Blog

  • ABD’nin Avrupa’ya nükleer bombalar uçurduğu iddia ediliyor

    ABD’nin Avrupa’ya nükleer bombalar uçurduğu iddia ediliyor

    ABD ve diğer NATO ülkeleri genellikle nükleer silahların yeri hakkında resmi bilgi vermiyor. Bu nedenle, bu sefer ne bir doğrulama ne de bir yalanlama var. Ancak, ABD dergisi Newsweek de dahil olmak üzere birçok ABD ve İngiliz medya kuruluşu, ABD’nin 17 yıl sonra ilk kez nükleer bombaları konuşlandırmak üzere İngiltere’ye getirdiğini bildiriyor.

    ABD’nin Büyük Britanya’ya yönelik taktik nükleer silahları: Bu göstergeler bunu destekliyor

    Raporların doğru olduğuna dair iki önemli gösterge var. İlk olarak, 16 Temmuz’da ABD’nin New Mexico eyaletindeki Kirtland Hava Kuvvetleri Üssü’nden (ABD nükleer cephaneliğinin merkezi yerlerinden biri) havalanan bir ABD nakliye uçağının uçuş rotası internette takip edildi. İki gün sonra uçak, İngiltere’nin doğusundaki Lakenheath’teki İngiliz hava üssünden dönüş uçuşuna başladı.

    Haziran ayında, İngiliz hükümeti ayrıca, sözde taktik nükleer silahları taşıyabilen özel ABD yapımı F-35 savaş uçaklarının satın alındığını resmen duyurdu. Bunlar, Lakenheath yakınlarına konuşlandırılacak sınırlı yıkıcı güce sahip nükleer silahlardır.

    Caydırıcılık için: ABD’nin Avrupa’daki nükleer silahları

    Büyük Britanya’nın da denizaltılarında konuşlu kendi nükleer silahları bulunuyor. Ve bu, görünüşe göre 17 yıl içinde ilk kez karada konuşlu ABD yapımı nükleer silahların İngiltere’ye geri getirilmesi.

    ABD, NATO bünyesinde ihtiyati bir caydırıcılık olarak bu tür taktik nükleer silahları toplamda beş Avrupa ülkesine konuşlandırdı. Büyük Britanya’ya ek olarak, bunlar Türkiye, Belçika, Hollanda ve Almanya. Almanya’da, Renanya-Palatina’daki Büchel Hava Üssü, sınırlı sayıda ABD nükleer silahının bulunduğu yer olarak kabul ediliyor.

    Haziran ayında, NATO üye ülkeleri savunma harcamalarını artırma konusunda prensipte anlaştılar. 2035 yılına kadar ekonomik çıktılarının %3,5’ini geleneksel askeri harcamalara, %1,5’ini de savunma ile ilgili alanlara harcayacaklar. Bu anlaşmaya esas olarak ABD’nin baskısı sayesinde varıldı.

    Başlıca tetikleyici, değişen tehdit durumudur: Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya saldırmaya başlamasından bu yana Kremlin, Avrupa için -ve özellikle de doğu kanadındaki NATO üyeleri için- en belirgin güvenlik tehdidi olarak kabul ediliyor.

    Selen Atasoy

    Not: Nükleer silahların kullanımının dünyayı yok edeceğini herkes bilmeli. Yoksa her şeyi kazanabileceğini sanan Trump kadar saf ve aptal mı? Elbette, birkaç politikacı sığınaklarında birkaç ay hayatta kalabilir. Ama ne için? Kapının dışında hiçbir şey kalmayacak: ne yaşam ne de doğa.

    ABD nükleer silahlarının Avrupa’da ve Asya`da yeri yok.

    Mevcut haliyle caydırıcılık yeterli olmalı.

    Ama Amerikalılar ülkelerini korumayı seviyor.

    Ve bu silah nereden gelirse gelsin, karşılık verecekler.

    Amerikalılar böyle düşünüyor.

  • ORTAK VATAN…

    ORTAK VATAN…

    Yandaş yalaka bir gazeteci DEM eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın
    Yıllar önce ortaya attığı “Ortak vatan”
    saçmalığını tekrar yürürlüğe koymuş…
    ***
    Neden?
    Yeni anayasa yapmaya giden yolu döşeyecek olan ihanet projesi; “Terörsüz Türkiye” masalını allayıp pullamak için…
    ***
    Türkiye Cumhuriyeti devleti bölünmez bir bütündür ve dili Öz Türkçe’dir…
    Öz Türkçe diyorum, çünkü birileri konuştukları Arapça Farsça ağırlıklı dile de “Türkçe” diyorlar…
    ***
    Hemen akabinde bir saçmalığı da maharetmiş gibi ortaya atıyorlar…
    “Türkiye halkı” ya da Türkiye halkları…
    Türk milleti diyemiyor…
    Oysa; Türk milleti yani Türk Halkı Türkiye Cumhuriyeti devleti içinde yaşayan herkesi kapsar…
    Türk, bir üst kimliktir; Kürt Türk Laz Çerkez
    Alevi Sünni vs diye ayırmaz…
    Herkesi kucaklar…
    ***
    Ortak demek bir pay, hisse sahibi demektir…
    Türkiye Cumhuriyeti bir şirket değildir…
    Ki ortakları olsun; bu vatan hepimizindir…
    Amasız fakatsız ve koşulsuz…
    Onun için;
    Herkes “ağzıyla” konuşacak ve ağzından çıkanı kulağı duyacak..
    ***
    Aklını alırız adamın…
    ***
    Ara bir soru; şu malum iki zirzop ülkeyi kaça veya neye karşılık sattılar?
    CHP bu ülkenin temel taşıdır, direğidir…
    Kurucusudur…
    Şifresidir…
    Bu ihanete asla ve asla ortak olmaz, olamaz…
    ***
    Faiz haramdır, diyenlerin yönettiği Orman bakanlığı kar etmiş ve milyonlarca liralık faizi gelirini bilançosunda göstermiş…
    Faiz haramken bunlar oluyorsa, faiz haram olmasaydı kimbilir neler olurdu neler?..
    ***
    İlginç olan şu; o faiz geliriyle bakanlık binlerce gece görüşü dahi olan yangın uçağı alabiliyormuş…
    Almamışlar ülkenin dört bir yani cayır cayır yanıyor,
    gece görüşü olmadığı için mevcut yangın uçaklarıyla yeterli mücadele edilemiyor…
    ***
    Yönetenlerin kılı kıpırdamıyor, önlerine mikrofon tutulduğunda utanacaklarına başarı hikayeleri yazıyorlar…
    ***
    Dönek meclis başkanı Kurutulmuş
    “Terörsüz Türkiye için bir komisyon kurduk” diyor…
    Kurduk…(?)
    Meclisteki siyasi partilerle yada STK’larla birlikte kurduk demiyor…
    Attığı turlarla da “gelin civciv gibi etrafımızda toplanın,ve tüm suçlarımıza ortak olun” diyor…
    ***
    Karar çoğunluğu nasıl alınacak onu bile kendilerine göre ayarlamışlar…
    Üstelik Kandil, MİT ve İmralı anlaşmışlar
    Terörsüz Türkiye projesinde yapılması gereken ne varsa ve nasıl uygulanacaksa kararını almışlar…
    ***
    CHP ve muhalefetin önüne koymuşlar…
    Kim biliyor bunları, ki bizler terör örgütünün taleplerinin neler olduğunu çok iyi biliyoruz,
    kendileri de defalarca açıkladılar zaten…
    ***
    Şimdi diyorlar ki gelin komisyona;
    Bizim karar verdiklerimizi imzalayın…
    Sorgusuz sualsiz…
    ***
    Mal mı yada köle mi CHP lider ve kurmayları…
    Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yapılan zulmün arkasında
    Terörsüz Türkiye tiyatrosunun olduğunu bilmeyecek kadar aptal mıyız?
    ***
    Neymiş efendim!..
    CHP olmazsa komisyonun bir anlamı olmazmış…
    Yani CHP önemliymiş…
    Vay anasını..,
    Madem önemli de yaklaşık bir yıldır CHP’ne sürdürülen saldırıların, zulmün anlamı ne?
    ***
    Sorun akla hayale gelmeyen yalanlar söylüyorlar.,,
    Gerçi bunların söyledikleri yalan değil,
    resmen kuyruklu yalan…
    Geçmişte yapılan hataları diye bir cümle kuruyor RTE
    Bu bile komisyona katılmama sebebidir..,
    CHP’nin günahı hataları nedir ki kefareti ödenecek…
    ***
    Neymiş efendim!..
    Komisyonun uyum içinde çalışması için ne gerekiyorsa yapmışlar…
    Bugüne kadar mecliste uyuşmuşlar sanki…
    20 yıldır “Kendileri çalıyor kendileri oynamıyor mu?”
    Torba yasa ayaklarıyla…
    Oy çoğunluğuyla montaj oyunlarıyla, tehditle geçiremedikleri ne var ki meclisten, komisyondan geçiremesinler?
    ***
    Yandaş ve yalakaları olabilir ama bizler ne aptalız ne salak ne de köleyiz…
    Ne biat ederiz ne de tapınırız…
    CHP’liler olarak siyasi bir tuzak olan Terörsüz Türkiye projesi için kurulan (kurulacak değil) komisyona katılmayı ve isim verilmesini asla onaylamıyoruz…
    ***
    Çok net söylüyorum; komisyona katılmak CHP için idam sehpasıdır…
    Bu sehpayı millet mutlaka tekmeler…
    Bir kez daha kurtarmayı düşünmez…
    ***
    Uygulanan zulmün farkındayız…
    Ama biat edecek kadar zayıf ve onursuz değiliz…
    Bunca yolu boşuna kat etmedik…
    Bunca çileyi boşuna çekmedik…
    ***
    Dün “ Kendi önerdiğimiz komisyona girmeyecek halimiz yok”
    diyen CHP sözcüsünü de şiddetle kınıyoruz..
    Kimse unutmasın bizim önerdiğimiz komisyon;
    PKK’ya kaynak taşıyan Kürt sorunlarının çözümü için kurulması istenen komisyon önerisiydi…
    ***
    Şimdi katılacağı söylenen komisyonun konu mankeni olacak…
    ***
    Neyse!
    ***
    Kanal İstanbul yalanı ile TOKİ’ye binlerce konut inşa ettirecekleriine ilişkin görüntüler ortaya çıktığından bu yana, sizin de dikkatinizi çekti mi?
    İBB’ye operasyon yapılmıyor…
    ***
    Ve Türkiye’nin dört bir yanı yangın yeri…
    Düne kadar PKK işi diyenler bugün FETÖ işi diyorlar…
    Ve!
    Aynı hızla bir FETÖ’cü bulup yangınların sebebi olarak yandaş yalaka medyaya paslıyorlar…
    ***
    Sayın Özgür Özel bu tuzağa düşecek bir lider değil biliyorum…
    Yine de umarım CHP bu komisyona katılmaz diye düşünüyorum…
    ***
    Bj bağlamda Özgür Özel’e mesaj çektim dün…
    CHP tabanı istemiyor, dedim…
    Size kumpas kuruluyor, kumpasın mimarı ABD’li danışmanlar…
    ***
    Özgür Özel
    Dinler dinlemez bilemem ama komisyon
    Kendisinin siyaset bayatının bitişi olur, olacaktır..
    Bunu gayet iyi biliyorum..,
    ***
    Herkes elini taşın altına koysun artık.
    CHP merkezine ve Özgür Özel’e
    “Komisyona katılmayın lütfen…
    Şayet katılırsanız biz yokuz,” diye mesaj çeksin…
    ***
    51 sayısı çoğunluk AKMHP’de olsun diye belirlenmiş bir sayıdır…
    Bunu görmeyecek kadar kör ve aptal olamazsınız…
    Kaldı ki İYİP komisyona katılmıyor, yani sayı 48
    Otuz oy AKMHP’ye yeter de artar bile…
    ***
    Bir elin nesi var iki elin sesi var…
    Daha ilkokuldayken öğrenmiştik…
    Haydi TÜRKİYEM…
    Bir, iki…
    Ya da 51 Türkiye’den büyük değildir…
    Önemli de…
    “AK Komisyona ABD projesine katılmaya HAYIR!…”
    ***
    Umarım ömrümün son günlerinde bu utancı yaşamam.,,

    Hoşça kalın…

    Erdoğan Özgenç
    21.21

  • EKREM İMAMOĞLU’NDAN DEVLET BAHÇELİ’YE ÖVGÜ

    EKREM İMAMOĞLU’NDAN DEVLET BAHÇELİ’YE ÖVGÜ

    Geçen Ekim ayında, “Terörist Başı’nın umut hakkından” söz edip, “gelip Meclis’te konuşmasını” istemesinden beri, PKKlıların en sevdiği politikacı Devlet Bahçeli! Öyle ki yıllardır hapiste yatan Selahattin Demirtaş bile “Allah Bahçeli, Öcalan ve Erdoğan’a sağlıklı uzun ömürler versin” diyerek dua etti. Bahçeli de PKK’lıları seviyor. Terörist Başı’na “Kurucu Önder” demesi, anma toplantısına katıldığı Sırrı Süreyya Önder’in fotoğrafını sevecen bir ifadeyle okşaması ve PKK’lıları partisinin önünde sevgiyle karşılaması da bunu gösteriyor. Allah muhabbetlerini arttırsın!..

    O tarihten sonra Ekrem İmamoğlu’nun da Bahçeli’yi sevdiğini öğrendik.

    Ruşen Çakır’ın gönderdiği soruları yanıtlayan Ekrem İmamoğlu Bahçeli’ye övgüler dizmiş: (https://medyascope.tv/2025/07/24/ekrem-imamoglu-medyascopea-konustu/)

    Sayın Bahçeli, 22 Ekim çağrısıyla beraber Türkiye’nin son kırk yıldır kanayan yarası olan terör ortamının bitmesi adına önemli bir adım attı. O tarihten bu yana terörün bitmesi ve çatışmaların çözümü hususunda Türkiye’nin önünü açan hamlelere imza attı. Kendisinin bu süreç boyunca devlet bilinciyle, oy kaygılarını bir kenara bırakarak ve Kürt meselesini dışlama tutumlarından vazgeçerek takındığı tavır, eksikleri olsa da oldukça değerli ve önemlidir.”

    Burada “devlet bilinci” sözünü, “lidere sadakat şerefimizdir” diyen biatçı/ fanatik MHP’lilerin, Bahçeli’nin her sözünü, sorgulamaksızın “devlet aklı” diyerek “hikmet-i hükümet” kabul etmelerine benzettim!..

    Bahçeli gibi İmamoğlu da PKK’lıları seviyor. Son yerel seçimlerde PKK’lılarla “Kent Uzlaşısı” adı altında ittifak yapmış, bazı PKK’lıları belediye meclisi üyeliğine, bazısını da ilçe belediye başkanlığına aday göstermişti. O da Sırrı Süreyya Önder’i çok seviyordu. Cenaze töreni öncesi Silivri’den yayımladığı mesajda “Bir güzel adamı uğurluyoruz” demişti!

    ***

    Bilindiği gibi, Bahçeli’nin başlattığı, İktidarın “Terörsüz Türkiye”, PKK’lıların “Barış ve Demokrasi” adını verdikleri yeni açılım sürecinde, dağdaki PKK’lıların ilettikleri koşullar ile Terörist Başı’nın İmralı’dan ilettiği koşulları görüşmek ve buna göre yeni bir anayasa yapmak üzere, Meclis’te bir komisyon kurulacak. Buna göre Meclis’te kurulacak komisyonun gündemi bu koşullar olacaktır.

    Gerek Öcalan, gerekse dağdaki teröristler ve bunların Meclis’teki temsilcileri (ben bunların hepsine PKK’lılar” diyorum), “savaş” olarak adlandırdıkları 40 yıldır süren terörü şöyle tanımlıyorlar: “kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi.”

    AKP’nin silah bırakma önerisini, bir anlamda ateşkes (mütareke) isteği kabul edip, kendilerini savaşın kazananı olarak görüyor ve koşullarını dayatıyorlar. Amerikan elçisinin ağzıyla konuşarak Türkiye Cumhuriyeti’ni açıkça tehdit eden ve “Ortadoğu’daki gelişmeler olunca artık ulus devlet iflas etti” diyen Cemil Bayık, “Türkiye’nin bu savaşı kaybettiğini, PKK’nın kazandığını” bildirmektedir.

    O halde komisyonda Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası ile buna göre kurulmuş laik, demokratik, üniter/ ulus devletimiz masaya yatırılacak, dolayısıyla komisyona katılacaklar da bu ön koşulları kabul etmiş olacaklardır.

    AKP, ön koşulları kabul ederek, komisyonun kurulması için hemen harekete geçti. Çünkü onların Cumhuriyete bakışları PKK’lılara yakın; aralarında Cumhuriyeti, “yüz yıllık parantez” veya “reklam arasına” benzetenler ya da “kanlı darbe” olarak tanımlayanlar var. Nitekim Erdoğan, işin içine Arap ve diğer Müslümanları da katarak meseleyi ümmet federasyonu ya da konfederasyonuna götürdü. Zaten eski Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi’nin kurucusu olduğu ASSAM aracılığı ile 2017 yılından beri yapılan kongrelerde, “Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılarak, başkenti İstanbul ve resmi dili Arapça olan ASRİKA (Asya- Afrika) İslam Devletleri Konfederasyonu kurulmasına” karar verilmişti. Birçok devlet kurumunun sponsorluk yapmış olması, bu kongrelerin iktidarın bilgisi dahilinde yapıldığının göstergesidir.

    Süreci başlatan Bahçeli olduğu için MHP baştan kabul etmişti…

    Cumhur İttifakının diğer ortağı HÜDA PAR, zaten her fırsatta Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaktan söz ediyor…

    Bu nedenle iktidar kolları sıvadı ve bu işle Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’u görevlendirdi.

    Partili ya da partisiz Kemalist/ Atatürkçü/ ulusalcı/ milliyetçi, kısaca tüm vatansever yurttaşlar ile ADD gibi demokratik kitle örgütleri, CHP’nin komisyona katılmamasını istiyor, bunu partiye ve kamuoyuna duyuruyorlar. Doğal olan da bu; “Lozan Antlaşmasını emperyalistlere imzalatanve Devleti kuran” partinin, Lozan’ın yok sayılacağı ve Devletin nasıl yıkılacağının görüşüleceği bir komisyona katılmaması gerek…

    Özgür Özel’in gönlünde katılmak olduğu biliniyor. Nitekim Parti sözcüsü Deniz Yücel, “CHP bu komisyonda bulunmayı arzulamaktadır” demişti. Fakat hem partisine oy verme hem de halkoyunu etkileyebilme potansiyelleri olan vatansever kesimin üzerindeki baskısı nedeniyle karar veremiyormuş gibi davranıyor. Bir ara gazetecilerin ısrarlı sorusu üzerine, laikliğe sahip çıkar gibi oldu. En son, Numan Kurtulmuş ile görüştükten sonra gazetecilerin, “Komisyona ilişkin çekincelerinize yanıt alabildiniz mi, üye verecek misiniz?” sorusu üzerine; “Biz kendi pozisyonumuzu tarif ettik. Meselenin nereye ereceğini Sayın Başkan’ın çalışmaları sonunda duyacağız. Duyduktan sonra kendi kararımızı vereceğiz” dedi.

    İmamoğlu ise PKK’lıları sevdiğinden olsa gerek, baştan beri bu işin öncüsü olmak istiyor ve görüşünü açıkça söylemekten çekinmiyor. Ruşen Çakır’ın bu konudaki sorusuna, “yeni sürece partim de ben de başından itibaren destek olduk” diyerek parti adına konuşmuş! Zaten daha önce, Cumhurbaşkanlığı Ofisi aracılığı ile yaptığı ve açılımı desteklediğini bildiren iki sayfalık açıklaması da parti adına, hatta SHP’yi de kapsayacak şekilde, yapılmış bir açıklama gibiydi! Aynı şekilde, geçtiğimiz yerel seçimde CHP’nin Afyon Belediye Başkanı adayı olan Burcu Köksal, bir seçim konuşmasında, “başkan olursam belediyeye herkes girebilir ama DEM’liler giremez” demişti. Ekrem İmamoğlu PKK’lıların dışlanmasına çok kızmış; CHP’nin genel başkanının da ötesinde, partinin patronu gibi konuşarak “kendisine başka parti bulsun” demişti. (Parantez içinde şunu da belirtmeliyim ki Afyon halkı İmamoğlu gibi düşünmedi ve Türk Demokrasi tarihinde Afyon’da ilk kez belediye başkanlığını CHP kazandı. Bu da anlayana Türk Milletinin dersi olsun!”

    Özgür Özel’in, Meclis Başkanı’na “tarif ettik” dediği “kendi pozisyonlarının”, devleti kuran partiye yakışan, “Lozan’ı ve devletin şeklini tartışmamak, Anayasa’nın ilk 4 maddesi ile 42. ve 66. maddelerine dokunmamak” gibi kırmızı çizgiler olduğunu düşünmüştük. Fakat sonra açıklayınca öğrendik ki bu konularda kırmızı çizgileri yokmuş. Sadece “komisyona katılacak partilerin üye sayısı ve kararların nitelikli çoğunlukla alınması” gibi çekinceleri varmış!

    Öyle görülüyor ki İmamoğlu, kırmızı çizgi falan istemeyince Özgür Özel de “pozisyonumuz” diyerek böyle fasa fiso şeyler öne sürdü ve sonunda komisyona katılacak. Çünkü partinin perde arkasındaki liderinin İmamoğlu olduğu öne sürülmektedir. Her ne kadar, gönlünde milletvekilliği olanlar yalakalık yaparak, ölen arkadaşı için ağlamasına ve mezara inip gömmesine övgüler dizip parlatmaya çalışsalar da Özgür Özel emanetçi kabul edilmektedir.

    Erdoğan’ın “biz AK Parti, MHP ve DEM Parti olarak bu yolu beraber yürümeye karar verdik” demesi üzerine, İmamoğlu dışlanmış olma paniğine kapılmış ve yukarıda yazdığım gibi, hemen 2 sayfalık açıklama yaparak sürece dahil olmak için Bahçeli ve PKK’lılardan yardım istemişti. Ruşen Çakır’a verdiği yanıtlarda da PKK’lılara kur yapıyor: “AKP’ye kanmayın, sizin gerçek dostunuz biziz” diyor!..

    ***

    İmamoğlu bir iletisinde, “hücremde Nutuk, Kuran ve Nazım Hikmet okuyorum” demişti…

    Şimdi doğrudan İmamoğlu’na seslenmek istiyorum. Umarım kendisine iletirler…

    Sayın İmamoğlu, Kuran okuyup okumadığını bilemem ama Nutuk ve Nazım Hikmet’i okumuş olsaydın, emperyalizmi öğrenir, emperyalistleri tanır; onların dünyadaki tüm kötülüklerden, akan kan ve gözyaşlarından sorumlu olduklarını anlardın. PKK’nın, ASALA’dan sonra emperyalistler tarafından kurulmuş kukla bir terör örgütü olduğunu ve efendileri istemeden terörü bitirmeyeceklerini de bilirdin…

    Nutuk’u okumuş olsaydın, Mütareke yıllarında, işgalci İngiltere’nin güdümünde kurulmuş olan İngiliz Muhipleri (Mandacılar) ile İslam Teali ve Kürt Teali cemiyetlerini öğrenirdin. Bunların karşısında da  Müdafaa-i Hukukçu, yani Türk Milletinin haklarını savunan Kuvayı Milliyecilerin olduğunu öğrenirdin. Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’ndan da adsız kahramanların yanında, Türk milletine “ateşi ve ihaneti yaşatanları” tanırdın!..

    Eğer Nutuk’u ve Nazım’ı okuyarak bunları öğrenmiş olsaydın AKP’nin İslam Tealicilerin, PKK’lıların da Kürt Tealicilerin ardılları olduğunu ve dolayısıyla bunların birbirleriyle kolayca anlaşabileceklerini bilirdin. Nitekim PKK’lılar en ufak yakınlık görünce Müdafaa-i Hukukçu (olması gereken) CHP’yi bırakıp koşa koşa AKP’ye gittiler. Sürekli özgürlük istediğin Selahattin Demirtaş, “Erdoğan, Öcalan ve Bahçeli’ye sağlıklı uzun ömür” dilerken, senin adını bile anmadı!..

    Savcıya hakaret davasında yargılanırken savunmanda, “Bana bakan… Mustafa Kemal Atatürk’ü görür” demişsin!..

    İşte burada haddini iyice aşmışsın!..

    Kırk fırın ekmek yemen lazım diye bir söz vardır. İşte, senin Mustafa Kemal gibi görünmen için de “kırk kütüphane kitap okuman gerek!”

    Mustafa Kemal, “çocukluğundan beri eline geçen 2 kuruştan biri ile kitap alıp okuyarak” aklını geliştirmiş. Sen, parayı paraya katarak varsıllaşmayı düşünmüşsün. Üstelik o bir dahi; hem de düşmanlarının deyimiyle, “yüz yılda bir, dünyaya nadiren gelen” bir büyük dahi. Sen üniversite sınavını bile kazanamamışsın!..

    O, bir dahi olmasına karşın, durmadan okuduğu için, “yalnız ufku değil, ufkun ötesini bile görmüş.” Buna bağlı olarak yalnız vatanı ve milleti kurtarmamış, emperyalistlerin yenilebileceğini göstererek mazlum uluslara da örnek olmuş…

    Sen ise emperyalistlerden yardım umuyor, Chatham Hause gibi karar odaklarını tavaf ediyorsun!..

    Sen yakın tarihi bile bilmiyor, Menderes’e “demokrasi şehidi” diyorsun.

    Bir iletinde, sanık kürsüsündeki fotoğrafını, Adnan Menderes’in sanık kürsüsündeki fotoğrafı ile birlikte paylaşarak, Menderes ile kendini özdeşleştirmişsin!..

    Nazım Hikmet’i okursan Menderes’i tanırsın. Özellikle “Bu Vatana Nasıl Kıydılar”, “23 Sentlik Asker”, “Nazım Hikmet Hala Vatan Hainliğine Devam Ediyor” şiirlerini okuyun..,

    En önemlisi, Menderes’e demokrasi şehidi dersen Erdoğan’a laf edemezsin!..

  • TERÖRSÜZ TÜRKİYE KOMİSYONU VE CHP

    TERÖRSÜZ TÜRKİYE KOMİSYONU VE CHP

    Sevgili okurlarım, sevgili CHP’liler.

    AKP hükümeti kaç yıldır Türkiye’yi yönetiyor? Bu süre içinde CHP’ye nasıl davrandı, nasıl değer verdi, hiç sorguladınız mı?

    Ben izah etmeye çalışayım:

    İktidar partisi AKP, ülkeyi kesintisiz ve engelsiz 23 yıldır yönetiyor.

    Bu süreçte, CHP ile hareket ettiği, CHP’nin verdiği yasa tekliflerine, soru önergelerine, araştırma önergelerine destek verdiği, görüşülsün dediği bir şey söyler misiniz

    Bununla da yetinmeyip ta 1940’lı yıllara giderek CHP’yi, kötülemiş, aşağılamış hakaret noktasında eleştirmiştir.

    Bay bay Kemal” hakaretini unuttunuz mu?

    Böylesi bir zihniyetle nasıl bir araya geleceksiniz, neyi nasıl konuşacaksınız? Her alanda CHP’yi yok gören AKP, ne oldu da birden CHP akıllarına geliverdi, sahi hangi dağda kurt öldü?

    Kaldı ki oluşturulacak komisyonda, sayı olarak AKP+DEM+MHP+ HÜDAPAR zaten çoğunlukta olacak.

    Komisyon noktasına gelene kadar, Kandil’le, İmralı ile zaten pek çok kez görüşülmüş, bazı konularda uzlaşmaya varılmış, nelerin yapılacağı belirlenmiş; her ne kadar şart-şurt yok deseler de bunların neler olduğunu biliyor musunuz CHP’liler?

    CHP tabanında görüştüğüm pek çok CHP’li, bunun bir emperyal proje olduğu kanısında, siz bu projeye kim adına destek verip, meşrulaştıracaksınız?

    Seçimlerde CHP’ye söylenen sözleri ne çabuk unuttunuz?

    CHP’nin önereceği hangi konu ve öneriyi AKP+MHP+DEM üyelerinin kabul edeceğini umuyor ya da bekliyorsunuz?

                  CHP’li tabanın sesi, bu girişimin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bir kez daha seçtirebilmenin , Anayasa’nın Türklükle ilgili maddelerinin değiştirilmesinin bir adımı olduğu kanaatinde ve adımıdır diyor.

    Yapılacak hatalara ve olası olumsuzluklara, CHP’yi ortak etmekten, bu işte CHP’de vardı demekten başka amaç olabilir mi?

    CHP’li belediye başkanları suçsuz, mesnetsiz yere hapse atılan, iddianameleri bile hazırlanmayan, bir nevi rehin alınan belediye başkanları varken, bu komisyona katılarak destek vermek tabanınınız da büyük bir hata olarak görülmektedir.

    Bazı CHP’liler diyor ki, “Günlerdir alanlarda yapılan haksızlıklara, meydanları dolduran seçmenlere sormadan o masaya oturamazsınız.”

    O komisyonda şehit ve gazi yakınları neden yok?

    Madem 86 milyonun arzusu ve hayali ise, terörde kayıp veren taraf temsilcileri neden yok?

    Yine taban diyor ki, “CHP seçmeni, diğer parti seçmenlerine benzemez. Bunun cezasını sandıkta ödetir.”

    CHP yükselişe geçmiş, güzel bir ivme yakalamış, pek çok ülkücü ve milliyetçilerin bile oyunu almaya evrilmişken, iktidar yolu da açılmışken; iktidarın yapacağı “EMPERYALİST OYUNLARA” ortak olamaz/olmamalı.

    Konya ve Ereğli’de görüştüğüm pek çok CHP’li, Erdoğan’ın açıkladığı “Terörsüz Türkiye Komisyonuna” CHP kesinlikle katılmamalıdır demekte. 

    Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” akıl işi midir diye de sızlanmaktalar.

    Erdoğan, hâlâ CHP’yi küçümsemekten ve hakaretten vaz geçmiyor ve CHP’yi komisyona: ”Terörsüz Türkiye süreci özellikle ana muhalefet partisi için geçmiş GÜNAHLARINA KEFARET olabilecek bulunmaz bir fırsattır. Bu fırsatın değerlendirilmesi bir nebze de olsa yapılan hataların telafisine vesile olacaktır.” Aşağılayıcı, tehdit ve hakaret üslubuyla çağırıyor.

    Ben sokaktaki kimi CHP’lilerin görüşlerine yer verdim. Elbette karar CHP’nindir. Bizlerin bilmediği bir konu varsa katılmasında sakınca olmayabilir.

                  Deniz Baykal’da milletvekilliği yolunu açmıştı unutulmasın.

    Komisyonda da P. Buldan’ın “Biz AKP’ye ve hükümete 20 maddelik şartımızı sunduk, gerisi onların işidir.” Dediği maddeleri mi onaylayacaksınız?

    Ama bu konuda İyi Parti ve Sn. M. Dervişoğlu takdirle anılmakta.

    Esen kalınız. 

  • “Turizme güvenimizi hiçbir zaman yitirmeyelim…”

    “Turizme güvenimizi hiçbir zaman yitirmeyelim…”

    Turizm her dalda ülkelere fayda getiriyor. Bir defa istihdam sağlıyor. Yan sektöre can simidi oluyor. Kasaya para giriyor. Global krizlere rağmen elde edilen sonuçlar memnunluk yaratıyor. Rusya- Ukrayna savaşına rağmen turizm hala ayakta. Tüm olumsuzluklar turizmi teğet geçiyor.

    Sirene Belek Hotel Genel Müdürü ve aynı zamanda POYD (Profesyonel Otel Yöneticileri Derneği) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olan Ercan Çek, turizm sektöründeki güncel gelişmeleri ve sezonun genel seyrini değerlendirdi.

    Ercan Çek, her şeye rağmen 2025 sezonunun birçok açıdan başarılı geçtiğini vurgularken, sektörün halen ülke ekonomisine ve istihdama değer kattığını ifade etti.

    Sezonun ortasında yapılan değerlendirmede Ercan Çek, global krizlere rağmen elde edilen sonuçların kayda değer olduğunu belirtti. Açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

    “Sezon son hızıyla devam ediyor. Dünyanın genel konjonktürüne baktığımızda, bana göre Antalya turizmi, dolayısıyla Türkiye turizmi oldukça başarılı bir süreçten geçiyor. Neden başarılı diyorum? Yıllardır süregelen Rusya-Ukrayna savaşı hâlâ devam ediyor. Bu yıl savaş sona erecek diye beklentilerimiz yüksekti ama gerçekleşmedi. Buna ek olarak İsrail-İran çatışması gibi tüm dünyayı etkileyen bir gelişme daha yaşandı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen bugün rakamlara, doluluk oranlarına baktığımızda 2025 sezonu doluluk ve ciro anlamında güçlü bir tablo çiziyor.”

    Ercan Çek, turizm sektörünün en büyük sorunlarından birinin döviz kuru ve maliyet dengesi olduğunu dile getirerek, bu konuda da şunları söyledi:

    “Gelirlerimiz döviz cinsinden, ancak giderlerimiz büyük oranda Türk Lirası. Bu konuda makas çok açıldı. Özellikle enerji, su ve personel maliyetlerinde büyük artışlar var. Bu da işletmelerin kârlılığını etkiliyor. Ancak tüm bunlara rağmen, doluluk oranları ve talep halen güçlü. Bu, sektörün direncini ve gücünü gösteriyor, Turizm sıcak para getiren, istihdama katkı sağlayan, krizlere karşı dirençli bir sektör. Bu yüzden bu sektörden asla vazgeçmemeliyiz. Pandemi yaşadık, savaşlar yaşadık, global krizleri tecrübe ettik. Ancak hâlâ dimdik ayaktayız. Bizler yatırımcılar ve profesyonel yöneticiler olarak hem tesis kalitesine hem de insan kaynağına yatırım yapmaya devam etmeliyiz. Servis kalitesini artırmak, altyapıyı güçlendirmek, eğitime önem vermek şart. Bu adımlar atıldıkça, turizm sektörü ülkemize ve çalışanlarına her zaman katkı sunacaktır. Turizm sektörünün Türkiye ekonomisi için vazgeçilmez olduğunu herkes bilmelidir. Bu yıl başında hedeflerimizi yüksek tuttuk, ‘geçen yılın üzerine yüzde 15 koyarız’ dedik. Bu olmadı ama geçen yılki rakamları yakalamak bile ciddi bir başarı. Sezon ortasında yaşanan yeni krizlere rağmen yüksek sezonda otellerimizi doldurduk. Bu, sektörümüzün dayanıklılığını ve gücünü gösteriyor. 2026 ve 2027 için sağlam bir altyapı oluşturduğumuzu düşünüyorum,”

    Sözlerini sektör paydaşlarına çağrıyla tamamlayan Ercan Çek, “Turizme inanalım, güvenelim ve yatırımlardan asla vazgeçmeyelim. Bu ülke turizmle büyür, sektörümüz kazanırsa Türkiye kazanır,” mesajını verdi.

  • Marmaris’te dalış turizmi canlandı…

    Marmaris’te dalış turizmi canlandı…

    Son günlerde hep şu konularda yazıyoruz:

    Alternatif turizmde Türkiye çok zengin bir ülke. Şimdi de dalış turizminde öne çıkıyor. Marmaris’e gelen turistler dalış yaparak yeni keşiflere imza atıyor. Dalış turizminin gelişmesi halinde yeni bir alternatif turizmine de imza atmış olacağız.

    Dalış turizmi dünyada çok önemseniyor. Bunun tutkunları var. Tatillerini bunun üzerine kuranlar da giderek çoğalıyor. Mısır’ın azı bölgeleri dalış meraklılarına fırsat veriyor. Marmaris bunlara örnek olacak.

    Denizlerimiz canlı kaynıyor. Daha adını bile bilmediğimiz canlılar var. Dalış turizmi ile bunlar çözülecek

    Muğla’nın gözde turizmi ile ilgili bilgi alan Marmaris, berrak denizi ve zengin su altı yaşamıyla dalış tutkunlarının uğrak noktası olmaya devam ediyor.

    Dalışlar kolay olacak. Dalış yapılan mekanda köpek balığının olmaması korkmamayı da beraberinde getiriyor. Milyonlarca canlı içinde ne ararsanız bulabiliyorsunuz.

    Dalış eğitmenleri Acemiler için uygun yerler, mağaralar, batıklar ve balıkların yoğun olduğu alanlar var. Haritalarını biz çizdik. Katılımcıları bu bölgelere odaklanıyoruz” diyor.

    Dalış eğitmeni Engin Güner, yaşanan genel durumu değerlendirerek, “Açık konuşayım, bu sezon yerli turist sayesinde atlattık. Şu an 10 kişi geliyorsa, 7’si yerli oluyor. Türklerden ciddi anlamda ilgi çok büyük” diyor.

    Dalış eğitmeni Evrim Güner Marmaris’te 15-16 farklı dalış noktasının bulunduğunu bunların hepsinin ayrı özellikler taşıdığını söylüyor. Antik batıklarla da dalışta bir dostluk kuruluyor.

    Yaz sezonunun gelmesiyle birlikte bölgede dalış turizmine ilgi artarken, antik batıklar, mağaralar ve mercan resifleri hem profesyonel hem de profesyonel dalgıçlara farklı rotalar sunuyor. 36 yıldır bu büyüme ile sonuçlanan dalış eğitmeni Engin Güner, yaşanan genel durumu değerlendirerek, “Açık konuşayım, bu sezon yerli turist sayesinde atlattık. Şu an 10 kişi geliyorsa, 7’si yerli oluyor. Türklerden ciddi anlamda ilgi çok büyük” dedi.

    Engin Güner, herhangi bir sağlık sorunu olmayan 12 genel halkın dalış yapabileceğini söyledi. “Özellikle incelemek isteyen tanıtım tanıtım (demo) dalışları yapıyoruz. Sabah limandan dalış mesafeye ulaştıktan sonra teorik eğitim veriyoruz. Eklendi, yaklaşık 15’er özellikleri su altı deneyimi yaşıyor” diye konuştu.

    Ancak bazı sağlık durumlarının dalışa engel teşkil ettiğini vurgulayan Engin Güner, “Kalp hastalığı, epilepsi, astım ve ciddi solunum rahatsızlıkları olanlar için dalışa uygun değil. Bu bölgesel doktor desteği ve raporla sınırlı katılım mümkün olabilir” dedi.

    Dalış eğitmeni Evrim Güner ise, Marmaris’te 15-16 farklı dalış noktasının bulunduğu ve her seviyede uygun bölgede olduğunu ifade etti. “Acemiler için uygun yerler, mağaralar, batıklar ve balıkların yoğun olduğu alanlar var. Haritalarını biz çizdik. Katılımcıları bu bölgelere odaklanıyoruz” dedi.

    Dalış eğitmeni Engin Güner, yaşanan genel durumu değerlendirerek, “Açık konuşayım, bu sezon yerli turist sayesinde atlattık. Şu an 10 kişi geliyorsa, 7’si yerli oluyor. Türklerden ciddi anlamda ilgi çok büyük” dedi.

  • Gastronomiye ilgi artıyor…

    Gastronomiye ilgi artıyor…

    Turizm gastronomi ile daha güçlü hale geliyor. Gastronominin büyük ilgi görmesi bu konudaki çalışmaları hızlandırdı.

    Her ülkenin kendine has yemek kültürü var. Bu kültürün ortaya çıkması ile turistler doyabilecekleri yemekleri seçebiliyor. Gastronominin turizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu bir kez daha vurgulamış olalım.

    Türkiye’nin ilk ve tek değerlendirme ve derecelendirme sistemiyle hazırlanan ve 2024 yılında 677 incili restoran ve 537 lezzet noktası barındıran ‘İncili Gastronomi Rehberi’nin yedincisi için ilk hazırlıklar Hürriyet, Karaca, Jumbo iş birliği ve Rixos Tersane Istanbul, Şölen, Unilever Food Solutions destekleriyle başladı.

    Hürriyet Kelebek gastronomi yazarı Müge Akgün’ün Proje Koordinatörlüğü’nü üstlendiği İncili Gastronomi Rehberi’nin Onur Kurulu, bu yıl da sektöre ışık tutmak için ilk buluşmasını Rixos Tersane Istanbul’da gerçekleştirdi.

    Geceye, rehberin oluşumuna yön veren Onur Kurulu Üyeleri ve iş dünyasından birçok değerli isim katıldı.

    Katılımcılar arasında; Demirören Medya İnsan Kaynakları Grup Başkanı Elif Karacaoğlu, Demirören Medya Gazete Reklam Satış Grup Başkanı Orçun Çevikoğulları, Demirören Medya Pazarlama ve İletişim Grup Başkanı Ramazan Cin, Karaca Grup CEO’su Fatih Karaca, Jumbo Genel Müdürü Alper Çelik, Şölen Kurumsal İletişim Direktörü Sevil Wittmann, Karaca Kurumsal İletişim Direktörü Seray Anıl, Flying Tiger Copenhagen Türkiye Genel Müdürü Sami Hotak, Rixos Tersane Istanbul Managing Director Çetin Pehlivan, Unilever Food Solutions Head of Sales Ömer Erkman, Ali Başman, Alper Çelik, Aydan Üstkanat, Ayfer Yavi, Cemre Torun, Cevza Başman, Deniz Alphan, Eren Aka, Evelin Karaca, Faruk Şuyun, Fatih Karaca, Gamze İneceli, Hande Arslanalp, İpek Çolakoğlu, İpek İzci, Mehmet Gürs, Mehmet Yaşin, Nina Öger, Nurdan Tanör, Nuri Çolakoğlu, Özge Samancı, Reha Tanör, Reha Tartıcı, Sedat Ergin, Selda Tokat, Serpil Başaran, Tayyar Zaimoğlu, Vedat Başaran, Yalçın İnam, Yelda İpekli ve Zeynep Kakınç da yer aldı.

    Geceyi açan konuşmasında Müge Akgün, 2025 rehberinin içeriksel dönüşümlerini, kriterlerde yapılan revizyonları ve güncel gastronomi eğilimlerini aktardı. Müge Akgün, “Bu yıl rehberimiz Güney Ege sahillerine iniyor, Marmaris, Göcek ve Fethiye’nin önde gelen restoranlarını da değerlendirmeye alıyoruz.  Çağın gereklerine uygun, sektöre katkısının olacağını düşündüğümüz özel sürpriz ödüllerimiz de olacak” dedi.

    Karaca Grup CEO’su Fatih Karaca şu açıklamada bulundu:

    “Bir projenin sürdürülebilir olduğunda gerçek değerine ulaştığına inanıyoruz. Karaca olarak ülkemize katkı sunan işleri hayata geçirmeye çalışıyoruz. Yedi yıl önce ‘İncili Gastronomi Rehberi’ yolculuğuna bu işin uzun soluklu olacağına inanarak başladık; bugün rehberimizin sektöre sağladığı katkılara birlikte tanıklık ediyoruz.”

    Demirören Medya İnsan Kaynakları Grup Başkanı Elif Karacaoğlu konuşmasında Türkiye’nin en prestijli gastronomi ödüllerinin verildiği rehberin giderek daha fazla kente ve mutfağa temas ettiğini vurguladı.

  • UMUTSUZ OLMAYIN: ÇARE, TÜRKİYE ULUSAL KONGRESİ’Nİ TOPLAMAKTIR

    UMUTSUZ OLMAYIN: ÇARE, TÜRKİYE ULUSAL KONGRESİ’Nİ TOPLAMAKTIR

    “Yeni Anayasa ve Çözüm Süreci Maskesiyle” Cumhuriyet’i tasfiye etmeyi isteyen BOP ve yeni devlet kurma komisyonuna karşı, karma, partiler üstü millî seferberlik çağrısı

    CHP’ye açık ve tarihî çağrı: Bu tasfiye ve BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) Komisyonu’na katılmayın, meşrulaştırmayın!

    1. Adını Doğru Koyun: Bu Bir Tasfiye, Yeni Devlet Kurma ve BOP Komisyonudur

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan komisyon, kamuoyuna “Yeni Anayasa ve Çözüm Komisyonu” olarak sunulsa da, gerçekte bu komisyonun adı şudur:

    “Yeni Anayasa ve Türk Milleti ile Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye, ayrıştırma ve ümmetleştirme ve yeni devlet kurmak için BOP Komisyonu.”

    Bu komisyonun hedefi açıktır:
    • Meclise seçildiklerinde üzerine yemin ettikleri Anayasa’nın ilk dört maddesini kaldırmak,
    • “Türk milleti” kavramını Anayasa’dan silmek,
    • Üniter yapıyı parçalamak ve federatif/etnik yapıyı meşrulaştırmak, yeni devlet kurmak,
    • Laik Cumhuriyet yerine ümmetçi ve etnik sistemli bir yapıyı dayatmaktır.

    Bu komisyona katılan herkes, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde bu tasfiye projesinin bir parçası hâline gelir.

    1. CHP’ye Tarihî Uyarı: Bu BOP Komisyonu’na Katılmak Suç Ortaklığıdır

    CHP, Cumhuriyet’in kurucu partisidir. Bu sıfat sadece geçmişe değil, bugüne ve geleceğe de sorumluluk taşır.

    Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiye edilmesini hedefleyen bu BOP Komisyonu’na katılmak, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanettir.

    CHP’ye açık çağrıdır:

    Bu komisyona katılmayın, bu girişimi meşrulaştırmayın.
    Bu oyuna figüran olmayın, tarihî sorumluluğunuzun bilincinde olun.

    Komisyona katılmak, halkın değil; sarayın, ayrılıkçılığın ve ABD’nin (BOP) iradesine biat etmek anlamına gelir.

    1. Bu Komisyon Sadece Anayasa Değişikliği Değil, Rejim ve Devlet Değişikliği İçindir

    Bu “anayasa ve çözüm süreci değiştirme” söylemiyle;
    • Türkiye Cumhuriyeti ortadan kaldırılmakta,
    • Millet kimliği parçalanmakta ve yeni bir federatif devlet kurulmaktadır,
    • Ümmetçilik yeniden anayasallaştırılmakta,
    • Etnik kimliklere anayasal statü verilerek ülke fiilen bölünmeye götürülmektedir.

    Bu sürecin hiçbir demokratik yönü yoktur. Gayrı meşrudur.
    Bu, sivil görünümlü bir rejim, devlet ve BOP darbesidir.

    1. Partiler Üstü Ama Kapsayıcı, Karma Ulusal Kongre Zorunluluktur

    Artık sadece bir partinin değil, milletin tamamının bu gidişata “dur” demesi gerekmektedir.

    Bunun için ihtiyaç olan şey:
    • Siyasi partilerin katılabileceği ama partilerle sınırlı olmayan,
    • STK’ların, sendikaların, akademik çevrelerin, meslek odalarının,
    • Ve en önemlisi bağımsız bireylerin, yurttaş inisiyatiflerinin yer aldığı
    Partiler Üstü, Karma Temsilli, Türkiye Ulusal Kongresi’dir.

    Bu kongre:
    • Ne bir muhalefet vitrini,
    • Ne de seçime endeksli bir blok olmamalıdır.

    Bu kongre, doğrudan doğruya Türk milletinin iradesini yeniden örgütleme girişimi olmalıdır.

    1. Kongre’nin Yapısı Nasıl Olmalıdır?

    Katılımcılar:
    • Bağımsız yurttaşlar ve halk meclisleri,
    • Meslek grupları: işçiler, çiftçiler, esnaflar, akademisyenler, öğrenciler, emekliler, kadınlar, gençler,
    • Sivil toplum kuruluşları ve sendikalar,
    • Siyasi partilerden temsilciler (ama eşit ve önceliksiz şekilde).

    İlkeler:
    • Egemenlik yalnızca milletindir.
    • Türkiye Cumhuriyeti’nin temel nitelikleri tartışılamaz.
    • Türk milleti kavramı anayasal temelimizdir.
    • Üniter yapı, hukukun üstünlüğü ve laiklik vazgeçilmezdir.

    Bu kongre, anayasa ve Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye ve yeni BOP’çu devlet kurma sürecine karşı halkın anayasal direniş hakkının kurumsal karşılığı olmalıdır.

    1. Bu Kongre’nin Hedefi Ne Olmalı?
      • Mecliste kurulan Tasfiye ve BOP Komisyonu’nu tanımamak ve ifşa etmek,
      • “Yeni anayasa” maskesiyle ve “çözüm süreci” dayatmasıyla getirilmek istenen BOPcu rejim ve devlet değişikliğine karşı birleşik direniş planı oluşturmak,
      • Atatürk’ün ve arkadaşlarının geliştirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin ilkelerine bağlı bir millî anayasa savunması başlatmak,
      • Meşru, sivil, barışçıl, kitlesel direnişin yol haritasını çıkarmak,
      • Tüm ülkeye yayılacak partiler üstü yerel meclislerin temellerini atmak.
    2. Meşruiyet Yukarıdan Değil, Aşağıdan Kurulmalı

    Bu mevcut “tek adam rejimi” halkı dışladı.
    Bu sistem halkın değil, sarayın ve BOP’un sistemidir.

    O hâlde:

    Meşruiyet artık TBMM’deki koltuklarda değil,
    Sokakta, okulda, köyde, fabrikada, üniversitede;
    Yani doğrudan halkın iradesindedir.

    Türkiye Ulusal Kongresi, bu meşruiyetin ilk adımı olmalıdır.

    1. CHP, Bu Tarihî Kırılma Noktasında Nerede Duracak?

    CHP ve benzeri yapılar, şunu anlamalıdır:
    • Tasfiye ve BOP Komisyonu’na katılarak bu rejim ve yeni devleti kurma ( BOP) komisyonunun makyajını yapamazsınız.
    • Bu komisyon meşru değildir; amacı Türk milletini ve Cumhuriyet’i yok etmektir.
    • Katılmak, bu yıkım sürecine ortak olmaktır.

    CHP, eğer gerçekten kurucu iradenin mirasçısıysa:
    • Derhal bu BOP ve yeni devlet kurma komisyonuna katılmamalı,
    • Tasfiye sürecini halk nezdinde teşhir etmeli,
    • Ve partiler üstü bir karma ve Ulusal Direniş Kongresi’ne katılma iradesi göstermelidir.

    1. Tüm Vatanseverlere Çağrımızdır

    Bu çağrı sadece CHP’ye değil, hepimizedir:
    • Siyasi partilere,
    • Bağımsız kalemlere,
    • Özgür akademisyenlere,
    • Meslek örgütlerine,
    • Onurlu gazetecilere,
    • Sessiz milyonlara…

    Partiler üstü, millet içi bir örgütlenmeye çağrıdır bu.

    Artık susmak ihanettir.
    Artık beklemek ihanettir.
    Artık sadece konuşmak ihanettir.
    Artık sadece durum tespiti yapmak ve gaz almak ihanettir.
    Artık harekete geçmemek ve birlikte mücadele etmemek ihanettir.
    Artık kişisel egoyu bırakmamak, sadece ben ve partim demek ihanettir.

    1. Vakit Geldi: Ulusal Kongre’yi Toplayalım

    Bugün toplanmazsak, yarın çok geç olabilir.
    Bugün direnmezsek, yarın bu ülke tanınmaz hâle gelir.

    Yeni Anayasa ve Türk milletini tasfiye etmek ve yeni devlet kurmak isteyen BOP Komisyonu’na hayır!

    CHP ve tüm temsilciler, bu tukım ve yeni anayasa ve devlet kurma komisyonuna katılmayın, bu ihaneti meşrulaştırmayın!

    Artık Türkiye Ulusal Kongresi toplanmalı, partiler üstü millî irade örgütlenmelidir.

    Türkiye’de bunu yapacak Atatürkçü irade ve birikim vardır.
    Bunu yapmak için millî kişi ve örgütlü birikimler harekete geçip, Türkiye Ulusal Kongresi’ni toplamak için aynen 1919’daki gibi: Heyet-i Temsiliye’yi hemen kurup örgütlenmeye başlamalıdır.

    SON SÖZ

    Atatürk ile kalın,
    Cumhuriyet ile kalın,
    Türk milleti ile kalın,
    Bilim ve akılla kalın.

    Hoşça kalın değil, Kongre’de ve mücadelede buluşalım!

  • Demre Marina Akdeniz’in yıldızı olacak…

    Demre Marina Akdeniz’in yıldızı olacak…

    Demre’nin kaderini belirleyecek olan Marina hizmete girdi. Akdeniz’in yıldızı olacak marina sadece yatçılara değil tüm bölgeye değer katacak şekilde tasarlandı. Marinayı gören hayranlığını gizleyemiyor.

    Antalya’nın Demre ilçesinde Makyol İnşaat uzmanlığıyla inşa edilen ve işletmesini Setur Marinaları’nın üstleneceği Demre Marina, 25 Temmuz 2025 tarihinde düzenlenen törenle hizmete girdi. Açılışa Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdülkadir Uraloğlu ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy da katıldı.

    Makyol ve Setur Marinaları iş birliğinde hayata geçirilen proje, Kaş’tan sonra iki şirketin ikinci ortak yatırımı. Yaklaşık 790 milyon TL yatırımla tamamlanan ve yap-işlet-devret modeliyle hayata geçirilen marina, karada ve denizde toplam 700 yat kapasitesine sahip. Projenin yer teslimi Ağustos 2023’te yapılmış, yatırım Mayıs 2025’te tamamlanmıştı.

    Demre Marina’nın bölgeye sağlayacağı katkılara ilişkin değerlendirmelerde bulunan Makyol İnşaat Turizm Yatırımları Genel Koordinatörü Serdar Alp Turan, şunları söyledi:

    “Demre Marina, yalnızca yatçılara değil tüm bölgeye değer katacak şekilde tasarlandı. Projemiz sayesinde Demre ve çevresi, tüm yıla yayılan bir turizm potansiyeline kavuşacak. Bölge; bakir doğası, tarihi Likya Yolu’na yakınlığı ve Kekova Bölgesi’ndeki birbirinden güzel koyları ile yeni lokasyon arayan yatçılar için alternatif bir merkez olacak. Yat turizmi, 12 aya yayılabilen bir sektör olarak yat sahiplerinin kışlama, bakım ve uzun süreli konaklama ihtiyaçlarına yanıt vererek; kış aylarında da bölgeye canlılık katacak. Ayrıca, yabancı bayraklı teknelerin Türkiye’de uzun süreli konaklaması sayesinde doğrudan döviz girdisi getirerek, bölgesel kalkınmaya ve milli ekonomiye önemli bir katkı sağlanacak. Bu da hem doğrudan hem de dolaylı istihdamı artıracak. Bizler Makyol olarak, Kaş Marina’dan sonra bu bölgede bir kez daha sürdürülebilir ve çevreci bir yatırımı hayata geçirmenin gururunu yaşıyoruz. Setur Marinaları’nın deneyimi ve Makyol’un inşaat uzmanlığı ile hayata geçirilen Demre Marina’nın kısa sürede Akdeniz Bölgesi’nin parlayan yeni yıldızı olacağına inanıyoruz.”

    Setur Marinaları Genel Müdürü Emre Doruk ise marina hakkında şu ifadeleri kullandı:

    “Kekova’da yepyeni bir dönemi başlatan Demre Marina, Setur Marinaları olarak vizyonumuzu bir adım daha ileri taşıyan ve bölge turizmine dinamizm kazandıracak. ok boyutlu bir yatırım. Bu stratejik yatırım, yerel ekonomiye uzun vadeli bir canlılık katarken, Makyol İnşaat’ın üstün mühendislik deneyimi sayesinde sektörde örnek gösterilecek bir sürdürülebilirlik ve kalite standardı ortaya koyuyor.  Akdeniz’in parlayan yeni yıldızını Makyol ile birlikte inşa etmenin ve Setur Marinalar zincirimize bir halka daha eklemenin mutluluğunu yaşıyoruz. Akdeniz sahilindeki hizmet ağımızı tamamlayan Demre marinamızla; Kaş’tan Antalya’ya uzanan sahil şeridinde misafirlerimize kusursuz konfor ve yüksek standartlarda hizmet vermeyi hedefliyoruz. Demre Marina aynı zamanda Setur Marinaları’nın kalite ve sürdürülebilirlik odaklı yaklaşımının da en güzel örneklerinden birisi. Misafirlerimize yenilikçi, doğa dostu ve akıllı çözümlerle eşsiz bir marina deneyimi sunacağız.”

  • CHP’nin Varlık Sebebi Atatürkçülük ve Bunun Karşıtı Olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

    CHP’nin Varlık Sebebi Atatürkçülük ve Bunun Karşıtı Olan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

    CHP’nin : “Yeni Anayasa” ve “ Çözüm Komisyonu” ile İlgili Tutumu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Geleceği Üzerine Bir İnceleme

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi olarak tarihsel misyonunu Atatürk ilke ve inkılaplarını yaşatmak, çağdaşlaşma hedeflerine sahip çıkmak ve üniter, laik ulus-devlet modelini korumak olarak tanımlamıştır. Bu bağlamda CHP yalnızca bir siyasi organizasyon değil, aynı zamanda bir rejim partisidir. Kuruluş amacı, devletin ideolojik temelini oluşturan altı ok ilkesini hayata geçirmektir. Ancak günümüzde bu tarihsel rol, küresel ve bölgesel jeopolitik gelişmeler ışığında ciddi bir sınavdan geçmektedir.

    Özellikle ABD öncülüğünde planlanan ve 2000’li yıllarda hız kazanan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), yalnızca bir dış politika açılımı değil, aynı zamanda içeride toplumsal ve anayasayı değiştirerek, etnik ve ümmet temelli yeni devlet kurmayı hedefleyen geniş kapsamlı bir mühendislik projesidir. BOP’un temel hedefi, bölgedeki geleneksel ulus-devlet yapılarının yerine daha esnek, çokkimlikli ve Batı çıkarlarına uygun yapıların kurulmasıdır. Bu bağlamda Türkiye gibi güçlü ulus-devletlerin dönüştürülmesi, projenin stratejik önceliklerindendir.

    BOP’un uygulanabilirliği, yerel siyasi aktörlerin bu projeye destek vermesi veya en azından direnç göstermemesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda Türkiye’deki siyasal partilerden özellikle CHP’nin tutumu büyük önem taşımaktadır. CHP’nin bu projeye dolaylı ya da doğrudan onay vermesi, sadece bir ideolojik sapma değil, aynı zamanda kendi tarihsel meşruiyetini ve varlık nedenini reddetmesi anlamına gelecektir. Bu da partiyi hem tabanı nezdinde hem de tarih önünde ciddi bir krize sürükleyecektir.

    1. CHP’nin Tarihsel Rolü ve Kuruluş İlkeleri

    CHP, 9 Eylül 1923’te Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde “Halk Fırkası” adıyla kurulmuş ve 1924’te “Cumhuriyet Halk Fırkası” adını almıştır. 1935 yılında kabul edilen parti programında altı ok ilkeleri resmi hale getirilmiştir: Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, Devrimcilik ve Milliyetçilik. Bu ilkeler, hem partinin hem de devletin temel değer sistemini oluşturmuştur. CHP, bu ilkeler sayesinde sadece bir siyasi parti değil, aynı zamanda bir “devlet kurucu yapı” haline gelmiştir.

    Atatürkçülük, bireyin devlet karşısında edilgen bir varlık değil; özgür birey olarak, devletin de altı oktaki temel idealleri savunarak birlikte var olduğu bir siyasal düzendir. Bu anlayışa göre birey ancak akıl, bilim, laiklik ve millet bütünlüğü çerçevesinde özgürleşebilir. CHP’nin bu tarihsel pozisyonu, Batı tipi bir seküler ulus-devlet modelinin Türkiye’de yerleşmesini sağlamıştır. Bu yönüyle CHP, bölge coğrafyasında istisnai bir modernleşme deneyiminin taşıyıcısıdır.

    Ancak 1980 darbesi sonrası dönemde, parti önce kapatılmış sonra 1992’de yeniden açılmıştır. Bu süreçte ideolojik omurgasında zayıflamalar meydana gelmiştir. 1990’lardan itibaren sosyal demokrat bir kimlik arayışı, Avrupa Birliği reformlarına ( devletin çözülme) destek ve kimlik siyasetini tolere eden yaklaşımlar CHP’yi kurucu felsefeden uzaklaştırmıştır. Bu ideolojik flu’luk, özellikle genç kuşaklarda partiye yönelik aidiyet krizine neden olmuştur.

    CHP’nin tarihsel kimliğini ve Atatürkçü çizgisini koruması, yalnızca siyasi bir gereklilik değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası açısından da elzemdir. Aksi takdirde CHP, kendi kurduğu devlete karşı konumlanan bir yapı gibi algılanacak, varlık nedenini ve meşruiyetini yitirecektir. Böyle bir hataya bulaşmak, partinin varlık sebebini ortadan kaldırır ve tarihsel mirasını inkâr eden bir çizgiye savrulmasına neden olur.

    1. BOP’un Teorik Temelleri ve Türkiye’ye Etkisi

    Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dönemde ABD’nin küresel stratejisi çerçevesinde şekillendirilmiş bir dış politika girişimidir. Projenin temel amacı, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya’da yer alan yaklaşık 22 ülkenin sözde :“demokratikleştirilmesi, sınırlarının yeniden düzenlenmesi ve Batı eksenli “ılımlı İslam” kavramı “ etrafında yeniden dizayn edilmesidir. ABD’nin 2002 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde yer alan “rejim değişikliği” doktrini, bu projeyi yalnızca bir dış politika doktrini değil; aynı zamanda bir emperyal “medeniyet mühendisliği” olarak da tanımlamıştır (Fuller, 2008).

    BOP kapsamında bölgesel aktörlerin iç yapılarına müdahale edilerek, mevcut anayasal sistemlerin değiştirilmesi ve çok kimlikli, federatif yapılara yönelmeleri hedeflenmiştir. Bu kapsamda etnik kimliklerin, dini mezheplerin ve yerel grupların siyasal sistem içinde özerk yapılarla temsil edilmesi önerilmiştir. Bu anlayış, modern ulus-devlet modeline doğrudan bir saldırıdır. Türkiye gibi üniter yapısını büyük ölçüde Lozan Antlaşması ile garanti altına almış bir ülke için bu dönüşüm, sistemin temel direklerinin yıkılması anlamına gelir (Oran, 2001).

    Türkiye’nin BOP içindeki konumu, hem model ülke olarak gösterilmesi hem de uygulama alanı olması bakımından çelişkili bir konumdadır. 2004 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “BOP Eşbaşkanıyım” ifadesi, Türkiye’nin projeye angajmanını açıkça göstermektedir. Bu devam eden süreçte “Kürt Açılımı”, “Çözüm Süreci”, “Yeni Anayasa” gibi kavramlar kamuoyunda sıkça dillendirilmiştir. Tüm bu hamleler, BOP’un Türkiye ayağını oluşturan ve ülkenin üniter yapısını değiştirmeyi ve federasyonu hedefleyen araçlar olarak yorumlanabilir (Zucchino, 2004).

    CHP’nin bu süreçteki tutumu genellikle reaktif, yani olaylara tepki veren nitelikte olmuştur. Parti, “açılım” ve “çözüm” süreçleri gibi konularda çoğu zaman net bir ideolojik duruş sergilemekten uzak kalmış; süreci tam anlamıyla desteklemese de alternatif bir model de geliştirememiştir. Bu durumsallık, CHP’nin BOP karşısındaki konumunu muğlaklaştırmıştır. Oysa CHP’nin tarihsel görevi, yalnızca muhalefet etmek değil; aynı zamanda bu tür küresel projelere karşı milli bir paradigma üretmek olmalıdır.

    1. Anayasa Tartışmaları ve CHP’nin Konumu

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle ilk dört maddesiyle, 10., 66., maddeleri ile devletin kurucu felsefesini ve rejim karakterini açıkça tanımlar. Bu maddelerde Cumhuriyet rejiminin değiştirilemezliği, laiklik ilkesi, Türk Milleti tanımı ve resmi dilin Türkçe olması gibi temel esaslar güvence altına alınmıştır. Bu maddeler sadece hukuki düzenlemeler değil, aynı zamanda Atatürk ilke ve devrimlerinin anayasal ifadesidir. Bu nedenle bu ilkeler, CHP için de varlık gerekçesinin temelini oluşturur. Çünkü parti, bu anayasal kimliğin fikir babası ve kurucusudur.

    Son 20 yılda “sivil -yeni anayasa” söylemiyle gündeme getirilen radikal değişiklik talepleri ise, bu temel ilkeleri hedef almıştır. Özellikle “Türk milleti” kavramının yerine “Türkiye halkı” ifadesinin önerilmesi, “resmi dil” meselesinin esnetilmesi ve “anayasal vatandaşlık” gibi kavramların yerleştirilmesi, milli devlet modelinin çözülmesine neden olacak düzenlemelerdir. Bu değişiklikler, yalnızca teknik anayasa reformları değil, doğrudan BOP kapsamında öngörülen çok kimlikli ve federatif yapıya geçiş hazırlıklarıdır (Yılmaz, 2011).

    CHP’nin bu anayasa tartışmalarındaki tutumu, kimi dönemlerde muğlak ve kararsız olmuştur. Özellikle 2011 sonrası dönemde bazı parti yöneticilerinin “Yeni Anayasa Komisyonu” çalışmalarına katılması, kamuoyunda büyük tepki doğurmuştur. Bu katılım, BOP’un anayasal tasarımına dolaylı meşruiyet kazandırmak olarak yorumlanmış ve CHP’nin kurucu kimliğine aykırı bulunmuştur. Zira CHP’nin böyle bir komisyonda yer alması, anayasanın ilk dört maddesinin pazarlık konusu yapılmasını kabul etmek anlamına gelir ki, bu da tarihi bir sapmadır.

    Oysa CHP’nin asli görevi, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerine sahip çıkmak, halk egemenliğini bu ilkeler doğrultusunda korumak ve devleti Atatürkçü çizgide savunmaktır. Anayasayı “çağın gereklilikleri” bahanesiyle etnik, din ve mezhep kimlikçi ve post-modern yapılara açık hale getirmek, CHP’yi tarihsel misyonundan koparır. Bu nedenle partinin anayasa reformlarına karşı geliştireceği söylem, sadece muhalefet değil, bir “milli direnç hattı” olarak yapılandırılmalıdır.

    1. Etnik ve Ümmet Temelli Açılımlar: CHP’nin Sınavı

    2009 yılında başlatılan “Demokratik Açılım” ve sonrasında gelen “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” ile Türkiye’de etnik temelli bir yeniden yapılandırma süreci resmen başlamıştır. Süreç içerisinde “Kürt kimliğinin” anayasal düzeyde tanınması, “anadilde eğitim”, “yerel özerklik” gibi talepler gündeme getirilmiştir. Bu taleplerin tamamı, BOP’un etnik temelli çözüm modeline uygundur. Çünkü proje, üniter ulus-devletin parçalanmasıyla bölgesel denetimi kolaylaştırmayı amaçlamaktadır (Fuller, 2008). Bu bağlamda etnik açılım, sadece bir “demokrasi genişlemesi” değil, aynı zamanda Türkiye’nin egemenlik haklarını zayıflatma ve sonrasında da kaybetme girişimidir.

    Bu süreçte CHP’nin tavrı büyük bir sınav niteliği taşımıştır. Parti, başlarda açılım politikasına mesafeli dursa da zamanla bazı parti yöneticileri çözüm sürecini destekler gibi bir tavır geliştirmiştir. Örneğin “barış süreci” kavramı üzerinden yürütülen iletişim stratejisi, CHP içerisinde kimlik siyasetine daha yatkın kadroların öne çıkmasına neden olmuştur. Oysa açılım politikaları, Türk milletini etnik parçalara ayıran ve anayasal vatandaşlığı tehlikeye atan bir yapıya hizmet etmektedir. CHP, bu süreçte yeterince ilkeli ve dirençli bir duruş sergileyememiştir.

    Benzer şekilde ümmet temelli politikaların AK Parti iktidarı döneminde dış politikada İslamcı bir çizgiye evrilmesi, iç siyasette ise laikliğin zayıflamasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlıcılık, hilafet çağrıları ve Diyanet’in siyasal alandaki artan rolü, Türkiye’de Atatürkçü laik devlet modelini zorlayan gelişmelerdir. Bu süreçte CHP’nin tepkileri genel olarak yetersiz kalmış, laiklik savunusu zayıflamış ve “inanç özgürlüğü” söylemiyle pasifize edilmiştir. Oysa laiklik, CHP’nin kurucu ilkeleri arasında yer alır ve ümmetçi yapıya karşı en güçlü kalkanıdır.

    Etnik ve dini temelli ayrışmalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve beraberliğini tehdit eden yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır. CHP, bu ayrışmalara karşı net bir tutum almadıkça hem varlık gerekçesini yitirecek hem de halkın güvenini kaybedecektir. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz” sözü yalnızca bir tarihî uyarı değil, bugün de CHP’nin temel ideolojik pusulası olmalıdır. Bu bağlamda CHP’nin kimlik siyasetine dayalı tüm açılımlara karşı durması, ülkenin geleceği açısından hayati bir zorunluluktur.

    1. CHP’nin Stratejik Hataları ve Varlık Krizi

    CHP, özellikle 2000’li yıllardan sonra kimliğini tanımlamakta zorlanan bir siyasi organizasyon hâline gelmiştir. Atatürkçü, laik, devletçi ve halkçı çizgisinden uzaklaşarak daha çok “merkez sol” ve “Avrupa tipi sosyal demokrasi” tanımlarıyla yeni bir kimlik inşa etmeye çalışmıştır. Ancak bu arayış, partinin tabanında kafa karışıklığı yaratmış; kurucu ilkelerle bağını zayıflatmıştır. Parti, bir yandan altı oku savunurken, öte yandan bu ilkelerle çelişen bireyler ve söylemlerle yakınlaşmıştır. Bu ideolojik bulanıklık, CHP’yi kimliksiz bir muhalefet partisi konumuna sürüklemiştir. Çünkü Kemalizm ( Atatürkçülük, 6 ok) ve sosyal demokrasi bir birine zıt kavramlardır.

    Bu süreçte yapılan en büyük stratejik hata, kurucu değerlerin savunusu yerine, rakip siyasi partilerin söylemlerine göre pozisyon almak olmuştur. “Muhalefet etmek için muhalefet” anlayışı, CHP’yi kendi gündemini üretemeyen, reaksiyoner bir yapıya dönüştürmüştür. Örneğin “çözüm süreci” ve “yeni anayasa” gibi konularda ya geç tepki verilmiş ya da bu yıkım sürecine zımni destek verilerek halkın gözünde güvensizlik oluşturulmuştur. Oysa CHP’nin gücü, kendi tarihsel meşruiyetini temsil eden ilkelerde saklıdır. Bu ilkelerden sapıldığında parti, rakipleriyle yarışmak için onların oyununa girmek zorunda kalır.

    Parti kadrolarındaki dönüşüm de bu varlık krizini derinleştirmiştir. Son yıllarda özellikle partiye yeni katılan bazı figürler, Atatürk ilke ve devrimlerinden uzak söylemlerle kamuoyuna çıkmış; CHP’yi “muhafazakâr kesime yakınlaştırma” stratejisi adı altında tarihsel çizgisinden koparmıştır. Bu tür kadrolar üzerinden yürütülen “kimseyi dışlamayan” söylemi, aslında CHP’yi ideolojik bir merkezden ziyade popülist bir zemine çekmiştir. Bu yaklaşım, partinin devlet kuran bir güç olma imajını erozyona uğratmış, onu sıradan bir iktidar adayı partiye dönüştürmüştür.

    Bu gelişmeler sonucunda CHP ciddi bir varlık krizine girmiştir. Parti, tabanına ve halkın büyük bölümüne artık neyi savunduğunu yeterince anlatamaz hâle gelmiştir. Özellikle genç kuşaklar, CHP’yi bir ideolojik yapıdan ziyade, “AK Parti’ye alternatif” teknokrat bir yapı olarak görmeye başlamıştır. Oysa CHP’nin gücü, kurucu lideri Atatürk’ün vizyonundan ve bu vizyonun bugün hâlâ geçerli olan 6 ok’taki ilke ve amaçlarından gelmektedir. Bu bağlamda CHP’nin yeniden anlam kazanabilmesi için; BOP’a, kimlik siyasetine ve anayasa değişikliklerine karşı net, tarihsel ve ideolojik temelli bir duruşa dönmesi şarttır.

    1. Öneriler ve Alternatif Çıkış Yolları

    CHP’nin içinde bulunduğu varlık krizinden çıkabilmesi için atacağı ilk ve en önemli adım, ideolojik netlik kazanmasıdır. Parti, “herkese hitap etme” adına kimliksizleşmekten vazgeçmeli; kurucu değerleri olan üniterlik, laiklik, ulusal birlik, halkçılık ve devletçilik temelinde yeniden yapılandırılmalıdır. Bu ilkeler, sadece geçmişin değil, bugünün de çözüm anahtarıdır. CHP’nin Atatürkçü çizgiye tam ve tavizsiz dönüş yapması, hem halkın güvenini kazanacak hem de partiyi tarihsel misyonuna yeniden oturtacaktır (Ahmad, 2008).

    İkinci olarak, anayasa konusundaki tavır daha net ve kararlı olmalıdır. CHP, anayasanın ilk dört , 10. Ve 66. maddesini tartışmaya açan hiçbir yapının içinde yer almamalıdır. Komisyonlara katılım veya “müzakere” adı altında sürece katkı sunmak, bu maddelerin pazarlık konusu olmasına dolaylı zemin hazırlar. Bu nedenle partinin anayasa konusundaki pozisyonu; “değiştirilemez maddelerin güvencesi” olmak şeklinde tanımlanmalı ve bu çizgi halka etkin biçimde anlatılmalıdır (Sancar, 2012).

    Üçüncü olarak, CHP’nin kadroları yeniden yapılanmalıdır. Parti içerisindeki Atatürkçülükle çelişen söylemler geliştiren, kimlik siyasetini meşrulaştıran ve laikliğe mesafeli davranan isimlerle yollar ayrılmalıdır. Bu tür isimlerin partide yer alması, seçmen nezdinde büyük bir güvensizlik oluşturmaktadır. CHP’nin gerçek bir dönüşüm geçirmesi, ancak ideolojik tutarlılıkla mümkündür. Bu nedenle Atatürk ilke ve devrimlerine sadık, eğitimli, milli duruşa sahip kadrolar parti bünyesinde güçlendirilmelidir (Yavuz, 2011).

    Nihayetinde, CHP aktif bir “milli bilinç kampanyası” yürütmelidir. Parti, yalnızca siyasi söylemle değil; kültürel, akademik ve sosyal düzlemde de ulus-devletin gerekliliğini anlatmalıdır. Genç kuşaklara altı ok’un çağdaş anlamı, üniter yapının neden yaşamsal olduğu ve laikliğin özgürlükle ilişkisi detaylı biçimde aktarılmalıdır. CHP’nin yeniden “devletin teminatı” olarak algılanması için ideolojik pozisyonunu eğitim, medya ve sivil toplum alanlarına yayması gerekir. Bu sadece parti için değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası için de zorunluluktur.

    1. CHP Açılım ve Anayasa Komisyonlarına Girmemelidir: Tarihsel ve Stratejik Bir Zorunluluk

    CHP’nin “açılım” politikaları ve anayasa değişikliği komisyonlarına katılımı, yalnızca bir siyasi tutum değil, doğrudan partinin varlık gerekçesini sorgulatacak bir ihanet olarak algılanacaktır. Bu tür süreçlerde yer almak, CHP’yi kendi kurduğu Cumhuriyet rejimini, üniter yapıyı ve Atatürk ilke ve devrimlerini tasfiye eden bir pozisyona iter. Özellikle “Kürt Açılımı”, “Anadilde Eğitim”, “Yerel Yönetim Reformları” gibi etnik ve laiklik karşıtı ümmet-dini açılım temelli düzenlemelerin içinde olmak, CHP’yi tarihsel ve toplumsal açıdan onarılamaz bir kırılmaya sürükler. Bu kırılma, halkın gözünde partinin millî kimliğini ve kurucu rolünü ve varlık nedenini yok eder.

    Açılım politikaları, ABD ‘nin emperyalist Büyük Ortadoğu Projesi’nin Türkiye ayağıdır ve bu bağlamda anayasa değişiklikleri, sadece iç hukuk düzenlemeleri değil; aynı zamanda Türkiye’yi parçalanabilir bir etnik ve mezhepsel mozaik devlete dönüştürme sürecinin hukuki altyapısıdır. CHP, bu sürece dahil olduğunda, doğrudan veya dolaylı olarak BOP’un iç meşruiyet mekanizması hâline gelir. Özellikle yeni anayasa çalışmaları adı altında “Türk Milleti” ifadesinin anayasadan çıkarılması, resmi dilin tartışmaya açılması ve yerel yönetimlere özerklik ve mezhepsel ayrımların resmileşerek tanınması gibi maddeler gündeme geldiğinde, bu komisyonlara katılım, bu dönüşümü onaylamak anlamına gelir (Sancar, 2012).

    CHP’nin bu tür komisyonlara katılması, halk nezdinde “Atatürk’e ihanet” ve “Cumhuriyet karşıtlığı” suçlamalarıyla özdeşleşir. Parti tabanı ve geniş halk kitleleri, bu katılımı bir tür teslimiyet veya işbirliği olarak yorumlayabilir. Oysa CHP’nin kurucu ilkesi olan milliyetçilik, üniter devletin ve Türk Milleti kavramının dokunulmazlığını esas alır. Bu ilkeler, yalnızca ideolojik pozisyon değil, aynı zamanda siyasi sınır çizgisidir. Bu çizgi aşıldığında CHP, Cumhuriyet rejiminin yıkım sürecine fiilen ortak olmuş olur (Ahmad, 2008).

    Dolayısıyla CHP’nin “açılım süreçleri” ya da “anayasa komisyonları” gibi BOP’un iç uzantılarına doğrudan veya dolaylı biçimde katılması, partiyi kurucu kimliğinden koparır, tarihsel misyonunu imha eder ve halk nezdinde “meşruiyetini” yok eder. Bu tür komisyonlara katılım, bir diyalog değil; karşı taraftan gelen sistemsel yıkım taleplerine aracılık etmektir. CHP’nin yapması gereken, bu masalara oturmak değil; bu masaların milletin egemenliğine ve devletin bekasına zarar verdiğini açıkça ilan ederek siyasi mücadele başlatmaktır.

    1. Sonuç

    Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşlarını oluşturan Atatürk ilke ve devrimleri, CHP’nin varlık sebebi ve siyasal kimliğinin temelidir. Bu değerlerin korunması, partinin hem tarihsel hem de güncel misyonudur. Ancak 2000’li yıllardan itibaren CHP, açılım politikaları ve anayasa değişikliği süreçlerinde yaşanan ideolojik belirsizlikler ve stratejik hatalar nedeniyle varlık krizine sürüklenmiştir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında şekillendirilen etnik ve kimlik temelli açılımlar, Türkiye’nin üniter yapısını ve milli birliğini tehdit etmekte; CHP’nin bu süreçlere dahil olması ise partinin temel değerlerinden kopuş anlamına gelmektedir.

    CHP’nin açılım süreçlerine ve anayasa komisyonlarına katılması, sadece siyasi bir hata değil; aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerine yönelik doğrudan bir ihanet olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, CHP’nin kurucu ilkelerine sahip çıkmak adına, bu tür komisyonlara katılmaması, BOP’un dayattığı kimlik siyasetlerine karşı net ve ilkeli duruş sergilemesi hayati önem taşımaktadır. Parti, ancak böylelikle halkın güvenini yeniden kazanabilir ve gerçek anlamda milli bir direniş gücü olarak varlığını sürdürebilir.

    Önerilen stratejik yaklaşım, CHP’nin Atatürkçü, laik, halkçı ve devletçi çizgisine tavizsiz dönüşünü; anayasanın değiştirilemez maddelerinin korunmasını; yeniden parti içi kadro yapılanmasının ideolojik tutarlılıkla yeniden düzenlenmesini ve geniş kitlelere yönelik milli bilinç kampanyalarının yaygınlaştırılmasını içermektedir. Bu çerçevede CHP, sadece bir siyasi aktör değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasının teminatı konumuna yükselebilir.

    Sonuç olarak, CHP’nin kaderi, BOP’un Türkiye üzerindeki tasarımlarına karşı duruşunda gizlidir. Açılım ve anayasa süreçlerine girmemek, partinin tarihsel misyonunu yerine getirmesi ve Türk milletinin birliğini koruması bakımından stratejik bir zorunluluktur. Aksi takdirde, CHP, hem kendi tarihine ihanet edecek hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmez bütünlüğünü tehdit eden güçlerin aracı haline gelecektir.

    Kaynakça

    Ahmad, F. (2008). Modern Türkiye’nin Oluşumu. Kaynak Yayınları.

    Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Türk Dil Kurumu Yayınları.

    Fuller, G. E. (2008). Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Kürtler ve İslamcılar. Timaş Yayınları.

    Karpat, K. H. (2007). Türk Demokrasi Tarihi. İmge Kitabevi.

    Oran, B. (2001). Türkiye’de Azınlıklar. İletişim Yayınları.

    Sancar, M. (2012). Yeni Anayasa ve Vatandaşlık. Metis Yayınları.

    Yavuz, H. (2011). Secularism and Muslim Democracy in Turkey. Cambridge University Press.

    Zizek, S. (2008). İdeolojinin Yüce Nesnesi. Metis Yayınları.

  • O GÜNDEN BU GÜNE HİÇBİR ŞEY DEĞİŞMEDİ

    O GÜNDEN BU GÜNE HİÇBİR ŞEY DEĞİŞMEDİ

    DÜN OLANLAR
    Padişah Abdülmecit, birçok padişah tarafından tercih edilmiş klasik saray yerine, devlet işlerini yürütmek, misafir kabul ve ağırlamak düşüncesiyle yeni bir saray yaptırmaya karar verdi. Bu inşaata Devlet-i Aliyeninin itibarı ismi verildi. Sarayı’nın inşaatı 1840’lı yıllarda başladı ve kaba inşaatı 12 yıl sürdü.

    Osmanlı devleti, bu dönemde, büyük borç batağı içinde bulunmaktaydı. Osmanlı Maliyesi, sarayın yapımı için gereken 3 milyon kese altını harcadıktan sonra bunun altından kalkmanın mümkün olmadığını gördü ve Galata Bankerlerinden borç alarak Devlet-i Aliyenin itibarını inşa etmeye devam etti. Galata Bankerlerinden alınan bu borcun teminatı ise Osmanlının gelirleri olmuştu.

    Hal böyle olunca tıpkı bugünlerde olduğu gibi temel gıda maddeleri aşırı bir şekilde pahallanmış, halkın büyük bir kesimi fakirleşerek muhtaç duruma düşmüştü. Kamu görevlilerinin maaşları yetersiz olduğundan rüşvet neredeyse yasal bir hale gelmiş, adalet sistemi artık akçe ile satın alınabilen bir ayrıcalık olmuştu. Osmanlı maliyesinin zaten krizde olan durumu, Dolmabahçe Sarayı için Padişah Abdülmecit tarafından keyfi olarak harcanan 3 milyon kese altın sonucu iyice çöktü.

    286 odası 44 salonu bulunan…
    Temeli kestane ağaçları üzerine oturulup 4.5 ton ağırlığındaki, İngiliz tarzı kristal avize ile 55 sütunlu kabul salonu aydınlatılan…
    Tavanları ve duvarları ünlü ressamların değerli resimleri ve altın süslemelerle dekore edilen…
    Keresteleri Romanya’dan, kapı lambri ve parke keresteleri Afrika ve Hindistan’dan getirilen…
    3 Bin 100 kişinin hizmet ettiği ve yıllık gideri 2 Milyon Altın olan sarayın yapımı nihayetinde bitmiştir. İtibar sarayının açılış töreni Ruslar’la yapılan Paris andlaşmasının ardından Haziran 1856 tarihinde gerçekleşmiştir. Gerçekte bu tarih Osmanlı devletinin de bittiği tarihtir.

    ▪▪▪

    BUGÜN OLANLAR
    Beştepe sarayının inşaası ve iç dekorasyonu için harcanan toplam tutar 2 Milyar 233 Milyon 235 Bin Amerikan dolarıdır.

    Saray’ın masrafı son 10 yılda %5000 arttı.
    Günlük gideri 21 Milyon TL
    1 yıllık gideri ise 7 Milyar 665 Milyon TL dir.

    Beştepe sarayında1.108 işçi , 479 kadrolu memur, 787 sözleşmeli personel olmak üzere toplam 2.374 kişi çalışıyor.

    Cumhurbaşkanı’nın kendisine tahsis edilen araçların dışında 250 den fazla taşıt da kiralık olarak kullanılmaktadır.

    Beştepe sarayının 1 aylık Isıtma ve Aydınlatma gideri Bayburt ilinin 1 yıllık tüketimine denktir. Bayburt halkının tamamından 30 günde toplanan elektrik su doğal gaz faturalarının toplamı bile sarayın 1 aylık giderlerini karşılayacak tutarda değildir.

    Emekliye, memura, işçiye zam yaparsak batarız, biteriz diyen ve Zevkü sefa içinde tükettiklerini elektrik, doğalgaz başta olmak üzere her şeye zam yaparak halka ödetmeye çalışan AKP ve MHP iktidarının niyeti padişah Abdulmecid zihniyetinden farksızdır.

    Şimdi kararınızı verin lütfen.
    Bu iktidar ve yandaşı olan siyasi parti ile borç almaya devam edecek, emir almaya da alışacak ve bir süre daha yaşayarak karşılığında ise yavrularınızı Amerikalı, Rus, Alman, İngiliz ve Fransızların kölesi yapacaksınız?
    Yada silkinerek kendinize gelecek elele vererek cennet vatanımızı önce bunlardan sonra da göz koyanlardan kurtaracaksınız.

    *

    Herkes bilmelidir ki;
    Osmanlı Devleti savaşları askeri ve silahı olmadığı için değil, ekonomik bağımsızlığını yitirdiği, adalet sistemini padişahın iki dudağı arasına devrettiği, azınlık bir gurubu şatafat’a çoğunluğu yokluk ve sefalete terkettiği için kaybetmiş ve parçalanmıştır.

  • Türkler

    Türkler

    Türklerin dörtbin yıllık bilinen tarihlerinde, başta Asya, daha sonra da Avrupa ve Afrika kıtalarında çok değişik coğrafyalarda devlet kurmaları ve yaşamaları, her zaman dünyanın ilgisini çekmiştir. Zira dörtbin yıllık bu uzun dönemde, Çin, Hint, Fars, Bizans, Arap ve nihayet Batı kültürü ile karşı karşıya gelen ve iç içe yaşayan Türklerin, benliklerini kaybetmemeleri, sahip oldukları öz
    kültürlerini devam ettirmeleri, kendilerinin de ne denli sağlam bir kültüre sahip olduklarını ispat ederken bu medeniyetler arasında etkileşimin ölçüsü hep merak edilmiştir. Bilhassa Karadeniz’in
    Kuzeyinden Doğu Avrupa’ya, oradan da İtalya ve Fransa içlerine kadar ilerleyen çeşitli Türk kavimlerinin bıraktıkları etkiler ve daha sonra Balkanlarda oluşan Türk asıllı devletler bu ilgiyi daha da
    artırmıştır. Nihayet doğu-batı ticareti ve İslam dünyasına hakim olan Türklerin ulaştıkları medeniyetin Batı üzerindeki tesiri, Batılı müsteşriklerin ve seyyahların eserlerine konu olmuştur.

    21 Ciltlik Turkler Ansiklopedisi:

    https://archive.org/details/TurklerAnsiklopedisi/Turkler-Cilt01

  • HANLIKTAN ÇARLIĞA BULGAR TÜRKLERİ

    HANLIKTAN ÇARLIĞA BULGAR TÜRKLERİ

    HANLIKTAN ÇARLIĞA BULGAR TÜRKLERİ TARİHİ

    Bulgar Türkleri tarihi hem oluşum hem de yıkılış süreçleri itibariyle adeta bir tarih laboratuvarı gibidir. Çeşitli Türk boylarının Bulgar adı altında birleşip devletleşmesi tarihimizin ilginç sayfaları arasında yer almıştır. I. Göktürk Devleti’nin yıkılması, Avarların 626 yılındaki başarısız İstanbul kuşatmasından sonra güç kaybetmesi ve ardından yaşanan isyan ve savaşlar çeşitli Ogur boyları ile ataları Hun bakiyeleri olan grupların müstakil hareket etmelerine yol açmıştır ki, bu durum Bulgar tesmiye olunan boylar birlikteliğinin oluşmasına esas teşkil etmiştir. Ayrıca Doğu Avrupa tarihinde mühim rol oynayan ve şehirler, saraylar, suyolları, abideler, gelişmiş şehirler vücuda getiren devlet ortaya çıkarmıştır.

    Temelinde Bulgarlara dair makalelerimizin yer aldığı çalışmamızda; Hun bakiyeleri başta Onogurlar, Kutrigurlar temelinde çeşitli Ogur boylarının bir araya gelmesiyle Bulgarların nasıl oluştuğunu ana kaynaklardan hareketle ortaya koymaya çalıştık. Akabinde Asya Hunlarından beri devam eden Dulo isimli hükümdar ailesi soyundan gelen Kubrat’ın (Kurt) Bulgar adıyla anılan boyları bir araya getirerek mücadeleler sonucunda Azak Denizi’nin kuzeyindeki saha merkezli olmak üzere Dnyeper bölgesinde kurduğu Büyük (Magna) Bulgar Devleti’nin tarihi sürecini izah ettik. Bu devletin yıkılışıyla yaşananların ardından Kubrat’ın oğlu Asparuh’un kurduğu ve döneminin önemli güçleri arasında yer alan Tuna Bulgar Devleti tarihini anlatmaya gayret ettik. Ülkelerinde Slavlara göre daha az sayıda nüfusa sahip olan Bulgar Türklerinin zamanla bir takım siyasi, dini ve sosyo-ekonomik faktörlerle Türk hususiyetini kaybederek HristiyanSlav kimliğe bürünmesinin günümüze ışık tutacak hikayesini yansıtmaya dikkat ettik. Katkı ve desteklerini esirgemeyen aziz kardeşim Doç. Dr. Dinçer Koç’a, arkeolojik buluntular konusunda katkılan için Şeyma Sapma’ya, tashih aşamasında yardımlarını gördüğüm Eren Yılmaz ile Bilgeoğuz Yayınevi sahibi Oğuzhan Cengiz’e teşekkür etmeyi borç bilirim.

    https://ia800202.us.archive.org/20/items/ali-ahmetbeyoglu-hanliktan-carliga-bulgar-turkleri-tarihi-bilge-oguz-yayinlari/Ali%20Ahmetbeyo%C4%9Flu%20Hanl%C4%B1ktan%20%C3%87arl%C4%B1%C4%9Fa%20Bulgar%20T%C3%BCrkleri%20Tarihi%20Bilge%20O%C4%9Fuz%20Yay%C4%B1nlar%C4%B1.pdf

  • TÜİK, yıllık enflasyonu düşük gösterip düşük ücret verilmesine yol açtığı için dava edilmiş

    TÜİK, yıllık enflasyonu düşük gösterip düşük ücret verilmesine yol açtığı için dava edilmiş

    · Yargıtay emekli üyesi Seyfettin Çilesiz, enflasyonu düşük gösterdiği; çalışan ve emeklilerin aylıklarına “düşük ücret zam”larına neden olduğu savı ile Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) karşı dava açmış.

    · Gizlilik ilkesi bahanesiyle, mahkemenin istediği sepet-fiyat bilgilerini TÜİK yollamamış.

    · Denetim için gerekli veri bütünlüğünün sağlanamayacağı gerekçesi ile resmi enflasyonun “hukuka uygun” olduğuna anılan mahkeme karar vermiş!

    · Bunun üzerine  Çilesiz, istinafa(*) başvurmuş.

    · Mahkemenin davayı incelemeden, doğrudan reddetmesi gerektiği savına sarılan TÜİK de 15 Temmuz 2025 tarihinde istinafa başvurmuş.

    · Davanın avukatı Ali Erdem Gündoğan, “TÜİK’e karşı dava açılamayacağı iddiası hukuk devletiyle bağdaşmaz. TÜİK hesap vermekten kaçıyor. Mücadeleye devam” diye konuşmuş…

    · Sn.Seyfettin Çilesiz’in açtığı davaya çalışan ve emeklilerin sendikaları ile garip gurabalar da omuz verir inşallah!

    ( BU YAZI GAZETE HABERLERİNDEN DERLEMEDİR)

    (*)İstinaf ne demektir?

    Bir işe yeniden başlamak, Dava mahkemeleri ile Temyiz Mahkemesi arasındaki bir derece yüksek mahkemeye verilen isim. İstinaf, Arapça kökenli bir kelime olup, İstinaf Mahkemesi Yargıtay ile ilk derece mahkemeleri arasında olan yargısal denetimin adıdır.

  • Hilafet Müsameresi: Saray’dan Hilâl’e, Ümmetçilikle Maskelenmiş Bir Anayasa Firarı

    Hilafet Müsameresi: Saray’dan Hilâl’e, Ümmetçilikle Maskelenmiş Bir Anayasa Firarı

    Hilafet Pazarı Açılmış, Bayraktar RTE Alanın Olur!

    Bir gün öğlen saatlerinde Ankara sıcağı yerden göğe fokurdaya dursun, sarayın serin salonlarından gelen kokular mide bulandırıcıydı: Hilafet yeniden sahnede! Yalnız bu sefer fesiyle, cübbesiyle değil; sessizce yürüyen ama haykırmayı ihmal etmeyen sakallı figüranlarıyla… Yani ortada bir tiyatro varsa, yönetmeni gayet net: Tayyip Erdoğan’ın söyleyemediğini Hizb-ul Tahrir’e söyletme marifeti. O da ayrı bir zekâ seviyesi gerektiriyor tabii: hem “ben karışmam” numarası, hem sahneyi bizzat kurmak.

    Yürüyüş yapılıyor; Hilafet isteriz deniliyor. Polis? Yok. Jandarma? Yok. Hatta uzaktan bakan bir trafik polisi bile yok. Sanki kendiliğinden gelişen bir demokrasi şenliği! Halbuki, ormanını savunan köylüye jop var. Zeytinini isteyen emekçiye gaz var. Hakkını isteyen öğrenciye gaz ve jop var. Ama burada hilafet isteyen sakallıya yollar açık. Çünkü çakma anayasal yeminler edilmiş bir ülkede, hukuk artık yalnızca seçene sopa, seçilene susma.

    Anayasaya göre tarafsızlık yemini etmiş Erdoğan, tarafsızlık kelimesine muhtemelen tuzsuz ayran içmek kadar uzak. Ne tarafsızlık? Tarafın ta kendisi! Akrabasına müdahale etmez çünkü “İslami akraba”, nepotizmin abdestlisi… Öyle bir çember kurmuş ki, memlekette liyakat namına sadece soyadı geçiyor. Damadı bakan olur, bacanak danışman, yeğen müsteşar… Gerisi ne yaparsa yapsın, yeter ki Saray’a sadık kalsın.

    Ama mesele yalnızca kayırmacılık değil; mesele, anayasanın altına dinamit döşemek. Ümmet goygoyuyla, 1400 yıllık hikâyeleri bugünün anayasal gerçekliğine tercih etmek. RTE bir yandan “üst kimliğimiz İslam” diyor; diğer yandan milletin vergisiyle dizayn edilmiş Cumhuriyet’in temel sütunlarını birer birer söküyor. Adalet? Sadece kendisine adil. Milli egemenlik? O zaten bir süredir Saray’ın mülkü.

    Ve şimdi sahada Ankara’da Hizb-ul Tahrir… Hem de serbestçe yürüyor, hilafet istiyor. Neden? Çünkü Tayyip Erdoğan için bir şeyin doğrudan söylenmesindense, söyletilmesi evladır. Ümmetin ‘saf çocuğu’ gibi görünmek, asıl planı perdelemek için birebirdir. Onlar talep eder, o da “milletimiz isterse” der. Hadi oradan!

    Ama bu bir deneme. Bir yoklama kâğıdı. “Toplum bu söyleme ne tepki verir?” denemesi. Ve cevap gecikmeyecek: Çünkü bu ülkenin gerçek sahibi olan cumhuriyetçi, laik, anayasaya yemin etmiş milyonlar var. Onlar ormanda da vardı, üniversite önünde de vardı, Conkbayırı yürüyüşünde de…

    Erdoğan ve yandaşları unutur: Bu milletin sabrı sınırsız değildir ama hafızası sonsuzdur.

    1. Bölüm: Hilafet Hayaliyle Oy Devşirmek, Seçim Sandığının Arkasındaki Hurafe

    Tayyip Erdoğan ne zaman köşeye sıkışsa, imam hatip defterini açar, cübbe düğmesini ilikler, arka planda ‘ümmet’ fon müziğini verir. Bir bakmışsın seçim yaklaşmış; hop, hilafet konuşuluyor. Neden? Çünkü ekonomi bitmiş, eğitim çökmüş, adalet sürgüne gitmiş. Geriye ne kalmış? Kitleyi tutacak yegâne yapıştırıcı: Dini istismar!

    “Efendim halk hilafet istiyor.”
    Yok artık. Halk fatura ödemek istiyor, kira ödemek istiyor, evine et girmesini istiyor. Ama sen çıkıp “ümmet” diyorsun. Çünkü bilirsin ki, ekonomi konuşulursa kaybedersin. Diyanet konuşulursa kazanırsın. Sana oy veren teyzeler Ayet-el Kürsi biliyor ama merkez bankası faiz oranını duysalar, tövbe edip televizyonu kapatıyor.

    Anlara’daki RTE nin ümmetçi Hilafet çağrısı yapan yürüyüşleredeki ümmetçi akrabalarına bir bak: Tekbirler, yeşil sancaklar, Osmanlı sevdası… Araya sıkıştırılmış 1400 yıl önceki Medine modeli. Ne hukuk var, ne anayasa. “Biz istedik mi olur” kafası. Sanki bu ülkenin hukuk sistemi değil, hurafe sistemi. Ama orada bir kişi yok ki; hepsi aslında RTE’nin yedeği. Siyasi söylemini doğrudan dillendiremiyor çünkü AB, ABD, Batı ittifakı ona hâlâ bakıyor. Onun için “ben değil, onlar istiyor” oyunu oynuyor.

    Erdoğan’ın siyasi zekâsı sinsi bir yerden çalışır:
    Düşman yarat, safları sıklaştır.
    Kriz çıkar, fırsata çevir.
    Halkı kutuplaştır, sadakati artır.

    Hilafet çağrısı yapanların ardında bir fikir yoktur, bir strateji vardır. O da Erdoğan’ın stratejisidir. Laikliği delmek için açtığı bin delikten biri daha… Ama bu sefer şeffaf delik. Halka “ben istemiyorum ama millet istiyor” deyip, sonra da anayasa değişikliği referandumuyla işi resmileştirme peşinde. Sanki milletin istediği şey, fatura düşsün diye dua etmek değilmiş gibi!

    Bir yandan “milli irade” diyor, öte yandan ümmet düzenine özlem. Ulan milli irade ne? Atatürk’ün kurduğu meclis değil mi? Anayasa değil mi? O mecliste yemin ettin sen. Ama şimdi yeminini hilafete feda ettin.

    Bu ne perhiz, bu ne hurma hilafeti?

    Ve unutma: Bu halk enayi değil.
    İmam hatip liselerinde ezberlenen ayetlerle, memleket yönetilmez.
    İnşa edilen külliyelerle, adalet sağlanmaz.
    Yürüyen sakallılarla anayasa değişmez.

    Ama o yine de deniyor. Çünkü başka çaresi kalmadı.
    Seçimi kazanmak için hilafet atmaya çalışıyor, halkı saflara ayırıyor, laikliği toprağa gömmeye uğraşıyor.
    Ama millet sessiz değil. Bu tiyatroyu artık ezberledi.

    1. Bölüm: Ümmetçilikle Maskelenen Otoriterlik ve Saray’da Milli İrade Tiyatrosu

    Milli irade… Ne güzel bir kelime değil mi?
    RTE diline doladığından beri içi oyuldu, anlamı değişti, ruhu mezara gömüldü. Çünkü onun için “milli irade” sadece kendi seçmeni. Geri kalanlar? Onlar terörist, marjinal, vatan haini, sapkın, dış mihrak, faiz lobisi…

    Ve her seçim ya da sıkışma döneminde aynı oyun oynanır:
    Bir yanda ümmetçilik, öbür yanda hain ilan edilen cumhuriyetçiler.
    Bir yanda Saray’ın kutsadığı cemaatler, öbür yanda gaz yiyen öğrenci kulüpleri.
    Bir yanda diyanetle el ele yürüyen siyaset, öbür yanda anayasa maddelerini hatırlatan “provokatörler”.

    “Ümmet” kavramı öyle güzel sarılmış ki bu otoriterliğe, dikenlerini millet fark etmiyor. Erdoğan kendini peygamber varisi gibi pazarlıyor. Halbuki öyle bir hırsla sarılmış ki iktidara, Kur’an’ı bile “rant menüsü”ne çorba niyetine koymuş.

    Milli iradeymiş.
    Hangi milli irade?
    Zeytinliklerini savunan köylüye gaz sıkan jandarma senin mi milletin?
    Üniversitede anayasa okuyan gençleri sabaha karşı evlerinden alan polis senin mi milletin?
    Akrabaların tarafından işgal edilmiş kamu ihaleleri senin mi milli değerlerin?

    Saray rejimi, milletin tamamını değil, kendi cemaati kadarını “irade” sayıyor. Kalanı? Onları sistemin fazla verisi, susturulması gereken gürültü görüyor.
    Ve işin komik tarafı şu: Ümmet goygoyu yaparak ümmeti yok ediyor.
    Bu topraklarda Alevi var, laik var, yahudi var, katolikvar, protestan var, gregoryen var, ortadoks var, ateist var…
    Sen sadece tek tip sakallı, tek tip mürit istiyorsun.
    Ümmet dediğin aslında Saray’a biat etmiş, itaat eden kalabalık.

    Milli irade tiyatrosunda başrol belli:
    Erdoğan.
    Yardımcı oyuncular: Bahçeli, Tarikat şeyhleri, yandaş medya kalemşorları, ‘halifelik’ çağrısı yapan cübbeliler.
    Seyirciler: Tüm Türkiye.
    Ama bu tiyatronun biletini sadece halk ödüyor.
    Enflasyonla, baskıyla, liyakatsizlikle…

    Sen ümmet derken TÜİK yalan söylüyor.
    Sen ümmet derken gençler işsiz.
    Sen ümmet derken barajlar kuruyor, kuraklık büyüyor, akıl kuruyor.

    Ve sen hâlâ ümmetçilikle bu koca otoriter yapıyı süslemeye çalışıyorsun.
    Ama süslü cellat, yine cellattır.
    Ümmet diye diye milletin damarını kesiyorsun.
    İrade diye diye halkın aklıyla oynuyorsun.
    Saray diye diye anayasa mezarlığına tapınak inşa ediyorsun.

    1. Bölüm: Zeytinlikten Gelen Jandarma, Hilafetçiye Çay Taşıyor ve İki Yüzlü Devletin Portresi

    Adaletin terazisiyle oynamaya başladığında, bir daha doğru tartamazsın.
    Türkiye tam da bu terazinin kırıldığı, kefelerin biri hilafetle, diğeri biber gazıyla dolduğu bir devri yaşıyor.
    Devlet, çift kişilikli bir Frankenstein’a dönmüş:
    Biri hilafetçiye nazik, diğeri anayasa diyen öğrenciye cellat.

    Bir taraf:
    Hilafet isteyen, laiklik düşmanı, anayasa tanımayan sakallı gruplar.
    Ne polis var başlarında, ne bariyer.
    Sanki emniyet değil, belediye destekli kültürel yürüyüş organize ediyorlar.
    Slogan atıyorlar: “Hilafet isteriz.”
    Kaldırımda duruyorlar: “Düzen batıldır.”
    Bir polis yanaşmıyor. Neden?
    Çünkü onlar Erdoğan’ın “deneme tahtası”.
    Şimdilik “serbest bırakılmış kontrollü kaos”.

    Öbür taraf:
    Zeytinliğini savunan köylü.
    Kendi toprağında jandarma tokadı yiyor.
    Bir değil, beş değil: Kaz Dağları, Akbelen, İkizdere, Soma, Cerattepe…
    Devletin üniformalı yüzü, köylünün üstüne çullanıyor.
    Ve üst perdeden gelen ses şu: “Devletiniz burada!”

    İki yüzlü bir sistem.
    Anayasayı savunan dövülür, hilafeti isteyen korunur.
    Yürüyüş yapmak isteyen kadınlar, LGBTİ bireyler, çevreciler, öğrenciler…
    Onlara karşı biber gazı, plastik mermi, gözaltı…
    Ama şeriat çağrısı yapanlar elini kolunu sallayarak geçiyor.
    Hatta çay mı isterler diye sorulacak neredeyse.

    Bu asimetrik adalet, Erdoğan rejiminin ruhudur.
    Devletin tarafsız olması gereken jandarması, şimdi Saray’ın eli olmuş.
    Mahkemeler Saray’ın noteri, polisler onun bekçisi, valilerse AKP’nin il başkan vekili.
    Bunun adı devlet değil, tek kişilik gösteri hükümeti.

    Bir köylünün elinde anayasa kitabı varsa, tehdit olarak görülür.
    Ama sakallı bir adam halifelik istiyorsa, özgürlük sayılır.
    Çünkü Erdoğan’ın devlet anlayışı, yandaş olanın her şeyi hak ettiği, karşı çıkanın ise suçlu ilan edildiği bir düzendir.

    Ve bu düzenin son durağı:
    Devletin kurumlarının ideolojik paralize oluşu.
    Tarafsızlık? “.
    Laiklik”? Defterden silinmiş.
    Eşitlik? Fikrî suç.
    Anayasa? Yalnızca seçimden önce hatırlanacak bir vitrin süsü.

    Ama unuttukları bir şey var:
    Zeytinliği koruyan köylü unutmaz.
    Üniversite kapısında sürüklenen genç, unutmaz.
    Adalet isteyen halk, unutmaz.
    Çünkü bu milletin hafızası, Saray’ın seçim ajandasından uzundur.

    1. Bölüm: Akraba ve Cübbe Kapitalizmi, İslami Görünümlü Aile Saltanatı

    Devlet yönetmekle aile şirketi yönetmek arasındaki fark, birinin anayasaya, diğerinin soy kütüğüne dayanmasıdır.
    Ama Tayyip Erdoğan bu farkı çoktan sildi. Onun rejimi artık bir aile holdingidir.
    Adı İslam, özü rant.
    Görünüşü mütevazı, içeriği sınırsız iştah.

    İşte bu yüzden:
    Bakanlıklara damatlar atanır.
    Kamu ihaleleri dayılara düşer.
    Merkez Bankası’na yeğenler uğrar.
    Belediyelerden beslenen vakıflar, aileye bağlı sadaka torbaları gibi çalışır.

    Bu sistemin adı “Akraba ve Cübbe Kapitalizmi”.
    Yani:
    İhaleyi alan soyadına bakar.
    Makamı kapan soy ağacına güvenir.
    Eleştirilmeyen tek şey, soy bağının “mübarekliği”dir.

    İslami kisve altında yürütülen bu yağma düzeni, halkın inancını da çürütüyor.
    Çünkü millet artık şu soruyu soruyor:
    “İslam buysa, biz hangi dine inanıyoruz?”

    Erdoğan’ın rejiminde kutsal olan, Allah değil; akrabalık zinciridir.
    Birinci halka: Aile.
    İkinci halka: Yandaş.
    Üçüncü halka: Tarikat.
    Dışında kalan herkes: Fitne, sapkın, hain.

    Öyle bir kapalı devre ki, içeride olan sonsuz servetle ödüllendirilir.
    Dışarıda kalan ise sistematik olarak yoksullaştırılır.
    Ve tüm bu düzen, İslamî kelimelerle kaplanır:
    “Nas var.”
    “Faiz haram.”
    “Rızık Allah’tandır.”

    Peki o rızık neden hep sizin aileye yağıyor?
    Allah da artık sadece saraya mı çalışıyor?

    Sistemdeki çürümeyi İslam’la cilalamak, halka ihanettir .
    Ama bu rejim çoktan kararını vermiş:
    Dini kullan, halkı kandır, akrabayı zengin et.
    Bir elinde Diyanet, diğer elinde kamu bütçesiyle, “cüppeli kapitalizmin” en vahşi modeli kurulmuştur.

    İhale mi? “Allah nasip etti.”
    Rant mı? “Liyakat esas.”
    Eleştiri mi? “İslam düşmanlığı!”
    Yani artık hiçbir soruya gerçek cevap yok.
    Hepsi ya Allah’a, ya düşmana havale.

    Ve bu düzende halk artık yalnızca seyircidir.
    Fakirlik içinde dua eden, oy verdikçe daha da yoksullaşan, eleştirdikçe hain ilan edilen seyirci…

    Ama unutmayın:
    Tarihin çöplüğü, “ailesini ülkenin yerine koyan liderlerle” doludur.
    Ve o çöplük, yer açmaya devam ediyor.

    1. Bölüm: Anayasaya Sırtını Dönmek ve RTE’nin Sahte Yemin Anatomisi

    “Cumhurbaşkanı olarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na sadakatle bağlı kalacağıma…”
    Söz böyle başlar.
    Yüksek sesle, ciddi bir duruşla, meclis kürsüsünde milletin önünde edilir.
    Ama Tayyip Erdoğan’ın o gün ettiği yemin, kalpten değil, plandan okunmuş bir metindir.
    Yani sahte değilse bile, kesinlikle içi boş, formalite bir tiyatro sahnesidir.

    Yemin ederken gözler yukarıda, kalp aşağıdadır.
    Çünkü o yemin, anayasanın kılıcı değil; onu delebilmenin anahtarıdır.
    Erdoğan için anayasa, “gerekli oldukça çiğnenmek üzere yazılmış bir metin.”
    Yani halkın değil, Saray’ın hizmetindedir.

    Anayasa ne diyor?
    Laiklik var.
    Yargı bağımsızlığı var.
    Kuvvetler ayrılığı var.
    İfade özgürlüğü var.

    Ama RTE rejiminde ne var?
    Laiklik yerine dinci söylem.
    Yargı bağımsızlığı yerine Saray’dan gelen “talimatlar.”
    Kuvvetler ayrılığı yerine tek kalemle yazılan kader.
    İfade özgürlüğü yerine 4. Murat ve 2. Abdulhamit sansürü.

    Ve en acıklısı:
    Bu açık ihlallerin üzerine bir de halkla alay edilircesine “milli irade bunu istiyor” denir.
    Hayır, Erdoğan.
    Milli irade sizin yalanınıza kefil değil.
    O yemin, Saray’a değil; Cumhuriyet’e verildi.

    Ama sen yeminin altına imza atar, ertesi gün altında tünel kazarsın.
    Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımazsın.
    Üniversitelere kayyum atarsın.
    İmzanla binlerce insanı işinden edersin.
    Seçimdeki halkın oyunu imzalarınla çöpe atarsın.

    Senin sadakatin hukuka değil, iktidara.
    Senin ahdin millete değil, ailesine ve çıkarına.
    Senin yemin metnin, sadece 10 dakikalık bir tiyatrodur.
    Sahne kapanınca, oyun biter; gerçek başlar.

    Ama unutmaman gereken bir şey var:
    Yemin, yalnızca bir söz değil, bir bağdır.
    Milletle yapılan kutsal bir anlaşmadır.
    Ve sen bu anlaşmayı defalarca bozdun.
    Şimdi sıra milletin cevap vermesinde.

    Anayasaya sadakat göstermeyen, halkın sadakatini hak etmez.
    Bu sahte yeminlerin, günü geldiğinde hakiki hesaplara dönüşeceğini unutma.

    1. Bölüm: Milli Güçler Sahaya İnerse ve Saray’ın Sessiz Kaçışı

    Saray’dan her gün çıkan gürültüye bakarsan, sanırsın bu rejim çelikten.
    Ama kazı yüzeyi, altından çıkan şey korkudur.
    Zırh sandığın, aslında korkudan örülmüş kalın bir battaniyedir.
    Çünkü Erdoğan da bilir:
    Bir gün bu millet sahaya inecek.
    Ve o gün geldiğinde, bugün küfrettikleri anayasa, o gün en büyük korku belgeleri olacak.

    “Milli güçler” dediklerinde Saray’ın uykusu kaçar.
    Çünkü onlar silah değil, irade taşıyan insanlar.
    Tank değil, oy pusulası kullanmayı bilen vatandaşlar.
    Yandaş değil, yurttaş olan milyonlar.

    Bugün üniversitelerde susturulan gençler,
    yarın meydanları dolduracak analar.
    Bugün sabaha karşı gözaltına alınan avukatlar,
    yarın adalet saraylarına adalet getirecek.

    RTE, bu gerçeği biliyor.
    Ve o yüzden korkuyor.
    Korktuğu için sürekli düşman yaratıyor.
    Korktuğu için yürüyen her protestoya devlet yığıyor.
    Korktuğu için ifade özgürlüğünden, laiklikten, anayasadan bu kadar nefret ediyor.
    Çünkü bu kavramlar onu tahtından edebilir.
    Saray’a giden yolları değil, Saray’dan dönüş yollarını gösterir.

    Bir gün bu halk sahaya indiğinde, ne olacak?
    Senaryoyu biz yazalım:

    Bir gece yarısı Saray’ın ışıkları sönüyor.
    Önce yandaş medya susuyor.
    Sonra damatlar yurtdışına kaçıyor.
    Birileri ‘bizi kandırdılar’ demeye başlıyor.
    Ve bir kişi daha çıkıyor ekranlara:
    “Ben sadece hizmet ettim.”

    Ama geç olacak.
    Çünkü bu milletin hafızası kısık değil.
    Onlar Hilafet yürüyüşlerini de gördü,
    Akbelen ormanını da,
    Gezi parkını da,
    17-25’i de,
    Berat Albayrak’ın istifasını da,
    Sana açılan ‘tarafsızlık’ kredilerinin nasıl boşa harcandığını da…

    Bu millet, gerektiğinde “yeter” demeyi bilir.
    Ve o gün geldiğinde sen ne yapacaksın?

    Ya kaçacaksın, ya inkâr edeceksin,
    ya da Allah’ını bile inkâr edecek kadar büyük bir taviz vereceksin …sırf kurtulmak için.

    Çünkü senin imanını bile çıkarın belirliyor.
    Senin sadakatin Allah’a değil, seçime.
    Senin davan millet değil, kendi ikbalindir.

    Ama bil ki:
    Millet sahaya indi mi,
    Saray’ın penceresinden bakacak bir tek kişi bile kalmaz.

    1. Bölüm: Cumhuriyetin Son Direnişi ve Saray’a Karşı Anayasa Cephesi

    Bir ülkede anayasa sadece kitapta kalmışsa, o ülkenin sokakları yeni bir direnişin not defteridir.
    Ve bugün Türkiye’de, sessiz ama ısrarlı bir cephe büyüyor:
    Cumhuriyetin son direnişi.
    Saray’a değil; Anayasa’ya bağlı kalanların, gölgelik değil gövdelik koyanların cephesi.

    Bu cephede kimler mi var?
    İhaleye girmemiş akademisyenler,
    Cübbe giyip secdeye değil, hukuka eğilen yargıçlar,
    İmam hatipte değil, fizik laboratuvarında büyüyen gençler,
    Devletin beslemesi değil, alın teriyle geçinen halk…

    Saray’ın karşısında ne var?
    Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
    Madde 10: Kanun önünde herkes eşittir.
    Madde 24: Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasal veya hukukî temel düzenini din kurallarına dayandırmak amacıyla faaliyet gösteremez.
    İşte o çok korktukları anayasa bu.

    Erdoğan, bu maddeleri sessizce yok sayarken;
    bu cephe onları her gün tekrar ediyor.
    Caddelerde, kampüslerde, köy meydanlarında…
    İçten içe büyüyen bir hatırlatma mücadelesi bu.
    Anayasa kitapçığı artık bir evrak değil, bir siper haline geldi.

    Ve Saray farkında:
    Bu anayasal cephe siyasi değil, tarihidir.
    Geçici değil, köklüdür.
    Çünkü arkasında sadece 100 yıllık Cumhuriyet yok,
    aynı zamanda 100 yıllık uyanıklık var.

    Bu cephe Cumhuriyeti sadece savunmuyor;
    yeniden tanımlıyor.
    İnanç özgürlüğünü, tarikat özgürlüğü sananlara,
    şeriatı,
    hilafeti umut, laikliği küfür gibi sunanlara karşı
    ayakta kalan son vicdan blokudur bu.

    Ve unutmamak gerekir:
    Bu memleketin temelleri, ümmet değil millet kelimesiyle atılmıştır.
    Saltanat değil egemenlik verilmiştir halka.
    Kutsal aileler değil, birey haklarıyla inşa edilmiştir devlet.
    Ve anayasa sadece bir metin değil, bir milletin karakteridir.

    Saray’ın altın varaklı tavanları o karakteri silemez.
    Hilafet çağrıları o vicdanı bastıramaz.
    Yandaş hukuk o ilkeleri gömemez.

    Çünkü bu topraklarda hâlâ,
    “Ben Cumhuriyet çocuğuyum” diyen insanlar var.
    Ve onlar, o cephede sadece direnmiyor,
    geleceği inşa ediyor.

    1. Bölüm: Laiklik, Hukuk, Vicdan ve Üçü de RTE’nin Sözlüğünde Yok

    Bazı kelimeler vardır ki, bir liderin sözlüğünde yer almadığında değil, yer alıyor gibi yapıldığında tehlikelidir.
    Tayyip Erdoğan’ın sözlüğünde “laiklik” var mı? Evet, ama sadece suçlamak için.
    “Hukuk”? Var ama yalnızca düşmanlarını cezalandırmak için.
    “Vicdan”? O da var, ama sadece kendi yandaşlarının cüzdanına zarar gelirse.

    Yani bu üçlü: laiklik, hukuk, vicdan, Erdoğan rejiminin içinde anlamını yitirmiş, makyajlanmış, içi boşaltılmış üç yalandan ibaret.

    Laiklik:

    Atatürk’ün mirası olan laiklik, Erdoğan için “milli güvenlik tehdidi” gibi algılanıyor.
    Halbuki laiklik, ne dine düşmandır, ne inanana.
    Laiklik, inançsızı da inananı da eşit korumaktır.
    Ama Erdoğan’ın dilinde laiklik, “dinsizlik” demektir.

    Camiler siyaset kürsüsüne döner,
    Diyanet İşleri Başkanlığı iktidarın PR ofisi olur,
    tarikatlar devletten maaş alır,
    ve tüm bunlara laiklik denmez,
    din postuna sarılmış despotizm denir.

    Hukuk:

    Hukuk sisteminin Erdoğan döneminde başına gelen şey, cenaze namazı kıyılmış bir kurumun hâlâ haftalık bültenlerde yaşatılmaya çalışılmasıdır.
    Yani yok ama var gibi yapılıyor.

    Mahkemeler kararlarını anayasal normlara göre değil, Saray’ın takvimine göre alıyor.
    Seçim yaklaştıysa beraat,
    sıkışıklık ve protesto başladıysa tutuklama,
    yandaş zarar gördüyse jet dava,
    muhalif hak aradıysa kamu güvenliği tehdidi!

    “Adalet mülkün temelidir” yazısı hâlâ mahkeme salonlarında duruyor ama
    mülk çoktan el değiştirdi,
    temel yıkıldı, yazı duvarda kaldı.

    Vicdan:

    Bir liderin vicdanı olmazsa, o ülke yalnızca polisle, jandarmayla, yalanla yönetilir.
    Ve bu dönemde vicdan yerini bir tür hesap makinesine bıraktı:
    Ne kadar oy gelir?
    Ne kadar kaybettirir?
    Kaç kişi sustu?
    Kaçı sosyal medyada linç edildi?

    Vicdan dediğin şey, Ayasofya’nın kapısını zincirlemek değil;
    bir kadın cinayetini önlemek için kanun çıkarmaktır.
    Çocuk istismarına “Allah affetsin” demek değil;
    sistemi temizlemektir.

    Ama Erdoğan’ın vicdanı, yandaşta başlar, muhalifte biter.
    O yüzden Soma’da madencinin çocuğu için susar,
    belediye otobüsünde yanan yoksul için ağlamaz.
    Ama zengin bir müteahhitin iflası için yasa değiştirir.

    Kısaca:
    Laiklik Erdoğan için gereksiz.
    Hukuk, kontrol aracıdır.
    Vicdan? Onu son kez ne zaman kullandığını kendisi de hatırlamıyor.

    Ve işte bu üç kavram sustuğunda,
    ülke sadece Erdoğan’ın sesiyle yankılanıyor.

    1. Bölüm: RTE’nin Günah Listesi ve Tövbe Etmek İçin Geç, Kaçmak İçin Yakın

    Tarih, bazı liderlerin peşine liste bırakır.
    İcraat listesi değil, bu günah listesi.
    Tayyip Erdoğan’ın ardında bırakmaya başladığı liste de artık öyle bir hâl aldı ki,
    ne tövbe temizler, ne jet hacca gidiş, ne Cuma selfiesi.

    İlk günah: Adaletin cellatlığını yapmak.

    Bağımsız yargıyı kendi eliyle linç etti.
    Hakim kararından önce Erdoğan’ın ne dediği izlendi.
    Savcılar delil değil, emir bekler oldu.
    Yargı, hukuk olmaktan çıkıp, sarayın sekreterliği haline geldi.

    İkinci günah: İnancı kirletmek.

    İslam’ın adını, kendi siyasi reklam panosuna dönüştürdü.
    Her camii açılışı, bir seçim mitingine döndü.
    Tarikatları besleyip, yolsuzluklarını “mahremiyet” perdesiyle örttü.
    Dinle gelen iktidarını, dinle kandırarak büyüttü.

    Üçüncü günah: Milleti bölmek.

    Kendi seçmenine “millet”, karşısındakilere “illet” dedi.
    Birleştirmesi gereken halkı, kavga ettirerek yönetti.
    Kardeşi kardeşe düşman etti,
    oy almak için suni kimlik savaşları çıkardı.

    Dördüncü günah: Doğaya ve emeğe savaş açmak.

    Ormanlara şirket, zeytinliklere maden,
    köylüye cop, öğrencinin kampüsüne beton gönderdi.
    Kazma, dozer ve biber gazı…
    Erdoğan rejiminin üç ana politikası.

    Beşinci günah: Anayasayı çiğnemek.

    Yemin edip çiğnedi.
    Seçim kazanıp bozdu.
    Söz verip unuttu.
    Anayasa onun için bir “engel”, millet içinse “umut”tu.
    O bu umudu da ezdi.

    Ve liste böyle uzar gider:
    Basının yok edilmesi.
    KHK ile insanların hayatlarının silinmesi.
    Ekonomik krizleri Allah’a havale edip, yandaş zenginliği sürdürmesi.
    Kadın haklarının törpülenmesi.
    Gençliğin beyin göçüne mecbur bırakılması.

    Bu kadar günahın üstüne bir tövbe gelir mi?
    Sanmam.
    Çünkü Erdoğan’ın tövbesi olmaz; piyasa ayarı olur.
    Gerçek pişmanlık, çıkarla uyuşmaz.
    İhlâs değil, imaj derdi vardır.
    Ve o yüzden Erdoğan’ın hesabı ahirette değil, bu dünyada, bu milletle görülecek.

    Şimdi ne mi olacak?
    Büyük ihtimalle “bizi kandırdılar” ekibi hazırlanıyordur.
    Bazı yandaşlar yurtdışında yazlık arıyordur.
    Saray’da odalar birer birer ışık kapatıyordur.
    Çünkü Erdoğan bile biliyor:
    Kaçmak için yakın, affedilmek için geç.

    Ve bu günah listesinin en tepesinde tek bir başlık yazıyor:
    “Milleti kandırmak.”
    Ne daha büyük günah var, ne de daha büyük bedel.

    SONUÇ:

    Erdoğan rejimi;
    İnancı istismar eden,
    Anayasayı çiğneyen,
    Adaleti araçsallaştıran,
    Akrabayı ihya edip halkı iflasa süren,
    ve tüm bunları “millet adına” yaptığını söyleyen bir çarpıklığın adıdır.

    Bu makale bir isyan değildir.
    Bu, görünene ayna tutmaktır.
    Ve bu aynada Erdoğan’ın sureti değil,
    milletin sabrı ve anayasanın intikamı görünmektedir.

  • KOMİSYON NEDEN İSTENİYOR

    KOMİSYON NEDEN İSTENİYOR

    Sevgili okurlarım, değerli takipçilerim! Yazıma şu sorularla girmek istiyorum. “Terörsüz Türkiye’ye” evet de:

    1-ABD, BOP projesinden vaz geçti mi?

    2-İsrail “Vadedilmiş topraklar” ütopyasından vaz geçti mi?

    3- KCK, PYD, PEJAK ABD’nin, İsrail’in taşeronluğundan vazgeçtiler mi?

    4-PKK neden silah bırakma gereksinimi duydu irdelendi mi?

    5-ABD kendi verdiği ve PKK’lılarca çeşitli eylemlerde kullanılan bu silahların teslim olmasını ister mi, balistik incelemesine izin verir mi?

    Bu sorulara yanıtınız nedir?

    Bütün bu gerçekler ortada iken, teröristle nasıl ve ne koşullarda müzakere edeceksiniz?

    Bu silah bırakma işinde, ABD’nin bir proje kokusu almıyor musunuz? Bu projeye destek veren dış emperyalist güçler, yıpranmasına karşın TSK’nın dimdik durduğunu gördü. Bu şekilde işin bitirilmesinin uzun süre alacağını görerek işi altın çanakta zehir sunma yoluna gittiler olamaz mı?

    İmralı canisi, eli kanlı terör örgütünün nesi ile müzakere edilecek?

    On binlerce şehidimizin kanı ne olacak, sönen ocaklar, dul kalan kadınlar, yetim kalan çocukların hakkı ne olacak ne denilecek?

    Sunum çok güzel, paketin ambalajı cazip, “terörsüz Türkiye” istemine kim hangi gerekçe ile hayır diyebilir?

    Bu, edindiğim bilgi, yılların verdiği tecrübe ve deneyimle buz gibi bir İsrail ve Sam Amca projesi. TERÖRSÜZ TÜRKİYE diye sunuluyor ama gerisinde “TÜRKSÜZ TÜRKİYE” amaçlanıyor. Son günlerde Sn. Erdoğan’ın, “Türk, Kürt, Arap kardeşliği” söylemi de bu tezimizi doğrulamıyor mu?

    Kürt kabul de, Arap nereden çıktı?

    Esad zulmü diye yurda sokulan milyonlarca Arap, Esad gitmesine rağmen Suriye’ye dönmediler. Gerekçe, daha istikrar sağlanmadı. 

    Bu projeye sevdası vatan olan her Türk, şüpheyle yaklaşmalı ve hukuk içinde karşı çıkmalıdır.

    Bu konunun uzmanlarının da belirttiği gibi “Teröristle müzakere olmaz, mücadele olur.” Şanlı TSK ve Türk güvenlik güçleri de terörü bitirme Irak ve Suriye’den çıkamaz, eylem yapamaz hale getirmişlerdi. Hatta eski İç İşleri Bakanı S. Soylu’nun deyimiyle çok az kalmış ve ayakkabı numaralarını da biliyorduk.

    Şart-şurt yok dedikleri projenin pek çok şart içerdiği de gün geçtikçe, gün yüzüne çıkmaya başladı.

    Efendim TBMM’sinde komisyon kurulmalı, İmralı canisinin şartları görüşülmeli ve gerekli yasalar dahil istekler karşılanmalı imiş.

    Bu tuzağa CHP’yi istiyorlar. Amaç bu şartların yerine getirilmesini daha çok kitleye yaymak, meşru hale getirmek.

    Şunu soralım:

    AKP+DEM+MHP oyları TBMM’sinde gerekli çoğunluğu sağladığı halde, her konuda muhalefetin istek ve önerilerini MHP+AKP oyları ile ret edip işleme almazken, şimdi hangi dağda kurt öldü de komisyona her partiyi gönül huzuru ile davet ediyorlar?

    Bu konuda dik duran Sn. M. Dervişoğlu ve İYİ PARTİ gurubunu kutluyorum. Komisyona hayır dedikleri ve üye vermedikleri için. Zafer Partisi ve Sn. Ü. Özdağ’ı da kutluyorum dik durdukları için.

    Israrla CHP’nin komisyonda olmasını istiyorlar. CHP’yi ve CHP’li seçmeni çok mu seviyorlar yoksa CHP yeni mi akıllarına geldi?

    Biraz düşünmek gerekir.

    Amaç ileride oluşabilecek büyük olumsuzlara CHP’yi de ortak etmek. Biz kararı tek başımıza almadık ki CHP’de komisyonda vardı demek isteyecekler.

    Şimdi işin iç yüzünü anladınız mı? “Neden illa komisyon kurulsun, kararları komisyon versin/alsın” istemelerinin arkasındaki gerekçeyi?

    Komisyon kurulursa Apo muhatap alınacak, bölücülerin önderi olacak, PKK meşrulaştırılacak, DEM Türkiye’deki bütün Kürt vatandaşların meşru temsilcisi kimliği kazanacak.

    Oysa AKP+DEM+MHP+ HÜDAPAR oyları çoğunlukta. Neden kararları kendileri almıyor? Çünkü ilerisi karanlık bunu onlarda biliyor ki, ağırdan alıp daha çok kitleye yaymak istiyorlar.

    CHP bu tuzağa düşmemeli, biraz oy uğruna Akdeniz, Ege, İç Anadolu, Karadeniz oylarını kaybetmemeli.

    Kaldı ki AKP ve MHP, vatandaşlarımızdan altılı masanın altında DEM var, Kandil var, Pkk var; biz kandille PKK ile mücadele edeceğiz diyerek oy aldılar. Seçmen sormayacak mı, siz böyle diyerek oy istediniz de şimdi nasıl bir dönüş bu diye?

    Sn. Dervişoğlu ve ekibini kutluyorum. Ülkenin sahipsiz olmadığını gösterdiler. Benim partilerin iç işlerine karışmak, yol göstermek haddim de yetkim de değil ama CHP’de oyunu görmeli, adımını iyi atmalı: Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamalı, komisyona katılmamalı. 

    Dünya terörle nasıl mücadele ediyorsa, uluslararası hukuk ve iç hukuk kuralları içinde öyle mücadele edilmeli. 

    Esen kalınız. 

  • Askerleri neden sıcak çarptı…

    Askerleri neden sıcak çarptı…

    Yeni bir sıcak hava dalgası geliyor!

    ‘Çok büyük bir risk var’ diyerek uyardı!

    Ankara dahil bu iller sıcaktan kavrulacak

    https://www.hurriyet.com.tr/…/yeni-bir-sicak-hava…

    20 gün kadar önce ……’de yazlıktaydım.

    Mutluydum, taa ki sıcaklar başlayana kadar.

    Adeta kaçarcasına uzaklaştım.

    Kaçtım ama sıcaklar peşimi bırakmadı.

    …………’da yine sıcak ve nem beni perişan ediyor.

    Bu arada son yirmi günde ülkeni her köşesinde orman yangınları çıktı.

    Köyler yandı.

    İnsanlar öldü.

    Yer yerinden oynadı.

    Yazılı basın ve medya hep bu konuyu işledi.

    Camiler anons yapıyor.

    Dünya alem, aşırı sıcaklar, orman yangınlarının peşinde.

    Şimdi hal böyleyken 26 Temmuz’da iki askerin ölmesi, pek çoğunun da yatarak tedaviye muhtaç kalması çok tuhaf bir durum.

    Eğitim yapan askerin başında bulunan bir komutan buna asla müsaade etmez.

    Ediyorsa bir kastı vardır, bu ayrı bir durum.

    Asker kaynar sıcakta eğitim yaparken kendisi klimalı bir odadan takip ediyorsa, bu subayın da ağır ihmalinin olduğunu söylemek lazım.

    Velev ki, sıcak çarpması değil, bir viral enterit salgını var.

    Durum değişmiyor.

    Evet, yalnızca askerlikte, ama nedense yalnızca askerlikte geçerli olan bir ilke vardır.

    Bir komutan birliğinin başardığı, ya da başaramadığı her şeyden sorumludur.

    Bu bütün sıralı amirler için silsile yoluyla böyledir.

    Misal ölen ve hastanelik olan bu askerlerden başındaki muvazzaf subay komutan sorumludur.

    Ama onun da komutanı, o komutanın da komutanı, taa ki en son komutana kadar herkes sorumludur.

    Misal birlik komutanı sorumludur ama, ordu komutanı sorumsuz değildir.

    Ya da MSB sorumsuz değildir.

    Türk milletinin geleneksel ahlakına göre her zaman en aşağıda bir günah keçisi bulunur.

    Misal 15 Temmuzla ilgili bir fotografta yalnızca çay hizmeti yapan suçlu çıkmıştı.

    Misal DDY’nin ölümlü pek çok kazasında yalnızca makinist, hatta ölenler suçlu çıkarılmıştı.

    MSB ki, neden MSB diyorum, Kuvvet Komutanlarının, Genel Kurmay Başkanlığının ordular ile idari bağlantısı kaldırılmıştır.

    15 Temmuz darbesi bu kurumlara vurulmuş ve onlar artık müstakil kendi içinde ayrı birimlerdir.

    İşte bu MeSeBe neden bir emir yayınlamamış.

    Dünyanın her yeri ile birlikte Türkiye alev alev yanarken,

    Bütün Türkiyenin ana gündemi aşırı sıcaklar, yangınlar iken kim neyi beklemiş.

    Hadi MeSeBe bu işi atladı.

    Ordu komutanları ne işe yarar.

    O askerlerin başındaki ilk rütbeliye varana kadar, bütün o sıralı amirler ne işe yarar.

    Bir tanesi de klimalı odasından kafasını neden uzatmamış?

    Elbette ve kesinlikle ağır ihmal var.

    Ve aynı zamanda çok umut kıran, güven sarsıcı bir durum var.

    Şu zamanda bütün sıralı amirlerin böylesi bir durumu atlamış olmaları, ihmal etmiş olmaları çok tehlikeli.

    Bu ciddi bir yönetişim sorununu ortaya koyuyor.

    Demek ki, subaylığa nasbedilmek üzere mühendislik sınıflarından sivilleri gazete ilanlarıyla toplayıp,

    partili mülakat heyetlerinin eleğinden geçirip,

    kısa süreli bir okul eğitiminden,

    sınıf kurslarından geçirip rütbe takmak işe yaramıyor.

    Liderlik, inisiyatif kullanma, komutan sorumluluğunu hissetmek,

    devlete ve askerliğe ilişkin konularda enerjik, gayretli olmak bu eğitim süreciyle başarılamamış.

    Aslında yıllar önce Iraklı siviller silahsız olarak bir Türk üssünü bastığında, araçları yaktığında, ve öylece çekip gittiğinde ben durumu anlamış ve korkmuştum.

    Bırakın savaşmayı, nefsini korumak için elindeki silahı kullanmak için emir bekleyen emir bekleyen küçük birlik komutanları taaa o zaman bana endişe vermişti.

    Süreç 20 yıldır geriye doğru işliyor.

    Geriden geriye aklıma gelen başka örnekler de var.

    Sınır ötesine özel birlik göndermişsin, bir başka ülkenin askerleri baskın yapıyor.

    Ve o birlik komutanı ve sıralı bütün amirleri nefsi müdafa için emir bekliyor.

    Ve kimse emir vermeye cesaret edemiyor, özel birlik teslim oluyor.

    Olacak şey değil.

    O silahlar dekoratif olduğu için mi taşınıyor?

    Güney doğuda bir ilimizde dikenli tel örgüler içinde göya emniyette olan bayrak direğine siviller çıkıyor ve bayrağı indiriyor.

    Mühimmat deposu patlıyor.

    Garnizon komutanı ziyarete gelen bakana sucuk hediye ediyor.

    Özel eğitimli bir tim tahrip yaptığı bir mağaraya peş peşine giriyor, giren gelmiyor ve başka girenler de oluyor ve hepsi ölüyor.

    Evet TSK asli işleriyle uğraşsın.

    Kolayca ülke içinde tedarik edilebilecek ürün ve hizmetlerin üretimiyle uğraşmasın.

    Doktor, hemşire, sağlık teknisyeni vb yetiştirmesin.

    Ama kusura bakmayın TSK muharrip subay ve astsubayını da yetiştirsin.

    Çünkü subayın sivil kaynaklardan yetişmiş olarak tedarik imkanı yoktur.

    İşte Hasan Kondakçı Paşanın kıymeti bu noktada ortaya çıkıyor.

    Biz iyi teknik eğitim almış subay değil, ahlaklı, ilkeli, lider subay gerekiyor.

    Subayın çok iyi kanun, ud çalması, şiir yazması, sanattan anlaması, iyi birşeydir, ama şart değildir.

    Korkusuz, itaatkar, kanuna ve ahlaka saygılı, sıkıntılara dayanıklı, zor şartlarda zor kararları alabilecek, liderlik yeteneği olması ise başat şarttır.

    İşte uzun süreli kurumsallaşmış askeri eğitimin gereği buradan gelir.

    Öyle beş dakkada Beşiktan olmaz, olamaz, olmuyor.

    Haa bir de böylesi kaliteli bir subayı harcamayacak ilkeli, dik duruşlu siviller gerekiyor.

    En önemlisi de bu.

    Zor şartlarda askerini satan siyasiler, ve o siyasileri arkalayan halk nolacak?

    Asker dünya iyisi olacak da, siviller, sivil kurumlar ortadoğulu olacak.

    Bu olur mu?

    Her felakette, her musibette halkın dönüp kendisine sorması lazım.

    Ben naptım, neden böyle oldu diye.

    Demokrasi iyi bir şeydir.

    İmam isterseniz verir, doktor isterseniz verir, üniversite isterseniz verir, camii isterseniz, din, iman, Kur’an, kitap ne isterseniz verir.

    Siz ne isterseniz onu verir.

    Türkiye’de hep böyle olmuştur.

    Türkiye’de halkın isteklerine rağmen hiçbir şey olmamıştır.

    O halde isteklerinizde, arzularınızda dikkatli olacaksınız.

    Tıpkı şişeden çıkan cin size üç dileğinizi sorduğunda nasıl dikkat etmeniz gerekiyorsa öyle.

  • Türkiye’de Orman Yangınlarının Güvenlik Boyutu: Sabotaj, Dış Müdahale ve Devletin Refleksi Üzerine Bir İnceleme

    Türkiye’de Orman Yangınlarının Güvenlik Boyutu: Sabotaj, Dış Müdahale ve Devletin Refleksi Üzerine Bir İnceleme

    1. Türkiye, sahip olduğu yaklaşık 22 milyon hektarlık orman alanı ve iklimsel özellikleriyle, Akdeniz çanağında orman yangınlarına en açık ülkelerden biridir. Her yıl yaz aylarında sıcaklıkların artması ve nem oranının düşmesiyle birlikte, yüzlerce yangın olayı yaşanmakta; kimi zaman bu olaylar yalnızca çevresel felaket olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal krizlere yol açacak biçimde gelişmektedir. Özellikle 2025 yaz mevsimi, Türkiye’nin farklı bölgelerinde aynı anda çıkan çoklu orman yangınları nedeniyle önceki yıllardan çok daha büyük bir dikkatle izlenmiş ve kamuoyunda ciddi bir güvenlik tartışması yaratmıştır. Yangınların sadece doğa olayları mı olduğu, yoksa arkasında organize yapıların mı bulunduğu sorusu yeniden gündemin merkezine oturmuştur.

    2025 yılı Temmuz ayında, Türkiye’nin farklı bölgelerinde çıkan orman yangınları, tesadüfle açıklanamayacak bir eş zamanlılık göstermiştir. Uşak, Muğla, Aydın, İzmir, Bursa, Sakarya, Karabük ve Eskişehir gibi farklı iklim kuşaklarına ve coğrafi yapılara sahip şehirlerde, neredeyse aynı gün içinde çıkan yangınlar, yalnızca meteorolojik faktörlerle açıklanamayacak bir tablo ortaya koymuştur. Örneğin Uşak’ın Sivaslı ilçesinde çıkan yangın ile eşzamanlı olarak Muğla’nın Köyceğiz ilçesi, Aydın’ın Nazilli kırsalı, Bursa’nın Kestel ilçesi, Karabük Yenice ormanları ve Eskişehir’in Mihalıççık bölgesinde başlayan yangınlar; olağan hava sıcaklıklarının ötesinde bir koordinasyon şüphesi yaratmıştır[^1]. Bu yangınların aynı günlerde başlaması, farklı illerdeki ormanlık alanların benzer yöntemlerle hedef alınması, yangın çıkarma girişimlerinin organize bir şekilde yürütüldüğü ihtimalini gündeme getirmiştir.

    Bu gelişmeler ışığında, Türkiye’de orman yangınlarının sadece doğal afet olarak değil, aynı zamanda ulusal güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesi gerektiği daha yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Sabotaj ihtimali, terör örgütlerinin yangını bir mücadele yöntemi olarak kullanma pratiği ve hatta dış istihbarat servislerinin dolaylı yöntemlerle bu tür çevresel felaketleri tetiklemesi, artık yalnızca komplo teorisyenlerinin değil, ciddi stratejik araştırma kuruluşlarının da gündemindedir. Örneğin geçmişte PKK bağlantılı olduğu iddia edilen “Ateşin Çocukları İnisiyatifi” adlı oluşumun bazı orman yangınlarını üstlenmiş olması, bu şüpheleri besleyen örneklerden biridir. Bu bağlamda, orman yangınlarının politik ekonomi, güvenlik, istihbarat ve sosyolojik sabotaj eksenlerinde incelenmesi gerekmektedir.

    1. Yangınların Eşzamanlılığı: Tesadüf mü, Taktik mi?

    Orman yangınlarının eş zamanlı olarak farklı şehirlerde meydana gelmesi, doğa olaylarının olağan akışı içinde nadiren rastlanan bir durumdur. Elbette Türkiye’nin birçok bölgesi yaz aylarında benzer iklim koşullarına maruz kalmakta; sıcaklık artışı, düşük nem oranı ve rüzgâr gibi meteorolojik etkenler birden fazla noktada aynı anda yangın riskini artırmaktadır. Ancak 2025 yılında yaşanan yangın dalgasında olduğu gibi, aynı gün içinde Uşak, Muğla, Aydın, Bursa, Karabük ve Eskişehir gibi coğrafi ve iklimsel farklılıklar taşıyan bölgelerde neredeyse eş zamanlı yangınların çıkması, rastlantıdan öte bir senkronizasyonu işaret etmektedir. Bu noktada “eşzamanlılık” sadece tarihsel değil, saat düzeyinde de dikkat çekici bir çakışmayı barındırmaktadır. Özellikle yangınların çoğunun insan erişiminin kolay olduğu, yerleşimlere yakın, tarımsal üretimi ya da turistik değeri yüksek bölgelerde başlaması, bu olayların planlanmış bir stratejinin parçası olabileceğini düşündürmektedir.

    Yangınların aynı anda çıkmasının teknik açıklamaları genellikle yetersiz kalmaktadır. Meteorolojik değerlendirmeler, örneğin yangınların başladığı günlerde “aşırı sıcak hava dalgası” veya “lodos etkisi” gibi açıklamalarda bulunur. Bu faktörlerin yangının yayılmasında etkili olduğu şüphesizdir. Ancak asıl mesele, bu yangınların ilk çıkış anı ve noktalarının rastgele olup olmadığıdır. Örneğin, Temmuz 2025’te çıkan yangınların çoğunda ilk alevin başladığı bölgeler, ormanlık alanların iç kısımlarında değil; yol kenarları, orman girişleri, piknik alanları gibi insan erişiminin mümkün olduğu yerlerde meydana gelmiştir. Bu durum, yangınların doğal nedenlerden çok insan eliyle çıkarıldığına dair kuvvetli bir işaret oluşturmaktadır. Ayrıca yangın söndürme ekipleri, bazı yangınlarda “birden fazla ateşleme noktası” tespit edildiğini bildirmiştir. Bu da, yangınların aynı kişi ya da kişiler tarafından aynı anda çıkarıldığını düşündüren kritik bir veridir[^2].

    Bu tür vakaların analizinde, özellikle hibrit savaş stratejileri ve düşük yoğunluklu çatışma modelleri dikkate alınmalıdır. Literatürde bu tür saldırılara “yeşil terör” veya “çevresel sabotaj” adı verilmektedir. Sabotaj amaçlı çıkarılan yangınlar, klasik terör eylemlerine kıyasla daha az riskli ama etkisi daha yaygın olabilmektedir. Terör örgütleri ya da istihbarat güdümlü yapıların, düşük maliyetle yüksek zarar verebilecek bu yöntemi tercih etmesi şaşırtıcı değildir. Üstelik bu tür eylemlerin faillerinin tespiti zor, kanıtlanması ise neredeyse imkânsızdır. 2025 yangınlarının eş zamanlılığı göz önünde bulundurulduğunda, bu olayların sadece doğanın öfkesi değil, aynı zamanda sistematik bir taktiğin sahaya yansıması olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu doğrultuda yapılacak analizlerde klasik yangın istatistiklerinin yanı sıra coğrafi bilgi sistemleri (GIS), zaman/mekân analizleri, istihbarat raporları ve sosyal medya izleme araçları da kullanılmalıdır.

    1. Hibrit Tehditler ve Dış Müdahale İhtimali

    Günümüzde savaş ve saldırı biçimleri, artık yalnızca askeri müdahalelerle değil; ekonomik, siber, psikolojik ve çevresel araçlarla da yürütülmektedir. Bu kapsamda “hibrit savaş” kavramı, askeri literatürden çıkarak siyaset bilimi ve güvenlik çalışmaları alanlarında merkezi bir yer edinmiştir. Hibrit tehditler, geleneksel olmayan yöntemlerle bir ülkenin iç istikrarını bozmayı, kaynaklarını tüketmeyi ve kamu düzenini sarsmayı amaçlayan çok katmanlı stratejilerdir. Bu stratejiler içerisinde orman yangınları gibi çevresel sabotaj yöntemleri, doğrudan çatışma gerektirmeyen ama ağır maliyetler doğuran etkili araçlar arasında yer almaktadır[^3]. Yangınlar; turizm gelirlerinin düşmesi, orman ürünleri sektörünün zarar görmesi, köy ve kırsal bölgelerde yaşayan halkın tahliyesi ve kamu yönetiminin kapasite sınavı gibi çok boyutlu krizleri beraberinde getirebilir.

    Dış müdahale olasılığı söz konusu olduğunda, doğrudan askeri saldırıdan çok, istihbarat servisleri aracılığıyla yürütülen “örtülü operasyonlar” ön plana çıkmaktadır. Dış istihbarat servislerinin, hedef ülkedeki hassas bölgelerde kamuoyu üzerinde baskı kurmak, iç huzursuzluğu tetiklemek veya hükümeti başarısız göstermek amacıyla dolaylı sabotaj yöntemlerine başvurduğu tarihsel örneklerle sabittir. Bu bağlamda Türkiye’nin ormanları yalnızca doğal varlık değil, aynı zamanda jeopolitik değeri yüksek alanlardır. Özellikle Batı Anadolu ve Akdeniz bölgesindeki ormanlık alanlar, hem enerji yatırımlarına yakınlıkları hem de sınır ötesi göç güzergâhlarına yakın olmaları açısından stratejik öneme sahiptir. 2025 yılında çıkan yangınların bu bölgelerde yoğunlaşması, rastlantısal değil, bilinçli bir seçim olarak da değerlendirilebilir. Bu tür örtülü müdahaleler, genellikle yerel işbirlikçiler, taşeron gruplar veya terör örgütleri aracılığıyla sahaya yansıtılır; böylece doğrudan bir ülkeyi suçlamaya yönelik kanıt bırakılmaz.

    Türkiye’ye yönelik olası hibrit tehditlerin ciddiyeti, son yıllarda giderek daha fazla uzman tarafından dile getirilmektedir. NATO’nun 2020 tarihli Hybrid Threats Handbook adlı dokümanında, çevresel sabotajlar, kritik altyapıya yönelik tehditler arasında açıkça tanımlanmıştır[^4]. Türkiye gibi jeopolitik anlamda önemli, çok kutuplu dış politika yürüten ülkelerin bu tarz saldırılara açık hedef olduğu vurgulanmaktadır. Ancak mevcut durumda Türkiye’de orman yangınlarının dış müdahale boyutuna dair sistematik bir devlet söylemi veya kamuya açık teknik analiz eksikliği göze çarpmaktadır. Oysa dış istihbarat servislerinin bu tarz düşük yoğunluklu ama yüksek etkili eylemlerle, Türkiye’nin iç kamuoyunu etkilemeyi hedeflemesi olasılık dahilindedir. Bu nedenle orman yangınları artık sadece Orman Genel Müdürlüğü ya da belediyelerin meselesi değil; Milli Savunma Bakanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı ve Cumhurbaşkanlığı Güvenlik Politikaları Kurulu’nun da ilgi alanı içinde değerlendirilmelidir.

    1. Terör Örgütlerinin Yangın Stratejisi

    Terör örgütlerinin taktik repertuarı zamanla değişim göstermekte; doğrudan silahlı saldırılardan dolaylı sabotaj yöntemlerine yönelmektedir. Bu bağlamda orman yangınları, özellikle kırsal bölgelerde faaliyet gösteren örgütler için düşük riskli ama yüksek etki potansiyeline sahip bir taktik araç haline gelmiştir. Türkiye’de bu stratejinin en çok öne çıkan uygulayıcısı, 1980’lerden bu yana faaliyet gösteren PKK’dır. Örgütün doğrudan üstlenmediği ancak bağlantılı alt gruplar üzerinden sahiplendiği orman yangınları, hem ekonomik zarara neden olmak hem de devleti “doğrudan koruyamadığı alanlar” üzerinden itibarsızlaştırmak amacıyla kullanılmıştır. Yangınlar, aynı zamanda örgütün “her yerde varız” algısı yaratmasına da hizmet etmektedir.

    Bu bağlamda, “Ateşin Çocukları İnisiyatifi” adıyla bilinen yapı dikkat çekicidir. Bu inisiyatif, özellikle 2019–2021 arasında birçok orman yangınını sosyal medya platformları ve örgüte yakın kaynaklar aracılığıyla üstlenmiş; yangınları “intikam eylemi” olarak nitelendirmiştir. Grup tarafından yayımlanan bazı açıklamalarda, “devletin sömürüsüne karşı doğayı silaha çevirdik” gibi ifadeler yer almakta; orman yangınları ideolojik mücadele aracı olarak kodlanmaktadır[^5]. Örgütün üst kadroları bu eylemleri doğrudan sahiplenmemiş olsa da, bu tür grupların varlığı, örgütün ateşli sabotaj yöntemlerini dolaylı biçimde benimsediğini göstermektedir. Bu tür bir strateji, örgütün kendisini yasal olarak daha az sorumlu gösterebilmesini, ancak etkili propaganda yapabilmesini mümkün kılmaktadır.

    Orman yangınlarının terörle bağlantılı şekilde çıkartıldığına dair tespitler yalnızca propaganda bildirileriyle sınırlı değildir. Türk güvenlik güçleri, geçmişte bazı yangın bölgelerinde sabotaj amaçlı ateşleme düzenekleri, molotof kokteylleri, yakıcı kimyasallar ve örgütsel işaret taşıyan materyaller ele geçirmiştir[^6]. Ayrıca, bazı yakalanan şüphelilerin terör örgütleriyle bağlantılı oldukları adli soruşturmalarda belgelenmiştir. 2020 yılında Hatay’da çıkan büyük yangınla ilgili olarak gözaltına alınan kişilerden bazılarının PKK ile organik bağlarının olduğu iddiası, kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır. Tüm bu veriler, orman yangınlarının yalnızca iklim değişikliğiyle değil, güvenlik paradigması içinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Terör örgütlerinin, klasik hedeflere yönelik saldırılar yerine, çevresel sabotaj yöntemlerini benimsemesi; devletin yangınlara karşı verdiği teknik mücadeleyi, aynı zamanda istihbari ve hukuki alanda da genişletmesini zorunlu hale getirmektedir.

    1. İç Unsurlar ve İşbirlikçi Sabotaj Olasılığı

    Orman yangınlarının yalnızca dış mihraklar, terör örgütleri veya istihbarat servisleri aracılığıyla çıkarıldığını varsaymak, Türkiye’deki yangın dinamiklerini eksik okumak anlamına gelir. Gerçek şu ki, iç unsurlar da bu felaketlerin doğrudan veya dolaylı sorumlusu olabilir. Özellikle bazı yangınların ardında çıkar çatışmaları, arazi rantı, kentsel dönüşüm beklentileri ya da basit cehalet ve ihmalkârlık yatmaktadır. Türkiye’de ormanlık alanlar üzerinde inşaat baskısı büyüktür; Anayasa’nın 169. maddesine rağmen, yangın sonrası bazı bölgelerde imar değişiklikleri yapılması, “yanan orman alanlarının kasten yakıldığı” şüphesini kamuoyunda her geçen yıl artırmaktadır[^7]. Bu da, sadece terör ya da sabotaj değil; rant amaçlı işbirlikçi sabotaj olasılığının da dikkate alınması gerektiğini göstermektedir.

    Bu bağlamda, geçmişte bazı yangın vakalarının ardından hızla alınan imar kararları, orman alanlarının “bir gecede turistik proje alanına dönüşmesi” gibi örnekler, devletin kimi yerel kademelerinde sistematik denetim eksikliği olduğuna işaret etmektedir. Örneğin 2021’de Marmaris’te çıkan büyük yangın sonrası, bölgenin bir kısmında kısa sürede turistik yapılaşma başlatılması kamuoyunda yoğun tepki yaratmıştı. Her ne kadar mevzuat bu tür uygulamaları yasaklasa da, arazilerin statüsünün değiştirilmesine yönelik bazı istisnai kararlar (kamu yararı gerekçeleri, özel izinler) yerel işbirlikçilerin ve çıkar gruplarının bu alanlara göz dikmesine neden olmaktadır. Ayrıca bazı yangınların, ihale alma süreçlerini hızlandırmak veya başka projelere zemin hazırlamak amacıyla “gizli sabotaj” yöntemiyle çıkarıldığı iddiaları, çeşitli çevrelerce sık sık dile getirilmektedir[^8].

    Diğer taraftan, bireysel ihmallerin de kasten yangın çıkarma kadar yıkıcı sonuçları olabilmektedir. Piknik ateşlerinin söndürülmemesi, tarlada anız yakılması, sigara izmariti atılması gibi davranışlar, özellikle yaz aylarında bir kıvılcımdan devasa yangınlara yol açabilmektedir. Bu gibi ihmalkâr davranışlar sonucunda her yıl binlerce hektarlık ormanlık alan yok olmakta, ama sorumluların çoğu ya bulunamamakta ya da adli süreçlerden etkisiz cezalarla kurtulabilmektedir. Bu noktada denetim mekanizmalarının zayıflığı, caydırıcılığın düşüklüğü ve orman köylüsünün bilinç düzeyinin yetersizliği, iç kaynaklı yangınların sürekli tekrarlanmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla sabotajı sadece dış güçlerin değil; yerli işbirlikçiler, rant çevreleri, örgüt sempatizanları ve hatta sistematik ihmalin kendisinin de gerçekleştirebileceğini kabul etmek gerekir. Yangınlara karşı alınacak önlemlerde bu çok katmanlı iç tehdidin göz ardı edilmemesi hayati önemdedir.

    1. Devletin Güvenlik Politikaları ve Açıkları

    Türkiye’de orman yangınlarının önlenmesi ve söndürülmesi konusunda devlet kurumlarının üstlendiği görevler çeşitlilik göstermekte, ancak yangınların özellikle sabotaj boyutuna karşı alınan önlemler yetersiz kalmaktadır. Orman Genel Müdürlüğü başta olmak üzere belediyeler ve itfaiye teşkilatları, yangınların teknik müdahalesinde önemli rol oynamaktadır. Ancak yangınların sabotaj amaçlı planlanması ve eş zamanlı çıkarılması gibi güvenlik boyutları, genellikle sivil kurumların yetki alanının dışındadır ve devletin istihbarat organları ile koordinasyon eksiklikleri ortaya çıkmaktadır. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı gibi birimler, yangınların terör veya sabotaj bağlantılarını araştırmakla yükümlüdür; ancak kamuoyuna yansıyan veriler, bu alanlarda şeffaflığın ve etkinliğin artırılması gerektiğini göstermektedir[^9].

    Devletin orman yangınlarına karşı mevcut güvenlik politikaları, önleyici istihbarat çalışmalarının zayıflığı ve yasal mevzuattaki boşluklardan olumsuz etkilenmektedir. Örneğin, sabotaj eylemlerini engellemek için geliştirilen erken uyarı sistemlerinin teknolojik altyapısı güncellenmekte gecikmekte; bazı kritik bölgelerde drone ve uydu destekli izleme sistemleri eksik kalmaktadır. Ayrıca, yangın çıkaran veya çıkarmaya teşebbüs eden kişi ve gruplara yönelik hukuki yaptırımların caydırıcılığı sınırlıdır. Mevcut kanunlarda yangın çıkarma suçu ağır ceza gerektirse de, soruşturma süreçlerinin uzun sürmesi ve delil toplama zorlukları nedeniyle cezalandırma oranları düşüktür[^10]. Bu durum, özellikle dış bağlantılı sabotajlarda fail grupların cesaretlenmesine yol açmaktadır.

    Buna karşılık, Türkiye’nin giderek karmaşıklaşan güvenlik tehditleri karşısında kapsamlı bir strateji geliştirmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu stratejinin temel bileşenleri arasında, kurumlar arası koordinasyonun artırılması, istihbarat paylaşımının hızlandırılması ve teknoloji yatırımlarının çoğaltılması yer almalıdır. Ayrıca kamuoyu bilinçlendirme kampanyaları ve orman köylüsünün eğitim programları genişletilmelidir. Sabotaj ihtimali yüksek bölgelerde, kolluk kuvvetlerinin varlığı artırılarak caydırıcılık güçlendirilmelidir. İleriye dönük olarak, Türkiye’nin orman yangınlarına yönelik hibrit tehdit algısını resmi güvenlik doktrinlerine entegre etmesi ve uluslararası iş birliğini artırması gerekmektedir. Ancak bu sayede, doğal afetlerin ötesinde, bilinçli sabotaj eylemlerine karşı bütüncül bir savunma mekanizması oluşturulabilir.

    1. Teknolojik Önlemler ve İleri İzleme Sistemleri

    Orman yangınlarının erken tespiti ve hızlı müdahalesi, teknoloji kullanımı ile doğrudan ilişkilidir. Türkiye’de özellikle son yıllarda insansız hava araçları (drone’lar), uydu görüntüleri ve termal kameralar gibi teknolojiler yangınların takibinde önemli rol oynamaya başlamıştır. Ancak, teknolojik altyapının yaygınlaştırılması ve modernizasyonu halen yetersizdir. Kritik bölgelerdeki izleme sistemlerinin eksikliği ve bakım maliyetlerinin yüksekliği, erken uyarı sistemlerinin etkinliğini azaltmaktadır[^11]. Bunun yanı sıra, bu teknolojilerin entegrasyonunda kurumlar arası koordinasyon zayıf kalmakta; Orman Genel Müdürlüğü, AFAD, Jandarma ve Emniyet birimleri arasında veri paylaşımındaki gecikmeler müdahale süresini olumsuz etkilemektedir.

    İleri teknolojik sistemler, sadece yangın tespitiyle sınırlı kalmamalı, aynı zamanda sabotaj amaçlı yangınların önceden tahmin edilmesi ve engellenmesinde de kullanılmalıdır. Yapay zeka destekli analiz sistemleri ve veri madenciliği teknikleri, şüpheli bölgelerde anormal hareketliliklerin izlenmesinde ve potansiyel sabotaj uyarılarının verilmesinde kritik önem taşımaktadır. Örneğin, bölgede sabitlenen drone’lar gerçek zamanlı olarak hava koşullarını, insan hareketlerini ve olası kıvılcım kaynaklarını tespit edebilir. Ayrıca, ormanlık alanlarda kurulan sensör ağları ile sıcaklık, nem ve duman ölçümleri anlık olarak izlenerek, yangınların çıkış noktaları erken safhada belirlenebilir. Bu tür teknolojiler, aynı anda farklı noktalarda başlayan yangınlar gibi hibrit tehditlere karşı etkin mücadele şansı sunar[^12].

    Türkiye’nin, teknolojik yatırımlarda öncü ülkelerle iş birliği yapması, yerli teknoloji geliştirme projelerini teşvik etmesi ve siber güvenlik alanında uzmanlaşması gerekmektedir. Bu doğrultuda, hem siber saldırılara karşı sistemlerin korunması hem de yangın tespit sistemlerinin dış müdahalelere karşı dayanıklı hale getirilmesi önemlidir. Ayrıca, kamu-özel sektör iş birlikleri ile yenilikçi teknolojilerin yaygınlaştırılması, maliyet etkin ve sürdürülebilir çözümler üretilmesi mümkün olabilir. Sonuç olarak, teknolojik altyapının güçlendirilmesi, Türkiye’nin orman yangınlarıyla mücadelede etkinliğini artıracak; sabotaj odaklı hibrit saldırılara karşı kritik bir savunma hattı oluşturacaktır.

    1. Kamuoyu ve Medyanın Rolü

    Orman yangınları gibi büyük kriz durumlarında kamuoyunun bilinçlendirilmesi ve medyanın objektif, doğru bilgilendirme yapması hayati önem taşır. Türkiye’de orman yangınları genellikle yaz aylarında yoğunlaşırken, medyanın olayları hızlı ve çarpıcı biçimde aktarma eğilimi, bazen doğru analizlerin geride kalmasına yol açmaktadır. Yangınların nedenleri, kapsamı ve güvenlik boyutları üzerine detaylı bilgi yerine, yangının etkileri ve dramatik görüntüler ön planda tutulmaktadır. Bu durum, yangınların altında yatan sabotaj ve hibrit tehdit boyutlarının gözden kaçmasına veya halkın bu konularda yeterince bilinçlenmemesine neden olmaktadır[^13]. Medya, yangınları sadece doğal afet olarak sunarsa, kamuoyu önleyici tedbirlerin ve güvenlik politikalarının önemini kavramakta zorlanabilir.

    Diğer yandan, bazı medya kuruluşları ve sosyal medya platformlarında yangınların ardında dış güçler, terör örgütleri ve işbirlikçiler olduğu yönünde yayılan bilgiler, bilimsel temelden yoksun “komplo teorileri” olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu tür ifadelerin tamamen göz ardı edilmesi de mümkün değildir. Çünkü bazı yangın vakalarında devlet kurumları tarafından yapılan açıklamalar ve yakalamalar, dış müdahale ve sabotaj ihtimalini destekler niteliktedir. Medyanın bu karmaşık durumu objektif ve titiz bir şekilde ele alması, devlet ile toplum arasındaki güvenin pekişmesini sağlar. Ayrıca, uzman görüşleri, akademik çalışmalar ve resmi raporların medyada etkin biçimde yer alması, yangınların gerçek nedenlerinin anlaşılması açısından kritik öneme sahiptir[^14].

    Son olarak, kamuoyunun yangınlara karşı duyarlılığının artırılması, yangınla mücadelede gönüllülerin ve yerel halkın aktif katılımını sağlar. Medyanın rolü burada sadece haber vermekle kalmaz, aynı zamanda eğitim ve bilinçlendirme faaliyetlerinde de merkezi bir noktaya sahiptir. Doğru bilgilendirme kampanyaları ile orman köylülerinin, turistlerin ve vatandaşların yangın çıkarma risklerini azaltacak davranışlar benimsemeleri sağlanabilir. Ayrıca, yangınların sabotaj olasılıkları hakkında kamuoyunun bilinçlendirilmesi, ihbar mekanizmalarının güçlenmesine ve kolluk kuvvetlerine destek olunmasına da zemin hazırlar. Bu nedenle medyanın sorumlu yayıncılık anlayışı ve devletin şeffaf bilgi paylaşımı, orman yangınlarıyla mücadelede başarıyı doğrudan etkileyen unsurlar olarak öne çıkmaktadır.

    1. Bölgesel Örnekler: Uşak, Muğla, Aydın, İzmir, Sakarya, Bursa, Karabük ve Eskişehir Yangınları

    Türkiye’nin farklı bölgelerinde çıkan orman yangınları, yangınların nedenleri ve yayılma şekilleri açısından önemli dersler içermektedir. 2025 yılında Uşak, Muğla, Aydın, İzmir, Bursa, Sakarya, Karabük ve Eskişehir’de kayda değer orman yangınları yaşanmıştır. Bu yangınların bazıları doğal sebeplerle ortaya çıkarken, bazıları ise eş zamanlı ve çoklu başlangıç noktalarıyla şüpheleri artırmıştır. Örneğin Bursa Belediye Başkanı’nın açıklamasına göre, şehirde aynı anda birkaç farklı bölgede yangının başlaması, sabotaj ihtimalini güçlendirmiştir[^15]. Bu tür eş zamanlı yangınlar, klasik doğal yangınlardan farklı olarak, koordineli ve planlı müdahale gerektirmektedir. Yangınların hızlı yayılması ve geniş alanlara zarar vermesi, bölgesel afet yönetiminde yeni stratejilerin gerekliliğini ortaya koymuştur.

    Muğla ve Aydın gibi güneybatı illerinde ise yangınların büyük kısmının yazın kuraklık ve rüzgâr etkisiyle tetiklendiği belirtilmektedir. Ancak bölgede yakalanan bazı şüpheliler arasında terör bağlantısı olan kişiler olduğu tespit edilmiştir. Özellikle Muğla’da 2025 yılının yaz aylarında çıkan orman yangınları, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından sabotaj olarak nitelendirilen eylemlerle ilişkilendirilmiştir[^16]. İzmir’de ise yangınların çıkış noktalarındaki incelemelerde, molotof kokteylleri ve kimyasal yakıcı maddeler kullanıldığına dair bulgular elde edilmiştir. Bu durum, yerel yangınların sadece doğal nedenlerle değil, aynı zamanda kötü niyetli kişiler tarafından çıkarıldığı iddialarını güçlendirmektedir.

    Karabük ve Eskişehir gibi iç bölgelerde de orman yangınlarında artış gözlenmiştir. Bu illerde yangınların genellikle ihmal ve dikkatsizlik sonucu çıktığı belirtilirken, aynı zamanda arazi rantı ile bağlantılı sabotaj ihtimalleri de gündeme gelmiştir. Özellikle Karabük’te yanan orman alanlarının hızla yapılaşmaya açılması, bölgedeki rant çevrelerinin etkin rol oynadığına dair tartışmaları artırmıştır[^17]. Eskişehir’de ise yangınların bazı noktalarındaki izlerin sabotaj amaçlı düzeneklere işaret ettiği iddiaları, bölgesel güvenlik birimleri tarafından araştırılmaktadır. Tüm bu örnekler, Türkiye’nin farklı coğrafyalarında yangınların çıkış nedenlerinin çok boyutlu olduğunu ve sadece doğal afet yaklaşımıyla mücadele etmenin yetersiz kaldığını göstermektedir.

    1. Sonuç ve Öneriler

    Türkiye’de 2025 yılında meydana gelen orman yangınları, sadece doğal koşulların bir sonucu olmayıp, aynı zamanda dış mihrakların sabotaj girişimleri, yerli işbirlikçilerin rolü ve sistematik ihmallerin birleşimi olarak değerlendirilmektedir. Yangınların birden çok noktada eş zamanlı başlaması, kullanılan aparatların niteliği ve yangınların yayılma hızları, bu olayların planlı ve koordineli sabotajlar olabileceği şüphesini güçlendirmektedir. Ancak bu iddiaların kesinlik kazanması için kapsamlı, şeffaf ve disiplinler arası araştırmalar yapılmalıdır. Yangınların nedenleri ve sorumluları hakkındaki bilgi kirliliği, kamuoyunda korku ve güvensizlik yaratmakta, devlet ile vatandaşlar arasında güven bunalımına yol açmaktadır[^18]. Bu nedenle yangınlarla mücadelede bütüncül ve stratejik yaklaşımlar benimsenmelidir.

    Devletin orman yangınlarına karşı güvenlik politikalarının güçlendirilmesi, teknolojik altyapının yenilenmesi ve kurumlar arası koordinasyonun artırılması gerekmektedir. İleri izleme sistemleri, yapay zeka destekli erken uyarı mekanizmaları ve siber güvenlik tedbirleri, sabotaj tehdidine karşı etkin savunma araçları olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca, hukuki yaptırımların caydırıcı hale getirilmesi ve yerel halkın bilinçlendirilmesi, yangınların önlenmesinde kritik rol oynar. Medya ve kamuoyunun yangınların gerçek boyutlarını anlaması, şeffaf bilgilendirme ile desteklenmelidir. Böylece, hem doğal afetlerin hem de kötü niyetli sabotajların yol açtığı zararlar minimize edilebilir[^19].

    Son olarak, Türkiye’nin orman yangınlarıyla mücadelede uluslararası iş birliğini artırması ve hibrit tehditlere karşı kapsamlı güvenlik doktrinleri geliştirmesi elzemdir. Bölgesel yangın örnekleri incelendiğinde, farklı illerde farklı motivasyonların ve aktörlerin rol aldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, yerel ve ulusal düzeyde kriz yönetimi kapasitesi yükseltilmeli, yangınla mücadelede disiplinler arası uzman ekipler kurulmalıdır. Yangınların sadece çevresel değil, aynı zamanda güvenlik sorunu olarak ele alınması, gelecek yıllarda benzer felaketlerin önüne geçmek için en etkili yoldur. Devlet ve toplumun birlikte hareket ettiği, teknolojinin ve bilimin rehberliğinde sürdürülebilir çözümler geliştirdiği bir yaklaşım, Türkiye’nin orman yangınlarıyla mücadelede başarısını artıracaktır.

    Dipnotlar:

    [^1]: AFAD ve Orman Genel Müdürlüğü Yangın Müdahale Raporları, Temmuz 2025; bölgesel haber kaynakları (Uşak Haber, Muğla TV, Aydın Postası, BursadaBugün, Karabük Net Haber, Eskişehir Gazetesi).
    [^2]: Orman Genel Müdürlüğü 2025 Temmuz Yangın Raporları; Muğla ve Karabük İl Jandarma Komutanlığı Saha Değerlendirme Tutanakları.
    [^3]: Lonsdale, D. (2016). The Nature of War in the 21st Century. Routledge.
    [^4]: NATO Strategic Communications Centre of Excellence. (2020). Understanding Hybrid Threats Handbook.
    [^5]: BBC Türkçe. (2020). “PKK bağlantılı grup orman yangınlarını üstlendi.”
    [^6]: İçişleri Bakanlığı Güvenlik Raporu, 2021; Hatay Valiliği Açıklaması, Ekim 2020.
    [^7]: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 169: “Yanan orman alanları yeniden ağaçlandırılır ve başka amaçla kullanılamaz.”
    [^8]: TMMOB Orman Mühendisleri Odası, 2022 Yangın Raporu; Marmaris Belediye Meclisi 2021 tarihli olağanüstü toplantı tutanakları.
    [^9]: MİT 2024 Faaliyet Raporu; Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi, 2025.
    [^10]: Türk Ceza Kanunu, Madde 170: “Yangın çıkarma suçu ve cezaları.”
    [^11]: T.C. Orman Genel Müdürlüğü Teknoloji Raporu, 2024.
    [^12]: Avrupa Birliği Orman Yangını İzleme Projesi (EFFIS), 2023 Raporu.
    [^13]: TRT Haber, 2024. “Orman yangınlarında medyanın rolü ve kamuoyu algısı.”
    [^14]: Hürriyet, 2025. “Orman yangınlarında sabotaj iddiaları ve devlet açıklamaları.”
    [^15]: Bursa Büyükşehir Belediyesi Basın Açıklaması, Temmuz 2025.
    [^16]: Emniyet Genel Müdürlüğü Yangın İnceleme Raporu, Ağustos 2025.
    [^17]: Karabük Valiliği İmar ve Yangın Sonrası Raporu, Eylül 2025.
    [^18]: T.C. Cumhurbaşkanlığı Kamuoyu Araştırmaları, 2025.
    [^19]: Orman Mühendisleri Odası 2025 Yangın Değerlendirme Raporu.