden,
köylüye cop, öğrencinin kampüsüne beton gönderdi.
Kazma, dozer ve biber gazı…
Erdoğan rejiminin üç ana politikası.
Beşinci günah: Anayasayı çiğnemek.
Yemin edip çiğnedi.
Seçim kazanıp bozdu.
Söz verip unuttu.
Anayasa onun için bir “engel”, millet içinse “umut”tu.
O bu umudu da ezdi.
Ve liste böyle uzar gider:
Basının yok edilmesi.
KHK ile insanların hayatlarının silinmesi.
Ekonomik krizleri Allah’a havale edip, yandaş zenginliği sürdürmesi.
Kadın haklarının törpülenmesi.
Gençliğin beyin göçüne mecbur bırakılması.
Bu kadar günahın üstüne bir tövbe gelir mi?
Sanmam.
Çünkü Erdoğan’ın tövbesi olmaz; piyasa ayarı olur.
Gerçek pişmanlık, çıkarla uyuşmaz.
İhlâs değil, imaj derdi vardır.
Ve o yüzden Erdoğan’ın hesabı ahirette değil, bu dünyada, bu milletle görülecek.
Şimdi ne mi olacak?
Büyük ihtimalle “bizi kandırdılar” ekibi hazırlanıyordur.
Bazı yandaşlar yurtdışında yazlık arıyordur.
Saray’da odalar birer birer ışık kapatıyordur.
Çünkü Erdoğan bile biliyor:
Kaçmak için yakın, affedilmek için geç.
Ve bu günah listesinin en tepesinde tek bir başlık yazıyor:
“Milleti kandırmak.”
Ne daha büyük günah var, ne de daha büyük bedel.
SONUÇ:
Erdoğan rejimi;
İnancı istismar eden,
Anayasayı çiğneyen,
Adaleti araçsallaştıran,
Akrabayı ihya edip halkı iflasa süren,
ve tüm bunları “millet adına” yaptığını söyleyen bir çarpıklığın adıdır.
Bu makale bir isyan değildir.
Bu, görünene ayna tutmaktır.
Ve bu aynada Erdoğan’ın sureti değil,
milletin sabrı ve anayasanın intikamı görünmektedir.