Blog

  • Mısır’da akan bu kan kolay kolay durmaz…

    Mısır’da akan bu kan kolay kolay durmaz…

     

    Mısır’da askeri darbenin gerçekleşmesinde birçok nedenler var. Mursi yönetiminin hatalı tutumu, Müslüman Kardeşler’in tehlikeli boyutlara varan tırmanışı, başta Amerika, İsrail, AB ve birçok Arap ülkesini rahatsız etti. Bu nedenle de “Mısır’a demokrasi gelmesi gerekiyor” görüşü etrafında bütünleşen dış güçler ülkede askeri darbeye destek verdi. Sisi yönetimi, göstericilere karşı çok acımasız davranıyor. Bu satırlar yazılırken, Müslüman Kardeşler cephesinden gelen haberler ölü sayısının 3000’i aştığını gösteriyor.

    Darbeyi ve sivil halka karşı katliamın karşısındayız ve bunu kınıyoruz. Mısır’daki olayları da hiçbir zaman savunmadık ve savunmuyoruz. Ancak, askeri cunta Lideri Sisi, arkasına dış güçlerin desteğini almasa böyle katliamlara imza atamaz. Hiç kimse şüphe etmesin, darbeye “darbe” demeyen, katliamlara “katliam” gözü ile bakmayan dış güçler Sisi yönetimine baskı yapmadığı sürece de Mısır’da kanın akması durdurulamaz. Mısır, daha çok kan gölüne döner.

                                                             DIŞ GÜÇLERİN İŞBİRLİĞİ

                                                                 Bugün gelinen noktaya baktığımızda uluslar arası kuruluşların da artık küresel güçlerin dümeninde hareket ettiğini görmekteyiz. Birleşmiş Milletler, Mısır’daki katliamı görüşmek için toplanıyor ve yapılanlara “katliam” demiyor. “Her iki taraf da şiddeti durdurmalıdır” diye tavsiye kararı çıkarıyor. Dikkat edilecek olursa bir gün önce Amerikan Dışişleri Bakanı ve sözcüsü de Mısır’daki olayları değerlendirirken “İki taraf da şiddetten uzak durmalı” açıklamasında bulunmuştu.

    Bu açıklamaları iyi okumak gerekiyor. Dış güçler Mısır’da askeri darbeyi halen destekliyor, Sisi yönetiminin yaptıklarını onaylıyor ve açıklamaları ile de adeta teşvik ediyorlar.

    Geçenlerde yazdığımız bir yazıda, Mısır’daki darbenin hazırlayıcılarının Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ülkeleri olduğunu söylemiştik. Hatta Başbakan Erdoğan’ın hiçbir zaman adı geçen bu Arap ülkelerini suçlamadığını yadırgadığımızın da altını çizmiştik. Yazımızın mürekkebi kurumdan Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz yine bir açıklama yaptı ve “Mısır’ı teröre karşı savaşta destekliyoruz. Fitneyi ateşlemeye çalışanlar karşısında Sisi ile birlikte oluyoruz” dedi.

    SUUDİ ARABİSTAN BAŞ ROLLERDE

    Suudi Arabistan, askeri darbeyi gerçekleştiren Sisi yönetimine daha önce 5 milyar dolarlık yardım sözü de vermişti. Suudiler, şimdi Sisi yönetimine daha fazla yardım edeceklerini de açıkladılar. Kral Abdülaziz’in bu açıklamalarına anında Katar, BEA ve Ürdün de katılmış ve Mısır’daki Sisi yönetimin yanında olduklarını açıklamışlar.

                                                              Dikkat edilmesi gereken nokta, Mısır’daki katliamlar kınanmadığı gibi, darbe yönetiminin daha fazla katliam yapmasının da önü açılmıştır. Amerika’nın ve AB’nin zaten tavırları bellidir. Uluslar arası kuruluşlar hem sessiz, hem de küresel güçlerin dümeninde hareket etmektedir. Böyle bir durum karşısında bu ülkede kan akmasının önüne geçilebilir mi? Ağa babaları böyle istiyor, olaylar da o istekler yönünde devam ediyor.

    ABD Başkanı Obama, son açıklamalarından birinde “Ortadoğu’da İsrail’in güvenliği ve geleceği bizim için çok büyük önem taşıyor. Öncelikle biz, İsrail’in güvenliği için çalışıyoruz” demiştir. Eğer, Obama’nın bu açıklaması iyi okunursa, bugün Mısır’daki olayların nedeni daha iyi görülebilecektir.

    DİPLOMASI GÜÇ VE USTALIK GEREKTİRİYOR

    Mısır’daki katliamların sürmesi üzerine Dışişleri Bakanı Davutoğlu, gece-gündüz telefon diplomasisi yapıyor. Aramadığı ülke ve yetkili kalmadı. Sürekli olarak da Suudilerle, Katarlılarla, BEA ve diğer Arap ülkeleri yetkileri ile görüşüyor. Amerika, Avrupa Başkentlerindeki yetkililerle de temaslarda bulunuyor. Sormak istiyoruz, Türkiye Mısır’daki gidişte bugüne kadar neyi değiştirebildi? Başbakan, dış güçlere verdi, veriştirdi, önüne geleni suçladı, ne değişti? Önemli olan, burada ülkenin ağırlığı, bu ağırlığın verdiği güçle bazı şeyleri istenilen yöne çevirebilmedir. Dış politika, bu gücü ve ustalığı gerektirir. Gerisini yazmak istemiyoruz, teferruattır.

    Buradaki bütün olay, Müslüman Kardeşler’in gücünün ve belinin kırılması olayıdır. Bunu Sisi’ye yaptıracaklar, belki de işleri bittiğinde Sisi’yi de düşürüp, yargılatacaklar, Hüsnü Mübarek’ten beter hale sokacaklardır. Bu tür olaylar Ortadoğu’nun bir kaderidir.

                                                            

                                              

      

  • Finans terörü ya da mali terör!

    Finans terörü ya da mali terör!

    Finans terörü ya da mali terör!

     Şu günlerde, televizyonların para programlarını izlerseniz, iki sözün birinde, Amerika’nın QE’den ne zaman çıkacağı gibi bir tartışma ile karşılaşırsınız.

    Kafanız karışmasın, QE nedir onu belirteyim.

    Para basmanın veya Amerikan doları print etmenin adı; QE’dir.

    Başka bir adı daha vardır. O da parasal genişlemedir.

    Böyle bir ifade kullanınca, para basmayı açıkça para basma olarak söylemeyince, genişleme deyince, sanki bilimselmiş gibi bir hava yaratılır.

    Bankaların önemli korkusu, Amerika’nın her ay bastığı 85 milyar doları basmaya devam edip etmeyeceğidir.

    Bu durumun böylece devamından yana olanlar spekülatörlerdir.

    Amerika, bolca para bastıkça, bankaların ucuza dolar temin etmeleri ve onu tüketici ve yatırımcıya pahalı satarak, bol kazanç temin etmeleri parasal genişleme olmaktadır.

    Kibarca veya sanki bilimselmiş gibi söylenen finans sistemi de, bu basılan dolarların, sterlinlerin, Euroların yatırımcıya veya tüketiciye, bankalar vasıtasıyla satılmasıdır.

    Bu sistemde para, daha çok spekülasyona, daha az üretime hizmet ettiği için, burada, bir bilimsellikten söz edilemez.

    Bilimsel olmayan bir şeyi öğrenmekte, önce yalanı dolanı öğrenmeyi gerektirir.

    Piyasada, mal ve hizmetin karşılığından fazla para (Kağıt) olunca, para gidecek yere arıyor.

    Onun için kulaklarımızdan para fışkırıyor ifadesini kullanıyorlar.

    Para bir yere gidiyor ve orada balon yapıyor diyorlar.

    Yani konuta gidiyor, borsaya gidiyor ve oralarda balon yapıyor.

    Paranın üretime gitmiyor ifadesi de, buradan neva buluyor.

    Bazıları buna mali terörizm de diyor.(Rant Avcısı)

    Özetlesek; Devlete ait olmayan, Amerikan Merkez Bankasının bastığı dolarlar, üretim ekonomisine gitmiyor. Bankalarda spekülasyona uğruyor.

    Artık sıcak para nedir onu daha kolay anlatabiliriz.

    Amerika para bastıkça, aracı Amerikan ve İngiliz bankaları bu paraları, bizim gibi ülkelere yüksek faizle satıyorlar. (Mali terörizm)

    Bizim gibi ülkeler bu paraların faizini ödemek için orasını burasını yırtıyor.

    Bu paraları(tuvalet kâğıdı), bize sattıkları yetmiyormuş gibi, ihtiyacımız olan bir dış ürünü alırken, bize diyorlar ki ille de şuradan alacaksın.

    Yerli oto yaptırtmamalarının nedeni de bundandır.

    Bu durumda ürettiğimiz ile dışardan satın aldıklarımız arasında açıklar oluşuyor. Buna da cari açık diyorlar.

    İster büyüyelim, ister küçülelim, her yıl bizim cari açık büyüyor.

    Özel sektörün, aslında bankaların dışarıdan aldıkları bu paraların ödenmesi dönemine girdik. (On ayda 220 M$)

    Her zaman olduğu gibi bu borçları devletin, yani halkın sırtına yıkacaklar.

    Bunun gerekçesini oluşturmak için şimdilerde sahte suçlu yaratma peşindeler.

    Suçluyu buldular.

    Enerji ithalatı.

    Ah şu enerji ithalatı olmasaydı cari açığımız olmazdı diyorlar.

    Yalan.

    Akaryakıtın bedelini anında halktan tahsil ediyorlar. Hatta üzerine %65 vergi koyarak misli ile alıyorlar.

    Nasıl oluyor da, enerjiden ötürü açık veriyoruz anlamıyorum. Aslında onlar da anlamıyorlar ya…

    Üretmiyoruz da, ondan açık veriyoruz demiyorlar da, petrol diyorlar.

    Üretim niye yok?

    Aldığımız borçlar AVM ve getirisi olmayan konuta gidiyor.

    AVM’ler kanalı ile halkımızı tüketime zorluyoruz. Halkımızın kendi tasarrufları olmadığı için el alemden borç alıyoruz.

    Onları da tüketim ekonomisinden ötürü doğru yerlerde kullanamıyoruz.

    AVM’lerin içinde, yabancıların ürünleri satıldığından, onlar kazanıyor. Ettikleri karları yurt dışına transfer ediyorlar.  Aynı parayı bir kez daha bize borç diye veriyorlar.

    Diğer ülkelerden öğrendiğimiz kadarıyla, kapitalizmin talanında, son başvuru yeri “emeklilik fonlarıdır”.

    Türkiye’nin kısa vadeli dış borçları; Merkez Bankası rezervlerini aştı.

    Önümüzdeki on ay içinde dış kaynak gereksinimi 225 milyar dolardır.

    Bu dışsal şok ’un Ekim Kasım aylarında yaşanacağı bilinmektedir.

    Türkiye ekonomisi şişen bir balon gibidir. Sıcak para gelirse şişer. Gelmezse iner.

    2008 yılından sonra, net dış borç artışının milli gelir artışından büyük olduğu kesindir.( Erinç Yeldan)

    Ortaya çıkan yoksulluğun şiddete dönüşmesinden doğal ne var?

    Neo-liberal ekonomilerin işsizlik diye bir sorunu yoktur. Ta ki, işsizlerin, kendi sorunlarını kendileri çözene dek.

  • 80 ihtilalinden beri belki de ilk kez, örgütsüz halk kendi başına sesini yükseltiyor, meydanlara iniyor, düzene –daha doğrusu düzensizliğe- itiraz ediyor.

    80 ihtilalinden beri belki de ilk kez, örgütsüz halk kendi başına sesini yükseltiyor, meydanlara iniyor, düzene –daha doğrusu düzensizliğe- itiraz ediyor.

    Bülent Pınarbaşı
    FOTOĞRAF

    80 ihtilalinden beri belki de ilk kez, örgütsüz halk kendi başına sesini yükseltiyor, meydanlara iniyor, düzene –daha doğrusu düzensizliğe- itiraz ediyor.
    Bu güzel bir şey…
    İçinde şiddet barındırmayan, bastırmak için şiddet kullanılmasına rağmen şiddet barındırmayan, pek çok irili ufaklı girişime rağmen herhangi bir aşırı ucun sahiplenmesine, öncü görevi üstlenmesine izin verilmeyen ‘gerçek demokratik’ bu eylem tarzı herkesi şaşırtıyor.

    Doğaldır, iktidar gücü hangi partinin elinde ise, tepki ve eylem de o partiye bir karşı duruştur. Çünkü toplumu daha düzenli ve refah içinde yaşatma sözü vererek yetkiyi almıştır, toplum da bunun hesabını sormaktadır aslında.
    Dolayısıyla yaşadığımız süreçte ne AKP aşırı üzülmeli, ne de meclisteki ve meclis dışındaki muhalif siyasi partiler sevinmelidirler.

    Aslına bakarsanız, sessiz gibi görünen toplumun yıllardır vermeye çalıştığı bir mesaj, apolitik olmakla suçladığımız gençliğin –belki de farkında olmadan- gösterdiği bir duruş var.
    Bunu anlayan var mı derseniz, o yok işte…

    Şöyle bir yakın geçmişi tarayalım:
    İhtilal sonrası, hem de egemen gücün gösterdiği hedef başka olmasına rağmen tek başına iktidarı yakalayan ANAP’ın tek sihiri vardı; Özal’ın kalıplaşmış siyasetçi formundan uzaklığı ve iki elini başının üstünde birleştirerek verdiği toplumsal uzlaşı mesajıydı.

    O iki elin birleşmesini istediğiniz gibi algılayabilirsiniz. Sağ-sol, laik-antilaik, Türk-Kürt… Kim hangi ayrışmadan muzdaripse onun yok olacağının sembolüydü. 70’li yıllarda kardefl kavgalarından canı yananların beklentisine verilen cevaptı.

    Ne zaman ki Özal (ANAP) hanedanı ayrıcalıklı bir zümre olarak toplumdan uzaklaşmaya başladı; büyü bozuldu ve ANAP siyasi tarihin tozlu raflarındaki yerine kaldırıldı.

    Hemen ardından iktidar treninin lokomotifine geçen DYP-SHP koalisyonu ile başlayıp DSP-MHP ortaklığına kadar devam eden süreçte halk hep aynı mesajı verdi: ‘Kavga ve ayrışma istemiyorum.’
    Ve fakat, siyasi partiler ve siyasiler değişse de zihniyet değişmedi bir türlü. Güç kimin elindeyse diğeri ezildi. Ezilen güce kavuştu, ezen olmayı seçti. Toplum siyasetten, siyasiler toplumdan uzaklaştı.

    En son, mağdur görünümüyle AKP baş tacı edildi. İlk başlarda uzlaşmacı ve uysal tavrıyla, biraz da acemiliğine tanınan toleransla tek başına iktidar olarak bu güne kadar geldi.

    Ancaak…

    Geldiği noktayla AKP’yi iktidara taşıyan dinamikler arasındaki dağlar kadar fark, en son Gezi Parkı’ndaki patlamaya sebep oldu. 2003 yılında kimsenin özel yaşam sınırlarında gözü olmadığı, tek derdinin kendi inanışını özgürce yaşamak olduğu savıyla aldığı gücün etkisi kısa sürede AKP’yi de sarhoş etti.

    Zaten suskun muhalefetin içinden çıkan bir kaç sesi de yok etmek üzere düğmeye bastığı an, AKP için de geri sayımın başladığı zaman oldu aslında. Suskunluğun giderek artışının aslında bu tavır değişikliğine tepki olduğunu anlayamadılar.
    Sınırları zorladıkça insanlar sessizleşti, insanlar sessizleştikçe AKP snırları zorladı. Üç çocuk gibi masum sayılabilecek söylemden kürtaj yasağına, şarap yerine üzüm yenmesi tavsiyesinden sıkı alkol yasaklarına ve ayranın milli içki ilan edilmesine; hamile kadının sokakta dolaşmasından şort-etek boyuna kadar gelindi.
    Süreci iyi okuyamayan ya da Başbakan’dan gizleyen danışman ordusu da (evet, neredeyse bir ordu kadar danışman kadrosu var hükümette) meselenin zurnanın zırt dediği yere, yani Gezi olaylarına ulaşmasında en önemli etkendi.

    Diyeceksiniz ki ‘madem halk rahatsız, neden üç dönem üst üste yetki verdi?’

    Çünkü halk çaresizdi, AKP alternatifsizdi. Çünkü AKP karşısında halka alternatif olarak gösterilenler, önceden denenmişler ve denendiği zamandan bu yana kendini geliştirememiş siyasal yapılardı.

    Örgütlü yapıların meydanlarda attığı sloganlar hala 80 öncesini çağrıştıran, kavgacı ve ayrıştırıcı ideolojilerin üretimi.
    Siyasi partiler kulüp tarzı, kapalı yapılarını sürdürmekte inatçı.
    Genç, dinamik ve iş bitirici insanları desteklemek yerine ‘yılanın kafası küçükken koparılmalı’ şiarıyla kendini gösterenin dışlandığı, tutucu geleneksel siyasetten gram sapma yok.
    Baykal gidiyor ekibiyle, Kılıçdaroğlu geliyor ekibiyle…
    Bahçeli tek adam rolünde, asker disipliniyle astın üste itirazı imkansız…
    BDP deseniz, eşbaşkan çok ama asıl merkez belli ve ellerine bulaşan kan gizlenemeyecek kadar bariz…
    İşçi Partisi, toplumsal muhalefet nereden eserse rüzgara gore yön değiştiriyor. Dün tetöristbaşıyla yemek yerken bugün Türk bayrağıyla meydanlarda. Samimi değil.

    Herkes; sağcısı solcusu, dincisi milliyetçisi bundan şikayetçiyken durumdan şikayet etmeyen tek kesim var: Siyasetçiler…

    Meydanlarda atıp tutanlar, meclisten içeri adımını attığında birden unutuveriyor söylediklerini.Koltuğu kapanın aklına ne seçim sistemini değiştirmek geliyor, ne barajı indirmek için uğraş veriyor.
    ….
    İşte bu nedenle, Gezi tek bir siyasi parti ve ideolojiye karşı değil, düzene karşı bir halk tepkisidir. İnsanların bütün kurumlardan umudu kestiğinin göstergesidir. Çünkü ne asker ne parti, ne sendika, ne gazete… toplumun sesine sözcü olamıyor. Olmuyor.

    İşte bu nedenle, artık yeni bir siyaset anlayışı, yeni bir siyasetçi kimliği ve yeni bir siyasi parti arayışındadır halk. Bunun da sadece tabela değiştirerek olmayacağının bilincindedir.
    Bu fotoğrafı doğru okuyamayan, değil Atatürk’ün partisi, allame-i cihan olsa yarının Türkiye’sinde yer bulamaz.
    -Bülent PINARBAŞI-

  • TÜRKİYE’DE 3 YILAN (Bölüm 7)

    TÜRKİYE’DE 3 YILAN (Bölüm 7)

    17_8_2013-1

     Tekrar Merhaba..
    LOKMAN HEKİMİN OKUYUN DEDİĞİ MİZAHÇI BUGÜN SİZE NE ANLATACAK; ZIRVASI NELERDİR.. 🙂

    ..Daha önce de söyledim, Anlatacaklarım, yani belgeye dayanmayanlar ..”Sadece bir niyet okuma, ruya tabiri ve bir üçüncü sınıf komplo teorisidir”, Okuyun ve işinize geleni alın, gerisini çöpe atın..

    Bugün size öyle konular anlatacağım ki,
    Bazan kendinizi uzayın boşluğunda bulacaksınız, Bazan okyonusun ortasında ..Bazan da M..kun ortasında!
    Ama Bu sizsiniz, hiç sağa sola bakmayın, Sizsiniz evet!

    Anlattıklarımı düşününce, Bu üç yılanın bile kendi kuyruğunu yediğini göreceksiniz ve beyhude kürek çektiklerini.. 🙁  (..oyalan yavrum oyalan..) 🙁
    ..Ama 3 yılanın her türlü marifetlerini size aktarmış olacağım ve unutmayın..
    Üçünün de çok seviyorum, Eminim onlar da beni..

    ……

    FARKLI:
    Toplum nasıl kandırılıyor, Nasıl renklerle ve seslerle mesaj verilerek elde (kontrol) tutuluyor ve nasıl Aptallaşıyor, Bunu göreceksiniz bu yazıda..
    Konu her ne kadar uzun olursa ..Sanmayın hikaye anlatıyorum,
    Her bir kelimesinde bir mânâ vardır ..iyi düşünün..

    Önce şu foto’dan başlayalım, Şu hastanelerde “sus diyen kadın”.. 🙂
    ..Evet,
    Bu öyle masum bir resim ki (..ki kadın hayattadır ve sıradan bir manken, yani anlatacağım konuyla ne alakası var ne de haberi (sembol çünkü, Allah selamet versin..),
    ..ki onun patronu bile vaktindeki yani Bundan haberi yoktur..
    ..Hatta dağıtanın asanın (hastane koridorları) ve bakanın… 🙂

    (Bugüne kadar kimsenin parmak basmadığı,
    Bırakın basmayı, FARKINDA BİLE OLMADIĞI ..BAZI HUSUSLARI NAZAR VE İSTİFADENİZE SUNACAĞIM..
    VE BUNU,
    “YA BURDAN OKURSUNUZ, YA DA HİÇ FARKINDA OLMADAN YAŞARSINIZ”…
    ..Bu benim tespitlerim ve Zerre kimseden kopya!..
    Zaten araştırırsanız böyle bir fikre rastlayamazsınız (geçmiş) *fikir 17 Ağustos 2013 Saat 18:15)

    17_8_2013-2

    Şu abesliklere bakın..
    Haksızlık karşısında susan dil yılandır!..
    ..Söz gümüşse sükut altındır..
    Deveyi gördün mü?
    “İzini bile görmedim”! (..inkar marifet sanki drürzi)! 🙁
    “Ağır ol da mola desinler”.. (Genelde …anlamadığı halde anlıyor gibi görünen ve deriiin düşünceye sahip olan kişi..) 🙂
    Bir de şu tipler var;
    “Aman ben uzak durayım şahit yazdırmasınlar”… 🙁  + 🙂

    Bu hep çocukluktan beri beynimize kazılır Ama bunu  kazan kişi de bilmez..
    Çünkü ezber kültüründen geliriz ve Sorgulamak günahtır!
    ..”Neden güman geliyorsun” (Niye kuşku duyuyorsun) 🙂
    ..Veya ;  “Hikmetinden sual olunmaz”!
    ..Bize inanmıyormusun! 🙁
    HEP ALTINDA “ABA ALTINDAN TEHDİT VE BİR SONRAKİ AŞAMASI DA SUÇLAMA OLAN İCBAR YATAR”!. YANİ SENİ SANIK YAPMA VEYA YAFTALAMA…
    YANİ TAKİYE KÜLTÜRÜ (Yalan, dolan,
    sıkıştığı yerde yalan söyleme,
    gerektiğinde inkar ve vaziyete göre renk! ..Sonra da hocaya danışılır ve ruh bir güzel hafifletilir, ..Tıpkı Hristiyanların kilisede günah çkardıkları gibi ve arınmış olarak evine gider 🙂
    Bu çoğu zaman din kılıfıyla satılır, “Sus”!..
    Halbu ki dinin haberi yoktur veya Dinde böyle bir şey yoktur! 🙂

    ..Çünkü bu bir gelenektir ve gayesi de İtaattir!
    Yahudi diktesidir ve Kimse bunun farkında değil!
    .. herkes rolünü oynar, iyi veya kötü (elinden geldiğince)  bihaber..  🙂
    Bunu şundan görebiliriz, tarihi hakikat:
    Bayan Golde Mair (..bir zamanlar Türkiye’de her sabah radyoların 07.30 haberlerinin prensesiydi, yani hergün ondan bahsedilir, “Bayan Golda Mayır şunu dedi, Bayan Golda Mair şunu yedi”  ..filan) 🙂

    17_8_2013-5

    Resimde Verilen mesaja dönecek olursak (susan kadın),
    ..”Susacaksınız, susmak huzur getirir, Susmak efendiliktir”.. 🙂
    Susmasını Bil!!! 🙂
    Sus!!! 🙂
    Kes Sesini! 🙁
    Sus köpek!!! 🙁
    İt gibi cemkiriyor (neden susmuyor ve cevap veriyor..) ! 🙂
    ..Sus artık! 🙁
    Susarak söylüyorum.. iyi, söyle.. 🙂
    “Sus sus sus kimseler duymasın”, Zeki Müren.. 🙂

    ve Siz o hastaneden çıksarsınız, yani resmi gördüğünüz hastaneden ve  “beyninize o kazılmıştır; ..çoğu olaya duyarsız kalırsınız”!..
    Çocukken, Onu çok görmüşsünüzdür.. 🙂   ve Hayatınızın her alanında karşınıza çıkar. 🙂
    ÇÜNKÜ BİLİNÇ ALTINA İŞLENİR; HEM DE AĞACA ÇAKI İLE KALP YAPIP, S.S.YAZAN GENÇLER GİBİ.. 🙂
    ..Ve bunu, Bu türlü mesjları (“sus”)
    Yüce kudret (rejisör) ..hep bilerek verir ve prototip olarak Kadın kullanır.. 🙂
    Nasıl ki yeni tanıtılan bir ürünün parlatılmasında veya bir araba reklamında.
    Çünkü heyecan gereklidir; Yani sizin konuya vakfetmeniz ve odaklanmanız için.
    (Aslında size orda küçük bir şok uygulanır ve ..minik bir travma da diyebiliriz…). 🙂
    Ve
    Ummadık duygularınız  ..ve zamanlı zamansız harekete geçer! ve siz gayri her şeye hazırsınız..  🙂
    Bununlar (Kudret sahibi) O mesajı size bu cinsel obje ile sokar, bihaber mankenle!
    Hepinizin çocukluğunda veya büyüklüğünde şu hareketle karşılaşmışsınızdır,
    ..gerek aile içinde, gerekse bir olayda, “yani, ani parlama ve konuşma gerektiren bir olay karşısında (müdahil olma)”;
    Derhal “Sus” işareti yapılır! 🙂  Ve bu (sihirli) işaret, 🙂
    Sizi mutlaka etkiler ve …Doğru ya da yanlış bir karar verirsiniz..
    (Oysa basit bir gel geç olayı ve belki de hiç müdahele etmeseler kendiliğinden geçer..) 🙂

    ..Kadın, nesnel ve cinsel bir obje olarak erkekte beyne sokulur. .Biliyorsunuz o reklamlarda hep bu vardır.
    Ve erkekte derhal “bir karşı cins his uyandırılır”!
    …Konudan habersiz ve kendi halinde yaşayan bir kadın ise, Aileden gelen kültürle (bin yılların)
    O hislerin otomatikliğine kapılarak o olaya müdahil olur, yani olması gerekir.. 🙂
    ve uygun davranış husleder.. 🙂  Yani durup dururken, “ya erkeğe burun kıvırır, ya da pas verir”.. 🙂
    Aslında bu, “sunuş biçimiyle alakalıdır. Yani orda günah keçisi Ne kadındır, ne erkek;
    ..Sadece rejisördür”.. 🙂  Ve aynı dinciler ki, ..İslam sürtsem bulaşmaz!!! 🙁

    17_8_2013-3

    Bkz. Dincilerin tarihler boyu kadını günah keçisi ilan edip  her melanetin, musibetin faturasını (müsebbip) kadına çıkarmaları ve Onlar Cehennem Duvarıdır demeleri. 🙁
    Yani eliyle O..spu yapar ve KENDİ OLMAYAN ŞEREFİNİ DE BUNU KATLEDEREK KAZANIR! 🙁
    (Günah keçisi deyimi de bir Yahudi terimi değilmidir? …İslam’a zorla sokulan ..bozmak için).. 🙁

    17_8_2013-4

    ..Buna,  “cennette bilmem kaç huri ve üst düzey müminler için 100,
    alt düzey müminler için 75 huri” filanı da eklerseniz fotoğraf tam ortaya çıkar!   Sinema mubarek.. 🙂
    Bu da Yahudilerin “islam ahlakını bozmak için soktukları bir nifaktır aslında, hadiseleri din diye yutturma”..!

    ……

    Emperyalyizmde ve Siyonizmde kural yoktur!
    En büyük kural “KURALSIZLIKTIR VE AHLAKSIZLIKTIR”!
    Ahlâk orda en büyük düşmandır ve Toplumları kendine bağlayan, engel (yani yıkılması gereken)!..

    Resme dönecek olursak (sus), yani verdiği mesaja ve sizden istenilene;
    ..Hep susarsınız!.. 🙂
    ..Yanınızda kavga çıkar “susarsınız”!..
    ..Biri hırsızlık yapar “susarsınız”!..
    ..Biri sizi şahit gösterir, Ama siz gördüklerinizi söylemezsiniz!  ..Bana değmeyen yılan bin yaşasın, Veya Deveyi gördün mü”,
    “İzini de görmedim”!.. 🙂

    Bunlar hep emperyalizmin oyunudur ve kültürünüzü yozlaştıran..   Size kâh anane diye geçmiştir, kâh din kılıfıyla, kâh günlük-bilgi-hayat..

    Bunlar ..ekserietle 1453’ten beri bir tezgahtır ve Lüzumuna binaen sahneye konur (Din adamı kılığında gelen ..tıpkı şimdikiler gibi).. 🙁

    Bir başka emsal ve bu hepinizin bildiği fakat günlük hayatta (pratik,evinizin içinde) Burnunuza soksalar da farketmeyeceğiiz şeylerdir.. 🙂
    ..Şu :
    “Subliminal mesaj”!
    Çeşitli renkler ve şekillerle sizi yönetme ve davranışlarınızı kontrol etme!
    Örn. “Sarı renk” şiddet çağrıştırır!
    Kırmızı bazı dürtüleri harekete geçirir, açlık, cinsellik..
    Yeşil,  ..kesinlikle huzur ve sakindir, ve rahatlıktır; sükunet getirir filan…
    ve buna maruz kalan insanlar da uygun davranış içine girerler..
    Örn. Ameliyat doktorlarının giydiği yeşil renk önlük bu bir subliminal mesjdır.
    Sizce doktor veya sağlık deyince “Beyaz” akla gelmez mi, hijyen vs.?
    ..Peki Neden Yeşil?
    İşte budur..
    Ama bu güzel şey.. 🙂

    Amaaaaa, Birileri var ki,
    Onu her daim gözünüzün içine sokarlar ve siz hiç ayıkmazsıız!..
    ..İnanın bu basit gibi gözükse de Sizi Aptal yerine koyan ve Resmen sizinle dalga geçen, ayakta uyutan şarlatanların bir tezgahıdır ve bunu Uzmanlara hazırlatırlar!..
    ..Şu:
    Biliyorsunuz Türkiyemiz büyük bir tehlike geçiriyor ve Bu Büyük oyunda en temel prensip “iti ite boğdurmak, yani Kürdü Türke,
    Türkü Kürde”!
    İşte tam bu mimvalde “Sarı-Kırmızı-Yeşil” renkler girer hayatınıza!..
    Ve
    (rica ediyorum dikkat edin)
    Hayatınızın her alanında bunu görürsünüz…
    Mutlaka bu üç rengin bir bütün içinde gözünüze sokulması gerekir (ama aynı anda)!
    Emperyalizm, yerli işbirlikçileriyle, sizi içine soktuğu oyun budur!..

    Bu üç renk, Sahibine Her şeyin Onun olduğunu (örneğin Kürdistan kurulacaksa),
     ..Sonra da Sana “Bunların normal olduğu” içgüdüsel olarak bilinç altına kazar!..
    ve Buna en büyük örnek, Değişen Show TV’nin amblemi…  Eskiden neydi?

    Bir miting fotoğraflarına bakın,
    Örneğin bu Google görsellerden olsun ve isterse çok eski .. 🙂
    Bu, MHP olsun, veya AKEPE, Veya Y-CHP,  veya Perinçeğin yan ürünleri “TGB, İP, MİLLİ MERKEZ  ..Ve “Dev” ile başlayan sair mubarek Devet Yıkıcıları,
    ..veya Ulusal Kanal,  ODA TV,  veya herhangi bir  ..”Ben Devrimciyim diyen hareketlerin eylemi” (Ama burda önemli bir parantez açmalıyız, Burada eyleme katılan çocukların Zerre bundan haberi yoktur ve O, Avucuna yazılanı uygular; Ona ne dersen onu yapar, Ne slogan dersen onu atar, Adeta Makinedir o.. Bunu yurt sathındaki HÜKUMET İSTİFA mitinglerinde  mücerret miting yapan örn Bir, ismini vermeyeceğim parti ve farklı İL, ASLA TÜRK BAYRAĞI KULLANMADI AMA ASLA!!! Zaten Türk Bayrağıyla işleri de yok, Ama içindeki Senin evladındır, Tıpkı 70’li yıllar izim gençiğimiz gibi  ..Bihaber o gençler..), 🙁

    İŞTE HEPSİNDE BUNU GÖRÜRSÜNÜZ VE BU BAZAN ÖYLE OLUR Kİ (TESADÜF) (!), 🙂
    “RESİMDE ASLINDA O RENKLER YOKTUR.  AMA DERHAL SONRADAN İLAVE EDİLİR. 🙂
    ..ÖRNEĞİN SADECE KIRMIZI VEYA YEŞİL VARSA,
    ORAYA MUTLAKA BİR GÜNEŞ VEYA UFUK MONTE EDİLİR VE SARI RENK O ŞEKİLDE GÖZÜKTÜRÜLÜR… 🙂
    BU BAZAN ..OLMAYAN AĞAÇTIR  VEYA BİR KIZ TALEBENİN GİYDİĞİ BLUZDUR.. 🙂
    YANİ ÜÇÜNCÜ RENK ORAYA SONRADAN MONTE EDİLİR (Bluz – gömlek aslında beyazdır, montajla sarı olur.) 🙂
    Ve Bunu hiç atlamazlar!   🙂

    ..Keza Cemaatle ilgili reklamlara bakın veya Tayyibin Posterine, Veya Türkiye’yi anlatan,
    ..mutlaka içinde bunları görürsünüz Sanki Milli Renk..
    (Adam senin bayrağını kaldırıyor, Bakanlıktan T.C.’ni siliyor, Ülkenin ismini kaldırıyor,
    Cumhurbaşkanlığı Makamına sadece KÖŞK diyor
    ve
    “Köşkten yapılan açıklamada diyor”,
    Birah birah birah, Taş Duvarlar konuşuyor… 🙁
    ..Tabi orda verilmek istenen mesaj başka; HİNLİK!..
    Köşk=Hilafet makamı vs…
    Hani halk arasında Peygamber köşkü filan derler ya kavram.. 🙁

    ..”Türk diye bir şey yoktur” diyor ,
    AMA SEN YİNE MAYIL MAYIL BAKIYORSUN… 🙂 Sonra da dönüyor sayın başbakan “T.C.’ninkaldırılmasından haberim yok”.. 🙁  (..Çabuk oraya koyun)!!! 🙂

     ..Şu da ayrı bir Türkseverimiz ve Allah devrimine erdirsin.. 🙂

    17_8_2013-6

    …Şu da ayrıca, Yine Doğu Babanın incilerinden.. 🙂 Ama bunun subliminal mesajla ne alakası var diyeceksiniz, ..Bence de 🙂

    17_8_2013-7

    Valla ben de mecbur değilim, otur otur yaz ..akşama kadar yaz bir santim ileri gittiğimiz yok 🙂

    Cemaatte olsak bari şimdi kim bilir ne mevkilerdeydik 🙁

    ……

    ..İşte bu Bu bu subliinal mesajlarla oluyor ve bunlar seni, beynini felce uğratıyor!.. 🙁
    Neden önemli mesajları “sarı” renkle verirler hiç düşündünüz mü (Pankart veya Pankart yazısının alt fonu diyelim)?
    Renklerin hepsinin bir  frekansı (sürat) vardır ve farkedilmeleri ayrıdır.
    İnsanoğlunun en farkettiği renk SARIDIR!..
    Bu, Ne kırmızıdır, Ne beyazdır ve ne de bir başka renk!..
    (Ve ..Siz artık yanınızda PKK bayrağı taşısalar bile duyarsız olursunuz.
    ..Teşbihtir,
    Mandalara “micit” biz veya ucu sivri bir aparatla dürttüğün zaman 6-8 saniye sonra reaksiyon verir;
    Çünkü onda algılama anatomik olarak geçtir, Hani manda duyargalı derler veya, “öküze hooo, Güzeli severler bağarasında”.. 🙁
    ..İşte tam bu hale geldk! 🙁
    Yani burnunuzun dibinde cereyan eden olaylara sessiz kaldık ve Topraklarımız ayağınızın altından kayıyor, hâlâ gülüyoruz.. 🙂
    Hatırlayın,
    Çocukken hani bir selin ardından küçük akıntılar olur ya, kış günü ayak yalın o suya durardık (dururduk) ve biz durdukça akan minik selin ayağımızın altından kumları götürdüğünü görürdük ve 5-10 santim yere Batardık. ve bu çok hoşumuza giderrdi.. 🙂
    Denizde plajlarda da görebilirsiniz, dalga geri döndüğünde… 🙁

    Şimdi sizinle bir oyun oynayalım ve ..rastgele bir televizyon kanalı açalım.. 🙂
    Ama Bu HALK TV olmasın, Diğer hepsi kabul 🙂
    ..hepsinde de aynı kare ve içinde üç rengi barındırır.
    Bir şeyi izlerken ..mutlaka görürsünüz ve içinde , bütün halinde mutlaka (aynı karede) SARI-KIRMIZI-YEŞİL renk vardır! Bunlar tesadüf değil ve belli aralarda tekrarlanır, örneğin 10-20 saniye!..  Özellikle dizilerde! 🙁
    Bu size sıradan gibi gelse de Aslında özel yapılır ve bazan basit dizi, bazan Yemek reklamı, Bazan da  bir tanıtıcı film..
    İşte hepsinde bu renkler burnunuza sokulur!!!

    Bakın size her yazımda ısrarla söyledim “Hadise Kürdistan değil; DENİZDEN DENİZE BÜYÜK ERMENİSTAN”!..
    İşte ben de bu örneklerli,
    Size Bu “üç arkadaşın”,
    Hani Hatırlayın,  “Türklerde Baba soyu Yahudilerde Ana Soyu derken” işte bunları işaret etmiştim. Yani yukarıya yazdıklarımı bu muvacehede değerlendirin..
    Ve Şablon asla şaşmaz!!! 🙁

    ……

    ..Türkiye’yi şu reçete yönetiyor ve isterseniz her bir harfini ayrı ayrı  inceleyin. Bu, teşhis için önemlidir ve hakikati görürsünüz, yani hayatınıza düşenleri.. 🙁
    (Tabi ki reçetenin hayata geçmesinde Sayın 3 arkadaşın büyük marifetleri vardır ve
    Birileri Solcuları ve aşırı Solcuları,
    Birileri Atatürkçü ve ılımlı Solcuları ..ve aynı zamanda

    Alevi kesimi elinde tutuyor, Sanki Anadolu’daki Tahtacı alevisi veya Hatay’daki Nusayri alevisi Dersim’e ortak, veya Kürt Sait (PKK) Ukdesine.. 🙁
    İşte onları  bilerek ve kerhen müdahil yapıyor, “fer’i müdahil”,  ..sayın arkadaş (Kılıçdaroğlu)..
    İşte bu potansiyelin farkında olan Sayın Emperyalizm ve yerli işbilrikçiler,
    Bu arkadaşların ukdesini de bildiği için PAYDA BİR) ..HEP BUNLARI PARLATIYORLAR
    ..AMA BAZISINI MUHALİF, BAZISINI ANA MUHALİF, BAZISINI DA TAM KARŞIT!”
    YANİ HERKESİN “KARINCA KADERİNCE BİR ROLÜ VAR”,
    ..Allah var iyi de oynuyorlar.. 🙁
    ..Ne demişti Amerika 2010’da?
    “Biz MHP’yi AKP içinde, PKK’yı da CHP içinde eriteceğiz,yani kaynaştıracağız”…
    Sen merak etme Coniciğim, Onlar dünden hazır ve 60 yıldır hazırlık yapıyorlar!..
    Birileri de Muhafazakar Milliyetüçileri kontrol altında tutuyor ve DİZGİNLİYOR.

    Bu, hıyanet Vaktinin geçmesi için ve kutsal mecraına sağ salim varması için!.. 🙁
    Yani şeylik, yardımcılık.. 🙁
    ***Siyonizmin fikir babası Av. Theodor Herzl 1897’de şu protekolü yayınladı***
    1-Siyonizme göre dünyadaki tüm Yahudiler kardeştir ve tek bir Millet olarak yaşayacaktır.

    2- İlahları Yehova´nın vadettiği gibi Yahudilerin Dünya´ya hakim olmasını amaçlar. Bu hedef için ilk adım Nil´den Fırat´a kadar olan kendilerine vaad edilmiş topraklarüzerinde Devlet kurmak. (Arz-ı Mevud)

    (Amaçlarından Devlet kurma aşaması II. Dünya Savaşından sonra İngiltere ve ABD´nin desteğiile Filistin´de gerçekleştirilmiştir. 14.05.1948 tarihinde İsrail Devleti kuruldu)

    3- Yahudiler efendi olması gereken üstün ırktır, Diğer ırklar ise kendisine hizmet etmelidir.

    4- Egemenliğin Dîne ait olduğu zaman geçmiştir, Egemenlik şimdi sadece maladır.

    Dünya´ya kolayca hükmetmek için “altını” elimizde bulundurmamız gerekir..

    5-  ..“Siyaset ahlakın zıddıdır”!  Siyasette hîle ve riyâ kaçınılmazdır. Fazilet ve Doğruluk siyaset anlayışına olumsuzdur.

    6-  ..Arzularını gerçekleştiren, eğlencelerin, rüşvetin, aldatmanın, hıyanetin ve zinanın kullanılması meşrudur.

    7- Halklara “Geçim ve Yaşam” korkusu verdirilecek. Böylelikle başkaldırılar engellenecek.

    8- “Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik” sloganlarıyla Milletler aldatılacak.

    9- Yahudi Bilim Adamları ile aristokrat bir sınıf yaratılacak.

    10- Muhalif Liderler, çeşitli menfaatler karşılığında elde edilecek.

    11- Dünya´yı istedikleri yöne çevirecek etkin güç, “Basını” ele geçirmek!

    12- Devletler arasında savaş çıkartmak, Devletlerin yıpranmasını sağlamak, Böylelikle Devletleri Yahudi sermayesine muhtaç duruma getirmek.

    13- “Paranın dini ve milliyeti olmaz” sloganı ile, faizciliği ve bankacılık sektörü ile Devletleri borç batağına sürüklemek. Ekonomiyi teslim almak.

    14- Milletlerin kalplerindeki iman devletini yıkmak, Allah fikrini akıllardan çıkartmak ve yerine materyalist fikirleri yerleştirmek.  Ve Milletleri millî bir devlette yaşama mutluluğundan mahrum etmek.

    15- İnsanlık ve Ahlaktan yoksun çözülmüş şuursuz, din ve siyasette çıkmaza girmiş, yegane arzusu maddi ihtiyaçlarını ve şehvetini tatmin olan toplumlar aratmak..

    16- Diğer Milletlerin maddi ve milli çıkarlarında şüpheler uyandırmak,

    Dini ve Irk ayrımlarını alevlendirme,

    Devletler arasındaki tüm antlaşmalardan haberdar olmak..

    17- Kamuoyu konusuna büyük önem vermek, İnsanları doğru düşünme imkanından mahrum koymak.

    18- Sanayi ve ticarette hakim olmak ve İnsanları israf ve bol harcamaya alıştırmak.

    Ücretleri arttırıp, krediyi kolaylaştırmak, faizleri yükseltmek.

    19- “Yahudilerin dağınık olması zaaf değil Nimettir. İşte bu Nimet sayesinde Dünya hakimiyeti kurulacaktır”..

    Size dostça bir şey söyleyeyim mi?
    …Her şey yalan ve gördüğünüz herşey!!!
    Niye mi?

    “Siyasi partiler yalan, Kolluk Kuvvetleri Yalan, Kanunlar Yasalar, Tüzükler ve Mahkemeler, Meclisler,
    ..görünen karavana yiyen adamlar ve adının başında bakan Bilmem ne olan her şey, ..veya Aklınıza gelen her şey! 
    Türkiye’nin pazarlığı yıllar önce yapılmış,  Belki de 50 yıl!!! 🙁
    Şu an drajeyle uyguluyorlar..

    İşte bütün gaye bu!
    Hoşça kalın, görüşeceğiz..
    18.8.2013
          __YaLNıZ__
      (Eshabil Üstündağ)
    [email protected]

  • OSMANLI DEVLETİNE SEVR NASIL KABUL ETTİRİLDİ

    OSMANLI DEVLETİNE SEVR NASIL KABUL ETTİRİLDİ

    Son 5 bölümlük yazı serimizde Sevre Barış Anlaşmasının içini, dışını inceledik, özenlikle son bölümde büyük dostumuz! Lloyd George’un muhteşem atraksiyonunu izledik. Bu baskıların sonunda İstanbul’un Sultan ve Hükümetinin, ülkeleri için hazırlanan bu idam fermanını, (günümüzün siyasi olaylarını andırıcasına) nasıl kabul ettiklerine ve halka nasıl kabul ettirdiklerine bir göz atalım. İstanbul Hükümeti sözde halkın onayını alıyormuş görüntüsü vermek için değişik görevlileri içine alan bir Şura toplamaya karar verdi ve bu toplantıya Saltanat Şurası adı verildi.
    İstanbul’da Saltanat Şurası toplanırken İtilaf Devletleri Yunan Ordusunu Trakya’da ileri sürdüler. Padişah’ın da katıldığı Saltanat şurası toplantısında İstanbul’un ünlü devlet adamları, aydınları, ulemaları bir araya geldiler. Sunulan barış teklifini, “Tamamen yok olmaktansa, zayıfta olsa bir varlık olarak yaşamak daha iyidir” gerekçesi ile sadece bir kişi (Topçu generali Rıza Bey) haricinde herkes oybirliği ile kabul etti.(1) Aslında bu oylama dahi tek başına, Osmanlı Yönetimi ve Türk Tarihi için yüzkarası olarak kabul edilecek bir olay olup, mutlak monarşinin keyfi ve kişisel zihniyetini açığa çıkaran önemli bir örnektir. Osmanlı Devletinin sonunu getiren bu oylama işini Padişah’ın damadı İsmail Hakkı (Okday)’ın kaleminden izleyelim:
    “Memleketin kalburüstü gelen vezir, paşa, eski nazır, ayan ve eşrafı adına İstanbul’da bulunan kim varsa davet edilmişlerdi. Sadrazam Damad Ferid Paşa ilk sözü alıp kürsüye çıktı. Siyasi durumu dramatik bir şekilde izahla söze başladı ve galip devletler tarafından hazırlanmış olan Sevres Sulh Antlaşmasının olduğu gibi ve herhangi bir tadile ( değişikliğe) uğratılmaksızın Murahhas Heyetimize sunulmuş olduğunu anlattı. Bu muahede taslağı ya aynen kabul edilecek yahut da reddedilecekti. Binaenaleyh toplantıda bulunanlardan istenen şey, ya bir evet yahut bir hayır’dan ibaretti. Herhangi bir maddenin tadili bahis mevzuu olamazdı. Çünkü galip devletler bu noktada karar birliğine varmışlardı.
    Nihayet muahedeyi kabul edenler ayağa kalksınlar denildi. Damad Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Kayınpederim Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da hazır olanlar saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki: bu ayağa kalkış muahedenin kabulü manasına mı geldiği, yoksa Padişah’ı selamlamak için mi olduğu anlaşılmadan oylama bir oldu biti ile tamamlandı.”(2) İşte Osmanlı Devleti’nin sonunu getiren belge böyle oylanmış ve 10 Ağustos’ta Korgeneral Hadi ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Beyler tarafından Paris’te imzalanmıştır.”(3)
    Tarihin bu döneminde bütün dikkatler Ankara’da kurulan yeni Türk Milli Meclis’i üzerinde yoğunlaştığından Osmanlı Devletinin bu acı dönemi biraz ihmale uğramış gibidir. Konumuzla ilgisi açısından bu acı son üzerinde ısrarla durmamızın nedeni ise, günümüzde dahi bazı kaynakların kasıtlı olarak Osmanlı Devletinin o günlerde tükendiğini görmek istememeleri, bütün tarihsel gerçeklere rağmen, batışın nedeni olarak Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının gösterilmek istenmesidir. Oysa Osmanlı Hanedanının sonunu görüldüğü gibi güvendikleri işgal güçleri, devlet adamları ile işgal güçlerine karşı uygulanan kişiliksiz, pasif politikalar hazırlamıştır.
    İşgalciler Türk Devletini bitirmek için herkesin isteklerine kulak vermiş fakat bütün ümidini işgalcilerin merhametlerine bağlamış olan Osmanlı Sultan ve yöneticilerine hiçbir destek vermemişlerdir. Hatta savaş döneminden sonra da İngiltere’ye bağlılığını devam ettirmek isteyen “Osmanlı Ailesi mensupları”, bu hatalarının cevabını İngiliz hükümetinden ağır bir şekilde alacaklar, büyük maddi ve manevi sıkıntılara düşeceklerdir. Bu nedenle denilebilir ki Osmanlı ailesinin düşmanı Mustafa Kemal ve arkadaşları değil, ancak dostluğunu aradığı yabancı güçler olmuştur. İngiltere’nin ibret alınacak tutumunu Fransız yazar Berthe G. Gaulis şöyle özetlemektedir:
    “İngiltere’nin hatası her yerde aynıdır. Bu Türkiye’de her yerdekinden daha açık görülür. 1920 Temmuzundaki büyük ölçülü Yunan taarruzuna kadar, Türk milliyetçileri, devamlı olarak İngiltere ile çalışmaya bakmışlar, hatta Anadolu’nun işgalinden sonra bile, onu inandırmaya çalışmışlar, fakat her defasında onun, Türkiye’yi yok etme yolundaki arzusuna çarpmışlar, bu da, kendilerine, daha iyi bir savunma sağlama yolunu seçme zaruretini doğurmuştur. Böylece hareket planlarını geliştirerek, kendilerine yeni kaynaklar bulacaklardır.”(4)
    “Temmuz 1920’de o bir dizi başarısızlıkların etkisi altında, ayrıca Hindistan’daki Müslümanların devamlı şikâyetinden endişe duyan(5) İngiltere, bu işin sonunu getirmek ister ve Yunanlıları Anadolu üzerine sevk eder. Vaat edilen armağanlar çok büyüktür; İstanbul, bütünü ile Trakya, İzmir, Batı Anadolu yani Küçük Asya’nın en zengin toprakları, Hellada’nın yani Yunan rüyaları içinde en ölçüsüz olanların bile gerçekleşmesi. Yunan ordusu, bolluk içinde harp malzemesi ile devamlı donatılacak, İngiliz altını hep konuşacak, İngiliz subayları operasyonlar yöneteceklerdir.”(6)
    “Sevr antlaşması, son hayalleri de dağıtmıştır. Bu defa ihtiyar Türkiye bile anlamıştı ki, İngiltere onu avlamış, ona Britanya mandası altında, aşağı yukarı eski imparatorluk kadar geniş bir Türkiye’nin, bir iyilikseverlik sonucu elde kalacağını açıkça söylemese bile ima etmişti.”(7)
    Orduya karşı saldırılar 22 Haziran tarihinde başlayan Yunan ilerlemesi sonucunda (günümüzdeki saldırılara benzer şekilde) inanılmaz boyutlara ulaştı. Bu haksız tecavüz karşısında, İstanbul hükümetinin bir bakanı ile yapılan bir röportaj ihanetin boyutlarını açıklamak için yeterlidir: Damat Ferit Hükümetinin Adliye Nazırı’nın bir yabancı gazeteci ile yaptığı konuşma şöyledir:
    “Soru : Hükümet Yunan Ordusu tarafından yapılan hareketi protesto etmek niyetinde midir?
    Nazırın cevabı: Hükümetimiz Mustafa Kemal taraftarlarını resmen mahkûm etmiş ve hilafet ve vatan haini olduklarını ilan etmiştir. Binaenaleyh vazifesi asilere layık oldukları cezayı vermektir. O halde kendi programımıza dâhil olan bir hareketi niye protesto edelim.
    Soru : Bu hareket mühim güçlüklerle karşılaşacak mıdır?
    Cevap : Hayır, bunun sebebi şudur ki, Mustafa Kemal ordusu öteden beriden toplanmış haydutlardan, sabıkalılardan ve sırf yağma hırsıyla hareket eden bir takım şahıslardan mürekkep, teşkilatsız, inzibatsız ve mümaresiz bir ordudur.
    Soru : Fikrinizce hareket uzun sürecek midir?
    Cevap : Asker değilim fakat intibaım şu merkezde ki; General Paraskevopulos’un ordusu şimdi süratle ve şiddetle harekete devam eyleyecek olursa, birkaç hafta da Ankara sınırları önünde bulunacaktır.”(8)
    Türk askeri üstün düşman kuvvetleri karşısında çekilirken özellikle Bursa yöresinde mürteciler de harekete geçirilecektir. “Milli kuvvetlerin dağılması ve Yunan ordusunun ilerlemesi tabii olarak mürteci ruhun mukavemet ve müdafaa taraftarlarına (ordu mensupları ve onları destekleyen sivillere) karşı olan hiddetini kamçıladı. Çekilen askerimize ve bilhassa subaylara karşı bazı kasaba ve köylerde çok kötü muameleler yapıldı. Bunlara yiyecek, hatta su verilmedi ve içlerinden bazıları öldürüldü. Bazı subaylar, köylülerin tecavüzlerinden korunmak için üzerlerindeki askeri elbiseleri atıp, köylü kıyafetine girmekle kendilerini kurtardılar.”(9) (Yani mürtecilerin asker karşıtlığı yeni bir şey değildir ve askerler bunu çok iyi bilmektedirler. Aslında, Cumhuriyet dönemi askeri müdahalelerinin dikkatle incelenmesi sonunda ana nedenlerinin ülkenin irticai güçlerin eline geçmesini önlemek olduğu açıkça görülecektir.)
    Bu durum karşısında Bursa’da yapılacak bir savunmadan komutanlar ve hatta TBMM Başkanı Mustafa Kemal umutlu değildir. Bu nedenle TBMM Hükümetince bir bildiriyle halkın uyarılması kararlaştırıldı. Batı Cephesi komutanı Bursa halkının bu olumsuz tutumunu iyi bir değerlendirmeden geçirerek verdiği savunma emri şöyledir: “… Erleri Bursalı olan 56’ncı tümen muharebesiz çekilse bile, bütün personelin tümeni bırakarak Bursa bölgesinde kalması, bu sırada çekilenleri gören Milli kuvvetlerin de dağılması göz önünde tutulmalıdır” Bu emir üzerine Albay Bekir Sami de Bursa batısındaki savunmayı benimsemiş ve geride, seçilen savunma mevziinde hazırlık yapılması emrini vermiştir.(10)
    Yunan saldırısı üzerine 24/25 Haziran 1920’de Garp Cephesi Kumandanlığı kurularak bu göreve seferde Ordu Komutanı yetkisi ve sorumluluğu ile Ali Fuat Paşa atanmış ve cephe bir düzene sokulmuştur.(11)
    Mustafa Kemal düşünce ve amaç birliğinin önemini şu sözlerle belirtmektedir: “Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Zahiri cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir fakat bu hal hiçbir vakit memleketi mahvedemez. Mümkün olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu hakikati bizden iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar.”(12)
    Dış güçlerin baskısı ile son Osmanlı Padişahı ve hükümetince kabul edilen Sevr Antlaşması Ankara’da Meclisçe reddedilip lanetlendikten sonra, faaliyetler ülke içinde milli birliğin sağlanması ve muntazam ordunun oluşturulması istikametinde yoğunlaştırıldı.

    DİPNOTLAR:

    (1) Komutan, Devrimci, Devlet Adamı Yöneriyle Atatürk, s.299 ( Genkur, İstanbul-1973)
    (2) İsmail Hakkı Okday: Yanya’dan Ankara’ya, s.414, 415 ( İstanbul-1975)
    (3) Atatürk, Komutan, Devrimci, s.299
    (4) Berthe G. Gaulis, Çankaya Akşamları, s.59 (Türkçesi Firuzan Tekil, İstanbul-1983)
    (5) Hindistan’ın durumu için bknz. R.K. Sinha, Mustafa Kemal ve Mahatma Gandi, s.112-124, 131-144 (Milliyet Yayınları); Bknz. Atatürk Yolu, s.20 (Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara-1987)
    (6) Çankaya Akşamları, s.52
    (7) Aynı eser, s.54, 55
    (8) İhsan Güneş, İkinci Askeri Tarih Semineri, s.149, 150 ( Genkur. Ankara-1987)
    (9) Rahmi Apak: Yetmişlik Bir Subayın Anıları, s.198(TTK Ankara-1983)
    (10) Şükrü Erkal, İkinci Asker Tarih Semineri, s.165
    (11) ATASE Başkanlığı Yayınları, Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Vesika No. 1189; İhsan Güneş, İkinci Harp Tarihi Semineri, s. 145-146
    (12) Suat İlhan, Harp Yönetimi ve Atatürk, s.29 ( TTK, Ankara-1987)

    Dr. M. Galip Baysan

  • “HATAY’A BÜSBÜTÜN YANARIM”

    “HATAY’A BÜSBÜTÜN YANARIM”

    imagess

    “HATAY’A BÜSBÜTÜN YANARIM”

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    “Dışişleri Bakanlığı tarafından CHP’ye gönderilen resmi yazıda, Irak’ta ciddi güvenlik riski olduğu, Kılıçdaroğlu ve beraberindeki heyetin bu risklere karşı korunamayacakları uyarısı yapıldı”.

    “Dışişleri Bakanlığı, Türk vatandaşlarına gerek olmadıkça Lübnan’a gidilmemesi uyarısında bulundu, oradaki Türk vatandaşlarına da ‘Türkiye’ye dönün’ çağrısı yaptı”.

    “Somali’nin başkenti Mogadişu’da daha önce de Türk yetkililere yönelik saldırı gerçekleştiren El Kaide bağlantılı El Şabab örgütü, Türk Büyükelçiliği’nin ek binası önünde bir saldırı düzenledi, 1 polis şehit oldu, 3 kişi de yaralandı”.

    “Bülent Arınç, Mısır’da El Fetih Camii’nde mahsur kalan TRT Türk muhabiri Metin Turan ile TRT Arapça’nın Arap asıllı muhabiri için tutuklanma ya da infaz edilme ihtimali bulunduğunu belirtti”.

    2013’ün, içinde bulunduğumuz Ağustos ayında “Osmanlı bakıyyesi”nde cereyan eden yüzlerce vahim olaydan sadece dört tanesidir yukarıdaki dört haber/olay.

    Bir iflasın trajedisidir. Yakın coğrafyada “Türk” artık istenilmemektedir.

    Ya Suriye ve Suriye sınırı?

    Bir rezalet ki sormayın gitsin..

    Günler ve haftalardır “karşıdan” 250, 300’ü atlı 1500, 2000, 3000 kişilik “kaçakçı taburları” saldırıyor, “içeriden” de güvenlik güçlerimize pompalı tüfeklerle ateşler açılıyor.

    Son olaydan sonra “ilgili kurum”un “ilgili birim”i resmi internet sitesinde ise şu açıklamayı yapıyor;

    “Türkiye-Suriye hududunda, 2’nci Hudut Alay Komutanlığı Oğulpınar Hudut Karakolu sorumluluk sahasında, saat 01.20’de, 200 araç, 250 atlı ve 3 bin yayadan oluşan kalabalık bir kaçakçı grubunun Suriye tarafında toplandığı ve hududa doğru yaklaştığı tespit edilmiştir. Yapılan tespit doğrultusunda, Bükülmez Hudut Karakolu’ndan sevk edilen takviye araçlarla birlikte iki adet Taktik Tekerlekli Zırhlı Araç, iki adet Zırhlı Muharebe Aracı, bir adet Geliştirilmiş Zırhlı Personel Taşıyıcı ile muhtemel geçiş noktalarına tıkama yapılmıştır. Kaçakçıların hudut hattına yaklaşmamaları konusunda Arapça ve Türkçe ikazlar yapılmış, ancak şahıslar ikazlara uymayarak yanlarında bulunan mazot bidonlarıyla birlikte, hudut hattına dokuz farklı noktadan yaklaşmaya devam etmişlerdir. Kaçakçıların ‘dur’ ikazına uymamaları üzerine, hudut devriye unsurları tarafından havaya ikaz ateşi açılmış ve gruba göz yaşartıcı bombayla müdahale edilmiştir. Suriye tarafındaki kaçakçılar tarafından da havaya 8 el ateş edilmiş, hudut unsurları bu ateşe ateşle karşılık vermiştir. Saat 06.00 sularında, kaçakçılar dağılarak bölgeden uzaklaşmıştır. Olayda, hudut devriye timinde herhangi bir personel zayiatı meydana gelmemiştir.” (DHA)

    Sınıra dokuz farklı noktadan “taarruz”, “beş saat muharebe” ve “havaya ateş/göz yaşartıcı bomba” ile “karşılık”..

    Ya “açıklama”daki şu ayrıntıya ne dersiniz?

    “Yapılan tespit doğrultusunda, Bükülmez Hudut Karakolu’ndan sevk edilen takviye araçlarla birlikte iki adet Taktik Tekerlekli Zırhlı Araç, iki adet Zırhlı Muharebe Aracı, bir adet Geliştirilmiş Zırhlı Personel Taşıyıcı ile muhtemel geçiş noktalarına tıkama yapılmıştır”.

    Sanki Tannenberg meydan muharebesinde dost ve düşman kuvvetlerin taktik yerleşimleri ile ayrıntılı taarruz planları…

    “Ağustos ayı”na yazık oluyor.

    Ya pastanın üzerindeki şu son mum?

    “SURİYE savaş uçaklarının Türkiye sınırına 90 kilometre uzaklıktaki Rakka kentine yönelik bombardıman düzenlemesinin ardından yaklaşık 3 bin Suriyeli, Akçakale Gümrük Kapısı’na geldi. Güvenlik güçlerinin yoğun güvenlik önlemi aldığı sınır hattında kontrolleri yapılan Suriyeliler, Türkiye’ye geçiş yaptı. Suriye’deki iç savaşın başladığı tarihten bu yana ilk kez bu sayıda sığınmacı aynı anda Türkiye’ye giriş yaptı”.

    Artık onar onbeşer değil, biner biner geliyorlar.

    “Türkiye’ye geçiş yaparken” neyin kontrolü yapılıyor?

    Özal zamanındaki peşmerge göçü sırasında, aralarında silahlı PKK’lıların da bulunduğu “sonradan” anlaşılmamış mıydı?

    En yetkili resmî ağızlar memlekette 200.000’i kayıtlı/kampta; toplam 500.000 “Suriyeli” olduğunu açıklıyor.

    Bu “Suriyeliler”in siyasi, ideolojik, etnik, dini, sosyolojik nitelikleri nelerdir? Muhtardan “iyi hal” kâğıdı getirmişler midir? “Sabıka kayıtları” var mıdır?

    Kaçı El Nusra, kaçı El Kaide, kaçı PYD, kaçı PKK’lıdır?

    Ağustos ayına yazık oluyor..

    Hâlbuki bakın 60’lı yıllarda Falih Rıfkı Atay ne yazıyordu;

    “Atatürk Türk adına öyle bir şeref verdiydi. İstanbul’da Ermeni ve Rum ve Yahudi vatandaşlarımız bile soyadlarını Türkçeye çevirmişlerdi. Latin yazısından sonra şivelerinde de bize yabancı olduklarını anlamak zorlaştıydı.

                    Hele asılları Arap olup da Türk olduklarını bize ispat etmek için çırpınanları hatırlıyorum. Biri eski bir Şam ailesindendi:

                    Siz Suriye’de bulundunuz. Ailemin Türk asıllı olduğunu bilirsiniz, diyordu.

                    Arap asıllı olduğuna şüphe yoktu. 1946 demokrasisinden sonra Atatürkçülükle beraber Türk ve Türkçülük de düşmeye başlaması üzerine hepsi geri döndü. Hatay’a büsbütün yanarım.1945’de ne kadar Türk’tü bilseniz… Şimdi İskenderun Limanı’nda bile muameleler Arap yazısı ile, dil Arapça! Üstelik oraya Suriye’den gelme yeni göçmenleri de yerleştirerek karakterini iyice değiştirdiler”. (“BATIŞ YILLARI”. Falih Rıfkı Atay. Pozitif Yay. Mayıs 2011. Sayfa 156)

    Atay yukarıdaki satırları 1963’de yazmış, 1971’de vefat etmiştir.

    Yaşasaydı şimdiki Hatay’ı, İskenderun’u, Suriye’yi nasıl anlatırdı dersiniz?

    Ağustos Ayı’na, Hatay’a, Türkiye’ye yazık oluyor. 17 Ağustos 2013

    57’ALAY HER YERDE

    HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN ASKERLERİYİZ

  • TÜRKİYE’DE ALKOL KÜLTÜRÜ

    TÜRKİYE’DE ALKOL KÜLTÜRÜ

    Alkol insanlık tarihi kadar eski. Gıda amacıyla, törenlerde daha sonra ise zevk için insan
    tarafından kullanılmıştır. Alkol her toplumda kendi kültürünü oluşturmuştur. Öte yandan
    bağımlılık gibi büyük bir sorunu da toplumların başına açmıştır. Bir kültürü, toplumsal
    gelenekleri anlamadan o toplumdaki bağımlılık sorununa da doğru çözüm ve yaklaşımlar üretemezsiniz.

    501-260

    Türkiye %99’u Müslüman bir ülkedir. İslam kurallarına göre ise şarap ve diğer alkollü içkiler
    yasaktır. Ancak alkol ve alkollü içkiler Türklerin tarihinde köklü ve önemli bir yere sahiptir.
    Alkol ve alkollü içkiler toplumda kendi geleneğini ve kültürünü yaratmıştır. Büyük çoğunluğu
    Müslüman olan bir ülkede nasıl oluyor da alkol bu kadar toplumun içinde? İşte bu çalışmada
    bu soru yanıtlanmaya çalışılacaktır.
    Alkol kelimesi Arapça’da bir şeyin özü veya aslı anlamındaki “al kihl” sözcüğünden gelir.
    Dilimizde eskiden beri alkol karşılığı olarak kullanılan “ispirto” sözcüğü ise, Latince
    kökenlidir. Ruh, soluk, yaşamın özü, yürekli, güçlü anlamlarını içeren “spiritus” sözcüğünden
    gelir.
    Tarihsel bir bakış: Eski Türkler
    Türk kavimlerinin yayıldığı Orta Asya ile Doğu Avrupa’nın her bölgesinde, elinde içki kadehi
    tutan heykellere rastlamak mümkündür.
    Türk tarihi profesörü Bahattin Ögel, eski Türklerde otağın ortasında içki kadeh ve
    sürahilerinin durduğunu, içkiye başlamadan önce ‘Yer ve Su Tanrıları için, içki saçıldığını
    belirtiyor.
    Aslında Türkler’de adı geçen içki, kımız’dı. Kımız, günlük yiyecek
    ve gıda amacıyla kullanılıyordu. Birçok gezgin Orta Asyalılar’ın
    bazen yemek yerine sadece kımız içtiklerini anlatmaktadır.
    Orta Asya Türklerine göre kımız, beşikten mezara kadar herkesin
    içkisi olup, birçok hastalıkların, yaşlılık ve dermansızlığın yegane
    ilacıdır. En hafif kımızda % 1 alkol, en sert kımızda ise % 3 alkol
    bulunmaktadır. Kımızın bir tür “Süt Şarabı” olduğu söylenebilir.
    Eski Türklerde idiş adı verilen içki kadehi gamı ve kederi
    gidermenin bir sembolü olarak da görülüyordu. Türkler, üzüm şarabı için ‘Bor’ sözcüğünü
    kullanırlardı. Türkler, bira ve boza, yani arpa, buğday ve darı gibi tahıldan yapılmış içkilere
    ise bekni diyordu. Tüm bunlar bizlere Türklerde şarap ve bira yapımının olduğunu gösteriyor.
    Anadolu
    Türkler daha sonra Orta Asya’dan göçerek Anadolu’ya geldiler. Anadolu’nun yerli
    kültürlerinde de alkolün adı vardı. Şarap ilk olarak milattan önce 4000 yıllarında Anadolu’da
    üretildi. Anadolu’nun yerlisi Hititliler özellikle şaraba düşkün olduğunu biliyoruz. 2
    Türkiye’de alkol kültürü – Kültegin Ögel
    Sümerler ise daha çok biraya düşkündü. Sümerler birayı beslenmek amacıyla yani bir gıda
    olarak tüketiyorlardı. M.Ö. 4000 yıllarında Mezopotamya ve daha sonra Mısır’da içilen bira,
    eskiçağda ekmekle birlikte önemli bir besin kaynağıydı.
    Hakkari’de bulunan eski çağlara ait dikilitaşlarda da silah yerine ellerinde tuttukları içki
    tulumlarına sıkı sıkıya sarılmış heykeller dikkati çekmektedir.
    Osmanlı dönemi
    Türklerin kurduğu en büyük imparatorluklardan birisi Osmanlı imparatorluğudur. İstanbul’u
    fetheden Fatih Sultan Mehmet’in saltanat döneminden (1451-1481) beri meyhaneler
    bulunduğu ve bunların Bizans döneminden kalmış oldukları çeşitli kaynaklarda
    belirtilmektedir. Bu kaynaklardan bazıları, o dönemde İstanbul meyhanelerinin dünyaca ünlü
    olduğunu belirtir. (1451-1481)
    Fatih Sultan Mehmet’in oğlu İkinci Beyazıt zevk…

  • Bu kutlamaları içinize sindirebiliyor musunuz?…

    Bu kutlamaları içinize sindirebiliyor musunuz?…

    Terör örgütü PKK’nın Şemdinli ve Eruh’ta ilk silahlı eylemlerini başlatmasının yıldönümü olan 15 Ağustos’ta başta Diyarbakır olmak üzere birçok yerde bayram gibi kutlandı. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tür toplantıları ve kutlamaları biz içimize sindiremiyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde 20 yıldır kan döken ve uluslar arası alanda “terör örgütü” olarak listelerde yer alan bir örgütün böylesine serbest, rahat ve milletle alay edercesine bir kutlama yapmasına izin verilmez.

    “Barış süreci” adı altında PKK ile yapılan müzakereler sonunda terör örgütü topraklarımızda adeta at koşturuyor. Meydanlara çıkıp, yasaları hiçe sayıyor, suç işliyor ama güvenlik güçleri bunlara ya müdahale etmiyor, ya da öylesine iş yapar görünüyor. Bu öylesine iş yapmaya bir somut örneği de konumuz içinde yer aldığı için sizlerle paylaşalım.

                                                                 GÜVENLİK GÜÇLERİ SADECE SEYREDİYOR

    PKK’nın siyasi uzantısı BDP’liler de 15 Ağustos’ta Diyarbakır’da bir kutlama düzenledi. Bu kutladı PKK bayrakları açıldı, Öcalan posterleri havalarda uçuştu. PKK ve yandaşları yasa dışı sloganlar attı. Adeta devlete meydan okundu. PKK’nın başı Öcalan’dan gelen mesajlar okundu. Güvenlik güçleri bu gösteri ve kutlamalara hiçbir müdahalede bulunmadı.

    Sadece, meydana gidenler arasında 4 kişi gözaltına alındı. Polis, gerekçe olarak “ Bu kişiler yanlarında Öcalan posterleri taşıyordu, bu suçtur onun için bu kişileri gözaltına aldık” dediler. Kutlamaları düzenleyenlerin “Devlet Öcalan’ın ayağına gidiyor suç olmuyor da, bu mu suç sayılıyor?” diye yanıt verdiler. Şu koca devletin düştüğü hali görüyor musunu?

                                                                     Peki, kardeşim, meydandaki fotoğrafa bakıyoruz, etraf PKK bayrakları ve Öcalan posterlerinden geçilmiyor. Eğer, bunlar suç ise o meydanda bunların işi ne? Neden bunların açılmasına izin veriyorsunuz, neden bunları toplamıyorsunuz, neden meydanı dağıtmıyorsunuz? Nerede su sıkan TOMA’larınız, nerede biber gazınız, nerede copunuz, kelepçeniz? Bir terör örgütü, terörü başlattığı günü bayram yapıyor, yasa dışı kutlamalar yapıyorsa bundan daha somut suç olabilir mi? Daha neyi bekliyorsunuz, birileri çıkıp bunları bu millete anlatsın.

    SÖZÜN BİTTİĞİ NOKTA

    Yukarıda söyledik ya, “güvenlik güçleri öylesine iş yapıyor” dedik ya, işte bu yazdıklarımız buna çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Ne günlere kaldık, neler yaşıyoruz, bunlara inanansımız gelmiyor. Yasak olan her şey bu meydanda, bu kutlamalarda var. Katılanlar PKK, Öcalan, KCK ve YPG lehine sloganlar atarak yeri göğü inletmişler. Hemen herkesin elinde dikkat ediniz ya PKK bayrakları ya Öcalan posterleri var. Ortada tam anlamı ile bir komedi oynanıyor. Böyle bir yönetim şeklini düşünebiliyor musunuz?

                                                          

                                                               Sözün bittiği noktadayız. “Barış süreci” ile başlatılan ve PKK’nın at koşturduğu bugünkü durum artık milletin sabrını taşırma noktasına gelmiş bulunuyor. Bu yapılanlar, söylenenler, kutlamalar bizim gibi herkesin kanına dokunuyor. Gezi eylemcilerine göz açtırmayanlar, söz PKK olunca sesleri çıkmıyor. “Süreç zarar görmesin” diyerek her türlü kanunsuzluğa göz yumuluyor. Bugün milletini, toprağını, ülkesinin çıkarlarını korumak suç olurken, yıkıcı hareketin içinde bulunmak, PKK’yı savunmak neredeyse suç olmaktan çıkarılmış durumda bulunuyor.

    HER TARAFTAN TEHDİT YAĞIYOR

    PKK, yıkıcılık faaliyetlerini bırakmadı. Karayılan mesaj üzerine mesaj yayınlıyor, tehdit üzerine tehdit savuruyor. “Biz, kendi profesyonel ordumuzu kuruyoruz” diyor. “AKP Hükümeti isteklerimizi yerine getirmez, adım atmazsa bir tek PKK’lı yerinden oynamayacaktır” diyor. Öcalan İmralı’dan haber gönderiyor ve “Süreç tıkanmak üzere, beklediğimiz adımlar atılmazsa ben bu işten çekileceğim” diyor. PKK’nın siyasi uzantısı BDP milletvekilleri yaptıkları her açıklamada hem hükümeti, hem Türk milletini tahdit ediyor ve “İsteklerimiz ve verilen sözler yerine getirilmelidir” diyorlar.

                                                             Zaten aylardır Güneydoğu, PKK ve yandaşları tarafından neredeyse “kurtarılmış bölge” haline getirildi. Terör örgütü buralarda kendi güvenlik birimlerini bile oluşturdu. Araç ve kimlik kontrolleri bu birimlerce yapılıyor. Dağlar, tepeler, meydanlar, caddeler PKK bayrakları ve Öcalan posterleri ile donatılmış. Hiçbir güvenlik gücü de bunlara müdahale etmiyor. Sanki buralardan devlet çekilmiş, bu boşluğu PKK ve yandaşları doldurmuş görüntüsü ağırlık basıyor. Bölgeye giden ve buradan izlenimlerini bizlerle paylaşan meslektaşlarımızın söyledikleri de bu yazdıklarımızdan farksız. Böyle bir durumdan endişe duymasanız da hangi durumdan duyarsınız?

  • İşte Lufthansa’nın 3. havalimanı planı

    İşte Lufthansa’nın 3. havalimanı planı

    Önümüzdeki dönemde Türkiye’deki yatırımlarını artıracağını açıklayan dünyanın dev havayolu şirketlerinden Alman Lufthansa, 3.Havalimanı açıldığında dünyanın en büyük yolcu uçağı A380 ile İstanbul’a uçmayı planlıyor.

    Alman havayolu şirketi Lufthansa, bin gün boyunca günde 1 milyon euro yatırım yapacak. Şirket Türkiye’deki yatırımlarını hızlandırmak içinse 3. havalimanının açılmasını bekliyor. Şirketin Almanya’daki üst düzey yöneticileri önceki akşam İstanbul’da bir basın toplantısı düzenleyerek, Lufthansa’nın yeni Türkiye Genel Müdürü Stefan Löcherbach’ı tanıttı.

    Toplantıda konuşan Lufthansa Güneydoğu Avrupa, Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Satış ve Hizmetlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Carsten Schaeffer, “Önümüzdeki dönemde Türkiye’deki yatırımlarımızı artıracağız. 3. havalimanı da devreye girdiğinde dünyanın en büyük yolcu uçağı olan dev Airbus A380 ile İstanbul’a uçacağız” dedi. Schaeffer ayrıca, Türkiye seferlerinin yakıt tasarrufu sağlayan özel gövde yapısına sahip yeni nesil Airbus A320 tipi uçaklarla gerçekleştirileceği bilgisini verdi.

    Uzun süre gündemleri meşgul eden THY-Lufthansa arasındaki işbirliğini artırma görüşmelerine yönelik ise Schaeffer, kazan kazan ilişkisine dayalı her türlü işbirliğine hazır olduklarını vurguladı. Schaeffer, “THY bizim de üyesi olduğumuz Star Alliance’ın bir üyesi. İşbirliği her zaman ilginç bir konu. Kazan-kazan senaryoları üretmeye çalışıyoruz” dedi. Geçtiğimiz aylarda DÜNYA’ya açıklamada bulunan Schaeffer, Almanya-Türkiye uçuşlarının yanı sıra Lufthansa’nın, bu işbirliğiyle Almanya’dan İstanbul üzeri Asya ve Ortadoğu ülkelerine uçmayı hedeflediğini açıklamıştı. Türkiye’nin bu coğrafyalara yakın olması avantajını kullanmak istediklerini belirten Schaeffer, THY’nin de bölgede 20 noktaya seferi olan Lufthansa işbirliğinde Kuzey Amerika’ya uçmasının daha avantajlı olacağını belirtmişti.

    1000 gün boyunca günde 1 milyon euro yatırım yapacağını açıklayan Lufthansa ayrıca, toplam 236 adet yeni uçak için siparişi verdi. Verilen siparişler arasında yeni Bombardier C serisinden dünyanın en uzun uçaklarından olan Boeing 747-8’lar ve dünyanın en büyük uçaklarından Airbus A380’ler de bulunuyor. 2025 yılına kadar liste fiyatlarıyla toplam 22 milyar euroluk yatırım yapacaklarını belirten Schaeffer, “Böylelikle Lufthansa her iki uçak üreticisinin “amiral gemisi” olarak tanımlanan uçaklarını aynı filoda biraraya getiren ilk havayolu olacak. Yakın gelecekte Lufthansa’nın uygulamaya koyacağı en önemli yenilikler uzun mesafe uçuşlarında başlatılacak yeni Premium Economy Class hizmeti ve kısa mesafe uçuşlarındaki uçak-içi eğlence sistemi olacak” diye konuştu.

    2012 yılında Lufthansa Şirketler Grubu bünyesindeki havayolu şirketleri 103 milyon yolcu ağırladı. Frankfurt, Münih, Viyana, Brüksel ve Zürih merkezlerinden hizmet veren Lufthansa, Austrian Airlines, Brussels Airlines ve Swiss havayolu şirketleri yaz tarifesi çerçevesinde dört kıtada 102 ülkede 285 varış noktasına sefer düzenliyor. Şirketler grubunun filosunda 627 uçak bulunuyor. 117 bin kişiye istihdam sağlayan grubunun 2012 yılı cirosu ise 30.1 milyar euroya ulaştı.

    Lutfhansa Türkiye’nin yeni Genel Müdürü Stefan Löcherbach’ı önceki gün basına tanıtan Carsten Schaeffer, “Türkiye’yi çok önemsiyoruz. Bu nedenle hızlı büyüyen bu pazara, en hızlı büyüyen pazarlarımızdan Suudi Arabistan’daki deneyimli yöneticimizi atıyoruz” dedi. 1992 yılından bu yana Lufthansa bünyesinde faklı alanlarda yöneticilik yapan, son olarak Suudi Arabistan’da Genel Müdürlük görevini üstlenen Stefan Löcherbach, Türkiye’de Lufthansa’nın yanı sıra Swiss International Airlines ve Austrian Airlines satışlarından da sorumlu olacak. Stefan Löcherbach, Frankfurt merkezindeki yönetim kadrosunda yeni bir görev üstlenecek olan Bea Berke’nin yerini alacak. Löcherbach, “Uçakta sunulan hizmetlerimizi sürekli geliştirmek suretiyle Lufthansa’nın Avrupa’nın lider havayolu şirketi olarak üstlenmiş olduğu rolü daha da güçlendireceğiz” dedi.

  • 7,4 Yetmedi mi ?

    7,4 Yetmedi mi ?

    1148989_640768549267007_1695681754_nBir hafta önce türban protestoların sırasında ‘7.4 yetmedi mi?’ pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün… 20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan ‘o güzel insana’ bir çift sorum var. Ey mantosu uzun,aklı kısa kardeşim benim. 7.0 yetmedi mi? Senin okuduğun gazeteler yazdı mı bilmiyorum ama Amerika’nın, hani o gavur ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri’nin, hani o Siyonistlerle iş birliği yaptığı için her yerde bayrağını yaktınız ABD’nin Los Angeles şehrinde 7.0 büyüklüğünde bir deprem oldu bacım… Neredeyse bizimkine yakın bir deprem. Bizde ayni şiddetteki bir deprem 20 bin kişi ölüp 20 bin kişi sakat kalırken, gavur, Hıristiyan ve Siyonist dostu Amerika’da sadece 2 kişi yaralandı güzel ablam. Şimdi türbanlı başını ellerinin arasına alıp düşünüyor musun acaba? Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede Allah binlerce Müslüman’ı öldürerek cezalandırıyorsa eğer,Hıristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor? Seks şoplarıyla, porno filmleriyle tüm dünyaya ‘seks’, ‘uyuşturucu’ ve ‘günah’ ihraç eden bu ülkenin Allah katında ayrıcalığı ne olabilir ki güzel annem? Oysa adım gibi eminim Sakarya’da,Gölcük’te hayatlarını kaybedenlerin çoğu ölmeselerdi eğer sabah ezanı ile birlikte camilerin yolunu tutacaklardı. Üç aylarda oruç tutacak, Ramazanda devrilmeyen minarelerin ışıklarıyla birlikte senin ağzına adı bile yakışmayan Allah’ın adı ile birlikte oruçlarını açacaklardı. E nooldu şimdi? 7.0 yetmedi mi güzel ninem? Eğer her coğrafya olayını,her doğal afeti bilimin ve aklın süzgecinden geçirmeden böyle yorumlarsan bu ülkenin yarısı her deprem felaketinden sonra dinsiz olur güzel hala kızım…Fay hattında 10 katlı binalara izin veren şapşal belediyecilik anlayışını! , deniz kumundan inşaat yapan edebiyatçı muteahitleri, depreme dayanıklı konut üretme çabalarını, hırsızları,uğursuzları bir kenara bırakıp her şey ilahi kudretin intikamı olarak açıklarsan bu deprem 10 yıl sonra gene aramızdan binlerce ‘dinsizi’ alır gider güzel amca kızım… Beynin var mı bilmiyorum,betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı,kadını,çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini türbanın altında görmek mümkün olamıyor çünkü ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün.Allah’ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hıristiyan ol… Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor. ‘Gavurlar’ hem senden daha zengin,hem de evleri tepelerine yıkılmıyor.

    Gani MUJDE

  • Düşünen Adam Heykeli neden akıl hastanesinin bahçesinde?

    Düşünen Adam Heykeli neden akıl hastanesinin bahçesinde?

    1. 1094975_499623920121116_288322831_nDüşünen Adam Heykeli neden ülkemizde akıl hastanesinin bahçesinde… Bunu hiç düşündünüz mü?

      Dünya, Düşünen Adam Heykeli’ni nerelere koymuş?

      * İsrail: Tel Aviv ve RAD Veri İletişimi Merkezi’nin giriş lobisi.
      * Japonya: Tokyo’daki Kyoto Ul…usal Müzesi, Batı Sanatları Ulusal Müzesi
      * Norveç: Oslo’da National Gallery of Norway
      * İngiltere: Cambridge Üniversitesi (Jimmy Tide House)
      * Vatikan: The Vatican Museums, Collection of Modern Religious Art
      * Kanada: MacLaren Sanat Merkezi,
      * Meksika: Museo Soumaya.
      * Amerika: Maryland, Baltimore Museum of Art, New York, Canisius College, Buffalo, Cleveland Sanat Müzesi, Columbia Üniversitesi, Michigan, Detroit Sanat Enstitüsü, Missouri, Nelson-Atkins Museum of Art Kansas City, Kentucky, Louisville Üniversitesi, Pennsylvania, Rodin Müzesi Philadelphia, Washington, The Maryhill Museum of Art, Goldendale, San Francisco, The California Palace of the Legion of Honor, California, Stanford Üniversitesi ve Norton Simon Müzesi, Pasadena, Washington D.C, The National Gallery of Art, Florida, Bal Harbour Shops, Miami
      * Avustralya: Melbourne The National Gallery of Victoria ve Sidney The Sydney Opera Evi
      * Arjantin: Buenos Aires Parlamento Binası önü

      Düşünen Adam heykeli, Auguste Rodin tarafından yapılan sanatsal bir eserdir. Paris’te bulunan Rodin Müzesi`nde sergilenen Düşünen Adam heykeli, bronz ve mermer karışımından üretilmiş olup, sıklıkla felsefi düşünceyi anlatan bir simge olarak kullanılmaktadır.
      Clivus

  • Şeref Madalyalı Kral: İhvan-ı Müslimîn terör örgütüdür!

    Şeref Madalyalı Kral: İhvan-ı Müslimîn terör örgütüdür!

    Geçtiğimiz Çarşamba günü Mısır’ın devrik lideri Muhammed Mursi’ye ve darbeci hükümete bağlı güçlerce katledilen taraftarlarına destek amacıyla Taksim meydanında eylem yapanlara ilişkin haberi okuyunca, haberin altına şu yorumu eklemiştim:

    “Gezi Parkı eylemcileri olunca Toma ve biber gazı, Mursi yandaşları olunca çevir kazı! Oh ne âlâ memleket. Hele siz önümüzdeki Cuma günü camileri görün. Mısır’da öldürülen İhvan üyeleri için gıyabi cenaze namazı kılanları mı ararsınız, ‘Sisi ve Baradey’e ölüm!’ çığlıkları atanları mı ararsınız. Aklınıza hayalinize ne kadar saçmalık gelirse İslam kardeşliği adına onlar sergilenecektir bu cuma, güzel yurdumun camilerinde…”

    Hay elim kırılsaydı da ben böyle bir yorumu eklemez olsaydım! Çünkü, şu anda uyuyan yılanı uyandırmış gibi hissediyorum kendimi. Zira bizim ilçenin müftüsü, bugün (16 Ağustos günü) merkezi vaaz sistemi vasıtasıyla yapmış olduğu vaazda Mısır’daki darbecilere demediğini bırakmadı. Lanetler yağdırıp durdu bir saat boyunca. Bedduanın bini bir para idi. Vaazının sonunda da “Mısırda şehit olan dindaşlarımız için cuma namazından sonra camilerimizde gıyabi cenaze namazı kılacağız” demesin mi? İşte o sırada, hay elim kırılsaydı da o yorumu yapmasaydım ve bunca Müslüman’ı Arap’ın kirli iktidar savaşının bir parçası durumuna düşürmeseydim diye düşündüm!

    Cuma namazını kıldığım camide okunan hutbede de yine Mısır’daki askeri darbenin lideri general Abdülfettah Sisi ve taraftarlarına lanetler okundu! Vaiz efendinin ve İmam efendilerin çağrısına uyarak sadece bizim ilçede yaşayan Müslümanların Mısır’da ölenler için gıyabi cenaze namazı kılmak suretiyle Sisi ve taraftarlarına lanetler yağdırdığını sanıyordum. Meğer kazın ayağı hiç de öyle değilmiş! Çünkü öğrendim ki; Diyanet’in bu cuma günü böyle bir hutbe okutacağı ta dünden belliymiş(1). Yani bu cuma Türkiye’deki 85.000 camide okunan hutbe metni Diyanet İşleri Başkanlığı Merkezi’nde hazırlanmış ve Türkiye’deki bütün camilerde okunmuş bulunuyor. Diyanet, bunu, muhtemelen Mursi ve İhvan yanlısı AKP hükümetinin emriyle yapmış bulunuyor.

    AKP Hükümeti için kullanılan “İhvan Yanlısı” tabiri sadece bana ait değildir elbette. Türkiye’den ayrılan Mısır Büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin de aynısını söylüyor. Konuya ilişkin sözleri şöyle Sayın Büyükelçinin: “Türkiye yalnızca tek bir bölümün yanında olmayı tercih etti. Müslüman Kardeşler aslında bir azınlık. Bir önceki Cumhurbaşkanı Mursi 1 yıl önce yüzde 51’lik bir oranla seçildi. Bu aynı çoğunluk Müslüman Kardeşler ve cemaatin büyük bir bölümünü içeriyordu ama onların arasında başkaları da vardı. Mursi’yi destekleyen pek çok kişi vardı. Ne yazık ki bu grupların pek çoğu desteklerini çektiler, sokaklara döküldüler. Mursi’den erken seçim talep ettiler…”(2). Gerçi aynı şeyi bizzat Başbakan söylüyor. Açık açık “Benim şu anda Mısır’daki Cumhurbaşkanım Mursi’dir” dedi ya geçenlerde(3).

    Bana kalırsa; bundan sonra Sisi ve taraftarlarının işi bir hayli zor! Öyle ya sadece Türkiye’de 85.000 camide milyonlarca Müslüman tarafından yapılan bu kadar çok beddua ve lanetten sonra değil Sisi, dağ olsa erir, tükenir! İtiraf edeyim ki; ben, Arap’ın ve bu ülkenin camilerini adeta siyaset alanı haline çeviren Türkiye’deki Arabizm taraftarlarının kirli siyasetlerine alet olmamak için Cuma namazından sonra camiyi derhal terk ettim! Ne Mısır için yapılan dualara amin dedim, ne de kılınan gıyabi cenaze namazına iştirak ettim…

    Bir arkadaşım “Batı’nın ikiyüzlülüğüne lanet ve Mısır’daki kardeşlerimize dua etmek için cuma namazında Eyüp Sultan’dayız…” şeklinde bir yorumda bulunmuş. Kendisine şu cevabı verdim:

    “-Minareler süngümüz, kubbeler miğfer. Camiler kışlamız, müminler asker- öyle mi? Lütfen bırakın artık şu batıyı suçlamayı ve camiler üzerinden siyaset yapmayı. 1.6 milyar Müslüman aklını başına devşirmiyor ve hala batının oyununa alet oluyorsa ortada sorgulanması gereken büyük bir problem var demektir. Problem kimde veya nerede? Eyüp Sultan’da ne yapacaksınız? Eyüp Sultan’dan mı yardım isteyeceksiniz, yoksa onu vasıta kılarak Allah’tan mı? Ey Müslüman şunu bil ki; ne Eyüp Sultan senin feryadını duyabilir, ne de Allah senin hizmetçin veya uşağındır! İhmallerin, tedbirsizliğin ve ahmaklığın yüzünden duçar olduğun belalar için iki de bir Allah’ı taciz etmeye hiç hakkın yoktur! Asırlardır Allah’ı da bıktırıp usandırdın(!). Sahi sen de hiç utanma ve sıkılma yok mu ey Müslüman?”

    Suud Kralı Abdullah: İhvani Müslimin Terör Örgütüdür!

    Türkiye Cumhuriyeti’nin yaklaşık 85.000 camisinde milyonlarca Müslüman Türk, Mısır’da sözüm ona şehit olan ve iddialara göre sayıları birkaç bin olan İhvan-ı Müslimin partisi mensupları için gıyabi cenaze namazları kılıp, ortalığı velveleye verirken Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın konuya ilişkin açıklaması ortalığa bomba gibi düştü! Kral, darbeci general Sisi’ye destek verirken “Mısır’ın kaosa sürüklenmemesi için Arap ülkelerinin birlikte hareket edilmesini” istedikten sonra şöyle demiştir: “Suudi Arabistan Krallığı, halkı ve hükümetiyle, terörizme karşı Mısırlı kardeşlerinin yanında olmuş ve olmaya devam edecektir”(4).

    Peki, Suudi Kralı Abdullah’ın “terörizme karşı” şeklindeki sözleriyle tanımladığı teröristler kimlerdir? Mısır’da iktidarı darbeyle ele geçirenler mi sanıyorsunuz? Hayır efendim. Ne lakası var? Generaller(in)e terörist yaftası vuran ve bu suçla yargılayan tek ülke herhalde Türkiye’dir. Suudi Kralı, direk “Rabiatül Adeviye” ve “Nahta” meydanlarında 3 Temmuz’dan beri nümayiş yapan İhvan-ı Müslimin partisi taraftarlarını işaret etmektedir. Eğer öyle olmamış olsaydı; darbenin hemen sonrasında Suudi Arabistan Krallığı, ülke olarak Mısır’a 4 milyar dolarlık yardım yapılacağını, ayrıca körfez ülkeleri olarak Mısır’a toplam 12 milyar dolarlık yardımda bulunulacağını açıklar mıydı?

    Mahmut Ahmed-i Nejat’ın Türkiye Kehaneti!

    Hülasa edecek olursak; Diyanet İşleri Başkanlığı, bugün (16 Ağustos) Türkiye’deki bütün camilerde aynı hutbe metnini okuttu ve muhtemelen bütün camilerde aynı vaazı verdirdi. Arkasından da Mısır’da öldürülen İhvan mensupları için toplu gıyabi cenaze namazları kıldırdı. Vaaz ve hutbelerin konusu, Mısır’da darbe ile görevden uzaklaştırılan İhvan’a destek, askeri darbe yapan General Abdülfettah Sisi ve yandaşlarına lanet idi. Oysa Suudi Arabistan Kralı, Mısır’da öldürülen kişiler için “TERÖRİST” tanımlaması yapmıştır. Dolayısıyla; Suudi Arabistan Kralı Abdullah’a göre bugün (16 Ağustos günü) Türkiye’de toplam 85.000 camide hükümetin emriyle ve Diyanet’in işgüzarlığı sayesinde, Mısır’da hükümet güçlerince öldürülen teröristler için gıyabi cenaze namazı kılmış bulunuyoruz! Allah namazlarınızı kabul etsin!

    İşin bir başka ve çok daha önemli yanı ise şudur: Suriye konusunda Suudi Arabistan Krallığı ile aynı çizgide hareket eden Türkiye Cumhuriyeti, Mısır konusunda Suudi yönetimi ile açıkça ters düşmüş bulunmaktadır. Çünkü Kral Abdullah, Türkiye’de ruhları için gıyabi cenaze namazı kılınan İhvan mensuplarını TERÖRİST ilan etmiş bulunuyor. Anlaşılıyor ki; Türkiye, Irak Merkezi yönetimi, Suriye ve Mısır’dan sonra Suudi Arabistan’ı de kaybetmek üzeredir. Orta Doğu’da elimizde kala kala HAMAS, PKK, PYD, ÖSO, EL-KAİDE ve EL-NUSRA gibi terör örgütleri ile yedi kocalı Hürmüz gibi kaypak bir politika izleyen ve ne zaman ne yapacağı fazla belli olmayan Peşmerge lideri Mesut Barzani kalmış bulunmaktadır.

    Devlet Şeref Madalyası Meselesi

    Böylece Orta Doğu’da iyice tecrit edilmiş ve kendi organları marifetiyle ordusunun operasyonel gücünü oldukça zayıflatarak, emperyal güçlerin operasyonuna hazır hale gelmiş bir Türkiye manzarası var şu anda önümüzde. Ve korkarız ki; İran’ın Türk asıllı olduğu söylenen bir önceki Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedi Nejat’ın “Türkiye, tıpkı bir mendil gibi kullanılıp sonra da bir köşeye atılacaktır” şeklindeki kehaneti, bugün için çok daha anlamlı olmaya başlamıştır.

    Şimdi hükümete soruyoruz; günlerdir Mursi ve İhvan diyerek kafamızı ütülediğiniz ve onların uğruna Türkiye’yi ayağa kaldırdığınız insanları terörist ilan ettiğine göre; Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın şerefinden şüphe duymanız gerekmez mi? Şu halde, bütün devlet protokolünü hiçe sayarak otel odasında, üstelik de kendi portresi altında ziyaret etmeyi içinize sindirdiğiniz Suudi Kralı Abdullah’a vermiş olduğunuz “Devlet Şeref Madalyası”nı geri alacak mısınız?

    _____________
    1-http://haber.stargazete.com/guncel/diyanetten-misir-konulu-hutbe/haber-781645,
    2-
    3-http://www.haberturk.com/gundem/haber/860221-benim-cumhurbaskanim-mursi,
    4-http://www.posta.com.tr/dunya/HaberDetay/Suudi-Krali-ndan-Sisi-ye-destek.htm?ArticleID=190769 &

  • İSLAMCILIKTA SONA DOĞRU

    İSLAMCILIKTA SONA DOĞRU

    Türkiye’de din ve siyaset üzerindeki tartışma diğer Müslüman ülkelerin aksine,Türkiye’nin anayasal açıdan lâik bir devlet oluşu üzerinde keskinleşti.
    Bir kutupta Kemalist bir esas olan ve nihai amacı dini bireyselleştirmek ve kamusal hayatta görünürlüğünü sınırlamak anlamında dayatmacı lâiklik,
    Diğer kutbunda merkez sağ partilerin sahip çıktığı devletin çeşitli dinlere karşı tarafsızlığı ve dinin kamusal alanda görünürlüğüne izin veren pasif lâiklik tartışmalarıyla bugüne gelindi.

    *
    Ne ki, bu tartışmanın merkezinde AKP;Türkiye’nin kendisini Batı’nın bir parçası olarak gören bir siyasal elitin bu tanımlamasını reddeden ve ülkelerini Müslüman Ortadoğu’nun bir parçası olarak gören Türk toplumunun geniş kesimleri arasında bölünmüş, parçalanmış toplum olmasının bir sonucudur.
    Programı, “Lâiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini rahatça ifade etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda yaşamalarını, ancak inançsız insanların da hayatlarını bu doğrultuda tanzim etmelerini sağlar. Bu bakımdan lâiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir” ifadesi doğrultusunda olmasına karşın,
    İslamiyet’in sadece bir din değil topyekün bir hayat tarzı olduğu algısı, onun emirlerinin ancak mutlakiyetçi bir yönetimle uygulanabilirliği ve bir yöneticiye itaatin isyan ya da iç savaşın doğuracağı acılara tercih edilmesi gerekliliği ile her türlü muhalefetin yasaklanması düşüncesinden geliyor.
    O yüzden AKP, İslam hukukuna ve Allah’ın egemenliğine dayalı bir devlet kurma fikrinden uzak olduğu iddiasında olsa da ,Müslüman dünyasının -hem radikal -hem, reformcu kanadının lideridir…

    *
    O yüzden Başbakan Erdoğan Mısır’da yaşananlara sert tepkisini İslamiyet’in topyekün hayat tarzı idealine, mutlakiyetçiliğine ve yöneticiye itaata işaret eder bir uslûpta gösteriyor.
    “Şehadete inanmış bu insanlar, er veya geç Mısır’da bu demokratik haklarının neticesini de alacaklardır. Mısır’ın darbeci yöneticilerin, bu dünyanın kudretli gibi görünen firavunlara dahi kalmadığını bilmeleri gerekir ki onlar bunu çok iyi bilirler.Bir Musa çıkar, zulmün hesabını sorar. Batı bunu anlamak durumundadır.Nitekim bu konuda Batılı ülkeler -eğer, samimi davranmazlarsa artık demokrasi dünyada sorgulanmaya başlanacaktır. BM Güvenlik Konseyi süratle toplanmalıdır”diyor!

    *
    Doğrusu bu eleştiri ya da sorgulamanın muhatabı Batı ülkelerinin kültürü, Aristoteles’in “insanların politik kapasitesi gelişime açıksa, devleti doğanın yüce bir gerekliliği olarak ele alması gerekir. İnsanın bir medeniyet kurma olasılığı, gücünün sınırıyla birlikte bahşedilen akla da bağlıdır” mantığından geliyor.
    Uzun süreçte insanlar “Din’in” özel bir mesele olduğu düşüncesinde yetkinleşirken -işte, vicdan özgürlüğü adına inananların inanmayanlar aleyhine sahip oldukları tüm kamusal ayrıcalıklar kaldırılmış, din’in Devlet içinde egemen güç haline gelmesi reddedilmiştir.
    Sonra modern devletin kanun çıkarmasının günahkâr insan işi olduğu kabullenilmiş, Tanrı’nın devlet hayatında ortaya çıkan tarafsız ve görünür iradesine sorgusuz biat kalkarken -sonuçta, Batı özgür akıl ve vicdan üzerinden Çağdaşlığın ve Özgürlüğün temsilcisi olmuştur.
    Bugün, Batılı devletlerin ezeli karakterini bu birikiminden demokrasi kültüründe pekişmiş insanların yasal teşkilatı olan milletler oluşturuyor.

    *
    Bu çerçeveden iki sonuç beliriyor – birincisi,devletler yaşamı olanaklı kılmak için yasal biçimde oluşturulmuş insanlar topluluğu olarak devam ederken eşit derecede bağımsız güçlere karşı kendisini ortaya koymak için kesinlikle güçlü olmak zorundadır – bu nokta, milletlerin sürekli çatışması, düşmanlıkların bastırılması arzusundan doğan tarihin büyüklüğünü gösteriyor.
    İkincisi, milletlerin doğasını oluşturan var olmak,geleceğe sahip olmak hakkı tarih boyunca dünya imparatorluğuna karşı verilen doğal tepkidir -ki, bu nokta da evrensel bir egemenliğin oluşamayacağını,uluslararası çelişkilerin çözülmesinin nihai olanağının bulunmadığını,millet fikrinin baskın bir politika olduğunu,milletlerin medeniyetlerinde yükselme eğiliminin milletler arasındaki farkı kesin olarak belirleyen unsur olduğu sonucudur.

    *
    Madem devletler yasal açıdan üzerindeki herhangi bir güce tahammül edemeyeceği kadar mutlak bir ahlaki üstünlüğe ve düşmanca etkilerden korunmak için türlü kaynakları gerektiren esnek ve göreceli yasal egemenliğe sahip ve bunu temel standart haline getirmiştir – bu noktada, iki ayrı fikir mevcut olmaz ve tarihinde hiçbir siyasi, ekonomik ve sosyal birikimi olmayan İslamcılığın demokrasi kültürüne sahip olduğu boş bir iddia olmaktan ileri gitmez.
    Bu yüzden hiç bir devlet ve millet geleceğini bu tür boş iddialarla bir diğerinin ipotek kurmasına izin veremez, hiç bir hakemi de kabul edemez.

    *
    O nedenle Başbakan Erdoğan’ın “Batılı ülkeler samimi davranmazlarsa artık demokrasi dünyada sorgulanmaya başlanacaktır. BM Güvenlik Konseyi süratle toplanmalıdır” ifadesi boştur.
    Tam aksine Batılı ülkeler dünyada yaşanan krizde bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere,bölgeye -hatta,dünyaya yayılma olasılığı yüzünden birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmeye, fikir ayrılıklarını barış görüşmeleriyle çözmeye yönelmiştir.

    *
    İşte- bir yanda, sosyal ve ekonomik gelişme konularında pozisyonlarını uyumlaştırma yönünde küresel ekonomik büyüme ile istihdamı teşvik etme, küresel mali ve borçlanma krizine yol açan dengesizliklerin ortadan kaldırılması gibi konularda ilerlenilirken,
    Öte yanda Ortadoğu’da istikrar ve güveni teminen Suriye iç savaşının komşu ülkelere, bölgeye ya da dünyaya yayılma potansiyelinin önünü kesmek, Suriye sorununu çözümlemek,Suriyelilere istedikleri değişiklerde yardımcı olmak kararını sürüklüyorlar.

    *
    Geçici bir yönetimi sağlayacak Cenevre sürecini desteklemek -o sırada, muhtelif biçimlerde bölgede Yemen,Tunus,Libya,Mısır’ı ve Türkiye,Suriye ve Irak’ı İslamcı aşırılık yanlılarından,İslamcı dini ve siyasi lider ve kadrolardan arındırmaya çalışıyorlar.
    Sonuçta kimi diğer uluslararası sorunların da çözülmesi ardından meşruiyeti ve güvenilirlik sorunu ile tartışılan BM Güvenlik Konseyinde ulusal çıkarları için ayrıcalıklı pozisyonlarını dünya siyasetinin belirleyicisi yapan mevcut statükonun değişmesine işbirliği yapılıyor.
    Çağdaş ve özgür dünya demokrasiyi Başbakan Erdoğan’ın ifadesinin aksi yönünde çoktan sorgulanmaya başlamıştır, İslamcı siyaset revizyona tabi tutuluyor, İslamcı demokrasi mavrasına takılanlar tasfiye ediliyor, dünya bu yolda çeşitleniyor…

    17.8.2013

  • İslam ülkeleri,birbirinin altını oyuyor…

    İslam ülkeleri,birbirinin altını oyuyor…

    Mısır’da, Müslüman Kardeşler destekçilerine karşı darbeci askeri yönetimin katliam gibi bir davranış içinde bulunmasını kesinlikle kabul etmiyoruz. Silahsız, savunmasız, suçları sadece protesto eyleminde bulunan sivil halka karşı yapılanların hiçbir zaman kabul edilebilir yanının olmadığının da altını çizelim. Amerika, Batı ve Arap ülkelerinin desteği ile iş başına gelen darbeci yönetimin, adı geçen ülkelerden destek aldığı, yaptığı katliamları da bu destekle gerçekleştirdiği bir gerçek olarak kabul edilmelidir.

    Cunta yönetiminin başı Sisi, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da bu sert davranışını sürdürebilir mi? Destekçileri arkasında olduğu sürece sürdürebilir. Çünkü bütün hedef Mısır’da Müslüman Kardeşler’in belinin kırılması, yayılmacılığının önüne geçilmesidir. Göstericilerin katliam gibi avlanması, Mısır’da bir iç savaşa doğru sürüklenmesi karşısında Amerika’nın, AB ve diğer Arap ülkelerinin sessiz kalmaları ya da cılız açıklamalarla işi savuşturmaya kalkmaları Mısır’ın geleceğinin karanlık noktalarda olduğunu da gösteriyor.

                                                        DIŞ DESTEKLER SÜRDÜKÇE…

                                                            Burada özellikle değinmek istediğimiz bir nokta var, bunu sizlerle paylaşalım:

                                                           Müslüman Kardeşler’e karşı darbeci askeri yönetimin katliamlarına en büyük tepkiyi Türkiye verdi. Başbakan Erdoğan, yaptığı açıklamalarda Amerika’ya, Avrupa’ya ve diğer uluslar arası kuruluşlarına verdi-veriştirdi. İnsan kanını donduran, sivil halka karşı girişilen bu katliamların karşısında hiç kuşkusuz sessiz kalınamaz. Bu nedenle Başbakan’ın da diğer muhalefet parti liderlerinin de verdiği tepkileri yerinde buluyoruz.

                                                          Ancak Başbakan Erdoğan’a şunu soralım:

                                                             Mısır’da Mursi’nin devrilmesinde en büyük rolü Arap İslam ülkeleri oynadı. Bu rejimin arkasında Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi İslam ülkeler var. Halen de adı geçen bu ülkeler Sisi’ye destek veriyor. Katliamlar karşısında seslerini bile çıkarmıyorlar, kınamaya bile yanaşmıyorlar. İslam Ülkeleri Birliği nerede? Hepsi bir taşın ardına saklanmış, olaylara gözleri kapalı duruyorlar.

                                                        ARAP ÜLKELERİ NEDEN SESSİZ?

                                                           Amerika’yı, Avrupa ülkelerini eleştiren, katliamlara sessiz kalmakla suçlayan Başbakan Erdoğan, aynı suçlamayı, aynı kükremeyi acaba neden bir Suudi Arabistan, bir Katar, ya da Birleşik Arap Emirlikleri için yapmıyor? Niye bu ülkelerin adını anmıyor, bu ülkeleri de sessiz kalmakla suçlamıyor?

    Daha önce yazdığımız bir yazıda İslam ülkelerinin birbirinin altını oyduğunu, birbirini kırmakta yarış halinde olduklarına değinmiştik. Mısır’daki olaylar bu görüşümüzü daha da güçlendirdi. Amerika, AB, ya da diğer ülkeler karışmasa, sessiz kalsalar bile, İslam ülkeleri kendi kendilerini yiyip bitirmekte başa güreşiyorlar. Suriye’de Esad’ın devrilmesi için Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu’nu desteklemesi ve bir İslam ülkesi olan Suriye’de kılacak Müslümanların birbirini kırması bunun somut bir örneği değil midir?

                                                          Ortada hiçbir şey olmasa dahi, İslam ülkeleri, Şii/Sünni Mücadelesinde yine ortaya çıkacaklar, yine birbirini yiyip bitireceklerdir. Bugün Suriye’de yaşananlar buna somut bir örnektir. Bazı İslam ülkelerin mezhepçilik üzerine kurduğu politikalar ne acıdır ki İslam ülkelerinin iki yakasını bir araya getirmiyor.

    ÇÖPE ATILASI POLİTİKALAR

    Bunu niye yazıyoruz? Çünkü Başbakan Erdoğan, Suriye üzerindeki politikaları Suudi Arabistan, Katar ve diğer bazı Arap ülkeleri ile birlikte oluşturmuştur. Sanıyoruz, böyle bir işte ortakları Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ülkelerini Mısır’daki katliamlarda sessiz kalmaları nedeni ile suçlamaması da bundan kaynaklanmaktadır. Peki, bu politikanın adı nedir? Siz buna bir ad koyabiliyor musunuz?

                                                        Konuya bu açıdan bakıp değerlendirdiğimizde ortaya çıkan tablo hiçbir zaman İslam Ülkeleri için olumlu görünmeyecektir. Aslına bakılacak olursa çok iyi inceleyin bakın göreceksiniz, tarihler boyu İslam ülkelerinin en büyük düşmanı yine İslam ülkeleri olmuştur. Amerika ve Batı bunu çok iyi bildiği için hep İslam ülkeleri ile oynamışlardır. Bugün, Ortadoğu bölgesinde ve Mısır’da oynanan oyun da bunun bir parçasıdır. Dikkat ediniz, adı geçen dış güçler bugün tek bir kurşun atmadan,tek bir askerlerini feda etmeden Müslümanları Müslümanlara kırdırmakta, koltuklarına kurulup olan biteni keyifle izlemektedirler.

  • Almanya Seçimleri ve Türkiye kökenli seçmenler

    Almanya Seçimleri ve Türkiye kökenli seçmenler

    Almanya Seçimleri ve Türkiye kökenli seçmenler

    22 Eylül 2013 tarihinde Almanya’da Genel Seçim yapılacak.
    Aynı gün Almanya’nın önemli eyaletlerinden Hessen’de Eyalet Meclisi Seçimi var. Bir hafta önce ise yani 15 Eylül 2013 Pazar Günü ise Almanya’nın her açıdan “büyük” eyaletlerinden Bavyera’da Eyalet Meclisi Seçimi yapılacak.
    15 Eylül 2013 Pazar Günü “ufak bir test seçimi” gibi olacağa benziyor. Bavyera, Almanya ile karşılaştırılamayacak kadar “özel” bir eyalet olduğundan seçim sonucu Almanya Genel Seçimi için çok belirleyici olmayacak olsa da çok tartışılacağı kesin.
    Bavyera’da artık “çok yorgun” konumda olan Bavyera’nın yerel partisi CSU her seçimde kesin favori olduğu Eyalet Seçimi’nde bu kez terleyeceğe benziyor. Münih’in popüler Belediye Başkanı ve gerçekten bir “Türkiye Dostu” Christian Ude SPD’nin Bavyera Başbakan adayı olarak çok aktif bir kampanya yürütmekte. Amacı Yeşiller ile birlikte Bavyera’da bir “ilki” başarmak ve CSU kalesini ele geçirmek.
    İmkansız değil. Geçen yıl CDU’nun kalesi olarak bilinen Baden Württemberg’te Yeşiller “birinci parti” oldular ve bu eyaletin Başbakanı Yeşil bir politikacı! SPD küçük koalisyon partisi konumunda üstelik.
    Ancak gerçekci yorum yapmam gerekirse dört mizah öykü kitabından on öyküsünü Türkçe’ye çevirdiğim ve birlikte bir kitabımız olan Christian Ude son kamuoyu yoklamalarına göre bu hedefe uzak durumda.
    Bavyera’daki son kamuoyu yoklamalarına göre CSU’nun oy oranı yüzde 46 ile 47 arasında gidip geliyor.
    Buna karşın SPD yüzde 18 ile 20 arasında kalmakta. Yeşiller ise yüzde 11 ve 15 arasında kendileri için başarılı ancak Kırmızı-Yeşil Koalisyon için hala yetersiz durumdalar. Christian Ude’nin bir “jokeri” var. O da sadece Bavyera’da seçime katılan yerel “Bağımsız Seçmenler Grubu”. Bu partinin oy oranı yüzde 8 ve 10 arasında değişiyor. Christian Ude başarır da bu üç parti arasında bir koalisyon hükümeti pazarlığını olumlu sonuçlandırabilirse bir “mucizeye de” imza atabilir. Ama çok zor olduğunu da belirtelim.
    Liberaller yani FDP ise Bavyera’da yüzde 3 ve 5 arasında “terlemekte”. Meclise giremezde şaşırmamalıyız. Sol Parti ve Korsanlar ise her biri yüzde 3 oy oranını aşabileceğe benzemiyorlar.
    Göreceğiz.
    Almanya Genel Seçimi ile aynı gün gündeme gelecek olan Hessen Eyalet Parlamentosu Seçimi’nde de SPD’nin hedefi Yeşiller ile birlikte uzun zamandır iktidarda olan CDU-FDP Koalisyon Hükümeti’ne son vermek. Bu eyalette kamuoyu yoklamalarına göre CDU tüm “yorgunluğuna rağmen” yüzde 38 ve 40 oranında bir oya sahip.
    SPD yüzde 27 ve 30 arasında bir grafik sunuyor. Yeşiller yüzde 15 ve 17 arasında bir oy potansiyelini garantilemiş vaziyetteler.
    FDP ise yüzde 4 ve 6 arasında bu eyalette de terlemekte. FDP’nin meclise girmesi belki de CDU-FDP Koalisyon Hükümeti’nin devamı anlamına gelecek.
    Sol Parti’nin yüzde 4 ve 5 ile dışarıda kalacağı tahmin edilmekte. Korsanlar ise tılsımlarını yitirmiş vaziyette yüzde 2 ve 3 civarında önemsiz konumdalar. Hessen Eyaleti’nde bir hükümet değişikliği bizi şaşırtmamalı. SPD ve Yeşiller potansiyel olarak bunu başarabilme şansına sahipler.
    Ancak “dananın kuyruğunun kopacağı” asıl seçim elbette Almanya Genel Seçimi: Federal Meclis (Bundestag) Seçimi.
    Lafı uzatmadan son kamuoyu yoklamalarını bir sunalım.
    CDU ve CSU birlikte tüm kamuoyu yoklmalarında yüzde 40 ile 42 arasında başarılı bir konumdalar. Koalisyon ortakları FDP ise yüzde 5 ve 6 arasında meclise girememe korkusu yaşamakta.
    SPD yüzde 23 ve 27 arasında gidip geliyor. Yeşiller yüzde 12 ve 14 arasında rakamlarla oldukça başarılılar. Sol Parti ise yüzde 6 ve 8 arası bir grafiğe sahip ve meclise gireceğe benziyor.
    Korsanlar ise artık “umut” olmaktan çıkmış bir vaziyette yüzde 3’ü aşamamaktalar. Diğerleri dediğimiz grup ise yüzde 5’i paylaşıyor bir şekilde.
    SPD kesinlikle “Sol Parti ile iktidar ortağı olmayacağını” açıkladığından sadece Yeşiller ile birlikte CDU’ya alternatif olmakta zorlanıyor. SPD ve Yeşiller “koalisyon hükümeti” olabilecek bir çoğunluğa sahip görünmemekte.
    Şu anda çok konuşulmasa da bir “büyük koalisyon” muhtemel gözükmekte.
    CDU/CSU ve SPD Koalisyon Hükümeti belki taktiksel olarak SPD için çok riskli olsa da Almanya açısından özellikle ekonomi için en fazla tercih edilen model konumunda.
    SPD ve Yeşiller Koalisyon Hükümeti’nin gerçekleşemediği bir durumda Türkiye açısından da “en ideal model” CDU/CSU ve SPD Koalisyon Hükümeti olacaktır. SPD’nin hükümette olması daha önce de yaşamış olduğumuz gibi CDU ve CSU’daki “Türkiye karşıtı sesleri” ve en önemlisi Merkel’i dizginlemesi anlamına gelecektir.
    Almanya’da ilk defa 10 Ağustos 2013 tarihinde partilerin yolllara afiş yapıştırması başladı ve bu haftasonundan itibaren Almanya tam bir seçim havasında artık.
    Türkiye kökenli seçmenlerin ise ilk defa bu seçimlerde bilinçli bir organizasyonu söz konusu.
    Şimdiye kadar “örgütlü Alevilerin ve Kürtlerin” belli oranda seçmen olarak aktif rol oynadığı seçimlerde “büyük çoğunluk” pek sandığa gitmemekteydi.
    22 Eylül 2013 günü bu değişeceğe benziyor.
    Özellikle “Gezi Olayları” sırasında hem Türkiye kökenli politikacıların hem de partilerin bazı açıklama ve tavırlarından çok rahatsız olan Türkiye kökenli seçmenler özellikle medya ve sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde bir kampanya başlattılar. Zaman Gazetesi ve diğer medya kurumları ile UETD ve çeşitli başka sivil toplum örgütleri “Seçime Katılım” için dev bir kampanyayı yürütmekteler.
    Daha düne kadar sandığa gitmeyen binlerce seçmen bu sefer bu kampanya sayesinde “bilinçli bir şekilde sandık başında olacak”.
    Türkiye kökenli seçmenler hem aday olan Türkiye kökenli politikacıların hem de partilerin “Çifte Vatandaşlık”, “Yerel Seçim Hakkı”, “Dil ve din dersleri”, “Türkler, Müslümanlar ve İslam Dini”, “Türkiye’nin AB üyeliği” ve “Türkiye ve Mısır gibi dünyanın bir çok ülkesinde seçim sonuçlarına saygı” gibi konularda duruşlarını sorgulayacak toplantılar gerçekleştirecek.
    Türkiye kökenli seçmenin bizzat kendisinin “hangi parti ve adayı” seçebileceğini belirlemesi için aydınlatıcı çalışmalar yapılmakta.
    Bu boyutlarda “bir ilk bu” Almanya’da!
    Türkiye kökenli Almanyalılar artık geçmişte olduğu gibi bir avuç “kemalist” tarafından “sözde temsil” istememekteler. Partilerin de bu gerçeği fark etmesi için bu seçime katılıma ve doğru tercihlere önem vermekteler.
    “600 bin ile 1 milyon arasında” bir sayıya sahip Türkiye kökenli seçmenler 82 milyonluk Almanya’da çok gözükmese de seçim bölgelerinde başa baş yarışan iki aday arasında “500 Türkiye kökenli seçmenin oyu” direk milletvekilinin kim olacağını belirleyebilmekte.
    Yine aynı şekilde (sadece varsayım olarak yazıyorum, gerçek böyledir anlamına gelmiyor) örneğin bir eyaletde Türkiye kökenli seçmenler CDU ve SPD gibi partilerdeki Türkiye kökenli adaylardan rahatsız olduklarını dile getiriyorlar diyelim. Bu durumda meclise girmek için “terleyen” bir FDP’ye yönelmeleri birden dengeleri değiştirebilir. Bu konularda demokratik bir şekilde tartışarak karar verecekler.
    22 Eylül 2013 Pazar Günü hem Almanya’nın kaderi açısından oldukça önemli bir seçim hem de Türkiye’yi ve Almanya’daki Türkiye kökenlileri çok etkileyecek bir gün olacak.
    Türkiye kökenli seçmenlerin bu seçimden itibaren artık ciddi anlamda bir “güç” olarak ortaya çıkmaları ve “kendilerini kullanmaya kalkanlara” izin vermeyerek bundan sonrası için Alman partilerinin de tavrının değişmesini sağlayacak olmaları gerçekten çok anlamlı bir gelişme olacak.

  • ‘Erbakan’ı zehirlediler’

    ‘Erbakan’ı zehirlediler’

    Beyaz Tv’de yayınlanan Objektif Programı’nda Refah Partisi eski milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, çok çarpıcı bir iddiada bulundu ve Necmeddin Erbakan’ın zehirlendiğini iddia etti. Ceylan, ‘Erbakan’ı zehirleyen de Ergenekon’dur’ dedi.

    Erbakan zehirlendi

    Kadir Çelik’in sunduğu Beyaz TV’de canlı yayınlanan Objektif programına telefonla bağlanan Refah Partisi eski milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, daha önce basında gündeme gelmeyen bir konuya değineceğini belirtti ve şu iddiada bulundu: “Erbakan hocamı o röportajdan da hatırlıyorsunuz 1.92, 1.93 boyunda olan bir insandı. Erbakan hocam rahmetli olduğu gün adeta yürüyemez durumda 1.65 boya düşmüştü, konuşamaz hale gelmişti. Çok net bir ifade ile iddiayı ortaya atıyorum. Erbakan hocamı Ergenekon zehirlemiştir. Bedensel olarak zehirlemiştir. Yaşam hali ile zehirlemiştir.” dedi.

  • Hanedanın ortağı olarak çözümsüzlüğe katkı sunmak da mümkün

    Hanedanın ortağı olarak çözümsüzlüğe katkı sunmak da mümkün

    Hanedanın ortağı olarak çözümsüzlüğe katkı sunmak da mümkün

    ABD’de bizzat Obama tarafından yapılan açıklamanın da gösterdiği gibi Kıbrıs Sorunu’nun çözümü önümüzdeki dönemin ana konularından biri olacak.

    Türkiye ve Yunanistan AB ve ABD destekli bir şekilde bu konuda oldukça olumlu açıklamalar yapmaktalar. Rum Kesimi’de hazır gözüküyor.

    Ya KKTC?

    Bugün KKTC’nin yeni şeçilen vekilleri yemin edecek ve inşallah KKTC yakın bir gelecekte özellikle bu yukarıda dile getirdiğim çözüm konusunda Türkiye ile tam bir ahenk içinde kendi geleceğini belirlemek üzere kolları sıvayan ve tüm sorumluluğu yüklenen bir hükümete sahip olacak.

    Peki bu gerçekten bu kadar kolay mı?

    Maalesef değil.

    Çünkü Kıbrıs Sorunu’nun Çözümü bazılarının ana sorunu değil!

    Ben söylemiyorum.

    Kuzey Kıbrıslı politikacılar dile getirmekte. İşte kendisi ile hiç bir yakınlığım olmayan ve belki de bir çok konuda farklı düşündüğüm Sonay Adem’in “hepimizi düşündürmesi” gereken açıklamaları:

    Star Kıbrıs isimli gazeteye konuşan CTP-BG’li politikacı ve eski bakan Sonay Adem “doğrudan doğruya Eroğlu’nun UBP’deki bazı kişileri seçtirmek, bazılarını seçtirmemek, UBP’den DP’ye geçen kişilerin seçilmesi yönünde bir sonuç beklendiğini savunan Adem, sağda ve solda bazı partilerinde bu ittifakın içinde yer aldıklarını” açıkladı.

    Adem sözlerini şöyle sürdürdü: “Sadece sağ partiler değil CTP’nin içerisinde de belli kesimlerde ne yazık ki böyle bir karma çetesinin içinde yer almışlardır. CTP kurulduğu günden bugüne kadar disiplini, ilke ve prensipleri açık olan bir siyasi partiydi ve bu özelliklerinden dolayı gıptayla bakılıyordu. Herkes prensiplerine gıpta ederdi ancak bu ilke ve prensipler son seçimde ayaklar altına alınmış ve CTP’de oluşan çeteler vasıtasıyla yer ettirilmiştir. Örneğin Mağusa’da ilk kez 2 bin 500 CTP oyu bozulmuş, ilk kez 2 bin 9’un altına düşmüştür. Bu hem şık olmamıştır, hem de ilke ve prensiplere aykırı bir durum ortaya çıkmıştır. CTP’nin sloganı ‘Güçlü gelenek, güçlü gelecekti’. Ne yazık ki bu seçimde CTP geleneği yerle bir edilmiştir.”

    Sonay Adem özellikle kendi partisini de sert birt şekilde eleştirdiğini göz önünde tutacak olursak eminimki bu açıklamayı yapmadan önce çok düşünmüştür.

    Onun açıklamalarından da ortaya çıktığı gibi onlarca yıl Türkiye’nin statükocu hükümetlerinin “emir eri” gibi davrananlar şimdi birden farklı hedeflere yönelmiş vaziyetteler. “Statükocular” her zaman çözüme karşıydılar. Değişen bir durum yok!

    Benzeri açıklamaları 2. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ta dile getirmekte.

    Medyadan öğrendiğimize göre “UBP ile CTP-BG’nin koalisyon kurabileceği yolundaki görüşü ve bu konuda Ankara’dan telkin gelip gelmediği yönündeki soru” üzerine Mehmet Ali Talat, Ankara’dan böyle bir telkin gelmediğini kesin bir dille ifade etmiş. İlginç olanı geçmişte “Ankara’nın papağanlığını” yapanların bugün böyle “uyduruk” iddialarla ortaya çıkmaları!

    2. Cumhurbaşkanı Talat, UBP’nin hükümette iken çok kötü şeyler yaptığını ve halkın günahkar olarak gördüğü herkesi sandıkta bıraktığını belirterek, bu çerçevede UBP’nin bir değişime gittiğini; öte yandan DP’nin UBP’nin yarısını ve Eroğlu’nu bünyesine alarak eklektik bir parti haline geldiğini söylemiş.

    Zihniyet olarak DP-UG ile UBP’nin aynı olduğunu söyleyen Talat, “aralarında zihniyet farkı olmadığına göre Eroğlu’lu DP-UG yerine, UBP ile koalisyon kurulmasında ne gibi bir sakınca olur ki bu kadar tepki geliyor” diye de haklı olarak da sorma ihtiyacı duymuş!

    UBP’nin yarısının şimdi DP-UG içerisinde olduğunu ve “DP-UG’nin bütünüyle Eroğlu’nun vesayetine girdiğini” söyleyen 2. Cumhurbaşkanı Talat, Eroğlu’nun iktidarını koruma pahasına UBP’yi paramparça etmeyi göze aldığını dile getirmiş. Talat, bu durumda DP-UG ile kurulacak bir koalisyonda Eroğlu’nun “neler yapabileceğinin” düşünülmesi gerektiğini bir uyarı olarak belirtme ihtiyacı duymuş.

    UBP ile CTP-BG’nin biraraya gelmesinin tabana yönelik zorluklarını bildiğini ifade eden Talat, esas olanın iyi bir hükümet programında anlaşma sağlanması olduğunu belirttirken, “UBP ile hükümet kurulabileceği görüşü eleştirilirken kendisinin Cumhurbaşkanı adaylığı için bunu yaptığının iddia edildiğinin” hatırlatılması üzerine, 2. Cumhurbaşkanı “yoksa bu önerimi eleştirenler Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığından memnun ve mesut mudurlar?” diye sormadan edememiş.

    Evet top CTP-BG’de.

    “Hanedanın kucağına oturup, oturmama konusunda” karar verecek olan bu partinin tavrını izlemek kalıyor bizlere de!

  • TÜRKİYE’DE 3 YILAN (Bölüm 6)

    TÜRKİYE’DE 3 YILAN (Bölüm 6)

    16_8_2013-1

    ./..
    Tekrar Merhaba..
    LOKMAN HEKİMİN OKUYUN DEDİĞİ MİZAHÇININ BUGÜNKÜ ZIRVALARI NELERDİR.. 🙂
    İsterseniz bugün biraz potburi yapalım, “acık ondan acık ondan”.. 🙂
    Türkiye d..ötü kaybetmiş bizim oğlan “iyiye gidiyor diyor”.. 🙂
    Aslında mutluluğunu saklayamıyor ve bu bir dışa vuruş! 🙁
    ..Şu haberde:
    “Çok sevinçliyim Çünkü”… (doğu Perinçek, 6 Ağustos 2013, yani Ergenekon kararlarının verildiğinin Gün sonrası) 🙂

    Sen sevinçli olmayacaksın da ben mi sevinçli olacağım Perinçek bey 🙂
    ..Öyle ki,
    Derhal “Şıracıları” da katıyor sevincin içine ve kendisi gibi düşünenleri (Bozacı ve şıracı)
    ..Hatırlayın bir önceki yazımda ODA TV gazetesinin PKK’nın Truvası olduğunu ve Osman Pamukoğlu’na ..nasıl tertip ettiklerini ..bir kıytırık muhabirle ..ve yazmıştım..
    Ve filmin oğlanları ..her türlü “bir yerde” birleşiyorlar! 🙂
    Bir fıkra anlatayım:
    Hani boksör ringde yumrukları yedikçe Ağız bir yanda göz bir yanda ve raund arası olunca Antrenörü söylüyormuş; “Bravo oğlum çok iyi gidiyor, Süpersin”!
    ..tabi bu bir iki devam edince maç sonlarına doğru (raund)  ..Aynı şeyleri söyleyince antrenör, Baksör sinirlenmiş “YAHU MADEM BEN İYİ GİDİYORUM DA, BENİ DÖVEN KİM”?!!! 🙁
    Şimdi hızla Türkiye’ye dönelim!!!
    Sayın Perinçek Bilmiyor mu Türkiye’nin bittiğini ve kendilerinin el yardımıyla..?
    Biliyor tabi ki..
    Ve ..öyle bir anlatıyor ki  Türkiye’nin bitmişliğini ve lime lime olup, itin köpeğin elinde oyuncak olduğunu ve sırtlanların önündeki leş;
    “Türkiye’nin Dayak yemeyi ve yenilgiyi veya Yokolmayı Devrim gibi sunuyor” ve 1920’den beri halk Devrim için ilk kez ayağa kalkmıştır” diyor… 🙂
    Hangi halk?
    Derdest edilen halk mı?  ..PKK’nın, Amerika’nın , AKEPE’nin, ..Palalının, Dinci Çetenin kuşattığı ve elini kolunu bağladığı halk mı?
    Kimi kandırıyorsun,
    Türkiye bitmiş ve resmen sadece kağıt üzerinde kalmış;
    ..ki onun da adı yakında değişecek, pek senin zamanında önerdiğin gibi... 🙁

     ..Bakın Öymen öyle söylemiyor Sayın Perinçek..
    ..Zaten fiili durumdan da belli değil mi bu.. 🙁
    https://www.turkishnews.com/2013/08/14/onur-oymen-orta-doguda-ikinci-israil-insa-ediliyor/

    16.8.201_6

    Geçenlerde bir yazı okumuştum ve ..yazı süper tespitlerle dolu! ..Tabi tamamını benimsemesem de…
    Çünkü bu, “Dev” ile başlayan bütün zerzevat ..hepsi de Devlet Düşmanıdır ve Güya Emperyalistlere Karşı/t!..
    Ama en büyük darbeyi İçinde Bulunduğu Vatan’a atar ve Bunun adı Devrimcilik olur!
    ..Bayrağını sevmez, Milli Kahramanını Sevmez, Ananelerini Sevmez, Dilini Dinini sevmez, ..Sevmez oğlu sevmez! 🙁
    Ama şu cümle çok dikkatimi çekti ve “resmen bir bilimsel tespit, teşhis”!!!
    (TGB‘nin neye hizmet ettiğini ve vaziyeti nasıl idare ettiğini, Nasıl ve kimin görev verilip ve bunu nasıl ..tereyağdan kıl çeker gibi idare ettiğini, Yürütüğünü ima, ifade ediyor…).
    Yazı Başlığı şu:
    “Türkiye Gençlik Birliği Neye Hizmet Ediyor”?
    …işte oyazıdan bir pasaj..
    İnanın şapka çıkarırsın!!!
    Bravo diyorum.. 🙁
    ..Aynen yazıyorum, kopya;

    ***AKP karşıtı muhalefet; “nasıl”?
    AKP, tek başına sermaye iktidarının dönemsel temsilcisi olan sıradan bir iktidar partisi değildir. AKP, neo-liberal ve gerici dönüşümün icracısı ve aynı zamanda emperyalizmin “muhtaç” olduğu işbirlikçi öznesidir. Dolayısıyla AKP’nin geriletilmesi, emperyalistlerin ve işbirlikçilerin politikalarının krizlerini derinleştirmektedir. Bu yönüyle gençliğin AKP karşıtı mücadelesi, emperyalizmin ve Türkiye oligarşisinin siyasi krize bir adım daha yaklaşmasında dinamo işlevi taşımaktadır. Aynı zamanda AKP’nin siyasi meşruiyetinin sorgulandığı her çatışma alanı, neo-liberal ve gerici uygulamaların fiilen duraksaması ve uygulanamaz hale gelmesi anlamına gelmektedir. TGB bu siyasi hattın kıyısından bile geçmemektedir.
    TGB, ilk günden bu yana AKP’ye sıradan bir iktidar partisine muhalefet eder tarzda hareket etmekte, bu haliyle AKP karşıtlığını pasifleştirerek, düzeniçileştirmektedir. Gençliğin dinamizmini egemen güçlere yedekleyen bu yanlış anlayış karşısında, gençliğin bağımsız örgütlenmesi ve devrimci eyleminin önemi bir kat daha fazladır.***

    Tekrar TGB‘ye dönecek olursak,
    (Biliyorum yukarda Potburi dedim ama hep TGB gidiyor… 🙁
    Merak etmeyin Potburi de olacak, hem de çok…) 🙂

    Yav madem tgb bu kadar, yani senin dediğin gibi ise, Bu gaz yemeler, bu polis copu,  panzerin üzeri falan..?
    Doğru 🙁 Yani hepsi doğru 🙁
    Ben onu şuna benzetiyorum;
    (kusura bakmayın ben bir mizahçıyım ve herşeye bir espritüel yönden bakarım ve hadiseleri karikatür gibi görürüm) 🙁
    “Haydi oğlum amcalara pipini göster”  ..gösterir 🙂
    “Haydi oğlum amcalara bir Kahrolsun Faşizm yap” ..yapar 🙂
    “Haydi oğlum amcalara bir Kahrolsun Amerika yap”  ..yapar..
    Amaaaa,
    “Haydi oğlum Amcalara bir KAHROLSUN PEKAKA VE KAHROLSUN BEBEK KATİLİ DE”,  INGGG! Yapmaz! ..Ağasına bakar ve boynunu büker! 🙁
    Çünkü diline biber sürülür..! 🙁

    Peki “PKK kimin”?  ..Amerika’nın tabi..!
    Peki sen kimsin?  AMERİKAN KARŞITI TABİ… 🙂  + 🙂

    Canım benim Çok yönlü devrimcim, Muhalifim ve aykırım benim.. 🙂

    (*Adamın suçu yok, İKİ KEZ AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET ALIYOR..  🙁 Ve buna seviniyor..  Perinçek)..
    ..O da biliyor içerde yatmayacağını ve bunun bir “Öyle görünmek” olduğunu ve Muvazaa olduğunu adı gibi biliyor…) 🙂
    ..Bu yetmiyor,
    Oğlanı da 3 ay içeri tıkıyor.. .)
    Neymiş efendim,
    “Bakın işte birilerinin oğlu Gemicik villacıkla uğraşırken Benim oğlum damlarda çürüyoır”… 🙁
    ..Peki suçu neymiş?..
    (Sizce bunu düşünen, yani bu adamların baba oğul mağduriyetlerini ve bir de Bizim gençlerin “bir şey yapamıyoruz, layık olmalıyız ruh hallerini”? Yani bihaber mazlum gençler ???
    ..Şunu:
    Eyvah! Ağamızın oğlu zindanlarda çürürken, Bizim yaptığımız neci ki!
    (liyâkât) Daha uğrunda ölsek bile azdır filan”!.. 🙁
    (Ama bilmez ki garibim PKK’ya hizmet ediyor..) 🙁
    Çünkü yurdunu bölen ve kendisini haritadan silen PKK’ya,  …ve ona bir kez dahi o caanım mitinglede KAHROLSUN PKK DİYEMEZ VE (LÜZUMUNA BAEN) ADET YERİNİ BULSUN TÜRK BAYRAĞI TAŞIR… 🙁
    Ben bunlara labaratuvar gençleri diyorum, “otur otur, kalk kalk”!
    ..Burda doğrular önceden belirlenir ve ..Birileri tarafından! Ve Onların yerine başkaları düşünür”… 🙁
    ..Sizce Feto’dan farkı ne???
    Ben hep derim;
    TÜRKİYE’DE İKİ FETO VAR;
    BİRİSİ GERÇEK FETO, DİĞERİ PERİNÇEK FETO…
    Yani ikisi de düşünen adamı sevmez ve derhal aforoz eder!
    (..detay “Miting ağası perinçek buyurmuş” diye yazarsanız çıkar, önceki yazımda bahsetmitim).
    Neyse bu uzar gider…

    Ama bir şey var ki,
    Bu adamlar resmen ..Atatürk’e takmışlar… 🙁  (Kârlı iş belli) 🙁
    ..Bir yerde okumuştum Sayın Şule Hanım Annemiz (Perinçek babanın eşi)
    “Türkiye’de, Atatürk’ün eserlerinin yayınlanmasından (dağıtım) Sorumluymuş”.. 🙁   ..Oğlan da yine bir, Atatürk’le alakalı bir kürsüde üye filan..  yani yanlış okumadıysam… 🙁

    Ah ulan Bir biz Atatürkçü olamadık.. 🙁

    Hani Kemal Bey’e gelmiyorsun diyeceksiniz,
    Onu sona saklıyorum Unuturmuyum… 🙁

    İsterseniz “cendu ellerimle yaptığım” ve daha önceki yazımda yayımladığım  bir karikatürî sizile paylaşayım, birlikte gülelim…   ..Gülelim ve düşünelim 🙂 ..Sonra da unutalım tabi,  Türk Milletinin “Tipik Husl hâl Davranışı” 🙂 Aziz Nesin’in kulakları çınlasın.. 🙂  O kesin yaşıyordur 🙂

    16_8_2013-4

    ……

    Şimdi hadise önemli olunca, yani Türkiye’yi ve Bekasını,  ..insan sormadan edemiyor ..mübayeneti:(
    Yahu Tayyip bey diyor “PKK bizim düşmanımız değil”  (Ben biliyorum da, Bunu en iyi vekiliniz söylüyor, şu videoda ve 11 yıldan beri ittifak etiğinizi ve 66 Türk askerini nasıl Apo’nun emriyle tuuklattırdığınız..!
    ki zaten Bundan 3 sene önce bir öngörüde bulunmuştum ve halen münteşir. ..Başlık şu idi;
    “PKK, APK’nin silahlı gücüne mi dönüştürülüyor”..

    ..Şu da Apo’nun tutuklama emri, yani 66 kişinin 🙂
    (Bakın videoyu silmeyin haaaa sayın dinci çete) 🙁
    video: https://www.youtube.com/watch?v=KbpTZLbKFek

    ..Perinçek ne Diyor, “Kardeşlik”…
    Ama aynı kardeş ..Bizim ülkeyi bölüyor ve İstanbul’a, İzmir’e bile Kürdistan toprakları diyebiliyor ve Sayın Perinçek’ten gık çıkmıyor..!
    ..Bırakın çıkmayı,
    “Ne İmralı Hıyanet Görüşmelerini, Ne doğuda Kurulan PKK polis teşkilatını, ne Doğuya Atanan sözde PKK kaymakamlarını ve bunların hiç birini dile getiryor”!
    O sadece,
    KAHROLSUN AMERİKA, EMPERYALİST AMERİKA, YIKILACAKSIN FAŞİST (Tayyip Beyi kasdederek)
    AMA TAYYİP BEY’İN POLİTİKASINDAN DA BİR SANTİMETRE ÖTE VEYA BERİ GİDEMİYOR (zımmî destek)!..

    ..Şimdi bu nasıl AKEPE karşıtlığı,
    Şimdi bu nasıl Amerikan Karşıtlığı ve ..Şimdi bu nasıl PKK karşıtlığı, yani Türkiye’yi tek Devlet Tek Vatan düşünürsek..? 🙁
    Ama bildiğim bir şey var ki,
    Adam hislerini öyle dile getiriyor ki yazılarında,
    Ve bunu okuyan normal bir insan anlayamaz, inanın anlayamaz!..
    Adam resmen diyeceği her şeyi sarfediyor ama Karşıdaki Sadece Kendine gösterilen rengi seçiyor; Gerisini seçemiyor… 🙁
    ..Aynı limon veya sütle beyaz kağıda yazı yazarsın, ve ısıyı görünce çıkar, ..Ütüleyince filan, aynen o!..  Ben Ütülemeden görüyorum gerçi.. 🙂
    Zaten mal meydanda! 🙁

    Münhasıran:
    ..geçenlerde bir yazı yazdım ve şu ifadeyi kullanmıştım, aynen kopyalıyorum:
    (..Anaaaa bir de baktım Bizim Osman Paşa Ulusal TV’de .. 🙁
    ..yani yalan çıktık alyacağınız)  🙁
    Orda deliller hep vaziyete göre hazırlanır, ve sizi hep ..yalan çıkarırlar. Çünkü adamlarn uzmanlık alanı bu) 🙁

    ..Şu:
    ***Siz hiç Ulusal Kanal’da Osman Pamukoğlu’nu gördünüz mü?
    ..Veya Osman Pamukoğlu mu Ulusalcııı, Ulusal Kanıl mı Ulusalcı?

    Daha Veya;
    Osman Pamukoğlu mu ulusalcı değiiil, Ulusal Kanal mı?
    (..Tavuk mu yumurtadan gibi oldu) 🙂
    Bilemiyorum ama, belki de davet etmişlerdir kendisi gitmemiştir.
    Ama ben duymadım ve görmedim..
    …akepe’li olsa bile, onlara göre tehlike değil.. 🙂 ***

    ..Şu da bu yazıdan sonra beni çürüten (yazdıklarımı) bir somut delil 🙂
    (aradan kaç ay geçti? Ne önemi var canım!.. 🙂
    vieo: https://www.youtube.com/watch?v=RRztHAMpidI

    ***
    ……

    Şimdi size bir soru sorayım ve bunu hem düşünün, hem de ..Niye böyle işler kötüye gidiyor diye muhasebe yapın… 🙁
    “Türkiye’de 700 Bin asker var!
    300 Bin polis var,  ..Bir o kadar da özel güvenlik. 🙁
    ..Pekiiiiiii,
    Ne kadar Atatürkçü var???  En az bunun 2 katı yani gençler..
    Peki ne kadar Ülkücü var, Yani Vatansever ve ..Bu Millet, ülke için canını verecek..?
    ..Takribi 2 milyon…
    Peki ..Normal halkı da katın yani sıradan ve vatanını seven, ama siz gibi teori veya bilmem ne bilmeyen  …Kaç kişi var?
    Ben söyleyeyim;
    TAMI TAMINA “10 ORDU”!
    YANİ BİR ORDUNUN 120 BİNDEN OLUŞTUĞUNU HESAPLARSANIZ TÜRKİYE’DE VATANINI SEVEN BU UĞURDA CAN VERECEK ..EN AZ 12 MİLYON İNSAN VAR; VE BUNLARIN ÇOĞU (YÜZDE) GENÇ!
    Peki nasıl oluyorda “ÇOĞALDIKÇA YOKOLUYOR ATATÜRKÇÜLER”???

    Hani Nerde ADD gençleri, 1 (bir) yıl içinde yokoldular!!!???…
    İşte sır burda! Yani Bu güçleri ..iki şarlatan çaldı ve kontrol ediyor, İktidarın Ukdesine  ..etkisiz hale getiriyor, ve hadım ediyor, AFYONLUYOR (ETKİSİZ)!.. 🙁
    Eğer bu gençlik bir silkinse (..ki, çoğu Avrupa ülkesinin en az 2-3 katıdır nüfus)
    ..Sizce neler yapmaz; ve Karşında Hangi Amerika Durabilir???..
    Ama olmaaaaaz,;
    Çünki Silivri Hıdırellez şenlikleri,
    Çünkü Bayrak ve Helva sohbet şenlikleri, Kağıt helva arası dondurma şenlikleri, bir iki gaz (polis gazı) yenir ve  eve dönülür. Yani Alan memnuuuuun satan memnun (AKEPE ve TÜRK GENCİNİ ÇALAN HIRSIZLAR, YANİ SAMANALTI SİZDEN GÖRÜNEN GİZLİ AKEPE’LİLER..)! 🙁

    …Siz biliyormusunuz Sayın Bahçeli ile Sayın Kılıçdaroğlunun en eski samimi arkadaş olduklarını ve ..Üniversite sıralarından???
    Sizce bunların farklı partide olmaları kimin yararına???
    (Siz 3 harfe tapmaya devam edin, hakikati görmeyin ve sadece, CHP ve  MHP…) 🙁

    Gündem dışı:
    Peki Şu adam sizce kim?
    “DURMUŞ DURDURYAN”?
    ..Sakın Erbakan’ın partisine sızmış Eski bir Yahudi ve Ermeni olup, sonradan Türk görünümlü ve adını da OĞUZHAN ASİLTÜRK YAPAN OLMASIN SAKIN?

    Ermeni Görüntülü gizli Yahudiler; PAKRADUNİLER

    N’oluyor yahu, hep kürt diyorsunuz ama altından Ermeni çıkıyor, ve hangi taşı kaldırsan!.. 🙁

    ..Sonra da Kürdistan ha?

    Bir tarihte Perinçek’e Ermeni demişlerdi ve perinçek onları Tazminata mahkum ettirmişti ve Soyunun ..nerdeyse Hititler‘e dayandığını mahkeme kararıyla ispat etmişti 🙁  google’de ararsanız bulursunuz…
    ..Perinçek bunu ..DAHA SONRA ADETA TAÇLANDIRDI VALLA.. 🙂
    ..Nasıl mı:
    Tam Fransa’da o işler civcivli olduğu dönemde Yani Ermeni Soykırımı Yok diyen suçludur hikayesinde,
    ..Kendileri İsviçrye’e gittiler ve
    hıh işte ben geldim ve lütfen beni sanık yapın, şu musibetten kurtulayım der gibi”,
    Gönlüyle  ve bile bile Ceza aldı ve ..bunu DELİL DİYE GÖZÜNÜZE SOKTU 🙂
    Canım Benim; En Büyük Türküm benim, Türk Büyüğüm benim.. 🙂
    ..ve şu da vikpedinden, Yani İsviçre meselesi.. 🙂
    ***2005 yılında İsviçre’deyken Ermenilere 1915 yılında soykırım yapılmadığını iddia eden bir konuşması nedeniyle gözaltına alındı. İsviçre yargısı Perinçek’e “Ermeni Soykırımı’nı inkâr” gerekçesiyle 90 gün tecilli hapis ve 16.873 İsviçre frangı para cezası verdi.[9]***

    Bu durumu özetleyen size bir fıkra anlatayım.   ..Aslında fıkra değil de artık fıkra olmuş 🙂
    Zeki Müren, kendisiyle ilgili dedikodular ayyuka çıktığında …derhal menajeri bir plan yaparmış ve onu devreye sokarmış! 🙂
    Plan şu,
    Zeki Müren bir kızla çıkıyor ve çapkınlık yapıyor :))
    Ve tabi ertesi gün yandaş medyalarda (magazin) haber,
    “Zeki Müren, Emirgan sırtlarında bir genç kızla görüldü!…  veya filanca ormanda…  🙂
    Genelde kız da gazeteden ve zavallı biri 🙂
    Yani bu böyle hep gitmiş ve ….

    Bizim Perinçeğinki de aynen o;
    Tam hakkında dedikodular çıkıyor ve ..birden Önlem!!! 🙂
    ..çok hoş yaaa 🙂

    16_8_2013-2

    16.8.2013_7

    Hülasa edecek olursak,
    Ne kadar manidar değil mi?
    Daha dünün Türk Düşmanı Atatürk Düşmanı ve Bir koldan da Türk askeriyle Çarpışan ve Onu yoketmeye çalışanların
    “et-tırnak gibi” organik bağları ve bunu görmezden gelerek sizlere satmaları.. 🙁
    Ben onlara bir şey demem, Onlar davalarının adamı,
    Ama ve Peki,
    ..ya Bizimkiler???
    Koca koca paşalar ve Sanatçılar, efendime söyleyeyim aydınlar maydınlar ,
    …hepsi de bu furyaya, efsuna kapılmış ve kendini Devrimci sanıyor ve Resmen Koyunun kurda memlleyerek gittiği gibi Sonuna gidiyor”.. 🙁
    Azıcık düşünün lütfen ve düşünün!
    ..VE DÜŞÜNMEKTEN KORKMAYIN!  ..Bu isterse  Babanızın oğlu olsun! 🙁
    Sözüm Sayın ve çok sevdiğim Türker Ertürk Paşa’ya (Milli Merkez) ve Sayın MHP vekili ..Yine Çok Sevdiğim Yusuf Hallaçoğlu’na… 🙁

    ….Hâlâ  şu “resmi” KÜRDİSTAN DİYE Mİ OKUYORSUNUZ;  NEDEN DENİZDEN DENİZE BÜYÜK ERMENİSTAN DEĞİL?..    Ve bu işin en büyük destekçisi Rusya olduğunu bilmiyormsunuz; Tarihte ve Bugün de? 🙁
    ..yani Rusya’nın ABD karşıtlığını ..Tıpkı yazımıza konu 3 büyük insan gibi ve Sizden görünüp size sıkan? 🙁

    Şuna da bir göz atın;

    16_8_2013-3

    İŞÇİ PARTİSİNE ÜYE ERMENİ KÖKENLİLERİN LİSTESİ:

    Çok üzgünüm ve bugünlük bu kadar…
    Biliyorum size Potburi sözüm var ama, inanın şu saatten sonra yazamayacağım.. 🙁
    İnşallan yarın yine buluşuruz,
    Hoşçakalın.
    ./..

    16.8.2013
         __YaLNıZ__
     (Eshabil Üstündağ)
    [email protected]