Blog

  • Türkiye’nin Ortadoğu politikası çöktü mü?…

    Türkiye’nin Ortadoğu politikası çöktü mü?…

     

    Daha önce, Türkiye’nin Suriye politikaları üzerinde yazmış ve “ Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin yanlış politikaları bizi Suriye batağına çekti” demiştik. Ortadoğu’daki son gelişmelere baktığımızda çöken sadece Suriye değil, tüm Ortadoğu politikaları olduğunu görüyoruz. Aslına bakılacak olursa Suriye’de yaptığımız yanlışlar, bize kolay kolay çözülemeyecek sorunlar açmıştır.

    Şunu kabul etmek durumundayız:

    Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Suriye Devlet Başkanı Esad’a kişisel tavırda şu anda yalnızları oynuyor. Kaldı ki, Türkiye’de 5 milyona yaklaşan Suriyeli sığınmacı var ve hala da sınırdan gelmeye çalışıyorlar. Bu sıkıntının bitmeyeceği görülüyor. Gelenlerin ileride daha nasıl sıkıntı yaratabileceğini düşünmek bile istemiyoruz.

                                                          HER NOKTADA SIKINTIMIZ VAR

                                                          Ancak daha da önemlisi şu:

                                                             Suriye’de artık Esad ile pek uğraşılmıyor, Güney’de ortaya çıkan PKK’nın uzantısı PYD ile ayrı bir sıkıntı sayfası açıldı. Neredeyse Esad unutuldu, Suriye krizi şu anda yerini PYD ile Nusra arasındaki savaş ile yeni bir boyut kazanmış bulunuyor. Suriye’deki bütün hesapların yanlış çıkmasının faturasının ağırlığı altındayız.

                                                           Ortadoğu’ya şöyle bir baktığımızda hemen her noktada bir sıkıntının olduğunu, bu sıkıntıları da içimizde yaşadığımızı görüyoruz. İki Türk pilotunun Lübnan’da kaçırılması küçümsenmemesi gereken bir olaydır. Bir mezhep kavgasında Türkiye’nin yanlış tutumunun ortaya koyduğu bir tablo ile karşı karşıyayız. Lübnan’daki olay, Suriye’deki yanlış politikaların bir ürünü olarak değerlendirilebilir. Bu, ne ilk, ne de son olacak gibi görünüyor.

    MISIR’DA “TARAF” OLMAK DOĞRU MU?

    Irak ile zaten neredeyse kanlı-bıçaklı duruma geldik. Maliki yönetimini Şii olması nedeni ile dışlayarak aslında burada bir sorunlar yumağı ile karşı karşılaştık. Irak, şu anda bizim için bir düşman cephesi gibi görünüyor. İran ile olan ilişkilerimizdeki gerginliği yinelemeye gerek var mı bilmiyoruz?

                                                       Okurlarımız anımsayacaklardır. Mısır’da askeri darbe ile devrilen Mursi’ye destek vererek bu krizde taraf durumuna geldiğimizi, bu konuda başta Amerika, AB ve bazı Arap ülkeleri ile de ters düştüğümüze değinmiştik. Şimdi, Mısır da Türkiye’ye karşı tavır aldı. Vize işlerini zorlaştırdı, Erdoğan’ın Gazze’ye yapacağı gezinin Mısır topraklarından olamayacağını açıkladı. Bunlar da izlenen yanlış politikalarının bir ürünü olarak karşımıza çıkmış olmuyor mu?

    Mısır’daki askeri darbeye karşı çıkabilirsiniz, bu doğal bir tepki olarak görülür. Ancak, sert davranışlar, açıklamalar Mısır’daki sorunu çözemeyeceği gibi, bu ülkedeki belli kesimleri de karşınıza almak anlamına gelir. Dış politika hassas ve incelik isteyen bir konudur. Mısır’daki karışıklıklarda Türkiye taraf olarak gelecekteki oyunculuk rolünü de kendi eli ile imha etmiştir. Halbuki burada arabuluculuk ve barışa yönelik adımların atılması gerekirdi bunlar da yapılamadı.

                                                   HERKESLE KAVGALI DURUMA GELDİK

    Suriye’de Esad’a baştan bu yana destek veren Rusya ve İran ile olan ilişkilerimiz, Suriye politikaları ile zaten 2,5 yıldan bu yana gerilmiş durumda bulunuyor. Bütün bu gelişmeleri alt alta koyduğumuzda bölgede komşularımız dahil bütün ülkelerle sıfır sorundan, çok sorunlu bir Türkiye haline geldiğimiz görülmektedir.

                                                     Daha önce Gazze ile ilgili Türkiye öne çıkmış, İsrail-Filistin sorunun çözümünde “babalığa” soyunmuştu. İşte, uygulanan yanlış politikalar bu konuyu da neredeyse ortadan kaldırmış görünüyor. Nereden bakacak olursak olalım, Türkiye bölgede hızla yalnızlaşıyor.

                                                   Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu da yaptıkları açıklamalarda “Türkiye bölgede küresel bir oyuncu ve belirleyici devlet olacaktır” demişlerdi. Gelinen noktaya baktığımızda her şeyin söylenen sözlerle gerçekleşemeyeceği gerçeğini de görmüş oluyoruz.

                                                     Bu noktada önemli olan yanlışları görüp, bunlardan hızla uzaklaşmak ve yeni politikalar üretmek olmalıdır. Bunlar da yapılmadığı gibi, yanlışlar üzerinde ısrar ediliyor ki, asıl tehlikeli olan da budur.

                             

  • TÜRKİYE’DE 3 YILAN (Bölüm 4)

    TÜRKİYE’DE 3 YILAN (Bölüm 4)

     14_8_2013-1-

    ./..
    Tekrar Merhaba.. 🙂
    LOKMAN HEKİMİN OKUYUN DEDİĞİ MİZAHÇI BUGÜN SİZE NE ANLATACAK.. 🙂

    Bugün biraz dedikodu yapalım, fıkra anlatalım, şarkı söyleyelim veya  taklt ypalım, dil çıkaralım?
    Maksat biraz eğlenceli hâle getirmek… 🙂
    (Yazı biraz uzun olacak ama, Kalbinizi temiz tutun okursunuz, Yani Tevekkül edin.. 🙂
    Kürdün türküsü gibi “Lo lo lo lo” ..daha bunun “le le le le’si de var”…) 🙂

    Başta söyleyeyim,
    Burada okuyacağınız şeyler, yani belgeye dayanmayanlar,   “…sadece bir niyet okuma ve tahmindir veya rüya tabiri diybeilirsiniz”..
    Artık itibar edip etmeme size, Yani mukayese edin
    “eğer işinize yarıyorsa tutun, değilse atın”…

    ..kısa kısa değinelim ve bu,  ..gene filmin oğlanı olsun Peinçek.. 🙂
    Apo niye çiçek verdi?
    Offf yaaaa bunun cevabını elli kere mi vereceğiz 🙁
    ..Cevap hazır (aba altından verilen mesaj):
    Kardeşim onu biz açıkladık, hatta o fotoğrafı “Sitesinde yayımlayan Biziz”.. 🙁
    Yani meâl:
    Açıklamayı kâfî görün, İtibar edin ve kesin sesinizi..!
    İşte videosu ve bari boşa aramayın, izleyin…
    Videoda nerdeyse bir çiçek de siz vereceksiniz İnanın böyle!

    Peki Sayın Perinçek “Biz size ve Apo’ya mecburmuyuz”?
    (..Tüm şartları (Psk.) hazırlayıp Bize sadece savunma moduna geçin der gibi..)
    (Bu videoda “bir şeye dikkat edin”,  ve işin orasını düşünün!..)
    Şu:
    “Yahu APO sana niye 4 tane milletvekilliği versin, Sen kimsin ve APO’yla ne ektin ne biçtin”?
    Demek ki temelde bir “illiyet rabı var” yani bunu söyleyecek kadar teklif…
    ..Düşünün,
    Teklif edilen bayram şekeri veya eti puf değil 🙁
    (İşi, romantik hatır gönül işine indirgeyerek, sıradanlaştırarak Gümrükten kaçak at geçiriyor) 🙁
    ..Apo’yu doğuran kim?
    Tabi ki anası diyecek,
    Bence de yle, hepimiz gibi..

    Sayın Perinçeğin o videosundaki açık politikasından feyzalarak esinlenerek onu didik didik ben de irdeleyeceğim; ama kızma darılma yok  🙂
    (Tekrar söyleyeyim, ve bu ne kompliman ne iltifat ne gurur okşama, ne de hakaret,
    “Bu adam gönül adamı ve dava adamı”!..  AMA KENDİ DAVASININ!..
    Yani bize sürtsen bulaşmaz ve Bizim en büyük Muhalifimiz, “Türk’ün”!..   Yüzüne söyleyeyim dedikodu olmasın..
    Bir sözü vardı hatırlarsanız “Sizin aklınızdaki ile Bizim ruhumuzdaki farklıdır”..
    Doğru, Ben de Bunu demek istiyorum…

    Ben sayın Doğu Perinçeğin açıklamalarını şuna benzetiyorum video,
    (kendi de espritüel bir kişilik olduğu için, Bu memleketin lisan-ı hususiyesini iyi bilir..)
    “Çapkın kadının 40 gömleği olur,
    Birini kendi giyer 39’unu ele giydirirmiş, aynen o”!..

    Peki ..daha geçen seneye kadar TGB’nin İP’in gençlik kolları olduğunu niye sakladınız sayın Perinçek ve ifşa olunca “Canım zaten TGB memleketteki gençlerden oluşuyor ve bu her partiden var” ..gibi bir açıklama..?
    ..Bu doğru!
    (Burada İlker Yücel’in yeğeniniz olmasını hatırlatırım, diyeceksiniz ki suç mu? Hayır.. Sadece bu bilinsin, Yani sonradan SİZİNLE ALAKASI OLMAYAN ULUSAL KANAL’A EN YETKİLİ DİYE ATADIĞINIZ..)
    (TGB) Peki bu sahipsiz (!),
    yani başı boş ve başı siz olmadığınız tgb’nin sevk ve idaresi, finansı (miting masrafları ve her türlü ses sistemi ve akla gelmedik harcamalar, kiralar vs) sizinle alakası ne Yani İP’le?..
    ..Ve orada Gençlerin neler yapacağını kim kararlaştırıyor,
    “Nelere muhalif ve hangi sloganı atacaklarını Atmayacaklarını (iki dilli) ve bunlardan birisinin (slogan) “..kesinlikle yasak olduğunu”?
    Şu:
    “Kahrolsun PKK veya Bebek katili”?..
    Bu konuyla ilgili mufassal yazım var,  buraya tekrarı olmasın; “Miting Ağası Perinçek Buyurmuş” derseniz çıkar..

    ..Sahi Sayın Perinçek;
    Madem bu örgüt (Bana göre APO’nun tgb’si) bütün partilerden oluşuyor,
    Peki Örgütün yurtdışı (örn. Frankfurt) rutin denetlemelerini kim yapıyor?
    Sakın Şule Hanım Annemiz olmasın?
    ..Öyle ya, Ben duymadım mesela Kemal Bey’in eşinin tgb’yi denetlediğini veya Baykal beyın eşinin veya Bahçeli bein eşinin? 🙁
    (bahçeli bekardı diyeceksiniz; Bana ne özel hayatından kardeşim, Gâvurdağında kız mı yok, alsaydı) 🙁

    ……

    Neden HEPAR’ın düzenlediği ..özellikle Hükumet ve PKK’yı dışlayan protestoya katılmıyorsunuz (bakın “katılmıyorsunuz” dedim, yani tgb’yi kasdederek!?
    Demek ki ilk akla gelen siz oluyorsunuz; Bu bende değil tüm herkeste… 🙂
    (HAH DİYECEK AÇIK VERDİ, BU ADAM KESİN HEPAR’LIDIR! 🙂
    Ben de diyorum ki “PARTİSİ BATSIN”!  ..Bu da Osman Paşa’nın sözü aha şu videoda.. Bizim için önemli olan Vatan!)

    (HEPAR deyince,
    Yav HEPAR  4 Eylül 2008′de kuruldu ve tam 2010’da zirveye çıktı; Bir de baktım ki “muadil” (!) bir parti türedi yani bana göre ekarte için! ..ki bunu vikipedine bakınca kiminle ilintili anlarsınız. Partinin adı ULUSAL PARTİ  (2010) 🙂

    Peki TGB’nin açılımının yani kısaltmasının “Uzunu” ne asıl mânâsı?
    “TÜM GENÇLİK BİRLİĞİ OLMASIN”?..
    ..Normalde TÜRK GENÇLİK BİRLİĞİ OLMASI GEREKMEZ Mİ?
    Bu konuda şurda mufassal bilgi var, Zamanınız olursa okuyun ve çok şey öğrenirsiniz!..  Ve hayrete düşeceğiniz pek çok konular!..

    ……

    Siz Amerika Düşmanımısınız Sayın Perinçek, hıı???
    (düşmandan kastım  muhalif)
    Eğer öyle olduğunuzu söylüyorsanız Sadece kendinizi kandırırsınız bir de saftirikleri…
    Siz Amerika’nın en favori ve en ileri adım müttefikisiniz ve Bana göre EŞSİZ!!!!

    ..Siz Tayyip Bey’in gitmesini istiyor’musunuz?
    Şimdi bu da soru mu yaaa diyeceksiniz, Evet soru!..
    Cevap: “YIKILACAKSIN FAŞİST” 🙂
    ..Canım benim, Faşistim benim, Abdestli faşistim benim 🙂
    O da çok hoş yaaa Tayyip bey yani 🙂
    “Kadınmıdır kızmıdır bilemem” 🙁
    “T.C.” nin kaldırılmasından haberim yok” (kim aldıysa çabuk geri yerine koysun lan..)  🙁
    “Kendi eşiyle değil ki ne özeli” 🙂  ..Kimle ya, Anamla mı? 🙂
    (Düşünmez  иesrin’in kocası olsaydı kendi) 🙂
    Neyse..

    ……

    Ulusal kanalın (tv) daha düne kadar İP’in olduğunu bilen var mı?
    ..Oda TV’nin ve Ulusal Kanal’ın İP’in koordineli çalıştığını kim biliyor veya PKK’nın truvası (ikisi için de geçerli ama en çok Truva ODA TV’ye uyuyor, Çünku Ulusal kanal açıktan yapıyor..)?
    Örnek mi:
    ..Sadece size bir olay anlatayım ..varın kararı kendiniz verin..
    (..şu da ayrı bir örnek yani esas örnek altta tabi:
    “Şehit haberleri sunulurken mutlaka yanına bir pkk teröristi koyarlar, foto”..)

    Esas örnek:
    Geçenlerde Osman Pamukoğlu’nun evine özel röpörtaj için ODA TV gazetesi bir magazin muhaberini göndermiş… Her şey güzel ve şakır şıkır anlatılıyor ama Öyle bir başlık atmışlar ki yazıya PES DERSİN!!!
    Bu kadar utanmazlık ve Pensilvanya’nın kulu olmak olamaz!
    ..Sahi Pensilvanya denince akla kim geliyor yani Yandaş gazetelerden sonra?
    Tabi ki ODA TV..!
    ..Şuydu Pamukoğlu haberi (Yıllarını PKK’yi yoketmeye adamış adam ve bu aymazların atığı haber başlığı..
    Tabi ki o efendileri tarafından tertipleniyor..)
    Link vereceğim ama az önce baktım  BAŞLIĞI DEĞİŞTİRMİŞLER!..
    BUNLAR NE UTANMAZ ADAM!!!
    Şu’ydu başlık:
    PAMUKOĞLU: “Yüzde 10 barajı kalkarsa PKK sayesinde Meclise gireceğiz”…
    ki bu konuda Sayın Pamukoğlu Dava açtı, bunu basından biliyoruz…

    Ve bu utanmazlıklarını dile getiren bir yazı yazmıştım o tarihlerde “ODA TV PKK’nın Truvası mı”…

    ……

    THY’ye dişi sinek girmezken ..Nasıl oluyor da bir tek Aydınlık giriyor (gazete) ?
    Milli Merkez (hani yeni kuruluş, yani vatanı kurtaracak olan) İP’in olduğunu kim biliyor??
    Açıklama sarahat şurda:
    “İP’İN YENİ MASKESİ MİLLİ MERKEZ”

    Okur’a sesleniyorum:
    Herşeyin belgesini aramayın, En büyük belge sizsiniz Kalbiniz!..
    ..Yani;
    “Hadiseyi beyninize kazıyarak mukayese ve yüreğinizin sesini dinleyin,
    ve geçmişten beri Sizi bunlar nereye götürüyor,
    neyin eşiğindesiniz,
    daha bu adamlar size ne martaval anlatıyor” (Bu adamlar dediğim bir kişi değil; daha eşeğin büyüğü ahırda, ona da geleceğim…
    Türkiye’de 4 harfi birleştirip ve 6 (altı) aya bir örgüt değiştiren ve bu örgütlerin tamamının TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ YIKMAK OLDUĞUNU BİLMEYEN VAR MI?)

    Peki Atatürk ilkelerinden biri de DEVLETÇİLİK değil mi?
    (Biz hükumeti yıkmak isteriz örneğin, Ama bunlar Devleti; yani Senin devletini, Senin Türkiye Cumhuriyetini!..)
    ..Bunlar hayır kurumları mı..?
    Bakın ne kadar “Dev” ile başlayan örgüt veya sendika varsa MUTLAKA İÇİNDE PKK PROPOGANDASI YAPILIYOR VE BUNDAN KUŞKUNUZ OLMASIN;
    YANİ HEPSİ PKK’NIN BİR YAN ÜRÜNÜ!
    ..Aslında PKK onların yan ürünü; kendileri işin meşru ve yasal zemininde oynuyorlar…

    ……

    Biraz gevezelik yapalım mı? 🙂
    Yav bu adamlar öyle kurnaz ve şahpaz ki hiç dikkat etiniz mi???
    Neye mi?
    Şuna:
    ..Ne kadar Patent sözcük, kavram veya oluşum veya milli değer varsa ..Önceden zapdetmiş ve kimseye vermiyorar!.. 🙂
    ..Oysa sürtsem bulaşmaz!.. 🙂
    (Ben bunları aynı şu hani mahallenizde olur ya “Bizim bakkal, Bizim Manav, Bizim Kasap”, işte ona benzetiyorum, Yani size “Bizim” lafını yedirerek Beyninize kazarak” aidiyet hissi uyandırıyorlar, tilki felsefe..) 🙂
    ..ve nerdeyse sanacaksınız ki Bu adamlar “Resmi Gazete” veya Ziraat Bankası, veya Merkez Bankası”! Yani o kadar Milli ve size ait ve Siz ona aitsiniz veya 🙂 Tilki yaaa 🙂
    Örneğin: “Milli”..
    “Uusal”..
    “Milli merkez”..
    “Halk”..
    “Kardeşlik, İşçi, Emek, Grev, Hak, Özgürük”.. (aynı internetteki alan isimleri gibi önceden zapdedilmiş!) 🙂
    “Türk, veya Türk Milleti”..
    “Atatürk”..
    T.C”,   …hani o ilk kaldırılmasını istediğiniz yani Tayyip Bey’e babalık yaptığınız ..fikir mânâsında, öncü 🙂
    “Kırmızı Beyaz Renkler”…
    (Sahi Perinçeğin elması ne zaman kızaracak.. Hani ilkokul çocuklarının ilk okumayı söktüğünde okulda , öğretmenleri tarafından başarılarına göre elma  resmi yapılır ve her gün biraz boyanır, aynen o! 🙂
    ..Adamın (İP amblemi, yane  en son karar verdiği) Kırmızı beyaz Renkler ve yıldızın içi de malum beyaz idi..
    Ama bakıyorum Bu yıldızın içi bazan sarıya çalar bir renk alıyor? 🙂 Sanırım güneş solduruyor.. Şunu da tercihan dinleyin yani yazıyı okurken, türkü.. https://www.youtube.com/watch?v=rMUr79DFwZo) 🙁

    “Güzeli sevreler bağarasında, Kadifeden kesesi”  ..yok bu olmayacktı 🙁
    (Sahi bazan düşünüyorum ,  Allah var kuşkulanıyorum:
    Şu bizim Kemalpaşa Tatlısı yerinde duruyor mu?
    Anaaaa bir de baktım Perinçekler seri üretime geçmiş, Kemalpaşa Tatlısı ve patanti alınmış 🙁
    Tabi bu da biraz tatlandırmak için işi..) 🙂

    Yarın size bomba konular anlatacağım ve yine böyle hem sohbet edip yine güleceğiz ve birileri de bize gülecek, gülsünler.. 🙂
    Şimdilik kalın sağlıcakla..
    ./..

    14.8.2013
           __YaLNıZ__
      (Eshabil Üstündağ)
    [email protected]

  • Mağusa’nın Kurtuluşu ve Gazi Oluşu

    Mağusa’nın Kurtuluşu ve Gazi Oluşu

    Yarın tarihi Mağusa kentinin Rum muhasarasından kurtuluşunun 39. yıl dönümü.

    Benim için çok önemli ve tarihi bir gün bu 15 Ağustos, birebir yaşadığım, tarihe şahit olduğum ve anavatandan gelen Türk askeri ile kucaklaşmanın mutluluğunu doyasıya yaşadığım gün olduğu için.

    1878’de adanın İngilizlere kiralanması nedeni ile Kıbrıs adasından ayrılmak zorunda kalan Türk askeri ile aradan 96 yıl geçtikten sonra kucaklaşan ve kırmızı beyaz ay yıldızlı bayrağımız altında o tarihi kurtuluşu gününü yaşayan, 11 yıllık soykırımdan sonra özgür olmayı doyasıya  içine çeken sayılı Kıbrıslı Türklerden bir tanesiyim.  Mutlu Barış Harekatına katılan bir Mücahit olmanın gururunu her zaman yaşadım, her zaman içimde hissettim.

    Türk askeri ile kucaklaştığım vakit ne mevziden hiç çıkmadığım 30 günün yorgunluğunu, ne açlığımı, ne susuzluğumu, ne güneşin yakıcılığını, ne de üzerimde lime lime olmuş üniformamın verdiği sıkıntıyı hissetmiştim. Olağan üstü bir mutluluk ve sevinçti hissettiğim sadece, gurur dolu, hasret dolu, mutluluk dolu, göz yaşları içinde. “Nihayet geldiler, artık özgürüz” diye mırıldanmıştım kendi kendime.

    Korkunç bir günün akşam üstünde kucaklaşabilmiştik Türk askeri ile. Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) 5. Taktik Komutanlığı 15 Ağustos sabahı,  Mağusa bölgesinde yer alan tüm gücünü toplamış ve kalenin etrafına konuşlandırmıştı. Bütün gücünü bir araya getirmiş kaleye girmek için olağan üstü bir atış gücü ile saldırı başlatmıştı sabah sabah. Kale içine attıkları havan sayısı ortalama dakikada 20 taneydi. Dum dum kurşunu kullanmaktaydılar ve bu mermiler vurdukları yerde tekrar bir kez daha patlıyorlardı. Makineli tüfekler ile toplar ise durmak bilmeden ateş kusmaktaydı. Korkunç bir gündü. Ölüm fütursuca aramızda dolaşıyor, önüne geleni alıp götürüyordu.

    Akşamüstü Türk askerinin gelişini, Rum askerlerinin mevzilerini, ağır silahlarını, toplarını ve zırhlı araçlarını terk edip kaçmaya başlamalarından anlamıştık…..

    Gözyaşları içinde kucaklaşmamız muhteşem olmuştu.

    15 Ağustos biz Mağusa’lıların Kurtuluş günü, bu nedenle. Her sene büyük bir coşku ile kutluyoruz kurtuluşumuzu. Ne yazık ki bu günü yaratanlar ve yaşayanlar bir bir aramızdan ayrılmakta.

    Kentimize, Rumlara teslim olmadığı için “Gazi”lik ünvanı verildi bir müddet sonra.

    Bu konuda 1974 Mutlu Barış Harekatından sonra Bakanlıkların bireysel olarak aldıkları kararlar var ama resmen Bakanlar Kurulunun Mağusa kentine “Gazi”lik unvanının verilmesi ile ilgili özel bir kararı halen yok. Mağusa Belediyesi’nin Meclis kararı da yok “Gazi”lik unvanı ile ilgili olarak.

    Mağusa kentinin adının Gazimağusa olarak Resmi Gazetede ilk kez yer alış tarihi 9 Mart 1976. Mağusa Belediyesine kredi verilmesiyle ilgili olarak Kıbrıs Türk Federe Devleti Bakanlar kurulu tarafından alınan 9 Mart 1976 tarihli ve 8024 No.lu kararda ilk kez Mağusa Belediye’sinin adı “Gazimağusa Belediyesi” olarak yer almakta.

    Bundan sonra içinde “Gazimağusa” kelimesinin geçtiği resmi yazı 1977 yılında altında dönemin Dışişleri ve Savunma Bakanı Vedat Çelik’in imzasının bulunduğu 1091 sayılı karar ama bu karar da Mağusa kentine “Gazi”lik unvanının verilmesi ile ilgili değil.

    “Gazimağusa” adının Mağusa kenti ile ilgili coğrafik olarak kullanımı ve resmileşmesi ilk kez Başbakan rahmetlik Mustafa Çağatay başkanlığındaki Bakanlar kurulunun, dönemin İçişleri Bakanının yaptığı öneri sonrası aldığı Ç87480 sayı ve 17.12.1980 tarihli “Gizli Karar” ile oldu. Karar, eski adı “Mağusa Körfezi” olan coğrafik bölgenin “Gazimağusa Körfezi” olarak değiştirilmesini içermektedir.

    Bu karardan sonra Mağusa kentinin adı, tüm resmi evraklarda “Gazimağusa” olarak kullanılmaya başlanmıştır.  Yaptığım araştırmalarda kentin adının “Gazimağusa” olarak değiştirilmesine dair, bir vatandaş olarak ulaşmamın mümkün olmadığı “Çok Gizli Karar” kapsamında olası bir Bakanlar Kurulu Kararı dışında, var olan herhangi bir karar yok.

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    14 Ağustos 2013

  • Ceyhan, pamuk ve karpuzla anıtlaştırıldı…

    Ceyhan, pamuk ve karpuzla anıtlaştırıldı…

    “Beyaz altın” olarak değerlendirilen pamuk, Ceyhan’ın sembollerinden biridir. Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, şimdi Ceyhan’ın girişinde kentin “beyz altını”nı anıtlaştırdı. Bu çalışmalar büyük ilgi görüyor.

    Türkiye’de en kalteli karpuzun üretim yeri olarak gösterilen ve Ceyhan ile bütünleşen karpuz da Ceyhan Belediyesi tarafından anıtlaştırılarak kentin girişine konuldu. Pamuk ve karpuz anıtları Ceyhan’a gelenleri selamlıyor.

    Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, şimdi de partisi MHP’den Adana Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu. Adana’nın bölgede çok önemli bir kent olduğunu söyleyen Sözlü “Biz, kadrolarımız ve edindiğimiz deneyimlerle Adana’yı en iyi şekilde yönetebilecek konumdayız” diyor. Seçim çalışmalarına da aralıksıuz devam ediyor.

     

    ADANA CEYHAN BELEDİYE BAŞKANI HÜSEYİN

    SÖZLÜ, CEYHAN’IN SEMBOLÜ KARPUZ VE PAMUĞUN

    ANITLARINI KENTİN GİRİŞİNE DİKTİRDİ.

    Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, seçildiği günden bugüne yaptığı çalışmalar ve uyguladığı projelerle büyük ilgi görüyor ve takdir topluyor. 1999 yılında yapılan seçimlerde MHP’den Ceyhan Belediye Başkanlığı görevine getirilen Hüseyin Sözlü, başarılı çalışmalarını şimdi de Adana Büyükşehir Belediyesi’nde sürdür için kolları sıvadı. Yine MHP’den Adana Büyükşehir Belediye Başkan Aday Adayı olan Sözlü, halen görev yaptığı Ceyhan’a ilçenin sembol ürünleri olan pamuk ve karpuzun anıtlarını kentin girişine diktirerek bir ilke daha imza attı.    

    Ceyhan’ı pamuk ve karpuzla anıtlaştıran Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Adana’nın bölgede çok önemli bir kent olduğunu, bu kente hizmette sınır tanımadığı için Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığını koyduğunu söylüyor. Sözlü “Bugüne kadar ele aldığımız tüm işleri başarı ile sonuçlandırdık. Hazırladığımız projeleri de uygulayıp yerine getirdik. Eserlerimiz bizim için bir referanstır” diyor. Kadrosu ile Adana’yı daha da yaşanabilir bir kent haline getirebilecek güçte olduklarını söylüyor.

                                                             Adana’nın en büyük ilçelerinden biri olan Ceyhan, bilindiği gibi “beyaz altın” adı verilen pamuğun en kalitesinin yetiştiği bir yer olarak gösteriliyor. Kentin adı ile özdeşleşen Ceyhan karpuzu da buranın en iyi gelir kaynakları arasında yer alıyor. Şimdi Ceyhan’a gelenleri pamuk ve karpuz anıtları karşılıyor.

                                                         

       

  • Güneydoğu’da neler oluyor?…

    Güneydoğu’da neler oluyor?…

    Güneydoğu’da “Barış süreci” ile başlayan gelişmeler giderek dozunu kaçırmaya başladı. Terör örgütü, bu sürecin başlaması ile birlikte daha rahat hareket etmeye, alan genişletmeye başladı. Bununla da kalmayıp, Güneydoğu’yu adeta kendi alanı haline getirme çalışmalarına başladı. Konu ile ilgili olarak daha önce geniş yazdık, bunları yinelemek istemiyoruz.

    PKK ve yandaşlarının Güneydoğu’da şov üzerine şov yapması, daha çok taraftar bulması, yeni katılımlarla güç kazanması hiç kuşkusuz küçümsenmemesi gereken olaylardır. AKP Hükümeti’ni köşeye sıkıştırdıkları görüşünde olan terör örgütü, bunu çok iyi değerlendirerek, bitmeyen isteklerinin de yerine getirilmesi tehdidini savuruyor.

                                                            KURTARILMIŞ BÖLGELER Mİ?

    Ancak, Güneydoğu’da Türkiye’nin geleceği açısından hiç de olumlu şeylerin olmayacağına işaret eden bazı gelişmelere değinelim.

    PKK, özellikle Şırnak ve Hakkari ile çevresini adeta “kurtarılmış bölge” konuma getirmeye çalışıyor. Daha önce silahlı mücadelede elde edemediklerini, “çözüm süreci” adı altında neredeyse elde etmiş bulunuyor. Dağlarda ve şehirlerde iyice yer eden PKK ve destekçileri adı geçen illerde ve çevresinde gece-gündüz dinlemeden yol kesiyor, araç ve kimlik kontrolleri yapıyor. Bu konuda güvenlik birimlerine yapılan tüm çağrılara rağmen, bugüne kadar bir sonuç alınamadığını belirtelim. Hatta buralarda birçok karakol kapatıldı, güvenlik birimleri azaltıldı.

                                                            Hemen şunu da ekleyelim:

    Buralarda dağıtılan bildirilerde, yapılan toplantılarda özellikle şu vurgu yapılıyor: “Buralarda Türk askeri istemiyoruz. Buralarda baraj ve karakol yapımı istemiyoruz. Bir an önce de koruculuk sisteminin de ortadan kaldırılmasını bekliyoruz. İsteklerimiz dışında atılacak her adımın karşısında olacağız ve halkımızı savunacağız. Bunun için birimlerimiz hazır beklemektedir.”

                                                          DEVLET SADECE SEYRCİ Mİ?

    Burada anlayamadığımız nokta da şudur:

    Devletin istihbarat birimleri var. Devlet, buralarda ne oluyor ne bitiyor hepsini biliyor. Kimlerin suç işlediğini, kimlerin organize suçlara karıştığını da biliyor. Ancak, hiçbir şey yapılmıyor. Suç işleyen sucu ile kalıyor. Siz, kalkıyorsunuz, masumane ve hukuksal bir hak olan Gezi eylemcilerini gözaltına alıyor, cezaevlerine tıkıyorsunuz. Tehdit ediyor, korku salıyor, polisle halkı karşı karşıya getiriyorsunuz, ama devletin temeline dinamit koyan Güneydoğu’daki atılan her adımın suç olmasına rağmen bunlara ses çıkarmıyorsunuz. Böyle bir devlet yönetin şekli olabilir mi? Böylesine bir ortamda toplumsal barış sağlanabilir mi? Böylesine işlenen suçlar karşısında seyirci kalınabilir mi?

                                                             Çok uzaklara gitmeye gerek yok, yeni bir olayı gündeme getirelim. Şırnak’ın Beytüşşebap yakınlarındaki Kato Dağı’nda PKK şov yaptı, devlete meydan okudu, PKK yandaşları suç işledi. Binlerce terör örgütü ve destekçileri Kato Dağı’nda PKK’nın 15 Ağustos 1984 yılında yaptığı ilk silahlı eylemin yıldönümünü kutladı. Göstericiler tepelere ateşten “apo” yazıp, sloganlar attı, sabaha kadar havaya ateş atıp, silahlı çatışmalarda ölen PKK’lıların fotoğraflarını taşıyan bez parçaları ve PKK bayrakları ile adeta devlere meydan okudular. Kürtçe olarak “şehitler ölmez”, “PKK halktır, halk da buradadır” sloganları ile Kürt ulusal marşını da okudular.

    İÇİNİZE SİNDİREBİLİYOR MUSUNUZ?

    Türkiye’de böylesine bir ayrımcılık, böylesine bölücülük hareketi suç mudur, değil midir? Suç değilse, gezi eylemcilerinin yaptığı nedir? Siz, gezi eylemcilerini suçlayamazsınız. Suç ise, devlet neden gereğini yapmaz? Kaldı ki, Güneydoğu’da atılan her adımda suç kokusu vardır. Bu kan dökücülerine meydanın böylesine boş bırakılması bizi rahatsız ediyor, bizim gibi milletimizi de rahatsız ediyor.

                                                           PKK’nın Eruh ve Şemdinli’de yaptığı katliamlar alkışlanıyor, bu katliamların arkasında duruluyor. Türk askerine kurşun sıkanlara “şehit” deniliyor, yere göğe sığdırılmıyor. Dünyanın hiçbir yerinde böylesine bölücü hareketlere izin vermezler. Bugün gelinen çözüm süreci için de “Bu işi silahla çözdük” deniliyor. Devletin PKK’ya mağlup olduğu ve boyu eğmek durumunda kaldığı söyleniyor. Hadi içinize sindirebilirseniz sindirin bakalım. Adeta devlete göz dağı verilip “Gerekirse eskiden olduğu gibi yeniden silahlı mücadeleye başlarız” denilmek isteniliyor.

  • Türkiye-AB İlişkilerinin Dünü, Bugünü ve Yarını

    Türkiye-AB İlişkilerinin Dünü, Bugünü ve Yarını

    Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu TİSK’in yayın organı olan İşveren Dergisi’nin son sayısında  (Haziran 2013) Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerindeki son durum hakkında bir değerlendirme yazım yer aldı.

    Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak kitabım ile eş zamanlı olarak yayınlanan değerlendirmemden kısa bir özeti bugün sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Bu kapsamda yeni yayınlanan kitabımı göndermiş olduğum Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, 22 Temmuz tarihinde şahsıma göndermiş olduğu mektupta, ülkemizin AB’ye üyelik hedefine çalışmalarım ile verdiğim destek dolayısıyla beni tebrik etmiştir.

    Kendilerine bu vesileyle teşekkür ederim.

                             

    Uluslararası ekonomik ve siyasi ilişkilerde ülkelerin birbirlerini nasıl algıladıkları çok önemlidir. 

    Bu algı, tarafların karşılıklı olarak tarihsel imaj ve kültürel birikimlerin etkisinden geçerek oluşur. Günümüzün küresel dünyasında algılar hızla değişebilmektedir. Tarafların eylemleri algıları doğurduğu için eylem değişince algı da değişebilir. Bu durum, Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde açık bir şekilde görülmektedir.

    Türkiye’nin Avrupalılığı konusunda süregelen tartışmalar yeni değildir.

    Bu olgu son 150 yıldır Avrupa’da devam etmektedir. 30 Mart 1856 tarihinde Rusya ile Kırım Savaşı’nı kazanan Osmanlı İmparatorluğu, Birleşik Krallık ve Fransa arasında Paris Barış Anlaşması’nı imzalanmıştır.

    Bu Anlaşma’nın en önemli maddelerinden biri, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olarak kabul edilmesidir.

    Aradan 157 yıl geçmesine rağmen, Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığını bazı Avrupalılar tartışmaya devam etmektedir.

    Lucius  Annaeus Seneca, “Hangi kapıya yöneldiğini bilmeyen hiçbir zaman uygun esen rüzgarı bulamaz ” demiştir.

    Türkiye bu rüzgarı yakalamak için neredeyse iki asırdır çaba harcamaktadır. Büyük Önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi Türkler, Batı’ya yönelmiş bir millettir.

    Atatürk, 29 Ekim 1923 tarihinde bu konudaki tercihini şöyle açıklamıştır:  “Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de asri binaenaleyh batılı bir hükümet vücuda getirmektir. Medeniyete girmek arzu edip de Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”

    Büyük Önder 1923 yılında  “Yüzyıllardan beri düşmanlarımız, Avrupa kavimleri arasında Türklere karşı kin ve düşmanlık fikirleri aşılamışlardır. Batı fikirlerine yerleşmiş olan bu fikirler, özel bir anlayış yaratmışlardır. Bu zihniyet hâlâ vardır. Avrupa’da hâlâ Türkün her türlü gelişmeye, ilerlemeye düşman bir adam olduğu sanılmaktadır. Bu büyük bir yanılgıdır” derken çok haklıdır.

    Dışişleri eski Bakanı ve TBMM eski Başkanı Hikmet Çetin İktisadi Kalkınma Vakfı’nda 7 Mayıs 2013 tarihinde verdiği konferansta, Ankara Anlaşması’nın 1963 yılında imzalanmasında Başbakan olan İsmet İnönü’nün  TBMM’de yaptığı  konuşmasında,  “Bugün imzaladığımız anlaşma bizi sonsuza dek bağlamıştır. Bu birlik tarihi ve coğrafi gereklere dayanır” dediğini söylemiştir.

    Türkiye değişirken Batı’nın Türk dış politikası algısı da değişmektedir.

    NATO üyeliğinden sonra Türkiye, Batı Dünyası’nın önemli bir müttefiki olarak algılanmıştır. Son yıllarda Türkiye’nin dış politikada belli ilkeler belirleyerek bunları uygulamaya koyması, ABD ve Avrupa Birliği’nde farklı değerlendirmelere yol açmıştır.

    Bu gelişmeler, Türkiye’de eksen kayması olduğu ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden uzaklaştığı anlamına gelmemektedir.

    Çünkü, 1958 yılında Roma Anlaşması ile o zamanki ismiyle Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulduktan sonra kurulan 38 Cumhuriyet hükümetinin ikisi hariç tamamında Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefi vardır.

    Türkiye’yi AET’ye “ortak üye” yapan, taraflar arasında bir gümrük birliğine dayanan ve ileride tam üyeliği öngören 12 Eylül 1963 tarihli Ankara Anlaşması, Roma Anlaşması’nın 238’nci maddesine dayanmakta, Türkiye-Topluluk ortaklığının temel ilkelerini belirlemektedir.

    AET Komisyonu’nun ilk Başkanı Alman Profesör Walter Hallstein, Ankara Anlaşması’nın imzalanması dolayısıyla Ankara’daki törende yaptığı konuşmada, “belli bir geçiş döneminden sonra Türkiye’nin AET’ye tam üye olarak kabul edilmesi gerektiği”ni özellikle vurgulamıştır.

    Ankara Anlaşması’nın 28’nci maddesi, Türkiye’nin Roma Anlaşması’ndan doğan yükümlülüklerinin tamamının üstlenebileceği bir duruma geldiğini göstermesi durumunda, akit tarafların “tam üyeliği” görüşebileceğini öngörmüştür.

    Son dönem, 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol’deki yükümlülüklerin Türkiye tarafından takvime uygun olarak yerine getirilmesiyle 1 Ocak 1996 tarihinde başlamıştır.

    Son dönem, hiçbir zaman sonsuz dönem olmamalıdır.

    Çünkü her başlangıcın bir sonu vardır.  Katma Protokol,  Ankara Anlaşması’nın 4’ncü, Geçici Protokol’ün 1’nci maddesine dayanılarak hazırlanmış bir Ön Katılım Anlaşması’dır.

    Türkiye’nin AB üyeliği uluslararası hukuk açısından bir “ahdi yükümlülük” olmasına rağmen Kasım 2005’te Almanya’da iktidara gelen Şansölye Angela Merkel’in  Türkiye için  “imtiyazlı bir ortaklığı”  önermesi ve ardından da  Mayıs 2007’de Fransa’da Cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy tarafından da imtiyazlı ortaklığın önce seçim kampanyası sırasında sonra da Cumhurbaşkanlığı görevinde gündeme getirilmesi, Avrupa Birliği’nde Türkiye’nin üyeliğine verilen desteğin düşmesinde önemli rol oynamıştır.

    Merkel ve geçmişte Sarkozy, uluslararası hukukta geçerli olan “ahde vefa” (pacta sund servanda)   kuralını yok saymışlardır.  Sarkozy artık iktidarda değildir ama yeni Fransa Cumhurbaşkanı  Hollande  da  Türkiye’nin müzakere sürecindeki vetoları  henüz kaldırmamıştır.  X

    Ankara Anlaşması ve Katma Protokol’de, “imtiyazlı ortaklık“ şeklinde bir tanımlama yoktur.

    Topluluk hukukunda olmayan bir statüyü Merkel Türkiye’ye zorla kabul ettiremez. Türkiye zaten AB ile gümrük birliğini gerçekleştirdiği için bir anlamda “imtiyazlı ortak”  statüsündedir. AB’ye sonradan katılan ülkeler arasında Yunanistan hariç hiçbiri önce gümrük birliğine girerek üye olmamıştır.

    Hıristiyan Demokrat Birlik ile Bavyera Hıristiyan Sosyal Birlik Partileri’nden oluşan Hıristiyan Birlik,  2004 yılında Türkiye’nin AB üyeliğine ilişkin olarak aldığı  “İmtiyazlı Ortaklık: Türkiye İçin Avrupa Perspektifi” kararında, 2004 yılındaki genişleme sürecinin  AB için sıkıntılı  olduğu, bu sebeple  Türkiye’ye imtiyazlı  ortaklık teklif edilmesi gerektiği açıklanmıştır.

    Bu kapsamda  dış politika, güvenlik, sivil toplum, çevre, eğitim, sağlık gibi konularda Türkiye ile  işbirliği geliştirilerek derinleştirilecek, Türkiye AB’nin kurumlarında temsil edilmeyecek, Türk vatandaşları  AB içerisinde serbest dolaşım özgürlüğünden mahrum kalacaktır.

    Aslında AB mevzuatına aykırı bir şekilde Türkiye’ye imtiyazlı  ortaklık statüsü verilmesi söz konusu olacak olursa,  Lizbon ve Ankara  Anlaşmaları ile  Katma Protokol’ün  değiştirilmesi  bir hukuki zorunluluk olarak ortaya çıkar.

    Daha da önemlisi,   o zaman rahmetli İsmet İnönü’nün dediği gibi “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orda yerini alır.

    Türkiye’nin adaylığının devamlı sorgulanışı, Türkiye’de AB hakkındaki  önyargıları güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır.

    Avrupa Birliği üyeliğinin AB hükümetleri ve de üye ülke vatandaşları arasında bölünmelere yol açan konulardan biri olarak ortaya çıkması, hem AB ve hem de Türkiye açısından ilişkileri kopma noktasına getirmektedir.

    Nitekim Başbakan Erdoğan bu duruma tepki olarak Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü üyeliğinden söz edebilmektedir.   

    Türkiye’ye karşı uygulanan bir  çifte standart  olan Bobon  kriterleri  sebebiyle Türk kamuoyunda AB’ye verilen destek  daha da düşerse,  ileride  bazı alternatifler gündeme gelebilecektir.

    Çünkü, kamuoyu desteği olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir hükümet AB’ye üyelik konusunda istekli olmayacak, bu durumda Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkiler zayıflayacak ve Türkiye’de bir eksen kayması bu durumda olabilecektir.

    Avrupa Birliği’nden kaynaklanan olumsuz gelişmeler,  Türkiye’de AB’ye güvenin düşmesine yol açmıştır. Insight Turkey dergisinin yıllık konferanslarının  üçüncüsü  “Türkiye ve AB: Kopuş mu?” başlığıyla Brüksel’de Mart 2013 tarihinde  gerçekleştirilmiştir.

    Konferansta  konuşan Thomas Diez Avrupa kamuoyunun Türkiye ile İslam kavramlarını aynı çerçevede değerlendirdiği için Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığını, bu durumun da siyasetçilerin Türkiye’nin üyeliğine yönelik yaklaşımlarını etkilediğini açıklamıştır.

    Avrupa Birliği’nde Türkiye’nin  üyeliğini destekleyen az sayıda devlet adamından biri olan Avrupa Birliği’nin Türkiye ile müzakereleri başlattığı 3 Ekim 2005 tarihinde  Avusturyalıların  direnişini kıran  İşçi Patisi milletvekili ve  dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Jack Straw,  2013 yılında yayınlanan  456 sayfalık  kitabının  (Last Man Standing: Memoirs of a Political Survivor)    18’nci bölümünü  “Avrupa Birliği ve Türkiye”ye ayırmıştır.

    Hasta Adam Karşılık Veriyor: Avrupa ve Türkiye  başlıklı bölümde Straw , müzakere sürecinin başlamasından bu yana, Angela Merkel ve  Nicolas Sarkozy gibi Avrupalı siyasetçilerin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktığını hatırlatarak bu iki siyasetçinin Türkiye’nin üyeliğini arzulamamasını, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasına bağlamaktadır.

    Türkiye AB ilişkilerinin gelişmesinin önündeki en büyük engel Kıbrıs’tır.

    Bir zamanlar eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın ifade ettiği gibi AB üyeliğinin yolu Diyarbakır’dan geçmemektedir.

    Mesut Yılmaz, 16 Aralık 1999 tarihinde  Başbakan Yardımcısı olarak gittiği Diyarbakır´da  “Avrupa Birliği´ne üyeliğimize giden yolun Diyarbakır´dan geçtiğine inanıyorum” demişti.

    Kıbrıs sorunu çözülmeden Türkiye’nin AB üyesi olması mümkün değildir. 

    Çünkü, Türkiye 2012 Yılı İlerleme Raporu’nda bu durum açık bir şekilde ortaya konmuştur: “Konsey ve Komisyon’un müteaddit çağrılarına rağmen, Türkiye, Avrupa Topluluğu ve Topluluğa üye devletler tarafından 21 Eylül 2005’de yapılan deklarasyonda ve Aralık 2006 ile Aralık 2010 tarihli olanlar da dâhil, Zirve sonuçlarında belirtilen yükümlülüklerini hâlâ yerine getirmemiştir.” (s.35-36)

    Türkiye 35 başlığın müzakere sürecini tamamlasa da,  AB üyeliği garanti değildir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi,  Fransa ve muhtemelen Almanya Türkiye’nin üyeliğini veto edebilir. Ayrıca Avrupa Parlamentosu da Türkiye’nin üyeliğine onay vermeyebilir.

    Almanya, Türkiye AB üyesi olduğunda AB’deki oylamalardaki etkinliğini kaybedecektir.

    Yapılan bir araştırmada, Türkiye’nin AB üyesi olması durumunda oylama gücü indeksinde en çok düşüş yüzde 17,62 ile Almanya’ da olmuştur. Diğer bir deyişle Türkiye’nin AB’ ye katılması olumsuz yönde en çok Almanya’yı etkilemiştir.

    Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan  liderler, tıpkı yıkılan Berlin Duvarı’nın altında kalan komünist liderler gibi, büyük bir fırsatı kaçıracaklardır. Bu liderleri gelecek nesiller, Avrupa bütünleşmesine engel olan kişiler olarak anacaklardır.

    Türkiye için zaman zaman “Batıya giden gemide Doğuya koşan ülke” benzetmesi de yapılmıştır ama bunun doğru olmadığı Türkiye’nin üye olduğu  Avrupalı ekonomik, askeri ve siyasi kuruluşlar tarafından ispatlanmıştır.

    Türkiye’nin AB’ye ortak üyelik için yaptığı başvurusunun (31.07.1959) üzerinden 54, 14 Nisan 1987 tarihinde o dönemki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyelik başvurusu üzerinden 26, gümrük birliğinin gerçekleşmesinin (31.12.1995) üzerinden 17, adaylık statüsü kazanmasının (12.12.1999) üzerinden 14, müzakerelerin başlamasının (3 Ekim 2005) üzerinden 8 yıl geçmiştir.

    3 Ekim 2005 tarihinde başlayan AB ile olan katılım müzakerelerinde bir arpa boyu yol alınamaması, 35 başlıktan sadece 13 başlığın açılıp, sadece birinin geçici kapatılması, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Fransa’nın toplamda 13 başlığı dondurması, Türkiye’nin AB’ye girme umudunu neredeyse söndürmüştür.

    Türkiye, Paris Anlaşması’ndan bu yana yüzünü döndüğü Batı dünyasından  kopmayacak, genişleme sürecinde hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlara bir süre daha tahammül ederek  doğru bildiği yolda ilerlemeye devam edecektir.

    AB 2014-2020 bütçe döneminde, Türkiye’nin üyeliğini dikkate alan bir bütçe planlaması yapılmamış olması, Avrupalıların Türkiye’yi 2014-2020 yıllarında  üye olarak görmediğini ortaya koymaktadır.

    Türkiye  Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100’ncü  yılı olan  2023’ün Türkiye’ye üyelik tarihi olarak belirlenmesi, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyeliğine yaklaşımını ortaya koyması bakımından bir mihenk taşıdır.

  • Avrupa Birliği Üyelik Sürecinde Egemenlik Devri ve Yeni Anayasa

    Avrupa Birliği Üyelik Sürecinde Egemenlik Devri ve Yeni Anayasa

    Türkiye Cumhuriyeti’nde 1982 Anayasası, benim tahminime göre Cumhuriyet Anayasaları arasında en fazla değiştirilen anayasa olarak yakın tarihteki yerini alacaktır. Çünkü, yeni ve demokratik bir anayasaya itiraz eden kesim, parti ve de kurum yoktur.

    Yeni anayasada,  hukuk devleti, insan hakları, temel özgürlükler, yargının bağımsızlığı, pozitif ayrımcılık ilkelerine önem verilmelidir.

    Farklı görüşlerin siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla seslerini duyurabildikleri ve katkıda bulunabildikleri bir anayasa süreci anayasanın içeriği kadar önemlidir.

    Yeni anayasa sürecinde Avrupa Birliği ile ilişkiler ve bu kapsamda egemenliğin devri konusu çok önemlidir. Eğer Türkiye 2023 yılına kadar AB üyesi olacak ise, bu konu yeni anayasa sürecinde mutlaka üzerinde durulması gereken bir konu olmalıdır.

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin,  geçen ay sonunda Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun üzerinde mutabık kaldığı madde sayısının 56’ya yükseldiğini açıklamıştır.  Bu, olumlu bir gelişmedir.

    Yeni anayasaya egemenliğin devri konusunda 1982 Anayasası’na göre daha açık hükümler konulmalıdır.

    Avrupa Birliği’nin  Maasricht Anlaşması sonrasındaki  ulus-üstü (supranasyonel)  yapısındaki gelişmeler, egemenlik kavramına yeni anlamlar kazandırmıştır. 1982 Anayasası’nın değiştirilme sürecinde egemenliğin Avrupa Birliği kurumlarına devri konusu  gündeme gelmemiştir.

    Avrupa  Birliği’ne girmek için AB kapısında 54 yıl bekletilen bir ülke olarak nasıl bir kuruluşa üye olunmak istendiği, üye olunduğu zaman mevcut anayasamızdaki egemenlik   hükümleri değişmediği sürece AB’ye üye olamayacağımız gerçeği hiç tartışılmamıştır.    

    Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olduğunda  1982 Anayasası’nın egemenlik ile ilgili birçok maddesinin değişmesi gerekir.  Nitekim Avrupa  Birliği’nde derinleşme sürecindeki temel anlaşmalar olan Tek Avrupa Senedi, Maastricht ve Amsterdam Anlaşmaları’na uyum için üye ülkeler anayasalarını değiştirmiş ve egemenlik yetkilerini Avrupa Birliği kurumlarına devretmişlerdir.

    Türkiye’nin AB’ye üyeliği mevcut anayasamız ile mümkün değildir.

    Çünkü Anayasanın 6’ncı maddesi­nde “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk milleti, egemenliğini, Anayasasının koyduğu esaslara göre, yetkili or­ganları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa­dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” denilmektedir.

    Devlet Planlama Teşkilatı’nın Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlık çalışmaları sı­rasında kurulan Özel İhtisas Komisyonunun hazırladığı ve 1871/292 numara ile 1983 yılın­da yayınlanan benim de katkıda bulunduğum AET raporunda  (s.95-96) Avrupa Birliği  üyeliğinin Anayasa’nın  6’ncı maddesine aykırı olduğu şöyle açıklanmıştır:

    “Türkiye’nin AET’ye tam üye olarak ka­tılması halinde Roma Anlaşmasını ve AET or­ganlarının yapmış olduğu tasarrufları kabul et­mesi gerekmektedir. Böyle bir kabul bazı ege­menlik yetkilerinin AET organlarına bırakıl­masını, bazı yetkilerin ise katılma ile birlikte artık katılan devlet tarafından kullanılmama­sını zorunlu kılmaktadır.”

    Değerlendirmenin deva­mında, Anayasaya aykırılığın giderilmesi için bu maddeye egemenliğin ulus­lararası kuruluşlara kısmen devredilebileceği­ni ifade eden bir fıkranın eklenmesinin gereğine işaret edilmiştir. Böyle bir görüşün anayasaya konulmasının yararlı olacağını, o tarihte Devlet Planlama Teşkilatı AET Dairesi Başkanı olarak savunmuş idim.

    Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği ile “uluslarüstü: ulus-üstü” (supranational) yetkiyle donatılmış olan bir kuruluşa üye olacaktır. Böylece AB’nin kurucu anlaşmaları ile AB organlarının aldıkları kararlar, diğer üye ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de doğrudan uygulanacak ve AB  hukuku ile ulusal hukuk çatıştığı zaman AB hukukunun üstünlüğü kabul edilecektir.

    Diğer bir deyişle Türkiye, “AB müktesebatını” (acquis communautaire) oluşturan Konsey kararlarını, tüzüklerini, diğer ülkeler ile yapılan anlaşmaları aynen kabul edecektir.

    Avrupa Birliği,  üye devletlerin egemen eşitliği üzerine değil, ulusal egemenlik yetkilerinin bir bölümünün AB karar organlarına devri ve egemenlik yetkilerinin belli alanlarda ortaklaşa kullanımı üzerine kuruludur.

    AB, üyelerinden devraldığı yetkileri kullanarak tüm üye devletleri, doğrudan ya da dolaylı olarak bağlayıcı hukuk normları koymaktadır. Bir üye devlet  hukuk normlarına, ulusal çıkarları sebebiyle karşı oy kullansa bile,  bu hukuk normları kendini bağlamaktadır.

    Türkiye AB üyesi olduğunda TBMM’nin yasa çıkarma yetkisi, ancak Bakanlar Konseyi’nin çıkardığı hukuk normlarına aykırılık taşımadığı sürece geçerli olur. Devredilen yetkilerin geri alınması da söz konusu olamaz.

    Anayasa’nın 7’nci maddesinde yer alan “yasama”, 8’nci maddesindeki “yürütme” ve 9’ncu maddesindeki “yargı” yetkileri ile bunları kullanan TBMM, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve Bağımsız Mahkemelerin yetkileri, üyelik sonucunda sınırlanacaktır.  

    Bu sebeple egemenlik yetkilerinin bir kısmının AB kurumlarına devredilmesine imkan sağlayacak şekilde Anayasa’da gerekli değişiklikler yapılmak zorundadır.

    AB’ye üye olunduğunda, Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın  vermiş olduğu temyiz yolu kapalı yargı kararları, gerek Türkiye Cumhuriyeti’ni, gerekse onun uyruğunda bulunan gerçek ve tüzel kişileri bağlayacaktır.

    Yargı yetkisi, zorunlu yetki niteliğindedir. Üyelik sonrasında Türk makamları, Türk mahkemelerinde verilmeyen ve temyizi imkansız olan bu kararları icra etmek zorunda kalacaktır. Diğer bir deyişle Divan’a devredilen yetkiler üzerinde  üye devletlerin yetkisi  ortadan kakmaktadır.

    Adalet Divanı tarafından verilmiş olan eski kararlarla oluşan içtihatlar, AB müktesebatının parçası olmaları sebebiyle Türkiye için de bağlayıcı olacaktır.

    Anayasamızın 9’ncu maddesinde öngörülen Türk mahkemelerinin yargı yetkisi, Adalet Divanı’nın sahip olduğu yargı yetkisinin alanı kadar daralacaktır.

    Türkiye’nin AB’ye üyeliği durumunda, hem egemenlik kısıtlamalarına ve hem de yetki devrine gitmek gerekmektedir. AB’nin ulus-üstü niteliği ile 1982 Anayasası’nın egemenliğe ilişkin ilkeleri bağdaşmamaktadır.

    Bu sebeple, Anayasa’nın ilgili maddelerinin değişmesi bir zorunluluktur. 1982 Anayasasının 90’ncı maddesinin 5’nci fıkrasında, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” denerek uluslararası anlaşmalar iç hukuk normlarıyla eşit düzeyde tutulmuştur ama bu düzenleme yeterli değildir.

    1982 Anayasası’nda egemenliğin uluslararası kuruluşlara devri konusu düzenlenmemiştir. Mevcut anayasa ile AB’ye yetki devri bile mümkün değildir. Türkiye AB üyesi olursa, hem yetki devri ve hem de egemenlik kısıtlaması söz konusu olacaktır.

    Bu iki kavram arasında fark vardır.

    Egemenlik kısıtlamasında ülkeler, kendi egemenlik yetkilerinde sınırlamaya gitmektedirler.  Ancak sınırlanan egemenliğin kullanılması, yine o ülke tarafından yerine getirilmektedir.

    Oysa yetki devrinde bir kısıtlama olmayıp yetkinin kullanılmasının devri söz konusudur.

    Türkiye’nin AB’ye üyeliğinde, hem yetki devri ve hem de egemenlik kısıtlamalarına gitmek gerekecektir.  AB’nin ulus-üstü niteliği ile 1982 Anayasası’nın egemenliğe ilişkin hükümleri bağdaşmamaktadır.  Türkiye, müzakere süreci devam ederken egemenliğin AB kurumlarına devri konusunda da adımlar atmak zorundadır.

    Maastricht Anlaşması sonrasında üye devletlerde egemenlik yetkilerinin ulus-üstü kuruluş tarafından kullanılması konusu uzun süre tartışılmıştır.  Üye ülkelerden bazıları egemenliğin devri konusunu yetki devri; bazıları egemenlik devri olarak düzenlemiştir.  Terminoloji farklı olsa da egemenlik yetkilerini AB kurumlarına devretmişlerdir.

    AB üyesi Türkiye’de TBMM’ce kabul edilen Yasa, Bakanlar Konseyi’nin çıkaracağı  tüzüğe aykırı olursa, ulusal yasa yerine AB tüzüğü uygulanacaktır. Amsterdam Anlaşması ile değişik Roma Anlaşması’nın 189’ncu maddesine göre tüzükler, kendine aykırı olan tüm ulusal mevzuatı yürürlükten kaldırır, bu mevzuatın yerini alır ve doğrudan uygulanır.

    Avrupa Birliği Adalet Divanı kararları çerçevesinde tüzükler ulusal anayasalarla çatışırsa, anayasalar değil tüzükler uygulanır. TBMM’nin yasa çıkarma yetkisi, ancak Bakanlar Konseyi’nin çıkardığı hukuk normlarına aykırılık taşımadığı sürece geçerli olur. Devredilen yetkilerin geri alınması mümkün değildir.

    ABAD kararlarının AB hukukunun ulus-üstü ayrıcalığa sahip olması, 1963 tarihli Van Gend en Loos (C-26/62) Kararı sonucunda mümkün olmuştur.  Karar, Avrupa Toplulukları Kurucu Anlaşması’nın doğrudan uygulanabilirliğini ve AB hukukunun ulusal hukuka üstünlüğünü uygulamaya koyan ilk karardır. 

    Topluluk hukukunun üstünlüğünün yerleşmesinde ABAD’nın 1964 tarihli Flaminio Costa  Enel [1964] ECR 585 (6/64),  9 Mart 1978 tarihli Simmenthal   ve 19 Haziran  1990 tarihli Factortame  (Case C-213/89)  kararlarının  da önemli  katkısı olmuştur.

    Bu  kararlar, egemenlik yetkisini sınırlandırmış, egemenlik  kavramının  değişmesine yol açmış, egemenliğin anlamı değişmiştir. Ayrıca, ulusal  mahkemelerin kararları arasındaki farlılıklar da giderilmiştir.

    Anayasalar sık değişen metinler olmadıkları için AB’ye  üyelik durumunda egemenlikle ilgili olarak ortaya çıkabilecek sorunları gidermek amacıyla gerekli düzenleme  şöyle yapılabilir:

    “Egemenliğin kullanılması, ekonomik birleşme niteliğindeki uluslararası ekonomik kuruluşlara katılma durumunda, diğer üye ülkelerle eşit şartlar altında olmak kaydıyla kuruluşların yetkili organları yararına sınırlanabilir.”

    Avrupa Birliği’ne katılan ülkelerden bazıları, üyeliği öngören anlaşmaları halkoyuna  sunmuşlardır. Türkiye’nin de benzer bir uygulamaya gitmesinde yarar vardır. 

    Avrupa Birliği gibi egemenlik yetkilerinin devri ya da paylaşılmasını gerektiren ulus-üstü organlara üyeliğe ilişkin anlaşmaların (katılım anlaşmasının)  onaylanması için anayasaya şöyle bir madde konulmalıdır:

    “Uluslararası kuruluşlara katılım anlaşmalarının onaylanması için bu konudaki yasanın halk oylaması ile kabulü şarttır. Halk oylamasıyla kabul edildikten sonra yürürlüğe konulan uluslararası anlaşmalar hakkında anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”

     

    Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olduğunda bazı egemenlik alanları sınırlanacaktır ama Türkiye gibi nüfusu çok olan bir ülkenin Avrupa Birliği’ne üye olmasıyla birlikte egemenlik alanı da genişleyecektir.

    Bu gerçeği Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanı olmadan önce şöyle yorumlamıştır: “Türkiye’nin tam üye olması AB bünyesindeki birçok egemenlik kalıbının sarsılması sonucunu beraberinde getirecek.”

     

    Yeni anayasa çalışmaları sürecinde eğer üyelik Türkiye’nin gündeminden düşmemiş ise, bu konuda diğer AB üyesi ülkelerin yaptıkları gibi yeni anayasaya en azından Türkiye’nin AB üyeliği gözetilerek egemenliğin devri ile ilgili bir maddenin konulmasında yarar vardır.

    Türkiye’de çok tartışılan ve de hassas bir konu olan egemenliğin devrinin kamuoyuna  iyi anlatılması gerekir.

    Çünkü, TBMM çatısı altındaki “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesini kaldırmak zor olmakla birlikte, kaldırılan bu madde karşılığında üye olunacak kuruluşun egemenlik haklarından Türkiye’nin yararlanacağını da unutmamak gerekir.

  • TÜRKİYE’DE ÜÇ YILAN (bölüm 3)

    TÜRKİYE’DE ÜÇ YILAN (bölüm 3)

    13_8_2013-1_

    ./..
    Evet nerde kalmıştık 9.8.2013_2
    Sizi sıkmayacağım ve bugün sadece şunu irdelemenizi isteyeceğim,
    ..Daha film yeni başlıyor, Sinema mubarek.. 9.8.2013_2
    (İnsanın Atatürkçü olası geliyor Perinçeği görünce, veya Türkçü…)
    ..En alta bir parça atacağım hani 70’li yılları izleyenler bilir, film arasında parça atılırdı bu da ondan, Şener Şen…)  9.8.2013_2

    *      *      *

    (alıntı)
    “Türk milliyetçiliğine karşıyız. Mecbur değilim Atatürk milliyetçisi olmaya… Partimiz milliyetçiliği bir ideoloji olarak benimsemiyor ve Türkiye’nin ihtiyaçlarına da uygun görmüyor.” Doğu Perinçek

    “T.C.”nin kaldırılmasını ilk gündeme getiren Perinçek olmuştu

    Tayyip Erdoğan’ın emriyle devlet dairelerinin tabelalarından “T.C.”ler bir bir kaldırılıyor. PKK’ya müzakere masasında verilen bu taviz de ilk olarak Perinçek tarafından gündeme getirilmişti.

    24 Şubat 1991 tarihli “Yüzyıl” dergisinde “Türkiye’ye Yeni İsim” başlıklı kapak dosyasında çeşitli bölücü siyasetçi ve aydından “T.C.” yerine isim önerileri toplanmıştı. En çok önerilen ise “Türk ve Kürt Cumhuriyeti” olmuştu.

    2000’e Doğru bölücülük yaptığı için kapatıldığından o dönem “Yüzyıl” dergisini çıkaran Perinçek, dergide “T.C.”nin kaldırılması için bir de hukuki yol göstermişti:

    “Anayasa’nın 4. maddesi devletin cumhuriyet olan şeklinin değiştirilmesi önerisinin yapılamayacağını öngörüyor. Ancak Türkiye adının değiştirilmesi önerisini yasaklayan herhangi bir hüküm ne Anayasa’da ne de Ceza Yasası’nda var.”

    Perinçek’e göre “taş çatlasa” bir yüzyıllık tarihi olan Türk milleti kavramı tamamen bir kurgudan ibarettir:

    “Hepimiz Türk’üz” ifadesine Tayyip’ten 20 yıl önce karşı çıkan ise yine Perinçek olmuştu. Bilim ve Ütopya’daki söyleşisinde şöyle diyor:

    “Cebinde banka reklamlarında görüldüğü gibi Singapur’da bile bankadan para çekebileceği bankamatik taşıyan rençber veya işçi hiçbir zaman Singapur’a gitmeyecektir. Aslında o banka kartının sahibi olan bir büyük sermaye var, fakat herkese ‘senin de banka kartın var’ diye kendi kimliğini götürmüş, tüm topluma yaymış. ‘Hepimiz Türk’üz, bizim kimliğimiz budur.’ demek ‘hepimiz bankamatikçiyiz’ demekle aynı şeydir”. Doğu Perinçek

    Kürtçe TV’yi gündeme ilk getiren Perinçek olmuştu

    ……

    Yukardaki ve bunlara taş çıkaracak ..”Karşı Türk tezleri” şu linktedir:

     ((fotoğraflar tam boydur,  indirip masa üstüne alınca tam gözükür..))

    13.8.2013_2

    13.8.2013_4

    13_8_2013_3_

    *      *      *
    Konu çok, inanın çok..
    Ama sıkılmadan izleyeceksiniz..
    Başta dedim ya, “foto roman”.. 9.8.2013_2
    Sevgiler..

    Not Genel:
    ..Bu yazı Muhtelif sitelerde yayımlanmakta ve bunlardan “Türkinfo” diye bir site var ve 3 yıldır yazıyorum..
    Hah işte,
    Dün tam yazıyı ekledim ve 5 dakika sonra döndüm (kaç tiraj yapmış diye);
    Bir de baktım ki yazı silinmiş!!!
    Şaşırdım ve yenisini ekleyeyim dedim. Aaaaaa ne görsem beğenirsiniz,
    Aynı güç (görünmeyen el) Benim Bu konuyla ilgili yazdığım önceki 2 yazıyı da silmiş (3 silinen)!!!
    ve üçünü de arşivden temin edip dün sabaha karşı ekledim, yani tarihleri aynı gün 9.8.2013_3
    Şu site, merak edip bakarsanız, yani aynı gün 3 (üç) yazı eklemişim gibi

    Hayırlısı diyelim,
    Demek ki birilerinin eli kolu uzun..9.8.2013_3
    ./..
    13.8.2013
         __YaLNıZ__
     (Eshabil Üstündağ)
    [email protected]

  • NECDET PAŞA, PAŞA PAŞA

    NECDET PAŞA, PAŞA PAŞA

    Türkiye’nin en donanımlı kesimleri Ergenekon Davasının ABD/İsrail/NATO/AKP/Cemaat işbirliğince çözülememiş dosyalar ve sahte belgelerle tertiplenmiş,savcısının Başbakan’ın olduğu ve Kemalist ideolojinin tarihten silinmesine yönelik bir kurgu olduğuna inandı.
    Kamuoyunun bu kesimi Ordu’nun başındaki komutanların,rektörler,profesörler,yazarlar ve gazetecilerin terör örgütü kurup yönettiklerini ve darbe ile hükümeti düşürmekten suçlu bulunmalarını asla inandırıcı bulmadı.
    Türkiye -bu kez, hem Adalet anlayışında ayrıştı -hem,Silahlı Kuvvetleri bir bölük mensubunun ağır cezalara çarptırılmasıyla caydırıcılığından lerdençok şey kaybetti.

    *
    İşte, Ergenekon Davası’nın şok kararları ardından İlker Başbuğ’un “Bu sessizliği sürdürecek mi?”diyerek eleştirdiği Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e sitemi bu tablodan yükseldi.
    TBMM Başkanı Cemil Çiçek -sanki,”TSK,TBMM ordusu” imajını vermek gayretindeydi, konuyu gündeme getiren gazeteci Fikret Bila’ya,”Necdet Özel’in ortalığı velveleye vermeden çözüm bulunması için büyük çaba gösterdiğine ben şahidim.Beyanat vermek suretiyle tartışma yaratmak yerine sorunu hukuk yoluyla çözmek için gayret göstermesi daha doğru bir yol olmuştur” dedi.
    Doğrusu, söz konusu kişilerden birinin Cemil Çiçek,diğerinin herhangi bir konuda bir düşüncesi ya da önerisi olduğu kamuoyunca bilinmeyen Necdet Özel olması “Bozacının şahidi Şıracı” tablosunu geliştirdi!

    *
    Genelkurmay Başkanı Silahlı Kuvvetlerin Komutanı olarak temel sorumlulukları yanında sivil-asker ilişkilerinin yürütülmesinde de yetkili ve sorumlu makamdır.
    Sivil-asker ilişkilerinin sağlıklı yürütülmesinde profesyonel tavsiye ve tekliflerinin siyasi makamlarca dinleneceği ve değerlendirileceği beklentisindedir.
    Tavsiye ve tekliflerin dikkate alınmaması durumunda ortaya çıkacak olumsuz sonuçların ancak bir ölçüde karar verici siyasi makamlara ait olduğu da bilindiği için sürecin kayıt altına alınmasını sağlaması gerekir…

    *
    Bu noktada Genelkurmay Başkanı Necdet Özel Paşa’nın, Fethullah Gülen ve Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD/İsrail/NATO’dan aldıkları destekle, modern Türkiye Cumhuriyetini sonlandırdıkları, yerine ileri demokrasi vaadiyle totaliter islamcı bir polis devleti oluşturdukları süreçte görevlendirilmesinden başlamak gerekiyor.
    Türkiye’nin siyasal ve toplumsal sistemi Polis Okulları,Akademilerden Emniyete ve İstihbaratta örgütlenmeyle giderek yargıda,üniversitelerde,asker-sivil ilişkilerinde,medyada ve CHP’nin denetim altına alınmasıyla nihai olarak kontrol altına alınmıştı.
    TBMM aşılarak parlamenter demokrasi, Bakanlık Sistemi aşılarak kamu yönetimi örgütlenmesi by-pass edilmiş, kamu gücü ve kamu yetkilerini kullanan Özerk Kurumlarla halkın iradesi ekonomik işleyişten uzaklaştırılmış ve kilit yönetimler tutulmuştu.
    Askeri bürokrasi çeşitli usullerle düşürülmüş ve savunma, güvenlik ve istihbarat konuları cemaat ve AKP iktidarının denetimine geçerken,Genelkurmay Başkanı Özel Paşa’dan hiç ses çıkmamış ve hiçbir şey hiçbir kayda geçirilmemişti!

    *
    Üstelik,Genelkurmay Başkanı Özel Paşa’nın görev sürecinde savaşlar, yüksek ekonomi ve teknolojilerle savaşan tarafların düzenli ordular olmasını gerektirmeyen
    -hem, dar ve sınırı tarif edilemeyen bölgelerde -hem de, nereden geldiği bilinmeyen tehditler ve bu riskleri dengelemek için karşıt cepheleşmelerin oluştuğu-sonuçta, zayıfın galibiyetine de fırsat veren bir yöne evrilmişti.
    Birbirinden bağımsız, biri yok edilse de daha bir çoğu olduğu için hiç bir şeyin değişmediği, kendi gündemini yaratan -hele ki,din ya da etnik kimlikle motive edilmeleri halinde çok sayıda ölü vermelerine rağmen savaşmaya aynı şevkle devam eden, uzun zaman diliminde uluslararası politik destek alması ya da güçlü bir ülkenin himayesine girmesi halinde güçlü ve düzenli bir orduya ardarda nereden-nasıl geleceği bilinmeyen darbelerle zayiat veren yeni bir savaş tipi de Paşa’dan bir ses getirmemişti!

    *
    Halbuki,bu yeni savaş konseptinde Türk Silahlı Kuvvetleri – bir taraftan, uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillenmeye başladığı Türkler,Araplar,Kürtler ve Acemler bileşkesinde Ortadoğu coğrafyasında Kürtçülük sorununda;
    PKK’nın yerleşik konuma oturtmak istediği Kürt kimliğine özgürlük talebinin -önce, Ortadoğu’da uygulanmak istenen islamcı-liberal konsepte uymaması -o yüzden,
    AKP iktidarının Oslo sürecinde PKK ile yaptığı görüşmelerden vazgeçmesi ve PKK etrafında Kürtleri askeri,polisiye,hukukî,ekonomik,kültürel,dini tahrik ve baskılarla giderek pasifize ve terörize etmek -bu suretle,örgütü ulusal bir isyan hareketi olmaktan çıkarıp uluslararası bir terör hareketi olarak etkisizleştirmek ve tasfiyeden arda kalanlarla da cılız bir Kürt hareketi oluşturmak politikasında görevliyken,
    Sonradan, Ortadoğu gelişmeleri paralelinde Türkiye’nin İsrail’in güvenliğini teminen, askeri kaynakların çoğunun PKK ile mücadeleye hasretmesi, bölgede sağlanan istikrarsızlığın sürdürülmesindeki katkısında askeri kaynak yetersizliğine düşmemesi,bir vadede Türkiye’nin de istikrarsızlaşmasına sonuç vereceği aşikar PKK ile silah bırakışmak amacıyla terör örgütüyle müzakerelerin devamına yönlendirilmişti -ki, Genelkurmay Başkanı Necdet Paşa yine ses vermiyordu!

    *
    Halbuki,Suriye yıllarca İsrail operasyonlarının gölgesinde,ABD ve Batı baskısı altında ciddi şekilde ezilen, rejim değişikliği ve askerî darbe senaryolarıyla karşı karşıyaydı,İsrail’e ve bölgenin diğer güçlerine karşı kullanmak üzere Askeri Stratejisini yeni nesil savaşa göre belirlemiş ve yapılanmasını da sağlamış bulunuyordu.
    Ya da PYD Suriye’nin en örgütlü partisi olarak Demokratik Özerklik ve Kürtlerin haklarının anayasal güvenceye alınması siyasetini yapmakta,önce Kürt varlığının kabulü ardından Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesini teminen Kuzey Suriye’de İslami örgütlere ve rejim muhaliflerine karşı savaş vermekteydi.
    Suriye İç Savaşında -ne, silahlı muhalefetin -ne, uluslararası güçlerin -ne de,Türkiye’nin Suriye Kürt sorununu çözemeyeceği de cümle-âlemce biliniyordu.
    Rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri AKP iktidarının -hem, İslam Birliği kurma hedefi -hem de Kürtlerin bu süreçten kazançlı çıkmamasına yönelik nafile girişimlerine ve Suriye rejiminin özel savaş yürütebilecek ordusuna rağmen rejim muhalifleri ve İslami terör örgütlerine destek veriyordu.
    Genelkurmay Başkanı Necdet Paşa -bu suretle,Türk Silahlı Kuvvetlerini Suriye Devletinin iç işlerine müdahale etmek, barışı tehdit edici uygulamalarda bulunmak,sorunları barışçıl yollardan çözme yerine savaş yöntemlerine başvurarak uluslararası hukuku ihlal eden bir kurum noktasına getirdi-ki, elbette sesini çıkaramadı.

    *
    Hepsinin ötesinde Genelkurmay Başkanı Necdet Paşa, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ABD’nin küresel üstünlüğünü sürdürme yolunda Avrasya’da kendinden güçsüz Rusya,Çin,Hindistan ve İran’ın küresel jeopolitik dengeleri değiştirme çabaları karşısında değiştirdiği stratejik konseptine ilişiklenmesine göz yumdu.
    ABD’de “Center for Strategic and International Studies-CSIS”,”Comission on Smart Power-Akıllı Güç Komisyonu”nunda geliştirilen askeri gücü ikinci plana iten ve sert güç ile yumuşak gücün birlikte kullanılmasını öngören akıllı güç stratejik konsepti,
    ABD’ye “Nerede ve ne zaman olursa olsun küresel olaylara karşılık verme yeteneği düşmanlarla savaşıp savaşmamaya değil,bunun nasıl yapılacağı ile ilgilidir”noktasında politik kıvraklığı veriyordu.
    Ne ki NATO üyesi ülkeler mali kriz,yetersiz rekabet, beraberinde tasarruf önlemleriyle ulusal savunma yatırımlarını azaltmışlar ve NATO’nun caydırma kapasitesi riskli düzeye indirgenmiş bulunuyordu -ki,
    Avrupa’nın korunması görevinde NATO askeri stratejisini “Akıllı Savunma Sistemi” ile gelişen teknolojik değişimler paralelinde manevra savaşlarına ağırlık vermek yolunda değiştirdi.
    Amaç, çatışma ile düşmanın gücünden sakınmak -fakat, düşmanın hızlı ve saldırgan biçimde zayıflıklarını ortaya çıkararak en fazla zarar verecek yerinden vurmak,fiziki ve moral olarak etkisizleştirmek ve yıkmaktır,yüksek teknolojili Hava,Su altı,Kara,Uzay ve Bilgi Savunma Sistemlerine dayanan bu strateji;
    Malatya/ Kürecik’te konuşlandırılan Füze Savar Radar Sistemi ve Suriye sınırında Patriot füze sistemi İsrail’i koruya-dursun, Türkiye hem faturayı ödemektedir -hem de, silah sistemlerinde bağımlılık kesbetmektedir -ki,Genelkurmay Başkanı Necdet Özel Paşa’dan hiçbir ses çıkmıyor…

    *
    İlker Başbuğ Mahkeme’de son söz olarak “Eğer biraz Mustafa Kemal Atatürk ruhu,eğer biraz Türklük ruhu kalmışsa;bu satılmışlığa,bu şerefsizliğe dur demeniz lâzımdır.Biz Türk Ordu’sunun asli generalleri olarak buradayız.Ama ordumuza ihanet eden asıl suçlular görevleri başındadır.Türk Milletinin derin uykulardan uyanmasını Allah’tan nasip ediyorum”dedi,Necdet Paşa buna da ses vermedi…

    *
    Doğrusu Genelkurmay Başkanı Necdet Paşa’nın, yukarıdaki tablo çerçevesinde -ya, Ebedi Başkomutanı Atatürk’ün “Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında son bir avuç toprağına kadar karış karış kahramanca ve namusluca savunmuş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür.Türk Ordusu o cevherde bir ordudur. Yeter ki ona komuta edenler, komuta edebilme vasıflarına sahip olabilsinler” ifadesinin gereğini yerine getirmesi gerekiyor -ya da,
    “Susma Paşa, sustukça sıra sana gelecek !”

    13.8.2013

  • Diyanette Araplara ve hurafelere karşı çıkmak zinhar yasaktır!

    Diyanette Araplara ve hurafelere karşı çıkmak zinhar yasaktır!

    Diyanet’te (TDV) çalıştığım sırada, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından süreli yayın olarak yayınlanan dergilere, zaman zaman makale ve şiirlerimi gönderiyor, yapılan inceleme sonucunda bunlardan, Diyanetin yayın politikasına uygun bulunanlar yayınlanıyordu. Yazmış olduğum şiir ve makaleler dolayısıyla Türkiye sathında bir okuyucu kitlemin olduğunu da görüyordum. Özelikle Müfettiş sıfatımla taşraya yapmış olduğum seyahatlerde karşılaştığım insanların sözlerinden bunu anlayabiliyordum. Açık söylemek gerekirse bu durum hoşuma da gidiyordu. Öyle ya, beğenilmeyi kim istemez ki?

    Diyanet dergilerinin yayın işlerini yürüten Dini Yayınlar Dairesi Başkanlığı çalışanları da bu durumu fark etmiş olmalılar ki; 2003 yılında beni Diyanet dergilerinin hazırlanması konusunda çalışmalar yapan bir komisyona Editör sıfatıyla üye yapmışlardı. Yaşar Çolak, Harun Özdemirci, Doç. Dr. İsmail Karagöz, Abdulbaki İşçan, Dr. Ahmet Onay, Doç. Dr. Seyfettin Erşahin, Mehmet Erdoğan ve Remziye Yılmaz gibi isimlerle birlikte artık ben de sayfa editörüydüm ve bu sıfatımla Diyanet Aylık Dergi’nin sayfalarında boy gösteriyordum. Açık söylemek gerekirse bu durum hoşuma da gidiyordu. Bu görevime ilave olarak Diyanet Aylık dergide “Medya Kritik” sayfasını da yazıyordum. Bu çerçevede, Dini Yayınlar Dairesi ay içinde din ve diyanet konusunda medyada çıkan haberleri derleyip bana gönderiyor, ben de bu haberlerden uygun bulduklarımdan hareketle bazı analizler ve yorumlar yapıyordum. Bir müddet sonra yapmış olduğum yorumlar hakkında “Biraz sert yazıyorsun!” ve “Ömer bey, üslubunuz biraz sert!” gibisinden tenkitler gelmeye başladı. Ancak ben bunun, üslup ve sertlik meselesi olmadığının farkındaydım. Bütün problem, benim hurafeye ve batıl inançlara karşı net tavır alışımdan kaynaklanıyordu. Zira ben, yapmış olduğum kritik ve analizlerde hurafeye ve batıl inançlara karşı savaş açmıştım.

    Bu tür analizlerden birisi Diyanet Aylık derginin Haziran/2003 Ayı içinde yayınlanan 150. sayısında yer almıştı. Malum; 2003 yılı ABD’nin Irak’ı işgal ettiği yıl idi. Medyada Güney’den, yani Basra Körfezi’nden başlayan Amerikan işgali, kuzeye doğru ilerleyip çölde belli bir noktaya gelince bilinmeyen bir sebeple geçici olarak durdurulmuştu. Kim bilir bu geçici durmanın sebebi, belki de takviye yapmak, gelinen bölgenin güvenliğini sağlamak veya bizim bilemediğimiz askeri bir taktik gereği idi. Ancak yazılı ve görsel Türk Medyası’nda bu gecikmenin, çölde çıkan bir kum fırtınası sebebiyle olduğu, bu fırtınanın Allah tarafından Irak Halkına gönderilmiş bir yardım anlamına geldiği, aynı yardımın M.S. 571 yılında Ebrehe tarafından işgal edilen Mekke Halkı’na da gönderildiği, zira Allah’ın, Mekke’yi işgal eden Ebrehe ordularının üzerine Ebâbil kuşlarını göndermek suretiyle Ebrehe ordusunu helak ettiği, dolayısıyla Mekke’yi ve Kâbe’yi işgal ve talandan kurtardığı şeklinde haber ve yorumlar çıkmıştı. Televizyon ekranlarına ve yazılı medya sayfalarına çıkan Prof. Dr. Hüseyin Hatemi gibi sözüm ona koca koca bilim adamları ve ilahiyatçılar bile bu iki olay arasında bağlantı ve benzerlikler kuruyor, olmadık laflar ediyorlardı. Gazeteler Irak halkının konuşmalarından hareketle “Kumu Allah Gönderdi”(1), “Irak’a Güç Veren Garip Bir Mûcize”(2) gibi başlıklar atıyordu. Bu tür yorumlara destek anlamında, konuya köşesinde yer verenlerden birisi de ünlü gazeteci Ahmet Hakan Coşkun’du ve Ahmet Hakan Coşkun, 28.03.2003 tarihli Sabah Gazetesi’ndeki köşesinde bulunan “Fil Sûresi” başlıklı yazısında şunları söylüyordu:

    Irak televizyonunda yapılan halk röportajlarını izliyoruz. Bir Iraklı konuşmasında Kur’an-ı Kerim’den ayetler okuyarak başlıyor. Okuduğu “Fil Suresi”. Bu sure, İslam’dan önce Kâbe’de meydana gelen bir olayı anlatıyor.

    Olay şu: Dönemin süper gücünün başındaki Ebrehe, bir çekim merkezi halinde olan Kâbe’yi yıkmak için hazırlık yapar. Güçlü ordusunun önüne filleri koyarak, Kâbe’ye doğru harekete geçer. Ebrehe’nin askerleri tam Kâbe’yi yıkacakken bir mucize gerçekleşir. Birden gökyüzünde gagalarında küçük taş parçacıkları taşıyan ‘ebabil kuşları’ belirir. Kuşlar, taş parçacıklarını aşağıya, ordunun üzerine bırakır ve o küçük taş parçaları Ebrehe’nin ordusunu perişan eder…

    Bu olayın anlatıldığı sure olan “Fil Sûresi”, son zamanlarda Iraklıların dilinde. Ülkede meydana gelen kum fırtınası, bir tür ‘ilahi yardım’ gibi algılanıyor halk arasında…Morallerin düzelmesinde, direniş ruhunun gelişmesinde bu tür manevi unsurlar da egemen yani…

    Bu konuda beni çok şaşırtan bilgiyi Hüseyin Hatemi Hoca verdi. Hoca, bundan bir ay önce hem bir haftalık dergiye verdiği röportajda, hem de aylık bir dergide yazdığı yazıda şunu söylemiş: “Amerikan yönetimine Fil Suresi’ni okumalarını öneririm.” Hatemi Hoca, ayrıca. Bush’un partisinin, yani Cumhuriyetçilerin ambleminin “fil” olduğunu da anımsattı…Sıkı bir hayvan hakları savunucusu olan Hatemi Hoca, “Fil” in sevimli bir hayvan olduğunu söyleyip, “Aman fillere düşmanlık yapılmasın” uyarısında bulunmayı da ihmal etmedi…
    ***
    ABD’nin Irak’ı işgali sırasında yaşanan söz konusu olayla ilgili olarak Türk medyasında çıkan bu tür haber ve yorumlardan hareketle Diyanet Aylık Derginin Haziran/2003 tarihli 150. sayısında “IRAK SAVAŞI” başlığı ile şu yorumu yapmıştım:

    “Geçen Mart Ayı içinde Bağdat Şehri bombalanırken, bomba seslerine karışan ezan seslerini duyunca hemen zihnimde 30 yıl önce köyde yaşadıklarım canlanıverdi. Irak Savaşı sırasında oluşan kum fırtınaları, mûcize ve Allah’ın Irak halkına yardımı olarak değerlendirildi. Irak’a giren yabancı güçlerin geçici bir süre için hareketsiz kalmaları, çıkan fırtınaya ve Allah’ın gazabından korkmalarına bağlandı. Üstelik bu konuda anlı şanlı gazeteciler ve profesörler medyaya demeçler verdiler. Bu konuda “Kumu Allah Gönderdi”, “Irak’a Güç Veren Garip Bir Mûcize”, “Fil Sûresi” şeklinde başlıklar taşıyan haberler yapıldı, makaleler yazıldı. Kur’ân-ın 105. suresi olan Fil Sûresi’nde anlatılan hadiseye atıfta bulunanlar çıktı. Söz konusu sûrede geçen Ebabil Kuşları’nı günümüzün savaş uçaklarına, bu kuşların attıkları küçük taşları Scut füzelerine benzetenler oldu. Hatta ABD Başkanı’nın Cumhuriyetçi Partisi’nin simgesi olan Fil ile, Kur’an’ın Fil Sûresi’nde zikredilen filler arasında ilişki kuranlar bile oldu. Gerçekler ve asıl söylenmesi gerekenler ise, bu kehanet bombardımanı içinde kaybolup gitti.

    Elbette hiçbir varlık Allah’ın iradesine set çekemez. O, dilediğine yardım eder, istediğine de gazabını gösterir. Dolayısıyla anlı şanlı olduklarına bakmaksızın bir kısım insanların, ortaya çıkıp, en küçük tabiat olaylarını bile mûcize olarak yorumlamaları hatalı bir görüştür. İnsanlığa ve insanlara, özellikle de Müslümanlara düşen, Allah’tan mûcize beklemek değil, çalışmak ve her bakımdan çağa uyak uydurmaktır. Hele hele Irak halkı gibi, yurduna giren yabancılara alkış tutan ve kendi devlet dairelerindeki her türlü eşyayı yağmalayarak kendi istikbaline ihanet eden bir halka, bırakın Allah’ın mûcize gönderip yardım etmesini, insanlar bile değer verip adam yerine koymaz. Eğer Allah, Müslümanlara hiçbir çaba göstermedikleri halde, mûcizesini gönderip yardım etmeyi vaat etseydi, hiç Hz. Peygamber ordusunun sayıca azlığına aldırmaksızın Bedir Savaşı’nı, yaralanma pahasına Uhut Savaşı’nı ve aç kalma pahasına Hendek Savaşı’nı yapar mıydı? Ve eğer böyle olsaydı, 600 sene İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk Milleti, sadece Çanakkale’de 300.000 şehit verir miydi? Allah’ım, sen, Müslümanlara bol bol akıl, fikir ve çalışma azmi nasip eyle!”(3).

    Böyle bir analizin Diyanet İşleri Başkanlığı gibi resmi bir kuruluşun yayını olan bir dergide yer alması, herhalde o tarihe kadar görülmüş bir şey değildi. Analizde, hem hurâfeye başkaldırıyor, hem ABD’yi hedef alıyor, hem de ülkesine giren işgal güçlerini, yani düşman kuvvetlerini alkış yağmuruna tutan ve kendi devlet dairelerini yağmalayan Irak halkını aşağılıyordum! Bu analizin yayınlanmasından sonra bazı okuyuculardan tepki aldım. Bunlar, ABD’yi hedef almamı alkışlayacaklarına, Irak halkına ve Araplara saldırdığımı düşünerek beni kınıyorlardı. Hurafeyi reddetmeme ve oturup Allah’tan mûcize beklemek yerine çalışmayı tavsiye etmeme teşekkür edeceklerine, kum fırtınası ile günümüzden yaklaşık 1480 sene önce vukû bulmuş Fil Hadisesi arasında ilişki kurarak akıl dışı bazı açıklama ve yorumlarda bulunanlara başkaldırmama içerliyorlar, bu tür yorumların Diyanet gibi bir kurumun dergisinde yer almaması gerektiğini dile getiriyorlardı. İçlerinde beni şikayet edeceğini söyleyenler de vardı. Diyanet Aylık dergi gibi, Devletin bir resmi yayın organında, stratejik Müttefikimiz ve tabi ki dostumuz(!) ABD’nin hedef alınmış olması da yenilir yutulur cinsten bir davranış olamazdı. Dolayısıyla dergideki görevimin sona yaklaştığının farkındaydım…

    Oysa Fil Vakası’nın meydana geldiği sırada bile Mekke halkı boş durmamış, Irak halkı gibi düşmanla birlik olup devlet dairelerini yağmalamak yerine, düşmana yardım ve yataklık yapmamak ve bir tedbir olarak geçici bir süre şehir dışına çıkmışlar, dahası develerini ele geçiren Ebrehe ile görüşmeler yapmak üzere Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib’i elçi ve müzakereci sıfatıyla Ebrehe’ye göndererek develerini geri isteme cesaretini göstermişlerdir. Elmalılı M.Hamdi Yazır olayı şöyle anlatır:

    “Abdulmuttalib gayet iri ve yakışıklı idi. Ebrehe onu görünce saygı gösterip ikâm eder. Kendinden aşağı oturtmayı uygun görmeyip yanındaki sedirine oturmasını da Habeşlilerin görmesini istemediği için kendisi oradan inip, minderine oturur. Onu da yanına oturtur. Sonra tercüman aracılığıyla ihtiyacını sorar. –Kralına sürdürmüş olduğu ikiyüz devemi bana geri vermesidir- deyince Ebrehe –Ben seni görünce büyük bir adam sanmıştım fakat konuşunca gözümden düştün. Ben senin ve atalarının dini olan evi yıkmaya gelmişken sen develerini istiyorsun- der. Abdulmuttalib de –Ben o develerin sahibiyim, o evin ise bir Rabbı vardır ki; onu koruyacak O’dur- dediğinde Ebrehe –O, onu benden alıkoyamaz-der. Bunun üzerine Abdulmuttalip –Ben ona karışmam, işte sen, işte O-der.

    İbni İshak der ki: Bir kısım alimlerin iddiasına göre Ebrehe Hunata’yı (elçi olarak Mekke’ye) gönderdiği zaman Abdulmuttalib’le beraber Bekiroğullarının reisi Amr b.Nüfase ve Hüzeyl kabilesinin reisi olan Hüveylid b. Vahile de (dönüşünde onunla birlikte giderler). Bunlar Ebrehe’ye evi yıkmama karşılığında Tihame (Arabistan’da bir bölge) mallarının üçte birini teklif ederler. Fakat Ebrehe kabul etmez.

    Ebrehe Abdulmuttalib’e develerini iade eder, o da oradan ayrılır. Kureyşlilere durumu anlatır, askerin sarkıntısından sakınmak için Mekke’den çıkıp dağların tepelerine ve aralıklarına çekilmelerini emreder. Daha sonra Abdulmuttalib kalkıp Kâbe kapısının halkasını tutar beraberinde Kureyş’ten birkaç kişi ile Allah’a dua ederler ve Ebrehe ordusuna karşı yardımını dilerler”(4). Abdulmuttalib ve diğer Kureyşlilerin duâları anında kabul edilmiş olmalıdır. Zira bilindiği gibi ve tabi ki Kur’ân’ın beyanına göre; Allah Ebâbil Kuşlarını göndermek ve bu kuşlara Ebrehe Ordusu’na pişmiş topraktan taşlar (tuğla parçaları) fırlattırmak suretiyle orduyu yenilmiş ekin tarlası gibi yapmıştır.

    Görüldüğü gibi tefsirlerde Abdulmuttalib, Mekkeli Müşriklerin lideri olan bir kişi değil de sanki İslam Dini ile müşerref olmuş bir Müslüman gibi anlatılmaktadır. Hem de duası Allah tarafından makbul sayılan ve anında Allah tarafından Ebâbil kuşları gönderilerek duası karşılık bulan bir Müslüman olarak! Abdulmuttalib’in, o sırada Kâbe’de bulunan ve sayıları 360’a ulaşan putlara tapan bir müşrik olduğu, Mekke halkının Allah’a şirk koştukları ve Abdulmuttalib’in de bu insanların reisi olduğu genelde ihmal edilmektedir. Abdulmuttalib, o sırada tek tanrılı bir din olan, yani tevhid inancını esas alan Hz. İbrahim’in dini olan Hanif Dini üzerine miydi bu konuda fazla bilgi yoktur. Abdulmuttalib’e karşı sergilenen bu tavır, olsa olsa onun Hz. Peygamber’in dedesi olmasından ve torununa hürmeten sergilenen bir tavır olmalıdır. Netice olarak denilebilir ki; Kur’an-ı Kerim’de bahsedildiğine göre Fil Vakası diye bir hadise cereyan etmiştir. Ancak olayın mahiyeti hakkında anlatılanlar, büyük oranda yorumdan ve tahminden ibarettir. Bu yorumlar, genelde İbn İshak ve İbn Hişam gibi haklarında bir sürü dedikodu yapılan ilk dönem İslam Tarihçilerine ve Yahudilikten Müslümanlığa geçen ve böylece İsrailîyatla ilgili bilgilerin İslam muhitlerine geçmesinde büyük rol oynayan Yahudi kökenli İslam âlimlerinin görüşlerine dayanmaktadır…
    ***
    Derginin Temmuz/2003 Ayı’nda yayınlanan 151. sayısında yer alan “NAMAZ KILAN AĞAÇ” başlıklı analizim ise, dergideki görevimin resmen sona ermesine sebep olan bir analiz olmuştur. Daha doğrusu, ipimi çeken celladım. O analizde şunları söylemiştim:

    “Avustralya’nın Sydney kentindeki bir ormanda bulunan ağaç, görenleri hayrete düşürüyor. Yaklaşık 1.5 metre boyundaki ağaç aynı namaza duran bir insan gibi rükûa varıyor. Yarısından aşağısı eğik olan ağacın -kutsal- olduğunu düşünen Avustralya’daki Müslüman cemaati bölgeyi koruma altına aldı. Ağaç ile ilgili bir diğer şaşırtıcı nokta da namaza durduğu noktanın kıble yönüne dönük olması”. 27.02.2003 tarihinde gazetelerde verilen haber aynen böyle. Haberin yanında bir resim, resimde ağaç ve başında da sakallı ve takkeli üç kişi görünüyor. Ellerinde bulunan pankartta ise “Bu ağacın İslâm’a işaret ettiğine” dair Arapça bir ibare bulunmaktadır.

    Kanaatimizce bu haber eksik veya maksatlı yapılmış bir haberdir. Bu haberin yanına en azından, “Ağaçların insanlar gibi ibadet edemeyeceği, bunun bir tesadüf olduğu, bu durumun ağacın hormonal dengesinin bozulmasından veya dışarıdan bir etki ile meydana gelmiş olabileceği” gibi bir yorum eklenebilir veya bu konuda yetkili bir bilim adamının görüşüne başvurulabilirdi. Elbette her canlı kendisini yaratan Yüce Allah’a kendi lisan-ı hâlince şükredip, O’nu zikredebilir. Herhalde ağaçların Allah’ı zikretmesi de ağaçça olacaktır. Dolayısıyla bir ağacın bir insana, üstelik de namaz kılan bir Müslüman’a benzetilmesinin hiçbir akılcı tarafı yoktur. Böyle bir düşünce ne İslâmi gelenekle, ne de modern düşünce ile asla bağdaşmaz. Birbirine benzeyen kimi canlıların, aslında birbirinden türediklerini iddia eden görüşlerin (bile) genel kabul görmediği bir dünyada, sayıların ifade etmekte kifayetsiz kalacağı kadar çok bitki örtüsü içinde tesadüfen namaz kılan bir Müslüman’ı andıracak şekle giren bir ağaca değişik manalar yüklemek, hele hele onda bir kutsallık aramak akıl işi değildir. Allah korusun, böyle bir düşünce (insanı) totemizmin girdaplarına düşürüp putperestliğe bile götürebilir. Müslümanların böyle şeylerle oyalanmayıp, ilmen ve fennen yükselmenin ve yücelmenin yollarını aramaları gerekir diye düşünüyoruz.”(5).

    ________________
    1- 27.03.2003 tarihli Vatan Gazetesi, s.16.
    2- 28.03.2003 tarihli Sabah Gazetesi, s. 1.
    3- Diyanet Aylık Dergi, sayı: 150, s. 64, Haziran, 2003.
    Analizde “Zihnimde 30 yıl önce köyde yaşadıklarım canlanıverdi” şeklinde geçen hadise şöyle olmuştur: Yanılmıyorsam 1973 yılının bahar aylarıydı. Köyde bulunuyordum ve ilkokul 4. sınıf öğrencisiydim. Akşama doğru, ikindi sularında, hava birden sarıya kesmiş, ortalık sapsarı olmuştu. Hava güneşli idi ama ortalık göz gözü görmüyordu. Bu alışılmadık bir durumdu. Köyde birden dünyanın sonunun geldiği ve dünyanın batmak üzere olduğu şayiası yayıldı. Köyün en bilge kişisi durumunda olan 80’lik Bilal Hoca, köyün meydanına gelmiş, çoktan salâ (Salt-ü Selam) vermeye başlamıştı bile. Köyde komşularıyla helalleşmeye çıkanlar bile vardı. Herkes abdestini almış, İsrafil’in Sûr’u üflemesini bekliyordu! Nâfile namaz kılmaya başlayanlar ve böylece ölüme namaz halinde yakalanıp direkt cennete uçmak isteyen uyanıklar bile vardı! Köylü top yekûn ölüme hazır vaziyette bekliyordu. Anam ise o sırada bize helva yapmakla, babam ise kendince bize espriler yapmakla meşguldü. Belki de kendi helvamızı kendimiz yiyecektik ama, bizim evde fazla telaş yaşanmadığını söyleyebilirim. Sıradan bir köylü olmakla birlikte babam, yine de köyün en aydın kişisi sayılırdı. Ne de olsa Ali Okulu mezunu idi babam! Derken gece karanlığı bastırmış, İsrafil’in Sûr’unu beklemekten yorgun düşen gözler, uykuya yenik düşmüş ve köylü “hiç olmazsa uykuda iken ölürüz” kabilinden uykuya dalmıştı. Sabah kalktığımızda, ortalıkta o sarı felaketten eser yoktu ve ortalık pırıl pırıl, günlük güneşlikti. Demek ki; İsrafil sûrunu üflemekten şimdilik vazgeçmişti! Neden sonra Radyo haberlerinden öğrendik ki; Arap çöllerinden kalkan bir toz bulutu, ta bizim köyün üzerine kadar sürüklenmiş ve vadiye çökmüştü. Güneş ışığının etkisiyle de sarı bir hal almış ve ortalığı sarıya boğmuştu. Yani 30 yıl önce bizim köyde Dünyanın sonunun geldiğine işaret sayılan kum fırtınası ve toz bulutu, 30 yıl sonra Irak’ta, ABD işgaline karşı Allah’ın Irak halkına göndermiş olduğu bir yardım olarak yorumlanıyordu. Bu yorumu yapanlar da yine bu ülkenin güya din bilginleri ve anlı şanlı büyük yazarlarıydılar…

    4- Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, c. 9, s.139-140, Çelik-Şura Yayınları, İstanbul, 1993. Metin içindeki parantezler tarafımızca konulmuştur.(Ö.S)

    5- Diyanet Aylık Dergi, sayı, 151, s.64, Temmuz-2003.

  • LEFKOŞA’NIN KÜRTLERİ

    LEFKOŞA’NIN KÜRTLERİ

    images

    LEFKOŞA’NIN KÜRTLERİ

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Tam 22 yıl önce TBMM’de de benzer bir “gösteri” olmuş ve DEP’li Leyla Zana ve Hatip Dicle 6 Kasım 1991 günü gerçekleşen milletvekilliği yemin töreninde Kürtçe yemin krizi çıkarmışlardı.

    “Yavru”sunda da 22 yıllık bir gecikme ile benzer bir “şov” sahneye kondu. İrsen Küçük’ün dirayetsiz yönetimi yüzünden gidilen erken genel seçimden (ve yine onun sayesinde) en büyük parti olarak çıkan CTP’nin milletvekili Doğuş Derya, Meclis’in yemin töreninde anayasada yazılı olan metni değil, kendi yazdığı metni okudu.

    Derya sarf ettiği bir takım lâfların arkasından, “…federal bir Kıbrıs kurma ülküsünden vazgeçmeyeceğime insanlık onurum üzerine ant içerim” diyerek kişisel yeminini bitirdi.

    Leyla Zana ile Doğuş Derya arasında ne fark vardır?

    Leyla Zana gibi Doğuş Derya da yasal yemin metnini okumadan vekil olamayacaklarının, vekillik hak ve menfaatleri ile dünyalıklarından yararlanamayacaklarını bilmezler miydi?

    Bal gibi bilirlerdi.. Bildikleri için de “one woman show”larından sonra uslu uslu yasal metni tekrarlamışlar ve 22 yıl gecikme ile “federal yüzük kardeşliği”nde buluşma onuruna erişmişlerdir.

    Aslında tam da koalisyon görüşmeleri başlar/perde arkasında sürerken CTP’nin, Derya aracılığı ile “elini açmış olması” iyi olmuştur.

    Eroğlu’nun oyunu açış seçenekleri kısıtlıdır da, “Ankara” CTP konusunda herhalde derin bir nefes aldıktan sonra şöyle bir yutkunacaktır.

    Umarız, Lefkoşa’da mukim bir kısım Ankaralılar da, nereden edindikleri belli olmayan “Bizim için asıl mesele her gün elçilik önünde gösteri yapan solcular değil, milliyetçiler” fikrini gözden geçirmeye niyetleneceklerdir.

    Derya ve arkadaşları “şovu” bırakıp şuna cevap vermelidirler; Ankara ile geçmiş dönemde mutabık kalınan ve uygulanmakta olan ve her daim eleştirdikleri ekonomik programa devam mı edeceklerdir, rafa mı kaldıracaklardır?

    Seçim haftası piyasaya sürülen Talât-Erçakıca-Mungan dinleme kayıtlarındaki sendikal/ideolojik/siyasal yaklaşıma sadık mı kalacaklardır, inkâr mı edeceklerdir?

    Rum ağırlıklı federasyon için mi çalışacaklardır?

    Eğer öyleyse önümüzdeki “toplumlararası görüşmelerde” bu yaklaşımlarıyla mı Ankara’nın işbirliğini/desteğini almayı umut etmektedirler?

    “Lefkoşa’nın Kürtleri”nden sonra seçim sonuçlarının diğer iki aktörüne geçebiliriz.

    Diğer iki aktör; Serdar Denktaş ile Sunat Atun’dur.

    Seçimin asıl galibinin Eroğlu olduğunu bundan önceki yazımızda “Bu tabloya göre seçimin galibi, kazananı tartışmasız bir biçimde Eroğlu’dur. İrsen Küçük’ü sıfırla çarpmış, 45 gün içinde ‘başbakanlık’tan ‘evinde oturur’ hâle indirgemiştir” saptaması ile konu etmiştik. (“KAZANAN EROĞLU’DUR”. Hüseyin MÜMTAZ. 29 Temmuz 2013)

    Geliyoruz Serdar’a..

    Serdar Denktaş; herkes seçim sonrası oluşan tablo/meclis aritmetiği üzerine kafa yorarken pat diye bir açıklama yapmış ve “4 partili bir koalisyon hükümeti” önerisini yineleyerek, “tüm partilerin  ortak bir program üzerinde uzlaşarak, gerekli Anayasal reformların yapılabilmesi için Haziran 2014’te gerçekleştirilecek yerel Kuruluş Organları Seçimi’ne, bu sürede hedeflerin gerçekleştirilmemesi durumunda ise Nisan 2015’te gerçekleştirilecek Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ne kadar görev yaparak, gerekli düzenlemelerin referanduma götürülmesi isteğini” ifade etmiştir..

    Ezber bozmuş, herkese/her ihtimale kapıyı açık bırakmış, herkese mavi boncuk dağıtmıştır.

    Serdar Denktaş kapısının çalınmasını beklemektedir. Hareket alanı çok geniştir.

    “Kafasında dolaştırdığı halde kuyruklarını birbirine değdirmeyen kırk tilki” mirasının kimden kaldığı bellidir.

    Ya Sunat Atun?

    Atun “dalgalı bir seyir” izlemiştir. Eroğlu’nun başbakanlığı zamanında “en genç bakanı” ve “has evlâdı” idi.

    Herkes “UBP isyancıları” ile birlikte hareket edeceğini zannederken ve öyle görüntü verirken çok kritik bir oylamaya/toplantıya katılmamış ve “hacı” görüntüleri servis etmiştir.

    O kadar ki, Küçük tarafından bakanlıktan da alınmıştır.

    Son kertede; “isyancılar” hükümeti düşürerek partiden ayrılıp DP’ye geçerken “yasak” dabellasına rağmen keskin bir “u dönüşü” sergileyerek Küçük’ün yanında yer almıştır.

    Ama seçimden sonra, kazanamayan Küçük’e oldukça sert bir söylemle ilk bayrak açan da o olmuştur.

    İşte bu tavrı üzerine düşünmeye başladım ve nihayet “bir kıvılcım çaktı”.

    Sunat Atun acaba Eroğlu’nun; “tam da böyle zamanlarda” piyasaya sürmek üzere UBP’de bıraktığı “içerideki adamımız” mı idi?

    Eğer öyleyse Eroğlu’na da şapka çıkarırım..

    Yarısı DP’ye geçmiş, sayısı yarıya inmiş, genel başkanı milletvekili bile seçilememiş, Ertuğruloğlu’na kalmış bir UBP’de “Eroğlu’nun adamı” Atun…Bir düşünsenize..

    Peki “nasıl bir hükümet”?

    Galip ihtimal; “Seçmenin sandığa yansıyan sosyolojik tercihi de göz önüne alınırsa beklenilen, bir CTP-DP koalisyonudur”. (“KAZANAN EROĞLU’DUR”. Hüseyin MÜMTAZ. 29 Temmuz 2013)

    Çünkü CTP ve DP “kazanan”dır, UBP “kaybeden”.

    Talât ise “Bence en doğru ve mantıklı hükümet modeli bir CTP-UBP hükümetidir” diyor.

    Eh.. Onun da gönlünde tekrar Cumhurbaşkanlığı yatıyor demek ki..

    Peki.. Muhtemel koalisyona giderken…

    (CTP) artı (DP+safralarından arınmış UBP) olur mu?

    Yâni DP ve UBP birleşir mi?

    Ama önce UBP’nin, koltuğa yapışmış eski genel başkandan kurtulup yeni bir genel başkan seçmesi gerekmez mi?

    Birleşmiş partinin genel başkanı Serdar olur mu?

    Vallahi bu memlekette her şey mümkündür.. Büyüklerimizin dediği gibi “allem gallem bunun içi”..

    Bu pilav daha çok su kaldırır.. 12 Ağustos 2013 

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • Izin bitti Atam simdi gorevdeyiz..

    Izin bitti Atam simdi gorevdeyiz..

    Izin bitti Atam simdi gorevdeyiz..

    5 Agustos 2013, Huseyin Nurgel, TC Vatandasi

    Silivri’de, ‘Mahkeme’ denilen yerde, bu hukuk komedisi basladiginda verilmis ‘Hukum’ okundu, gazeteler de sasirmis gibi yaptilar.

    Arkadaslar,

    Duygusal tepkiler ile kimseyi sevindirmeyelim. Bu dava Turkiye’nin davasi degildir. Bu dava Turk halkina ve kahraman/sanli ordusuna kabadayilik gosterisidir. Burada sanik denilenler birer esirdir, karar onceden bellidir. Eski Genelkurmay Baskani Ilker Basbug ve terorle mucadele eden, diger komutanlar terorist Ocalan’in istegi ile tutuklanmistir. Sunu da bilelim, bugun okunan ‘Hukum’ler, ‘Surec’ denilen sey icin, terorist Ocalan icin kullanilacaktir.

    Bagimsiz Yargi perdesinin ardinda yapilan hukuksuzluklari yuruten anti-demoktratik yapi, son noktayi koymak icin harekete gecmistir. Amac, bu hukuksuzlarin ardindan ortaya cikacak olasi direnisi en kanli bicimde bastirmak ve Sevr’i hayata gecirmek. Turkiye’yi bolmek. Turkiye’yi Emperyalistler, Kurtcu Boluculer ve Seriatcilar arasinda pay etmektir.

    Arkadaslar,

    Yasadigimiz surec, Cumhuriyet tarihin en agir bunaliminidir. laik Cumhuriyet ve ozgurluklerin var olma, yok olma sorununu yasiyoruz. Ya ikinci kurtulus savasini demokratik yollardan kazanacagiz ya da Turkiye cografyasindan surulup yok olacagiz. Artik yepyeni ve zor bir surece girdik.

    Bu komedi mahkemeler vatanseverleri katlederken milleyetciligi kimseye birakmayan MHP’nin puskevitleri caya bandirilmis gibi eriyor. Bakalim CHP nasil bir durus sergileyecek? Ya birkac sert demec verip ortalik sakinlesince kuzu kuzu her zaman yaptigi gibi safa girecek, ya da bir Ataturk devrimcisi, bir Aydin gibi meydanlara cikacak, gerekirse TBMM’ye girmeyecek, istifa edecek ve sonuna kadar mucadeleye devam edecek. Daha kaybedecek ne kaldi ki.. Umarim yine meclis boykotu gibi yan cizip emperyalist guclerin boyunduruguna girmez ve gercek bir Ataturk devrimcisi gibi halka inerler, meydanlara, demokratik eylemlere!…

    Onder M.Kemal Ataturk’un genclere emanet ettigi, Laik ve demokratik Cumhuriyetimizin temelini olusturan, ilkelerin yaninda evrensel hukuk ve insan haklarinin takipcisi bireyler olarak bizler, elbetteki her turlu askeri darbe dahil ulus iradesini ihlal edecek anti-demokratik eylemlere temelden karsiyiz. Ancak bunun yaninda, sivil idarelerin her ne gerekce ile olursa olsun hukuk, insan haklari ve ozgurluklerini ihlal edecek girisimlerine de ayni siddetle gosterecegimiz demokratik tepkilerimiz ile, karsi durmamiz kacinilmazdir.

    Arkadaslar,

    Gun; tek bir cizgide dimdik durma, haksizliga, hukuksuzluga, ve boluculuge karsi yasal zeminde mucadele gunudur. Onder M.Kemal Ataturk’un bizlere emanet ettigi, Laik ve demokratik Cumhuriyetimizin temelini olusturan ilkeler icin hep birlikte bariscil, demokratik ama orgutlu mucadele kacinilmazdir.

    “Kurtulus yok tek basina Ya hep beraber ya hic birimiz!”

    Turkiye Cumhuriyeti bu karanligi yenecektir. Bu karar, Anavatanimiz Turkiye’yi ve Onder Ataturk’un temellerini atip, muhafaza etmek ve gelistirmek icin, genclerimize emanet ettigi, laik Cumhuriyet’imizi kendi emelleri icin parcalamaya, bolmeye calisanlarin korkularinin sonucudur. Korkunun kendi sonlarina faydasi olmayacaktir.

    Laik, demokratik ve tam bagimsiz Turkiye icin mucadele bayragini tasiyan, yukseltenlerin ellerinde bir gunes gibi parlayacagiz.

    Bundan emin olun! Ama herseyden once “bilincli ve dimdik durun”.

    Nazim’in dizelerindeki gibi;

    Dusmesin bizimle yola:

    evinde aglayanlarin

    goz yaslarini

    boynunda agir bir

    zincir

    gibi tasiyanlar!

    Biraksin pesimizi

    kendi yureginin kabugunda yasayanlar!

    Iste:

    su gunesten

    dusen

    ateste

    milyonlarla kirmizi yurek yaniyor!

    Sen de cikar

    gogsunun kafesinden yuregini;

    su gunesten

    dusen

    atese firlat;

    yuregini yureklerimizin yanina at!

    Akin var

    gunese akin!

    Gunesi zaaptedecegiz

    gunesin zapti yakin!

    Laik, demokratik, Ataturk ilkelerine, evrensel hukuk ve insan haklarina saygili bir Turkiye’ye kavusuncaya kadar, Atam izindeyiz kisminin tatil bolumu sona erdi.

    Huseyin Nurgel

    T.C. Vatandasi, Toronto/Kanada

  • Milli ordu mu istersiniz, NATO ordusu mu?

    Milli ordu mu istersiniz, NATO ordusu mu?

    Milli ordu mu istersiniz, NATO ordusu mu?

    Soru biraz garip gibi geliyor.

    Hele biraz ilerleyelim.

    Aran News’de yayınlanan bir haberde, patriyotlar yerleştirmek üzere, ülkemize yeni Amerikan askerleri geleceklermiş.

    Haber bende bir sürpriz duygusu yaratmadı.

    ABD’nin, orta doğuda, AKP den başka tutunacak dalı kalmadı.

    AKP Amerika’ya muhtaç, Amerika AKP’ye muhtaçtır.

    Haziran olaylarından sonra, bazı aklı evveller, ABD’nin AKP’den vazgeçtiğini sandılar.

    Bu yönde yazılar yazdılar.

    Öyle bir şey yok.

    ABD hem eleştirir, hem yoluna devam eder.

    Gerekirse şantaj yapar.

    Resmi görüşmelerde, niye bizi eleştiriyorsunuz diye AKP sorduğunda, ABD’li yetkililer, “ne var bunda, sizin taraftan da, bizi eleştirenler oluyor” derler.

    “Eleştiri ayrı, işbirliği ve kaderlerimizin birbirine bağlı olması ayrı” derler.

    Amerika için hiçbir şey, NATO kadar değerli değildir.

    NATO dolar demektir.

    NATO, tüm ilişkilerin halklardan saklanarak yürütülmesi demektir.

    NATO, gereğinde, askeri darbe, gereğinde sivil darbe demektir.

    NATO, dolar satmaktır. NATO silah satmaktır.

    NATO milli orduları dönüştürüp, Amerikan ordusu haline getirmek demektir.

    Kolaycı aydınlarımızın bazıları, kalkmış Necdet Özel Paşaya kızıyor.

    Türk ordusu NATO ordusuna dönüştürülürken, sesi çıkmayanlar, şimdi sorumlu mevkide olanlara kızmasınlar.

    Kendisi bir şeyler yapıp, Amerikancı düzeni değiştirmek için çaba harcamayacak, her şeyi ordudan bekleyecek.

    Yok böyle bir şey.

    NATO’yu ülkeden çıkarmadan, orduyu yeniden milli bir ordu yapmadan, bu işler o kadar kolay değil.

    Orduyu çok fazla sıkıştırırsan, ordu  maazallah, bir Amerikancı darbe daha yapar.

    ABD’ci darbe olunca, önce alkışlarsınız, sonra anlarsınız, ama iş işten, çoktan geçmiştir,

    Evren’e %92 oy neyi anlatır?

     NATO’cu bir ordudan, milli bir hamle beklemek hayaldir.

    Peki, çare ne?

    Kurtuluş Savaşından sonra olduğu gibi, ordumuzu milli bir ordu durumuna getirmektir.

    Osmanlı ordusu mu Kurtuluş Savaşını yaptı, yoksa, İngilizlerin Osmanlı ordusundan attığı subay ve askerler mi yaptı?

    Emperyalizmle ilişkinin boyutu, sadece AKP boyutundan mı ibaret?

    Amerika’da eğitim görüp gelen bir subayın, bir Amerikalı gibi düşünüp, duygulandığını bilmiyor muyuz?

    Kendini kültürel ve ideolojik olarak koruyabilen, az sayıda, elbette asker yöneticimiz var.

    Onların da yapacakları sınırlıdır.

    Şimdi, 1914 ve 1919 yıllarını yaşıyoruz.

    Bir farkla, o zaman İngilizler vardı. Şimdi Amerikalılar.

    Silivri’deki müebbet hapse uğrayanlar bile, yeni yeni kendilerine ne olduğunu anlıyorlar.

    Olayın başlangıcında, hukuk çözer diyorlardı.

    Artık herkesin devrimcileşeceği/millileşeceği bir döneme giriyoruz.

  • YUNANİSTAN ÇOK AYIP ETMİŞ

    YUNANİSTAN ÇOK AYIP ETMİŞ

    300px-Balkan_Fires,_Earth_from_Aqua_(EOS_PM-1)_(2007-07-25)

    YUNANİSTAN ÇOK AYIP ETMİŞ!

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Olacak iş değildi gerçekten..

    Tam da gezi/suriye/pkk kalabalığının arasına, son zamanlarda âdet haline getirilmiş olduğu üzere “torba” yöntemiyle sıkıştırılmaya çalışılan bilmem kaçıncı demokratikleşme paketinin “içeriği” uygun şekilde servis edilirken…

    Ve o pakette papaz okulunun “da” açılabileceği ihtimalini “örtmek” ve bir anlamda gaz almak üzere…

    …Ayasofyaların ibadete açıldığı/açılacağı duyurulmuşken..

    …tam da bunlar olurken..

    Yunanistan Batı Trakya ve Adalar’a müftüden sonra imam da “atamakla” ayıp etti.

    Çok ayıp etti.

    Hâlbuki Grup Başkan Vekili Ahmet Aydın, memleketi Adıyaman’da esnaf ziyareti esnasında gazetecilerin sorularını cevaplarken şunları söylemişti: “Ruhban okulu olmazsa olmaz bir konu değil. Şahsi kanaatim biz bu konuyu da çözmeye yakınız. İnsanların inandığı şekilde, bir başkasının hakkı ve hukukunu ihlal etmemek şartıyla özgürlüklerini yerine getirmek lazım. Büyük devlet olmanın gereği bu”.

    Yunanistan küçük devlet..

    Yunanistan insanların inandığı şekilde yaşamalarını engelliyor, “bir başkasının” hakkı ve hukukunu ihlal ediyor ve özgürlüklerini geri alıyor.

    Yunanistan açlıktan, yoksulluktan kırılıyor, uçan kuşa borçlu, kilise kapısında mendil açıyor ama bunları yapıyor.

    Yunanistan küçük devlet..

    Bekir Bozdağ da konuya müdahil olarak, Yunanistan hükümetinin Batı Trakya’da müftü atamasının hukuksuz olduğunu söylemiş ve “Biz şimdi kalksak herhangi bir kilisenin papazını Diyanetten atasak buna herhalde Yunanistan dahil bütün dünya ayağa kalkar, ‘Ya kilisenin papazını diyanet neden atasın?’ der. Şimdi imam meselesinde sadece papazlardan ve Hıristiyanlardan oluşan bir ekip atamasını yapıyor. Bu bir saygısızlık” demiş.

    “Yunanistan Avrupa Birliğine üye bir ülke. Avrupa’nın siyasi ve hukuki normları var. Maalesef Yunanistan AB’ye üye olmasına ve kurallara uyması gerekmesine rağmen, bu kuralları ihlal ediyor. Lozan anlaşmasıyla Batı Trakya’daki Müslümanların hakları teminat altına alınmıştır. Müftünün statüsü bellidir, Yunan parlamentosunun daha sonra çıkardığı yasalarla da seçilmiş müftü konusu teminat altına alınmıştır. Son dönemler içerisinde Yunan hükümetleri kendi çıkardıkları kanunları ve Lozan’ı maalesef, göz ardı eden bir yaklaşım içerisinde olmuşlardır. Hukuku tanımayan, attığı imzayı görmeyen bir yaklaşım içerisinde olmuşlardır. Batı Trakya Müslüman Türk toplum da, Yunan hükümetinin almış olduğu bu haksız ve keyfi karara karşı hakkını, hukukunu müdafaa eden bir irade ortaya koymuştur. Yunan hükümeti müftü atamasına gidince, onlar da fiilen kendi müftülerini seçmişlerdir. Şu anda Gümülcine ve İskeçe de seçilmiş müftüler görev yapmaktadırlar. Halk onları meşru müftü olarak kabul etmişlerdir. Biz Türkiye olarak da seçilmiş müftüleri görüyoruz. Yunan hükümetinin yaptığı atama haksızdır, hukuksuzdur. Umarız ki Yunan hükümeti bu yanlıştan geri adım atar” diye de ilâve etmiş.

    Yunanistan saygısız, hukuk tanımayan, üye olduğu AB’nin kurallarını ihlâl eden, Lozan’ı göz ardı eden, attığı imzayı görmeyen bir yaklaşım içinde..

    Hâlbuki “büyük” Türkiye, “AB’ye üye olmadığı halde” onun normlarına nasıl titizlikle uyuyor…

    Ve Türkiye’nin; zaman zaman “eşdeğeri tam da oymuş gibi” Heybeli’deki papaz okulu karşılığında Atina’da cami açılması koşulunu öne sürme alternatifini elinde “koz” olarak tutarken…

    ….Yunanistan’ın ikinci büyük kenti Selanik’te 90 yıl sonra ilk kez bir Osmanlı camisinde kılınan sabah ve bayram namazlarına katılım olmaması; Selanik’te yaşayan “Müslümanlar”ın, dışarıdan gönderilen imamı protesto ederek camiyi boş bırakıp tarihi Yeni Cami’de ‘imam krizi’ gölgesinde kılınan bayram namazında Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı’nın talebi doğrultusunda İskeçe “atanmış” müftülüğü tarafından gönderilen imamın arkasında, müezzin ve bir cemaat olmak üzere toplam üç kişinin saf tutmuş olması…

    …hiç de iyi bir görüntü vermemiştir.

    Bu arada, Heybeli’deki papaz okulunu biz kapatmamıştık ki!

    Wikipedi şöyle yazar;

    “1844 yılında din adamı yetiştirmek için faaliyete geçen okul, 1923 yılına kadar Yüksek Ortodoks Teoloji Okulu adını taşır. Daha sonra bulunduğu ada ile özdeşleşerek Heybeliada Ruhban Okulu olarak anılmaya başlar. 1971 yılındaki Türkiye’deki tüm özel yüksekokulların devlet denetimine girmesi ile ilgili karar neticesinde, bu değişikliğe razı olmayan Fener Rum Patrikhanesinin karşı tutumu nedeniyle okulda teoloji eğitimi kaldırılır, okul yalnız lise düzeyinde eğitim vermeye devam eder. 1971-1972 eğitim döneminde ‘Heybeliada Özel Rum Lisesi’ adını taşıyan okul, sonraki yıl patrikhane tarafından tamamıyla kapatılmıştır”.

    Yâni “okul” kendi yöneticilerinin; bulundukları ülkenin yürürlükteki kurallarına ayak diremeleri sonucu bizzat kendileri tarafından kapatılmıştır.

    Bu tavır ve “inatlaşma” gayet “normal” ise; Batı Trakya ve Adalar Türklerinin kendi müftü ve imamlarını tercih etme seçenekleri neden “anormal” oluyor?

    Bu sıcak yaz günü, bu bayram sabahı yazının konusu fazla mı karamsar geldi?

    O halde yüksek sesle söyleyeceğiniz “Vardar Ovası” türküsü sıkıntılarınıza ilaç gibi gelecektir.

    Konuyla ilgisi ne mi?

    Selânik Camii’nden bahsetmiştik ya!

    “Vardar”, 1387’de fethedilmiş ve 1912’deki Birinci Balkan Savaşı’na kadar tam 525 yıl Türk hakimiyetinde kalmıştır. Vakti zamanında idarî açıdan Selânik Vilayeti’ne bağlı bir “Osmanlı bakıyyesi”dir de….

    …işte o sebeple…10 Ağustos 2013

     

    57’İNCİ ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

     

  • PKK,şimdi de taktik değiştiriyor…

    PKK,şimdi de taktik değiştiriyor…

                                                  Geçenlerde PKK ile ilgili yazdığımız bir yazıda “barış süreci” nin iyi işlemediği, PKK’nın silah bırakmadığını, çekilmeyi geciktirdiğini, terör örgütü militanlarının şehirlere indiğini yazıştık. Hatta konu ile ilgili olarak Başbakan Erdoğan’ın da “Terör örgütü tam çekilmedi, ancak % 15’inin çekildiğini tespit ettik” demişti. Bu sözlerden sonra da terör örgütünün  çekilmesi konusunda beklentilere yanıt alınmadığını söyleyebiliriz.

                                               İstihbarat raporlarında da PKK’nın çekilmediği, özellikle de stratejik anlamdaki bölgelerde silahlı gücünü koruduğu belirtiliyor. PKK’nın siyasi uzantıları BDP’liler de yaptıkları her açıklamada “PKK’nın tam olarak çekilmesini bekleyenler, önce demokratik alanda adımlarını atıp, verdikleri sözleri yerine getirmelidirler” diyorlar.  

                                                DAĞDAN ŞEHİRLERE İNİYORLAR

                                                Bütün bu gelişmeler, terör örgütünün taktik değiştirdiğini gösteriyor. Bunu kısaca sıralayalım:

                                                   İstihbarat raporları, bugüne kadar çekilen PKK’lıların % 25 olduğunu gösteriyor. Çekilenlerin çoğunun da sakat, hasta ve yaşlılardan oluştuğu, diğer grupların ise Kuzey Irak’ta katıldıkları kamplarda eğitime alındığı vurgulanıyor.

                                                            Dağlardan inenlerin bir kısmının şehirlere indiği, burada PKK destekçileri ile buluştuğu, bazı olayları organize ettiği söyleniyor. İstanbul’da araç yakma, Adana’da polisle çatışma gibi eylemlerin şehirlere inen PKK’lılarca organize edildiğine dikkat çekiliyor.

                                                  Güneydoğu’da birçok bölgede PKK kendi güvenlik birimleri oluşturuyor. Bunlara eğitim veriliyor. Bu güvenlik birimleri tek tip elbise giyiyor, araç ve kimlik kontrolü yapıyor, güvenlik güçleri ile çatışıyor. Bugüne kadar bunların üzerine gidildiğini, bunlar içinde gözaltına alınanların ya da tutuklananların olduğunu görüp duydunuz mu?

                                                    Terör örgütü Güneydoğu’da bildiriler dağıtıyor. Bu bildirilerde “Her evde mutlaka bir silah bulundurulmalıdır” deniliyor. Bunun anlamı, gerektiğinde bir çatışmaya hazırlık demektir. Kaldı ki, birçok ev terör örgütü kadrolarına yeni elamanlar da veriyor. Kısacası PKK’ya katılımların arttığını artık herkes biliyor ve dilendiriyor.

                                                 İSTEDİKLERİ GİBİ OYNUYORLAR                                                           

                            

                                                                    , PKK’nın stratejik bölge olarak ilan ettiği bazı yerleşim birimlerindeki çekilme işlemini ise en sona bıraktığı ortaya çıktı. İstihbarat raporlarında, PKK’nın “zor kazanılmış bölgeler” olarak nitelendirdiği, Hakkâri Dağlıca, Zağros Sahası, Ağrı Dağı, Tunceli Çemişkezek, Aliboğazı ve Kutu Deresi’nden oluşan altı bölgedeki çekilme işlemlerini ağırdan aldığı ve bu bölgelerden sadece hasta örgüt üyelerinin çekilmesine izin verildiği belirtildi. PKK’nın stratejik bölge ilan ettiği yerleşim birimlerinden çekilmeyi en sona bırakması, devlet içinde de tartışma konusu oldu. Devlet birimlerinin, stratejik bölgelerle ilgili PKK yönetimine uyarıda bulunduğu ve çekilmenin tüm bölgelerde gerçekleşmesini istediği öğrenildi.

                                                       HERŞEY ÖCALAN ÜZERİNE KURULUYOR

                                                          Bütün bu yapılanlar bir strateji değişikliği içinde işletiliyor. Açıkça da “Demokratikleşme paketini görmemiz gerekiyor” deniliyor. Baştan bu yana terör örgütü tehdit üzerine tehdit yağdırıyor. “Barış süreci işlesin, zarar gelmesin” diyerek de terör örgütünün her yaptığı adeta meşru sayılıyor. Ne acıdır ki bugünleri de görüp yaşıyoruz.

                                                 Zaten dikkat edilecek olursa terör örgütünün istediği “demokratikleşme paketi” içinde, kamuoyunun çok büyük tepki gösterdiği ve bundan sonra da göstereceği isteklerle dolu. Öncelikle terörist başı Öcalan’ın özgür bırakılması isteniliyor. “Öcalan özgür kalmadıkça bir barış sürecinin sona ermesi beklenmemedir” deniliyor. Türk ve Türk Devleti’nin yapısının bozulması isteniliyor. Ana dilde eğitim şart koşuluyor. Seçim barajının düşürülmesi, Güneydoğu’nun Türkiye’den koparılması için adımların atılması bekleniyor.

    .                                                 AKP Hükümetini köşeye sıkıştırmak, isteklerin yerine gelmemesi halinde kitleleri sokaklara indirmek, hatta eskiden olduğu gibi yeniden silahlı çatışmaları başlatmak PKK’nın taktik değişikliği içinde yer alıyor. Gizlisi saklısı da yok, bunları da açık biçimde ifade ediyorlar

                                                          

                                 

  • TÜRKİYE’DE 3 YILAN (2)

    TÜRKİYE’DE 3 YILAN (2)

     12_8_2013-1_

    ./..
    Bana Perinçeği anlat deseler şöyle anlatırım,  ..yani gıyaben tanıdığım ve hakkında okuduklarımla ve Videolarından zihin haritasını çizdiğim bir şahıs olarak..
    (..ve tariften sonra onun alamet-i farikalarına geçeceğiz, Ancak, yukarda “anlatacağım dediğim” tasvirlerde yani geçecek olan şeyler ..Asla kişiye hakaret değildir; İnanın içtenlikle söylüyorum ve ..Bu sadece tarif için ..ve başka kelime bulamayışımdan veya “karşılık, betimleme, tarif”.
    ..Eminim onun en yakın arkadaşları da aynını düşünüyordur ve bundan zerre kuşkum yok!..
    ..(Niyet/im) Bu böyle biline, Kültürümüz!
     Zira hakaret basittir…

    Doğu Perinçek:
    “Dünyada en kurnaz, en akıllı, en sinsi, en tatlı dilli, en sabırlı, En Mücadeleci, En mütevazî  ve hepsinden önemlisi EN BİLGİLİ ADAM!..
    Bilgi her alanda!..
     ..Örgütleme, beceri, nüfuz, topluma etki, ikna kabiliyeti, tiyatro, meddahlık  vs vs ..
    (Şeytan da çok şey bilirdi) 9.8.2013_3
    Ve
    ..Şarlatan, Entrikacı, Subliminal mesajlar veren (yayın, yazılı görsel medyasıyla ..mitingler vs..),
    Anında dönen, Pişkin, Umursamaz (sabırlı anlamında)  Eşsiz biri!..
    “Kısacası Gönül adamı ve İçimizden (10 milyonda) biri”..!

    Konu O kadar çok ki, …inanın nerden başlayacağımı bilemiyorum, …yoksa benim için yazmak hikaye…9.8.2013_3
    Ama konuyu elbet özetledim ve “canalıcı noktalarıyla” gözleriniz önüne sereceğim ..Hem de kenarında gezdirmeden!..

    Bu adamların niyeti ne, Yani yazı başlığına konu kişiler ve Aynı paydada birleşme?
    KOCAMAAAAAN BİR DAİRE ÇİZELİM VE DAİRENİN UCUNU TAM ÖNÜMÜZE  (AFEDERSİNİZ) BURNUMUZUN UCUNDA BİRLEŞTİRELİM….9.8.2013_2

    Bu adamlar üçü de aynı gün aynı saatte yola çıkmışlar… 🙂 Tek gayeleri var;
    “Türkiye’yi yoketmek”!..
    Evet aynen bu!
    Eğer şöyle anlatırsam kafanıza daha iyi girer..9.8.2013_2
    Kürdistan mürdistan yok, Bunlar Aldatmaca!
    Hadise BÜYÜK ERMENİSTAN, Yani ilk aşamada..!
    Fakat Ermsenistan lafı geçerse Türk halkı pirelenir ve resmen ayağa kalkar! Onun için Kürtler’i öne sürerek ..onların kelle sayısından yararlanıyorlar ve gururlarını okşayarak “”Bakın size özgürlük filan”.. (Amerika’nın çok da umurundaydı Kürtler’in özgürlüğü veya Bir başkasının..)9.8.2013_3
    ..Hatırlayın,
    Ruslar’ın bir Ermeni kışkırtma “sulu memesi” vardı
    DENİZDEN DENİZE BÜYÜK ERMENİSTAN! Yani Karadeniz ve Akdeniz arasında kalan yer..9.8.2013_2
    Evet işte hepsi bu, Hadisenin özü Bu!
    (Sizce kapılar açılsın derken ..Hangi ihtiyaçtandı Allahınızı severseniz???  ..Hani Azerbaycan, Hani Suriye, Hani Irak, Hani İran, Bunlar bize daha yakın değil mi , veya Kan, din bağı???)

    Hemen Rusya’ya gelelim!!!
    ..Bir hafızanızı yoklayın,
    İsrail’in kurulduğunda, yani Devlet olması için EN ISRARLI OYU KİM KULLANMIŞTI???
    Tabi ki Rusya (SSCB)9.8.2013_2
    Peki İsrail’i kuran kim?
    Tabi ki Amerika..9.8.2013_2
    Peki Amerika ile Rusya Düşman mı?
    EVET!
    ..Veya Hayır9.8.2013_2
    Nasıl yani?
    Basbayağı öyle9.8.2013_2
    ..Sizce Rusya dağıldı mı???
    ..Sen onu benim papucuma anlat!
    Rusya Dağılmadı, “AMERİKA BÜYÜDÜ”!
    ..Hatırlayın,
    O minnacık Devletler,  ..birden AB‘ye alındı ve Bunların çoğunda askerlik bile kaldırıldı Örn. Litvanya (2008) 9.8.2013_2

    Bakın olanların hepsi bir tiyatro ve tamamı (Öncelikle) Türk’ü yoketme üzerine!..
    Ve Amerika Rusya düşmanlığı, Çeşitli krizler, İsrail’in arada Filistin’i dürtüklemesi ve Arap dünyasında çıkan kargaşalar..9.8.2013_2
    İŞTE TÜRKİYE’DEKİ DE, YANİ RUSYA ROLÜNÜ ÜSTLENEN SAYIN PERİNÇEK’TİR, BUNDAN KUŞKUNUZ BİLÂ OLA..
    (Kürtler’e en son gelecektim ama şimdi söyleyeyim bari içimde kalmasın 🙁
    Zavallı Kürtler ve Zavallı!
    İnanın “yağyedi” veya “kârcı” çıkacaklar
    (yağyedi; Bir şeyi zimmetine, yedine geçirdiği ısrarla yamanan kişi..
    Kârcı: Bir işe girişip, sonra da zararla dötünün üstüne oturan, hayal kırıklığına uğrayan ..dostlar arasındaki alışveriş genelikle.. Yani dost kazığı, veya masum bir işten zararla çıkmak..)
    (Kürter) Onlar Dünyanın en bahtsız kişisi ve İnanın her gelen onlarla oynuyor,
    Bu sanmayın ..tarihi kasdederek Osmanlı’yı itham veya başka;
    Hayır, Bu her devirde böyle olmuştur ve Şimdi onları daha da Büyüğü bekliyor, Kendi içlerinden Kürt görünenlerden yiyecekleri darbe Ermeni!
    Ve Maksimum 150 sene sonra yokolacaklar…
    Oysa bilseler ki bizdeki beraberlikleri kaç yıl???)
    ……
    Şimdi şöyle yapalım,
    Yani illâ Perinçek’ten bahsetmeyelim, araya parça atalım (Bahçeli ve Kılıçdaroğlu)..9.8.2013_2
    1- Sizce T.C.’nin ilk kaldırılmasını isteyen ve “Türk diye bir kavim yok diyen kim”!???
    a) Bill Clinton
    b) Elvis Presly
    c) Saddam Hüseyin
    ç) (“ç” yi niye yazmazsınız valla hayret ediyorum Sanki babanızı öldürmüş)9.8.2013_3 Ayetullah Humeyni
    d) Ajda Pekkan
    e) Şahin K.
    f) Nuri Alço?

    Cevap yarın!  ..Tabi ki belgeleriyle fotosuyla..9.8.2013_2
    ./..
    12.8.2013
         __YaLNıZ__
     (Eshabil Üstündağ)
    [email protected]

  • İnanılmaz Değişim

    İnanılmaz Değişim

    2003 yılının ilkbaharında bir konferans için Yunanistan’a gitmiştim. Konferans Selanik şehrine yakın olan Halkidiki’deydi. Ben hafta sonunu da değerlendirecek şekilde birkaç gün evvelden gitmiştim Yunanistan’a. İşime geldiği içinde İzmir üzerinden,  Atina’ya uçmuştum. Niyetim birkaç gün Atina’da kalıp, Parthenon’u, şehir merkezini ve Pire’yi görmekti. Pire zaten Atina’dan bir taş atımı uzakta olan çok güzel bir kent. Sonra’da otobüsle Selanik’e gidip konferansa katılma planını yapmıştım. Sokak Rumcasını bildiğim ve Yunan harflerini büyük, küçük okuyabildiğim için dil sorunum zaten olmayacaktı. Nitekim olmadı.

    Vize için başvurduğum Lefkoşa’nın Rum kesimindeki Yunan Büyükelçiliği uzun zamandan beri beni bekletiyordu vize vermek veya vermemek için. O sıralarda Yunanistan’da hükümet değişmiş ve yeni başbakan ilk ziyaretini Kıbrıs Rum tarafına yapmıştı. Ben tam vizeden ümidimi kesmişken yeni Başbakan Konstantinos Simitis’in ara bölgede yer alan Ledra Palas’ta Birleşmiş Milletlerin organize ettiği bir resepsiyona katılacağı gazetelerde yer aldı. Bunu bir fırsat bilip Türkiye Cumhuriyeti pasaportumu etkinliğe katılacak olan dönemin CTP genel Başkanı, sonradan da hem Başbakan olacak, hem de Cumhurbaşkanı seçilecek Sn. Mehmet Ali Talat beye verdim, “bir akademisyen olarak Yunanistan Elçiliği bana bize vermiyor, vize almam konusunda bana yardımcı olması için lütfen pasaportumu Başbakan Simitis’e verebilecek fırsatı yaratırsan çok sevinirim” diyerek.

    Belli ki Sayın Talat pasaportumu hem Başbakan Simitis’e vermiş ve hem de biraz sitem etmiş olmalı ki sonucu inanılmaz oldu. Ertesi gün sabah saat daha dokuz olmadan Yunanistan Elçiliğinden beni aradılar, karşılıklı geçişler daha başlamamış olduğu için de pasaportumu, içinde vizesi ile birlikte Ledra Palas kapısına kadar gönderdiler.

    Aradan kısa bir müddet geçtikten sonra kapılar açılmıştı ama ben zaten vizemi almış, sorunu halletmiştim.

    İzmir üzerinden THY ile gittiğim Atina havaalanına indiğimde beni ufak yollu kibarca sorguya çekmelerinin ardından Atina’daki otelime gidip yerleştim. Ertesi gün şehri gezmek için otelden çıktım.  Otelin karşısındaki meydanı, bir boydan diğerine geçmek için trafik ışıklarında bekledikten sonra yayalar için yeşil yanınca ana caddede yürümeye başladım. Tam yarı yola geldiğimde aklıma otelde kimliğimi bıraktığım geldi ve geri döndüm. Aynı anda benim arkamdaki kalabalıktan üzerinde kırmızı montu olan birisi daha geri döndü. O önde ben arkada caddeyi geçtik. Ben doğru otele gittim ve kimliğimi aldım. Onun ise nereye gittiğine dikkat bile etmedim. Zaten beni hiç ilgilendirmezdi nereye gittiği.

    Öğleye kadar şehri dolaştım, Parthenon’a gittim, kafelerde oturup çay, kahve içtim. Öğleden sonra Pire’ye giden otobüse bindim. Yerime otururken arkamdan otobüse binmiş olan kırmızı montlu adamı ön sıralarda ayakta dururken gördüm. Pire’yi de dolaştıktan sonra dinlenmek için bir kafeye oturduğumda aynı kişi gene oradaydı. O anda jetonum düştü. Kırmızı montlu kişi sivil polisti ve beni takip ediyordu. Sonraları birkaç kez selamlaştık ama arkadaş olamadık…

    Aradan geçen 10 yılda belli ki hem Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkiler değişmiş hem de kavramlar.  Geçen hafta içinde Ege’de, Yunanistan’a bağlı Sakız adasının yakınlarında, Türkiye’de silahlı eylem gerçekleştirmek isteyen 3 kişinin şişme bir bot içinde silah ve cephane ile yakalanması, iki ülke arasındaki terörle mücadele ittifakının oluştuğunun mükemmel bir ispatı oldu.

    Bu ittifakın boyutu sadece her iki ülkenin Sahil Güvenlik kuvvetlerinin işbirliği düzeyinde değil. Daha da ötesi var bunun. Terörle mücadelede sorgulama ve istihbarat uzmanı olan 5 kişi ile MİT’den 2 kişi Atina’ya gidip hem ellerindeki bilgileri Yunanistan’ın anti terör ekibi ile paylaştılar hem de bu kişilere sorular yönelttiler. İşin ucu ABD Elçiliğine yapılan canlı bomba saldırısına kadar uzandığından da sorgulamada FBI ve CIA’de yer aldı.

    Şimdi uzun bir dönem kanlı bıçaklı olan iki komşu ülke Yunanistan ve Türkiye arasında gelinen nokta ve yaratılan işbirliği çok farklı boyutlarda.

    Daha on sene evvel beni bile takip etmek gereğini duymuş olan Yunan İstihbaratı, şimdi Türkiye’nin MİT’i, diğer istihbarat kuruluşları, Terör ve anti terör birimleri ile yakın bir işbirliği içine girmiş. Ege’de ortak petrol ve doğalgaz aranması gündemde. Karşılıklı Ege ordularının azaltılması veya da lav edilmesi görüşülüyor. Türk ve Yunan şirketleri evlilikler yapıp, her iki ülkeyi kapsayan yatırımların peşinde. Geçmişe kıyasla farklı bir gidiş ve farklı bir işbirliği var. Yılların düşmanca duyguları yerini dostça ilişkilere bırakmış…

    Umarım anavatanların bu işbirliği bizlere de bulaşır ve Kıbrıs adasında 1955 yılından beri süregelmekte olan huzursuzluk, silahlı çatışma ve egemenlik kavgası son bulur…

    Ata ATUN

    e-mail: [email protected]

    12 Ağustos 2013

  • FB-Emenike İlişkisi: Hülle mi evlilik mi?

    FB-Emenike İlişkisi: Hülle mi evlilik mi?

    Fenerbahçe aşk tazeledi ve platonik aşkı Emmanuel Emenike’sine tekrar kavuştu. Hem de muarızlarının gözünde “hülleci” damgasını yeme pahasına ve bu iş için 13 milyon Euro gibi bir rakamı gözden çıkararak.

    Bilindiği gibi Emmanuel Emenike, 2009-2010 sezonunda Karabükspor’a gelmiş, 2011-2012 sezonu için Fenerbahçe ile anlaşmış, ancak şike olayı patlak verince ve adı şike olaylarına bulaştırılınca FB forması altında ayağı topa dahi değmeden apar topar ve 10 milyon EURO karşılığında Rusya’nın Spartak Moskova Takımı’na satılmıştır! Yani açıkçası FB, bu süre zarfında “Hülleci” pozisyonuna düşmüştür!

    Ne var ki; FB’nin Emenike aşkı hiçbir zaman azalmamış, aksine Emenike, Spartak Moskova formasıyla gol attıkça daha da alevlenmiştir. Geçtiğimiz sezon Avrupa Şampiyonlar ligi elemelerinde Emenike’nin FB’ye attığı gol bile FB’lileri üzmek şöyle dursun, onlardaki Emenike aşkının kara sevdaya dönüşmesine yol açmıştır! İşte bu platonik aşk ve kara sevdadır ki; Emenike’nin tekrar FB’ye dönmesine yol açmıştır. Hayırlı, uğurlu olsun.

    2011-2012 sezonu başında bizzat “Hülleci” pozisyonuna düşen FB’nin durumu, birkaç gün önce gerçekleştirdiği ikinci Emenike transferinde de, karısını üç talakla boşadıktan sonra onunla tekrar evlenebilmek için “Hülle” yapmayı göze alan adamın durumuna benziyorsa da aslında öyle değildir. Çünkü ortada gerçek bir evlilik vardır. Çünkü Emenike ile Spartak Moskova arasında iki sezon süren gerçek bir evlilik hayatı yaşanmıştır. Şu halde, FB’nin Emenike ile yapmış olduğu ikinci evliliğin hülleye dayanıp dayanmadığını, yani dinen caiz olup olmadığını anlayabilmek için öncelikle yapmamız gereken şey “hülle” kavramının ne olup ne olmadığını ortaya çıkarmaktır.

    Hülle Nedir?

    “Hülle” ile “hile” kavramları arasında yakın bir ilişki olsa gerek. Örneğin bizim siyasi hayatımızda “Hülle Partisi” diye bir kavram vardır ve bu kavram, Siyasi Partiler Kanunu’nun arkasını dolanmak maksadıyla kâğıt üzerinde kurulan geçici partileri açıklamaktadır. Zira mevcut Siyasal Partiler Kanunu, milletvekillerinin sık sık parti değiştirmesinin önüne geçmek için bu geçişlere yasak getirmiş, ancak parti birleşmelerine müsaade etmiştir. Bu sebeple parti değiştirecek milletvekili ya da milletvekilleri, öncelikle bir parti kurup bu yeni partiye üye olmakta, arkasından da bu partinin geçecekleri parti ile birleşmesi yönünde karar alarak geçiş işlemini tamamlamaktadırlar. İşte geçici olarak kurulan bu partiye “Hülle Partisi” adı verilmektedir.

    Aslında dini bir kavram olan “Hülle” şöyle açıklanmaktadır: Boşanan bir kadının boşanması, üç talakla olmuş ise, bu kadın, dini açıdan ancak üç hayız müddeti bekledikten sonra başka bir erkekle evlenebilir. Yani boşandığı erkekle değil, öncelikle başka bir erkekle evlenebilir. Boşandığı erkekle evlenmesi, ancak başka bir erkekle evlenip, gerçek bir evlilik hayatı yaşadıktan, yani cinsel ilişkili bir evlilik hayatı geçirdikten sonra yine üç talakla boşanıp üç hayız döneminden sonra caiz olur. Bu arada ikinci eşle kâğıt üzerinde, yani cinsel ilişki olmadan veya bir cinsel ilişki olacak kadar bir süre baş başa kalmaksızın evlenip boşanmaya, evlilik hilesi yani “Hülle” denir ki; bu dinen caiz değildir ve böyle bir yolla birinci eşle evlenmek dinen haram kılınmıştır.

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliği de yapan fıkıh uzmanı (İslam Hukukçusu) Dr. İbrahim Paçacı “Hülle” kavramını şu şekilde açıklamaktadır:

    “Sözlükte ‘helâl kılma’ anlamına gelen ‘halle’ fiilinden türetilen hülle kavramı, üç talakla boşanan bir kadının, ayrıldığı kocasına dönebilmesi amacıyla bir başka erkekle evlenmesi anlamına gelmektedir. Bu işlem tahlîl veya tahlîl-i şer’î tabirleriyle de ifade edilmektedir.

    İslâm dini, boşama suretiyle kadınlara zarar vermeyi yasaklamış ve buna yol açan sonsuz sayıdaki boşama hakkını da sınırlandırmıştır. Kur’ân’da ‘Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya iyilikle tutmak ya da güzellikle salıvermektir. (…) Eğer tekrar (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onunla evlenmesi kendisine helâl olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa ve her ikisi de Allah’ın sınırlarını muhafaza edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden evlenmelerinde sakınca yoktur. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Allah bunları bilmek, öğrenmek isteyenler için açıklar.’ buyrulmaktadır(Bakara, 2/229, 230).

    Üç talakla boşanan eşlerin tekrar evlenebilmeleri için boşanan kadının başka biriyle evlenmesi ve bu evliliğin hilesiz, muvazaasız, sahih bir şekilde ve evlilik amacına uygun olarak yapılması ve zifafın gerçekleşmesi gerekir. Hz. Peygamber, ikinci eşiyle zifaf olmadan birinci eşiyle evlenmesinin helal olmadığını belirtmiştir (Buhârî, Talâk, 4; Ebû Dâvûd, Talâk, 49).

    İlk eş ile evlenmeyi helal kılmak için yapılan ve hülle adı verilen hileli evlilik, İslâm ilkelerine, kadının hakkını ve itibarını korumak amacıyla boşamanın üç ile sınırlandırılmasına ters düşmektedir. Bu yüzden Hz. Peygamber, hülle yapan ve yaptıran erkeği Allâh’ın lânetine uğramış kişiler olarak ilan etmiş (Ebû Dâvûd, Nikâh, 15; İbn Mâce, Nikâh, 33), hülle yapan erkeği kiralık teke olarak aşağılamıştır (İbn Mâce, Nikâh, 33). Ashab-ı kiram da hüllenin helal olmadığını belirtmiştir. İslâm mezhepleri, hülle şartıyla yapılan evliliğin haram olduğunu kabul etmişler; Hanefîlerden İmam Ebû Yusuf ve Muhammed ile İmam Şafiî bu nikâhın ilk koca ile evlenmeyi helal kılmayacağını, İmam Malik ve Ahmed ibn Hanbel de, hülle şartıyla yapılan evliliğin fasit olduğunu söylemişlerdir.

    Ancak, üç talak ile eşinden ayrılan kadın, hilesiz, muvazaasız, sahih bir şekilde ve evlilik amacına uygun olarak başka bir eşle evlenir ve ölüm veya geçimsizlik nedeniyle ayrılık meydana gelirse, ilk eşle evlenmesi helal olur.”(1).

    FB’nin Emenike İle Yaptığı İkinci Evlilik Dinen Caizdir!

    Hüllenin dini yönünü bu şekilde açıkladıktan sonra bu izahatı futbola ve Emenike olayına tahvil ederek söyleyecek olursak; FB’nin Emenike ile yapmış olduğu ikinci evliliğin caiz olduğu sonucuna varırız. Zira Emenike ile ikinci kocası pozisyonundaki, ikinci kulübü olan Spartak Moskova arasındaki ilişki gerçek bir ilişkidir. Emenike bu ilişkiye dayanarak Spartak Moskova forması altında birçok gol atmış, hatta bu gollerden birisini de 2012-2013 sezonunda eski kocası, pardon eski kulübü FB’ye atmıştır(2). Yani Emenike, Spartak Moskova forması altında bir anlamda eş olmanın gereklerini hakkıyla yerine getirmiş bulunmaktadır! Dolayısıyla Emenike’nin, geçtiğimiz günlerde ilk kocası pozisyonundaki FB ile tekrar anlaşması, sportif açıdan olduğu kadar dini açıdan da caizdir.

    Hülleci

    Hülle ve Hülleci deyince sizin aklınıza ne geliyor bilmiyorum ama benim aklıma hemen Rahmetli Kemal Sunal, daha doğrusu Kemal Sunal’ın da rol aldığı “Süt Kardeşler” isimli Ertem Eğilmez filmi gelmektedir. O filmde Şaban’ın (Kemal Sunal), kumandanı Hüsamettin (Şener Şen) tarafından “hülleci” yapıldığı bir sahne vardır. Kumandan Hüsamettin, kocası Bayram’dan (Ergin Orbey) üç talakla boşanan kız kardeşi Afife’yi (Jale Altuğ), tekrar onunla evlendirmek ister. Ancak ortada dini açıdan engel vardır. Kumandan Hüsamettin, bu engeli aşmak için, öncelikle Emir Eri Şaban’ı 24 saatliğine kardeşi Afife ile evlendirmek, sonra da yine üç talakla boşatarak boşandığı eşi Bayram’la evlendirmek ister. Bu iş, hem boşayan eş Bayram’ın, hem de hülleci koca Şaban’ın aklına pek yatmasa da mecburen kumandan Hüsamettin’in emri yerine getirilir. Ancak Şaban bir ara uyanmıştır ve dini açıdan eşi olan Afife ile birlikte olmak ister. Fakat kumandan Hüsamettin, bu uyanık hülleciye fırsat vermez…

    Hocam, Hülle Mülle Yok mu?

    Hülleci Şaban’ın uyanıklık edip kumandanının kız kardeşi Afife ile birlikte olma isteğine benzer hikayeleri eminim ki; sizler de mutlaka duymuşsunuzdur. Şahsen ben çok duydum. Mesela eskiden kadınlar, şimdiki gibi yanlarında eşleri veya mahremleri olmadan hacca ve umreye gidemezlerdi. İşte bu durumdaki bazı kadınlar, hacca ve umreye gidebilmek için bazı erkeklerle dini nikah kıyarak anlaşmalı evlilikler yapmışlar, ancak dönüşte anlaşmalı evlilik yaptıkları erkekler kendilerini boşamadıkları için mecburen onlarla gerçek evlilik yapmak zorunda kalmışlardır.

    Doğrusu “hülle” ve “hüllecilik” dinen haram olduğu gibi, sosyal açıdan da oldukça riskli bir uygulamadır. Ayrıca boşandıktan sonra tekrar evlenmeyi düşünen dindar insanlar için gerçekten de katlanılması zor ve onur kırıcı bir eylemdir. Ancak ne var ki; evlenmenin ve boşanmanın çok ciddi eylemler olduğunu öngören dinimiz İslam, hem boşanmayı zorlaştırıp ağır şartlar getirmiş, hem de evlenip boşanmayı ve tekrar evlenmeyi adeta oyuncak haline getiren insanlara kadının ilk eşiyle evlenebilmek için öncelikle bir başka erkekle gerçek bir evlilik ilişkisi yaşamasını şart kılmıştır. Ancak ne var ki; bazı uyanık Müslümanlar, bu ağır ve onur kırıcı eylemden sıyrılmak için hileli yollara sapmışlar, “hülle” adı altında anlaşmalı ve yalancı bir evlilik müessesini devreye sokmuşlardır. Din taciri olan din adamları da ne yazık ki bu tür eylemlere çanak tutmuşlardır. Ancak bazen bu tür hileli işlemler ters tepmiş ve hem hüllenin taraflarını, hem de hülleye aracılık edenleri zor durumlarda bırakmıştır. Anlatacağım hikâye, gerçektir ve Afyon’un Emirdağ ilçesinde yaşanmıştır. Zaten bana da vaktiyle Emirdağ’da İlçe Müftülüğü yapan bir müftü efendi tarafından anlatılmıştır bu hikayeyi. Hikayemiz şöyle:

    Emirdağ’ın ağalarından birisi, günün birinde sinirine hakim olamamış ve güzelliği dillere destan karısını üç talakla boşamıştır. Bir süre sonra pişman olmuş ve başka insanların da araya girmesiyle boşadığı karısıyla tekrar evlenmeye karar vermiştir. Ancak ağamız aynı zamanda dindar birisidir ve ortada dini açıdan bir engel vardır. Boşamış olduğu karısı bir başka erkekle evlenip boşanmadıkça kendisiyle evlenmesi zinhar haramdır! Sonunda mesele müftünün önüne gelmiş. Müftü şöyle bir çözüm bulmuş. Kadın öncelikle ilçenin delisi ile bir günlüğüne evlenecek ve bir günün sonunda deliden boşanacak ve ağa ile evlenecektir. Üstelik, bu işin hiç bir riski de yoktur! Çünkü deli nasıl olsa kadına ilişmeyi akıl edemeyecek ve onunla cinsel ilişki kurmaya kalkışmayacaktır! Tarafların ve aracıların beklentisi budur!

    Konu ağaya anlatılır ve hülle yapılacak kişi deli olunca ağa da buna razı olur. Sonunda deli ile ağanın boşandığı karısı, müftü efendinin ve şahitlerin huzurunda evlenirler ve evlerine gönderilirler. Ertesi gün sabah olup da deli ile kadının boşanması için bir araya gelindiğinde bir de ne görsünler! İlçenin delisi, o gece sabaha kadar uyumamış ve kadını cinsel açıdan perişan etmiştir! Ancak ağa çaresiz yine de kadını kabul etmiş ve kendisiyle evlenmek zorunda kalmıştır!

    Gelelim ilçenin delisine: Müftü efendiyi, camide, çarşıda, pazarda, düğünde, dernekte, nerede görürse görsün, ağzı sulanarak ve ellerini ovuşturarak hemen yanına yaklaşıyor ve şöyle diyormuş:
    -“Hocam, bu günlerde hülle mülle yok mu?”

    Hülle’nin ne kötü bir işlem olduğunu açıklama fırsatı verdikleri ve bu yazıya ilham kaynağı oldukları için FB yönetimine ve Emmanuel Emenike’ye içten teşekkürlerimizle…

    _________________
    1- ,
    2-http://www.aksam.com.tr/spor/fenerbahce/fenerbahce-emenikeye-kavustu-emenike-istanbulda/haber-233374