Blog

  • Bu papa eski papalara hiç benzemiyor

    Bu papa eski papalara hiç benzemiyor

    PapaAmerikali Türk’ün haber’ne göre Vatikan sıradışı yeni ruhani liderini seçti.

    Yeni papa eskilere hiç benzemiyor. İşe otobüsle gidip geliyor. İşte Vatikan’ı titreten isim.

    Vatikan, yeni Papa’yı seçti. Bueonos Aires’li bir Cizvit olan Kardinal Jorge Bergoglio, Papa 1’inci Francis olarak tanıtıldı.

    Katolik Kilisesi’nin başına ilk kez Latin Amerika’dan bir Papa seçiliyor. 76 yaşındaki Papa 1’inci Francis, 1000 yılı aşkın süredir Vatikan’ın başına Avrupa dışından seçilen ilk lider.

    Vatikan uzmanı Robert Mickens, 76 yaşındaki Kardinal’in seçilmesini ”sürpriz bir tercih” olarak niteledi. ‘Reformcu’ tavrıyla tanınan Bergoglio’nun seçilmesinin, Vatikan’daki muhafazakarlar kanadında rahatsızlık yaratmış olabileceği ifade ediliyor. Favori kardinaller

    DİSKODA ÇALIŞMIŞ, NİŞANLISI DA VARMIŞ

    Jorge Mario Bergoglio’nun yaşam öyküsünde dikkat çeken noktalardan biri de, kiliseye katılmadan önce gençlik yıllarında bir nişanlılık serüveni yaşaması ve bir diskotekte bodyguard olarak çalışmış olması.

    RÖPORTAJ VERMİYOR

    Papa I. Francis, daha önce basına mesafeli tutumu ve röportaj vermeyi kabul etmemesiyle de ünlü.

    ADINI NİYE FRANCİS OLARAK DEĞİŞTİRDİLER

    YENİ PAPA NASIL SEÇİLDİ? KAÇ OY ALDI
    arasında gösterilmemesi ve yaşının çok genç olmaması nedeniyle Arjantinli din adamının Konklav’dan çıkan isim olması sürpriz olarak karşılandı.

    CİZVİT TARİKATINDAN

    Bergoglio, modern çağda Avrupa dışından ve Güney Amerika’dan seçilen, Francesco ismini alan ve Cizvit tarikatına ((İsa’nın askerleri) mensup ilk Papa oldu. Bu tarikatın şu an yaklaşık 18 bin üyesi bulunuyor. Bergoglio aynı zamanda 598 yıl aradan sonra selef Papa yaşarken halef olarak seçilen ilk isim.

    BİR AKCİĞERİ YOK

    Güney Amerika’dan Papalığa erişen ilk din adamı sıfatı kazanan I. Francesco, başpiskopos olduğu Buones Aires’te 17 Aralık 1936’da dünyaya geldi. İtalya’dan Arjantin’e göçen bir ailenin 5 çocuğundan biri olan Bergoglio’nun, geçirdiği solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle 22 yaşındayken bir akciğeri alındı. Bergoglio, kimya, felsefe, psikoloji eğitimi aldı ve 1969’da rahip oldu.

    İŞE OTOBÜSLE GİDİYOR

    Mütevazı yaşam tarzı ve yardımseverliğiyle bilinen Bergoglio, ülkesinde işe otobüsle gelip gitmesiyle de dikkat çekiyordu. Utangaç, az konuşan, lüks yaşam karşıtı ve fakirlere olan duyarlılığı ön plana çıkan özellikleri.

    Papalık seçimleri öncesi ayinine katılmak için aralarında para toplayan Arjantinli bazı din adamlarının Roma’ya gelmeyerek, bu parayı fakirlere bağışlamasını sağladı. Arjantin’deki Roman Katolik Kilisesi’ni çoğu zaman ‘samimiyetsiz’ olmakla suçlayan Bergoglio, doktrinlerle uğraşmak yerine, sadeleştirilmiş bir hayatla birlikte inananlara daha fazla yardım edilmesinin gerekliliğine dikkat çekiyor.

    Bir dönem ülkesinde Cizvitlerin liderliğini de yürüten Bergoglio, Jorge Videla döneminde birçok kişiyi diktatörlükten kurtardı.

    İLK KONUŞMASI

    Papa 1. Francis, St. Peter meydanındaki onbinlerce kişiye seslenirken, işbirliği çağrısı yaptı ve ”Birlikte yürümeye devam edelim. Kardeşlik, sevgi, güven zamanı. Dua edelim, birbirimiz için dua edelim” dedi.

    2005’te seçilen XVI. Benedict’ten sonra en fazla oyu alan ikinci papa olan I. Francis, daha sonra başını eğerek, meydanda toplananlarla başını sessizce dua etti. Duanın sonunda, ”Papa, çok yaşa” tezahüratında bulunuldu.

    DÜNYANIN SONUNDA BENİ BULDULAR: I. Francis , yaklaşık 50 bin kişiye hitaben yaptığı konuşmada “Bildiğiniz gibi Konklav, Roma’ya bir başpiskopos vermeliydi. Kardinal kardeşlerim beni dünyanın sonundan bulup getirdiler. Beni kutsaması için Tanrı’ya dua etmenizi istiyorum” diye seslendi.

    1 MİLYAR 200 MİLYON KATOLİĞİN LİDERİ OLDU

    Yeni Papa’nın isminin duyuruluşundan önceki saatte, Vatikan’da Sistine Şapel’den yükselen beyaz duman, yeni Papa’yı seçmek için toplanan 115 kardinalin bir sonuca vardığının işaretini vermişti. Seçim için Sistine Şapeli’ne kapanan kardinallerin yaptıkları oylamada, Papa adayının üçte ikilik oy desteğine sahip olması gerekiyordu.

    Papa 1’inci Francis, dünya çapında 1 milyar 200 milyon civarında Katoliğe başkanlık edecek. 2005’te seçilen 85 yaşındaki Papa 16’ıncı Benediktus fiziksel ve zihinsel gücünün zayıflamasını gerekçe göstererek geçen ay istifa etti. Yeni Papa’nın göreve gelmesi, Katolik kilisesinin cinsel taciz ve Vatikan Bankası’ndaki yolsuzluk iddiaları nedeniyle zor günlerden geçtiği bir döneme rastlıyor.

  • Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde caz esintileri sürüyor

    Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde caz esintileri sürüyor

    caz
    27 Şubat 2013

    ABD’de ayrımcılığın en şiddetli olduğu dönemlerde kapılarını siyahi müzisyenlere açarak adını caz tarihine yazdıran Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nin düzenlediği ”Ertegün Caz Serisi”nin bu yılki ilk konseri, yine tüm seyircilerden tam not aldı.

    1940’lı yıllarda, aralarında daha sonra dünyanın en tanışmış müzisyenleri haline gelen bir grup siyahi caz sanatçısının enstrümanlarından çıkan nağmelerin yankılandığı büyükelçiliğin tarihi ve görkemli rezidansı, Washington’da ”2013 yılı” serisiyle, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da cazın merkezi olmaya devam ediyor.

    Siyahi müzisyenlere kapılarını açan o dönemki Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün’ün oğulları ve Atlantic Records plak şirketinin kurucuları Ahmet ve Nesuhi Ertegün’ün anısını yaşatmak için düzenlenen konser serisinde, bu kez de dünyaca tanınmış vokalist Michael Mwenso sahneye çıktı.

    Mwenso, etkileyici sesi ve güçlü performansıyla izleyicilere tam bir müzik ziyafeti yaşattı.

    Washingtonlıların her zaman olduğu gibi yoğun ilgi gösterdiği konser, Washington’daki siyaset, sanat ve iş dünyasını bir araya getirdi. Siyahi Amerikalıların Tarih Ayı’nın (Black History Month) kutlandığı bir döneme denk gelmesi bakımından da özel bir anlam taşıyan konserde, Ulusal Amerikan Tarih Müzesi Müdürü John Gray de bir konuşma yaptı. Konsere, Kongre üyeleri Mark Meadows ve Steve Stockman, ABD’nin Uluslararası Dini Özgürlükler Özel Temsilcisi Susan Johnson Cook ve Smithsonian Enstitüsü’nden Amerikalı müzik kuratörü John Hasse’ın da aralarında olduğu çok sayıda davetli katıldı.

    Ertegün Caz Serisi’nin 2013 yılındaki ilk konseri, Türk mutfağından eşsiz lezzetlerin ikram edildiği resepsiyonla sona erdi.

    -Büyükelçilik rezidansı ile caz müziği arasındaki tarihi bağ-

    ”Ertegün Caz Serisi” konserleri, ırkçılığın ”hayal edilemeyecek kadar katı” olduğu, siyahilerin mekanlara arka kapıdan alındığı ve birçok yerde beyazlarla yan yana oturamadığı 1930 ve 1940’lı yıllar Washingtonu’nda Büyükelçilik kapısını caz müzisyenlerine sonuna kadar açan Türkiye’nin ikinci Washington Büyükelçisi Münir Ertegün ile oğulları Ahmet ve Nesuhi Ertegün’ün anısına veriliyor.

    Nesuhi ve Ahmet Ertegün, ırk ayrımcılığı nedeniyle siyahi vatandaşların şehrin büyük bölümüne giremediği dönemde onlarca siyahi caz sanatçısına prova yapmaları için Büyükelçilik Rezidansının kapılarını açmış, daha sonra ABD’nin en büyük plak şirketlerinden Atlantic Records’u kurarak, Ray Charles, Jesse Stone, Ben E. King, Neil Young ve Aretha Franklin gibi isimlerin meşhur olmasını sağlamıştı.

    O dönem bir güneyli senatör, öfkeyle, Büyükelçi Ertegün’e bir mektup göndererek, ”Herkes bu siyahların ne olduğunu ve nasıl muamele edilmesi gerektiğini biliyor ama siz bunları ön kapınızdan sürekli içeri alıyorsunuz. Bu garip bir durum değil midir?” sorusunu yöneltirken, Büyükelçi Ertegün senatörü hayretler içerisinde bırakan şu cevabı verdi: ”Evet, biz ön kapıdan alırız dostlarımızı her zaman, siz de gelirseniz kabulümüzsünüz ama arka kapıdan alır, ağırlarız.”

    Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan, Washington’daki görevine başladıktan hemen sonra bu hatırayı canlandırmak ve ABD tarihinin sorunlu bir döneminde Türkiye’nin siyahi Amerikalılara verdiği desteği en geniş şekilde kamuoyunun dikkatine getirmek amacıyla Jazz at Lincoln Center ve büyük amcası Türkiye’nin ABD’deki ilk büyükelçisi olan Muhtar Kent’in CEO’su olduğu Coca-Cola ile işbirliğine giderek caz konserlerini yeniden hayata geçirdi.

    (AA)

  • Washington’da Türkiye rüzgarı

    Washington’da Türkiye rüzgarı

    Fetullahin guruplarini bir araya toplayan ust kuruluslarindan bol maddi imkanlari gerektiren ve basarili bir organizasyon

    tuskon-fetos

    VİDEO
    14 Mart 2013

    ABD’deki Türklerin en büyük sivil çatı örgütü TAA ile TUSKON’un organize ettiği Türki-Amerikan Kongresi, Türkiye ve Orta Asya cumhuriyetlerini Washington’da bir araya getirdi. Açılış galasına birçok ülkeden milletvekili, büyükelçi, iş ve siyaset dünyasından yaklaşık 400 kadar seçkin davetli katıldı.

    ABD’de 6 federasyon ile 200’ün üzerinde Türk sivil toplum kuruluşunu temsil eden çatı örgütü Türki Amerikan Birliği’nin (TAA) Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu TUSKON’la ortaklaşa düzenlediği üçüncü yıllık kurultay, Washington’da ‘Türki’ hava estirdi. Şehri, Virginia eyaletinden ayıran Potomac nehri üzerinde Odyssey adlı gemide önceki akşam yapılan açılış galasına aralarında ABD, Türkiye ve Türki cumhuriyetlerden milletvekilleri, büyükelçiler ve belediye başkanlarının da bulunduğu seçkin davetliler katıldı.

    TUSKON Başkanı Rızanur Meral ile TAA Başkanı Dr. Faruk Taban’ın açılış sunumu ile başlayan galada konuşan Teksas Milletvekili Sheila Jackson Lee, ABD ile Türki cumhuriyetler arasında işbirliğinin önemine dikkat çekti. Kurultayın bu yılki temalarından olan enerji konusuna değinen Lee, bu toplantıyı ABD Kongresi Senatörleri ve Temsilciler Meclisi üyelerine tanıtacağını ifade etti. “Burada dostluk elini uzatmak için bulunuyorum.” diyen Lee, “Sizinle enerji politikalarında ortak çalışmaya odaklanacağız. Bu çalışma sadece bizim ülkemizde değil tüm dünyada, bu birliğin parçası olan arkadaşlarımızla ve Türki cumhuriyetlerde geçerli olacak.” şeklinde konuştu. Lee, ABD’nin Türki cumhuriyetler ile olan ilişkilerinden gurur duyan birçok Kongre üyesi olduğunu da sözlerine ekledi. Galada söz alan Alabama Milletvekili Mo Brooks ise TAA üye derneklerinden birinin davetiyle Türkiye’ye yaptığı seyahat sayesinde Türkiye’yi ve Türk insanını ‘daha iyi anlama’ fırsatı bulduğunu ifade etti. “Türkiye’de olmak bana çok şey kazandırdı.” diyen Brooks,  Türkiye ve ABD arasında ticaret ilişkileri kadar Ortadoğu’da barışın sağlanması adına da ortak çaba sarf edilmesi gerektiğini vurguladı.

    Etkinliğe katılmak üzere Türkiye’den gelen yedi kişilik CHP heyeti adına konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Aydın Milletvekili Bülent Tezcan, giderek artan rekabet ortamında Türki cumhuriyetlerdeki dostlarla dünyanın birçok bölgesinde dayanışma içinde hareket edilmesi gerektiğine vurgu yaptı. TAA’nin çalışmalarının önümüzdeki süreçte dünya rekabetinde hak ettiğimiz noktaya ulaşmada ‘önemli katkısı’ olacağına inandığını söyledi. Kurultaya katılan 8 AK Parti milletvekilini temsilen konuşan İstanbul Milletvekili Ahmet Berat Çonkar da ABD’deki Türklerin en büyük sivil çatı örgütü TAA’dan övgüyle bahsetti. TAA’nın şu ana kadar yaptıkları ile başarısını kanıtladığını belirten Çonkar, Türk dünyası ve ABD ilişkileri hakkında önemli konuların tartışıldığı kongrenin taraflar arasındaki ilişkinin daha da güçlenmesine katkı sağlayacağını söyledi.

    Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Namık Tan, Türkiye’nin bölgesinde bir güç olmak hasebiyle ABD ile yapacağı daha çok şey olduğunun altını çizerken, “Bu ilişki zaruri. Türkiye ABD için ve ABD Türkiye için vazgeçilemez. Bu ilişki istikrar, barış ve bölgemizdeki sükunet için önemli.” şeklinde konuştu. Merkezi Washington’da bulunan TAA’nın çalışmalarından da övgüyle bahseden Tan, “TAA Türki cumhuriyetler arasındaki en önemli, seçkin ve prestijli sivil kuruluşlardan. Sadece 3 yıl önce çok enerjik bir grup tarafından kuruldular. Bu büyük ülkede toplumun her kesimine başarıyla ulaştılar.” ifadelerini kullandı. Yapılan çalışmalarda gösterilen fedakârlığa vurgu yapan Büyükelçi, “Biz yaptığımız işlerden dolayı para alıyoruz. Ama burada birçok TAA çalışanı ve üyesi şu ana kadar yaptıkları çalışmaları herhangi bir ücret almadan karşılıksız yapıyor.” dedi. Yemeğe Türkiye’den AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem, Trabzon Valisi Recep Kızılcık, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, ABD’nin Uluslararası Dini Özgürlükler Özel Temsilcisi Suzan Cook’un da aralarında yer aldığı Türki cumhuriyetlerinden ve ABD’den yaklaşık 400 davetli katıldı.

    Washington’daki JW Marriott Oteli’nde üçüncüsü düzenlenen kongre Türk dünyası ile ABD arasındaki siyasi, sosyal ve ekonomik bağların güçlendirilmesine yönelik oturum ve etkinliklere sahne oldu. Akademik organizasyonunu Rethink Enstitüsü’nün yaptı. Bu yılki teması, “enerji, ticaret ve kalkınma” olarak belirlenen kongrede, Türkiye ve Türki cumhuriyetler ile ABD arasındaki mevcut ortaklığın geliştirilmesi, ekonomik işbirliğinin artırılması, Türk ve Amerikan firmaları arasında uzun vadeli girişimleri destekleyecek yeni fırsatların ortaya çıkarılması üzerine odaklanıldı.

    ‘Atatürk’ün hayali gerçek oluyor’

    Türki Amerikan Birliği’nin kurultay etkinliklerine Türki devletlerden katılan büyükelçilerin ve heyetlerin heyecanı dikkat çekti. Açılış galasında Atatürk’ün Türki milletleri bir araya getirme ve birlikte ortak hareket etmenin hayalini kurduğunu hatırlatan Kırgızistan Yüksek Şûrası Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Kanybek Imanaliyev, yapılan bu çalışmaların gelecek adına umut verici olduğunu kaydederek, “O günler geliyor.” şeklinde konuştu. Kanybek, “Biz birlik olursak, biz güçlü olursak, 21. yüzyılın Türk yüzyılı olacağını düşünüyorum.” dedi. Azerbaycan’ın Washington Büyükelçisi Elin Süleymanov da,  “Biz bir millet iki devlettik, şimdi bir millet çoklu devlet olsun.” temennisinde bulundu. Kazakistan’ın Washington Büyükelçisi Kairat Umarow, “Burada hepimiz dostluk ve işbirliği için aynı gemideyiz.” şeklinde konuşurken, Kırgızistan Büyükelçisi Muktar Djumaliev, TAA’nin ABD’deki Türki diasporaları bir araya getirmesinden memnuniyetini ifade etti. Tacikistan büyükelçiliğinden bir müsteşar da organizasyondan dolayı şükran ve memnuniyetlerini iletti. TAA kurultayı, Washington’da Türkiye, Orta Asya ve Kafkas devletlerini ve halklarını bir araya getiren en kapsamlı sivil toplum inisiyatifi olma özelliğini taşıyor.

  • BEŞİNCİ CUMHURİYET’İN AYAK SESLERİ…

    BEŞİNCİ CUMHURİYET’İN AYAK SESLERİ…

    BEŞİNCİ CUMHURİYETİN AYAK SESLERİ

    Mustafa Nevruz SINACI

    Bir şafaktan, bir şafağa; “Karanlık gecelerin nurlu sabahına doğru..”

    Yaklaşık 17 bin yıldır Anayurt Anadolu’yu mesken tutan aziz, kadim ve necip milletimizin tarih boyunca, yan yana yahut da peş peşe kurduğu (bilinen ve belli olan) 101 devlet ve 16 İmparatorluk sürecinde;,  Defalarca, adına “son” denilen ve fakat her biri aslına rûcu, mazarrattan arınma, dâhili bedhahlardan ayıklanma anlamına gelen ileri ufuklara açılım; Yeni başlangıç, büyük oluşum ve nice, birbirinden sancılı kutlu doğumlar yaşanmıştır. Ki bu, insanlığın adalet ve uygarlık tarihini inşa, inkişaf ve inkılâp tarihinin destansı sürecidir.

    Kadim hatıratlarda bu vakıalara: “Karanlık gecelerin nurlu sabahı” denilir.

    Hattâ 1700’den itibaren “küresel adalet, evrensel barış ve hukuk”un yaşam biçimi olmaktan çıkartılması nedeniyle, sadece duraklama, gerileme ve yıkılış dönemi toplamı 223 yıl süren son “Türk-İslâm İmparatorluğu” Osmanlı Devletine nazaran; Henüz 90 yıllık genç TC bünyesinde; Mâkus talih, dâhili ve harici bedhah iştirakli karanlık ve kâbus biçiminde cereyan eden; Yeniden yapılandırma, değiştirme, dönüştürme kalkışmaları” mevcudu; Hiçbir tarihi, zorunlu ve tabii neden olmaksızın “şark meselesi, güdüm ve menfur emeller gereği” alçakça yıkıp, yeniden ve “sözde Cumhuriyet oluşturma” kalkışmaları defalarca yaşandı…

    Kısaca “Milli Devleti ilga, Türk Milleti’ne ihanet ve Cumhuriyeti dış güdümlü sömürgecilikle ikame” kalkışmalarının “karşı devrim” niteliği arz eden ilki: 11 Kasım 1938 ve ikincisi: “ihanete tam teşebbüs” de diyebileceğimiz: 27 Mayıs 1960’dır. Buna mukabil; Milletin “mezalime reddiye, misak-ı milliye uyanış, manevi diriliş ve doğal korunma içgüdüsü” nün doğal sonucu olarak vukua gelip hayat bulan: “Dörtlü Takrir” Manifestosu ve 07 Ocak 1946’da şahlanan, kadim Demokrat Parti halk hareketinin 14 Mayıs 1950 günlü “Beyaz İhtilâl”i ise; Atatürk ilkeleri ve Türk İnkılâbının zaferidir.

    Bu zafer zulme karşı kazanılmıştır. Ata-Türk, Türk Milleti ve İslâm ümmetine ihanet eden hain İsmet İnönü’dür. O ki; Atatürk’ün (katledilerek) vefatı üzerinden bir gün bile geçmeden, Meclisi tanklarla çevirtip kendisini Cumhurbaşkanı ilân ettirerek;  Milli Şef ve sözde “cumhuriyet halk partisi’nin” ebedi başkanı sıfatlarının kullanarak 11 Kasım 1938’de diktatörlük ihtirasını hayata geçirmiş bir halk düşmanıdır. Gerici, solcu, goşist, emperyalist ve yobazlar bu kalkışmaya “karşı devrim” adını yakıştırır!.

    Buna göre: Birinci Cumhuriyet, Milli Mücadele zaferi ile taçlanan 1923 – 1938 dönemi; İkinci Cumhuriyet, 11 Kasım 1938 kalkışması ile başlayan 1938 – 1950 dönemi; Üçüncü Cumhuriyet, 14 Mayıs, “Milli Demokrasi” Bayramı olup;  27 Mayıs 1960 isyanına kadar süren Asr-ı Saadet dönemidir. Şu içinde bulunduğumuz idare Dördüncü Cumhuriyet olmaktadır. 27 Mayıs’la başlayan dördüncü Cumhuriyet; 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve sair “ayarlama ve düzenlemelerle” devleti bu siyasi zaaf, hafıza kaybı, milli, ilmî ve manevi değerler erozyonunun zirve yaptığı uçurumuna kadar sürüklemiştir…

    Kısa bir analiz yapacak olursak:, 11 Kasım ile 27 Mayıs’ın; Ata-Türk ilkeleri,   Türk inkılâbı ve Milli Mücadele ruhuna “karşı devrim” kindarlığı ile tam bir ihanet, hedef ve amaç birliği içinde olduğunu; 14 Mayıs “Beyaz İhtilâl” halk hareketinin ise: Milli Mücadele, Milli Devlet, Türk İnkılâbı ve Kurucu Cumhuriyet’in nezih temelleri üzerinde; Birleştirici, barıştırıcı, tamamlayıcı ve bütünleyici bir siyasi denge unsuru  (stabilizatör) sıfatıyla yükseldiğini iftiharla görürüz…

    Sürecin ispatı ve gerçekliği: Büyük oyun’un bekraund’u olan 28 Şubat dava sürecine start verilmesine karşın; Dönemin hırsızlık, yolsuzluk, gasp, irtikap ve talanına ait milyarlarca dolar devlet alacağının peşine düşülmemesi; Çok gerekli ve zorunlu olmasına rağmen, henüz 11 Kasım 1938’in gündeme bile taşınmaması, 27 Mayıs 1960 isyan davalarının başlatılmamış olmasıdır. İşte bu cihetle; İçinde bulunduğumuz evre, adeta, ‘ihtiyar Osmanlı’nın, genç Türk Cumhuriyetinde kastı mahsusla, düşmanca tekrarlanmak istenen, kin ve intikam hezeyanlarını hatırlatmaktadır ki; Bu “nurlu sabahlara doğru” bir yöneliştir..

    BİR TESPİT VE TEŞHİSLE..

    Özgür Gündem Grubunda bir mesaj yayınlayan değerli ilim, tarih ve düşünce adamı Osman Akgün; “İmralı süreci, bir ABD İsrail şantaj ve tehdit sürecidir. Arkalarında bol miktarda suç dosyaları, suç kanıtları ve kanunsuzluklar bırakarak yükselenler, şimdi bu hatalarını Türk milletine ödetmeye; Sadece kendilerini kurtarmak için koca bir milleti parçalamaya ve tarihten silecek adımlar atmaya kalkıyorlar…

    Şundan, kesinlikle eminim ki, bunu yapmaya ömürleri yetmeyecek. “Yeşil kâğıda güvenerek Orta Doğuda at oynatanlar da en kısa sürede, o yeşil dolarların ellerinde patlaması ile perişan olup gidecekler” diyorum ve İran’ın nükleer bombasını yapmasını, Çin’in doları dolaşımdan kaldırmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Az kaldı sabredin!..”

    TÜRK MİLLETİNE ÇAĞRI

    Beşinci Cumhuriyet’in ayak sesleri; Bilumum insan hakları, eşitlik, adalet ve hukuka aykırı açılımlar, yeni (sözde sivil) anayasa ve torbalar dolusu yasa düzenlemeleri ile sistemin objektif ve reel geleneksel yapısını temelden sarmaya matuf teşebbüslerle.; Üç’ü parlamento içinde temsilci sahibi olmak üzere, toplam: 71 partiden oluşan muhalefetin gaflet, dalâlet ve Türk Milleti’ne hıyaneti sayesinde ağır, ağır geliyor. Oysa vatan, toprak ve bayrağın hakiki sahipleri; “Devletin Sakinleri” değil, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Gerçek Sahipleri” Aziz ve necip Türk Milleti’nin, bu vesileyle yüksek vicdanına sesleniyor ve ilgilileri uyarıyorum!

    1. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve sahibi olan Türk Milleti’nin adı, vatandaşlık tarifinden, Kanunlar ve Anayasa’dan asla çıkartılamaz, çıkartılmamalıdır!..

    2. Devletimizin eşit, onurlu, şerefli, tamamı 1. sınıf üyeleri olan aziz vatandaşlarımız, ırk, din ve mezheplere ayrıştırılamaz. TC’nin asli ve kurucu unsuru Müslümanlar; Tali unsur ve azınlıkları: Müslüman olmayan vatandaşlardır. Ancak; Türk Medeni Kanunu ve Anayasa karşısında bütün vatandaşlar eşittir. ATA-TÜRK döneminde vaki müracaatla tüm azınlıklar bu hususu kabul ve Cemiyet-i Akvam da tescil etmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, dünyanın en uygar ülkesi Türkiye Cumhuriyetinde azınlık ve ayrıcalıktan söz edilemez…

    3. Türk Milleti’nin Anadolu’da 17 bin yıldır kesintisiz olarak devam eden varlığı ve 7000 yıllık (doğrudan ve dolaylı) egemenliği; Emperyalist güçler dayatıyor ve vahşi batı nam kalleş AB istiyor diye, hile, desise, oyun ve düzenle yok edilemez. Türkiye Cumhuriyeti üniter değil “Milli ve mütesanit” bir devlettir. Bunun böylece sürdürülmesi gerekir.

    4. Başta Avrupa (AB) ve Amerika olmak üzere, bütün dünya devletlerinin “tek resmi dil” esasına dayalı dil birliğine gider.; Rusya Federasyonunun Özerk Cumhuriyetlerinde “ana dil” resmi dil ve eğitim dili bile olamaz; Esir (azınlık) olmalarına rağmen Çin Uygur bölgesi, Batı Trakya ve Bulgaristan’da Türkçe eğitim yapılamaz, AB’de resmi dil dışında ana dil bile konuşulamazken; Türkiye Cumhuriyeti’nde, Türkçeden başkaca bir dil, “resmi dil ve eğitim dili” olarak, asla ve kesinlikle ikame edilemez ve kullandırılamaz. Bu dünya gerçekleri, bilim, adalet ve evrensel hukuka bütünüyle aykırı; Gericilik, yobazlık, bölücülük ve çağ dışılıktır.

    Bütün Türk’ler, bu aşamada şu iki gerçeği çok iyi bilmelidir:

    1. Ayrılıkçı isyan hareketini sürdüren (siyaseten BDP tarafından desteklenen) eşkıya başı Abdullah Öc alan’ın (Artin Agopyan) 1996 da Grek TV ile  yaptığı ibret verici söyleşisini şu linkten: izleyebilirsiniz. Türkiye’nin geleceğini, Türk Anayasasının nasıl olacağını böyle biriyle pazarlık yapan politik acı’lar Türk Devletinin koruyucusu olabilirler mi?.. Ermeni asıllı olduğu için Kürtçe bilmeyen, bu nedenle kötü bir doğu şivesiyle Türkçe konuşmaya çalışan Öcalan; “Yunanistan’ın Ege ve Akdeniz’de haklarını savunan taraf,  Türkiye’nin ise saldırgan olduğunu”  belirterek, örgütünün Türklere ve Türkiye’ye karşı yürüttüğü savaşın, “Yunan davasına da hizmet edecek büyük bir fırsat” olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor ve “Yeni bir Türk-Yunan savaşı olursa, bu sefer Türkler tarihlerinin en ağır, yenilgisini alacaklardır” kehanetinde bulunuyor…

    2. Türk Demek: “Türk’çe Düşünmek, Türk’çe Konuşmak ve Türk’çe Yaşamaktır. Ne Mutlu Türk’üm Diyene..” Gazi Mustafa Kemâl ATA-TÜRK

    SÖZDE BARIŞ (!) ADINA,

    VİZYONA KONAN MENFUR SÜREÇ

    Mustafa Nevruz SINACI

    Şimdi gelelim; Daha dün “değişim ve dönüşüm” denilen ve fakat bu gün: “değiştirme, yeniden yapılandırma ve dönüştürme” kalkışmasının ayrıntılarına. Hafızalarınızı iyi yoklayın ve hatırlamaya çalışın. Bu, ‘değişim-dönüşüm ve yeniden yapılandırma’ söylemlerinin kökeni ta 1938 ve nihayet 1960’lara dayanır. Turgut Özal tarafından piyasaya sürülen transformasyon bu “vatana ihanet örgüsünün” baba lisanı, yani İngilizcesi ya da Amerikancasıdır…

    Sanki memlekette savaş varmış gibi; Sözde “barış” adına icat ve ihdas olunan menfur bir süreçte Türkiye Cumhuriyeti devleti, eş başkan (çok utanç verici bir tanım) Erdoğan’ın eşkıyanın silah bırakması ve yurdu terk etmesi başlığında Türk düşmanı bebek katili Apo’nun himmetine çöktürülmüştür. Bu dayatma bir alçaklık, anarşi ve terör ile müzakereye kalkışmak ise tam bir acizlik, millete karşı küstahlık, insanlık düşmanlığı, hukuk katli ve rezilliktir…

    Mahpus bir eşkıya ile sözde Kürt (gerçekte Rum, Ermeni) kimliğine tanınacak statüyü teminen Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun Türk inkılâbı ve ilkeleri yönünde belirlenen “Vatan ve Milletinin ebed-müddet varlığı ile Türk Devletinin bölünmez bütünlüğü” üzerinden hangi kesintilere gidileceği müzakere ve münakaşa ediliyor. Hangi hak, cesaret, yetki ve cüretle? Yuh artık! Hal bu ki, “Müslim ve Gayri Müslim esasına dayalı Milli Devlet” statüsünden en ufak bir kesinti dahi Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslararası hukuka bağdaştıran, hali hazır yaşanan huzur ve barışın teminatı olan Lozan’ın ihlali ve ilgasına yol açar.

    Üstüne üstlük, bu kalkışma veya namı diğer açılımda Devleti eşkıyanın önüne düşüren müzakerelerde, Kürt nüfusun var olduğu tüm coğrafyalarda uluslararası hukukun çiğnenmesi sorumluluğu göze alınmakta. Sızdıranlar bulunarak doğruluğu sabit olan “meşhut suç unsuru”  İmralı zabıtlarında Sırrı: “Rojava (Suriye Kürdistan’ı) için bir aktarımınız olacak mı?” diye sorar: “Suriye’de Kürtler iki tarafla da görüşsünler, kim haklarını verirse onunla çalışsınlar. Suriye demokratik kurtuluş cephesi olsun. Türk, Türkmen, Kürt, Arap hepsi, Suudi Selefiler çok tehlikeli, Esat küçük burjuva diktatörü. Suriye Kürtleri Barzani emrine girmez. Onun çizgisi farklı. Kürtler mutlaka bir öz savunma gücü oluşturmalı..” denilmekte..

    Şu diyaloga, mücadele yerine yapılan “demokratik” müzakereye bakın!…

    Kesinliği ve doğruluğu net olarak kanıtlanan ve içeriği Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Halkı, Hükümeti ve Anayasasına karşı “tartışmasız suç teşkil eden” işbu tutanaklar hakkında Cumhuriyet’in Savcıları henüz suskun. Adalet cihazı ilgisiz, siyasi taraf tehditkâr ve baskıcı; Müzakereciler tam bir saklılık, gizlilik ve mahremiyet peşindeler. Adeta millet ve devletten gizli menfur bir pazarlık yapılmakta…

    Karanlık gecelerin kâbusu, bu ihanet şebekeleri ve işbirlikçileridir işte…

    Şu anda Türkiye’de, “Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık nedeni olan” Anayasa ve hukuk ihlali yönünde, söylem biçimi dahi ihanet içeren, anayasal ve yasal suç teşkil eden teşebbüsler var. Bu bilinçsiz ve güdümlü kalkışmalar Türkiye’yi çok büyük bir risk, ağır sıkıntı ve ufukta belirmiş nice tehlikeli badirelere sokuyor?

    Hatırlamaya çalışın:

    Temmuz 2012’de Suriye Kürt bölgesinde kendisini Kürdistan ordusu olarak tanıtan YPG; Haseke ve Kamışlı kentleri dışında tüm alanı ele geçirmişti. Kentlerde halk meclisleri ve yargı sistemi oluşturulmuş, dış güvenlikte YPG, iç güvenlikte polis ve yerel zabıta görev başı yapmış, meslek ve kadın örgütleri, eğitim ve halk evleri çalışmaya başlamıştı. Resmi sınırın bu tarafı Ceylanpınar’ın tam karşısında Serakaniye’de YPG güçleri ile Türkiye’den kumandalı Özgür Suriye ordusu arasında rejime karşı işbirliğini geliştirmeye yönelik ateşkes anlaşması Suriye Kürdistan’ında özerkliğin inşasına hız vermişti!..

    Karşı tarafta bunlar yapılırken, Türkiye Cumhuriyetinde de KCK’nın altyapısını oluşturmaya yönelik delege ve komite seçimleri yapılıyor; Yetkili ve sorumlu bir hükümete rağmen, sistematik olarak Türkçe coğrafi isimler Kürtçe’ye dönüştürülüyordu.

    Şimdi Apo’nun mektubunu Kandil’e götüren, ıkçı, ayrılıkçı ve sahrada teröristlerle kucaklaşacak kadar küstah, bölücü parti heyeti; Irak Kürt Yönetimini ziyaretinde Barzani yönetimi ile temasta. Barzani yönetimi kim? Otuz yıldır Türkiye ile deFAKTO savaş halinde olan aleni ve alçak, hain düşman!.. Dahası farklı ideolojilerde siyasi oluşumlarıyla Kürtlerin demokratikleşme hareketi perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen ortak dil ile siyasal nicelik ve niteliklerini kazanması anlamında; Terör ve tedhişin hamisi, 27 Mayıs’ın mimarı.; İnsanlık haysiyeti, şeref ve soy yoksunu, alçak Batı tarafından yaratılan sözde Kürt sorununun çözülmesini destekliyor.

    Üstelik Erdoğan’a PYD’nin de barış sürecine dâhil edilmesi çağrısı yapılıyor!

    Bu sıra, Erdoğan’ın Türkiye’deki misafiri Irak’tan idam mahkûmu eski Cumhurbaşkanı Sünni lider Tarık el Haşimi, Sünni milletvekillerinin Şii Maliki hükümetinden çekilmelerini istiyor. O sıralarda rejim muhalifi Özgür Suriye Ordusu da Suriye-Irak sınırının kuzeyinde El Anbar / Akaşat’ta pusuya düşürdüğü Suriyeli ve Iraklı askerlere saldırıp ağır kayıplara neden oluyor. Yoksa bu bahaneyle Suriye cephesinin Irak’a genişlemesi mi isteniyor? Çünkü ABD, başta Türkiye ve Arap olmak üzere bütün Ortadoğu, ülkelerini kayıtsız-şartsız kendi sömürge alanı, pazarına katmayı hedeflemiş ve projelendirmiş bulunmaktadır.

    BOP, BİP ve Arap Baharı denilen menfur plânların yegâne hedef v amacı budur.

    Bunu teminen Amerika askeri gücünü yedekte tutuyor. Ekonomik ve siyasi gücü ile demokrasi, yetki devri, yeniden yapılandırmalar gibi benzeri yöntemlerle ulusal sınırları anlamsızlaştırmayı, Ortadoğu’yu “Yeni Osmanlı” sanal tutkalıyla güya herkese ortak vatan yapmayı hedefliyor. Oysa bu tam bir yalan, hile ve desise…

    Eş başkanlık yetkisi devrettiği sanılan (!) Erdoğan ise, Ortadoğu’da insanların eşitlikle mi yoksa dikta ile mi bir arada olacakları gerilimini yönetiyor. Bu noktada, emperyalistlerin en büyük korkusu Atatürk’ün “Mazinin kararsız, çürümüş zihniyeti çöktü. Bütün dünya bilmeli ki, Türk milleti hakkını, haysiyetini, şerefini tanıtmaya kadirdir. Türk, vatanının bir karış toprağı için ayağa kalkar. Türk milletinin haysiyetinin bir zerresine, vatanın bir avuç toprağına vuku bulacak tecavüzün bütün mevcudiyetine vurulmuş hain bir darbe olacağını  fark etmeyeceğini sanmak hatadır” ifadesi ibretle hatırlanmalıdır.

    Ama bakınız, tam bir ihanet, şer ve şeamet skandalı var!..

    Aleni ihanet ve meşhut suç belgesi “İmralı tutanakları” etrafa saçıldığında Eş başkan Erdoğan, “Bana güvenin. Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan” diyor, bir yandan da ihanet şebekesi ile mücadeleyi rölantiye alıp müzakere ediyor. Ne elemli bir çelişki değil mi?..

    Diğer tarafta: “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Vatan” konseptinde acuze, zavallı İslam Konferansı Örgütü; Osmanlı Devletinin yıkılması ve halifeliğin ilgası ile başsız, etkisiz, güçsüz ve karmakarışık kaldığı düşünülen İslam ülkelerini dini esaslar, dini bir çekirdek etrafında toplanmış ümmet anlayışında devletler konfederasyonu olarak temsil ettiğini sanıyor… Oysa bu iddia bütünüyle yalan. En utan verici hakikat ise; Sözde İslâm devletleri adına “Örgüt temsilcisi” olanların çoğu, bir Yahudi tarikatı olan masonluk illetinin mensubu.

    Mason Locasından mülhem ABD-İngiltere ve AB kullarında mürekkep ve çoğu ilmi toplantılarında bile “İngilizce” konuşulan bu deforme yapı, güya ümmetin dayanışması, siyasi – ekonomik-kültürel-bilimsel işbirliği ve Müslüman halkın hukuk ve haklarını savunmayı amaçlıyor. İslam Kalkınma Bankası ise güya İslam şeriatı yönünde ekonomik, mali ve bankacılık faaliyetleriyle ümmetin münferit ya da birlikte ekonomik kalkınmalarına ve sosyal gelişmelerine katkıda bulunuyor gibi görünüyor! Bunların hepsi yalan…

    AB uydurması, Amerikan senaryosu ve yeni sömürge girişimlerinin iğrenç maskesidir. İşte bu yüzden, petrol ve maden dâhil olmak üzere, aslında bütün insanlığın ortak malı, doğal hak ve servetlerinin sahibi İslâm, Afrika coğrafyası şimdi yeniden talan ve tarumar edilmek,  yağmalanmak isteniyor. Karanlık kâbus budur. Bu karanlık ve kâbustan nurlu sabaha; Beşinci Cumhuriyetle değil; Ancak ve sadece Milli Devlet, Milli Hükümet ve Milli Şuur ile ulaşılır.

    Aksi takdirde “muktedir olmayı”, “diktatör olmak” biçiminle anlayanlarla değil..

  • Büyük bir işbirliğine imza atıldı…

    Büyük bir işbirliğine imza atıldı…

    SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI İŞBİRLİĞİ

    FORMU BAKÜ’DE YAPILDI

    TOPLANYTIYA TÜRKİYE, AZERBAYCAN VE RUSYA

    FEDERASYONU’NDAN KURULUŞLAR KATILDI

    ÇALIŞMALARA KATILAN AVRASYA EKONOMİK İLİŞKİLER DERNEĞİ

    BAŞKANI HİKMET EREN “SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI AKADEMİK

    ALANDA ÇALIŞMALARA AĞIRLIK VERMELİDİR” DEDİ

                                                  Türkiye, Azerbaycan ve Rusya Federasyonu arasındaki sivil toplum diyalogu ve ilişkilerinin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen forum Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de gerçekleştirildi. Foruma Türkiye’yi temsilen İstanbul Milletvekili – KEİPA Türk Grup Başkanı ve Avrasya Sivil Toplum İşbirliği Derneği Başkanı İsmail Safi, Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Konfederasyonu Başkanı Hasan Ekşi ve Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren katıldı.

                                                   Safi: “Halklarımız arasında başlayacak olan irtibat asırlarca devam edecektir.”

                                                   Forum açılışında bir konuşma yapan İstanbul Milletvekili – KEİPA Türk Grup Başkanı ve Avrasya Sivil Toplum İşbirliği Dr. İsmail Safi: ’’Rusya Federasyonu, Türkiye ve Azerbaycan arasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilerin mükemmel olduğunu söyleyebilirim. Karşılıklı işbirliği imkânlarımız her geçen gün daha da artarak ilerliyor. Sivil toplum alanındaki eksikliğimizi de bugün bu masada ortadan kaldırmış bulunuyoruz.” dedi. Sivil toplum ilişkilerinin çok önemli olduğuna vurgu yapan Safi,      ”Halklarımız arasında başlayacak olan irtibat asırlarca devam edecek. Üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelmesinde büyük katkılar sağlayan Sergei Aleksandroviç Markov ve Azay Guliyev’e şükranlarımı sunuyorum.” dedi.

                                                   Guliyev: “Forum’un en kısa zaman içerisinde kurumsal sürecini tamamlamasını arzu ediyorum.”

                                                Günümüzde sivil toplum kuruluşlarının çok farklı alanlarda sorumluluk üstlenerek toplumsal problemlere sivil inisiyatifli çözümler geliştirilmesi ve katılım kültürünün tabana yayılması için uğraş verdiğine dikkat çeken Azerbaycan Milli Meclisi Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı Sivil Toplum Komitesi Başkanı Azay Guliyev sözlerine şöyle devam etti: “Bu sürecin ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün burada üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirmenin ve bu etkinliğe de ev sahipliği yapmanın mutluluğunu yaşadığımı ifade etmek istiyorum.  Forum’un en kısa zaman içerisinde kurumsal sürecini tamamlamasını arzu ediyorum.’’

                                                Markov: “Üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının Avrasya bölgesine çok büyük katkılar sağlayacağına ve büyük potansiyel sunacağına inanıyorum’’

                                                Konuşmasına bu etkinlikte ev sahipliği yapan Azerbaycan temsilcilerine teşekkür ederek başlayan Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanlığı Sivil Toplum Konseyi Üyesi Sergei Aleksandroviç Markov, “Bu toplantının çok verimli olacağına inanıyorum. İkinci toplantının Moskova’da yapılmasını öneriyorum. Ayrıca ülke koordinatörlüklerinin oluşturulması ve kurumsal alt yapının sağlanması gerekmektedir. Üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının Avrasya bölgesine çok büyük katkılar sağlayacağına ve büyük potansiyel sunacağına inanıyorum’’ dedi.

                                              Eren: “Akademik alanda üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının ortak çalışmalar yapma ve projeler geliştirme yeteneklerinin artırılması gerekmektedir.’’

                                              Foruma katılan Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği  Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren, sivil toplum kuruluşlarının akademik alanda çalışmalar yapması gerektiğine vurgu yaparak: Akademik alanda üç ülkenin sivil toplum kuruluşlarının ortak çalışmalar yapma ve projeler geliştirme yeteneklerinin artırılması gerekmektedir. Gerekirse ortak bir proje kapsamında üniversiteler bünyesinde Araştırma merkezleri açılmalıdır. Gençlerimize  sivil toplum bilinci aşılanmalı ve  ortak sivil toplum sorunlarını tartışmak ve iyileştirme yollarını geliştirmek için konferans, seminer ve çalıştaylar yapılmalıdır’’ dedi.   

                                                İkinci Toplantı 15 Haziran’da Moskova’da

                                                Forum’da Rusya Federasyonu, Türkiye ve Azerbaycan arasında sivil inisiyatiflerin geliştirilmesi, sivil toplum girişimciliğinin canlandırılması ve nitelikli hale getirilmesi ile üç ülke arasında sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenen uzlaşma, barış çabaları ve insani yardım kültürünün yaygınlaştırılması hususunda anlaşmaya varıldı.

                                                 Foruma Türkiye’yi temsilen İstanbul Milletvekili – KEİPA Türk Grup Başkanı ve Avrasya Sivil Toplum İşbirliği Derneği Başkanı İsmail Safi, Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Konfederasyonu Başkanı Hasan Ekşi ve Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Başkanı Hikmet Eren, Azerbaycan’dan Azerbaycan Milli Meclisi Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı Sivil Toplum Komitesi Başkanı Azay Guliyev, Azerbaycan Sivil Toplum Forumu Başkanı Rauf Zeyni,  Azerbaycan Uluslararası Sivil Toplum İşbirliği Başkanı Rufiz Qonakov ve Rusya Federasyonu’ndan ise Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanlığı Sivil Toplum Konseyi Üyesi Sergei Aleksandroviç Markov, Prof. Dr.  Albakova Fatima Yusupova ve Uluslararası İşbirliği Geliştirme Vakfı Yönetim kurulu üyesi  Sokolov Alexandr Valentinovich katıldı.

                                                Toplantının ikincisi 15 Haziran 2013 tarihinde Moskova’da gerçekleştirilecek.

  • Kurulan barış mı, yoksa teslimiyet masası mı?..

    Kurulan barış mı, yoksa teslimiyet masası mı?..

                                                          Her konuda olduğu gibi, PKK’ya silah bıraktırma amacı ile başlatılan çalışmalarda da biz her zaman Başbakan’a güvenmek isteriz. Devleti yönetenlerin söylediklerinin doğruluğunu kabul etmek ve her konuda rahat etmek her vatandaşın da isteğidir, hakkıdır. Ancak, terör örgütü ile gelinen noktaya baktığımızda, artık ne Başbakan’a ne de devleti yöneten herhangi birine inanmamız mümkün görünmüyor. Kurulan bu masaların barış mı, yoksa teslimiyet masası mı olduğunu da hiç kuşkusuz tartışmamız gerekecektir.

                                                            Başbakan’a neden mi artık güvenmiyoruz? Çünkü terör örgütü PKK ile yapılan mücadelede bir söylediğinin bir söylediğini tutmadığı için. Başbakan, bir yerde başka bir şey söylüyor, başka bir yerde sanki bu söylediklerini inkâr edercesine başka şeyler söylemek durumunda kalıyor. Kafalar karışıyoruz. Terörle mücadelede de aynı şeyler yaşıyoruz.

                                                            PKK İLE BÖYLE Mİ MÜCADELE EDİLİR?

                                                             Geçen gün, Kuzey Irak’ta PKK’lılar masaları kurdu, ellerinde silah, arkalarında PKK bayrakları ile adeta şov yaptılar. Kaçırılan 8 evladımızı “tutuklu” statüsüne oturttular. Kaçırılanlar, 40 bin kişinin katili Öcalan’ın talimatı ile tutanaklar ve imzalarla serbest bırakıldılar. Bu masa ne için kuruldu, bu masada neler konuşuldu, tutanaklarda neler yazıldı bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey, devletin burada dize getirilmiş oluşudur.

                                                               Başbakan’a inanmadığımızı, bir söylediğinin diğerini tutmadığını söylüyoruz. Şimdi, Erdoğan’ın PKK ile mücadelede daha önce söylediklerine bir göz atalım:

                                                               “ Kararımız bellidir ve kesindir. Terör örgütü ile sonuna kadar mücadele. Siyasi yönden ise müzakere. Tabii ki terör örgütü ile kalkıp bizler siyasi bir irade olarak herhangi bir masada görüşme, asla ve kat’a yapmayız. Fakat parlamento çatısı altında uzantıları diyeceğim artık, onlarla bugüne kadar arkadaşlarımın görüşmeleri olmuştur. Çünkü bizim derdimiz çözümdür. Kendi iradeleri yoksa kendi iradelerini kullanamıyorlarsa, kendi adlarına konuşamıyor da, İmralı’nın veya Kandil’in ağzıyla konuşuyorlarsa artık onlarla da bunları konuşmayız.”

                                                                BU MASA TESLİMİYET MASASIDIR

                                                                 Peki, bugün ortaya konulan bu masa neyin masasıdır? Bu mas, terör karşısında acizliğin, teslimiyetin masası değil midir? Bunun bir başka adı olabilir mi? Biz, bu Başbakan’a nasıl inanacağız?

                                                                 Başbakan Erdoğan, daha düne kadar BDP’lileri “Terör örgütünün siyasi uzantıları” olarak suçlamadı mı? BDP milletvekillerine “hain” demedi mi? Onların dokunulmazlıklarının kaldırılması için talimat vermedi mi? Aynı Başbakan bugün gittiği her yerde BDP’lileri savunmaya başladı. Değişen nedir, bu dönüş nedendir? Böyle bir Başbakan’a güven duyabilir miyiz?

                                                               Bitmedi, İmralı canisi için ağzına geleni söyleyen, idamın yeniden gündeme getirilmesi için çalışma yapılabileceğine dikkat çeken Başbakan, bugün Öcalan’la müzakere edilmesinde öncülük yapıyor. Öcalan’ın talimatları ile hareket eder hale geliyor. Terörle böyle mi mücadele edilir? Bu tutumu sergileyen bir Başbakan’a ne kadar inanır, ne kadar güvenebiliriz?

                                                             SİLAH NEYİN KARŞILIĞI BIRAKILACAK?

                                                             Bütün mesele, bu olup bitenlerin sonunda nelerin olacağıdır. Şimdi Başbakan diyor ki “Önce PKK eylemsizlik kararı alacak, daha sonra silahları bırakacak, sonra da ülke dışına çıkacak.” Peki de, 30 yıldır silahlı mücadele eden bir örgüt, birden bire niye eylemsizlik kararı alsın, niye silah bıraksın, niye ülke dışına çıksın? Bu başlatılan sürecin, bir bedeli olmayacak mı? Bu bedel nedir? Millet, bu olup bitenlerden habersiz, bilgilenmek istiyor. Kandil “Biz dağa piknik yapmak için çıkmadık” diyor. Tamam, barış gelsin, kan dökülmesin, analar ağlamasın ama bu nasıl olacak asıl konu budur.

                                                             Şimdi, sürecin ev ev dolaşılarak anlatılması isteniliyor. Peki de bu dolaşmada ne anlatılacak? Bunu ortaya koymak gerekiyor. Yoksa bizlerin,kamuoyunun bilmediği şeyler mi var?

                                                             Buradaki bütün hesaplar, anayasa değişikliği ve başkanlık sisteminde düğümleniyor. Başbakan’ın da çevresinin de tek isteği anayasa değişikliği ve başkanlık sisteminin Meclis’ten geçerek referanduma götürülmesidir. Gözler kararmış görünüyor. İmralı ipine sarılmak, BDP ile sarmaş dolaş olmak, terör örgütüne şov yapması için alan bırakmak sanırız bu hesapların içinde yer alıyor. Bütün bunlar için bir bedel ödenmeyecek mi? Elbette ki ödenecek ama bu bedelin ne olduğu şu an için herkesten saklanıyor. İşte asıl tehlike ve bizim için çıkmaz sokak da bu olacaktır.

  • SİLİVRİ’DE İNSANLIĞIN UTANCI VE ONURU

    SİLİVRİ’DE İNSANLIĞIN UTANCI VE ONURU

    SİLİVRİ’DE İNSANLIĞIN UTANCI VE ONURU … Bedri Baykam

    Yine sabahın köründe kalkıp, iki saat uykuyla 06.00 da yollara düştük. Yine sanki harp sürecinde olan bir olağanüstü hal kontrol noktalarından geçtik. TEM’den gelişin akıl almaz yöntemlerle akışı engellendiği için Silivri’nin merkezinden, tilkice seçilmiş “iç” yollarından gelebildik ancak. Ergenekon davası bu sefer KCK davası yüzünden yukarıdaki küçük salona alınmıştı. Gerçi artık hazır olduğu söylenen yeni büyük salon da kullanılabilirdi ama bu tercih edilmedi. Sabah serinliğinde dostlarla sohbet edip zaman doldururken bir koşuşturma oldu. Bizimkilerin otobüsü gelmişti. Sanki bir 2. Dünya Harbi filmi seyredercesine gözlerim doldu, içim sıkıştı. Ufak pencere aralıklarından el sallayıp gülümsüyorlardı Balbaylar, Tuncaylar… Sonra kapılar açıldı. Sardalya kutusuna sığmaya çalışır gibi jandarmaların şüpheli bakışları arasında içeri dalabilenler daldı. Tuncay Özkan’ın nişanlısı Duygu bile son anda zor girebildi. 54 tutuklu yakını, belki 60-70 gazeteci, 3-4 CHP Milletvekili… Tabii aralarında koltuk değnekleri ile zor hareket eden dostumuz Mahmut Tanal. Nihayet sıra tutukluların içeri alınmasına geldi. Tutuksuz yargılanan Mehmet Ali Çelebi’yi gören İbrahim Özcan espriyi patlatmaktan geri kalmadı. “İşte bizim Genel Kurmay Başkanımız da geldi!” Her biriyle 9-10 metrelik mesafeye girip göz göze gelen herkes kucak dolusu sevgi ve öpücük yolluyor. Kime mi? Balbay’a, Özkan’a, Hurşit Tolon’a, Mehmet Haberal’a, Sevgi Erenerol’a, Turan Özlü’ye, Muzaffer Tekin’e, Erkan Önsel’e, Hasan Ataman Yıldırım’a, Hikmet Çiçek’e, Mehmet Perinçek’e, yani ezcümle hepsine! O kadar özlenmişler ki! Mesela Tuncay, kim olduğunu göremediğim bir hayranına şöyle sesleniyor o kalabalıkta: “Beni yüreğinde bir yere koy, ben senin bir şeyin olayım”
    Bunlar olayın anekdotik kısımları. Yani orada gümbürtüye götürülmek istenen “insan faktörü” ile ilgili olanlar. Hani Silivri’de insanlık ölmüş diyoruz ya? Aslında bir başka açıdan orada yaşanan aşklara, dostluklara, dayanışmaya bakarsanız insan direncinin, insan onurunun bir koca kalesi Silivri. Tüm insafsızlık ve hukuksuzluğun ortasında, “insan” dimdik inadına ayakta. Birbirine destek olmak için, canı pahasına Cumhuriyet ve Demokrasi’yi korumak için…
    Sevgili dost Av. Ceyhan Mumcu’yu görüyorum öğleden sonra seansına girerken. “Böyle bir dava örneği dünyada var mı?” diye sordu bana. “Tabii ki yok, Uganda’da bile yok” dedim, şu zavallı Afrika ülkelerinden her ne istiyorsak! Şöyle devam etti Mumcu: “Yıllar sonra bu olaya baktığınızda herkes Türk Hakimleri’nin, adaletinin, Siyasetçileri’nin, Savcıları’nın sınıfta kaldığını söyleyecek. Bir tek Türk Avukatları orada sınıfı geçmiş olacak.” Mumcu’ya kim gidip çok yanıldığını söyleyebilir ki?
    Durumun hukuki özetine gelince… Nasıl olsa bugün Cumhuriyet’te detaylı akışı yine bulacaksınız. Ama ben size yaşanan diyaloglardan bazı parçalar aktarmalıyım yine de: Zeynep Küçük:
    “Hakim Bey, madem kanunu o kadar iyi biliyorsunuz, size hatırlatmam lazım ki, önce sanığa ve müdafii avukatına söz vermeniz lazım. Yani ‘veya’ değil, ‘ve’ diyor kanun”, “Hayır bunlar konu ile ilgili değil şimdi”. Av. Ali Rıza Dizdar: “Bizler tarafından henüz okunmamış belgeler, dinlenmemiş onca tanığımız var”, “Şimdi bunların sırası değil”. Sanık ve Av. Mustafa Hüseyin Buzoğlu: “Hakim Bey, size göre maddi gerçek vuzuha erdiğine göre, 18 Şubat’ta siz kararınızı vermişsiniz. Yani siz artık tarafsız olmadığınıza göre, ya davadan çekilmeniz lazım, ya da reddi-hakim talebimizi kabul etmeniz lazım” “Hayır lütfen Mahkemenin itibarını düşünmeden konuşmayın, biz burada hukuka göre yargılama yapıyoruz”, “Bizim gözümüzde tarafsızlığınızı yitirmiş olmanız da AİHM nezdinde ciddi bir sorundur”Balbay: “Ben CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay. Tanıkların dinlenmesi ve deliller üstüne konuşmak istiyorum. Burada Hukuk ve Millet iradesi ayaklar altında” (Mikrofonu kesiliyor). Cumhuriyet Savcısı Pekgüzel’in mütalaası (özet): “Burada sanıklar soyut kişisel değerlendirmelerle davayı uzatmak için reddi hakim talebinde bulunuyorlar, gerek yok”
    SONUÇ: Yeni şahitlerin dinlenmesi reddedildi, reddi hakim talebi reddedildi, Av. Celal Ülgen ve daha sonra Av. Ece Unutmaz için salondan çıkarılma kararı alındı. Ülgen’in yaşadığı tansiyon sorununun ardından yaşanan arbedede Av. Hüseyin Ersöz bir Binbaşı tarafından darp edildi.Uzun lafın kısası güzide bir “ileri demokrasi” günü daha başarıyla yaşama geçirildi!

  • SSCB’den kapitalist düzene… Moskova metrosu köpeklerinin inanılmaz öyküsü!

    SSCB’den kapitalist düzene… Moskova metrosu köpeklerinin inanılmaz öyküsü!

    moskova metrosuOĞUL GÜVEN, TürkRus.Com için kaleme aldı: Moskova metrosunun içinde kışın çok sık gördüğümüz, köpeklerin ilginç bir hikayesi var…  Moskova üzerine çalışan ekolog ve hayvan bilimcilerine göre, Moskova metrosundaki köpekler, metroyu Sovyetler’in yıkılmasından sonra 1990’larda kullanmaya başladılar. Sovyetler zamanında metroya köpekler sokulmuyordu. O zamanlar sahipsiz köpekler, daha çok şehrin dışında, endüstriyel yerleşim yerlerinde yaşamaya zorlanıyorlardı.

    Sovyetler’in yıkılması ve kapitalizmin gelmesi ile, şehir merkezinde pek cok fast-food mekanı  ve restoranlar açılmaya başladı. Tüketim çılgınlığı ve onun getirdiği bir sürü artık yemeklerin ortalığa dökülmeye başlamasıyla, evsiz köpekler için de Moskova bir “cazibe  merkezi” haline gelmeye başladı! Ve böylece, 1990’lardan sonra, Moskova çevresindek sahipsiz köpekler de, yavaş yavaş Moskova’ya “yerleşmeye” başladılar.
    Ama bunun icin, yani uzak semtlerden merkeze sağ salim gelebilmek için sahipsiz köpeklerin, Moskova’nın metro sistemini iyi öğrenmeleri gerekiyordu! İlk başta köpekler, tıpkı insanlar gibi, sabahları şehir dışından, metro ile sehir merkezine gelerek ve akşamları da şehir dışında yaşadıkları mekanlara geri dönerek basladilar işe… İlerleyen zamanlarda bug it-gel zor olmaya başladı, “ikamet yeri” olarak da Moskova’yı seçmeye başladılar!  Ve yine Moskova içindeki  yaşantılarında Moskova metrosunu kullanmaya devam ettiler.
    Ekolog ve biyolog olan Dr. Andrey Poyarkov,  Moskova’daki köpekler üzerine 30  yıldır çalışmış ve araştırmalar yapmış. Ve yine hayvan davranışları ve psikolojisi üzerine çalışmış olan Andrey Neuronov özellikle Moskova metrosu köpekleri üzerine ihtisas yapmış.
    Moskova’da yaklaşık  35 bin sahipsiz köpek yaşadığını saptamışlar. Bu köpeklerin 500’ü Moskova metrosunda yaşamakta. İçlerinden 20 tanesi ise, metronun nasıl kullanıldığını çok iyi bilmekte.
    Köpeklerin metroyu nasıl bu kadar iyi kullanabildikleri ve hangi istasyonda ne zaman ineceklerini nasil bilebildikleri üzerine bir kaç yöntem kullandıkları tespit edilmiş:
    Metro istasyonlarının kokusunu belleklerine kazıdıkları,  istasyonları görsel olarak tanıdıkları, iki istasyon arasında metroda geçen zamanı hesaplardıkları, metroda anonslar yapılırken istasyon isimlerini tanıyarak istedikleri istasyona gittikleri veya tüm bu faktörlerin bir bileşimini kullandıkları düşünülmekte.
    Köpekler nedense metroda genellikle, ilk ve son vagonlarda seyahat etmeyi tercih ediyorlar. Seyahat zamanı olarak, genelde, metronun kalabalık  olmadigi sabahın erken saatlerini veya akşamın  geç saatlerini seciyorlar.
    Köpekler metroda eğlence için bir oyun da bulmuşlar kendilerine:  Metro vagonlarına genelde kapılar kapanmak üzereyken, son saniyede atladikları gözlemlenmiş.
    Kuyruklarını kapıya sıkıştırma riski de olsa, son saniyede vagonlara atlama oyununu çok seviyorlamış!
    Şu ana kadar Moskova metrosunda, sahipsiz köpeklerle ilgili sadece bir üzücü olaya rastlanmış. 2001yılında, Mendelevskaya istasyonunda, Romanova soyadlı bir manken, kendi Terrier köpeği ile kapıştığı için, “Malçik” (Erkek çocuğu) ismindeki metro köpeğini, yanında taşıdığı mutfak bıçağı  ile bıçaklayarak öldürmüş….  Olay, metronun en yoğun olduğu saatlerde meydana gelmiş ve kadın gözaltına alınmış. Bir sene boyunca psikolojik tedavi görmeye mecbur edilmiş!
    Mendelevskaya metrosu çalışanları ve bu istasyonun sakini olan halk, “Malçik”in metro istasyonunu sahiplendiği, ayyaşlardan ve tehlikeli köpeklerden yolcuları koruduğu, Mendelevskaya metrosu ile özdeşlestiğini söylemiş. Ve sıkı durum: Halk kendi arasında para toplayarak, Mendelevskaya metrosuna “Malçik”in bronz bir heykelini dikmis!..
    Moskova metrosunda bir gün bir köpeğe rastlarsanız, “sıradan bir sokak köpeği” diye yürüyüp gitmeyin… Bu yazıda anlattıklarımızı hatırlayın!
    12.3.2013
  • PKK=BDP Bu resmi anlamadınız! [Doğu Perinçek] Özel

    PKK=BDP Bu resmi anlamadınız! [Doğu Perinçek] Özel

    Çarşamba, 13 Mart 2013 11:56

     

    Doğu Perinçek

    ROTA – Aydınlık, 13 Mart 2013

    bdp

     


    Yukarıdaki resme iyi bakınız.Cenaze evinde çekilmemiştir. BDP Heyetinin Murat Karayılan ile görüşmesinden sonraki manzarasıdır.

    Sürecin galipleri değil

    mağdur ve mağlupları

    O resmi anlamadınız! O resimde İmralı sürecinin “mağdur” ve mağluplarının bir kesimi var.

    AKP yöneticileri maskelerle poz vermeyi öğrendiler. Asında onların iç manzarası da aynıdır. Onlar da bu sürecin “mağdur” ve mağlubudur.

    Bu süreç, PKK için de, AKP için de çıkmazdadır.

    İmralı Açılımı çıkmazda

    BDP, İmralı Tutanaklarını sızdıranları açıklıyor. Açıklamalar, durumu kurtarmıyor.

    Sonuç olarak PKK/BDP, iki kağıt parçasını bile saklayamıyor ve çeşitli güçler en mahrem yerlerine kadar BDP’nin içindedir.

    Sızdıranlar, acaba hangi örgütten, Kandil örgütü mü, F Örgütü mü, Hakan Fidan’ın örgütü mü, CIA’mı, hangi örgüt?

    Sakine Cansızları öldüren örgüt olmasın?

    Olay, BDP’nin örgüt disiplininin çok ötesindedir. Bu süreç, bu tür örgütlerde disiplin bırakmaz.

    İmralı Açılımı, çıkmazdadır.

    Çünkü ABD’nin İkinci İsrail Planı çıkmazda

    Resimdekiler o nedenle kolektif olarak somurtuyorlar, hepsinin başı önlerine eğik.

    Peki o resmi kimler anlamadı?

    İmralı sürecini, AKP ile Öcalan arasında bir “pazarlık süreci” olarak görenler anlamadı.

    Çünkü ortada bir “müzakere”, “pazarlık” falan yoktu.

    Abdullah Öcalan, Hakan Fidan’ın denetimindeydi, elinden teslim mektupları alınmıştı.

    Hakan Fidan da, ABD’nin BOP Eşbaşkanlığı’nın önüne koyduğu projeyi uyguluyordu.

    “Pazarlık” denen şeyler, projenin Türk milletine nasıl kabul ettirileceğine ilişkin hileler ve tertipler üzerineydi.

    Kimler o resmi anlayamıyor

    Başta MHP yönetimi olmak üzere, Milliyetçiliği Kürt karşıtlığı olarak tanımlayan çevreler, eğer bugünkü konumlarını düzeltmezlerse, önümüzdeki süreçteki resimleri de anlayamayacaklardır.

    Çünkü cephelerini ABD emperyalizmine dönemiyorlar. Oysa büyük resmi görebilmek için, Atlantik’e bakacaksınız.

    İkinci olarak, o resmi PKK/BDP’nin etkisi altındaki yurttaşlarımız ve onların kuyruğundaki Sol da anlayamaz.

    Çünkü onlar da büyük resimdeki ABD’yi göremiyorlar.

    Holding medyası, topluma at gözlükleri taktı.

    O gözlüklerle baktığınız zaman, ya AKP’nin PKK’ya teslim olduğunu görüyorsunuz veya PKK’nın AKP’ye teslim olduğunu.

    Ama her ikisinin de ABD emperyalizmine teslim olduğunu göremiyorsunuz.

    Bu nedenle Sözcü gazetesi gibi vatansever çevreler, hatta açıklamalarından çıkardığımıza göre bazı İşçi Partisi yöneticileri de, “Anayasayı Öcalan’ın yazdığını” tekrar edip duruyorlar. Oysa Öcalan, ancak Hakan Fidan’a hizmet ve bağlılık mektupları yazabiliyor.

    Aydınlık ve Ulusal Kanal da, sık sık holding medyasının oluşturduğu resme bakarak haber yazıyorlar.

    O nedenle tıpkı Sözcü gibi PKK ve BDP yöneticilerini neşeli gösteren yanlış resimler yayınlıyorlar.

    Erbil’de cenaze evindeki resim

    Asıl resmin yarısı, Erbil’de cenaze evinde çekilmiş olan resimdir.

    Kuşkusuz süreci anlayanlar da var.

    Örneğin Mehmet Bori ve Emin Gürses, bu sürecin PKK için umutlu sonuçlar getirmeyeceğini yazdılar.

    Aynı saptama AKP için de geçerlidir.

    Çünkü süreç, Türk milletini karşısına almıştır ve ABD’nin İkinci İsrail planı, Suriye, Irak ve İran kayasına dayanmıştır.

    ABD emperyalizminin bu planı dayatacak gücü kalmamıştır.

    Önümüzdeki sürecin resmi budur.

    AKP ve PKK yöneticileri, o nedenle bu süreçte hep çıkmazda olduklarını görecekler, karşılıklı birbirlerini suçlayacaklar ve çırpınacaklardır.

    Süreci anlamak için

    doğru yanıtlanması gereken soru

    Bu süreci anlamak için şu soruya gerçekçi bir yanıt vermemiz gerekiyor:

    – Türkiye’yi kim bölüyor?

    – Türkiye’yi PKK bölemez. Türkiye’yi ABD emperyalizmi bölüyor.

    BOP Eşbaşkanlığı yönetimini ve PKK yöneticilerini enstrüman olarak kullanan sürecin asıl patronunu saptarsak, milleti birleştirebiliriz.

    O zaman hem AKP’nin tabanındaki büyük yurtsever kitleyi omuzlarından tutup sarsmış olacağız, hem de PKK/BDP’nin etkisinde kalan Kürtlerimizi rüyalarından uyandıracağız.

    “Birbirimizden” ne koparırız değil

    Kanlı planı birleşerek nasıl bozarız

    Önümüzdeki sürece Türk ve Kürdün “birbirinden” ne koparabileceği açısından değil, bütün Türkiye halkını içine itildiği emperyalist plana karşı nasıl birleştirebiliriz ufkundan bakmak zorundayız.

    “Başka çözüm yok” diyenler, büyük çözümü karartmak isteyenlerdir.

    İşte çözüm:

    – Suriye’ye terör ihracına son veriyoruz ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü hep birlikte sağlıyoruz.

    – Irak’ı bölme planları içinde yer almıyoruz. Irak’ın toprak bütünlüğünü destekliyoruz. Irak petrolleri, bütün Irak halkınındır.

    – İran’a ambargo falan tanımıyoruz.

    – Türkiye-Suriye-Irak-İran-Azerbaycan-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bölgemizde güvenlik dahil her alanda işbirliğine gidiyor, terörü bölgeden temizliyor, Mezopotamya ve Doğu Akdeniz’e barış ve güvenlik getiriyoruz. Bölgede ekonomik kalkınma için el ele veriyoruz.

    – ABD dahil bütün dünya ülkelerinin bölgeden piyasa koşullarında petrol ve doğal gaz satın alabilmeleri için enerji yollarını güvenliğe kavuşturuyoruz. Bölge ülkeleri ile dünya devletleri arasındaki ilişkileri, toprak bütünlüğüne, egemenliğe ve bağımsızlığa karşılıklı saygı, karşılıklı yarar ve işbirliği temeline oturtuyoruz.

    Bu programı uyguladığımız anda, herkese barışçı bir çıkış yolu göstereceğiz, Kandil mandil kalmaz, yaralar sarılır ve bölgeye barış gelir, gelecektir.

    Kürdü, her ülkede eşit haklar temelinde insanca yaşama kavuşturacak olan da bu programdır.

    Terör kalmaz barış ve güvenlik gelir

    Sakın olmaz demeyin, göreceksiniz, Türkiye bölünmemek için Millî Hükümetini kuracak ve İşçi Partisi’nin bu çözümünü uygulayacak.

    – ABD, bu plana ne yapabilir?

    – Hiçbir şey! Bölge ülkelerinin birliği karşısında ABD’nin nükleer silahları dışında hiçbir şeyi yoktur. O da işe yaramaz.

    – Bu programın önündeki engel kimdir?

    – Türkiye’yi Tayyibistan yapmaya kalkan AKP iktidarı, başka deyişle Sıcak Para Diktatörlüğü!

    O da yıkılacaktır.

     

     

  • ENERJİ ZEMİNİNDE, BÖLGE’NİN VE TÜRKİYE’NİN EMPERYALLER TARAFINDAN YENİDEN YAPILANDIRILMASINDA STRATEJİK DENKLEMLER: BAŞTA ÜNİVERSİTE SORUNU,

    ENERJİ ZEMİNİNDE, BÖLGE’NİN VE TÜRKİYE’NİN EMPERYALLER TARAFINDAN YENİDEN YAPILANDIRILMASINDA STRATEJİK DENKLEMLER: BAŞTA ÜNİVERSİTE SORUNU,

    ENERJİ ZEMİNİNDE, BÖLGE’NİN VE TÜRKİYE’NİN EMPERYALLER TARAFINDAN YENİDEN YAPILANDIRILMASINDA STRATEJİK DENKLEMLER: BAŞTA ÜNİVERSİTE SORUNU,

    GÜNCELE BÜTÜNSEL BİR BAKIŞ

    Amaç, İnançta, Demek ki, Giderek Üniversitede, Aklı Köreltmektir.

    “Yeni Osmanlıcılık” budur. Hedef Bölgede, Ne Pahasına Olursa Olsun,  Petroldür. 

    Prof. Dr. Tolga Yarman

    Bu sunumun ana bir amacı; üniversitede yaşadığımız sorunların; gerçekte, bölgeyi ve ülkemizi etkisi altına almış ve son otuz – otuz beş yıldır, artık enerji zemininde  gelişegittiği iyiden iyiye belirginleşmiş, büyük bir sorunlar yumağının bir parçası olduğunu, vurgulmaktır. Bunlar tam kavranmadan, mücadele korkarım, beyhudedir. Nihaî hedef, kestirmeden söylenebilecek olursa, inançta, demek ki giderek üniversitede, akli köreltmektir. İstenen “akıl” değil, sadece nakildir, şekildir. Cumhuriyet’i yıkmak tam da bu demektir. “Yeni Osmanlıcılık” budur. Hedef bölgede, ne pahasına olursa olsun,  petroldür.

    Burada diyeceklerimi, diyegelmekteydim ki; 24 Mart 2010’da Boğaziçi Üniversitesi, Rektörlük Binası, Üst Katı’nda, Kütüphane’de, davetli olduğum bir toplantı gündeme geldi ve diyegeldiklerimi, keza burada diyeceklerimi, ilk bir ağızdan teyit etti. Gelişmeyi, Dışişleri Bakanlığı’na rapor ettim (Posta Taahhüt Numarası: RR02084965251, Yenişehir, Anakara). Daha sonra ise Başbakanlığa (nasıl olsa duyurulmuş olacağına kesin gözüyle bakıyor olmama karşın, bir vesile zuhur etti), ayrıca, ilettim (Posta Taahhüt Numarası: RR01523508738, Çengelköy, İstanbul).  Mektup, aşağıda… Dışileri Bakanlığı’na yazdığım ve aşağıya aldığım mektupta, burada yapacağım sunum itibariyle, can alıcı satırların, altlarını, çiziyorum. 

    MEKTUP

     

    20 Mayıs 2010

     

    Dışişleri Bakanlığı

    Balgat, Ankara

    Aşağıda kaleme aldığım gelişmeyi, derin önemine binaen, dikkatinize sunuyorum.

    19 Mart’ta, e-posta kutuma su ileti geldi:

    Kimden [email protected]

    kime

    tarih19 Mart 2010 18:23

    konu İstanbul Fulbright Bursiyerleri Derneği – Kokteyl Duyurusu

    gönderena ydin.edu.tr

     

    Değerli Üyelerimiz,

    ABD İstanbul Konsolosluğu ve Derneğimiz tarafından ABD Büyükelçisi Sayın James F JEFFRY onuruna 24 Mart 2010 Çarşamba Günü 19:00 ve 21:00 saatleri arasında Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük Binası Konferans Salonunda bir kokteyl verilecektir. Davete katılmak isteyen üyelerimizin bilgilerini 0212-3359061 numaralı telefona veya [email protected] adresine bildirmeleri rica olunur. Davet programı ekteki belgededir.

    Davete katılımınızı rica eder; selam ve saygılarımı sunarım.

    Prof.Dr Haydar ÖZPINAR

    İstanbul Fulbright Bursiyerleri Derneği Başkanı

     

    **

    1968-1972 arası TÜBİTAK Bursu ile, Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) (Nükleer Mühendislik alanında) doktoramı tamamlamıştım… 1982’de ITÜ’de akademik merdivenin en üst basamağına terfi ettikten kısa bir süre sonra, Fulbright Konuk Öğretim Üyesi olmuş, bu çerçevede, 1984’de California Institute of Technology’de ağırlanmıştım.

    Diyeceğim o değil… Aradan geçen 26 yıl boyunca bu özelliğim hiç hatırlanmadıydı! O nedenle yukarıdaki davet, ilginç geldi. Belirtilen adrese, davete katılacağımı yazdım.

    24 Mart’ta, 19.00’da belirtilen yerde oldum. Yaklaşık yüz kişi kadar olduğumuzu, sanıyorum.

    ABD Ankara Büyükelçisi James F. Jeffry tanıtıldı. Kürsüye geldi. Bir saate yakın bir konuşma yaptı.

    Konuşmanın; yarı yerinden itibaren, nereye gideceği belli olmuş gibiydi. Büyükelçi, bölgeyi, uzun uzadıya, tahlil etti. İran’ı, tehdit olarak gördüklerini, bilhassa vurguladı. Türkiye’nin canlılığını, bu arada, başka ülkelerin, hatta Putin-li Rusya ile Medvedev-li Rusya’nin farkının dahi, kestirilebilir olmasına karşın, Türkiye’nin kestirimlere pek gelmediğini, vurguladı. Kayseri ve Konya sanayi bölgelerimizi, Uzak Doğu Kaplanları’na benzetti. Türkiye’nin kendi omuzları üzerinde durabildiğini, belirtti. Başbakan’ı ve Cumhurbaşkanı’nı övdü. (Silahlı Kuvvetler’den ve Muhalefet’ten hiç bahsetmedi.) Söz BOP’a gelince, Osmanlı İmparatorluğu’nu övdü!.. Hükumet’le harika bir ilişki sürdürdüklerini belirtti. Sonra Biz, ülkelerin iç işlerine karışmayız!”, demesine karşın, sözü, Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Anayasa değişikliğine getirdi. Bunun gerekliliğini vurguladı ve referandum için, bizlerden destek beklediğini, açık bir dille ortaya koydu

    Kalakaldık. Ama dediğim gibi, konuşmanın buralara kadar gelebileceği, epey bir belli olmuştu. Büyükelçi, birkaç soru alabileceğini söyledi.

    Prof. Suna Kili söz aldı. Yer yer göz yaşlarını tutamayarak, “Bizi, Araplar’a itiyorsunuz, bu, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine aykırıdır, biz laik ve çağdaş bir ülkeyiz”, bunu yapamazsınız”, dedi. Duygulu ve içten konuşması alkışlandı. Prof. Kili’nin konuşması Büyükelçi’ye, üslupta ölçülü ve yumuşak, ancak özde sert bir tepkiydi… Büyükelçi, Prof. Kili’yi yatıştırıcı, kısa bir yanıt verdi…

    Prof. Fuat İnce, ABD’nin, bugün Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklediğini, ancak bunun köktendinciliğe dönüşebileceğini, dikkate alması gerektiğini ifade etti; gerçekten de, Türkiye’de demokrasinin temellerinin aşındırılmakta bulunduğunu ve demokrasinin giderek yok olduğunu, ABD’nin bundan endişe edip etmediğini sordu. Büyükelçi, yine yatıştırıcı kısa bir yanıt verdi; soruyu geçiştirdi…

    Söz alma sorunluluğundaydım. Büyükelçi ile ilk defa karşılaşıyordum… Ama hakkındaki tanıtım yazısı okunurken, benim Boston’da (MIT’de) doktoramı yaptığım yıllarda, onun da orada, komşu North East ve Boston Üniversiteleri’nde öğrenim gördüğü, işaret edilmişti. Bu çerçevede ona ilk ismiyle hitap etmeyi öne çektim; söz aldım ve özetle şöyle dedim (Turkçesi ile yazıyorum):

    –  Sevgili Jim, aynı tarihlerde Boston’da okumuşuz. Orada, ABD’nin iki veçhesini gördüm. Birincisi, okulum, bir bilim cennetiydi. Bu çerçevede, ABD’de, Hocalarım’dan, Meslekdaşlarım’dan, giderek öğrencilerimden başlayarak, ebedî dostluklarım vardır. İkincisi, o tarihlerde Vietnam Savaşı sürüyordu. Korkunçtu. ABD’nin bu ikinci veçhesi, şimdi, bölgemizde… Havuç için değil, Petrol için buradasınız. “Türkiye’nin Demokratikleşmesi” diyorsun. Seni bir arkadaşımız olarak görmesem, bu konuyu, genelde ülkemizde yaşadığımız sorunları, burada konuşmazdım. Ama konuyu madem sen açtın, dostça konuşalım. Üçte birlik oy oranlarıyla, üçte ikilik parlamento çoğunluğunun elde edildiği bir süreçte demokratikleşmeden bahis, abestir. Bu konuya hiç değinmedin. Yüzde onluk ülke seçim barajı var. Milyonlarca oy zayi oluyor. Demokrasi adına en önce buna mani olmamız gerekmez mi? Partilerin içinde hemen neredeyse, demokrasi yok; bir defa, bunun demokrasi özlemi itibariyle, rahatsız edici bulunmaması, ayrıca çok tuhaf. Üç, dört lideri kontrol etmeye çalışarak, Türkiye’yi, kontrol etmeye yönelmeniz, bence harika bir strateji, ama “demokrasi” bu değil. Biz “gerçek demokrasi” için mücadele ediyoruz… Korkarım, senin anladığın demokrasi, değil, bu… Onun için sözlerine hiç katılmıyorum. Bizden istediğini, bu çerçevede, hiç istememelisin. Ne diyorsam, içtenlikle ve vukufla söylediğime, güven lütfen. Bu kadar!..

    Büyükelçi’nin, sözlerimden hoşnut olmadığını tahmin edebilirsiniz.

    Büyükelçi, bana kısa bir yanıt verdi:

    –  Enerji için burada değiliz (kim inanır, değil mi?), bölge istikrarsızdı, onun için buradayız. Üçte birlik oy oranı ile üçte ikilik parlamento çoğunluğu elde etme olasılığı, eskiden de vardı (el hak, doğru, söz konusu hüner, Rahmetli Özal’ın icadıydı), yüzde on baraj mı iyidir, yüzde beş mi, bu tartışılabilir…

    Aslında herhangi bir büyükelçi, herhangi ciddi bir ülkede, böyle bir konuşma yapsa, tam bir yabancı militan sıfatında algılanıp, o ülkenin iç işlerine karıştığı savıyla,  derhal “istenmeyen insan” ilan edilir ve sınır dışına çıkarılır…

    Toplantıdan sonra, kokteyl vardı. Kalmadım, ayrıldım.

    Zaten kestirmekteydim ve pek çok televizyon programında dile getiriyordum: Demokratik süreçlerde alınan kararlara saygımız saklı olarak, ancak Anayasa değişikliği, esas olarak, Türkiye’yi ve bölgeyi, malum istekler doğrultusunda yeni baştan dizayn etmenin son bir temel aparatı olarak gerçekleştirilmek isteniyor… Bu hissimi beton gibi yerine oturtan bilgi, üstelik birinci ağızdan önüme gelivermişti…

    **

    Keyfiyet budur…

    Güzel dileklerle, sevgiler, saygılar sunuyorum…

     

     

                                                                                                  Prof. Dr. Tolga Yarman

     

    Dışişleri Bakanlığımız’a yazdığım ve yanıtından mahrum kaldığım mektup, budur. Metni, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu Öncesi’nde, sorumluluk duyuyor olarak basınımızın dikkatine sundum. Benim izleyebildiğim kadarıyla (münferit, çeşitli elektronik ortamların sorumlularının duyarlılıkları saklı olarak, ifade ediyorum), bir tek Değerli Arslan Bulut, kösesine taşıdı (Yeniçağ, 27 Temmuz 2010).

    Aşağıda, 7. Üniversite Kurultayımız’da (14-15 Aralık 2012, İstanbul), yaptığım konuşmamın ana başlıklarına yer veriyorum. Bunları, yukarıda dikkate getirdiğim mektubun içeriği uzantısında, ayrıca desteklemek üzere, 17 Kasım 2011’de gerçekleşen “TMMOB Türkiye Enerji Kongresi” için çağrılı olarak hazırladığım (ancak süre sınırlılığı nedeniyle bir kısmını Kongre’de dile getiremediğim), “Enerji Zemininde, Bölgenin ve Türkiye’nin Emperyallar Tarafindan Yapilandirilmasında Stratejik Denklemler”,  başıklı, bir metin ekliyorum.

    KURULTAYIMIZ’DA YAPTIĞIM  KONUŞMAYA YÖN VEREN, TEMEL BAŞLIKLAR

    Strateji çalışmalarında önemli bir veçhe, karşı tarafın ya da tarafların, “düşte” olsun, karargâhlarına ve zihinlerine girip, neler planlandığını, çıkartsayabilmektir.

    Olanlar; keza bunların sükûnetle tahlili, bu suretle yapılacak çalışmanın, mihengidir.

    Spekülasyondan uzakta durmaya özen gösterek yapaılcak, soyutlamadaki başarı, ayrıca, derindeki şablonların ortaya çıkartılmasında, önem taşır.

    Topraklarımıza dönük olarak, olanların tek başına müsebbibi olarak, emperyalleri göstermek, ne kadar naif bir yaklaşım oluşturursa… Onlar’ı, olanlardan, tamamen yalıtmak, ya da Onlar’ı komplo teorilerinin özneleri gibi göstermek, bir o kadar  saflıktır. Yüz bin kişilik bir orduyla dibimize kadar girmiş olanların… Silah, mühimmat derken, milyarlarca doları bir çırpıda savuranların… Etrafı göz açıp kapayıncaya kadar, kan gölüne çevirenlerin, bizim için, bir “iyilik” düşünmeyeceğini varsaymak, gaflettir…

    Bölgede öyle bir savaş makinası vardır ki, bırakın ağzınızı açmayı bir yana, yan gözle bakanın dilini biçiyor.

    Söz Meclis’ten dışarı, her avanak heyeti hükumet etmenin bir bedeli vardır. Her bıçkın heyeti alaşağı etmenin de bir bedeli vardır.

    Gelir dağılımının bozuk olduğu ortamlarda demokrasi yoktur, çünkü piyasada, sandığın fiatı teşekkül eder. Kaddafi bir-iki milyar dolara düşürüldü, rahatlıkla denebilir.

    Başka bir deyişle, ortada vasat var demek, bunu birileri dışarıdan hiç kaşımıyor demek değilldir. Birileri kaşıyor demek ise, ortadaki koşullar buna müsait bulunmamakta, demek, katiyen değildir.

    Ulkemizde, bölgede ve benzer başka yerlerde vasat vardır; ancak bize dönersek, buraları, birileri, fena halde kaşımaktadır.    

    Bu çerçevede, yuvarlak son 40 Yılımız’ın, vazetme onurunu taşıdığım, “A-a, Stratejik Azdırma Teoremi” ile, bir tahlilini – az önce ifade ettiğim gibi – biraz aşağıda, “Enerji Zemininde, Bölgenin ve Türkiye’nin Emperyallar Tarafindan Yapılandırılmasında Stratejik Denklemler” başlığı altında okuyabilirsiniz.

    Kısacası, bölge, kesin olarak, yeniden yapılandırılmak istenmektedir.

    Bu, daha şimdiden, önemli bir biçimde başarılmışltır.

    Hedef Petroldür, Doğalgazdır.

    Nihayette, İran’ı vurmaktır.

    Giderek, Çin’i ve Rusya Federasyonu’nu kontrol edebilmektir.

    Okyanus Aşırı Odak için Temel bir Teorem Şudur: “Önce OPEC Petrolünü tüket” (Drain OPEC Oil First) ve “dışarıda koz bırakma”!..

    Proje (yukarıda sunduğum mektuptan açıkça okunduğu şekliyle), “Yeni Osmanlıcılık” şemsiyesi altında geliştirilmek, istenmektedir.

    Bu Proje, yurdumuz ve bölge, fena halde kaşınmak suretiyle, evvelce yaratılmış çelişkilerle, yürütülmektedir.

    PKK (bizim bin tane kusurumuz saklı olarak ifade ediyorum), bunun, önde gelen bir aracıdır.

    Bu araç, şimdilerde “Yeni Osmanlıcılık” büyük şemsiyesi altında yer almaktadır.

    Yeni Osmanlıcılık’tan, tabii iç telaffuz edilmese de kökteki kasıt, belli ki, şudur:

    –            Şekle dayalı, biat kültürüne rapt edilmiş, Emeviyyeci, nakli öne çeken, aklı iptal edilmiş, hakkaniyetsizliğe, adaletsizliğe, zalime karşı başkaldırı refleksleri köreltilmiş bir Sünni Blok meydana getirmek ve tamamen şekil olarak algılanması temin edilecek, Şii Blok’la karşıtlaştırılmak.

    Keşke yanılsak, İran, böyle vurulacak, görünmektedir.

    Acıdır ve ağzıdan yel alsın, şu ki, 1980’de Saddam İran’a nasıl saldırtıldı ise (ayrıca elbette saldrımama idrakini gösterebileydi), ama işte aynı biçimde, söz konusu Sünni Blok, İran’a dönük olarak, korkarız, Saddamlaştırılmak istenmektedir.

    Bunun önüne saygın ama, çalışmayan siyasi kalıplarla çıkmak, olası görünmemektedir. Cumuriyet’in; yönetimde ve inançta aklı, nakle karşı, öne çıkartan, bağımsızlıkçı coşkusuyla karşı cıkmak, mümkündür.

    Cumhuriyet’in derdi, inançla değildir; yobazlıkladır. Yobazlık, akla rağmen, salt nakli karşısındakine zorla, dayatma cürmünün adııdır. (Söz aramızda, bilim kilisesinde dahi, yobaz çoktur.)

    **

    Bu yazının sonuna eklediğim metinde açıklanan A-a Stratejik Azdırma Denklemi, ayrıca hızlandırılmış filim gibi  Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da, daha yeni uygulnamıştır, uygulanmaya devam edilmektedir.

    Halen (Aralık 2002 itibariyle), ise Suriye’de (ayrıca iki yıldır), yürürlüktedir.

    Ana fikir, dediğim gibi, İran’ı; Eski Osmanlı Toprakları’nda oluşturulacak, sözde Yeni Osmanlıcılık adı altında toplanacak olan, aklı başından çalınmış olacak, geniş, sünni bir kitleyle vurmaktır…

    Savaş böylelikle bir defa, çok daha ucuza getirilebilecektir…

    Çünkü bu sefer, operasyon; Perulu, Meksikalı çocuklara değil, Allah korusun, bölgeden tedarik edilmiş başta, Kürtçü çocuklara, gördürülecektir…

    Oysa (dediğim gibi, bizim saymakla bitmez vebalimiz saklı olsa da), “emperyalizmin kucağında milli kurtuluş savaşı olmaz”. Kürtçüler ve peşlerinden sürükledikleri; keşke yanılsam, İran vurulurken, ucuz asker olarak kullanılacaklardır.

    Bu beyanı; olmakta olanları, yıllar öncesinden görüp ihbar etme ayrıcalığıyla, ortaya koyduğumu, belirtmek isterim…

     

    Türkiye’de hal-i hazırda akla gelebilecek her türlü melânet (evet, bizim gafletimiz ve vebalimiz saklı olarak), buradan kök almaktadır.

    Üniversite’de olup bitenleri böylesi bir bütün tahtında ele almak gerekir.

    Nedir, söz konusu sorunlar?

    Sıralayalım:

    PKK Sorunu.

    İnanca derin bir saygıyla ifade ediyorum, Türban / Ilımlı İslam Projesi.

    BOP Projesi, demek ki esas olarak, “Yeni Osmanlıcılık”.[*]

    Demokratik Açılım.

    Füze Kalkanı Projesi… Şimdilerde Patriotlar.

    Zazaki’nin aynı bir Kırmanski potasında eritilmek istenmesi. (Bu bağlamda, araları iflah etmez derecede bozuk,Talabani ve Barzani’nin bir araya getirilmesi.)

     

    Özde herhalde, kimi mazarrat saklı olsa da, genel olarak Ergenekon.[†]  

     

    “Convention on Syber Crimes” (Siber Suçlar Anlaşması)’nın Meclis Genel Kurulu’na getirlmemesi.[‡]

    12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu.

    Bunun sonucunda, yargının, “demokratikleşiyor” yaveleri altında, el hak, ciddi olarak siyasete raptının başarılmış olması.

    Sözüm ona, demokratik yeni anayasa çalışmaları.

     

    Hatırlamakta yarar var:

    –       Dünya ve Türkiye Betonarme yalanlarla yönetiliyor.

     

    Görünen odur ki, yeni yargı yapısıyla Silahlı Kuvvetler halledilmiştir.  Böyle olmasa Yeni Anayasa gündeme gelmeyecektir. Yürürlüğe katiyen konamayacaktır.

    Bu çerçevede şu denklemi vazetmek, gayet yerindedir:

     

    12 Eylül 1980 = 12 Eylül 2010.

     

    Bu çerçevede 12 Eylül 1980 ile 12 Eylül 2010 arasında, üniformanın değişmesinden başka bir fark yoktur… Pentagon’a sadık generaller o gün kendilerince, ne kadar iyi niyetli idiler ise, bugün aynı odağa bağlı sözde dinci erbap, kendilerince, ilk bakışta o kadar iyi niyetlidir. Oysa her iki “topluluk” da fena halde kullanılmışlardır, kullanılmaktadırlar.

    Aynı bağlamda, artık Pinochet gibilere, ya da işte darbelere ihtiyaç hiç kalmamıştır. Çünkü medyayı ve finans çevrelerini kontrol edenler aynı amacı, pakalâ sağlayabilmektedir.

    Tanrıaşkına, 2010 Anayasa Referandumu’nda, bugün anayasada yapılmak istenen hangi değişiklik vardır ki, gündeme getirilmemiş olsun?

     

    Maksat işte, esas olarak, 2010’daki Referandum’la, bugünkü korkarız ki, “bölücü anayasayı” oluşturabilmek üzere, Silahlı Kuvvetler’i, edilginleştirmektir.

    Siyasetin demokratik zeminden uzaklaştırılması, %10 Barajı mevcut iklimin olmazsa olmazıdır. Demokratikleşmeyi konuşanlar, nedense bu arızayı ağızlarına almamaktadırlar.

    Giderek genel temsiliyet bunalımı, partilerin içinde kuvvetler ayrılığının ortadan kaldrılması, dile hiç getirilmemektedir.

    Giderek, devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması, adı demokratikleştime olarak telaffuz edilen, karakter olarak ise, tam antidemokrat projenin başka temel bir parçasıdır.

    Aynı çerçevede, siyasetin yine demokrasi kisvesi altında, yalaka kültürüne irca edilmesi büyük proje altında, sistemli olarak yürütülen bir alt uygulamadır.

    Üniversite’nin, tıpkı inanç dünyasında olduğu gibi şekilciliğe ve biat kültürüne rapt edilmek istenmesi de söz konusu projenin bir kesitidir.

    Keza, iste 4+4+4 Projesi… Buradaki denklemi çok kimse görmüş, gençler özetlemişler: Genç İşçi, Genç Gelin, Genç (ama yukarıda anlattığım şekilcilik ve nakilcilik bağlamlarında yetiştirilmiş olacak), İmam…

    Anlatılagelinen çerçevede, bugün Üniversite’de olanlar, 12 Eylül 1980 sonrası operasyonun devamı olarak, ortaya çıkmaktadır.

    Üniversite, bugünkü iktidarla başkalaştırılmak isteniyor hiç değildir. Tersine evvelki yöntemlerle, bugünkü ve o zamanlar horlanmış olanların, tepkisine abanılarak, bugünkü iktidar eliyle başkalaştırılmaya, aklı başından çalınmaya, biata icbar edilmeye devam edilmektedir. Biz maalesef bu sürece boyun verdik, vermeye devam ediyoruz.

    Yaratılmak istenen, Emeviyyeci, el pençe divan duran, yobaz üniversitedir.

    Baksanıza, 1980 sonrası Üniversite, el hak, bugün olduğundan daha çok konuşuyordu!..

    Türkiye’de Marksist tahlil tam çalışmaz. Çünkü emek ve sermaye ayrışmasının yanı sıra siyasi kavga esas olarak, göç izdihamında, yerleşik dinamiklerle, yerleşikleşmeye çabalayan göçer dinamiklerin, göç izdihahımda şiddetlenen çatışmalarıyla şekillenir ve siyasi damarları belirler. (Buraya, “göçmen, yani muhacir dinamikler”, ayrıca eklenmelidir.)

    Marksist tahlil, tam çalışmıyor, çünkü bu, kuşkusuz çok değerli ve sömürünün matematiğini teşkil eden tahlil, şu ki, son toplamda, sınıflar oluşurken nasıl etkileşirler diye bakmaz; sınıflar oluştuktan sonra nasıl çatışırlar, bunu anlatır. Oysa bizde sınıflar tam oluşmamış ve oluşagiderken, etkileşliyor, kavga ediyorlar. Laik-Antilaik çatışması dahi buradan besleniyor, görüşündeyim. Böylesi bir çatışma, apaşikar, sınıfsal bir ayrışmayı işaret ediyor değildir. Şu ki, tam da ayrışma, dışarıdan çok ehilce istismar edilmektedir.

    Değerine gönülden inanarak ifade ediyorum, Marksist tahlilin bizde tam çalışmadığına dair savımın sebebi, derinde, görebildiğim kadarıyla, şudur:

    Batı’da sanayileşme kentleşmenin yegane motorudur, bizde değildir.

    Bu çerçevede, Teletaş’ta, Netaş’ta çalışan sigortalı, sendikalı işçiyi; kente gelmesinden hemen sonra, siyasal mekanizmalar çerçevesinde, söz gelişi Kadıköy Meydanı’nda, bir büfe edinmiş genç bir göçer, toplumsal rahatlık bağlamında, çok hızlı geçebilmekte, onlarla bir sınıf dayanışmasını, hiç bir biçimde öne çekmemektedir.

    **

    Özetleyecek olursak… Türkiye, kendi “vebalimiz” elbette saklı olarak (nereden bakarsanız bakın) PKK, ya da darbecilerle değil, son toplamda, Pentagon’la uğraşagidiyor…

    Türkiye’de değişmeyen tek bir vesayet vardır. Bu, Silahlı Kuvvetler Vesayeti değildir. Pentagon Vesayeti’dir.

    **

    Bu durumda, hızlıca sıralarsak, yapılması (ya da yapılmaması) gerekenler, esas itibariyle, yukarıdan beri anlatılagelenlerden çıkıyor olup, şunlardır:

    Durumu ifşa edeceğiz. Anlatacağız.

    Diyanet İşlseri Başkanlığiı’nın kaldırılması gerektiğini düşünenlere, demokratik süreçlerde saygım elbette saklı olarak ifade ediyorum, Diyanet’in lağvedilmesini zinhar savunmayacağız. Bilhassa akla rağmen nakli öne çeken Diyanet Anlayışı’na karşı çıkacağız. Diyanet’in aklını başına devşirecegiz. Diyanet İşleri Başkanlığı bir Cumuriyet kurumudur, bunu nunutmayacağız.

    Üniversite’nin aklını kaptırmayacağız.

    Tılsımlı kıvamlarda omuzdaşlıklar kuracağız. “Emeğe saygıyı yükselten, şu ki göreneğe, inancına bağlı insanlarımız” ile, bilhassa yan yana duracağız

    Oyunu bozacağız.

    Dilimize dikkat edeceğiz. Abartıya kaçmadan ama anlaşılır Türkçe ile konuşacağız.

    Örneğin, “laik, sosyal, demokratik hukuk devleti”, demeyeceğiz. “Aklî, dayanışmacı, özgürlükçü hukuk devleti” diyeceğiz.

    İran’ın vurulmasına, alet olmayacağız, buna  aval aval, katiyen bakmayacağız.

    “Kuran Kursları”na karşı çıkmayacağız, Kuran’ın mealiyle okutulmamasına karşı çıkacağız.

    Güpegündüz, Kızkulesi’ne karşı rakı kadehlerini kaldırıp, hepsi hepi 100 metre arkamızdaki inananları küstürmek pahasına, içki yasağını tam da bu dekor içinde protesto etme şapşallığını sergilemeyeceğiz. (Yoksa, her şey bir atafa, göz göre göre tuzağa düşüyor oluyoruz.)

    Türbanlı’ya, “Kızım sen bunu tak, ama neden sömürüye, faize karşı çıkmıyorsun?”, diyeceğiz.

    Cami yapımına karşı çıkmayacağız, caminin, bilhassa yapım yerinden rahatsız oluyorsak, o zaman, “yapım yerini” eleştireceğiz. “Oraya değil, şuraya yapın!” diyeceğiz. “Sultan Süleyman, Süleymaniye’yi, Taksim’e ya da Çamlıca Tepesi’ne yaptırmayı bilmez miydi de, gitti, Haliç Sırtı’na yaptırdı?” diyeceğiz

    Cumhuriyet’in inanaçla bir sorunu yoktur. Yobazlıkla vardır, bunu anlatacağız. Yeni Osmanlıcığın ne anlama geldiğini anlatacağız.

    Konuların bir bütün teşkil ettiğini unutmayacağız..

    Savaş makinasının uçakları Libya’da binlerce çocuğa bomba yağdırırken, besbelli ki,  tam da civ civ önüne atılırcasına, önümüze, dikkatleri başka tarafa çekmek üzere atılan, “Dersim Olayı”na, mal bulmuş mağribi gibi kapanmayacağız… “Örgütlü haydutluğa” çanak  tutmayacağız.

    **

    Ah şunu bir idrak edebilsek:

    –       Bizim karakterimiz bağımsızlıktır.

    ENERJİ ZEMİNİNDE, BÖLGENİN VE TÜRKİYE’NİN EMPERYALLER TARAFINDAN YAPILANDIRILMASINDA STRATEJİK DENKLEMLER

    (Aşağıdaki saptamalar 17 Kasım 2011’deki “TMMOB Türkiye Enerji Kongresi” için çağrılı olarak hazırlanan

    ancak süre sınırlılığı nedeniyle bir kısmı dile getirilemeyen metinden derlenmiştir. T. Yarman.)

    Strateji çalışmalarında önemli bir veçhe, karşı tarafın ya da tarafların, düşte olsun, karargâhlarına ve zihinlerine girip, neler planlandığını, çıkartsayabilmektir.

    Olanlar; keza bunların sükûnetle tahlili, bu suretle yapılacak çalışmanın mihengidir.

    Soyutlama başarısı, ayrıca, derindeki şablonların ortaya çıkartılmasında, önem taşır.

    Topraklarımıza dönük olarak olanların tek başına müsebbibi olarak, emperyallerigöstermek, ne kadar naif bir yaklaşım oluşturursa… Onlar’ı, olanlardan, tamamensoyutlamak, ya da Onlar’ı, komplo teorilerinin özneleri gibi göstermek, bir o kadar  saflıktır. (Adam, yüz bin kişilik bir orduyla dibimize kadar girmiş, bizim için, bir “iyilik” düşünmeyeceğini varsaymak, gaflettir…)

    Başka bir deyişle, ortada vasat var demek, bunu, birileri dışarıdan hiç kaşımıyor, demek değilldir. Birileri kaşıyor demek ise, ortadaki koşullar buna müsait bulunmamakta, demek, değildir.

    Ulkemizde, bölgede ve benzer başka yerlerde vasat vardır, ancak bize dönersek, buraları, birileri fena halde kaşımaktadır.

    YUVARLAK SON 35 YILIN

    “A – a, STRATEJİK AZDIRMA” TEOREMİ İLE, TAHLİLİ

    (Hemen hiç bir yerede yazılı olmayan, okutulmayan,  basit teorem)

    Çekiç Güç

    a (Örneğin Kuzey İrak Kürtleri)

    _________________________________

    A (Saddam)

    Örneğimizde Büyük A Saddam olmaktadır. Silahlandırılır. Aslında silahlanmaya çok teşnedir zaten. Silahların parası da bir güzel ondan tahsil edilir tabii. Küçük a, yani bu örnekte Kuzey Irak KürtleriBüyük A’ya karşı dışarıdan hafiften kaşınır. Kuzey Irak Kürtleri’nin, arkasında durulur; bunlar azdırılırlar. Büyük A, yani Saddam celallenir, küçük a’ya yüklenmek ister.Büyük A’ya, yani Saddam’a, “Hakkındır, yapabilirsin, tabii, yapmalısın!” denir. Büyük A, yani Saddam, küçük a’ya feci yüklenir. Halepçe’deki gibi, katliam olur; ama kimse bir şey demez. Bu arada küçük a, yani Kuzey Irak Kürtleri, silahlandırılır. Ayrıca Çekiç Güç gelir. Büyük A’ya, “Sen, insan haklarını ihlal ediyorsun” denir; bir paralel çizilir, “Şuradan daha öteye geçmeyeceksin” ihtarında bulunulur. Bize ise “Çekiç Güç, PKK’ya karşı size karşı yardımcı olmak için geldi”denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa biz kanarız, kandık. İyi niyetle kandık. Kimseyi tezvir etmek için söylemiyorum. Propagandanın üstünlüğüdür, gerçekte bu!.. Sorumluluk MGK’larımızdan hükümetlere, oradan da Meclis heyetlerine kadar rücu eder. İlgili kurumu rencide ediyor olmamak için “Heyet”, sözcüğünü odağa koyuyorum… Uzatmayalım. Stratejinin büyüklüğü ve nihai hedefi olarak, sonunda, Büyük A, yani Saddam tepelenir ve küçük a’nın, yani Kuzey Irak Kürtlerininhavarisi olunur.

    Basamaklandırarak özetlemekte yarar var:

    1. Büyük “A” silahlandırılır… Aslında silahlanmaya çok teşnedir. Silahların parası da bir güzel alınır.

    2. Küçük a, Büyük A’ya karşı (dışarıdan) hafiften kaşınır; arkasında durulur, azdırılır.

    3. Büyük A, celâllenir; küçük a’ya yüklenmek ister. Büyük A’ya “Hakkındır, yapabilirsin, yapmalısın!”, denir.

    4. Büyük A, küçük a’ya, feci yüklenir. Katliam olur (örneğin Halepçe’deki gibi), ama kimse, bir şey demez. Bu arada “küçük a” silahlandırılır. Ayrıca “Çekiç Güç” gelir, A’ya “Sen insan haklarını ihlâl ediyorsun!”, denir; “Şuradan öteye geçmeyeceksin”, ihtarında bulunulur.

    5. Bize ise, “Çekiç Güç size, PKK’ya karşı yardımcı olmak için, geldi!”, denir. Ama civcivin yem saymayacağı bu lafa,biz kanarız. (Propagandanın üstünlüğüdür, bu!.. Sorumluluk MGK’lardan, Hükûmetler’e, oradan da Meclis Heyetleri’ne kadar rücu eder…)

    6. Uzatmayalım, sonunda Büyük A tepelenir ve küçük a’nın havarisi olunur.

     

    Otuz Yıl Önce Ankara Odaklı Olarak, Aynı Stratejik Denklem Yürürülüktedir

    A (Ankara, 1980)

    (Güneydoğumuz’daki Kürtçü Yurttaşlarımız’dan Oluşan Odak)

    30 yıl önce, Ankara odaklı olarak, aynı stratejik denklem yürürlüktedir! Nasıl? Burada Büyük A, Ankara-1980; küçük a, Güneydoğumuz’daki Kürtçü yurttaşlarımızdan oluşan odak. Kürtçü olunamaz mı; olunabilir. Türkçü olunabiliyorsa, Kürtçü de olunabilir. Esas itibarıyla oradaki sorunlara sahip çıkmamız, anlamamız gerektiğini düşünmüş bilim adamlarından biriyim. Ama şimdi, zihinlere girmeye çalışarak, stratejiye bakalım.

    Türkiye’de 1970 sonlarına kadar terör tırmandırılır. (Biz de tırmandırmasaydık tabii…) Gençler, aynı kaynaktan geldiği, sonradan anlaşılan silahlarla birbirlerine kırdırılır. Biz hemen hiç bir gelişmeye karşı ayıkmayız. Siyaseten cepheleşme körüklenir. Askeri müdahale teşvik edilir… Sonunda 1980 müdahalesi olur. Laf ağızdan kaçırılır, “Our boys have done it”!diye, yani “Bizim çocuklar başardılar”!.. Esas itibarıyla, buradaki generallerin terörün ortadan kaldırılmasına dönük olarak “çok iyi niyetlice” davrandıklarını ifade edebilirim. Şu ki, artık Büyük A, Ankara olmuştur. Giderek küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçü vatandaşlarımız kaşınırlar. Odak, PKK ve buna tutunan yurttaşlarımızdır. Büyük A’ya, yani Ankara’ya, o zaman yönetimde olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, “Hakkındır, yüklen tabii!” denir. Büyük A, yani Türk Silahlı Kuvvetleri de maalesef dünden teşnedir. Düşünmemişlerdir, hazır değillerdir, bu çözümlemelerden uzaktırlar. Yine “iyi niyetli” olduklarını ifade edeyim. Hiç kuşkusuz, tarih yargılayacaktır. Küçük a, yani Güneydoğu’daki Kürtçülerimiz’e fena halde kıyılır. Demeye kalmaz, küçük a, yani PKK iyice silahlandırılır, yüreklendirilir, “Aslanım, arkandayız, merak etme!” denir. Uzatmayalım. Bir punduna getirilip, çakma deliller, gizli tanıklar, acayip kurgular vesaireyle Büyük A, yani Ankara’daki eski Türk Silahlı Kuvvetleri odağı bertaraf edilir. Olmadı, sendeletilir. Küçük a’nın yine havarisi olunur.

    Söylemezsem eksik kalır; Ankara’nın, yani Büyük A’nın, süreçte bin tane vebali vardır. Ama küçük a, Güneydoğu’daki Kürtçü hareket odağı aynı çerçevede fena halde kaşınmıştır. Hiç bunları konuşmuyoruz. O kadar böyledir ki, şu en temel düstur dahi unutturulmuştur: “Emperyalizmin kucağında milli kurtuluş savaşı olmaz”!

    Unutturulmuştur. Keşke yanılsam, Kürtçüler, saf saf, kurtuluş savaşı gözlemektedirler.

    **

    Aynı stratejik denklem, ayrıca hızlandırılmış filim gibi  Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da, daha yeni oynanmıştır, oynanmaya devam edilmektedir.

    Halen ise Suriye’de, yürürlüktedir.

    Durum yakın Bölgemiz’de, son toplamda, şöyle bir şekil almaktadır.

    Önce şu şekle dikkatli bakalım…

     Ankara

                                                                        aTürkiye

                                         a Suriye

     Suriye

     ASuriye

                        

                              aİrak

      Irak

     

      aİran

      İran

     

    Bu durumda behemehal şu projelerin çağrıştığı, çıkartsanabilecektir…

    Birinci Proje:

    aİrak +  aTürkiye (Esasen bu proje tamamlanmış gibidir.)

    İkinci Proje:

    aİrak +  aTürkiye+aSuriye (Yoldaki Projedir.)

    Kuzey Irak Kürtleri ile Güneydoğumuz’daki Kürtçü odak ve Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak birleştirilir. Bu, yoldaki projedir.

    Üçüncü Proje: (Orta Vadeli Projedir.)

    aİrak +  aTürkiye+aSuriye+aİran=Yeni küçük a

    İran ise=Yeni Büyük A

    Üçüncü proje orta vadeli projedir. Kuzey Irak Kürtleri + Güneydoğumuz’daki Kürtçü odaklar + Suriye’nin Kuzeydoğusu’ndaki Kürtçü odak + İran’ın bizim sınırımıza yakın bölgesinde bulunan Kürtçü odak birleştirilir, yeni bir “küçük a” imal edilir. Böyle bir resim çağrışmaktadır. İran ise bu durumda yeni Büyük A olmaktadır.

    Dördüncü Proje:

    Yeni Büyük A – Yeni küçük a arasında “Tekrar Stratejik Azdırma Denklemi” ile, bu sefer İran’ı vurmak…

    Savaş böylelikle çok daha ucuza getirilebilecektir…

    Çünkü ağızdan yel alsın, operasyon, Perulu, Meksikalı çocuklara değil, bölgeden tedarik edilmiş kürtçü çocuklara, gördürülecektir…

    Bu beyanı, olmakta olanları, yıllar öncesinden görüp ihbar etme ayrıcalığıyla, ortaya koyduğumu, ifade etmek isterim…

    Türkiye’de hal-i hazırda akla gelebilecek her türlü melânet, bizim gafletimiz ve vebalimiz saklı olarak,  buradan kök almaktadır:

    PKK Sorunu

    Türban / Ilımlı İslam

    BOP Projesi / Yeni Osmanlıcılık

    Demokratik Açılım

    Füze Kalkanı Projesi

    Zazaki’nin aynı bir Kırmanski potasında eritilmek istenmesi (Bu bağlamda, araları iflah etmez derecede bozuk, Talabani ve Barzani’nin bir araya getirilmesi)

    Kimi mazarrat saklı olsa da, genel olarak Ergenekon (Bu olayın teknik olarak tek başına bizim kurumlarımız trafından başarılmayacağını, muhakkak dış yönlendirme ve destekle vücut bulduğunu düşündüğümü, kaydetmeliyim. Bu konuda, keza yan konularda Meclis araştırması neden hâlâ daha istenmemektedir, anlamak zordur!..)

    Siyasetin demokratik zeminden uzaklaştırılması:

    %10 Barajı

    Giderek genel temsiliyet bunalımı

    Partilerin içinde kuvvetler ayrılığının ortadan kaldırılması

    Giderek devlet yönetiminde kuvvetler ayrlığının ortadan kaldırılması

    Siyasetin demokrasi kisvesi altında “yalaka kültürüne” irca edilmesi

    Üniversite’nin, tıpkı inanç dünyasında olduğu gibi şekilciliğe ve biat kültürüne rapt edilmek istenmesi

    Anayasa Referandumu… Giderek Yargı’nın ele geçirilmesi

    Bu çerçevede, sandığa saygımız saklı olarak belirteyim, 12 Eylül 1980 ile 12 Eylül 2010 arasında, üniformanın değişmesinden başka bir fark yoktur… Pentagon’a sadık generaller o gün kendilerince, ne kadar iyi niyetli idiler ise, bugün aynı odağa bağlı belli bir cemaatin mensupları, kendilerince, ilk bakışta o kadar iyi niyetlidir. Oysa her iki “topluluk” da fena halde kullanılmışlardır, kullanılmaktadırlar.

    Aynı bağlamda, artık Pinochet gibilere, ya da işte darbelere ihtiyaç hiç kalmamıştır. Çünkü medyayı ve finans çevrelerini kontrol edenler aynı amacı, pakalâ sağlayabilmektedir.

    Özetle Türkiye, kendi basiret özrü, elbette saklı olarak (nereden bakarsanız bakın) PKK, ya da darbecilerle değil, son toplamda, dış güçlerle uğraşagidiyor…

    Doğu Anadolu’daki Su Gizilimiz

    Olgu: Ülkemizin su gizillerinin, o arada hidroelektrik üretim imkânlarının, önemli bir bölümü, Doğumuz’daki ve Güney Doğumuz’daki petrol ve doğal gaz havzalarıyla, kolkola gibidir.

    Olgu:Doğu Anadolu’daki suyumuz, yalnız bizim için değil, bilhassa güney komşularımız için de hayatidir.

    tolga y1

    Türkiyenin Baraj Ve Nehirleri Akarsuları Haritası

    Kimi Temel Stratejik Denklemler

    Fosil Kaynaklar “Yakında” Bitecektir.

    Olgu: Petrol ve doğal gaz kaynakları sonludur ve muhakkak bitecektir.

    Olgu: Ne zaman bitecektir, çeşitli kestirimler bulunmasına rağmen, sorunun cevabı tam bilinemeyecektir.

    1970’lerin sonlarından bugünlere bakıldığında, söz konusu kaynakların tükenmeye yakın gelmesi gerekmektedir.

    Ama öyle olmamıştır. Yine de içinde olduğumuz yüzyılın ortalarında petrol ve doğal gazdan yana beklentilerin önemli ölçüde tavsamış olacağı kestirilebilir.

    Olgu:Kestirim, ne kadar doğruysa, aşağıda ayrıntılandırılacak olduğu şekliyle, enerji kaynaklarının, bize ve bölgemize, neredeyse çepeçevre havzalar kuruyuncaya kadar, ne yazık ki hemen hiç rahat vermeyeceği yazgısını beraberinde getirdiği de, o kadar doğrudur.

     tolga y2

    21. Yüzyıl’da, Hafsala Dışı Sayılacak Kadar, İptidaî ve Vahşi Bir Enerji Savaşı

    Olgu:Böylesi bir ferahlamaya karşın, asrın “Beyefendi Egemenleri”; sözde medeniyetin; insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün doruk değerler kılındığı düzleme yükseldiği bir çağda, her halde hafsala dışı sayılacak kadar iptidaî ve vahşi bir enerji savaşının girdabında, kendi aralarında da, başkalarıyla da, boğuşmaya gömülegitmektedirler.

    Olgu:Gerçekte, örneğin ABD’nin egemenlerinin 2003’te, Irak’a yaptığı müdahale, keza Dünya’nın, Vietnam’dan başlayarak, başka yerlerinde sergiledikleri, onların gerçek hevesleriyle ilgili ipuçlarını, kesin çizgileriyle belirginleştirmiştir.

    Olgu:Durum,Avrupa’dan başlayarak, diğer güç odakları açısından, pek farklı değildir.

    Hayatın İçinden Gelen Teoremler

    Bu itibarla, hayatın içinden gelen şu teoremler, dikkat çekici sayılacaktır.

    Teorem:  Enerjinin ya da diğer can alıcı harhangi bir metaın olduğu yerde, muhakkak “siyaset” vardır. Hatta “kirli siyaset”vardır. Hatta hatta, “kanlı siyaset” vardır.

    Teorem:  Birilerinin derdi, yalnızca kendi meselelerini çözmek değildir. Aynı zamanda, öteki herkesi mümkün mertebe, çözümsüz bırakmak, bu çerçevede kendine olabildiğince, tâbi kılmaktır.

    Teorem:“Hepimiz Birimiz, Birimiz Hepimiz İçin”, hiç bir biçimde değildir; “Hepimiz sadece ve sadece, birimiz içindir”.Böyle olmazsa, “kıyamet kapıda”, demektir.

    Teorem:  Benim olan onundur. Onun olansa… Şaşırmayalım, lütfen… Yine onundur.

    Teorem:  Çeşit çeşit ideolojik söylemler, özlerinde hangi “yüce değerleri” bulunduruyor olurlarsa olsunlar, arkalarından hangi samimi kitleleleri sürüklüyor bulunurlarsa bulunsunlar, bunlar egemenlerin ağızlarında, son toplamda, palavradır.

    Teorem:  Esas olan, üstelik devletler katında, örgütlü haydutluktur. (“Emperyalizmin”, Türkçesi, Budur!)

    Teorem: Yakın ya da uzak tarihteki, mazlumlara yapılmış her saldırı, tam da, böyledir.

    Teorem:  Bu çerçevede, Saddam elbette bir felakettir; ne ki onu besleyip büyüten batılı felâket mimarlarının yanında,miniyatür bir felâket, kalmaktadır.

    Bu aşamada, günümüzde dünya sahnesindeki, baş bir aktör, sayılacak olan ABD’nin dinamiklerine eğilmek yerinde olacaktır.

    ABD’nin Stratejisi: En Önce, “Opec Petrolü” Bitirilmelidir ve Dışarıda “Koz” Bırakılmamalıdır.

    Strateji:ABD şöyle bir çeyrek yüzyıldır, en önce OPEC (Organızatıon of Petroleum Exportıng Countrıes) petrolünü tüketmeyi istemektedir.

    Bu stratejinin kurgusu, görülebildiği kadarıyla, şöyledir…

    i)   ABD, kendi kaynaklarının önemli bir bölümünü, ileriye saklamaktadır.

    ,i)   Bu arada dünya kaynaklarının tasarrafunda, yalnızca en büyük payı almayı istememekte, bu kaynaklardan, rakiplerine, özellikle de Avrupa’ya ve Japonya’ya yönelecek payları, azami derecede kontrol altında tutmayı istemektedir.

    Mübah olsun olmasın, mümkün her yolu deneyerek, emeline ulaşabilirse, bu, ABD açısından, aşikâr bir üstünlük unsurudur.

    İii) Dünya kaynakları tükenmiş olarak, kendi kaynaklarını tasarruf edebilecek olması da, ABD açısından tabiatıyla, bir üstünlük unsurudur.

    İv) ABD, yeni teknolojileri, dünya kaynakları belirgin ölçüde tükenmeden harekete geçirmek, istememektedir.

    Böylelikle, dışarıda “onun, bunun” elinde “koz” olarak kalmış olabilecek, dişe dokunur, hiç bir meta bırakmamış olabilecektir.

    V) Aynı zamanda dışarıda kalmış, ama iyice seyrelmiş klasik kaynakların fiatı, zaten yükselmiş olacaktır…

    Bu suretle ancak, yeni teknolojiler zemininde, rakipsiz bir biçimde, pazar hakimiyeti tesis edebileceklerdir.

    ABD’nin 2003’teki Irak Müdahalesi, “Müthiş Bir Stratejiyi”, İşaret Etmektedir!.. Bu Strateji Bugün Hala Yürürlüktedir!..

    Bu bağlamda, ABD’nin 2003’teki irak müdahalesi, gayrı insanî boyutu kuşkusuz saklı olarak, müthiş bir stratejiyi işaret etmektedir:

    • Orta Avrupa, enerji açısından kuraktır. ABD Irak’a yerleşmekle, Orta Avrupa’nın enerji can damarını eline alıvermektedir.
    • Japonya da, enerji açısından, kuraktır. ABD, Irak’a yerleşmekle, Japonya’nın, enerji can damarını ayrıca, eline alıvermektedir.
    • Aynı şey Kuzey Amerika, yani kanada için, geçerlidir. ABD Irak’a yerleşmekle, Kanada’nın da, petrol can damarını, eline alıvermektedir.
    • Bu çerçevede ABD; petrolü, varili bir kısa bir süre önce, 140 $’dan fazlaya (şimdilerde 80 $’a) satanlar arasında, yer almaktadır.
    • Öyleyse, ABD, söz dünya ülkelerinden, kendine, daha doğrusu kendi iktidar odaklarına, fahiş bir kaynak, transfer etmiştir, ayrıca etmeye devam etmektedir.
    • Aynı çerçevede, ABD’de, görünür görünmez iktidar odakları; petrol ABD’de de bu fiyattan satıldığından, kendi halkları üzerinden de, çarpıcı bir kâr sağlamaktadırlar.
    • ABD aynı bağlamda, vurgulayalım, dışarıdaki kaynakların tüketimine yüklenmekte, kendi özkaynaklarını, ileriye dönük olarak, saklayabilmektedir.
    • ABD aynı çerçevede, dediğimiz gibi, dışarıda, örneğin işte Saddam gibi olanların hükümranlığında, kozbırakmamaktadır…
    • Bölgede Rusya, sesini hemen hiç çıkartmamaktadır, çünkü o da petrolü, varili yüz dolardan fazlaya, satanlardandır… dolayısıyla ABD, Rusya’ya, bir anlamda “sus payı” vermektedir. Bu durumdan Rusya, çok memnundur, çünkü hemen neredeyse, tüm dış borçlarını, ödemiştir.
    • 1980’de, petrol fiyatları, varili 35 $’a çıkınca, yeri göğü birbirine katanlar, şimdilerde seslerini neden hiç çıkartmamaktadırlar, acaba?
    • Çıkartmamaktadırlar, çünkü, o zaman seslerini çıkartanlar, bugün petrolü, üstelik dört kat daha fazla fiyata satanlardır!..
    • Buradan çıkan temel bir sonuç (“girişim özgürlüğü”, “yarışmacı piyasa ekonomisi”, böylesi bir yapıda ise, “serbest fiyat teşekkülü”, gibi), temel ögeleri kulağa hoş gelen, liberal ekonomi söyleminin, son toplamda, birpalavra olduğudur. Esas olan, örgütlü haydutluktur.
    • Egemenler, bu bağlamda işte, yalnızca, sattıklarının değil, aynı zamanda, satın aldıklarının da fiyatını belirlemek istemektedirler.
    • Her hal-u kârda, Avrupa’nın ABD’ye karşı sesi çıkmamakta; petrole haracı; hemen tüm dünya gibi; OPEC ülkelerine; şimdilerde ise; petrol ihraç eden bir ülke olmuş, ABD’ye, ödemektedir.
    • Öyleyse savaş; getirisi en yüksek yatırım alanı, olmaktadır. ABD egemenleri onun için bölgededir… İnsan hakları ve saire laf-ı güzaftır… Aslında tam değil; insan hakları savunucusu çoğu batılı ülke, bu hakları, kendi cinayetlerini örtmek için savunmaktadırlar; o kadar… Çok vahşi, ama böyledir…

    tolgay3

    • Korkarız ki, emperyaller açısından, yenmek yenilmek, hiç önemli değildir. Son toplamda, ne kadar kâr, hükûmet olanlarının arkalarında bulunanlara transfer olmaktadır, önemli olan budur… Vietnam’da da budur… Irak’ta da budur… Vietnam’da bir milyon ton bomba atılmıştır… Bir milyon insan ölmüştür… Demek ki, ölen insan başına bir ton bomba atılmıştır. Tek bir kurşunun insanı öldürmeye yettiği hatırlanırsa, insan başına fazladan bir ton bombayı atanlar, niye atmışlardır?.. ABD Vietnam’da yenilmiştir… Ancak, süreçten son toplamda, bomba yapımcıları kârlı çıkmaktadırlar!..
    • Öyleyse, yenmek yenilmek hiç önemli değildir. İnsan hayatı ise, katiyen önemli değildir. Savaş; kârı en yüksek sanayiidir. Ayrıca kârlar, ne kadar kan dökülürse, o kadar yüksek olmaktadır…
    • Böyle bir bağlamda, bölgede, tam da birinci dünya savaşı zemininde olduğu gibi, emperyaller, kendi aralarında savaşmaktadırlar…
    • Şubat 2008’de, Silahlı Kuvvetlerimiz’in Kuzey Irak’a müdahalesi; ABD’ye karşı, PKK’yı güçlendirip, bölgede, güç sahibi olmak isteyen Batı Avrupa’nın, başta da pek muhtemelen Almanya’nın, geliştirmek istediği – ucu ne yazık ki, yine bize dokunduğu için, son toplamda kahraman ordumuz tarafından bertaraf edilmesi gerekmiş olan –  terörü yandan kaşıma gibi, çok tuhaf ve acımasız denklemleri, işaret emektedir.
    • Yeri gelmişken söyleyeyim:

    Birinci Dünya Savaşı (1914 – 1918) = Birinci Dünya Enerji Savaşı, olmaktadır.

    Çanakkale Savaşları (1915 – 1916) (bir boyutuyla olsun) Berlin – Bağdat Demiryolunun”, “Sirkeci – Haydarpaşa bağlantısı” kesilmek suretiyle, akamete uğratılmak istenmesi, anlamındadır.

    • Ermeni Çeteleri’nin, tam bu sırada, doğuda silahlandırılmalarını ise, Osmanlı kuvvetleri’ni Çanakkale savunmasında zayıflatmak üzere, Londra, Paris ve Moskova hariciyeleri’nin ve Genelkurmayları’nın, geliştirdiği olağan bir stratejisi saymamak için, kör olmak gerekir.
    • Söz konusu belgeler, hala daha kozmik gizlilik derecesi ile muhafaza ediliyor, olmalıdır.
    • Ayrıca, hem Çanakkale’ye yüklenilmek, hem de Anadolu’nun Doğusu karıştırılmak suretiyle, Osmanlı Kuvvetleri Ortadoğu’da, rahatlıkla etkisiz hale getirilmiştir.
    • Bu bağlamda Birinci Dünya Savaşı’nın (hiç bir yerde telafuz edilmeyen) üç temel stratejisi, gerçekleştirilmiştir:
    • Petrol bulunduran toprakları İstanbul’dan çöz.
    • Müslüman toplumları İstanbul’dan çöz.
    • Almanya’yı, Ortadoğu’dan kov.
    • Şimdilerde yeni kukla Osmanlı marifetiyle, ikinci adım geri alınmak istenmekte, müslüman toplumlar Ankara’ya bağlanmak suretiyle, kolaylıklı bir Orta Doğu yönetim modeli üzerinde çalışılmaktadır.

    ABD ve AB Arasında, “Nihai Egemenlik” Kavgası…

    Olgu:  Söz konusu gelişme, tıpkı işte örneğin, yakın geçmişe kadar fiili olarak var olan Fransa ile Almanya’nın düşmanlığıgibi, son toplamda, ABD ve AB arasında, nihai egemenlik kavgalarına yol açabilecek gibi, durmaktadır.

    Olgu:  O kadar böyledir ki… Nasıl ki, daha Birinci Dünya Savaşı, ana bir veçhesi itibariyle… önemi daha o zaman çoktan anlaşılmış olan Orta Doğu’ya uzanmada, Osmanlı devleti üzerinden, Almanya ile Fransa ve İngiltere’nin, Rusya destekli kapışmaları demek olarak, yorumlanmak, yerinde olacaksa, bugün Orta Doğu kaynaklarına dönük olarak, ABD ve AB, işte tam da, böyle saflaşmaktadırlar.

    Olgu:  Bu bağlamda, Birinci Dünya Savaşı, gerçekte, Birinci Dünya Enerji Savaşı’dır.

    Olgu:  Müttefikler bu çeçevede, Çanakkale’ye yüklenirken, bugüne kadar hiç telaffuz edilemyen bir açılım olarak, esas,Berlin – Bağdat Tren yolunu,makaslamak… Giderek, kendilerine katmak, istemektedirler. Bu bağlamda, hatırlansa yeridir:Haydarpaşa Garı, 1908’de, Almanlar tarafından, inşa edilmiştir.

    Olgu: Çanakkale Savaşları sürecinde, gündeme gelen Ermeni Meselesini bu çerçevede değerlendirmek, gerekir.

    Olgu: Batılılar açısından, maksat, hasıl olmuştur.

    Vurgulayalım:

    1)  Almanya bölgeden kovulmuştur.

    2)   Petrol bulunduran topraklar,  İstanbul’dan çözülmüştür.

    3)   Aynı bağlamda, müslüman topraklar İstanbul’dan çözülmüştür.

    Olgu: Günümüzde yaşanan hiç bir şey, bölgede, yüzyıl önce yaşananlardan, bağımsız sayılamaz…

    Olgu:Örneğin, bünyemizde yaşanan PKK olayını, iyice soyutlayarak, tek bir cümlede tasvir etmeye sıkışsak, denecek olan şudur; ABD ve AB, bilhassa da ABD ile Almanya, biraz da Fransa, ayrıca İngiltere’yi karşılarında bularak, PKK üzerinden,bizimle ve kendi aralarında, kıyasıya, kapışmışlardır.

    Olgu: Sözde müttefiklerimiz, bize helikopter verirken, PKK’yı, ayrıca pek mutemelen çift kaynaklı silahlarla, roketatarlar ve mayınlarla donatmışlardır. Bu noktada bilhassa, ABD’nin, bize karşı, eşyanın tabiatında olarak, ikilioynadığını ifade etmek, hiç abartılı sayılmamalıdır.

    Olgu:Bu tesbite “bir ve yalnızca bir cümle” daha ekleyecek olursak, o da şudur; ABD Orta Doğu’dan, Avrupa Birliği’nikovmuştur.

    Olgu: Avrupa Birliği’nin, “ABD’nin, Irak’a müdahalesine” karşı çıkması, esas bundandır; yoksa müdahalenin uluslararası tabandaki gayrı meşruiyeti, AB’nin müdahaleye muhalefetinde, bahanedir.

    Çekiç Güç ve Irak’tan Başlayarak, Kürt Devleti Tasavvuru: Artık Tasavvur Olmaktan Çıkmıştır. Fiiliyattadır.

    Olgu:Çekiç Güç’ün, “gayet dostane bir yaklaşımla PKK’yı sindirmek için tesis edildiğini” düşünenlerimiz çokça olsa da, bu fevkalâde ilginç konseptin, işte 1991’de, Güney Doğu sınırımıza yerleştirilmesi, daha o günlerden bugünlere dönük“derin bir planlamanın” ürünüdür.

    Bölgedeki “Mutasavver Kürt Devletini” de… Hiç kuşku yok, 1991’deki Körfez Savaşı da… Sonraki müdahaleler de… Son, 2003’teki, Irak çıkartması… Bütün bu olayların gerisinde “derin bir planlamanın” bulunduğunu, artık iyice belirginleşmiş olmalıdır.

    Olgu: “Planlamalar var demek”, “bunlar yüzde yüz başarıya ulaşacaktır”, demek tabii değildir. “Yer yer başarısızlıkla sonuçlanan planlar oluyor” demek ise, “Uzun vadeli planlar yapılmamakta” demek hiç değildir.

    Konuya bir parça daha ayrıntılı yaklaşmak, bizim açımızdan hayatidir.

    Dünya Güç Odaklarının İkili Ya Da Çoklu, Kendi Aralarındaki Çatışmaları,  Bir Biçimde, Ama Muhakkak Bölgemizde, Daha Da Özelde Ülkemiz Üzerinde, İzdüşümler Vermektedir.

    Olgu: Avrupa’da, “Fransa-İngiltere-Almanya” üçgeninin her üç kenarı da; bu üç ülke, AB çatısının temel direğini oluşturmakla birlikte, bilinen tarihi nedenlerle, keza, AB içinde son toplamda, kimin lider olarak öne çıkacağına ilişkin çekişmelerin meydan verdiği rüzgârlarla, hâlâ daha gerginlikler sergilemektedir.

    Olgu:  Diğer bir yandan ABD’nin, bu ülkelerden bilhassa Fransa ve Almaya ile, başta Avrupa üzerinde oluşan ticaret gerginlikleri, ortaya çıkmaktadır.

    Olgu:  Başka bir yandan, başta Japonya, öndeki uzak doğu üreticileri ile, Avrupa  devlerinin, öncelikle Avrupa üzerinde oluşan, ticaret gerginliklerinden söz etmek, yerinde olur.

    Olgu: Son olarak ise, ABD ile, yine başta Japonya, öndeki uzak doğu üreticilerinin, bilhassa Avrupa Pazarları üzerindeki rekabet çatışmaları, çözümlememizde anılmak yerinde olacaktır.

    Olgu: Bir defa bütün bu zıtlıkların, öyle ya da böyle, ülkemiz üzerindeki izdüşümlerini hissetmemek, mümkün görünmemektedir.

    Batı Dünyası, Orta Doğu ve Biz: Temel Teorem

    Öyleyse, ülkemize dönük hemen her çözümlemede, şu “temel teorem”, hatırlanmak yerinde olacaktr:

    Teorem:  Yerel özelliklerimiz saklı olarak, Japonya dahil, Batılılar’ın bilhassa “Avrupa Zemininde” yaşadıkları gerginliler ve çekişmeler, bölgemize ve bize, bire bir, örtülü örtüsüz, daha şiddetli ya da daha az şiddetli, ama muhakkak, yansımaktadır.

    İşte dediğimiz gibi, ilginç bir örnek, PKK olayıdır.

    Sonuç

    Türkiye; böyle bir gelişme sürecinde en önce topraklarında soyal adaletle, toplumsal barışı; zedelenemeyecek biçimde, tesis edebilmelidir. Sosyal adalet ve toplumsal barış, asla vazgeçemeyeceğimiz, en temel hedeflerimiz, olmalıdır.

    Bölgedeki her türlü güvenliğin, o arada enerji güvenliğinin baş koşulu budur.

    Globalleşme, bir boyutu itibariyle, ne yazık ki, devletler boyunda, hatta uluslararası, “örgütlü bir eşkiyalık” olarak karşımıza gelebilmektedir. Lamı cimi yok, bu savı ne yazık ki destekleyen gelişmeler ortada, hatta yanıbaşımızdadır.

    Türkiye, en çok kendi içindeki huzurdan, bu çerçevede kökleşecek ulusal dayanışmasından, destek alarak, Bölgemiz’e, keza dünya’ya, gerçekçi ve kişilikli bakabilmeli, ona göre davranabilmelidir.

    Bizim, bizden başka dayanağımız yoktur. Bu çerçevede Millilik Vasfımızı”, dünya ne kadar globalleşirse globalleşsin, güçlendirmemiz gereği, öne çıkmaktadır.

    Türkiye’nin, ABD ya da AB, ya da başkaca global bir güç odağından birini, bir diğerine yeğlemek için bir sebebi yoktur.

    Hepsine eşit mesafede durmamız, özellikle Cumhuriyet Tarihimiz’in pırıltılı sayfalarının bize öğrettiği bir düsturdur.

    Başka Bir Deyişle, Türkiye

    • Bugüne kadar, kendisine, sadece bir “ileri karakol”, bir “gözetleme ve dinleme mevkii”, bir “üs”, bir “zıplama platformu”, şimdilerde ise taşeron olarak bakmış bir ABD ile,
    • Kendisine hep ikircikli yaklaşmış bir AB’ye,
    • Keza, soğuk savaş yıllarında, ne yaşanmış olursa olsun, bugünkü Rusya Federasyonu’na,
    • O arada, irili ufaklı öteki odaklara, belli bir  “akılcılık”,  “kararlılık”  ve  “ahenk”  içinde, eşit uzaklıkta durmayı…
    • O arada bölgede ve dünya’da mazlumlarla dayanışma açılımları geliştirmeyi,  başarabilmelidir.

    Çünkü, antiemperyalizm ve bağımsızlık bizim karakterimizdir.

    Başka türlü davranmak, bize hiç yakışmıyor.

    Şu saydıklarımız, atla deve değildir…

    Ne ki, eğer sıralayageldiğimiz hedeflere ulaşabilirsek, işte esas o zaman jeostratejimizin doğasındaki kilit özelliklerin keyfini, öteki türlü olacağına oranla, daha çok çıkartabiliriz…

    Bu bölgede yerinden hiç bir biçimde kımıldatılamayacak, güçlü bir ülke oluruz…

    Hatrımızda, Bu Takdimden, Kısaca Ne Kalmalı:

    Enerjinin Görünmeyen Yüzü,

    • Siyaset,
    • Hatta kirli siyaset,
    • Hatta hatta, kanlı siyasettir.

    Pekiyi Görünenlerden…

    • Çekiç güç (1991)
    • Bitmeyen PKK olayı
    • Türkiye’de terörün 1980’e doğru, tırmandırılması
    • 1980’de, Irak’ın İran’a saldırtılması, giderek 1988’e kadar süren İran – Irak savaşı
    • Irak’ın işgali (2003), olayın bugünlere uzanan boyutları
    • Şimdilerdeki, ne olduğu hala daha tam belli olmayan demokratik açılım
    • Mutasavver kürt devleti
    • Ondan önce Afaganistan’ın bombalanması ve buraya yapılan çıkartma
    • Ermeni sorunu, diye, habire kaşınan sorun
    • İran’ın, nükleer faaliyeti bahanesiyle, devamlı taciz edilmesi
    • Sevgili Uğur Mumcu’nun cinayetinin, İran tarafından işletildiği, izlenimi  verilmek suretiyle, Türkiye ile İran’ın arasına girilmek istenmesi
    • Hatta, açık söyleyeyim, türban sorunu çerçevesinde, Türkiye’de, şekil zemininde olsun, sünnî koyuluklarınyerleştirilmesi suretiyle, Türkiye’nin Şii İran’la karşıtlaştırılmak istenmesine dönük, gayretler
    • Bugünlerde Türkiye’ye yerleştirlmek istenen, aslında, bayağı bir cemazi-ül evveli olan füze kalkanı projesi
    • Bundan önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dönük sistemli olarak tırmandırılan tacizat

    Bütün Bunların, “Arka Yüzü” Nedir:

    “Enerji”!..

    Yeni Konfeksiyon Giysi

    • Bu çerçevede bölgeye o arada Türkiye’ye yeni bir elbise giydirilmek isteniyor olacaktır. Ya da o elbiseyi çoktan giymiş bulunmaktayızdır.
    • Buna göre:
    • Değerleri, kavramları, kurum ve kuralları, maalesef çoğunlukla ıskalanmışi bir demokrasi, hükümran olsa, bu, dış bir bakışla, memnuniyet kaynağı olur.
    • Partiler yasası, seçim yasası, buna göre dikilmelidir.
    • Vaziyet, yapay gündemlerle idare edilmelidir.
    • Uyduruk kıytırık televizyon programlarıyla, beyinler iğdiş edilmelidir.
    • Siyaset, üç bilemediniz dört, adam, milyonların önünde takoz gibi tutularak, kontrol altında bulundurulmalıdır.
    • Bu adamlar Dünya egemenlerine biat etmelidirler.
    • Bunların yönetimindeki iç siyaset ise, yalaka kültürüne irca olmalıdır.
    • Silahlı Kuvvetler, milli olmaktan çıkarılmalıdır. Bilhassa uluslararası sermayenin fedaisi olmalıdır.
    • İnanç, şekle indirilmelidir. Özünden uzaklaştırılmış  inanç olmalıdır. Fakir, zengin, sorgulanmamalıdır. Bu Allah’ın emridir çünkü, herkes kaderine razı olmalıdır. Fakirlik, Allah’ın Fakiri İmtihanı”dır. Böyle algılatılmalıdır. Komşun açken sen tok yatabilirsin. Fakire sadaka verirsin, olur biter…
    • Eğitim, anlamaya, düşünmeye, aydınlanmaya dayanmamalıdır. Ezberci olmalıdır. Efendilere maiyet memuru, tornalamalıdır.
    • Haa, tabii bir de yargı var…
    • İşte bu da, halledilmelidir. (Halledildi!..)
    • Adalet mülkün temelidir. Ama buradaki mülkbildiğimiz devletdeğil, egemenin mülküdür! Adalet, onu korumak üzere biçimlenmelidir.
    • Son bir söz, Kürt devletine sempati ile bakan, Kürt kardeşlerimize demek isterim:

    –  Emperyalizmin Kucağında Milli Kurtuluş Savaşı Olmaz…

    Devam Edelim…

    “Liberal ekonomi”, “demokrasi”, “temel haklar ve özgürlükler” söylemi, içindeki şu saygıdeğer kavramlara rağmen, egemenlerin ağızlarında, riya ve lâf-ı güzaftır… Esas olan devletler katında “örgütlü kabadayılıktır ”.

    Bize Bu Bölgede Rahat Yok…

    Olsun…  İdmanlıyızdır…

    İsmet Paşa’nın Kurtuluş Savaşı sırasında, bir ara  dediği gibi:

    –   Soğukkanlılıkla, Mücadeleye Etmeye, Devam Ederiz!..

    Haa, bir de, Gazi’nin dediği gibi:

    – Geldikleri Gibi Giderler!..

    [*]  Durup duruken, Sultan Abdülmecit’in doğum gününü kutlamak… Abdülhamit İstibdadına karşı başkaldıranların, darbeci olduklarını, ileriye sürmek… Onlar’ı bugün, bir de istibdadın yanında durarak, darbeci” ilan edenleri ise, demokrat göstermek… Muhteşem Yüzyıl” gibi sıradan bir dizinin çeşitli  kesitlerine, “Ecdadımız küçük düşürülüyor!”, diye karşı, avazeler (üstelik dizi bilmem kaçıncı halkasına gelmişken), çıkarmak… Bütün bunlar, nereden çıktı acaba? (Tepkiler, Yeni Osmalıcılık Mmimarları’nın tepkileri  olup,  dışarıdan örgütlenmedi ise, doğrusu çok şaşırırım.)

    [†]    Bu olayın teknik olarak tek başına bizim içimizde vücut bulmuş şer odaklar tarafından başarılmayacağını, muhakkak dış yönlendirme ve destekle beslendiğini düşündüğümü, kaydetmeliyim. Bu konuda, keza yan konularda Meclis araştırması istenmelidir. Ne hazindir ki istenmemektedir!..

    [‡]   Söz konusu anlaşma, 2002’de ortaya gelmiş bir metindir. Bu metni Hümetimiz 2010’da imzalamıştır. Ama metin, Meclis Genel Kurulu’na getirilmemektedir; anlaşma bu yüzden, yasalaşamamaktadır. Yasallaşsa oysa, imzasız, çoğunlukla uyduruk olduğu ortaya çıkmış, bilişim verileri ve yalnızca bu veriler zemininde, bırakın özneleri yıllarca tutuklu bulundurmayı, giderek haklarında hüküm tesis etmeyi bir yana, bahse konu özneler hakkında tek bir “isnatta” dahi bulunmak mümkün olmayacaktır. Bu çerçevede, Ergenekon ve Balyoz davaları itibariyle  yıllardır tutuklu yargılanan pek çok güzel insanımız behemehal özgürlüklerine kavuşacaklardır.

  • ABD kongresinden Erdoğana Kınama

    ABD kongresinden Erdoğana Kınama

    13/03/13

    Amerikan Senato ve Temsilciler meclisinden 89 üye, Erdoğanın Viyana daki “Siyonizm İnsanlık suçudur” beyanını kınayan,ve bu sözlerini geri almasını talep eden bir mektubu imzaladı.

    Mektubun metni şöyle:

    Sayın Başbakan Erdoğan,

     

               Bu mektubu size,  Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki tarihi dostluk ve ittifakın önemine inanan Amerika Birleşik Devletleri kongre üyeleri olarak, Viyana’daki Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen konferansta – İsrail devletinin kuruluş, ve Yahudilerin kendi kaderlerini çizme hareketi  olan – Siyonizmi faşizmle bir tutan beyanınızın bizde yarattığı ciddi hayal kırıklığını belirtmek için yazıyoruz. 

                Dünyadaki azınlıkların güvenlikleri ve refahlarını tehlikeye atarak, demokratik değerlere ve dünya istikrarına ciddi bir tehdit olan aşırılık  tehlikesinin gün geçtikçe arttığının pek iyi farkındayız.  Yahudilerin hiçbir ayrımcılık gözetmeyen ulusalcılık ifadesi olan Siyonizmi bu gibi tehlikelerle eşit tutmak, bu saygın tarihi girişimin küçük düşmesine ve yanlış anlaşılmasına yol açar. Bu müessif beyanınızı en kısa zamanda geri alacağınızı umuyoruz. 

                Amerika Birleşik Devletleri, ülkenizde yüzyıllarca görülen hoşgörü geleneğinin, Türkiye’nin 1949’da İsraili ilk tanıyan Müslüman ülke olmasını sağladığını unutmadı.  Ülkeniz bölgeye, hatta dünyanın büyük bir bölümüne Yahudi milletinin barış ve güvenlik içinde kendi vatanında yaşama hakkını tanımasında önder olmuştu. 

                Türkiye ve İsrail’in tarih boyunca birbirlerine yararlı ve sağlam ilişkileri oldu. Son birkaç senedir politik ilişkiler gergin olsa da, ülkeler arası ekonomik faaliyet hala sağlıklı; ticaret 2011 yılında 4.44 milyar dolara erişti, ve 2012 nin ilk verileri önceki senelere göre ciddi bir artış gösterdiğini ortaya koyuyor. Yakın geçmişte şahsınız  ve diğer yüksek mevkilerdeki Türk yetkililer tarafından kullanılan ve Viyanada en dehşet verenini duyduğumuz  İsrail karşıtı ağır ifadeleri esefle karşılıyoruz.  Gerek Türkiye gerek İsrail, gerekse bölgenin güvenliği ve  istikrarı için bu önemli ilişkinin yeniden yapılanmasını bekliyoruz. 

    Türkiye ile tarihsel ilişkilerimize ve  ülkenizin NATO ve Birleşmiş Milletlerdeki önemli konumuna dayanarak, uluslararası barış ve güvenliği sağlama konusunda ciddi bir taahhüdünüz olduğunu biliyoruz. Bu anlayış içinde, Siyonizmi faşizm ve antisemitizm ile bir tutan ve “insanlığa karşı suç” olarak nitelediğiniz beyanınızı geri çekmenizi sabırsızlıkla bekliyoruz. 

    Saygılarımızla

     

  • Akademisyenin ‘artık yeter, her şey para mı?’ isyanı!

    Akademisyenin ‘artık yeter, her şey para mı?’ isyanı!

    Doğal SİT kararı kaldırılsın önerisine akademisyenden isyan dolu açıklama…

    Yusuf Yavuz

    Isparta’nın Eğirdir ilçesinde bulunan Kovada Ulusal Parkı’nın da aralarında bulunduğu kentteki korunan alanların doğal sit statülerinin kaldırılması için il genel meclisine verilen önergeye bilim insanlarından tepki geldi. SDÜ Öğretim Üyesi Kesici, SİT kararının kaldırılmasına ilişkin iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirterek, “artık yeter! Biz de korunan alanları eğitim amaçlı kullanmak istiyoruz. Her şey para değil” sözleriyle girişime tepki gösterdi.

    AKP’Lİ MECLİS ÜYESİ SİT KARARI KALDIRILSIN ÖNERGESİ VERDİ

    AKP’li Isparta İl Genel Meclisi Üyesi Fevzi Özdemir, il genel meclisine sunduğu önergesinde, Kovada Gölü Ulusal Parkı’nın da aralarında bulunduğu kentteki korunan alanların sit alanı ve milli park ilan edildikten sonra hiçbir artı sağlamadığını ve çok fazla baskı yarattığını öne sürerek, bu alanların sit statülerinin kaldırılarak bilinçli kullanım için çalışma başlatılmasını istedi.

    YARD. DOÇ. DR. KESİCİ: ‘YANGINDA İLK KURTARILACAK BÖLGE’

    Özdemir’in tartışma yaratan önerisine bilim insanlarından ise tepki geldi. Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Eğirdir Su Ürünleri Fakültesi Öğr. Ü. Yard. Doç. Dr. Erol Kesici, Kovada Gölü ve çevresinin Türkiye’nin doğal zenginliği açısından korumada öncelikli yerler arasında ve adeta “yangında ilk kurtarılacak bölge” olarak görüldüğünün altını çizerek bölgenin millli park statüsü verilen ilk alanlardan biri olduğunu söyledi.

    ‘SUÇLU SİT BASKISI DEĞİL, KORUMA YASALARININ UYGULANMAMASI’

    SİT statüsü nedeniyle baskı oluştuğunu bölgenin kaderine terk edildiği iddialarının gerçeği yansıtmadığını öne süren Kesici, Kovada’nın bugünkü içler acısı durumundan geçmişte yapılan hataların sorumlu olduğunu dile getirdi. Geçmişte DSİ tarafından yapılan kurutma ve regülatör uygulamaları, drenajla tarım alanları açma, gölden yoğun su alımı, balıklandırma, göl kıyılarının işgali, toksik atıklar ve politik nedenlerden dolayı koruma yasalarının uygulanmamasının bugünkü noktaya gelinmesinde en önemli etkenler olduğuna değinen Kesici, “buradaki koruma alanı zaten daraltılacağı kadar daraltılmış. Yapılan çalışmalarla kullanım alanları belirlenmiş. Şimdi yeniden daraltılan bir alanın daraltması mı yapılmak isteniyor. İki- üç değil, eğer olanak varsa Kovada için bir çok başka koruma tedbiri alınmalı” diye konuştu.

    ‘KÖYLÜLER EV YAPAMIYOR İDDİALARI GERÇEK DIŞI’

    Bölgedeki köylerin gezilmesi durumunda çok sayıda modern konutun inşa edilmiş olduğunun görüleceğini kaydeden Kesici, “yöre köylüleri koruma yüzünden ev yapamıyor” iddialarının gerçeği yansıtmadığını savundu. SİT kararının keçi yetiştiriciliğini yok ettiği yönündeki iddialara da değinen Kesici, bunun yalnızca korunan alanlarla ilgili değil, genel olarak orman kanunuyla ilgili bir durum olduğunu belirterek, bu iki kavramın birbirine karıştırılmaması gerektiğine işaret etti.

    ‘KORUMA İLKESİ İHLAL EDİLDİ, KULLANMA İLKESİ UYGULANDI’

    Bu tür iddiaların korumacılık anlayışından yana negatif bir ayrımcılık yaratacağına dikkat çeken Kesici, “koruma-kullanma dengesi kavramının ‘koruma’ ilkesi hep ihlal edildi, ‘kullanma’ ilkesi ise sıklıkla uygulandı. Kovada Gölü insan eliyle yapılmış bir gölet değil, bugün oluşmadı. Milyonlarca yıl önce oluşmaya başladı Neotektonik hareketlere bağlı oluşmuş Boğazova vadisinin, günümüze kadar karstik olaylarla şekillenen Eğirdir çöküntüsünün 3. kısmını oluşturan güney ucunun sularla kaplanmasıyla meydana gelen doğal  polye gölüdür. Yani doğanın ürünü, doğal bir miras. Başka yerde ev, bahçe, tesis yapabilirsiniz ama yeni bir Kovada Gölü yapamazsınız” diye konuştu.

    ‘KOVADA GÖLÜ’NÜ HES’E SÜZGEÇ YAPTILAR’

    Kovada kanalı çevresindeki soğuk hava depolarından atılan zehirli gazların gölün kirlenmesinde büyük bir etken olduğuna işaret eden Kesici, “bu tesisler neden hep kanalların kenarına kuruluyor, çünkü atıklarını kanala deşarz etmeleri daha kolay ve ucuz. Göstermelik arıtma tabelaları dikmekle de olmuyor. Layıkıyla çalışmıyor arıtma sistemi. En dayanıklı su canlılarından biri olan kaplumbağaların bile öldüğüne tanık olduk. Çünkü gölde ağır metaller birikiyor. HES açılınca santrale gidecek suyun temiz olması istendi. Eğirdir Gölü’nden gelen suyu önce Kovada göl çanağında dinlendirip süzülünce HES’e verdiler. Bir anlamda Kovada’yı HES’in süzgeci yaptılar” görüşünü savundu.

    ‘EĞİRDİR VE KOVADA GÖLLERİ, ANNE İLE CENİN GİBİ’

    Eğirdir Gölü ile Kovada Gölü arasında anne ile cenin arasındaki ilişkiye benzer bir ilişki bulunduğunu kaydeden Kesici, Eğirdir Gölü ile Kovada arasındaki su akışını sağlayan Kovada kanalının bu ilişkide göbek bağı işlevini gördüğünü belirterek, “eğer anne temiz ve sağlıklı gıdalar ile beslenirse yavru iyi gelişir, sağlıklı yaşar. Öncelikle anneyi, yani Eğirdir Gölü’nün kirlenmesinin de önüne geçilmesi gerekiyor” dedi.

    ‘ARTIK YETER, BİZ DE EĞİTİM YAPMAK İSTİYORUZ!’

    Kovada Gölü ve çevresinin adeta bir Arboretum (doğa müzesi) niteliğinde olduğunu kaydeden Kesici, TÜBİTAK ve SDÜ işbirliğiyle her yıl dönemler halinde ülkenin farklı bölgelerinden gelen gönüllülere doğa eğitimi verildiği belirterek katılımcı sayısının bini geçtiğini ifade ederek şöyle konuştu: “Bölge halkı ekonomik yönden çok da zayıf  sayılmaz. Bölgede bir çok meyve bahçesi var. Bir kaç kişi büyük ölçekli ziraat yapacak diye korunan alanlar tahrip edilmemeli. İstihdam sağlamanın başka yollarını da aramak gerek. Organik tarım yapamıyoruz diyorlar, allahaşkınıza organik tarım yapacak toprak mı bıraktınız. Artık yeter! Ben ve benim gibi eğitimciler de bu tür alanları eğitim amaçlı kullanmak istiyor. Bizim de böyle bir talebimiz var. Her şey para demek mi yani? Biz de bu alanlarda öğrencilerimizle eğitim yapmak istiyoruz.”

    Fotoğraflar: Oğuz Yakın

  • CHP NE YAPMAYA ÇALIŞIYORMUŞ

    CHP NE YAPMAYA ÇALIŞIYORMUŞ

    Kürt kimliğine tanınacak statü ile Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkilâp ve ilkeleri doğrultusunda belirlenen Türk vatanı, Türk milletinin varlığı ve Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünden hangi kesintilere gidileceği müzakere ediliyor.

    *
    KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar,”Sürecin sağlıklı ilerlemesi için bir çatışmasızlık ortamına ihtiyaç vardır. İki taraflı bir ateşkes hemen devreye girmelidir. Barış Konseyi, Anayasa Konseyi, Hakikatleri Araştırma ve Adalet Komisyonunun kurulup çalışmalara başlaması süreci büyük ölçüde ilerletir” diyor.

    *
    Tunceli ve ilçelerinin belediye başkanlarının da içinde olduğu bir grup Kılıçdaroğlu’na “savaş politikalarını artık terk et” çağrısı yapıyor.
    CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na seslenen grup “Çözüm tartışmalarında yapıcı ol. Elini vicdanına koy, barıştan yana tutum takın. Yoksa bunun vebali ağır olur” diyor.

    *
    Milliyet Gazetesi’nde Fuat Keyman, “Yeni Akıl” köşesinde “CHP Ne Yapmak İstiyor” başlıklı yazısında demokrasinin güçlenmesi ve ileriye gitmesi, siyasal alanda ve toplumsal yaşamda iktidarın gücünün dengelenmesi ve sınırlanması için güçlü ve etkili bir muhalefete ihtiyaç olduğundan bahis ediyor.
    CHP’nin çözüm sürecine nasıl bir yaklaşım içinde olduğunun muğlaklığı yüzünden bu ihtiyacı karşılayamadığını yazıyor.

    *
    Neler oluyor? Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi; AKP’nin oluşturduğu merkezin diğer kutbu haline getirmek üzere Cumhuriyet’in niteliklerine sahip olunması mücadelesi vermek yerine bölüşüm tartışması, sınıfsal sorunlar, kişi hak ve özgürlükleri savunuculuğuna soyundurması,
    Seçim bildirgesinde “CHP Türkiye’ye, her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşına daha çok özgürlük, daha çok demokrasi sözü vermektedir ” başlığı ile Türk ifadesini kullanmaktan kaçınması,
    “Yasa ile kuracağımız, uluslararası standartlara uygun komisyonlar yoluyla faili meçhulleri aydınlatacak ve kayıpları bulacağız. Sorumluları cezalandırarak halkımızın acılarını dindirecek ve adaleti sağlayacağız. Talep eden yurttaşlarımıza anadil öğrenimi olanağı sunacağız ya da Dersim arşivlerini açacağız” vaadleri -şimdi, çözüm süreci beklentilerini ve eleştirileri haklı kılıyor!

    *
    Sürec hızla ilerlemektedir -elbette, ailelerine ve Türkiye’ye göz aydınlar olsun.
    İşte, Öcalan’ın talimatıyla üzun süredir PKK terör örgütünde unutulmuş 8 esir kamu görevlisi, Tokat/Reşadiye’de 7 Mehmetçik’i şehit düşüren “Baver Dersim” kod adlı terörist tarafından BDP’li heyete teslim ediliyor!
    Vay Anasına! Türk halkının bu manzara karşısında devletinin sivil-asker yöneticilerine güveninin bir kez daha sarsılmış olduğunu görmek ve değerlendirmeleri bu esasta yapmak gerekiyor…
    Bu yüzden çözüm sürecinin işleyişinde aklın sergüzeştini izlemek ve Türkiye’nin kurucu aklı CHP’nin neyi temsil ettiğini bilmenin çok yararı bulunuyor…

    *
    “… sonra, insanlar din’in özel bir mesele olduğu düşüncesiyle yalnızca mahrem inançlara ve vicdana ilişkin olduklarında dini sorunlar karşısında taraf olmamak düşüncesinde yetkinleştiler.
    Oluşan vicdan özgürlüğüyle inananların inanmayanlar aleyhine sahip oldukları tüm kamusal ayrıcalıklar kaldırıldı, dinin devlet içinde egemen güç haline gelmesi reddedildi.
    Modern devletin kanun çıkarmasının günahkâr insanın işi olduğu kabul edildi -o yüzden,Tanrı’nın devlet hayatında ortaya çıkan tarafsız ve görünür iradesine saygı kalktı, akıl ve vicdan özgürleşti.”

    *
    Sonra 1781’de Alman filozofu Immanuel Kant, “Saf Aklın Eleştirisi” eserinde; insanın duyuları aracılığıyla tecrübe ettiği dünya ile duyusal olmayan ve hakkında bilgi sahibi olunamayacak dünya arasında ayrım yaptı.
    Bilimsel bilgiyi gösterdi,varlığın genel ilkelerini -işte,Tanrı’nın varoluşu,ruhun ölümsüzlüğü gibi konuları metafizik saydı.
    Aklı üç ayrı devleti idare eden hükümdara benzetti; Teorik Alem, Doğrunun Duyusu Olan Pratik Alem, İyinin Duyusu Olan Estetik Alem!

    *
    Batının özgür akıl ve vicdanın düşünsel türevi lâik temele dayandırarak ulaştığı uygarlık, Atatürk Türkiye’sinin de biricik hedefi oldu. Laik cumhuriyet din’in toplumsal bir bağ ve ortak duyarlık yarattığını kabulle birlikte dinin toplumsal davranışı, sosyal düzeni belirleyen bir sistematik olarak düşünülmesinin yanlış olduğunu değerlendirdi.
    Egemenliğin kutsallığa değil millete, milletin huzur ve refahının da toplumun temel kurumu devletin rejimi ve işleyişini oluşturan sistematikte millete ve insanlığa adanmış özgür bireylerle sağlanmasının metod ve yöntemleri oluştu.
    CHP’nin bu metod ve yöntemlerle pekişmiş aklı -ister, iktidar -ister muhalefette olsun Türk milletinin, ülkesinin ve egemenliğinin belirleyeni ve duruşu oldu.

    *
    Çözüm sürecinde CHP’nin konumunu belirlemek için Başbakan Erdoğan’ın ABD’nin dünyaya demokrasiyi yayma hedefi ile örtüştürdüğü İslam Birliği doğrultusunda başlattığı iki aşamalı İmralı sürecini de anlamak gerekiyor.
    Birinci aşama terör örgütünün silah bırakması ve Türkiye’den çıkması için Kürt Sorununu kısmen halleden fakat tam çözümüne gelecek açan belli değişimler öngörülüyor.
    Kürt Sorunu farklı ideoloji, görüş ve inançta, kapalı siyasi oluşumlarıyla tüm Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen siyasal nicelik ve niteliklerini kazanmasıdır.
    Teminen,yeni Anayasa’da “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kavramı üzerinde odaklaşılma” sağlanacaktır.
    Erdoğan sürecin siyasi hak devri anlamına gelen türden düzenlemeleri kapsamayacağına, Öcalan da dört devlet arasında bölüşülmüş Kürdistan’ın ulus-devlet sınırlarına müdahale edilmeden ama bu sınırları anlamsızlaştıracak sosyo-ekonomik ve siyasi tedbirlerle yetinileceğine işaret ediyor…

    *
    İkinci aşama Öcalan için dört devlet arasında bölüşülmüş Kürdistan’ın çeşitli gruplar yönünden kendisinden başka egemen gücü, kendi üstünde de başka egemenliği kabul etmeyen Kürdistan ulus devletinin kurulması sürecidir.
    İkisi birlikte Türk Kurtuluş Savaşının siyasi manifestosu, cumhuriyet anayasalarında Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının dayanağı olan Lozan Barış Anlaşmasının ihlaline yol açıyor; CHP’nin genleri -elbette bu süreçte, pür dikkat kesilmeyi gerektiriyor…

    *
    İşte, yapılan anlaşma gereği PKK terör örgütü elinde tuttuğu esirleri salıvermiştir.
    Erdoğan KCK tutuklularının da serbest kalacağı beklentisine rağmen 4.Yargı paketini, düşünce-ifade özgürlüğü önünden engellerin kaldırılması ve bu kapsamda birey ve grupların hukuk güvenliğinin sağlanması doğrultusunda beklentileri karşılamayan bir metin olarak TBMM’de ilgili komisyona sunmuştur-ki, bu durum Erdoğan’a -esasen,CHP’ye karşı yeni bir siyasi manevra alanı oluşturuyor.
    Nitekim Kılıçdaroğlu,”Haksız tutuklamalar, uzun süreli tutuklamalar, bütün bunların önüne geçileceği ifade edildi. Bireysel hak ve özgürlüklerin genişletileceği söylendi. Ama öyle anlaşılıyor ki 4. paket bu amaca hizmet etmiyor. Umuyorum komisyonlarda görüşülürken sağduyu egemen olur ve toplumun beklediği sorunlar da büyük ölçüde giderilmiş olur” diyor…
    Şimdi komisyonlarda haksız tutuklanmış generaller ve gazeteciler ile terör suçluları ayrımının nasıl yapılacağı -yoksa, paketin değiştirilmesinde CHP’nin ödün verdiğinden hareketle Kürt Sorunu ve Kürdistan Sorunun çözümüne yol açacak bir anayasanın çıkarılmasına alet mi edileceği bilinmiyor!

    *
    Ya da CHP, TBMM’de hali hazırdaki komisyonlardan daha geniş kapsamlı yetkiye sahip, dışarıdan uzmanların da bünyesinde yer alabileceği Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmasını hararetle talep etmektedir -ki, bunun sonucunun Cumhuriyet’ten rövanş isteyen Erdoğan ve Öcalan’a yaramasının önüne nasıl geçileceği endişe oluşturuyor.

    *
    CHP’nin kurucu aklı Teorik Alem, Pratik Alem ve Estetik Alemi idare eden hükümdarın aklıdır.
    Demek ki CHP’nin iktidarda ya da muhalefette olması önem arzetmiyor.
    O akıl “Kale düşerse, yer de düşer” noktasında bulunuyor…

    14.3.2013

  • AVUSTURYALILAR HİTLER HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?

    AVUSTURYALILAR HİTLER HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?

    Avusturya’nın Nazi Almanya’sı tarafından ilhak edilişinin 75. Yıl dönümünde yapılan anketler Avusturya halkının çok da tekamüle uğramadığını gözler önüne serdi. Anketin sonucuna göre Avusturyalıların 3/5’i seçimlerden etkilenmeyen güçlü bir lider arzusu içinde. Söz konusu anketi Avusturya’nın saygın gazetelerinden Der Standart gerçekleştirdi.

    483924-18

    Der Standart’ın ortaya çıkardığı verilere göre Avusturyalıların %53’ü Almanya ile birleşmeyi Avusturyalıların isteği olarak niteledi. Buna karşın ankete katılanların %46’sı ilhakın Avusturyalıların egemenliğine tecavüz olarak nitelendiği belirtildi. Avusturyalıların %15’i Almanların ilhakına karşı savışılması gerektiğini belirtti.

    Ankette dikkat çeken bir diğer veri ise Avusturyalıların %42’si Almanya tarafından yapılan bir ilhakın durumlarını değiştirmeyeceğini düşündüklerini belirtiyor. Anketin kuşkusuz dikkat çeken en sarsıcı verisi ise  Avusturyalıların %42’sinin Hitler rejimi hakkında “hiç de kötü değildi” şeklinde düşünmesi oldu.

    ileAVUSTURYALILAR HİTLER HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?.

  • Türkiye, turizmde rekabet gücünde nerede kaybediyor?

    Türkiye, turizmde rekabet gücünde nerede kaybediyor?

    Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 Seyahat ve Turizmde Rekabetçilik sıralamasında Türkiye 140 ülke arasında 46. sırada yer aldı.

    71972

    Açıklanan verilere ilişkin değerlendirmelerde bulunan Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Başkanı Çetin Osman Budak şunları kaydetti:

    “Türkiye, Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 Seyahat ve Turizmde Rekabetçilik sıralamasında 140 ülke arasında 46. sırada yer aldı. Aynı kriterlere göre yapılan değerlendirmede 2009 yılında 56., 2011 yılında 50. Sıradaydık. Sıralamadaki yerimizin gözle görülür şekilde ilerleme kaydetmesi mutluluk vericidir.

    Diğer taraftan Türkiye son dört yılda 10 basamak ilerleme kaydetmesine rağmen Batı Avrupa ülkelerinin tümünün ve ABD, Kanada, Japonya, Singapur, G. Kore, Malezya, Katar, Meksika ve Çin gibi ülkelerin de gerisinde kaldı.

    Türkiye sıralamada, Seyahat ve Turizm Mevzuatı, İş Çevresi ve Altyapısı, Turizmde Beşeri, Kültürel ve Doğal Kaynaklardan oluşan üç ana grup, 14 alt grupta toplam 75 tema üzerinden verilen notlarla 46. oldu.

    Türkiye en yüksek notu turizm mevzuatında, en düşük notu ise bilgi-iletişim altyapısında aldı. Alt temalara göre Türkiye’nin dünya sıralamasındaki yeri şu şekilde oldu:

    Temalar         Dünya Sıralamasındaki Yerimiz

    Turizmde Rekabet Gücü           46

    1. Turizm ve Seyahat Mevzuatı           64

    Mevzuat 34

    Çevresel sürdürülebilirlik      95

    Güvenlik        79

    Sağlık-Hijyen   64

    Turizme Öncelik Verme   63

    2. İş Ortamı-Altyapısı          52

    Hava Taşımacılığı Altyapısı     29

    Kara Taşımacılığı Altyapısı     52

    Turizm Altyapısı        45

    Bilgi-İletişim Altyapısı        71

    Turizmde Fiyat Rekabetçiliği    112

    3. Turizmde Beşeri, Kültürel ve Doğal Kaynaklar         27

    İnsan Kaynağı(Eğitim-Kalifiye İşgücü)   68

    Turizmde Çekicilik      35

    Doğal Kaynaklar 78

    Kültür Varlıkları       19

    En iyi skorları şirket kurma kolaylığı, GATS (Hizmet Ticareti) kurallarına uyum,  turizm verilerinin yayınlanması, içme suyuna erişim, havayolu taşımacılığı, karayolu seyahatinde imkanlar, taşıt kiralama şirketlerinin varlığı, Dünya Kültür Mirası listesindeki yerlerinin sayısı, yaratıcı sanatlar, AIDS gibi hastalıkların azlığı gibi faktörlerde elde ettik. Buna karşılık uluslararası çevre koruma sözleşmelerini imzalamaması, yabancıların mülkiyet edinmeleri, terör ve emniyet, hava kirliliği, kamu bütçesinde turizmin payı, akaryakıt fiyatı, dolaylı vergiler, eğitim kalitesi, yabancı eleman çalıştırma, doğal ortamların korunması, otel fiyatları, hastane yatak sayısı, spor tesisleri ise en düşük skorların alındığı konular oldu.

    Türkiye ve Antalya için hayati önem taşıyan turizm sektörümüzde dünya sıralamasındaki yerimizin iyileşmesi memnuniyet veren bir gelişmedir. Ancak dünyada turist sayısı ve turizm gelirinde ilk sıralara oynayan ülkemizin turizmde rekabet gücü sıralamasında sürekli olarak yükselmesi için zayıf yönlerimizi iyi analiz edilmesinde ve gerekli önlemlerin alınması elbette önemli bir husustur.”

  • ‘Medyada Müslüman imajı olumsuz’

    ‘Medyada Müslüman imajı olumsuz’

    Alman medyasının, toplumdaki Müslüman algısının üzerindeki rolü konusunda bir araştırma yapıldı. Araştırma çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. Buna göre, medyada Müslümanlarla ilgili haberler genelde olumsuz.

    DW.DE

    ‘Müslümanlar Almanya’nın bir parçası’

    Almanya Cumhurbaşkanı Gauck, Gençlik İslam Konferansı üyelerini kabul etti. Gauck, Müslümanların inançları ve kültürleri ile Almanya’nın bugün ve gelecekte bir parçası olduğunu söyledi. (08.03.2013)

    İslam din dersi sorunlarla başladı

    Müslümanları sevindiren imza

    Müslüman göçmenlerin uyumu, Almanya gündeminde sık sık yer alan konuların başında geliyor. Zira Alman kamuoyunda göçmenlerin topluma uyum sağlamakta zorlandığı yönünde bir kanı hakim. Peki bu önyargı nereden kaynaklanıyor? Yapılan bir araştırma, Alman basınında Müslümanlarla ilgili yapılan haberlerin çoğunlukla olumsuz algılandığını ortaya koydu. Mercator Vakfı ve Alman Vakıfları Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi’nin araştırmasında elde edilen veriler dikkat çekici.

    Araştırmanın sonuçları, Alman basınında Müslümanlara yönelik olumsuz bir imaj yaratıldığını ortaya koydu. Araştırmada, Müslümanların medyaya nasıl yansıdığı, nasıl bir algı yaratıldığı ve bunun birlikte yaşamı etkileyip etkilemediği mercek altına alındı.

    “Gerçekler çarpıtılıyor”

    Toplam 9 bin 200 kişi ile görüşülerek hazırlanan araştırmanın sonucuna göre, göçmen olmayanların yüzde 71’i, göçmenlerin ise yüzde 74’ü Müslümanlarla ilgili medyada yer alan haberlerin olumsuz olduğu kanısında. Müslüman göçmenlerin oranı ise daha da fazla. Araştırmaya katılan Müslümanların yüzde 82’si Müslümanlarla ilgili olumsuz haberlerin yapıldığını düşünüyor. Araştırmanın sorumlusu Gunilla Fincke, “Bizi şaşırtan nokta, hem Alman toplumundan hem de göçmenlerden Müslümanların medyada çoğunlukla olumsuz yansıtıldığını duymak oldu. Oysa Müslümanlar topluma medyada gösterilenden çok daha iyi uyum sağlıyor. Yapılan haberler, gerçekleri çarpıtıyor. Bir diğer sorumuz da bu olumsuz haberlerin insanlar arasındaki diyaloğu etkileyip etkilemediğiydi. Bu konuda aldığımız cevap bizi rahatlatacak yönde. İnsanlar günlük yaşantılarında birbirleriyle sorun yaşamadan geçiniyor” şeklinde konuştu.

    Uzmanlara göre, olumlu haberler ilgi çekmiyor.

    “Olumlu haberlere yer verilmiyor”

    Fincke, insanlar her ne kadar günlük hayatlarında bu olumsuz haberlerden etkilenmese de medyada yer alan olumsuz haberlerin önyargıları güçlendirebileceğini belirtiyor. Haberlerin genellemeye yol açabilecek şekilde yapılmaması gerektiğine işaret eden uzman, göçmenlerin birlikte yaşama sağladığı katkılarla ilgili çok az haber yapıldığını da sözlerine ekliyor.

    Fincke‘ye göre, sıkça yer verilen olumsuz haberlerin sebeplerinden biri Almanya’da yaşanan siyasi tartışmalar. Bunların başında da Merkez Bankası Yönetim Kurulu’ndaki görevinden istifa etmek zorunda kalan Thilo Sarrazin’in “Almanya Kendini Yok Ediyor” adlı kitabı geliyor. Sarrazin kitabında, Müslüman göçmenlerin Almanya’ya uyum sağlayamadığı ve ekonomik açıdan Almanya’ya yük olduğu tezine yer vermişti. Fincke, ülkede yoğun tartışma yaratan bu kitaba değinerek ‘Bu tartışmaların sıkıntılı bir döneme yol açtığını söyleyebiliriz’ dedi.

    “Göçmenler medyaya”

    Bu noktada basın kuruluşlarına da sorumluluk düştüğünü belirten Fincke, bunun bir sebebini de az sayıda göçmenin Alman medyasında çalışmasına bağlıyor. Yayın organlarının uyum konusunda editoryal yönünü güçlendirmesi ve göçmen kökenli editörler çalıştırması gerektiğini kaydeden Fincke, medya kuruluşlarının tiraj kaygısıyla olumsuz haberlere yer verdiğini ifade ediyor ve daha fazla göçmenin medya sektöründe çalışmasını ve haber merkezlerinin kültürler konusunda daha açık ve bilinçli hareket etmesini istediklerini belirtiyor.

    © Deutsche Welle Türkçe

    Haber: Nalan Şipar

    Editör: Hülya Schenk

    ile’Medyada Müslüman imajı olumsuz’ | ALMANYA | DW.DE | 13.03.2013.

  • Ağaoğlu’ndan Uludağ’a kaçak otel

    Ağaoğlu’ndan Uludağ’a kaçak otel

    Uludağ’da 5 ayrı kısımda biri 7 katlı olmak üzere kaçak yapı inşa eden Ağaoğlu, yıkımı da kılıfına uydurdu

    Yıkım için Uludağ’a giden ekiplerin karşısına jet hızı ile alınan yürütmeyi durdurma kararı çıktı

    Fatih Ormanı Mesire Yeri’nin işletme hakkını Ali Ağaoğlu’nun elinden alan Orman ve Su İşleri Bakanlığı, şimdi de Uludağ şoku yaşıyor. Uludağ’da otel işleten Ali Ağaoğlu’nun, tesisini yasal izinlere aykırı olarak yüzde 70 oranında büyüttüğü ortaya çıktı.

    Ağaoğlu, orman alanında ruhsata aykırı olarak 5 ayrı kısımda, biri 7 katlı bina olmak üzere kaçak yapılar inşa etti. Ormanlık alandaki kaçak yapılaşmanın önlenmesi için dün Ağaoğlu’nun yaptırdığı 7 katlı binayı yıkıma giden ekipler, bir şokla daha karşılaştı.

    Ali Ağaoğlu, yıkımı önlemek için dün öğle saatlerinde mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı çıkarttı. Bakanlık, Uludağ Milli Parkı’nda yaşanan çarpık yapılaşmayı ortadan kaldırarak bölgeyi modern bir çehreye kavuşturmak için harekete geçti.

    Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Uludağ’da kaçak yapılaşma olan otellerin yeniden belirlenen imar planına uygun hale getirilmesini isterken, bu kapsamda estetiği uymayan derme çatma tesisleri de yıkma kararı aldı.

    Bakanlık, Ağaoğlu’na 7 bin 662 metrekarelik alan verirken, bunun sadece bin 800 metrekaresini inşaata açtı. Ancak Ağaoğlu, bu alan dışında ayrıca 435 metrekare taban oturumlu 7 katlı kaçak bina inşa etti. Ağaoğlu, bu ihlalin dışında da ayrı ayrı 49 metrekarelik ara alan, 48 metrekarelik sosyal tesis, 68 metrekarelik su deposu ve 110 metrekarelik LPG tankı da yaptırdı.

    Bakanlık, 18 Şubat’ta Bursa’daki Osmangazi Kaymakamlığı’na ilgili yasa kapsamında müracaatta bulundu. Kaymakamlık da söz konusu işgale men kararı verdi. Bu karar doğrultusunda bakanlık ve Osmangazi Kaymakamlığı ekipleri dün saat 14.00’te binayı yıkmak için teslim almaya giderken, Ali Ağaoğlu öğle saatlerinde Bursa 3. İdare Mahkemesi’nden apar topar yürütmeyi durdurma kararı çıkarttı. Yıkıma gittiklerinde yaşadıkları bu durum, bakanlık yetkililerini de şaşırttı. (haberturk)