Blog

  • Ermenistan bu anlaşmadan ne kazandı diye soruyorlar

    Ermenistan bu anlaşmadan ne kazandı diye soruyorlar

    Zengezur koridoruna Amerikanın burnunu sokmuş olması herkes için büyük sıkıntı.Ermenistan konunun bu şekilde sulandırımış ve sakatlanmış olmasından dolayı mutlu olabilir.Malum ABD’nin bu anlaşmayla İran’ın kuzeyine sokulmuş olması İran’da büyük tepki yarattı.Öyle ki, Zengezur koridoruna alternatif biri Aras koridoru önerdiler.

    Öncelikle bu anlaşma bir savaş sonlandırma anlaşmasıdır.Taraflardan birisi malup, birisi de galiptir. Doğal olarak bu anlaşmadan her iki taraf için denk bir win-win anlaşması beklemek hata olur.

    Ermenistan ne elde ediyor?Barış elde ediyor.Hem Azerbaycan, hem Türkiye’den sınırlarının resmen tanınmasını elde ediyor.Anlaşma sonrasında Ermenistan’ın sınırları Azerbaycan ve Türkiye’nin imzasıyla garanti altına alınmış oluyor.

    Artık Ermenistan’ın milli varlığını son derece zorlayan seferberlik, askeri harcamalarını kısıtlama, buradan elde edeceği kaynakları halkın refahı, devlet ve milletin kalkınması için kullanma imkanını elde ediyor.Ermenistan bu vakitten sonra kendine tıpkı İsviçre, Lihtenştayn, Malta, Monako gibi vergi, bankacılık cenneti olma vizyonu elde ediyor.

    Azerbaycan ve Türkiye ile savaş nedeniyle durmuş olan bütün ekonomik, siyasi faaliyetlerin yeniden başlaması imkanını elde ediyor.Türk sermayesinin Gürcistana girmesiyle ortaya çıkan büyük refah artışının bir benzerini yaşama şansı elde ediyor.

    Özgürce komşularına girip çıkmak, ticaret yapabilmek, eğitim, üretim, gibi faaliyetlerde büyük kolaylıklar elde etme şansı elde ediyor. Bunlar ekonomik, askeri yaptırımlar sebebiyle nüfusu sürekli azalan, giderek kendi içine çökmesi beklenen bir ülke için çok büyük kazanımlardır. Ermenistan ile Türkiye, Azerbaycanın barışması bu anlaşmanın en büyük kazanımıdır.

    Asla ama asla unutmayın, savaş nedeniyle tükenen, küçülen, hırpalanan ve son olarak Karabağ savaşının açık mağlubu Ermenistandır. Ermenistanın bir yenilgi sonrasında barıştan daha fazla bir kazanım elde etmesini beklemek saçmalıktır.

  • SHARInG-MeD  Yaz Okuluna Davet

    SHARInG-MeD  Yaz Okuluna Davet

    Akdeniz Kurak Alanlarının İklim Değişimleri ve Toprak Bozulması Sonucu Bozulan Toprak Sağlığının ve Tarımsal Dayanıklılığın Sağlanması” Konulu SHARInG-MeD  Yaz Okulu” (SHARInG-MeD Soil Health And Agriculture Resilience Through An Integrated Geographical Information System Of Mediterranean Drylands Summer School) Çukurova Üniversitesinde 1-3 Eylül 2025 tarihlerinde düzenlenmektedir. Aynı zamanda 1-4 Eylül 2025 tarihlerinde SHARInG-MeD proje toplantısının ikincisi düzenlenmektedir. Yaz okuluna öncelikli olarak lisasn üsütü (Yüksek Lisan ve Doktora) öğrencilerinin katılımı önemsenmektedir. Lütfen ekteki yaz okulu duyurusunu ilgi duan öğrenci ve tanıdıklarıma duyuralım. 

    Yaz okulunda projenin seçkin bilim insanları içinde Nobel Ödüllü Prof. Dr. Rattan Lal Hoca da uzaktan katılarak “Küresel Sorunların Çözümü İçin Sürdürülebilir Tarım ve Toprak Yönetimi” konusunu işleyeceklerdir. Yaz okulu ve proje toplantıları ekte ve Ç.Ü. Web ortamında;

    https://www.cu.edu.tr/tr/haber-detay/shar%C4%B1ng-med-soil-health-and-agriculture-resilience-through-an-%C4%B1ntegrated-geographical-%C4%B1nformation-system-of-mediterranean-drylands-summer-school

    https://www.cu.edu.tr/tr/haber-detay/sharlng-med-so%C4%B1l-health-and-agr%C4%B1culture-res%C4%B1l%C4%B1ence-through-an-%C4%B1ntegrated-geograph%C4%B1cal-%C4%B1nformat%C4%B1on-system-of-med%C4%B1terranean-drylands/koyanında    

    uzantılarından erişilebilir.

    Not: Program ektedir

    Bilgi paylaşıldıkça önem kazanır anlayışı ile yaz okuluna ilginiz, katılımınız ve  paylaşmanızı bekliyoruz.

    Sharing-MeD Summer School Invitation

    The “SHARInG-MeD Soil Health And Agriculture Resilience Through An Integrated Geographical Information System Of Mediterranean Drylands Summer School” on the topic of “Climate Change and Soil Health Degradation in Mediterranean Arid Areas Resulting from Climate Change and Soil Degradation” will be held at Cukurova University on September 1-3, 2025. At the same time, the second SHARInG-MeD project meeting will be held on September 1-4, 2025. The participation of postgraduate (Master’s and PhD) students is being prioritized for the summer school. Please spread the attached summer school announcement to interested students and acquaintances.

    Nobel Prize-winning Professor Dr. Rattan Lal will also participate remotely in the summer school among the distinguished scientists of the project, discussing “Sustainable Agriculture and Soil Management for Solving Global Issues”. The summer school and project meetings can be accessed at the following links and on the Cukurova University website:

    https://www.cu.edu.tr/en/news-detail/shar%C4%B1ng-med-soil-health-and-agriculture-resilience-through-an-integrated-geographical-information-system-of-mediterranean-drylands-summer-school

    https://www.cu.edu.tr/en/news-detail/sharlng-med-soil-health-and-agriculture-resilience-through-an-integrated-geographical-information-system-of-mediterranean-drylands

    We look forward to your interest, participation, and sharing in the summer school with the understanding that information gains importance when shared.

  • Hayat pahalılığına kimse dayanamıyor…

    Hayat pahalılığına kimse dayanamıyor…

    Türkiye’de hayat pahalılığı ve enflasyon herkesi yakıyor. Rusların katmer katmer ülkeyi terk etmeleri de bu yüzden. Hayat pahalılığına hiç kimse dayanamıyor.

    En fazla göçmeni Kazakistan ve Sırbistan (150 bin) kabul etti; 100 bin kişi Ermenistan’a, 90 bin kişi Türkiye’ye, 70 binden fazlası İsrail’e, yaklaşık 60 bin kişi AB ülkelerine, 30 bin kişi ise ABD’ye yerleşti. Ruslar dünyanın dört bir tarafına dağılıyor.

    Ukrayna’daki çatışmanın başlamasının ardından Ruslar için en çok tercih edilen göç rotalarından biri haline gelen Türkiye, 2024’ten itibaren hızla artan tersine göç eğilimiyle karşı karşıya kaldı. Ruslar gruplar halinde kaçıyor. Ya ülkelerine dönüyor ya da

    Türkiye’de sürekli ikamet eden Rusya vatandaşlarının sayısı, son iki yılda neredeyse yarı yarıya azalarak dikkat çekici bir düşüş gösterdi.

    Rusya’nın Ankara Büyükelçiliği verilerine göre, 2023’te 154 bin olan sayı 2025 itibarıyla yaklaşık 85 bine düştü.

    Başlıca sebepler arasında yaklaşık yüzde 33 oranındaki enflasyon, yıllık yüzde 30’un üzerindeki konut fiyatlarındaki artış ve genel yaşam maliyetlerindeki yükseliş yer alıyor.

    “İzvestiya”ya konuşan Rus vatandaşları, yüksek fiyatların yanı sıra ikamet izninin (VNZH) uzatılmasındaki zorlukların da göç kararında etkili olduğunu aktardı.

    Türkiye’nin popüler bölgeleri Antalya, Alanya ve İstanbul’da 5–10 yıldır ikamet eden bazı kişilerin dahi ikamet izni başvurularının reddedildiği, hatta ev sahibi olanların bile bu durumdan muaf tutulmadığı ifade ediliyor.

    İkamet izninin yenilenmemesi, kişilerin yasal statüsünü kaybederek kaçak duruma düşmesine yol açıyor. Bu durum, uzun yıllardır Türkiye’de yaşayan birçok Rus’u ülkeyi terk etmeye zorluyor.

    Büyükelçilik, yabancıların bazı bölgelerde mülk edinme ve kiralama haklarının sınırlandırıldığını, vergilerin yükseltildiğini ve göçmen denetimlerinin sıkılaştırıldığını duyurdu. Ayrıca, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Ağustos 2024’te turist ikamet izinlerinin artık verilmeyeceğini açıklamıştı.

    The Economist, 24 Şubat 2022 sonrası Rusya’dan yaşanan siyasi göçün, 1920’lerden bu yana en büyük dalga olduğunu yazdı.

    Re: Russia verilerine göre, en fazla göçmeni Kazakistan ve Sırbistan (150 bin) kabul etti; 100 bin kişi Ermenistan’a, 90 bin kişi Türkiye’ye, 70 binden fazlası İsrail’e, yaklaşık 60 bin kişi AB ülkelerine, 30 bin kişi ise ABD’ye yerleşti. Bugüne kadar böylesine dalgalı şekilde Türkiye’den ayrılmadı. Rusların çoğu da Kazakistan ve Sırbistan’a göç ediyor.

    İkamet etme artık sorun haline geliyor. Bunun peşine düşenler bir çok şeyi geride bırakıyor.

    O nedenle ortaya çıkan tablo hiç de iç açıcı değil. Kimseler beğenmiyor. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya “Herkes gönlünce tatil yapamayacak. Kuralların yerine getirilmesine herkes özen göstermelidir. Türkiye giriş çıkışı belli olmayan bir han değildir” diyor.

  • Avrupalı turist azalıyor…

    Avrupalı turist azalıyor…

    Avrupa demek medeniyet demek, para demek. Zor anlarda kıvrak zekası ile çözüm bulan demektir. Bu satırlar yazılırken Avrupa’da görev yapmakta olan arkadaşlarımız” Avrupa’dan artık eskisi gibi turist beklemeyin” diyordu. Kısacası Avrupa’dan artık eskisi gibi turist gelmeyecek. Gelenler de yeterli sayılmıyor.

    ETC’nin son anketite göre, Avrupalıların % 72’si Eylül 2025’e kadar seyahat etmeyi planlıyor.  Ancak bu oran geçen yılın aynı dönemine göre % 3 daha düşük. En yksek oranlar % 80 ile Polonya ve % 78 ile İngiltere’de. Güney Akdeniz Avrupası % 41 ile hâlâ en popüler bölge ancak ilgi 8 puan düştü. Türkiye’ye ilgi ve pay bu ve gelecek yıl aynı kalırken 2029’a doğru düşecek.

    Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda, İtalya, Belçika, İsviçre, İspanya, Polonya ve Avusturya’da 6 bin kişi ile yapılan ankete göre, köklü turizm destinasyonları, gezginlerin % 53’ünü çekiyor. %35’i daha az popüler turizm destinasyonlarını tercih ederken, % 13’ü ise daha az bilinen yerlere kaçmayı planlıyor.

    Uygun fiyatlar (%22), destinasyon güvenliği (%18) ve hoş ve istikrarlı hava koşulları (%14), Avrupalıların önümüzdeki altı ay içinde destinasyon seçimini etkileyen ana faktörlerdir.

    Seyahatle ilgili en acil endişeler arasında seyahat fiyat enflasyonu (%17), ekonomik durum ve kişisel finans (%14), Rusya ve Ukrayna arasında devam eden savaş (%14) ve Orta Doğu’daki gerginlik (%9) yer alıyor.

    İngiltere pazarında; İspanya %16, Fransa %10, İtalya %7 ve Yunanistan %7 pay alırken,

    Almanya’da ;İspanya %6, Avusturya %6, Fransa %5, İtalya %5 ve Yunanistan %4 ile öne çıkıyor.

    Akdeniz, bu sezon en çok rağbet gören bölge olmaya devam ediyor. İspanya ilk sırada yer alıyor (%13, bir önceki yıla göre %5 artış), onu İtalya (%10), Fransa (%8) ve Yunanistan (%6) takip ediyor. Türkiye 2025 ve 2026’da 6,8 pay alırken 2029’da 6,6 düşecek.

    Türkiye’nin güney kıyıları, doğa ile iç içe, özgün ve ilham verici tatil deneyimleri arayanlar için benzersiz seçenekler sunuyor. Ege’den Akdeniz’e uzanan Marmaris, Datça, Fethiye, Göcek, Kalkan ve Kaş rotası, tarihi, doğal güzellikleri, muhteşem koylarının yanı sıra konsept otelleriyle de fark yaratıyor. Türkiye’nin lider seyahat pazaryeri enuygun.com yaz sezonunda en çok tercih edilen koyları ve konaklama konseptlerini listeledi. 

    Marmaris: Doğanın Kalbinde Konforlu Kaçış

    Marmaris, eşsiz güzellikteki koylarıyla Ege’nin en özel rotalarının başında geliyor. Turkuaz renkteki sakin suları ve yemyeşil doğasıyla Amos, Turunç, Kumlubük, Selimiye ve Bozburun gibi koylar, doğa tutkunları ve deniz severler için adeta bir cennet. Bördübet, Selimiye ve Hisarönü gibi saklı cennetleri, orman içinde butik oteller ve sadece tekneyle ulaşılan özel koylarıyla Marmaris’te düşlediğiniz tatili yapabilirsiniz. 

    Doğayla İç İçe Konum: Çoğu otel deniz manzaralı, ormanlık alanlara yakın ya da koylara yürüme mesafesinde yer alıyor. 

    Geniş Konaklama Seçenekleri: Lüks tatil köylerinden butik otellere kadar her bütçeye ve tatil anlayışına hitap eden alternatifler bulunuyor. 

     Zengin Olanaklar: Açık büfe restoranlar, havuz, plaj erişimi, spa, çocuk aktiviteleri ve tekne turları gibi olanaklar da mevcut. 

    Enuygun.com’un önerilerinden biri de kristal berraklığındaki denizi ve Palamutbükü, Hayıtbükü, Ovabükü ile Kargı gibi bakir koylarıyla Ege’nin eşsiz güzelliklerini alabildiğine sunan Datça. Datça, dalış ve şnorkelle su altı keşifleri için de ideal bir destinasyon. Bölgede, doğayla uyumlu şekilde tasarlanmış taş evlerden oluşan minimalist otellerin yanı sıra sürdürülebilirlik anlayışıyla hizmet veren butik konaklama alternatifleri de bulunuyor. 

    Doğayla Uyumlu Mimari: Taş evler, ahşap detaylar ve sade tasarımlarla çevreye duyarlı, estetik yapılar mevcut. 

    Sessiz ve Sakin Atmosfer: Gürültüden uzak, huzurlu bir konaklama sunan küçük ölçekli tesisler yer alıyor. 

     Butik ve Samimi Hizmet: Kişiye özel yaklaşım, yerel lezzetler ve sıcak misafirperverlik ön planda. 

    Fethiye: Özgürlükle Huzurun Kesiştiği Rota

    Turkuaz renkli denizi ve Ölüdeniz, Kelebekler Vadisi, Kabak ve Gemiler Koyu gibi büyüleyici koylarıyla güneyin Ege ve Akdeniz’in en gözde destinasyonlardan bir diğeri de Fethiye. Tarihi ve doğal güzellikleriyle ziyaretçileri cezbeden Fethiye, dalış, kano, şnorkel ve özellikle dünyaca ünlü yamaç paraşütü aktiviteleri için de oldukça elverişli.

    Manzara ve Konum Avantajı: Çoğu otel deniz, dağ veya vadi manzaralı. Konaklama yerleri çoğunlukla Ölüdeniz, Kayaköy, Faralya gibi doğayla iç içe bölgelerde yer alıyor. 

    Geniş Konsept Seçenekleri: Her şey dahil resort otellerden butik taş evlere, glamping alanlarından bungalovlara kadar çok çeşitli konaklama alternatifleri mevcut. 

     Doğa ve Aktivite Dostu: Oteller, yamaç paraşütü, tekne turları, yürüyüş rotaları gibi doğa aktivitelerine kolay erişim sağlanabiliyor ve genellikle bu deneyimlere yönelik hizmetler sunuluyor. 

    Mavi yolculuk ve yat tutkunlarının vazgeçilmez durakları arasında yer alan Göcek,  sakin denizi ve bakir doğasıyla Türkiye’nin en özel, en eşsiz tatil rotalarından biri. Ege’nin incisi Göcek’te, Yalancı Boğaz, Bedri Rahmi, Sarsala, Boynuzbükü ve Göbün gibi doğallığını koruyan birçok koy bulunuyor. Sadece tekneyle ulaşılabilen bu koylar, berrak suları, zeytin ve çam ağaçlarıyla çevrili yapısı ve huzurlu atmosferiyle seyahat severleri büyüler nitelikte güzelliklere sahip. 

    Doğayla Uyumlu Lüks: Oteller genellikle yeşillikler içinde, zarif ve sade mimariye sahip, doğaya zarar vermeden konfor sunuyor. 

    Sakin ve Butik Konaklama: Göcek’te oteller çoğunlukla butik ve az odalı.  Sakinlik, huzur ve kişiye özel hizmet anlayışı hakim. 

    Marina ve Tekne Erişimi: Birçok otel, marinaya, koylara, yakın konumda yer alıyor.

    Enuygun.com’un diğer bir önerisi   tertemiz denizi ve etkileyici koylarıyla Akdeniz’in eşsiz tatil beldelerinden Kalkan. Çoğu koya araçla veya tekneyle kolayca ulaşılan Kalkan’da Fırnaz Koyu, Hidayet Koyu, Kaputaş, ve Akçagerme gibi noktalar sessizliği, doğal güzellikleriyle öne çıkıyor. Yamaçlara kurulmuş deniz manzaralı villaları ve sonsuzluk havuzlu butik otelleriyle Kalkan, su altı zenginlikleri sayesinde dalış ve şnorkel için de elverişli Patara Plajı gibi tarihi zenginliklere yakınlığı ve bölgenin mimari dokusuna uygun konaklama seçenekleriyle Kalkan, estetik ve konforu buluşturan gözde beldelerden. 

    Manzaralı Konaklama: Otellerin çoğu deniz manzaralı teraslara, sonsuzluk havuzlarına ve panoramik gün batımı noktalarına sahip. 

    Butik ve Şık Tasarım: Kalkan’da oteller genellikle butik tarzda, zarif dekorasyonuyla samimi bir atmosfer sunuyor. 

    Sessiz ve Yüksek Standartlı Hizmet: Kalabalıktan uzak, huzurlu bir ortamda, özenli hizmet sunan küçük ve kaliteli tesisler bulunuyor. 

    En berrak ve etkileyici koylarına sahip bir diğer rota da Kaş. Turkuazın bin bir tonunu sunan Limanağzı, serinliğiyle canlandıran Büyük Çakıl ve adeta bir tabloyu andıran Kaputaş gibi koylar, Kaş’ın en gözde koylarının başında geliyor. Yüzme, şnorkel ve dalış gibi su aktiviteleri için de uygun olan bu koylar, seyahat severleri eşsiz gün batımlarıyla da büyülüyor. 

    Manzara ve Doğa İç İçe: Birçok otel denize nazır konumda yer alıyor. Akdeniz’in büyüleyici manzarasını odalardan izlemek mümkün. 

    Butik ve Sıcak Atmosfer: Kaş’taki oteller genellikle küçük ölçekli, samimi ve kişiye özel hizmet anlayışına sahip. 

    Huzurlu ve Sessiz Konaklama: Gürültüden uzak, sakinlik arayanlara hitap eden oteller, dingin bir tatil için ideal ortam sunar.

  • BAHÇELİ’NİN ÇAĞRISI

    BAHÇELİ’NİN ÇAĞRISI

    Siz kimden yanasınız, açık seçik söyleseniz de bizlerde bilsek, ona göre tavır alsak. Hem milliyetçi hem önder Apo’cu olunur mu?

    Bahçeli’nin çağrısı üzerine, “Yeni ve Sivil Anayasa yapma” iştahı kabardı birilerinde.

    Mecliste bir komisyon oluşturulup, yeni Anayasa yapılacakmış çok katılımla.

    Yani kabahatlerine ortak arıyorlar.

    Yaşı seksene gelmiş bir emekli eğitimci olarak soruyorum, tüm muhalefet partilerine, sizler

    neyin peşindesiniz?

    Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir ulus devlettir. Kurucu kimlik tanımlanmıştır ve bu özellik, mevcut Anayasa’nın bağlayıcı maddeleri ile güvence altına alınmıştır.

    Sn. Bahçeli ve diğerleri, burada sizi rahatsız eden nedir, hangi maddelerdir?

    Karnınızdan konuşmayıp açıkça söyleseniz olmaz mı?

    Türkiye Cumhuriyeti de diğer demokratik ülkelerde olduğu gibi bazı etnik guruplara sahiptir. Bu asla göz ardı edilemez.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, tüm toplumu kucaklayarak ayırım gözetmeksizin her türlü haktan eşit şekilde faydalandırmak üzere özenle hazırlanmıştır. Hangi etnik gurup, Türkün faydalandığı bir haktan faydalanamıyor? Vekil mi olamıyorlar, Cumhurbaşkanı mı olamıyorlar, eğitimde eşit mi değiller, mahkemelerde farklı bir uygulama mı yapılıyor?

    Bundan daha büyük hak olabilir mi?

    Dayanağını ve zemini 1924 Anayasasından alan mevcut Anayasa, TBMM’ne tanıdığı yetki sınırlarında günün koşullarına göre yeterince değiştirilmiş ve içeriğinde hiçbir topluluğa, diğerinden ayrıcalıklı ve üstün haklar tanıyacak bir ayrımcılık içermemektedir.

    Dünyanın demokratik pek çok ülkesinde olduğu gibi, elbette bizim ülkemizde de dönemsel olarak bazı yönetimsel sorunlar yaşanmaktadır; şimdiki gibi.

    Ama bu olumsuz sorunlardan tüm vatandaşlarımız aynı oranda etkilenmektedir.

    Bu, genel anlamda bir insan hakları ihlalidir.

    Olumsuzluğu da yönetenlerin, Anayasa tanımazlığından kaynaklanmaktadır. Anayasa kararları herkesi ve her kurumu bağlar ilkesi ve zorunluluğuna karşın, “Anayasa kararlarına uymuyorum, saygı da duymuyorum” anlayışı en büyük olumsuzluktur.

    Bu ihlal ve bundan kaynaklanan sosyo-ekonomik sorunları kasıtlı olarak, bir etnik topluluğun münferit sorunu haline getirerek, buradan ucu ÖZERKLİĞE açılacak ayrıcalıklı taleplerde bulunmak, bu taleplere siyaseten alet olmak, milli kimliği ortadan kaldıracak bir Anayasa talep etmek, ucu dışarda olan sinsi bir plandır.

    Ve mevcut Anayasa’ya yapılmış aleni bir kalkışmadır, hiçbir mazeretle de izah edilemez.

    Gördüğüm kadarı ile hızla gelişen olaylar karşısında kafası karışan asil milletim, bu olanları büyük bir sabır ve endişe ile izlemektedir. Susuyor olması, kimseye cesaret vermesin. 

    Bu millet o kadar asil ve tepkilidir ki tarihteki tanımı, “Çarıklı Erkanıharp”tir.

    Günü geldiğinde, “Atını nallamasını da itini bağlamasını da çok iyi bilir.”

    Cevabını günü geldiğinde demokratik olarak sandıkta güçlü bir şekilde verecektir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

    Lütfen ülkenin kodları ile oynamayın. 

    Bu yolda yürüyenler, tarihin tozlu sayfalarında İBRETLE anılacaklardır.

    Esen kalınız.

  • Bodrum esnafı derin bir nefes aldı…

    Bodrum esnafı derin bir nefes aldı…

    Bodrum’a 2 gemi 3 bin 906 turist getirdi

    Muğla’nın Bodrum ilçesine gelen ‘Brilliance of the Seas’ ve ‘Aroya’ isimli yolcu gemileri, toplam 3 bin 906 yolcu getirdi. Bahamalar bayraklı 294 metre boyundaki Brilliance of the Seas, sabah saatlerinde Kuşadası Limanı’ndan Bodrum’a geldi.

    Deniz yolu ile gelenler çarşı-Pazar demeden gezip alış-veriş yapıyor. Bu da Bodrum esnafının derin bir nefes almasını sağlıyor.

    Rusya’daki yolcu Hakları Birliği (OOP), yabancı hava yolu şirketlerinin Rus yolcuların haklarını ihlal etmeleri halinde yasal yaptırımların artırılmasını önerdi. 

    Kommersant’ın haberine göre birlik tarafından hazırlanan teklif, son haftalarda yaşanan bagaj yükleme sorunlarının ardından ortaya çıktı.  

    Türk Hava Yolları’nın (THY) 9-10 Ağustos’taki Antalya-Vnukovo seferlerinde 730 bagajın uçağa alınmadığı ve daha sonra ek bir uçuşla gönderildiği bildirildi. THY, bu uygulamayı, havaalanı kapanmaları ihtimaline karşı ek yakıt taşıma zorunluluğuyla açıkladı. OOP ise yaptırımın yalnızca THY’ye değil, yolcu haklarını sistematik olarak ihlal eden tüm yabancı taşıyıcılara uygulanması gerektiğini savunuyor. 

    OOP Başkanı ve Ulaştırma Bakanlığı Kamu Konseyi Başkan Yardımcısı İlya Zotov, ihlallerin sürmesi halinde yabancı hava yolu şirketlerinin uçuş sıklıklarının düşürülmesini önerdi. Bu düzenlemenin yüksek sezonun bitiminde, Sonbahar-Kış tarifesi ya da Ocak ayı başında devreye alınması planlanıyor. 

    Zotov, mevcut yasal çerçevenin yolcu haklarını yeterince korumadığını, bireysel girişimlerle sonuç alınamadığını ve yaptırımların caydırıcı olabileceğini ileri sürdü. Benzer şikâyetler, Mayıs ayında yaşanan havaalanı kapanmalarında da gündeme gelmiş, THY ve EgyptAir’e yönelik yemek, konaklama ve yolcu tahliyesi eksiklikleri rapor edilmişti.

    Konuya ilişkin değerlendirmeler ise farklılık arzediyor. Bazı uzmanlar, THY’nin geçmişte de Rus yolculara karşı olumsuz tutum sergilediğini iddia ederek bu tür önlemlere destek verdi. Ancak sektördeki kaynaklar, uçuş sayılarının azaltılmasının bilet fiyatlarını yükselteceğini ve kalan şirketlerde kapasite sorunlarına yol açacağını dile getirdi.  

    Bazı uzmanlar, THY’nin geçmişte de Rus yolculara karşı olumsuz tutum sergilediğini iddia ederek bu tür önlemlere destek verdi. Ancak sektördeki kaynaklar, uçuş sayılarının azaltılmasının bilet fiyatlarını yükselteceğini ve kalan şirketlerde kapasite sorunlarına yol açacağını dile getirdi.  

    Turizm sektörü temsilcileri ise özellikle tatil destinasyonlarında yalnızca el bagajıyla seyahat etmenin çoğu zaman mümkün olmadığını belirtiyor. Bu nedenle yolculara, aktarma sürelerini uzatmaları, hatta gerekirse gece konaklamalı bağlantılar planlamaları tavsiye ediliyor. Özellikle farklı biletler üzerinden yapılan seyahatlerde, bağlantılı uçuşlara yetişememe riskine karşı ek zaman bırakılması gerektiği belirtiliyor. (TürkRus)

    Bodrum’a 2 gemi 3 bin 906 turist getirdi

    Muğla’nın Bodrum ilçesine gelen ‘Brilliance of the Seas’ ve ‘Aroya’ isimli yolcu gemileri, toplam 3 bin 906 yolcu getirdi. Bahamalar bayraklı 294 metre boyundaki Brilliance of the Seas, sabah saatlerinde Kuşadası Limanı’ndan Bodrum’a geldi.

    Bodrum ziyaretinin ardında Kıbrıs’ın Limassol Limanı’na hareket edecek gemide ağırlıklı olarak Amerikalı olmak üzere toplam 2 bin 560 yolcu, 858 personel bulunuyor. İlçeye gelen ikinci gemi ise Malta bayraklı 335 metre boyundaki Aroya sabah saatlerinde İstanbul Limanı’ndan gelen gemi, gece saatlerinde Rodos Limanı’na hareket edecek. Gemide büyük kısmı Suudi, toplam 1346 yolcu, 1319 personel bulunuyor.

  • Siyaset Pazara Döndü: Çürüme Yerlerde, Türkiye’de Yatay Geçişler ve Siyasal Erozyon Analizi

    Siyaset Pazara Döndü: Çürüme Yerlerde, Türkiye’de Yatay Geçişler ve Siyasal Erozyon Analizi

    Türkiye’de son günlerde artan partiler arası yatay geçişler, özellikle CHP’den AKP’ye belediye başkanlarının geçişi, siyasal sistemin etik, kurumsal ve demokratik temellerinde ciddi aşınma yaratmıştır. CHP’li Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu ile birlikte 5 ve diğer partilerden 3 belediye başkanının AKP’ye geçmesi ve yani bu sürece eşlik eden toplam dokuz belediye başkanının transferi, siyaset sahnesinde “pazar mantığı” ile hareket edildiği izlenimini güçlendirmiştir (TGRT Haber, 2025).

    Bu gelişmeler, yalnızca bir partinin iç sorunu değil, tüm siyasal sistemin değerler, normlar ve aidiyet anlayışında derin bir kırılmaya işaret etmektedir. Partiler arası geçişlerin hızlanması, seçmen nezdinde güven erozyonuna ve ideolojik bulanıklığa yol açmaktadır. Bu durum, demokratik temsilin anlamını zayıflatan, siyaset alanını “fiyatı en yüksek olanın kazandığı” bir pazara dönüştüren yapısal bir çürümenin habercisidir.

    1. Antropolojik Perspektif: Siyasal Kültürün Aşınması

    Antropolojik açıdan siyasal aidiyet, bir topluluğun kimliğinin önemli bir parçasıdır. Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi gibi köklü partiler, yalnızca politik programlarıyla değil, taşıdıkları kültürel ve tarihsel sembollerle de bir kimlik taşırlar. Ancak son yıllarda yatay geçişler, bu sembollerin partinin 6 Ok ilkeleri ve kurucusu Atatürk’ün vizyonundan kopmalarıyla birlikte anlamını yitirdiğini göstermektedir. Bu durum, Clifford Geertz’in “kültürel sistemin çözülmesi” olarak tanımladığı sürecin siyasal alandaki bir yansımasıdır (Geertz, 1973).

    Normatif antropolojiye göre, siyasal kurumlara olan sadakat, modernleşme süreçlerinde kurumsal güveni besler. Ancak siyasi aktörler, aidiyet yerine kişisel çıkar ve fırsatçılığı öncelediğinde, toplumun kurumlara bakışı bozulur. Son günlerde CHP’den AKP’ye geçişler, seçmen nezdinde bir “ahlaki boşluk” yaratmakta, partilerin tarihsel konumlarıyla uyuşmayan bir kimlik değişimi olarak algılanmaktadır.

    Bu aşınma, partiler arası geçişlerin “pazar mantığı” ile açıklanmasına yol açmaktadır: Siyasi pozisyon, ideolojiye değil, en fazla kaynak veya avantaj sağlayan aktöre yönelmektedir. Bu durum, siyasal kültürün yerleşmiş değerlerden koparak, çıkar merkezli ilişkiler ağına dönüşmesini hızlandırır.

    1. Psikolojik Perspektif: Güven Erozyonu ve Fırsatçı Davranışlar

    Seçmen psikolojisinde, siyasi temsilcilerden beklenen en temel unsur tutarlılıktır. Leon Festinger’in “bilişsel uyumsuzluk teorisi”ne göre, bireyler kendi değerleri ile temsilcilerinin davranışları çeliştiğinde rahatsızlık duyar (Festinger, 1957). CHP’den AKP’ye geçişler, bağlı seçmenlerde güçlü bir ihanet hissi uyandırarak bu uyumsuzluğu tetikler.

    Siyasi aktörler açısından ise yatay geçişler, örgütsel yalnızlık, kariyer beklentileri veya güç merkezine yakınlaşma gibi motivasyonlarla açıklanabilir. Bu davranışlar, etik normlardan çok pragmatizmin ön planda olduğu bir zihinsel çerçevede ortaya çıkar. Psikolojik olarak bu, “hayatta kalma stratejisi”dir; ancak toplumsal algıda güven kaybını derinleştirir.

    Bu süreç, seçmenlerde “politik tükenmişlik sendromu”nu besler. İdeallerin terk edilmesi, siyaset kurumuna olan inancı zayıflatır. Bazı CHP’lilerin Zafer Partisi veya İYİ Parti gibi alternatiflere yönelmesi, bu tükenmişliğe karşı bir milli savunma refleksi olarak okunabilir.

    1. Sosyolojik Perspektif: Kurumsal Zayıflama ve Aidiyet Krizi

    Sosyolojik açıdan bakıldığında, partiler arası yatay geçişler, kurumsal yapıların güçsüzleştiğini gösterir. CHP’nin ideolojik aidiyetini kaybederek “gökkuşağı” niteliğinde bir partiye dönüşmesi, üyelik ve temsil ilişkilerinde netlik kaybına yol açmıştır. Bu durum, Anthony Giddens’ın “yapılaşma teorisi”nde belirttiği gibi, kurumların toplumsal düzenin taşıyıcı unsuru olma işlevini zayıflatır (Giddens, 1984).

    Aidiyet krizi, sadece parti içinde değil, tüm siyasi sistemde bulaşıcı bir etki yaratır. AKP, MHP ve DEM gibi partilerden gelen isimlerin CHP içinde üst düzey görevlere gelmesi, parti kimliğini bulanıklaştırmıştır. Bu, seçmenin “partinin neyi temsil ettiğini” sorgulamasına yol açmıştır.

    Seçim sonuçlarına yansıyan katılım düşüşü ve kararsız seçmen oranındaki artış, bu sosyolojik erozyonun somut göstergeleridir. 2024 yerel seçimleri sonrası yapılan anketlerde, seçmenin %27’sinin “hiçbir partiye güvenmiyorum” cevabını vermesi, kurumsal çözülmenin boyutunu ortaya koymaktadır (Konda, 2024).

    1. Siyaset Bilimi Perspektifi: Demokrasi ve Parti Sistemi Kırılganlığı

    Siyaset bilimi açısından, demokratik sistemin sağlıklı işleyişi için partilerin ideolojik tutarlılık, kurumsal sadakat ve şeffaflık ilkelerine bağlı kalması gerekir. Giovanni Sartori’nin “parti sistemleri” teorisine göre, ideolojik bulanıklık ve aşırı hareketlilik, parti sistemini istikrarsızlaştırır (Sartori, 1976).

    CHP’den AKP’ye geçişler, parti üyeliğinin anlamını zayıflatmakta, siyasi rekabetin ilkesel boyutunu gölgelemektedir. Bu durum, seçmen nezdinde “kimliksiz siyaset” algısını güçlendirmiş ve yeni alternatif arayışlarını hızlandırmıştır .

    CHP de olduğu gibi bu tür bir kırılganlık, demokratik denetim mekanizmalarının zayıflamasına yol açar. Parti sadakati yerine “pazar mantığı” hâkim olduğunda, siyaset, kamu yararını gözeten bir alan olmaktan çıkar; kişisel çıkar pazarlığına dönüşür.

    Sonuç

    Son günlerdeki belediye başkanı transferleri, Türkiye’de siyasetin bir “pazar” mantığına doğru evrildiğini, ideolojik ve etik temellerin zayıfladığını göstermektedir. Bu durum, yalnızca parti içi dengeleri değil, toplumun tüm siyasi sisteme olan güvenini de sarsmaktadır.

    Seçmen, bu süreçte giderek daha fazla pasifleşmekte, alternatif arayışları hızlanmakta ve politik tükenmişlik duygusu yaygınlaşmaktadır. Bu tablo, demokratik sistemin yeniden yapılanması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

    Siyasi partilerin, ideolojik çizgilerini netleştirerek, kurumsal sadakati güçlendirerek ve etik ilkelere bağlı kalmayı yeniden merkeze alarak bu erozyonu durdurması mümkündür. Aksi halde “siyaset pazarı”nda çürüme daha da derinleşecek ve demokratik kültürün yeniden inşası çok daha zor hale gelecektir.

    Kaynakça

    •   Festinger, L. (1957). A theory of cognitive dissonance. Stanford University Press.
    •   Geertz, C. (1973). The interpretation of cultures. Basic Books.
    •   Giddens, A. (1984). The constitution of society: Outline of the theory of structuration. University of California Press.
    •   Sartori, G. (1976). Parties and party systems: A framework for analysis. Cambridge University Press.
    •   Norris, P. (2011). Democratic deficit: Critical citizens revisited. Cambridge University Press.
    •   Mair, P. (2013). Ruling the void: The hollowing of Western democracy. Verso Books.
    •   Köker, L. (2010). Demokrasi ve Türkiye’de parti sisteminin yapısal sorunları. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 65(3), 103–122.
    •   Özbudun, E. (2015). Turkish politics and political institutions. Palgrave Macmillan.
    •   KONDA Araştırma. (2024). Türkiye’de seçmen eğilimleri raporu. https://konda.com.tr
    •   Yüksek Seçim Kurulu (YSK). (2024). 31 Mart 2024 Yerel Seçimleri Sonuçları.
    •   Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). (2024). Seçmen katılım ve nüfus verileri.
    •   TGRT Haber. (2025, 12 Ağustos). CHP’li belediyeler AK Parti’ye geçiyor: Siyaset gündemine bomba gibi düştü. https://www.tgrthaber.com/politika/chpli-belediyeler-ak-partiye-geciyor-siyaset-gundemine-bomba-gibi-dustu-3241183
    •   Gazete Pencere. (2025, 13 Ağustos). CHP kulislerinden gelen iki iddia: AKP’ye geçecek ve siyaseti bırakacak. https://www.gazetepencere.com/yazarlar/chp-kulislerinden-gelen-iki-iddia-akpye-gececek-ve-siyaseti-birakacak-667981h
    •   Birikim Dergisi. (2024, 5 Nisan). Seçim sonrası riskler, fırsatlar ve potansiyeller. Birikim Haftalık. https://birikimdergisi.com/haftalik/11719
    •   Tarrow, S. (2011). Power in movement: Social movements and contentious politics (3rd ed.). Cambridge University Press.
    •   Inglehart, R., & Welzel, C. (2005). Modernization, cultural change, and democracy: The human development sequence. Cambridge University Press.
    •   Tekin, Y. (2019). Türkiye’de parti geçişleri ve siyasal etik. Siyaset Bilimi Dergisi, 7(2), 45–68.
  • Sinema Öğrencileri Altın Portakal Sahnesinde!

    Sinema Öğrencileri Altın Portakal Sahnesinde!

    Türkiye’nin en köklü film festivali Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, bu yıl da sinema öğrencilerini “Sinema Okulları Öğrenci Filmleri Yarışması”nda buluşturuyor.

    24 Ekim – 2 Kasım 2025 tarihleri arasında bu sene 62.’si gerçekleştirilecek festivalde; sinema eğitimi alan öğrencileri desteklemek, onları profesyonel çevrelerle bir araya getirmek ve yaratıcı potansiyellerini güçlendirmek amacıyla Sinema Okulları Öğrenci Filmleri Yarışması gerçekleştirilecek.

    Türkiye genelindeki sinema eğitimi veren kurumlar katılım sağlayabildiği yarışmaya her kurum en fazla 15 dakika uzunluğunda olan bir film ile başvuru yapabilecek. Sinema Okulları Öğrenci Filmleri Yarışması’na 1 Ekim 2024 – 30 Temmuz 2025 tarihleri arasında yapılmış eserler katılabilecek.

    Festivalin internet sitesinden yapılacak başvurular için son tarih 12 Eylül 2025, Cuma saat 18.00 olarak belirlendi.

    Festivalde finale kalan okullar ve öğrenciler, festival programındaki yerli ve yabancı son dönem filmlere akredite olacak; festival süresince sinema profesyonelleriyle bir araya gelecekler. Yarışmada “En İyi Film” seçilen öğrenci filmi, Altın Portakal heykelciğiyle ödüllendirilecek.

    İlki geçen yıl gerçekleştirilen yarışmada birincilik ödülü, Maltepe Üniversitesi öğrencisi Abdülhalim Erez’in yönettiği “Sistem” adlı filme verildi. Altın Portakal’da geçtiğimiz yıl Jüri Özel Ödülü’nü kazanan film ise Kastamonu Üniversitesi öğrencisi Ramazan Yakut’un yönetmenliğini yaptığı “Döngü” olmuştu.

    Katılım şartları, yönetmeliğe buradaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

  • Serpme kahvaltı ve açık büfe yasaklanacak…

    Serpme kahvaltı ve açık büfe yasaklanacak…

    Her şey dahil açık büfe ikramında insanlar alıyor yemiyor ve milyonlarca lira çöpe gidiyor.

    Açık büfe ve serpme kahvaltıda israfı azaltmak için planlanan düzenleme ile, serpme kahvaltının istenildiği kadar kişi tarafından yenilmesinin önü açılacak. Otellerde ise her şey dahil yerini ‘yiyeceğini seç’e bırakacak.

    Eninde sonunda açık büfe kalkacak. Milyonlarca yiyecek-içecek artık çöpe gitmeyecek.

    Soru şu:

    Her şey dahil sisteme alışmış insanlar bu uygulamaya nasıl tepki verecek Otellerdeki doluluk oranı düşecek mi?

    Türkiye İsrafı Önleme Vakfı’nın raporuna göre Türkiye’de her yıl ortalama 23 milyon ton gıda israf edildiği, meyve-sebzelerin yaklaşık yüzde 35’i sofraya ulaşmadan çöpe gittiği ifade edildi. Vatandaş, kamudaki israfın önlenmesini ve kamu kaynaklarının etkili kullanılmasını talep ederken, Sabah gazetesinden Betül Alakent’in haberine göre, Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu gıda israfına dair kapsamlı bir rapor hazırlayarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunacak. Konunun Meclis’e taşınmasıyla birlikte yapılacak kanuni düzenlemelerle israf sona ermesi, serpme kahvaltıda mekânların kişi dayatmasının da önüne geçilmesi planlananlar arasında.

    Cumhurbaşkanlığı Tarım ve Gıda Politikaları Kurulu Üyesi ve Tüm Restoranlar ve Turizmciler Derneği (TÜRES) Başkanı Ramazan Bingöl, serpme kahvaltıların yüzde 50’sinin çöpe gittiğini söyledi. Bingöl, konua daha açıklık getirdi:

    “Bu israf mekânların kişi sayısı dayatmasıyla daha da büyüyor. Mesela üç ya da dört arkadaş iki kişilik serpme kahvaltıyla rahatlıkla doyabilir ancak birçok mekân kişi sayısı dayatması yapıyor. Daha fazla ürün getiriyor. Bazılarına hiç el bile değmeden masadan alınıyor. Tabağa konulan ama dokunulmayan yiyecekler doğrudan çöpe gidiyor Otellerin açık büfelerinin de bir israf düzeni olduğu artık herkes kabul ediyor. Çok çeşit var deyip insanlar her şeyden alıyor ancak yemiyor. Milyonlarca lira çöpe gidiyor”

    Önce şunu söyleyelim:

    Fiyatlar yarı yarıya düşecek.

    Otelciler daha çok kazanacak. İnsanlar alışacak.

    Turistler yapılan bu değişiklere alışacak.

    Daha önce dünyanın birçok yerindeki otel daha önce her şey dahilde çalışıyordu. Oradaki insanlar nasıl alıştıysa buradakiler de alışacak. Çünkü bunun hesabı kitabı yapılmış durumda.

    Bu uygulamadan turistler de karlı çıkacak. Az para ödenecek. Özellikle kalabalık ailelerin bütçesi fazla sarsılmayacak. Turistlerin bütçelerinin fazla sarsılmayası alışmaya yatkın hale gelecek. Kısaca otelciler kadar turistler de bu işten karlı ayrılacak.

  • Alaska Zirvesi ( II. Yalta) : Ukrayna ve Küresel Stratejik Dengeler Üzerine Analiz

    Alaska Zirvesi ( II. Yalta) : Ukrayna ve Küresel Stratejik Dengeler Üzerine Analiz

    21. yüzyılın uluslararası ilişkileri, klasik güç dengelerinin ötesine taşınmış, psikolojik strateji ve çok kutuplu oyunların sahasına dönüşmüştür. Ukrayna krizi, yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değil, küresel sistemin yeniden şekillendiği bir laboratuvar olarak değerlendirilmektedir. Alaska zirvesi, bu bağlamda sadece bir barış görüşmesi değil, küresel güç oyunlarının psikolojik ve stratejik üstünlükleri test ettiği kritik bir platformdur.

    Zirve, özellikle Trump ve Putin’in öngörülemez tarzları üzerinden şekillenmiş ve masada görünen barış arayışlarının ardında uzun vadeli stratejik hedefler, psikolojik üstünlük ve zaman kazanma çabalarını barındırmaktadır.

    Ukrayna, bu süreçte yalnızca bir çatışma sahası değil, aynı zamanda enerji güvenliği, ticaret rotaları ve bölgesel denge açısından merkezi bir rol üstlenmektedir. Alaska zirvesi, Ukrayna’nın egemenliği ve Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisi üzerinde belirleyici sonuçlar doğuracak bir dönemeçtir. Bu nedenle, masadaki müzakereler ve stratejik hamleler yalnızca diplomatik bir süreç değil, küresel güç dengelerinin yeniden yazıldığı bir laboratuvar olarak ele alınmalıdır.

    Aktör Profilleri: Trump ve Putin

    Donald Trump, klasik anlamda bir devlet adamı değil, uluslararası ilişkilerde “kısa vade de iş bitirici” olarak tanımlanabilecek bir figürdür. Onun dış politikası, ideolojik bir dava veya uzun vadeli stratejik hedefler üzerine değil, pazarlık ve marka stratejisi temeline oturmaktadır. “24 saatte çözerim” veya “büyük anlaşmalar yaparım” gibi vaatler, politika değil, pazarlık kozu ve kamuoyuna yönelik bir stratejik iletişim aracıdır. Trump, masada müttefikleri çoğunlukla yan parseller olarak değerlendirmektedir; ana hedefi, kendi stratejik üstünlüğünü güvenceye almak ve kişisel marka değerini artırmaktır. Bu yaklaşım, zirvede müttefiklerin endişelerini veya Avrupa’nın çıkarlarını ikincil plana itme potansiyeline sahiptir (Wall Street Journal, 2025).

    Vladimir Putin ise tamamen farklı bir stratejik profil çizmektedir. O, bir “ kısa vade de iş bitirici” değil, bir diplomatik ve politik satranç”” ustasıdır. Masaya oturmasının amacı, barış görüşmesi yapmak değil, sahada elde ettiği kazanımları diplomatik olarak tescil ettirmektir. Putin’in stratejisi, iki boyutlu bir oyun üzerine kuruludur: askeri sahada üstünlüğü sağlamak ve diplomatik masada psikolojik baskı ile rakipleri yıpratmak. Bu yaklaşımın temelini “ Sabırlı , Zamana Yayan  Yıpratma Doktrini” oluşturur; Batı’nın sabırsızlığı ve stratejik aceleciliği, Rus lider için en güçlü kozlardan biridir. Zamanın Putin lehine işlediği gerçeği, onun uzun vadeli planlarını daha da güçlendirmektedir (Council on Foreign Relations, 2025).

    Zirvenin formatı ve aktörlerin masadaki konumlanışı, psikolojik üstünlüğün açık bir göstergesidir. Ukrayna lideri Zelenskiy’nin masada olmaması, yalnızca diplomatik ve politik bir eksiklik değil, bilinçli bir stratejik mesajdır: “Senin kaderin, senin yokluğunda çizilecek.” Bu durum, Avrupa’yı denklem dışı bırakırken, Trump ve Putin’in stratejilerini güçlendiren bir mesaj sunar. Masadaki planlar, sızdırılan Rus ültimatomları ve olası ABD gizli planları ışığında değerlendirildiğinde, zirvenin somut barış değil, stratejik üstünlük ve zaman kazanma platformu olduğu görülür (Polonya İstihbarat Raporu, 2025).

    Trump’ın öngörülemez ve kaotik tarzı, bir zayıflık gibi algılanabilir; ancak bu yaklaşım, Nixon döneminde Kissinger tarafından uygulanan “Deli Adam Teorisi”nin günümüzdeki bir versiyonudur. Masadaki belirsizlik, rakipleri sürekli olarak olası en kötü senaryolara hazırlamak ve psikolojik baskı oluşturmak için kullanılmaktadır. Bu durum, Putin’in kararlarını sınırlayabilir ve masadaki dengeyi Trump lehine kısmen çevirebilir.

    Bu bağlamda, Alaska zirvesinde liderlerin profilleri, yalnızca kişilik özelliklerinden ibaret değildir; aynı zamanda uluslararası güç dengelerini ve diplomatik hamleleri belirleyen stratejik araçlardır. Trump ve Putin’in farklı yaklaşımları, zirvenin doğasını ve olası sonuçlarını doğrudan şekillendirmektedir.

    Türkiye ve Avrupa’nın Rolü ile Jeopolitik Bağlantılar

    Alaska zirvesi bağlamında Türkiye ve Avrupa, yalnızca soylemde arabulucu veya gözlemci konumunda değildir; bu aktörler, bölgesel dengeyi belirleyen stratejik oyuncular olarak goruldugunden daha fazla kismende olsa sahnededir. Türkiye’nin pozisyonu, diplomatik nezaketin ötesinde, soğuk bir stratejik kurnazlığı yansıtmaktadır. Eski Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Trump’a yönelik “çabalarını destekliyoruz” açıklaması, resmi dilde bir diplomatik nezaket olarak görülse de, Ankara’nın perde arkasındaki önceliği Karadeniz’de oyun dışında kalmamak ve stratejik avantajını korumaktır (Ankara Diplomasi Raporu, 2025).

    Türkiye’nin İstanbul’da dörtlü zirve önerisi, masaya dahil olmanın ve bölgesel karar süreçlerini şekillendirme isteğinin diplomatik bir tezahürüdür. Bu girişim, Türkiye’nin üç temel stratejik motivasyonunu yansıtır: hayatta kalma, çıkar ve koz kullanma. Güçlü bir Ukrayna ve Türkiye , Karadeniz’de Rusya’yı, AB ve ABD’yi ileriki dönemlerde dengeleyen bir sigorta işlevi görebilir; dolayısıyla Ukrayna’nın egemenliği Türkiye’nin bölgesel güvenliği için kritik bir faktördür. Öte yandan, bu durum Ukrayna’nın yeniden inşasında ve savunma sanayi projelerinde (ör. KAAN motorları) işbirliği, Türkiye için ekonomik ve teknolojik çıkar alanı yaratacaktır. Son olarak, Türkiye, kriz sürecindeki diplomatik rolünü, ABD’ye yönelik stratejik şantaj aracı olarak da kullanabilmektedir (Middle East Institute, 2025).

    Avrupa Birliği ise, masadaki eksiklikleriyle dikkat çekmektedir. Zirvede Avrupa’nın doğrudan yer almaması, Putin’in ve Trump’ın stratejisinin bir parçasıdır: Avrupa’yı denklem dışı bırakmak ve Batı ittifakının iç bütünlüğünü test etmektedir. Bu durum, Avrupa’nın diplomatik etkinliğini azaltırken, Rusya’nın ve ABD ‘nin masadaki psikolojik üstünlüğünü pekiştirir. Çünkü, eğer Avrupa masada olursa, Avrupa’nın tepki süresi ve koordinasyon yeteneği, zirvenin sonuçlarını doğrudan etkileyebilecek kritik bir faktördür (European Council on Foreign Relations, 2025).

    Jeopolitik bağlam, yalnızca aktörlerin diplomatik pozisyonlarıyla sınırlı değildir. Kuzey Buz Denizi, Zengezur koridoru, Ukrayna üzerinden geçecebilicek olan  İpek Yolu’nun bir kolu ve Karadeniz enerji koridorları, zirvenin sonuçlarını belirleyecek stratejik alanlardır. Bu bölgeler, enerji güvenliği, ticaret rotaları ve askeri denge açısından kritik öneme sahiptir. Türkiye ve Avrupa, bu alanlarda kontrol ve erişim stratejilerini masaya yansıtarak, yalnızca bölgesel değil, küresel güç dengelerini de etkilemektedir.

    Nihayetinde, Türkiye ve Avrupa’nın Alaska zirvesindeki görünmeyen ama hesapta olan  rolü, klasik diplomatik çerçevelerin ötesinde, çok boyutlu stratejik çıkarların ve jeopolitik hesapların ürünüdür. Bu aktörlerin sahadaki etkisi, sadece zirvenin sonuçlarını değil, 21. yüzyılın bölgesel ve küresel güç dengelerini belirleyecek önemde bir parametre olarak öne çıkmaktadır.

    Küresel Stratejik Bağlam: ABD, BRICS ve Çin Perspektifi

    Alaska zirvesi, yalnızca bölgesel bir çatışmayı çözme girişimi değil, küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir II. Yalta  platformu olarak değerlendirilmelidir. ABD, zirvede Trump aracılığıyla hem kendi iç politikasındaki hesapları hem de uluslararası stratejik önceliklerini masaya yansıtmaktadır. Trump’ın öngörülemez tarzı, hem müttefikleri hem de rakipleri üzerinde psikolojik baskı yaratmakta; ABD’nin diplomaside geleneksel ittifak mekanizmalarını bypass ederek hızlı sonuç alma amacı güttüğü izlenimini doğurmaktadır (Brookings Institution, 2025).

    BRICS ülkeleri ve Çin ise Alaska zirvesini yakından izlemektedir. Rusya’nın elde ettiği diplomatik ve askeri üstünlük, BRICS blokunu güçlendiren bir örnek teşkil ederken, Çin’in küresel etkisi ve ekonomik projeleri (ör. Kuşak ve Yol Girişimi) dolaylı olarak zirveye entegre olmaktadır. Çin, özellikle Kuzey Buz Denizi ve Kuzey Pasajı üzerinden enerji ve ticaret koridorlarına erişim perspektifini değerlendirmektedir. Bu bağlamda zirve, Çin için hem diplomatik bir gözlem hem de stratejik senaryoları test etme fırsatıdır (Center for Strategic and International Studies, 2025).

    ABD’nin NATO üzerindeki etkisi, zirvede dolaylı bir parametre olarak öne çıkar. Trump’ın “büyük adam diplomasisi”, müttefikleri ikincil plana iterek, Batı ittifakının koordinasyon yeteneğini sınamaktadır. Bu yaklaşım, Avrupa’nın stratejik özerkliğini test ederken, ABD’nin kısa vadeli stratejik üstünlük elde etmesine olanak tanır. Ancak uzun vade de, NATO içindeki güven ve dayanışma mekanizmalarının aşınması, bölgesedeki ABD ve AB arasındaki  istikrarı tehdit edebilir (Atlantic Council, 2025).

    Enerji ve ticaret koridorları, zirvenin sonuçlarını doğrudan etkileyen kritik faktörlerdir. Ukrayna üzerinden geçen doğal gaz hatları, Karadeniz enerji rotaları ve önümüzde açılacak olan Zengezur koridoru, yalnızca bölgesel değil küresel ekonomik güvenliği de belirleyebilecektir. BRICS ve Çin’in ekonomik stratejileri, bu koridorların gelecekteki kullanımını etkileyecek ve ABD ile Avrupa’nın diplomatik hamlelerini şekillendirecek kapasitededir.

    Sonuç olarak, Alaska zirvesi, ABD, BRICS ve Çin perspektifinden çok boyutlu bir güç mücadelesinin sahnesidir. Zirvede alınacak kararlar, yalnızca Ukrayna’nın geleceğini değil, küresel enerji dengelerini, ticaret rotalarını ve uluslararası güç dengesini yeniden tanımlayacak kritik etkiler yaratacaktır.

    Ukrayna’nın Stratejik Önemi ve Sahadaki Gelişmeler

    Ukrayna, Alaska zirvesi bağlamında yalnızca bir çatışma sahası değil, küresel jeopolitik dengelerinde belirleneceği stratejik bir ülkedir. Ülke, Avrupa ile Asya arasındaki enerji ve ticaret koridorları, işlevsel olacak bir Zengezur geçidi ve Kuzey Pasajı projeleri açısından kritik bir konuma sahiptir. Bu bağlamda, Ukrayna’nın sahadaki askeri durumu, diplomatik masadaki pazarlık güçlerini doğrudan etkiler (International Crisis Group, 2025).

    Sahadaki gelişmeler, Putin’in uzun vadeli stratejisini doğrular niteliktedir. Rusya, Ukrayna’nın doğu ve güney bölgelerinde elde ettiği kazanımları diplomatik olarak tescil ettirmek istemektedir. “İstanbul Artı” olarak sızdırılan plan, yalnızca bir barış önerisi değil, Ukrayna’nın egemenliğini sınırlayan bir ültimatom niteliğindedir. Plan, işgal edilmiş bölgelerden çekilmeme, Kırım’ın Rusya’ya ait kabul edilmesi ve ordunun sınırlanması gibi maddeleri içermekte, böylece Ukrayna’nın bağımsız karar alma kapasitesini fiilen ortadan kaldırmaktadır (Wall Street Journal, 2025).

    ABD tarafında ise, sızdırıldığı iddia edilen 99 yıllık “çatışmayı ve mevcut durumu dondurma planı”, kısa vadeli bir çözüm gibi görünse de, uzun vadede çatışmayı çözmeyip sorunları bir sonraki nesle aktaracak bir stratejik hamle olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, Avrupa’nın enerji güvenliği ve piyasaların stabilizasyonu gibi ekonomik hedefleri ön planda tutarken, Ukrayna’nın egemenliğini zayıflatma ve bağımlı yapma  riski taşımaktadır. Bu bağlamda, sahada elde edilen kazançlar, diplomatik süreçler tarafından sınırlanmakta veya geçici olarak dondurulmaktadır (Polonya İstihbarat Raporu, 2025).

    Ukrayna lideri Zelenskiy’nin zirvede bulunmaması, stratejik bir eksiklik değil, bilinçli bir mesajdır. Masada olmamak, Ukrayna’nın kaderinin diğer aktörler tarafından şekillendirileceğine dair psikolojik bir baskı yaratmaktadır. Bu durum, sadece liderler arası ilişkiyi değil, aynı zamanda ülkenin ulusal egemenliği ve uluslararası meşruiyetini de etkilemektedir.

    Bu bağlamda, Ukrayna, Alaska zirvesinde yalnızca müzakere konusu değil, küresel güçlerin stratejik hesaplarının merkezindeki bir aktördür. Sahadaki askeri gelişmeler, diplomatik planlar ve uluslararası stratejiler, ülkenin egemenliğini ve bölgesel istikrarı belirleyen temel parametreler olarak öne çıkmaktadır. Bu Zirve, Ukrayna’nın geleceğini şekillendirecek kritik kararların alındığı bir dönemeç olarak değerlendirilmektedir.

    Enerji, Ticaret ve Kuzey Pasajı Bağlamında Stratejik Öngörüler

    Alaska zirvesi, enerji ve ticaret koridorları bağlamında küresel güç dengelerini doğrudan etkileyen bir platformdur. Ukrayna üzerinden geçen doğal gaz hatları ve Karadeniz enerji rotaları, Avrupa’nın enerji güvenliğinin temelini oluştururken, Rusya’nın enerji ihracatını politik bir araç olarak kullanmasına olanak tanımaktadır. Bu nedenle enerji koridorları, yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda diplomatik ve askeri bir güç aracıdır (International Energy Agency, 2025).

    Kuzey Pasajı ve Kuzey Buz Denizi üzerinden açılacak yeni ticaret yolları, Çin ve Rusya’nın stratejik çıkarlarını pekiştirmektedir. Bu rotalar, Avrupa ve ABD’nin geleneksel  olarak kontrol ettigi Atlantik ticaret yollarına olan bağımlılığını azaltmakta ve Asya ile Avrupa arasındaki doğrudan bağlantıları güçlendirmektedir. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi projeleri, bu yeni koridorları ekonomik ve lojistik anlamda desteklemekte, BRICS ülkelerinin bölgesel nüfuzunu artırmaktadır (Center for International Maritime Security, 2025).

    Türkiye, enerji ve ticaret koridorları üzerinden hem bölgesel hem de küresel stratejik koz elde etmektedir. Karadeniz’in güvenliği, Türkiye’nin NATO ve ABD ile Rusya ilişkilerinde kritik bir parametre olurken, Zengezur koridoru gibi projeler üzerinden strejisini bu “ata oynayarak” (bir cesit hayal ve kumar, çünkü ABD 99 yıllığına koridoru kiraladı) ekonomik ve diplomatik avantaj sağlamayı “ummaktadır “. Ankara’nın diplomatik hamleleri, enerji ve ticaret yollarının kontrolünü sağlama ve bölgesel dengeyi yönlendirme amaçlıdır (Ankara Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2025).

    Batı’nın enerji bağımlılığı ve piyasaların istikrarı, Rusya’nın Alaska zirvesindeki pazarlık gücünü artıran bir faktördür. Rusya, enerji arzını bir diplomatik araç olarak kullanarak, hem NATO ülkelerinin sabrını test etmekte hem de uzun vadeli jeopolitik kazanımlarını güvence altına almaktadır. Bu durum, Avrupa’nın enerji güvenliği politikalarını yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmaktadır.

    Özetle, enerji ve ticaret koridorları, Alaska zirvesinde alınacak kararların merkezinde yer almaktadır. Kuzey Pasajı, Karadeniz ve Ukrayna üzerinden geçen hatlar, yalnızca ekonomik bir araç değil, aynı zamanda diplomatik ve askeri dengeyi belirleyen kritik parametreler olarak öne çıkmaktadır. Zirvenin sonuçları, enerji güvenliği, ticaret rotaları ve küresel güç dengeleri açısından uzun vadeli etkiler yaratacaktır.

    Askeri Strateji ve Sahadaki Dinamikler

    Alaska zirvesi bağlamında askeri strateji, yalnızca sahadaki çatışma alanını değil, masadaki pazarlık gücünü de doğrudan etkilemektedir. Putin’in stratejisi, sahada elde ettiği kazanımları diplomatik süreçte tescil ettirmek ve Batı’yı yıpratma doktriniyle psikolojik üstünlük sağlamak üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, yalnızca Rusya’nın askeri kapasitesini değil, zamanın kendi lehine işlediğini bilen uzun vadeli stratejik hesaplarını da yansıtmaktadır (RAND Corporation, 2025).

    Ukrayna’nın savunma stratejisi ise masadaki eksikliği ve uluslararası desteğe olan bağımlılığı ile şekillenmektedir. Zirvede Zelenskiy’nin bulunmaması, sahadaki askeri başarıların diplomatik pazarlıkta yeterince temsil edilememesi anlamına gelmektedir. Bu durum, Ukrayna ordusunun ve devlet kurumlarının sahadaki durumlarını koruma kapasitesini sınırlandırmakta ve stratejik özerkliği zayıflatmaktadır.

    ABD ve NATO’nun askeri varlığı, özellikle Doğu Avrupa’daki savunma hatları ve lojistik destek üzerinden değerlendirilmektedir. Trump’ın “büyük adam” diplomasisi, müttefiklerin rolünü ikincil plana iterken, NATO’nun koordinasyon yeteneğini test etmektedir. Bu yaklaşım, sahadaki askeri güç dengeleri üzerinde dolaylı bir etki yaratmakta ve Rusya’nın diplomatik üstünlüğünü pekiştirmektedir (NATO Defense Analysis, 2025).

    Enerji ve ticaret koridorlarıyla birleşen askeri strateji, Kuzey Buz Denizi, Zengezur ve Karadeniz bölgelerinde kritik bir öneme sahiptir. Bu bölgelerdeki kontrol, yalnızca ekonomik ve diplomatik avantaj değil, aynı zamanda savaş durumunda hızlı müdahale ve lojistik üstünlük sağlamaktadır.  Bu durumda Türkiye’nin Karadeniz’deki rolü, sahadaki dengeyi belirleyen stratejik parametrelerden biri olarak öne çıkmaktadır.

    Bu durumda, Alaska zirvesi askeri strateji açısından sadece sahadaki güç dengesini değil, masadaki pazarlık gücünü ve diplomatik üstünlüğü de şekillendiren kritik bir platformdur. Putin’in uzun vadeli planları, ABD’nin kısa vadeli hamleleri ve Ukrayna’nın savunma kapasitesi, zirvenin sonuçlarını doğrudan etkileyen temel faktörler olarak öne çıkmaktadır.

    Psikolojik Operasyonlar ve Diplomatik Algı Yönetimi

    Önümüzdeki Alaska zirvesi, sahadaki güç dengelerinden bağımsız olarak psikolojik ve diplomatik stratejilerin yoğun şekilde sahneye çıktığı bir platform olacağı aşikardır. Trump’ın öngörülemez, kaotik tarzı, yalnızca bir zayıflık gibi görünmekle kalmaz; aksine, Nixon döneminde Kissinger tarafından geliştirilen “Deli Adam Teorisi”nin 21. yüzyılda donemin versiyonu  olarak uygulanmaktadır. Bu strateji, rakibi, masada ne yapacağı belli olmayan bir muhatap olarak algılamaya zorlamakta ve psikolojik üstünlük sağlamaya odaklı bir stratejidir (Foreign Policy Research Institute, 2025).

    Putin ise masada yalnızca fiziksel varlık değil, uzun vadeli stratejik algıyı yönetmek için oturmaktadır. Zelenskiy’nin zirvede olmaması, Ukrayna’nın kaderinin masada belirlenmesine dair güçlü bir mesajdır. Bu durum, hem Ukrayna hem de Batı için psikolojik bir baskı yaratmakta; sahadaki kayıpların diplomatik pazarlıkta telafi edilemeyeceği algısını güçlendirmektedir.

    Trump’ın müttefikleri görmezden gelmesi, diplomatik algıyı kendi lehine çevirmek için bilinçli bir tercihtir. ABD içindeki ve dışındaki gözlemciler, müttefiklerin rolünü ikincil plana iten bu yaklaşımı, Amerika’nın kısa vadeli kazanç sağlama stratejisi olarak değerlendirmektedir. Masadaki kontrol, yalnızca topraklar veya planlar üzerinde değil, psikolojik üstünlük ve algı yönetiminde de belirleyici olmaktadır (Council on Foreign Relations, 2025).

    Türkiye’nin diplomatik manevraları da psikolojik bir oyunun parçasıdır. Ankara, “arabuluculuk” ve “görünür liderlik” çerçevesi altında, Karadeniz’de oyun kurma kapasitesini göstermek istemekte ve masadaki konumunu bu sekilde güçlendirmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin bu hamleleri, yalnızca bölgesel güvenlik ve enerji koridorları için değil, aynı zamanda ABD ve Avrupa’ya yönelik diplomatik mesajlar için de önem taşımaktadır.

    Bu bağlamda, önümüzdeki Alaska zirvesinde psikolojik operasyonlar ve diplomatik algı yönetimi, masadaki fiziksel ve diplomatik unsurlardan ayrı olarak değerlendirilemez. Trump’ın kaotik pazarlık yaklaşımı, Putin’in uzun vadeli stratejik algısı ve Türkiye’nin arabuluculuk hamleleri, zirvenin küresel etkilerini ve sonuçlarını belirleyen temel psikolojik parametreler olarak öne çıkmaktadır.

    Türkiye’nin Stratejik Rolü ve Karadeniz Denklemi

    Alaska zirvesi bağlamında Türkiye, hem coğrafi konumu hem de diplomatik ve askeri kapasitesi nedeniyle bir anlamda merkezi bir aktör konumundadır. Karadeniz, Ankara için yalnızca bir iç deniz değil, bölgesel güç dengesini belirleyen stratejik bir alan olarak ön plana çıkmaktadır. Zirvede Türkiye’nin rolü, sahadaki güç dengesi ve enerji koridorlarının güvenliği ile doğrudan ilişkilidir (Ankara Stratejik Araştırmalar Merkezi, 2025).

    Türkiye’nin “İstanbul’da dörtlü zirve” teklifi, diplomatik bir nezaketin ötesinde, masadaki stratejik pozisyonun korumaya çalışma anlamına gelmektedir. Ankara, Karadeniz’de kendi dahil olmadığı bir denklem kurulmasını engelleyerek, sahadaki karar alma süreçlerine doğrudan müdahil olmayı hedeflemektedir. Bu durum, Türkiye’nin hem bölgesel güvenlik hem de enerji ve ticaret koridorları üzerindeki etkinliğini pekiştirmek isteminden kaynaklanmaktadır.

    Türkiye’nin motivasyonu yalnızca diplomatik statü ile sınırlı değildir. Güçlü bir Ukrayna ve Turkiye, Karadeniz’de Rusya’nın “yayılmacı hamlelerini” dengeleyen bir sigorta görevi görmektedir. Aynı zamanda, Ukrayna’nın yeniden inşası ve savunma sanayi işbirlikleri, Türkiye için ekonomik ve teknolojik kazanımlar sağlamaktadır. Özellikle KAAN projesi ve Ukrayna motor teknolojileri, Ankara’nın savunma kapasitesini artıran stratejik unsurlar olarak değerlendirilmektedir (Turkish Defense Review, 2025).

    Bunun yanı sıra Türkiye, ABD ve NATO ile ilişkilerinde diplomatik kozlarını kullanmaktadır. Zirvede  dolayli olarak önümüzdeki dönem için oynadığı arabuluculuk rolü, ABD’ye yönelik Suriye ve PKK/YPG politikaları bağlamında bir baskı ve şantaj kartı olarak işlev görmektedir. Türkiye, bölgesel ve küresel dengeyi yönlendirme kapasitesini, masada görünür liderlik ve arabuluculuk stratejisi ile pekiştirmek istemektedir. Bunları Türkiye sessiz diplomasi ile yapmaya çalışmaktadır.

    Bu bağlamda, Türkiye’nin Alaska zirvesindeki rolü, yalnızca dolaylı bir diplomatik görünürlük sağlamakla sınırlı değildir. Karadeniz’deki stratejik dengeyi korumak, enerji ve ticaret koridorlarını güvence altına almak ve bölgesel politikalar üzerinde etkin bir pozisyon elde etmek, Ankara’nın temel hedefleri olarak öne çıkmaktadır. Böylece Türkiye, bu süreçte hem bölgesel hem de küresel düzeyde kritik bir aktör konumunu güçlendirmektedir.

    Yeni Dünya Düzeni ve Küresel Jeopolitik Etkiler

    Alaska zirvesi, yalnızca Ukrayna ve Karadeniz bağlamında değil, küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir süreç olarak değerlendirilebilir. Zirvede alınacak kararlar ve yürütülen müzakereler, 21. yüzyılın II. Yalta düzeninin parametrelerini belirleme potansiyeline sahiptir. ABD’nin kısa vadeli kazanç odaklı hamleleri, Rusya’nın uzun vadeli stratejik planları ve Çin’in ekonomik ve diplomatik hamleleri, küresel güçlerin etkileşim şeklini yeniden tanımlamaktadır (Brookings Institution, 2025).

    BRICS ülkeleri, zirveye dolaylı etkileri üzerinden katılmakta, ABD ve NATO merkezli düzenin dışında alternatif bir ekonomik ve diplomatik alan yaratmayı hedeflemektedir. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, Rusya’nın enerji ve ticaret koridorları stratejisi ile birleşerek, ABD ve Avrupa’nın geleneksel üstünlüğünü dengelemektedir. Bu durum, küresel ekonomide çok kutuplu bir yapının güçlenmesini beraberinde getirmektedir.

    NATO ve Avrupa’nın durumu ise kırılgan bir dengeyi işaret etmektedir. Zirvede Zelenskiy’nin yokluğu ve Trump’ın müttefikleri ikincil plana iten diplomatik yaklaşımı, Avrupa’nın koordinasyon kapasitesini test etmektedir. Bu durum, Batı ittifakının zayıflamasına ve Rusya’nın diplomatik ve psikolojik üstünlük kazanmasına zemin hazırlamaktadır. Avrupa’nın enerji bağımlılığı ve piyasaların istikrarı, Rusya’nın masadaki pazarlık gücünü artıran bir parametre olarak öne çıkmaktadır.

    Türkiye ve diğer bölgesel aktörlerin zorunlu stratejik hamleleri, yeni dünya düzeninde kritik rol oynamaktadır. Türkiye’nin Karadeniz ve Zengezur koridorundaki etkinliği, enerji ve savunma sanayi işbirlikleri ile diplomatik algı yönetimi, bölgesel dengeyi şekillendiren kilit unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, yalnızca bölgesel değil, küresel politikaları da etkileyen bir güç dinamiği yaratmaktadır (Chatham House, 2025).

    Kısaca bu durumda, Alaska zirvesi, yeni dünya düzeninin kurallarının yazıldığı bir platform olarak değerlendirilebilir. Küresel güçler arasındaki etkileşim, çok kutuplu bir yapının güçlenmesi, Batı ittifakının sınavı ve bölgesel aktörlerin stratejik konumları, zirvenin uzun vadeli küresel etkilerini belirlemektedir. Ukrayna ve Karadeniz merkezli gelişmeler, yalnızca bölgesel değil, küresel jeopolitik dinamiklerin şekillenmesinde belirleyici rol oynamaktadır.

    Enerji Politikaları ve Kuzey Pasajı’nın Jeopolitik Önemi

    Alaska zirvesi bağlamında enerji politikaları, masadaki kararları ve küresel güç dengelerini doğrudan etkileyecek kritik bir faktördür. Rusya’nın enerji ihracatı, hem Avrupa hem de küresel piyasalarda stratejik bir kozdur. Zirvede ele alınan meseleler, yalnızca Ukrayna’nın geleceği ile sınırlı kalmayıp, enerji güvenliği, piyasaların istikrarı ve Batı’nın bağımlılık düzeyini yeniden şekillendirmektedir (International Energy Agency, 2025).

    Kuzey Pasajı, Rusya için ekonomik ve stratejik bir fırsat olarak öne çıkmaktadır. Artan Arktik erişim, enerji nakliyesi ve ticaret koridorları açısından alternatif bir yol sunmakta ve geleneksel Atlantik ve Akdeniz rotalarına olan bağımlılığı azaltmaktadır. Bu durum, Rusya’nın masadaki diplomatik ve ekonomik pazarlık gücünü güçlendiren önemli bir faktördür. Pasajın kontrolü, yalnızca lojistik değil, aynı zamanda küresel enerji ve ticaret piyasalarına doğrudan müdahale kapasitesi sağlamaktadır.

    Türkiye ve diğer bölgesel aktörler, enerji koridorları ve ticaret yolları üzerinden stratejik manevralarını sürdürmektedir. Karadeniz’den Zengezur’a ve diğer bir hat olan Azerbaycan, Gürcistan ve Turkiye’ye  uzanan hatlar, enerji, ticaret  ve savunma sanayi işbirliklerinin güvenliği açısından kritik önemdedir. Ankara, enerji ve lojistik koridorlarını kısmen kontrol ve koridorlara etki ederek, hem Batı hem de bölgesel güçler nezdinde pazarlık gücünü artırmaktadır (Turkish Energy and Strategy Review, 2025).

    ABD ve Çin arasındaki enerji rekabeti de masada dolaylı bir etki yaratmaktadır. Çin’in Arktik ve Kuşak-Yol Girişimi projeleri (cunku  ayni zamanda kuzey buz denizindeki kuzey pasajının onemli bir kısmı “non man bölgesidir”), Rusya ile ekonomik işbirliği ve enerji anlaşmaları üzerinden yürütülmektedir. Bu durum, ABD’nin Avrupa ve NATO üzerindeki etkisini sınırlarken, Rusya ve Çin’in birlikte küresel enerji piyasalarında baskı kurmasını kolaylaştırmaktadır.

    Sonuçta, Alaska zirvesinde enerji politikaları ve Kuzey Pasajı’nın kontrolü, yalnızca ekonomik kazanç değil, diplomatik ve stratejik üstünlüğü belirleyen anahtar unsurlar olarak ortaya çıkmaktadır. Rusya’nın enerji stratejisi, Batı’nın bağımlılığı, Çin’in ekonomik manevraları ve Türkiye’nin bölgesel koridor kontrolü, zirvenin küresel etkilerini doğrudan şekillendiren temel dinamiklerdir.

    BRICS, NATO ve ABD’nin Çok Kutuplu Dünyadaki Pozisyonu

    Alaska zirvesi, çok kutuplu dünya düzeninin güç dengesini anlamak açısından kritik bir platform olacagi acıktır. Günümüzde, BRICS ülkeleri, ABD ve Avrupa merkezli mevcut sistemin dışında alternatif bir ekonomik ve diplomatik alan inşa etmeye çalışmaktadır. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile Rusya’nın enerji ve ticaret koridorları, Batı’nın geleneksel üstünlüğünü sınırlandıran somut stratejik hamleler olarak öne çıkmaktadır (Brookings Institution, 2025).

    NATO, dolaylı olarak bu zirvede karşı karşıya kaldığı diplomatik ve stratejik testlerle kırılganlığını göstermektedir. Zelenskiy’nin yokluğu ve Trump’ın müttefikleri ikincil plana iten pazarlık yaklaşımı, ittifakın koordinasyon kapasitesini ciddi şekilde sınamaktadır ve sorgulamaktadır. Bu durum, Avrupa ülkelerinin hem enerji bağımlılığı hem de savunma stratejilerindeki kırılganlığıyla birleştiğinde, Batı ittifakının sahadaki etkinliğinin ve masadaki dayanıklılığının azalmasına neden olmaktadır.

    ABD, Alaska zirvesinde kısa vadeli kazanç ve psikolojik üstünlük odaklı hareket ederek, müttefiklerini ikinci planda bırakma stratejisi izlemektedir. Trump’ın “deli adam” pazarlık tarzı, uzun vadeli bir strateji yerine hızlı ve öngörülemez kazanımlar sağlama amacını taşımaktadır. Ancak bu yaklaşım, çok kutuplu dünya düzeninde ABD’nin kontrol kapasitesini test eden bir deneme niteliği taşımaktadır (Council on Foreign Relations, 2025).

    BRICS’in rolü ise, ekonomik ve diplomatik alternatifler yaratmakla sınırlı değildir. Üye ülkeler, küresel enerji piyasalarında, ticaret yollarında ve finansal sistemde kendi kurallarını belirleme kapasitesini artırmaktadır. Bu durum, ABD ve NATO’nun tek taraflı üstünlüğünü sınırlandırırken, çok kutuplu bir dünya düzeninin somut göstergeleri olarak değerlendirilmektedir.

    Kısaca, Alaska zirvesi çok kutuplu dünyanın güç dengesini test edecek bir platformdur. BRICS’in yükselişi, NATO’nun kırılganlığı ve ABD’nin kısa vadeli pazarlık stratejileri, küresel güç dengelerinin yeniden şekillenmesinde belirleyici unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Zirvede alınacak kararlar, yalnızca Ukrayna ve Karadeniz ile sınırlı kalmayacak, küresel diplomatik, ekonomik ve askeri dengeleri uzun vadede etkileyecektir.

    Ukrayna’nın Egemenliği ve Uluslararası Hukuk Perspektifi

    Alaska zirvesi bağlamında Ukrayna’nın egemenliği, masadaki en kritik ve hassas konulardan biridir. Zirveye dair sızdırılan Rus teklifleri ve ABD’nin iddia edilen planları, yalnızca diplomatik bir tartışma değil, uluslararası hukukun temel prensiplerini doğrudan ilgilendiren meselelerdir (United Nations Office of Legal Affairs, 2025).

    Rusya’nın “İstanbul Artı” planı, işgal ettiği bölgelerden çekilmeyi şart koşarken, Kırım’ı Rusya’nın bir parçası olarak tanınmasını ve Ukrayna’nın silahsızlandırılmasını talep etmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası hukukta devlet egemenliği ve toprak bütünlüğü prensipleri ile doğrudan çelişmektedir. Bir ülkenin egemenliğinin, dış baskı ve ültimatomlarla sınırlandırılması, uluslararası normlara aykırıdır ve benzer durumlar geçmişte uzun süreli çatışmalara yol açmıştır.

    ABD’nin iddia edilen “99 yıllık dondurma” planı, Rus kazanımlarını geçici olarak tanımak gibi görünse de, gerçekte sorunun çözümünü erteleyen bir stratejidir. Bu tür bir yaklaşım, hukuki açıdan geçici bir çözüm sunarken, fiilen Ukrayna’nın egemenlik haklarını sınırlandırmaktadır. Bu durum, çatışmanın uzun vadeli ve kalıcı bir çözümle sona ermesini engelleyen bir zaman kazanma taktiği olarak değerlendirilebilir.

    Türkiye ve diğer bölgesel aktörler, bu bağlamda uluslararası hukuku diplomatik koz olarak kullanmaktadır. Türkiye’nin arabuluculuk rolü, yalnızca bölgesel çıkarlarını korumakla sınırlı kalmayıp, hukuki normları referans göstererek masadaki stratejik pozisyonunu güçlendirmektedir. Karadeniz ve Zengezur koridorları üzerinden yürütülen diplomasi, hem enerji hem de uluslararası hukuk temelli bir denge mekanizması yaratmaktadır (Turkish Journal of International Law, 2025).

    Bu durumda, Alaska zirvesinde Ukrayna’nın egemenliği, yalnızca bölgesel bir mesele değil, uluslararası hukuk ve küresel diplomasi açısından kritik bir testtir. Masada yapılacak uzlaşmalar veya dayatmalar, Ukrayna’nın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü doğrudan etkilemekte, aynı zamanda uluslararası hukukun uygulanabilirliğini ve Batı’nın stratejik duruşunu sınamaktadır. Ukrayna, bu süreçte hem masada hem de sahada egemenliğini korumak için kritik bir ülke olarak öne çıkmaktadır.

    Zaman Kazanma Stratejileri ve Psikolojik Operasyonlar

    Alaska zirvesi, yalnızca diplomatik müzakerelerden ibaret değildir; aynı zamanda tarafların psikolojik üstünlük sağlama ve zaman kazanma stratejilerini test ettiği bir sahnedir. Trump’ın “deli adam” pazarlık yaklaşımı ve Putin’in sabır odaklı “Yıpratma Doktrini”, bu psikolojik oyunların temel unsurları olarak öne çıkmaktadır (RAND Corporation, 2025).

    Trump’ın öngörülemez ve kaotik tarzı, rakiplerin masada ve medyada sürekli olarak belirsizlik hissetmesini sağlamaktadır. Bu strateji, Nixon döneminde Kissinger tarafından geliştirilen “Deli Adam Teorisi”nin günümüzdeki bir versiyonudur. Masadaki tarafları, beklenmedik hamleler ve sürpriz teklifler ile ikilemde bırakmak, ABD açısından kısa vadeli pazarlık avantajı yaratmaktadır.

    Putin ise, uzun vadeli bir stratejiyle hareket etmektedir. Sahadaki askeri üstünlüğü ve masadaki diplomatik pazarlıkları, zamanın kendi lehine işlediğini bilerek yürütmektedir. Ukrayna ve Avrupa üzerindeki psikolojik baskı, Batı’nın sabırsızlığı ve ittifakların koordinasyon eksikliği üzerinden artırılmaktadır. Bu yaklaşım, sadece pazarlık sürecini değil, uzun vadeli jeopolitik dengeyi de şekillendirmektedir.

    Türkiye ve diğer bölgesel aktörler, bu psikolojik oyunları diplomatik koz olarak kullanmaktadır. Ankara’nın arabuluculuk ve “oyun içinde olma” stratejisi, masadaki süreyi ve süreç üzerindeki etkisini ve kısmi kontrolünü dolaylı olarak artırmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca zaman kazanmakla kalmaz, aynı zamanda bölgesel etkisini ve ileride  pazarlık gücünü güçlendirmektedir (Middle East Policy Journal, 2025).

    Her halükarda, Alaska zirvesi bir zaman kazanma ve psikolojik operasyon sahasıdır. Masadaki hamleler, yalnızca diplomatik sonuçları değil, tarafların stratejik avantajlarını ve küresel güç dengelerini de doğrudan etkilemektedir. Trump’ın öngörülemezliği, Putin’in sabrı ve Türkiye’nin bölgesel manevraları, bu sürecin uzun vadeli etkilerini belirleyen temel unsurlardır.

    Karadeniz ve Zengezur Koridorunun Stratejik Önemi

    Karadeniz ve işlevselleşecek Zengezur koridorları, Alaska zirvesinin arka planında kritik bir jeopolitik rol oynamaktadır. Bu alanlar yalnızca enerji ve ticaret yolları olarak değil, aynı zamanda askeri ve diplomatik dengeyi belirleyen stratejik noktalar olarak öne çıkmaktadır (Center for Strategic and International Studies, 2025).

    Karadeniz,  bogazlardan dolayı Türkiye’nin kontrolünde bulunan bir enerji ve deniz ticaret koridoru olarak, Rusya’nın deniz erişimini dengelemekte ve NATO’nun bölgesel varlığını şekillendirmektedir. Bu koridorun güvenliği, yalnızca bölgesel istikrar için değil, Avrupa’nın enerji tedarik güvenliği ve küresel ticaret yollarının devamlılığı için de kritik önemdedir. Türkiye, bu coğrafyada hem diplomatik hem de askeri açıdan manevra alanını genişleterek, masadaki pazarlık gücünü artırmak istemektedir.

    Zengezur koridoru, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki stratejik geçişleri kapsayan bir hattır ve Karadeniz’den Hazar’a uzanan enerji ve lojistik yollarının kilit noktalarından biridir. Bu koridor, ilerde işlerlik kazandıgında  Ukrayna’nın yeniden inşası ve savunma sanayi işbirlikleri için hayati bir öneme sahiptir. Aynı zamanda, Rusya’nın bölgedeki stratejik  ve hegemonik etkisini sınırlandırma ve Batı ile Çin arasındaki ekonomik dengeyi olumlu yönde etkileme kapasitesine sahiptir.

    Alaska zirvesinde bu koridorların gündeme gelecek olması, yalnızca bölgesel aktörler için değil, küresel güç dengesi açısından da kısmen belirleyici bir faktördür. Rusya, Batı’nın sabırsızlığı ve Ukrayna’nın savunma kapasitesini erozyona uğratma stratejisi ile koridorların kontrolünü  kendisi acısından hala artırmayı ve etkilemeyi hedeflemektedir. Türkiye ise, diplomatik manevralar ve arabuluculuk girişimleri ile hem kendi güvenliğini hem de bölgesel stratejik avantajını korumaya çalışmaktadır (Turkish Policy Quarterly, 2025).

    Özetle, Karadeniz ve Zengezur ( kısa vadede açılacak) koridorları Alaska zirvesinin en kritik stratejik unsurlarındandır. Enerji, lojistik ve askeri geçişlerin kesiştiği bu alanlar, sadece bölgesel değil, küresel güç dengelerini de doğrudan etkileyecektir. Bu koridorların kontrolü, masadaki pazarlık süreçleri ve uzun vadeli jeopolitik sonuçlar açısından belirleyici rol oynayacaktır.

    Çin ve BRICS’in Alaska Zirvesine Dolaylı Etkileri

    Alaska zirvesi, doğrudan ABD-Rusya ekseninde görünse de Çin ve BRICS ülkelerinin dolaylı etkisi, küresel güç dengesi açısından kritik bir boyut kazanmaktadır. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi ve enerji güvenliği politikaları ile hem Avrupa hem de Orta Asya’daki jeopolitik hareketleri şekillendirmektedir (Brookings Institution, 2025). BRICS ülkeleri, özellikle ekonomik ve diplomatik alternatifler üreterek, Batı’nın tek taraflı üstünlüğünü sınırlandırmaktadır.

    Çin’in etkisi, zirvede yalnızca diplomatik olarak değil, ekonomik ve psikolojik bir boyut taşımaktadır. ABD ve Avrupa, Çin’in küresel yatırım ve ticaret ağlarını dikkate almak zorunda kalırken, Rusya da Çin’in stratejik destek veya baskı potansiyelini değerlendirmektedir. Bu durum, masadaki güç dengelerini yeniden tanımlayacak ve tarafları uzun vadeli sonuçları hesaba zorlayacaktır.

    BRICS ülkelerinin kolektif stratejisi, enerji, ticaret ve finansal sistemde Batı’ya bağımlılığı azaltmaya yöneliktir. Alaska zirvesinde, Rusya’nın masadaki dayanıklılığı ve Trump’ın öngörülemezliği ile birleştiğinde, BRICS’in dolaylı etkisi, Batı’nın karar alma süreçlerini karmaşıklaştırmaktadır. Bu etki, çok kutuplu dünyanın gerçekliğini zirveye yansıtan somut bir göstergedir (Council on Foreign Relations, 2025).

    Türkiye gibi bölgesel aktörler de bu çok kutuplu denklemi göz önünde bulundurarak stratejik manevralar geliştirmektedir. Ankara, hem NATO hem de BRICS perspektifini analiz ederek, Karadeniz ve açılacak olan Zengezur koridorları üzerinden diplomatik ve ekonomik avantaj elde etmeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin masadaki etkinliğini artırmaya yoneliktir, ayni zaman da da Turkiye’nin hamleleri bölgesel dengeyi de korumayı hedeflemektedir.

    Bu bağlamda, Çin ve BRICS’in Alaska zirvesine dolaylı etkisi, küresel güç dengesi ve diplomatik stratejiler üzerinde belirleyici bir faktördür. Masadaki kararlar yalnızca ABD ve Rusya ilişkilerini değil, çok kutuplu dünyanın kurallarını ve ekonomik ilişkilerini de şekillendirmektedir. Bu bağlamda, BRICS’in yükselişi ve Çin’in stratejik hamleleri, zirvenin sonuçlarını öngörülemez kılan kritik unsurlar arasında yer almaktadır.

    Türkiye’nin Rolü ve Bölgesel Stratejiler

    Alaska zirvesi bağlamında Türkiye, yalnızca arabuluculuk rolü üstlenen bir aktör değil, aynı zamanda bölgesel stratejileri ve küresel pazarlık gücünü artırmaya çalışan  kritik bir oyuncudur. Türkiye’nin yaklaşımı, hem Karadeniz’deki güvenlik dengelerini hem de Zengezur ve Orta Asya’daki lojistik ve enerji koridorlarına etki  etme hedefleriyle doğrudan ilişkilidir (Turkish Journal of International Relations, 2025).

    Türkiye’nin zirvede üstlendiği dolaylı diplomasiyle diplomatik pozisyonu, “arabuluculuk” kavramının ötesine geçmektedir. Ankara, ABD ve Rusya arasındaki müzakerelerde yalnızca uzaktan gözlemci değil, masanın kontrolünü ve sürecin yönünü dolaylı olarak etkileyebilen bir aktör olarak yer almaktadır. Turkiye’nin  “Ben olmadan Karadeniz’de oyun kuramazsınız” mesajı, diplomatik bir nezaket değil, stratejik bir güç göstergesidir.

    Türkiye’nin motivasyonu üç ana başlıkta toplanabilir. İlk olarak, hayatta kalma: ilerde kendine dost güçlü bir Ukrayna istemesi, Karadeniz’de Rusya’yı dengeleyen bir sigorta olmak istemesidir. Rusya’nın bölgesel üstünlüğü, Türkiye’nin stratejik hareket alanını ciddi şekilde kısıtlayabilir. İkinci olarak, çıkar: Ukrayna’nın yeniden inşası ve savunma sanayii işbirlikleri, Türkiye için hem ekonomik hem de teknolojik avantaj sağlamaktadır. Üçüncü olarak, koz: Ankara, zirve sürecindeki dolaylı rolünü ABD’ye karşı Suriye ve diğer bölgesel konularda pazarlık gücü olarak kullanmaktadır.

    Türkiye’nin stratejisi, bölgesel diplomasi ve küresel güç dengesi açısından bir denge unsuru olarak öne çıkmaktadır. Ankara, masadaki süreci dolaylı yoldan  etkileyerek, hem bölgesel çıkarlarını güvence altına almaya hem de küresel aktörler arasında uzun vadeli stratejik manevra alanını genişletmeye çalışmaktadır . Bu yaklaşım, Türkiye’yi yalnızca bir arabulucu değil, aktif bir stratejik oyuncu konumuna taşımaktadır.

    Bu durumda, Türkiye’nin Alaska zirvesindeki rolü, bölgesel stratejiler ve küresel diplomasi bağlamında kritik önemdedir. Karadeniz ve Zengezur koridorları üzerindeki kismen kontrol, etki ve arabuluculuk hamleleri, Ankara’nın hem bölgesel hem de küresel manevra gücünü artırmakta ve masadaki sonuçların seyrini doğrudan etkilemektedir.

    Enerji Politikaları ve Kuzey Buz Denizi’nin Stratejik Önemi

    Alaska zirvesi bağlamında enerji politikaları, küresel güç dengeleri ve bölgesel stratejiler açısından merkezi bir rol oynayacaktır. Kuzey Buz Denizi, yalnızca iklim ve çevresel açıdan değil, aynı zamanda hidrokarbon rezervleri, deniz yolları ve askeri strateji açısından kritik bir alan olarak öne çıkmaktadır (International Energy Agency, 2025).

    Rusya, Kuzey Buz Denizi’ndeki enerji kaynaklarını ve kuzey deniz yollarını kontrol ederek hem ekonomik gelirlerini artırmayı hem de küresel ticaret ve enerji koridorları üzerinde stratejik avantaj elde etmeyi hedeflemektedir. Bu durum, Alaska zirvesinde masadaki güç dengelerini ve pazarlık stratejilerini doğrudan etkilemektedir. ABD ve Avrupa, Rusya’nın enerji alanındaki hamlelerini dengelemek için kendilerini diplomatik ve ekonomik önlemler almak zorunda hissetmektedir.

    Enerji politikaları, yalnızca Kuzey Buz Denizi ile sınırlı kalmamaktadır. Türkiye ve Avrupa ülkeleri, Ukrayna üzerinden enerji geçiş yolları ve projeler aracılığıyla hem Rusya’ya bağımlılığı azaltmayı hem de kendi enerji güvenliklerini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede, Alaska zirvesinde enerji koridorlarının kontrolü, bölgesel ve küresel pazarlık süreçlerinin ana belirleyicilerinden biri olarak öne çıkacaktır (Chatham House, 2025).

    Kuzey Buz Denizi’nin stratejik önemi, askeri ve diplomatik boyutlarla birleşmektedir. Rusya’nın bölgedeki askeri varlığı, deniz yollarının güvenliği ve enerji tesislerinin korunması açısından kritik önemdedir. Bu durum, masadaki aktörlerin enerji ve güvenlik politikalarını entegre bir şekilde planlamalarını zorunlu kılmaktadır. Ayrıca, Çin’in kuzey deniz yolları ve enerji yatırımları üzerindeki ilgisi, çok kutuplu stratejik rekabeti derinleştirmektedir.

    Nihayetinde, Alaska zirvesi ve enerji politikaları arasındaki ilişki, küresel güç dengeleri ve bölgesel stratejiler açısından kritik bir bağlam sunmaktadır. Kuzey Buz Denizi ve enerji koridorları üzerindeki kontrol, masadaki pazarlık süreçlerini ve uzun vadeli jeopolitik sonuçları belirleyen temel unsurlar arasında yer almaktadır.

    NATO’nun Rolü ve Avrupa Güvenlik Mimarisindeki Etkileri

    Alaska zirvesi bağlamında NATO’nun rolü, yalnızca askeri bir ittifak olarak değil, aynı zamanda  Atlantik ittifaki kapsamında diplomatik bir denge unsuru olarak kritik bir rol oynamaktadır . Ama bugün Avrupa güvenlik mimarisi, Rusya’nın sert politikaları ve ABD’nin müttefikler üzerindeki stratejik yaklaşımları ile şekillenen kırılgan bir yapı da sergilemektedir (NATO Defense College, 2025).

    Zirvede, Zelenskiy’nin masada olmaması, Avrupa’nın güvenlik ve karar alma süreçlerinden dışlanması anlamına gelmekte ve NATO’nun kolektif savunma mekanizmasını sorgulayan bir psikolojik mesaj içermektedir. Putin, Batı’nın sabırsızlığını ve ittifakların içsel farklılıklarını masada koz olarak kullanmaktadır. Bu durum, NATO’nun Avrupa güvenlik mimarisinde ki belirsiz ve karmaşık  rolünü yeniden düşünmesini (gereklimi yoksa gereksizmi diye) zorunlu kılmaktadır.

    ABD’nin Trump yönetim tarzı, NATO’nun karar alma süreçlerini karmaşıklaştırmakta ve ittifak üyeleri arasında güven krizine yol açmaktadır. Trump’ın “tek başına büyük adam diplomasisi”, NATO içindeki koordinasyonu zayıflatmakta ve Avrupa ülkelerini kendi stratejik çıkarlarını ön plana almaya itmektedir. Bu, Avrupa güvenlik mimarisinde uzun vadeli kırılganlık ve parçalanma riskini artırmaktadır (European Council on Foreign Relations, 2025).

    Avrupa ülkeleri, bu yüzden Alaska zirvesinde masadaki güç dengesini analiz ederek kendi güvenlik stratejilerini yeniden yapılandırmak zorundadır. Bu bağlamda, zirve süreci, ittifak içindeki uyumsuzlukları ve karar alma gecikmelerini de gözler önüne sermektedir. Türkiye ve diğer bölgesel aktörler, NATO ve Avrupa güvenlik mekanizmasını değerlendirerek, kendi stratejik çıkarlarını masada  dolaylı diplomasi ile optimize etmeye çalışmaktadır.

    Boylece, var olan çeşitli tipdeki guvenlik mimarileri  ve bunun Alaska zirvesindeki yeri  ve Rusya, ABD ve Avrupa güvenlik mimarisi, bölgesel ve küresel güç dengeleri açısından kritik bir öneme sahiptir. Masadaki kararlar, yalnızca ABD-Rusya ilişkilerini değil, Avrupa’nın savunma kapasitesi ve ittifak dayanıklılığını da doğrudan etkilemektedir. Zirve, NATO’nun kolektif güvenlik stratejilerini yeniden değerlendirmesi  ( yada NATO nun varlığı artık gereklimi konusu) gereken bir dönüm noktası olarak öne çıkmaktadır.

    Sonuç ve Gelecek Perspektifleri

    Alaska zirvesi, görünürde Ukrayna’da barış arayışıyla ilgili olsa da, derinlemesine incelendiğinde küresel güç dengelerini, bölgesel stratejileri ve çok kutuplu dünyanın işleyişini şekillendiren kritik bir diplomatik hamle olarak öne çıkmaktadır. Zirve, ABD ve Rusya arasındaki güç oyununu ve dünyadaki  farklı  müttefikler ile bölgesel aktörlerin stratejik manevralarını görünür kılarken, Ukrayna’nın egemenliği’ Rusya’nın  ve Avrupa güvenliğinin üzerinde doğrudan etkiler yaratmaktadır (Brookings Institution, 2025).

    Trump ve Putin’in zirvede oynadığı roller, yalnızca liderlik tarzlarının ötesinde bir stratejik hesaplama içerir. Trump, kaotik ve öngörülemez yaklaşımını bir pazarlık kozu olarak kullanarak rakibini psikolojik olarak yıpratmayı hedeflerken, Putin uzun vadeli bir zafer ve masadaki üstünlüğü garanti altına almayı amaçlamaktadır. Bu psikolojik operasyon, sadece zirve sürecini değil, küresel diplomatik algıları da şekillendirmektedir (Council on Foreign Relations, 2025).

    Bu dönemde bölgesel aktörler, dolaylı diplomasi ile özellikle Türkiye, enerji ve lojistik koridorları üzerinden stratejik avantajlarını artırmaya ve masadaki süreci kendi lehine çevirmeye çalışmaktadır. Karadeniz, Zengezur ve Kuzey Buz Denizi üzerindeki kontrol, enerji güvenliği ve diplomatik manevra alanı açısından belirleyici faktörler olarak öne çıkmaktadır. Ankara’nın rolü, bölgesel dengeyi koruma ve uzun vadeli stratejik çıkarlarını güvence altına alma ekseninde değerlendirilebilir.

    Alaska zirvesinin sonuçları, NATO’nun ve Rusya’nin kolektif güvenlik mekanizmalarını ve Avrupa güvenlik mimarisini yeniden gözden geçirmeyi zorunlu kılmaktadır. Zirve, ittifak içindeki farklılıkları görünür kılarken, Avrupa ülkelerinin stratejik bağımsızlıklarını güçlendirmeleri ve kendi bağımsız savunma kapasitelerini artırmaları gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu süreç, çok kutuplu dünya düzeninin kalıcı bir şekilde yeniden şekillenmesini hızlandırmaktadır (European Council on Foreign Relations, 2025).

    Sonuç olarak, Alaska zirvesi bir barış görüşmesinden ziyade, küresel güç dengelerinin, bölgesel stratejilerin ve çok kutuplu diplomasinin test edildiği bir platform olarak değerlendirilmelidir. Zirve, yalnızca Ukrayna’nın kaderini değil, küresel politikaları ve uluslararası sistemin geleceğini doğrudan etkilemektedir. Masadaki hamleler, çok kutuplu dünyanın kurallarını belirleyecek, aktörler arasındaki psikolojik ve stratejik hesapları şekillendirecek ve yeni bir uluslararası düzenin ipuçlarını verecektir.

    Kaynakça
    1. The Arctic Institute. (2024). What the 14th Five-Year Plan Says About China’s Arctic Interests. Washington, D.C.: The Arctic Institute. Erişim: https://www.thearcticinstitute.org/14th-five-year-plan-chinas-arctic-interests/
    2. Brookings Institution. (2025). How the war in Ukraine changed Russia’s global standing. Washington, D.C.: Brookings Institution. Erişim: https://www.brookings.edu/articles/how-the-war-in-ukraine-changed-russias-global-standing/
    3. Council on Foreign Relations. (2025). The limits of Putin’s ambitions. New York: Council on Foreign Relations. Erişim: https://www.cfr.org/article/limits-putins-ambitions
    4. Chatham House. (2025). Understanding Russia’s Black Sea strategy. London: Chatham House. Erişim: https://www.chathamhouse.org/2025/07/understanding-russias-black-sea-strategy/summary
    5. NATO Defense College. (2025). Bridging Collective and National Defence: The NDC Explores the Future of European Security. Roma: NATO Defense College. Erişim: https://www.ndc.nato.int/bridging-collective-and-national-defence-the-ndc-explores-the-future-of-european-security/
    6. European Council on Foreign Relations. (2025). Europe’s Strategic Dilemmas in the Face of Russian Expansion. Brussels: European Council on Foreign Relations. Erişim: https://ecfr.eu/publication/europes-strategic-dilemmas-in-the-face-of-russian-expansion/
    7. Turkish Journal of International Relations. (2025). Turkey’s Role in Regional Geopolitics: Ukraine and the Black Sea. Ankara: Turkish Journal of International Relations, 12(3), 45–78. Erişim: https://dergipark.org.tr/en/pub/allazimuth/issue/90464/1548202
    8. U.S.-China Economic and Security Review Commission. (2025). China’s Position on Russia’s Invasion of Ukraine. Washington, D.C.: U.S.-China Economic and Security Review Commission. Erişim: https://www.uscc.gov/research/chinas-position-russias-invasion-ukraine
    9. RAND Corporation. (2025). No, Ukraine Is Not Fighting a “Proxy War”. Santa Monica, CA: RAND Corporation. Erişim: https://www.rand.org/pubs/commentary/2025/04/no-ukraine-is-not-fighting–a-proxy-war.html
    10. Council on Foreign Relations. (2025). China-Russia-Ukraine: June 2025. New York: Council on Foreign Relations. Erişim: https://www.cfr.org/article/china-russia-ukraine-june-2025
    11. RAND Corporation. (2025). China’s Economic, Scientific, and Information Activities in the Arctic: Benign Activities or Hidden Agenda? Santa Monica, CA: RAND Corporation. Erişim: https://www.rand.org/pubs/research_reports/RRA2823-1.html
    12. National Defense Magazine. (2025). China, Russia Increase Arctic Cooperation, But Distrust Presents Roadblocks. Arlington, VA: National Defense Magazine. Erişim: https://www.nationaldefensemagazine.org/articles/2025/7/16/just-in-china-russia-arctic-allyship-appears-to-grow-but-distrust-presents-roadblocks-report-says
    13. Arctic Security Center. (2025). China’s Quest for Power in the Arctic: Protecting Navigational Freedom and Safeguarding Fishery Resources. Anchorage, AK: Arctic Security Center. Erişim: https://tedstevensarcticcenter.org/wp-content/uploads/2025/03/JAS_Vol-2_Gosnell_Arons_Chinas-Quest-for-Power-in-the-Arctic.pdf
    14. Datenna. (2025). China’s Arctic Ambitions. Amsterdam: Datenna. Erişim: https://www.datenna.com/wp-content/uploads/2025/01/Datenna-Report-Chinas-Arctic-Ambitions.pdf
    15. Defense Intelligence Agency. (2025). China. Vision and Prospects for the Arctic Region. Madrid: Spanish Ministry of Defence. Erişim: https://www.defensa.gob.es/documents/2073105/2320887/china_2025_dieeeo41_eng.pdf
    16. Center for European Policy Analysis. (2025). Russia and China Military Cooperation: Just Short of an Alliance. Washington, D.C.: Center for European Policy Analysis. Erişim: https://cepa.org/comprehensive-reports/partnership-short-of-alliance-military-cooperation-between-russia-and-china/
    17. Center for Strategic and International Studies. (2025). Assessing the Impact of China-Russia Coordination in the Media and Information Space. Washington, D.C.: Center for Strategic and International Studies. Erişim: https://www.csis.org/analysis/assessing-impact-china-russia-coordination-media-and-information-space
    18. Andrei Dagaev. (2025). The Arctic Is Testing the Limits of the Sino-Russian Partnership. Carnegie Endowment for International Peace. Erişim: https://carnegieendowment.org/russia-eurasia/politika/2025/02/russia-china-arctic-views?lang=en
    19. Daniel Balazs. (2025). Partners in Deterrence: China and Russia’s Deepening Military-Technical Ties. The Diplomat. Erişim: https://thediplomat.com/2025/07/partners-in-deterrence-china-and-russias-deepening-military-technical-ties/
    20. Molly Carlough & Sebastian Ratzan. (2025). China-Russia-Ukraine: June 2025. Council on Foreign Relations. Erişim: https://www.cfr.org/article/china-russia-ukraine-june-2025

  • Alaska: Satranç Tahtasında Küresel Bir Müzakere

    Alaska: Satranç Tahtasında Küresel Bir Müzakere

    Alaska zirvesi, uluslararası kamuoyuna Ukrayna’da barış arayışı olarak sunulsa da, perde arkasında çok daha derin stratejik hesapların yürütüldüğü bir diplomatik platformdur. ABD, Rusya ve bölgesel aktörlerin bir araya geldiği bu toplantı, 21. yüzyılın çok kutuplu güç mücadelesinde kritik bir mihenk taşıdır. Masadaki aktörler, yalnızca siyasi veya ideolojik gündemlerle değil, ekonomik, askeri ve psikolojik stratejilerle hareket etmektedir.

    Trump’ın yaklaşımı, dış politikayı bir marka pazarlığı gibi ele alan “kapatıcı” (closer) stratejisiyle şekillenirken, Putin’in hareket tarzı, uzun vadeli zafer ve bölgesel üstünlüğü hedefleyen bir satranç oyunu niteliğindedir. Türkiye gibi bölgesel aktörler ise, arabuluculuk görüntüsünün ötesinde, enerji ve lojistik koridorları üzerinden stratejik avantaj elde etmeyi amaçlamaktadır.

    Trump ve Putin’in Zirve Stratejileri

    Trump, dış politikayı ideolojik bir dava olarak değil, kısa vadeli sonuçlara odaklanan bir pazarlık aracı olarak kullanır. Zirvede müttefikler, Trump için yalnızca masadaki anlaşmayı tatlandıracak yan araçlardır. Kaotik ve öngörülemez tarzı, Nixon dönemindeki “Deli Adam Teorisi”nin 21. yüzyıl versiyonu olarak, rakipleri psikolojik baskı altına alma stratejisine hizmet eder.

    Putin ise zirvede masaya yalnızca barış için değil, zaferini tescil etmek için oturmaktadır. Batı’nın sabırsızlığını koz olarak kullanan Putin, uzun vadeli bir “Yıpratma Doktrini” ile hem sahada hem de masada üstünlük sağlamayı hedefler. Zelenskiy’nin zirvede olmaması, Avrupa’yı denklem dışı bırakmak ve Rusya’nın lehine bir psikolojik üstünlük sağlamak anlamına gelmektedir.

    Ukrayna’nın Egemenliği ve Masadaki İkilemler

    Zirvede sızdırılan Rus teklifleri (“İstanbul Artı”), bir barış planından çok bir ültimatom niteliğindedir. Teklifler arasında işgal edilen bölgelerin statüsünün kabulü, Kırım’ın Rusya’ya bırakılması ve NATO’nun etkisizleştirilmesi gibi unsurlar yer almaktadır. Ukrayna’nın masadaki yokluğu, egemenliğinin kendi dışındaki güçler tarafından belirlenebileceğinin simgesidir.

    Önerilen ABD planı ise, Rus kazanımlarını “99 yıllığına dondurma” stratejisi ile çözümü erteleyen ve sorunu uzun vadeli bir kriz olarak gelecek nesillere bırakan bir yaklaşımdır. Bu, Ukrayna’nın egemenliğini tehdit eden ve Avrupa enerji piyasaları ile jeopolitik dengeleri doğrudan etkileyen bir stratejik hamledir.

    Türkiye’nin Rolü ve Bölgesel Stratejiler

    Türkiye, Alaska zirvesinde yalnızca arabulucu değil, dolaylı yoldan bir stratejik oyuncudur. Karadeniz ve Zengezur koridorları üzerindeki dolaylı politikaları, Ankara’nın bölgesel güvenlik ve enerji politikalarını doğrudan etkileyecektir. Türkiye’nin motivasyonu, hayatta kalma, çıkar ve koz unsurlarıyla açıklanabilir.

    Güçlü bir Ukrayna ve Türkiye, gerçekte stratejik pozisyonları ve potansiyel güçleri itibari ile Karadeniz’de Rusya’yı, Avrupayı ve ABD yi dengeleyen bir sigortadır. Ukrayna’nın yeniden inşası ve savunma sanayii işbirlikleri Türkiye için ekonomik ve teknolojik avantaj sağlayacaktır. Ayrıca Türkiye, zirvede doğrudan olmasa bile dolaylı bir şekilde bölgesel bir aktör olarak rolünü, gelecekte ABD’ye, AB’ye ve Rusya’ya karşı pazarlık gücü olarak kullanabilir. Ankara, bölgesel rolünü iyi değerlendirirse, diplomasi açısından etkin bir güç konumuna ulaşabilir.

    Enerji Politikaları ve Kuzey Buz Denizi’nin Stratejik Önemi

    Kuzey Buz Denizi, enerji kaynakları ve deniz yolları açısından stratejik öneme sahiptir. Rusya, bölgedeki hidrokarbon rezervlerini ve kuzey deniz yollarını kontrol ederek ekonomik ve diplomatik üstünlük sağlamayı hedeflemektedir. ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya’nın bu hamlelerini dengelemek için enerji güvenliğini artırıcı önlemler geliştirmektedir.

    Türkiye ve Avrupa’nın enerji koridorları üzerindeki hamleleri, masadaki güç dengelerini doğrudan etkilemektedir. Kuzey Buz Denizi’nin askeri ve diplomatik önemi, çok kutuplu dünyanın stratejik rekabetini derinleştirmektedir. Bu bağlamda Çin, hem enerji yatırımları hem de lojistik koridorlardaki stratejik yatırımlarıyla masadaki güç dengelerini daha karmaşık hale getirmektedir. Pekin, Rusya ile diplomatik yakınlık kurarken, kendi küresel çıkarlarını güvence altına almayı ve Avrupa ile Amerika’ya karşı dengeleyici bir pozisyonu sürdürmeyi hedeflemektedir.

    NATO’nun Rolü ve Avrupa Güvenlik Mimarisindeki Etkileri

    Zirvede Zelenskiy’nin masada olmaması, NATO’nun kolektif savunma mekanizmalarını ve Avrupa güvenlik mimarisini sınayan bir psikolojik mesajdır. Putin, Batı’nın sabırsızlığını ve ittifak içindeki farklılıkları kullanarak masada üstünlük sağlamaktadır.

    ABD’nin tek taraflı diplomasi yaklaşımı, ittifak koordinasyonunu zayıflatmakta ve Avrupa ülkelerini kendi stratejik çıkarlarını önceliklendirmeye zorlamaktadır. Bu durum, Avrupa’nın savunma kapasitesini güçlendirmesini zorunlu kılmaktadır.

    Gelecek Perspektifleri

    Alaska zirvesi, bir barış görüşmesinden çok, küresel güç dengelerinin test edildiği bir platformdur. Trump ve Putin’in psikolojik ve stratejik manevraları, Ukrayna’nın kaderini ve çok kutuplu dünya düzeninin kurallarını doğrudan etkilemektedir.

    Bölgesel aktörler, özellikle Türkiye, enerji ve lojistik koridorları üzerinden stratejik avantajlarını artırmaya çalışmaktadır. Karadeniz, Zengezur ve Kuzey Buz Denizi üzerindeki kontrol, masadaki pazarlık süreçlerinin ve uzun vadeli jeopolitik sonuçların belirleyicisidir.

    Avrupa güvenlik mekanizmaları, zirvenin sonuçlarına göre yeniden yapılandırılmalıdır. Zirve, çok kutuplu dünyanın kurallarının belirlenmesi açısından kritik bir dönemeçtir ve masadaki hamleler, yalnızca bölgesel değil, küresel politikaları da şekillendirecektir.

    Sonuç olarak, Alaska zirvesi, Ukrayna’nın egemenliği, enerji politikalarını, bölgesel stratejiler üzerinden, yeni dünya düzeninin şekillenmesinde belirleyici bir platform olarak değerlendirilmelidir. Masadaki güç oyunları, küresel ve bölgesel aktörlerin stratejik hamlelerini ve uluslararası sistemin geleceğini doğrudan etkilemektedir.

    Kaynakça
    1. Brookings Institution. (2025). US-Russia Strategic Dynamics and Ukraine. Washington, D.C.
    2. Council on Foreign Relations. (2025). Psychological Warfare and Leadership Tactics in Modern Diplomacy. New York.
    3. Chatham House. (2025). Energy Security and Northern Sea Routes. London.
    4. NATO Defense College. (2025). NATO and European Security Architecture. Rome.
    5. European Council on Foreign Relations. (2025). Europe’s Strategic Dilemmas in the Face of Russian Expansion. Brussels.
    6. Turkish Journal of International Relations. (2025). Turkey’s Role in Regional Geopolitics: Ukraine and the Black Sea. Ankara.

  • Avrupa Film Pazarı ve Montreal Frontières Pazarı 2026 İçin Yeni Tür İş Birliği Başlatıyor

    Avrupa Film Pazarı ve Montreal Frontières Pazarı 2026 İçin Yeni Tür İş Birliği Başlatıyor

    Avrupa Film Pazarı (EFM), Fantasia Uluslararası Film Festivali tarafından düzenlenen, Montreal merkezli uluslararası tür ortak yapım pazarı Frontières ile 2026 EFM kapsamında özel bir “Work-in-Progress” (Devam Eden Çalışmalar) ve “In-Production” (Yapım Aşamasında) gösterimi için heyecan verici yeni bir ortaklık başlattığını duyurdu.

    EFM Frontières Focus başlığı altında hayata geçirilecek bu yeni girişim, finansman, prodüksiyon veya erken post-prodüksiyonun ileri aşamalarındaki beş özenle seçilmiş projeyi sunarak cesur ve yenilikçi uluslararası tür sinemasını öne çıkaracak. EFM Frontières Focus, Şubat 2026’da Berlinale sırasında gerçekleşecek ve dikkat çekici tür yapımlarını satış temsilcileri, dağıtımcılar ve festival programcılarıyla buluşturmayı amaçlayacak.

    EFM Frontières Focus, tür projelerini dünya sahnesinde yükseltmeyi ve tür sinemasının derinliğini, çeşitliliğini ve sanat değerini görünür kılmayı hedefliyor. Psikolojik gerilimden korkuya, bilim kurgudan fantastik türlere ve hibrit formlara kadar uzanan yelpazesiyle bu platform, tür hakkındaki eskimiş algılara meydan okuma ve bu alanın yaratıcı gücünü vurgulama konusunda kararlı.

    Sunum, 2026 sonbahar pazarlarına hazır, satış temsilcisi arayan veya tamamlanma fonu ihtiyacı olan filmlerin “Work-in-Progress” ve “In-Production” pitching oturumlarından oluşacak. Seçilen projelerin yönetmenleri çalışmalarını doğrudan sektör temsilcilerine sunacak. Tür topluluğuna özel olarak hazırlanmış, sektöre yönelik ağ kurma etkinlikleri de programa eşlik edecek; böylece odaklı ve dinamik bir ortamda iş ve iş birliği fırsatları yaratılacak.

    Uygun projeler için başvurular 15 Ağustos’ta açılacak ve 13 Kasım 2025’te sona erecek.

    Başvuru süreci ve katılım koşullarına dair ayrıntılı bilgilere Frontières web sitesinden ulaşılabilir.

    Tanja Meissner, Berlinale Pro Yönetmeni*:
    Tür film yapımcılığı, önde gelen yaratıcı sesleri, en iyi yetenekleri ve daha büyük bütçeleri kendine çekerek yaratıcılık ve görünürlükte kayda değer bir artış yaşıyor ve EFM Frontières Focus, bu alanı kesinlikle ön plana çıkaracak. Bu heyecan verici iş birliği, yaratıcılar, yapımcılar ve sektör profesyonelleri için yeni fırsatlar yaratacak ve sinemada cesur hikaye anlatımı ve inovasyona olan ortak bağlılığımızın doğal bir uzantısı olacak. Annick Mahnert ve ekibi, sınırları zorlayan projelere imza atarak, cesur ve vizyoner çalışmaları sürekli olarak savunuyor. Benzersiz bakış açıları, küresel tür pazarını özgün olduğu kadar güçlü hikayelerle zenginleştirdi. Bu yeni dönemde onları aramızda görmekten gerçekten mutluluk duyuyoruz.” açıklamalarında bulundu.

    Annick Mahnert, Frontières İcra Direktörü:
    Frontières, yapım ve post prodüksiyon aşamasındaki filmlerin satış ve dağıtım fırsatları bulabileceği dinamik bir alan yaratmak için bu yeni girişimde Avrupa Film Pazarı (EFM) ile ortaklık kurmaktan heyecan duyuyor. Tür odaklı bakış açımızı sektörün en etkili pazar yerlerinden birine taşımaktan gurur duyuyoruz.

  • Antalya’da hedef 17 milyon turist…

    Antalya’da hedef 17 milyon turist…

    AKTOB Başkanı Kaan Kaşif Kavaloğlu, ağustos başı itibarıyla 9 milyon turisti ağırlayan Antalya’nın, bölgedeki krizlere rağmen yılı 17 milyon seviyesinde kapatmasının büyük başarı olacağını söyledi.

    Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği (AKTOB) Başkanı Kaan Kaşif Kavaloğlu, Antalya’nın Ağustos başı itibarıyla 9 milyon turisti aştığını, geçen yılki rakamların yakalandığını belirtti. Yıl başında hedefin 18 milyon olarak belirlendiğini belirten Kavaloğlu,  bölgedeki savaş ve gerilimler nedeniyle 17 milyon seviyesinde kalınmasının başarı sayılacağını ifade etti. Temmuz başında yaşanan kısa süreli boşluklara rağmen yüksek sezonda yoğun bir dönem yaşandığını vurgulayan Kavaloğlu, 2026’nın da zorlu geçeceğini belirtti.

    Rusya’nın, savaşa rağmen Antalya’nın bir numaralı kaynak pazarı olmaya devam ettiğini kaydeden Kavaloğlu Almanya, İngiltere ve Polonya’da ise rakamların geçen yıl seviyesinde seyrettiğini aktardı. İngiltere’den gelen turist sayısının 1,5 milyonu geçtiğini, Almanya’nın ise istenilen büyümeyi henüz yakalayamadığını dile getiren Kavaloğlu, Benelüks pazarının dengeli ilerlediğini, Ukraynalı turistlerde artış görüldüğünü; İran, İsrail ve Kazakistan pazarlarında ise düşüş yaşandığını belirtti.

    Fiyat politikasına da değinen Kavaloğlu, 2022-2025 arasında döviz bazında yaklaşık yüzde 50’lik artış yaşandığını, rekabet gücünü koruyacak şekilde 2026’da daha dengeli fiyatlandırma planladıklarını söyledi. Kavaloğlu ayrıca, Avrupa’daki enflasyonla uyumlu, çift haneli olmayan artış hedeflediklerini, döviz kurunun durağan seyrinin ise olumsuz etkilediğini ifade etti.

    Antalya’nın Kaş ilçesi Gerenlik Köyü’nü da içine alan 77 bin metrekarelik orman arazisinde, 1190 metrekarelik yapılaşma izni verilen ‘Konaklamasız Orman Parkı’ için iptal edilen ihale yeniden başlatıldı.

    Kaş ilçesi Patara Antik Kenti’nin de bulunduğu bölgede Yeşilköy Mahallesi Yalı mevkisinde bulunan 1’inci Derecede Doğal Sit Alanı ve Özel Çevre Koruma (ÖÇK) niteliğindeki Gerenlik Köyü’nü da içine alan 77 bin 700 metrekare orman arazisinin, Kaş Orman İşletme Müdürlüğü’nce nisan geldiğinde ‘Gelemiş Konaklamasız Parkı Orman’ adı altında çalıştırıldı. İhale şemasına göre; lokanta, büfe, kahvehane, ibadethane, depo, yöresel ürün satış üniteleri ile tuvalet ve otoparktan oluşan toplam 1190 metrekarelik yapılaşma da ihale programında planlandı.

    Bakanlar Kurulu Kararı ile 5 Şubat 2018’de ‘Kesin Korunacak Hassas Alan’ olarak tescil edilen Gerenlik Koyu’nun ihale dosyasında kurum ve kuruluşlara ait görüşmelerde; Antalya Su ve Atıksu İdaresi (ASAT) Genel Müdürlüğü, bölgesel kanalizasyon hattı ve içme suyu dökülüyor, ASAT tarafından içme suyu ihtiyacının karşılanamayacağı, bölgesel altyapı olmadığı için Gerenlik Koyu’nun da bulunduğu alanda orman parkı olarak plaj işletmesi açılması durumunda deniz suyunun da kısa sürede kirleneceği vurgulandı. 30 Nisan’daki ihaleler, dosyadaki evrak eksikliği gösterilerek iptal edildi.

     
    Kaş Orman İşletme Müdürlüğü, yeni bir ihale duyurusu daha yaptı. Gelemişsiz Orman Parkı işletme maliyetinin 77 bin 700 hektar alanın 20 yıllık yıllık 2,5 milyon TL tahmin bedeliyle 22 Ağustos 2025 günü konaklama saat 11.00’de Antalya Orman Bölge Müdürlüğü misafirhanesi Fenike’de çalıştırıldığı belirtildi.

    Antalya giderek büyüyor. Havaalanı da artık hava trağine izin vermiyor. Daha büyük havaalanı yapılacak.

  • En çok turist ağırlayan ülkeler…

    En çok turist ağırlayan ülkeler…

    Turizm sektörünün haber radyosu Turizm FM’in haberine göre tarihi zenginlikleri, çeşitli mutfak kültürleri ve doğal güzellikleriyle öne çıkan bazı ülkeler, bu trendin etkisiyle küresel turizm piyasasında lider konumuna yükselirken bu durum, turizmin ekonomiler ve ülkelerin diplomatik ilişkileri üzerindeki etkisini de artırıyor.

    Sundukları çeşitlilikle turistlerin ilgisini çeken küresel turizm pazarında en çok ziyaret edilen 10 ülke arasında listenin başında romantik atmosferi ve tarihi şehirleriyle öne çıkan yıllık 89,4 milyon turistle zirvede bulunan Fransa’yı 83,7 milyon ziyaretçiyle Akdeniz’in gözdesi İspanya takip ediyor.

    Fransa ve İspanya’nın ardından üçüncü sırada yer alan Amerika Birleşik Devletleri mega şehirleri ve doğal parklarıyla 79,3 milyon turisti ağırlarken, antik medeniyetin izlerini taşıyan Çin 65,7 milyon ziyaretçiyle dördüncü sırada, Avrupa’nın kültürel mirası İtalya ise 65,4 milyon turistle beşinci sıraya yerleşiyor.

    Son yıllarda turizmde yakaladığı ivmeyle listenin üst sıralarında yer almayı başaran, 51,2 milyon turiste ev sahipliği yapan Türkiye, dünya genelinde en çok ziyaret edilen altıncı ülke konumunda yer alırken bu başarı, ülkenin hem tarihi ve kültürel zenginliklerini hem de plaj ve doğal güzelliklerini bir arada sunmasıyla açıklanıyor.

    Türkiye’nin hemen arkasından ise 45 milyon turist sayısı ile Meksika, 39,8 milyon turist ile Tayland, 39,6 milyon turist ile Almanya ve 39,4 milyon turist ile İngiltere geliyor.

    Turizmde artık söz sahibiyiz.

    Hiç kime de bizim milliyetçiliğimizi sorgulamasın. Cezası çok acı olur. Türkiye bir çok konuda rakiplerinin önüne geçti.

    Turizm sektörünün haber radyosu turizm FM’in haberine göre Türkiye, 2025 yaz sezonu için tatil aramalarında Google’da en çok ilgi gören destinasyonlar arasında zirvedeki yerini korurken 2025 yazı için tatil planları yapan gezginlerin Google’da en çok aradığı ülkeler arasında Türkiye, modası asla geçmeyen bir klasik olarak öne çıkıyor.

    Sıcak plajları, mükemmel otelleri ve zengin tarihi dokusuyla hem aileler hem de bireysel gezginler için cazibesini artıran, özellikle her şey dahil paketler ve diğer Akdeniz ülkelerine kıyasla hala avantajlı fiyatlar Türkiye’yi Balkanlar başta olmak üzere birçok ülkeden turistin ilk tercihi haline getiriyor denildi.

    Türkiye’yi Yunanistan ve İtalya takip ediyor

    Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılan

    açıklamada deniz turizminin yanı sıra kültür ve yemek turizmi açısından da Türkiye’nin ön plana çıktığı belirtilerek şu ifadelere yer verildi:

    ”Türkiye’nin sunduğu yalnızca deniz, kum ve güneş değil. Kültürel zenginlikleri, tarihi mirası, eşsiz doğası ve lezzet durakları ile ülkemiz, farklı deneyimler arayan gezginlerin de gözdesi olmayı sürdürüyor. Sağlık ve macera turizmine olan ilginin arttığı 2025 yazında Türkiye; dalıştan doğa yürüyüşlerine, tarihi kent turlarından yerel mutfak keşiflerine kadar geniş bir yelpazede seçenekler sunuyor. Google arama verilerine göre; Türkiye’nin ardından Yunanistan (Lefkada, Paros, Santorini, Girit), İtalya ( Puglia, Sicilya, Sardunya), Mısır (Hurghada, Sharm El Sheikh), Malta ( Valletta, Mdina, Gozo), Portekiz (Lizbon, Porto, Algarve) ve Kıbrıs (Baf, Larnaka) gibi popüler destinasyonlar da gezginlerin radarında yer alıyor.”

    Akdeniz’in bu cazip rotalarının güzel manzaralar, kültürel deneyimler ve gastronomi ile ön plana çıktığına dikkat çekilen Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Türkiye’nin özellikle fiyat avantajı, çeşitlilik ve erişilebilirlik konularında öne geçtiği vurgulandı.

    Türkiye turizmde alternatif giderek artan bir ülke konumunda.  Sağlık turizminde saç ekmede Türkiye’nin önünde hiçbir ülke yok. Spor ağırlıklı ülkemiz her türlü takıma sahalarını açıyor. Fiyat aralığı da işin çabası. Doğa ve tarihi yerlerimiz ise başka bir fırsat. Hemen her turiste hizmet edeceğimiz konumdayız. Türkiye bir tarih üzerlerinde keşfedilmeyi bekliyor.

  • Kayıp Sicil – Erdoğan’ın Çalınan Dosyası

    Kayıp Sicil – Erdoğan’ın Çalınan Dosyası

    Bir kitap;
    Kls.RG

    Tarih: 27 Aralık 2012.
    İki yıl sonra evimde uyandım sabaha. Kütüphaneye girdim; polisler darmadağın etmişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili yazılmış kitapları bir araya getiriyordum; kitaplar tamamdı; ama ayrıca bir defter ile bir dosya olacaktı.

    Aradım… Aradım…
    Yok… Bulamadım.
    İyi biliyorum, dosyanın üzerine “Erdoğan’ın Sicili” yazmıştım. Bulmalıydım; benim için çok önemliydi; bunca yılın emeği vardı. Gözüm gibi koruyordum. Evin her yerine baktım. Bulamadım. Dosya ve defter kayıptı…

    Sonra anladım; dosyayı ve o defteri evden biri/birileri çaldı!

    Peki…

    Hırsız kimdi… Niye çalmıştı?
    Bilgileri- belgeleri ileride Erdoğan’a karşı kullanmak için alıp götürdüler dosyayı. 17 Aralık Operasyonu başlayınca, bekledim; “bakalım bizim dosya ve defterden de bilgiler ortaya serilecek mi” diye! Cemaat/paralel yapı, o bilgileri Cumhurbaşkanlığı seçiminde mi kullanacaktı? “Çıkmasını hiç bekleme, otur yaz” dedim. “Kayıp Sicil/ Erdoğan’ın Çalınan Dosyası” kitabı böyle ortaya çıktı.

    Soner Yalçın «Kayıp Sicil – Erdoğan’ın Çalınan Dosyası» Kitap

    https://docs.google.com/document/d/1Yl8o7sN_AUiXszfNqRYXd9fOlLLvf96p/edit

  • Maglev trenlerin ses sorunu çözüldü: Tünel patlamasına susturucu gibi çözüm

    Maglev trenlerin ses sorunu çözüldü: Tünel patlamasına susturucu gibi çözüm

    Çin koptu geliyor.
    Artık mühendislik bilimlerinde değil, temel bilimlerde de başarı gösteriyorlar.
    Beyin göçü alıyorlar.
    Teknolojik istihbaratın dibini çıkarıyorlar.
    Mega mühendislik projelerinde hayret verici başarıları var.
    Taze bir güç olarak geliyorlar.

    Ve son günlerde içimde bir his doğdu.
    Küresel siyonist çete batıyı son bir kez harcamak üzere karar aldı.
    Bu yeni bir olgu değil, 70’li yıllarda Çin Komünist Partisiyle devlet kapitalizmi ve karşılanması gereken talepler üzerine bir uzlaşma doğmuştu.
    Ve o yıllardan bu yana sürekli olarak batıdan sermayelerini çözdüler, ve Çin’e taşıdılar.
    Çin’in ekonomik büyümesinin sebebi budur.

    Gazze soykırımı üzerine batıda büyük bir nefret dalgası büyüdü.
    İsrail bunu umursamıyor.
    Aslında korkmaları lazım.
    Teoride.
    Çünkü İsrail’de bunalınca kaçacakları bir yer olması lazım.
    Bu tarih boyuca batı oldu.
    Sıkıştılar Osmanlı’ya sığındılar.
    Sıkıştılar İngiltere ve günümüz Benalüks ülkelerine sığındılar.
    Sıkıştılar yeni kurulmuş olan ABD’ye sığındılar.
    Şimdi yeniden vites değiştiriyorlar.
    Siyonistlerin ana vatanı bundan sonra Çin olacak.
    Çin siyonistlerle büyüyecek, Siyonistler Çİn ile büyüyecek.
    Çin şimdi ABD’nin yaptığı gibi siyonistlerin hamisi olacak.
    Siyonistler de Çin devlet aygıtında etkili olacaklar.

    Dikkatimi çeken ilk olgu, İsrail’in ABD-Çin çatışmasını kasten geciktirmesi oldu.
    Çin şu geçen 10 yılda ABD ile bir yüzleşmeden İsrail sayesinde korunmuş oldu.

    İkincisi, demin dediğim gibi siyonist oligarklar ile Çin Komünist Partisini 70’li yıllarda uzlaşması ve fiilen sermayelerini Çine taşımış olmaları.

    Üçüncüsü, Gazze soykırımından sonra Siyonistlerin batıda sığınak bulmaları çok zor, ama Çin zaten buna hazır ve gönüllü.

    Dördüncüsü, Trump yönetimi bu kadar yaygara, toz ve duman içinde aslında Çin’i pek de örselemiyor.
    Daha çok ABD müttefiklerini gagalıyor.
    Batı cephesini paramparça yapıyor.
    Tam da Çin yanlısı bir siyonistin yapması gerektiği gibi.

    Son olarak MAGA hareketinin bir tezahürü olarak iktidara gelen Trump ve ekibi bütün çalaklanmalarına rağmen siyonistlerle çok yakın, kabinesinin tamamı açık Yahudi.
    ABD’deki Yahudi nüfusla orantısı olmayacak şekilde bir temsil durumu var.
    Bu güne kadar tarif(e)ler, Grönland, Panama, Kanada’nın ilhakı için talepler, Ukrayna’nın Rusya lehine satılması, genel olarak dünya ticaretinin ABD aleyhine deglobalizasyon sürecine sokulmuş olması, ABD silahlanma harcamalarının düşürülmesi, devlet bütçesinin budanması, göçmen politikaları, ABD’ye yönelik beyin göçünün durdurulmuş olması,  gibi pek çok sebepten dolayı…
    Trump ve ekibi tıpkı Boris Yeltisin gibi bir imparatorluğun yıkımı için çaba harcamaktadır.

    ABD’nin posası kalıncaya kadar suyunu sıkacaklar.
    Sonrada bin bir türlü nifakla başbaşa bırakarak Çin’e çekilecekler.

    Öngörüm budur, acizane.Oraj POYRAZ


    Maglev trenlerin ses sorunu çözüldü: Tünel patlamasına susturucu gibi çözüm

    Çinli mühendisler, maglev trenlerde yolcuları ve çevreyi rahatsız eden “tünel patlaması” sorununu, susturucu benzeri bir ses yalıtım tamponlarıyla yüzde 96 oranında azaltmayı başardı.

    Çinli Mühendisler, Maglev Trenlerin Tünellerde Sebep Olduğu Basınç Dalgalarını %96 Oranında Azaltmayı Başardı

    09 Ağustos 2025

    Erdem Çınar

    Manyetik levitasyon (maglev) trenleri konusunda öncü ülkelerden biri olan Çin, son yıllarda yatırımını büyük ölçüde geleneksel yüksek hızlı tren ağını büyütmeye yöneltmiş olsa da magnev trenlerinden de vazgeçmiş değil. 2003’ten beri faaliyette olan Şanghay Maglev Treni, 430 kilometreye ulaşan hızıyla kullanımdaki en hızlı maglev treni olma özelliğini koruyor. Diğer yandan çok daha yüksek hızlara ulaşabilecek maglev trenler de yavaş yavaş gerçeğe dönüşüyor. Çin’den gelen son haberler, bu trenlerin önündeki en büyük engellerden biri olan “tünel patlaması” sorununun da artık ortadan kalktığını gösteriyor.

    Yüksek hızlı maglev treni bir tünele girdiğinde önündeki havayı piston gibi sıkıştırıyor ve bu sıkışan havanın tünel çıkışında aniden dışarı fırlamasıyla birlikte “tünel patlaması” olarak bilinen basınç dalgası oluşuyor. Ortaya çıkan düşük frekanslı şok dalgaları hem insan ve hayvanları rahatsız edebiliyor hem de yakınlardaki yapılara zarar verme riski taşıyor. Bu yüzden mühendisler yıllardır bu sorunu ortadan kaldırmanın yollarını arıyor. Şimdi ise Çinli mühendisler, bu sorunu neredeyse tamamen ortadan kaldırabilecek bir yöntem geliştirdiklerini belirtiyor.

    “Çinli Mühendisler, Maglev Trenlerin Tünellerde Sebep Olduğu Basınç Dalgalarını %96 Oranında Azaltmayı Başardı”

    CRRC tarafından geliştirilen ve saatte 600 km hıza ulaşabilen yeni nesil maglev tren prototipinde, tünel girişlerine yerleştirilen özel ses yalıtım tamponları sayesinde, çıkışta oluşan basınç dalgalarının %96 oranında azaltıldığı açıklandı. Bu yenilik, hem operasyonel güvenliği artırma hem de çevredeki insanlar ve hayvanlar üzerindeki olumsuz etkileri azaltma konusunda umut verici sonuçlar sunuyor.

    Yeni çözümde kullanılan 100 metrelik tampon yapılar, içi gözenekli malzemelerden oluşuyor ve bu gözenekler, tren tünel ağzına yaklaşırken önünde sıkışan havanın yavaşça dışarı kaçmasına imkân tanıyor. Normalde tren tünelin girişine vardığında bu hava bir anda dışarı fırlar ve şok dalgası oluşturur. Ancak tamponlar sayesinde bu hava, tıpkı süngerden suyun süzülmesi gibi, kontrollü bir şekilde dağılıyor. Buna ek olarak, tünel yüzeyine uygulanan özel gözenekli kaplamalar, kalan basıncı tünel boyunca emerek dalganın şiddetini daha da düşürüyor. Sistem, tabancalardaki susturucuların çalışma mantığına benzer şekilde, ani basınç değişimini zamana yayarak patlama sesinin oluşmasını engelliyor. Böylece hem yolcuların hem de tünel çevresindeki insanların ve hayvanların maruz kaldığı gürültü minimuma iniyor; yapılar üzerindeki basınç stresi de büyük ölçüde ortadan kalkıyor.

    Son 20 yılda yaptığı atılımla dünyanın en büyük hızlı tren ağını (48 bin kilometre) kuran Çin, şimdi yeniden maglev trenlere yönelmeye hazır görünüyor. Bu trenlerin önündeki en önemli engellerden biri olan tünel patlaması sorununun da bu yeni yöntemle büyük ölçüde ortadan kaldırılmış olması, önümüzdeki dönemde maglev tren ağlarına yapılan yatırımı daha da arttırabilir.

    Henüz kesinleşmiş bir hat planı bulunmasa da Pekin–Şanghay arasında olası bir maglev hattının, mevcut 4,5 saatlik seyahat süresini 2,5 saate indirebileceği konuşuluyor. Bu süre, iki şehir arasındaki uçuşlarla neredeyse aynı olacak. Tabii buna karşın çok daha düşük karbon emisyonu ve daha zahmetsiz bir yolculuk sunacak.

    Çin’in yanı sıra Japonya da maglev trenler konusunda dikkat çekici projelere imza atıyor. Tokyo-Osaka güzergahında 505 km/s hızla seyahat edecek bir maglev treni kullanılması planlanıyor ama bu proje için henüz net bir tarih verilmiş değil. Yine de yaşanan bu gelişmeler, maglev trenlerin yakın gelecekte daha yaygın hâle geleceğinin habercisi olarak görülüyor.

    https://www.theguardian.com/environment/2025/aug/07/maglev-train-researchers-may-have-solved-tunnel-boom-shock-waves

    https://www.donanimhaber.com/maglev-trenlerin-gurultu-problemi-tarihe-kavusuyor–194801

  • Down sendromu tedavisi için tarihi adım

    Down sendromu tedavisi için tarihi adım

    Tam da bu sıralarda Türkiye’de en büyük bütçe kalemini harcayan devlet kurumunun başındaki şerefsiz kadınların kukusu, erkeklerin pipisi, sevişmenin afetlerle bağlantısı konulu vaazlar veriyordu.
    Ve anlayamıyorum, İslamın, Müslüman dindarların kadınlarla sorunu nedir?
    Başlarına ne geldi?
    Neden korkuyorlar?
    Kadınlar neden bu kadar tehlikeli ve önemli.

    Bu keşfin ne kadar önemli olduğunu anlatmak imkansız.
    Açılan bu yoldan diğer ölümcül, kalıtsal hastalıkların kalıcı tedavisi için olanaklar ortaya çıkacaktır.
    Hemen değil, ama zaman içinde.Oraj POYRAZ


    Japon bilim insanları, down sendromu tedavisi için tarihi bir adım attı

    Japon araştırmacılar bilim tarihinde daha önce yapılamayanı başardı.

    Japon araştırmacılar, CRISPR gen düzenleme teknolojisini kullanarak Down sendromlu kişilerden alınan hücrelerdeki fazla olan 21. kromozomun üçüncü kopyasını başarıyla sildi.

    – “Trisomic rescue” (trisomik kurtarma) adı verilen bu yöntem, hem kök hücrelerde hem de deri hücrelerinde başarılı oldu.

    – Fazla kromozomun silinmesiyle hücrelerin normal büyüme ve gen aktivitesi geri kazandırıldı.

    – Diğer kromozomlara herhangi bir zarar verilmedi.

    İlk kez bir insan kromozomu hassas bir şekilde silindi

    Bu çalışma, tam bir insan kromozomunun ilk kez hatasız şekilde çıkarılması anlamına geliyor. Bu başarı, Down sendromu gibi trisomi kaynaklı hastalıkların gelecekteki tedavileri için umut vaat ediyor.

    (Haber Merkezi)

    https://www.evrensel.net/haber/564815/japon-bilim-insanlari-down-sendromu-tedavisi-icin-tarihi-bir-adim-atti

  • Dijital imza, diploma skandalından bugüne düşenler

    Dijital imza, diploma skandalından bugüne düşenler

    Zimmet,İrtikap,rüşvet

    Devlet Memurunun devlete karşı işleyebileceği üç büyük suç vardır.
    Zimmet, İrtikap ve rüşvet.

    Zimmet memurun kamu varlığına el koymasıdır.

    İrtikap memurun görevini tehdit ya da şantaj unsuru olarak kullanarak menfaat sağlamakdır.

    Rüşvet ise memurun görevini yapmak için menfaat sağlamaktır.

    İrtikap ile rüşvet arasında ince bir nüans vardır.Rüşvet zaten yapmakta olduğun görevi için ayrıca kişisel yarar sağlamaktır. İrtikap ise görevini yapmakla tehdit ederek kişisel yarar sağlamaktır.

    Misal bir zabıta memuru esnafı ceza yazmakla tehdit ederse ve açıktan para isterse bu irtikaptır.Tapu memuru tapu işlemi yaparken ayrıca para isterse bu rüşvettir.

    Konu mankenimiz RTE olsun. Koca koca holdingleri ek vergi salmakla, yeni soruşturmalarla, kurmaca mahkemelerle, yani zarar vermekle tehdit ederek bunların TÜRGEV’e bağışta bulunmaya zorlanması İRTİKAP suçudur. Kamu ihalelerinde ihaleyi alanın öncesinde ya da sonrasında RTE’nin emanetçisi kişi, kurum ya da vakıflara bağışlarda bulunması ise RÜŞVETTİR. Misal İsviçre’de bulunan hesap dökümleri, SWIFT yapanların listesi bize rüşvetçilerin listesini verecektir. Örtülü ödeneğin kişisel işlerde kullanılması ise ZİMMET suçudur.

    Çoğu insanın yanılarak suç değil de nüfuz suistimali olarak düşündüğü, basitçe ahlaksızlık ya da ayıp bir iş olarak düşündüğü işlerin büyük bölümü ya rüşvettir, ya irtikapdır.Yeterli delil, sağlıklı bir yargılamayla bunların mahkum olmaları gerekir.

    İşin tuhafı halen cumhur-başkanı(!?) olan zatın fiilen hiçbir suçtan yargılanması imkansızdır. Vatan ihanet suçunun içi boşaltılmıştır. Hempalarının (olumsuz, karanlık ve kötü işlerde birlikte hareket eden insanlar.) yargılanmaları ise ancak devr-i sabık olduklarında mümkündür. Açıkçası minareyi çalan kılıfını da hazırlamıştır.

    Zimmet suçu TCK’nin 202 nci maddesinde hüküm altına alınmıştır. Buna göre; “Görevi sebebiyle kendisine tevdi olunan veya muhafaza, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen evrak ve senetleri veya diğer malları zimmetine geçiren memura altı yıldan oniki yıla kadar ağır hapis ve meydana gelen zararın bir misli kadar ağır para cevazı verilir.

    İrtikap Türk Ceza Kanununun (TCK) 209 uncu maddesinde şu şekilde tanımlanmıştır:  “Memuriyet sıfatını veya görevini kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına haksız olarak para verilmesine veya sair menfaatler sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına, bir kimseyi icbar eden memura altı yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezası verilir.

    TCK’nin 211 inci maddesinde düzenlenen Rüşvet suçu bahsi geçen madde de şu şekilde tanımlanmıştır: “Ceza Kanunun tatbikinde memur sayılanların, kanunen veya nizamen yapmaya veya yapmamaya mecbur oldukları şeyi yapmak veya yapmamak için aldıkları veya başkalarına aldırdıkları para, hediye ve her nam altında olursa olsun sağladıkları diğer menfaatler ile bu maksatla alıp sattıkları veya ihale eyledikleri taşınır ve taşınmaz malların gerçek değeri ile verilip alınan bedel arasındaki fahiş fark rüşvet sayılır.Oraj POYRAZ([email protected] / )
    L2fSIJNoA0xfSNxA


    Ramazan Akgün: 35 senelik diplomanın yatay geçişini sorgulayan YÖK, ölen insanlar adına verilen diplomalardan habersiz olama

    09/08/2025

    Birçok vakıf üniversitesi ve hatta devlet üniversiteleri bile, sadece “öğrenim” değil, “diploma satışı” gibi bir iş modeline kaymış durumdadır. Bu durumun denetimi elbette devletin sorumluluğundadır; ancak devletin denetim mekanizmalarının bu konuda yeterince etkin çalışmaması, eğitim sisteminin yozlaşmasına yol açtığı gerçeği ile yüzleşmeliyiz. Fakat daha endişe verici olan, bu durumu istismar eden kişilerin çoğunlukla siyasetçiler ve bürokratlar olması!

    Türkiye’nin büyük şehirlerinden birinin Belediye Başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun diploması, son yıllarda çokça tartışılan bir diğer örnektir. İmamoğlu’nun diplomasının, kamuoyunda geniş çapta tartışılması diplomanın sahteliği değil, yatay geçiş hakkı olmadığı iddiası idi! Ama şimdi ortalığa saçılan bilgilere göre; sahte diploma almanın ne kadar kolaylaştığı ve devletin bu türden yanlışlıkları nasıl göz ardı edebildiğidir! 35 senelik diplomanın yatay geçişini sorgulayan YÖK, ölen insanların adına verilen diplomalardan habersiz olması kimseyi inandıramaz.

    Diploma skandallarının halkın devlete olan güveninin nasıl sarstığını ve bu güvenin kaybolmasının toplumsal huzursuzluklara yol açtığını gören yok mu? Daha da önemlisi, diğer siyasi aktörler ve bürokratlar için de, bir “görünüş” elde etmek amacıyla, sahte diploma veya sahte akademik başarılar elde etmenin bu kadar yaygınlaşması, devlete olan güven kaybına sebep olmuyor mu?

    Özellikle bakkaldan diploma alınır gibi akademik unvanların elde edilmesi, sadece akademik dünyayı değil, tüm kamu hizmetlerinin güvenilirliğini zedeler. Bu türden diplomaların sahte olup olmadığı tartışıldığı sürece, toplumda bir çürümeye sebep olurlar.

    Devletin, sadece eğitim kurumlarını denetlemekle kalmayıp, kamu görevlilerinin diplomasını ve akademik geçmişini de sıkı bir denetim altına alması gerekmektedir. Kamuoyunda ciddi şekilde tartışılmaya başlanan diploma skandallarının ardından, sahte diploma sahibi olan kişilerin tespit edilmesi ve bu kişilerin kamu görevlerinden uzaklaştırılması gerektiği açıktır.

    ===================

    Murat Ağırel: Diploma skandalında yeni perde

    09.08.2025

    Türkiye, bir haftadır sahte diploma, sahte ehliyet ve sahte belgelerin ortaya çıkmasıyla sarsılıyor. Bu konuyu daha önceki yazımda da belirtmiştim; yaşananları geçen yıl yine bu köşeden okumuştunuz. Savcılık ve kolluk güçleri, ortaya çıkan skandalı ciddiye alarak soruşturmayı derinleştirdi ve artık kovuşturma sürecine geçildi.

    Hazırlanan iki ayrı iddianame, olayın vahametini gözler önüne seriyor. İddianamede sanıkların ve mağdurların ayrıntılı ifadeleri yer alıyor. Ancak bu metinleri incelerken bazı noktalar dikkatimi çekti ve aklımda soru işaretleri oluştu.

    Örneğin, iddianame “örgüt iddianamesi” olarak hazırlanmamış. Oysa bu kadar büyük bir vurgunun altında inanılmaz bir örgütlü yapı var gibi görünüyor ve sanıklar da bu durumu itiraf etmiş. Ayrıca, bu kadar yüksek miktarda paranın döndüğü bir olayla ilgili herhangi bir MASAK raporu göremedim.

    İddianamede okurken dikkatimi çeken bir diğer bölüm ise “Mıhyeddin Yakışır”’a ait elektronik materyal incelemesiydi:

    “Şüpheliye ait materyaller üzerinde yapılan incelemelerde, telefon içerisinde PDF dosyası olarak öğretmen atama bilgilerinin bulunduğu, PDF dosyası olarak Milli Eğitim Bakanlığı müdürü yardımcısı atama bilgilerinin bulunduğu… belge içerisinde kalfalık belgesi, ustalık belgesi ve usta öğreticilik belgesi, mezuniyet belgesi gibi pek çok belge görseli bulunduğu, resim dosyaları içerisinde sahte düzenlenmiş ve basılmış birçok kimlik belgesi fotoğrafı bulunduğu…”

    Bu ifadeler, akıllara hemen şu soruyu getiriyor: Bu kişiler öğretmen ve müdür yardımcısı atamaları mı yapmış, yoksa atanmış kişilerin listesini mi ele geçirmişler?

    Aklıma, iddianamede belirtilen bu sahtekârların başı olan “Ziya Kadiroğlu”’nun daha önceki yargılamalardaki beyanları geldi.

    Bakın, eski yargılamalardaki sanık beyanlarını okuyalım:

    “Sanık G.Y.B.: KPSS’de başarılı olamadığı için bir şahısla tanışıyor. “Doğru tercih” yapma vaadiyle 6 bin 500 TL veriyor. Kendisi resim öğretmeni olmasına rağmen, “İmamoğlu”’nda İstiklal Ortaokulu’na “özel eğitim öğretmeni ”olarak atandığını görüyor. Yaklaşık 10 ay çalıştıktan sonra sahtecilik ortaya çıkıyor ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın zararını henüz ödeyemediğini belirtiyor.

    “Sanık E.K.Ç.: ”Kamuda işe girmek için birçok sınava girmiş ancak mülakatlarda başarısız olmuş. Bir şahısla tanışarak “fizik tedavi teknikeri ”olarak Sağlık Bakanlığı’na yerleşebileceği söyleniyor. 35 bin TL ödedikten sonra sahteciliği anlıyor. Parayı geri alamadığı için bir yıl çalışmaya devam ediyor ve sonunda işten çıkarılıyor. Sanık, daha sonra bu şahsın Ziya Kadiroğlu olduğunu internetten yaptığa araştırmayla anladığını söylüyor.

    “Sanık M.Ö.: ”Niğde Üniversitesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği mezunu. Ataması yapılmadığı için bir aracı vasıtasıyla tanıdıklarının olduğunu öğreniyor ve öğretmen olarak atanması için 50 bin TL isteniyor. 20 bin TL peşin vererek Yüreğir Özel Eğitim Merkezi’ne özel eğitim öğretmeni olarak atanıyor. Bir dönem çalıştıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nın zararını taksitler halinde ödediğini belirtiyor.

    “Sanık A.Ş.: Kendisinin aracılık yaptığını ancak bu işin suç olduğunu bilmediğini savunuyor. Atanan kişilerin yasal yollarla atandığını düşündüğünü, diplomaların sahte olduğunu bu kişiler işten atıldıktan sonra öğrendiğini ifade ediyor. Aracı olduğu 7-8 kişinin ataması için kişi başı 25 bin TL para alıp Ziya Kadiroğlu’na verdiğini ancak tehdit edildiği için kendisinin de zarara uğradığını belirtiyor. Ailesinin evini satmak zorunda kaldığını ve 10 öğretmene 250 bin TL ödeme yaptığını söylüyor.

    Bu ifadeler, olayın boyutunun ne kadar geniş olduğunu ve insanların umutlarının nasıl istismar edildiğini açıkça gösteriyor.

    Bu iddialar üzerine Milli Eğitim Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri “Yılmaz Güney” Bey’den bir açıklama aldım. Açıklamada, öğretmen atama sürecinin nasıl işlediği detaylı bir şekilde anlatılıyor:

    “Başvuru süreci: ”Aday, e-Devlet şifresiyle sisteme giriyor ve kimlik, adres, KPSS puanı gibi bilgiler otomatik olarak alınıyor. Bu veriler bakanlık görevlileri tarafından değiştirilemiyor.

    “Onay süreci: ”Aday, mezuniyet belgesi gibi belgelerin asıllarını şahsen ibraz etmeli ve bu belgeler YÖKSİS üzerinden sorgulanıyor.

    “Atama işlemleri:” Atamalar, MEBBİS’ten bağımsız ve dışarıdan erişime kapalı bir yazılımla yapılıyor.

    “PDF dosyaları: Açıklamada, “Öğretmen atama sürecinin hiçbir aşamasında PDF şeklinde bir içerik üretilmemektedir” deniyor.

    “Müdür yardımcısı unvanı: ”Bakanlıkta “Milli Eğitim Bakanlığı müdür yardımcısı” diye bir unvanın bulunmadığı, dolayısıyla bu kadroya müdahale edilmesinin mümkün olmadığı belirtiliyor.

    Bakanlığın açıklaması, sistemin ne kadar korunaklı olduğunu gösteriyor. Ancak sanıkların ve mağdurların beyanları, bu sistemdeki bir açığın ya da bir zafiyetin kullanıldığına dair güçlü ipuçları taşıyor.

    Daha ciddi soru şu: İddianamede geçen “öğretmen atama bilgileri” ve “müdür yardımcısı atama bilgileri” gibi ifadeler, bakanlığın sisteminde PDF olarak üretilmediği belirtilmesine rağmen nasıl sanıkların telefonunda yer alabiliyor?

    Madem sistem bu kadar korunaklı yukarıda okuduğunuz insanların atamaları nasıl yapılıyor?

    Bu işin içinde sadece sahte diploma ve ehliyet basmakla sınırlı kalmayan, çok daha büyük ve karmaşık bir yapı olduğu anlaşılıyor.

    Bu durum, hepimizin aklına türlü düşünceler getirmiyor mu?

    https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/murat-agirel/diploma-skandalinda-yeni-perde-2424997

    ===================

    Kimin mührü kimin cebinde: Diploma krizine teknik bir bakış

    E-devlet portalında adınıza tanımlı e-imzaları görebileceğiniz bir alan var. Bu çok değerli. Aynı banka hesapları ya da sim kartlar gibi. Ama bu kontrolleri vatandaş olarak biz düzenli yapmadıkça yine açık veriyoruz. Burada mesele yalnızca teknoloji değil; aynı zamanda sistemin mantığı, kime ne kadar güvendiğimiz ve hangi “mühürlerin” kimin cebinde olduğudur.

    Ziyahan Albeni

    z10 Ağustos 2025

    Mühür kimdeyse Süleyman odur derler. Dijital çağda bu mühür, bazen bir USB çubuğu, bazenbdört haneli bir PIN, bazen de devletin onayladığı bir sertifika otoritesidir. Ama ya mühür yanlış ellere geçerse?

    Şu aralar gündemimizde “diploma krizi” var ve olayın teknik kısmını tartışmadan geçmek içime sinmiyor. Çünkü mesele sadece “sahte imza” meselesi değil; biraz daha derine inince, mühür kimin cebindeyse, Süleyman da o oluyor.

    Aslında bu sistem yeni değil. Dünyada yaygın şekilde kullanılan bir yöntem: elektronik imza. Mesela ben Estonya’da elektronik vatandaşım. Estonya devleti bana bir USB verdi; adını da “dangıl” koymuşlar. O dangılı bilgisayara takarak tüm işlemlerimi yapabiliyorum. Türkiye’de de benzer bir sistem var. Bunda bir beis yok. Modern, güvenilir bir yapı.

    Peki bu yapı nasıl çalışıyor? İşin temelinde iki anahtar var: biri açık, herkesle paylaşılabilir; diğeri gizli, sadece sizde. Diyorsunuz ki: “Bana özel bir mesaj gönderecekseniz, şu açık anahtarla kilitleyin.” O mesajı sadece siz açabiliyorsunuz çünkü o kilidi açacak anahtar sadece sizde. Mesela biri size bir kutu gönderiyor. Kutuyu açık anahtarla kilitliyor ama o kilidi sadece sizin özel anahtarınız açabiliyor. Bu kadar basit.

    Aynı şekilde siz de bir mesaj gönderdiğinizde onun altına imzanızı atıyorsunuz. Bu da şöyle oluyor: Mesajınızın kısa bir özeti alınıyor -örneğin SHA256 algoritmasıyla- ve bu özet sizinözel anahtarınızla imzalanıyor. Karşı taraf da sizin açık anahtarınızı bildiği için mesajın gerçekten size ait olduğunu doğrulayabiliyor. Iste bu herkese acik anahtarimizin karsi tarafa iletilme sekline,yani karsi tarafa dogrulanabilir/teyit edilebilir bir formatta iletilmesine sertifika diyoruz; ya da onumuz itibariyle dijital imza.

    Yani bu sistem sadece mesaj gönderirken değil, bir sisteme giriş yaparken de çalışıyor. Siz “Ben Ziyahan Albeniz’im” diyorsunuz, sistem sizin daha önce paylaştığınız açık anahtardan kontrol ediyor: “Evet, bu gerçekten Ziyahan Albeniz.” Böylece kimlik doğrulama gerçekleşmiş oluyor.

    “Peki bu kadar güvenli görünen sistem neden kriz üretiyor?”

    Burada bir başka katman devreye giriyor. Siz bana “falanca kisi” imzasıyla bir mesaj gönderdiğinizde, ben gerçekten o imzanın kendisinin oldugu iddia ettigi kisiye ait olduğunu nasıl bileceğim? Çünkü bu işler artık uluslararası dönüyor. Belki aynı ortamda bile bulunmadığımız kişilerle belge paylaşıyoruz; bir guven iliskisi tesis ediyorsunuz… İşte bu noktada sertifika otoriteleri devreye giriyor. “Certificate Authority” diyorlar. Yani “Bu imza gerçekten bu kişiye ait” diye kefil olan aracı kurumlar. Türkiye’de BTK’nın yetkilendirdiği bazı kurumlar, TÜBİTAK gibi yapılar bu görevi üstleniyor.

    Bunlar hem e-imza üretiyorlar hem de verilen imzaların geçerliliğini kontrol ediyorlar. “Bu imza şu kişiye ait midir?” diye sorulduğunda, onaylıyorlar. Ama bu yapı da kusursuz değil. 2012’de yaşanan bir olay hâlâ hafızamda: EGO, Turk Trust’tan bir sertifika alıyor. Ama bu sertifika yanlış üretiliyor. EGO da bu sertifikayla Google adına sertifika düzenliyor. Google bunu fark edince kıyamet kopuyor. Sonuç? Turk Trust sistemlerden kaldırılıyor. Yani hata, sadece teknik tarafta değil. Süreçlerde. Ve şimdi aynı tabloyu diploma kriziyle birlikte yeniden yaşıyoruz.

    “2024’ten önce neler oluyordu?”

    Açık kaynaklarda, haber sitelerinde yer alan bilgilere gore mevzu bahis sistem uzun yıllar boyunca bir kişinin adına e-imza üretirken onun rızasını, onayını, hatta bilgisini bile şart koşmuyordu. Herhangi biri gidip sizin adınıza -Ziyahan Albeniz adına mesela- e-imza ürettirebiliyordu. Dahası, bunu size bildirilmeksizin yapabiliyordu. USB cihaz ve beraberinde verilen PIN kodu -çoğu zaman dört haneli- sistemlere giriş yapmak için yeterliydi. Yani iki aşamalı doğrulama, SMS ya da biyometrik kontrol gibi şeyler yoktu. Bu da elbette sistemi oldukça savunmasız hale getiriyordu.

    “2024’te ne değişti?”

    Büyük bir güncelleme geldi. Artık e-imza başvuruları sadece e-Devlet üzerinden yapılabiliyor. Her başvuruda cep telefonunuza bir SMS gönderiliyor. Ve o e-imza hemen aktif olmuyor; altı saatlik bir bekleme süresi geliyor. Bu sayede sizin dışınızda biri başvurduysa zamanında fark edip iptal edebiliyorsunuz. Ayrıca yüz yüze başvuru gibi geleneksel yöntemler tamamen kaldırıldı.

    “Peki daha önce verilmiş e-imzalar ne oldu?”

    İşte asıl mesele burada. Bu yeni güvenlik önlemleri 2024’ten itibaren gelen başvurular için geçerli. Ama önceden verilmiş olan e-imzalarla ilgili kamuoyuna açık bir “iptal/revocation” işlemi yapılıp yapılmadığı net değil. Oysa sistem güvenliği açısından bu çok kritik. Çünkü siz ne kadar güncelleme yaparsanız yapın, eski açıklar hâlâ devrede kalabiliyor. E-devlet portalında adınıza tanımlı e-imzaları görebileceğiniz bir alan var. Bu çok değerli. Aynı banka hesapları ya da sim kartlar gibi. Ama bu kontrolleri vatandaş olarak biz düzenli yapmadıkça yine açık veriyoruz.

    Burada mesele yalnızca teknoloji değil; aynı zamanda sistemin mantığı, kime ne kadar güvendiğimiz ve hangi “mühürlerin” kimin cebinde olduğudur. Amerika’da Snowden sonrası yükselen “zero trust” (sıfır güven) yaklaşımı, yani hiç kimseye fazladan güven atfetmemek, belki de bugün en doğru yol. Herkes kendi anahtarına, kendi şifresine ve sistemdeki denetime güvenecek.

    Şunu unutmadan: Her mühür, her anahtar ve her imza, doğru tasarlanmış, şeffaf ve denetlenebilir bir sistemle anlamlıdır. Yoksa günün sonunda kimin mührü kimin cebinde belli olmaz; ve krizin faturası hepimize çıkar.

    ===================

    AKP Kırşehir Milletvekili Necmettin Erkan’ın sınavsız diploma veren üniversite bilgisini biyografisinden çıkardığına dair haberler, ‘milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması’ gerekçesiyle erişime engellendi.