Blog

  • “İç turizme teşvik verilmeli…”

    “İç turizme teşvik verilmeli…”

    Bağlıkaya, TÜRSAB tarafından Antalya’da bu yıl 3’üncüsü gerçekleştirilen Turizm Kongresi’nnde gazetecilerle bir araya gelerek soruları yanıtladı.

    “Oteller çok ucuza satıyor yani satabiliyor da mı satmıyor. Ama rekabet ettiğin ülkelerin fiyatı var, bir de senin ülkenin bir fiyat aralığı var ve biraz üzerine çıkınca tercihler başka ülkelerle değişiyor.”

    “2024’ün her şeye rağmen yükselerek geçtiğini, bu yükselişin sadece Türkiye’de değil her ülkede gerçekleştiğini, 2025’inde rekorlarla bitecek bir yıl”

    “Ama rekabet ettiğin ülkelerin fiyatı var, bir de senin ülkenin bir fiyat aralığı var ve biraz üzerine çıkınca tercihler başka ülkelerle değişiyor.”

    Kartalkaya yangını sonrası iç turizm olumsuz etkilendi. Yoğun şekilde iptaller oldu.  Yavaş yavaş artması gerekecek. Yangının imajını düzeltmemiz şart. Aleyhimizde olan çok.

    Turizm sektöründe sıkıntının döviz kurlarının düşük olması olduğunu belirten Bağlıkaya, ”Düşük kur sektörü zorluyor. Döviz kurlarıyla satış yapıp maliyetlerin TL ile karşılanması sektör açısından iyi değil.  Kurların haziran ayına kadar 40 liraları bulması lazım. Kurlar 40 liraları bulursa sektör biraz olsun rahatlar” dedi.

    Bağlıkaya,  kamuoyunda fiyatları turizmci belirliyormuş gibi yanlış bir algının olduğunu belirterek, şu açıklamayı yaptı:

    ”Türkiye’nin turizmde rekabet ettiği ülkelerin üzerinde bir fiyat belirlemesi mümkün değil.  Fiyatı biz belirliyormuşuz gibi bir algı var, fiyatı yükseltmek bizim elimizde mi? Kim fiyatı yükseltmek istemez, bir şey üretiyorsun bunu 10 liraya satacağına 20 liraya satmayı kim istemez. Herkes ister ama öyle bir anlatıyorlar ki, oteller çok ucuza satıyor yani satabiliyor da mı satmıyor. Ama rekabet ettiğin ülkelerin fiyatı var, bir de senin ülkenin bir fiyat aralığı var ve biraz üzerine çıkınca tercihler başka ülkelerle değişiyor. Çok yüksek fiyatlara satan üst segment otellerin dışında turizmcilerin 2024’ü çok güle oynaya geçirdiğini düşünmüyorum’.”

    Bağlıkaya, Orta segmentteki otellerin maliyetlerle ilgili sıkıntılar yaşadığını, 2024’ün her şeye rağmen yükselerek geçtiğini, bu yükselişin sadece Türkiye’de değil her ülkede gerçekleştiğini, 2025’inde rekorlarla bitecek bir yıl

    Yurtdışı rezervasyonlarda Kartalkaya yangınının ardından yapılan aleyhte propogandalara karşın sıkıntı olmadığını belirten Bağlıkaya, şunları söyledi:

    ”Ancak sıkıntı iç turizmde. Kartalkaya yangını sonrası iç turizm olumsuz etkilendi. Yoğun şekilde iptaller oldu.  Yavaş yavaş artacağına inanıyorum. İç turizmin canlanması için hükümet teşvik vermeli.”

    Bağlıkaya, sektörde dolandırma korkusundan dolayı insanların acentayla seyahat etmek istemediğini vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı:

    “İnsanlar seyahat acentasından alışveriş yapmaktan çekiniyor. Direkt oteli arıyor. Bunun için üzülmemiz gerekiyor. Biz para topluyoruz, regülasyon yok. Bugüne kadar iflas edip başına bir şey geleni görmedim. İflas edip başka isimle tekrar şirket kuruyorlar. Bunların denetlenmeli’.

    Bu açıklamalar bir ihbar olarak değerlendirilmeli. Yanlış yapanın yakasına yapılaşacak. Şirketler incelendiğinde ak koyun kara koyun ortaya çıkacak. Bu konuda sorumlu davranılmalı.

    İç turizmi nasıl canlanacak? Enflasyon ve pahalılık öne geçiyor. Hiç kimse tatile para yetiştiremiyor. Tatil yapmak ancak zenginlerin işi. İçerideki ve dışarıdaki para babaları için sorun yok.

    Sorun belli:

    İç turizmini canlandırmak Bunun için de hükümet olanlardan para isteniliyor. Bazı otellerin büyük sıkıntı yaşadığı da dile getiriliyor.

  • Dünyanın Filmi Adana Altın Koza’da

    Dünyanın Filmi Adana Altın Koza’da

    22 Eylül Pazartesi günü başlayacak 32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, Dünya Sineması bölümünün Festivaller seçkisi, Cannes’dan Berlin’e, Locarno’dan Karlovy Vary’e, dünya festivallerinden ödüllü filmleri Adanalı seyirciyle buluşturuyor.

    Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından 22-28 Eylül 2025 tarihlerinde gerçekleştirilecek 32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, Dünya Sineması bölümünün Festivallerden seçkisi dünya festivallerinin 2025 programlarından ödüllü filmleri Adana’da buluşturuyor.

    Cannes’ın gözdeleri Adana Altın Koza’da

    Cannes’ın bu yıl çok konuşulan, ödüllü filmleri Adana’da ilk kez seyirciyle buluşuyor. Son yılların en güçlü Cannes seçkisinden alkışlar ve ödüllerle ayrılan yedi film, festivalin atmosferini Adana’ya taşıyor.

    Kleber Mendonça Filho‘nun Cannes’da En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alan sürükleyici siyasi gerilimi “Gizli Ajan” (The Secret Agent, 2025), Türkiye’de ilk kez Adana Altın Koza’da gösterilecek. Hitchcock tarzı gerilimi gerçeküstü ve mitolojik detaylarla harmanlayan film, Wagner Moura‘nın ödüllü performansıyla dikkat çekiyor. 1977 Brezilya’sında, askeri diktatörlüğün son yıllarında, zulümden kaçmaya çalışan eski bir öğretmenin hikayesini anlatıyor.

    Cannes’dan En İyi Senaryo ve Ekümenik Jüri Ödülü sahibi Dardenne Kardeşler filmi “Genç Anneler” (Young Mothers, 2025), Liège’deki bir sığınma evinde yaşayan beş genç annenin hikayesini konu alıyor. Usta yönetmenlerin kendilerine özgü gerçekçi kamerasıyla, yoksulluk ve aile parçalanmalarıyla mücadele eden kadınların direnç dolu portrelerini beyazperdeye taşıyor.

    Katalan yönetmen Carla Simón‘un kendi yaşamından esinlenerek yazıp yönettiği “Romería” (2025), Türkiye prömiyerini Adana’da yapacak. Genç bir kadının kimlik arayışına odaklanan film, kişisel travma ve kuşaklar arası sessizlik temalarını işlerken amatör kamera görüntülerini rüyamsı sekanslarla harmanlıyor.

    Cannes Premiere bölümünde gösterilen ve Filipinler’in Oscar adayı olan Lav Diaz imzalı “Macellan” (Magellan, 2025), efsanevi kaşif Macellan’ın mitini yıkıyor. Gael García Bernal‘ın başrolünde yer aldığı film, sömürgeci şiddeti soğukkanlı bir dille ve çarpıcı görsellikle ele alıyor.

    Christian Petzold‘un Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yarışan son filmi “Aynalar No:3, Okyanusta Bir Tekne” (Mirrors No. 3, 2025), erkek arkadaşının ölümüne sebep olan kazadan sağ kurtulan bir müzik öğrencisinin yas sürecini anlatıyor. Petzold, insan ilişkilerinin kırılgan doğasını rüya gibi bir anlatımla ele alıyor.

    İranlı yönetmen Saeed Roustayi‘nin Altın Palmiye adayı filmi “Ceza“(Woman and Child, 2025), iki çocuğunu tek başına büyüten dul bir hemşirenin, oğlunun trajik ölümünün ardından intikamla dolu bir kadına dönüşümünü konu alıyor. Film, enerjik kamerası ve güçlü oyunculuklarıyla İran’daki ataerkil düzenin katı gerçekliğini açığa çıkarıyor.

    Tunuslu yönetmen Erige Sehiri‘nin Belirli Bir Bakış bölümünün açılış filmi olan “Vadedilmiş Gökyüzü” (Promised Sky, 2025), Tunus’un yoksul bir mahallesinde yaşam kurmaya çalışan üç Fildişi Sahilli kadının hikayesini anlatıyor. Yerinden edilme, göç, dayanışma ve kimlik temalarını insanlıkla yoğrulmuş bir dille perdeye taşıyor.

    Berlin’den Locarno’ya

    Programda Cannes filmlerinin yanı sıra Berlin, Toronto ve Karlovy Vary’den filmler de yer alıyor.

    Amerikan bağımsız sinemasının öncülerinden Richard Linklater‘ın son filmi “Mavi Ay” (Blue Moon, 2025), 1943’te tek bir geceye yayılan hikayesiyle Berlin’de Andrew Scott‘a En İyi Yardımcı Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Ethan Hawke ve Margaret Qualley‘nin de başrolde olduğu film, Lorenz Hart’ın yaşamından kesitler sunan mizah ve hüzünle yoğrulmuş bir biyografik komedi-drama.

    Jim Sheridan ve David Merriman‘ın yönettiği “Yeniden Yaratım” (Re-Creation, 2025), Fransız film yapımcısı Sophie Toscan du Plantier’in çözülememiş cinayetini jüri odasında kurgusal bir yeniden canlandırmayla ele alıyor. Adalet, önyargı ve hakikatin doğasına dair sorular soran film, kurgu-gerçeklik arasında bir denge kuruyor.

    Locarno Film Festivali‘nde Altın Leopar için yarışan iki film de dikkat çekiyor. Julian Radlmaier‘in yazıp yönettiği “Temmuz Hayaletleri” (Phantoms of July, 2025), Doğu Almanya’nın küçük bir kasabasında geçen hikayesiyle göç, kimlik ve sınıf temalarını rüya ile gerçeklik arasında mizahi bir üslupla işliyor. Naomi Kawase‘nin beş yıl aradan sonra çektiği ilk kurmaca uzun metrajı “Yakushima İllüzyonu” (Yakushima’s Illusion, 2025), Japonya’da organ bağışı tabusu ve kayıpla başa çıkma üzerine felsefi bir anlatı sunuyor.

    Çekyalı yönetmen Ondřej Provazník‘in Karlovy Vary’de Jüri Özel Ödülü’nü alan filmi “Kırık Sesler” (Broken Voices, 2025), 1990’ların başında Çekoslovakya’da prestijli bir kız korosuna katılan 13 yaşındaki Karolína’nın hikayesini anlatıyor. Saygın bir kurumda yaşanan istismarın hassas dinamiklerini derinlemesine irdeleyen film, hassas ve cesur yorumuyla dikkat çekiyor.

    Belgesel tutkunlarına özel

    Belgesel severleri bu yıl üç güçlü yapım bekliyor. Abbas Fahdel‘in Locarno’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan “Yaralı Yurdun Hikayeleri” (Tales of the Wounded Land, 2025), Lübnan’ın güneyinde süren bombardımanların sıradan insanlar üzerindeki etkisini belgeliyor. Kayıp, yerinden edilme ve yeniden inşa çabalarını dokunaklı bir dille anlatıyor.

    Nishtha Jain ve Akash Basumatari‘nin ödüllü belgeseli “Devrimi Ekip Biçmek” (Farming the Revolution, 2024), Hindistan’da 2020–2021 yıllarında bir yıl süren çiftçi direnişini konu alıyor. Yarım milyona yakın insanın Delhi kapısında kurduğu direniş kampını, özellikle kadınların ve marjinal toplulukların rolü üzerinden aktarıyor.

    Aysun Bademsoy‘un “Oyun Değiştiriciler” (Game Changers, 2024) belgeseli, Berlin-Kreuzberg’de Türkiyeli kadın futbolcuları ilk karşılaşmalarından 30 yıl sonra yeniden buluşturuyor. Nesiller arası bir bakışla futbolun özgürleşme alanı olarak işlevini tartışırken, aidiyet, kimlik ve kuşak çatışmalarına dair sorular soruyor.

    32. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali ile ilgili güncel gelişmeleri festivalin sosyal medya hesaplarından takip edebilirsiniz.

    DÜNYA SİNEMASI

    FESTİVALLERDEN

    Aynalar No 3 Okyanusta Bir Tekne (Mirrors No:3)
    Christian Petzold, 2025

    Ceza (Woman and Child)
    Saeed Roustayi, 2025

    Devrimi Ekip Biçmek (Farming The Revolution)
    Nishtha Jain & Akash Basumatari, 2025

    Genç Anneler (Young Mothers)
    Jean-Pierre Dardanne & Luc Dardanne, 2025

    Gizli Ajan (The Secret Agent)
    Kleber Mendoça Filho, 2025

    Kırık Sesler (Broken Voices)
    Ondřej Provazník, 2025

    Macellan (Magellan)
    Lav Diaz, 2025

    Mavi Ay (Blue Moon)
    Richard Linklater, 2025

    Oyun Değiştiriciler (Game Changers)
    Aysun Bademsoy, 2025

    Romería
    Carla Simon, 2025

    Temmuz Hayaletleri (Phantoms of July)
    Julian Radlmaier, 2025

    Vadedilmiş Gökyüzü (Promised Sky)
    Erige Sehiri, 2025

    Yakushima İllüzyonu (Yakushima’s Illusion)
    Naomi Kawase, 2025

    Yaralı Yurdun Hikayeleri (Tales of the Wounded Land)
    Abbas Fahdel, 2025

    Yeniden Yaratım (Re-Creation)
    Jim Sheridan & David Merriman, 2025

  • Ölü sezon tarihe karışıyor…

    Ölü sezon tarihe karışıyor…

    Deniz yolu ile gelen turist kafileleri ölü sezonu ortadan kaldırdı. Kış aylarında rekor kırıldı. Üstelik kurvaziyer ile gelen turist para da harcıyor. Yan sektöre nefes oluyor Ülke ekonomisine katkı sağlıyor.

    Türkiye Kruvaziyer turizmi, son üç yılda tarihi bir ivme yakaladı. Özellikle “ölü sezon” olarak bilinen kış aylarında yolcu trafiği 6 kat artarak rekor kırdı. Önümüzdeki sezon deniz yolu ile gelen turist sayısının daha da artacağı söyleniyor..

    2023 yılının Ocak-Şubat döneminde 10 bin 480 yolcu ağırlayan Türkiye limanları, 2025’te bu sayıyı 62 bin 512’ye çıkardı. Şubat 2025’te 29 bin 826 yolcu ile tüm zamanların kış rekoru kırıldı.Deniz yolu ile gelen turist mevsim dinlemiyor. Kış ayları bile hareketli geçiyor.

    Türkiye kruvaziyer limanları, 2023 Ocak–Ağustos döneminde 906 bin 582 yolcuya ev sahipliği yaparken, 2024’te bu rakam %32 artışla 1 milyon 196 bin 617’ye, 2025’te ise %18,4 artışla 1 milyon 416 bin 398’e ulaştı. Böylece 2023’ten 2025’e toplamda %56’lık bir artış gerçekleşti.

    Türkiye genelinde kruvaziyer yolcu sayısı da rekor seviyelere ulaştı. Sektörün yalnızca turistik bir faaliyet değil, ekonomik bir ekosistem olduğuna dikkat çeken Emrah Yılmaz Çavuşoğlu, bireysel katkısının bile ülke ekonomisinde nasıl çarpan etkisi yarattığını şu sözlerle ifade etti;

    ‘‘Bugüne kadar 250 bin yolcuyu Türkiye’ye kazandırdım. Bu, sadece rakamlardan ibaret değil; yüz binlerce kişinin işine, esnafın dükkanına, tedarikçilerin kasasına canlılık katmak demek. Çarpan etkisi tam da budur: bir yolcunun bıraktığı her kuruş, zincirleme bir şekilde yüzlerce insana dokunur, hayatlara değer katar. Türkiye’nin Akdeniz’de yeniden parlayan bir cazibe merkezi haline gelmesinin arkasında yalnızca küresel trendler değil, meslektaşlarımızla birlikte inançla verdiğimiz mücadele de var. Kruvaziyer turizmi artık sadece bir sektör değil, ülke ekonomisi için stratejik bir fırsat ve milli bir vizyondur.” 

    2025 yılında büyümenin lokomotifi İstanbul ve Kuşadası oldu. Bu iki liman birlikte toplam yolcuların %77’sini karşılarken, 286 bin ek yolcu sağladı. İstanbul, üç yılda yolcu sayısını %89 artırarak 410 bin 577 yolcuya ulaştı ve Türkiye’nin yeni kruvaziyer başkenti olma yolunda ilerledi. Kuşadası ise %27 artışla 144 bin ek yolcu kazandı ve liderliğini pekiştirdi.

    Transit yolcular hâlâ baskın olmakla birlikte, gelen/giden yolcu sayısı iki yılda iki kat artarak Türkiye limanlarının homeport olarak kullanılmaya başlandığını ortaya koydu. İstanbul ve Çeşme, bu gelişimde öne çıkan limanlar oldu.

    İstanbul, son üç yılda kruvaziyer turizminin yükselen yıldızı haline geldi. 2025’te 400 bini aşan yolcu ve artan liman kapasitesiyle Türkiye’nin yeni kruvaziyer başkenti olma yolunda ilerliyor.

    Transit yolculardan daha hızlı artan geliş-gidiş trafiği, üç yılda %89 büyüme sağladı. 2023’te 217.337 yolcu ağırlayan şehir, 2024’te 268.227’ye, 2025’te ise 410.577 yolcuya ulaştı.

    Gelen ve giden yolcu sayısı 47.736’dan 140.187’ye çıkarak üç kat artış gösterdi. Transit yolcu sayısı ise 169.601’den 270.390’a yükseldi. Bu da yüzde 59’luk bir artışa denk geliyor.

    Daha önce bu yoktu. Turistler de artık deniz yolunu tercih ediyor. “Tatilin tadı böyle çıkar” diyor. Çünkü geldikleri gemiler ada gibi. Bir de her şey var. 5 tane yüzme havuzu olan kurvaziyer gemisi var. Dünya mutfağından seçme yemekler ve her türlü içki ikram ediliyor.

  • “Kürt Kimliği”: Erdoğan’ın Sahte Diploması Gibi Tarihin Büyük Sahtekarlığı mı?

    “Kürt Kimliği”: Erdoğan’ın Sahte Diploması Gibi Tarihin Büyük Sahtekarlığı mı?

    Modern tarih yazımında gerçeklik, öyle ustaca süslenir ki, bakana göre doğrular birbirine karışır ve sahte olan, gerçekmiş gibi gösterilir. Karşımızda, bilimsel olarak Tayyip Erdoğan’ın diploması kadar sahte, tartışmalı ve dayanıksız bir yapı: Kürt Kimliği. Evet, sahte, uydurulmuş, tarihsel temelden yoksun ve modern siyaset tarafından parlatılmış. Sözde bir millet, ama gerçekte emperyal stratejilerin ve bölgesel güçlerin ustaca kurguladığı bir sosyal rol ve manipülasyon aracıdır.

    Arkeoloji, dilbilim, antropoloji ve tarih verileri, bu sahte kimliğin aslında Pers ve Arap etkisi altında şekillenmiş, tarih boyunca emperyal güçlerin hizmetinde yer alan topluluklardan türediğini ortaya koyuyor. Zagros Dağları’nda yaşayan, lejyoner görevleri üstlenmiş ve tarih boyunca çeşitli imparatorlukların hizmetinde olan bu toplulukların, modern çağda bağımsız bir millet gibi sunulması tam anlamıyla bilimsel bir hicivdir. Tıpkı sahte diplomaların prestijli bir üniversiteden çıkmış gibi gösterilmesi; dışarıdan bakınca gerçek gibi görünür, ama detaylarda tamamen boş, dayanaksız ve aldatıcıdır.

    Dilbilimsel veriler ise tabloyu daha da dramatik hâle getiriyor. Kürtçenin lehçeleri, binlerce yıl süren kültürel etkileşimlerin ve Fars, Arap, Türk etkilerinin bir karışımıdır. Kendi başına özgün ve bağımsız bir dilmiş gibi sunulması, modern etnik kimlik iddialarına temel oluşturacak kadar dayanıklı değildir. Sözde bir milletin “kendi dili varmış” gibi gösterilmesi, tarihsel mizahın ve manipülasyonun doruk noktasıdır.

    Sosyoloji ve antropoloji verileri, bu sahtekârlık oyununu destekler niteliktedir. Modern Kürt kimliği, emperyal müdahaleler ve politik manipülasyonlarla şekillendirilen toplulukların üzerine giydirilmiş bir kostüm gibidir. Hindistan’daki Sihler örneğinde olduğu gibi, dış güçler sosyal ve askeri müdahalelerle toplulukların kimliğini yönlendirmiş ve sahte etnik kimlikler yaratmıştır. Aynı mekanizma, Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da da devreye girmiştir; modern Kürt kimliği, tıpkı bir tiyatro kostümü gibi, dışarıdan bakıldığında sahici, ama gerçekte tarihsel temelden yoksundur.

    Askeri ve siyasi analizler, bu sahte kimliğin toplum üzerinde nasıl bir araç olarak kullanıldığını gözler önüne seriyor. Topluluklar, emperyal güçlerin stratejik amaçlarına hizmet eden lejyonerler gibi organize edilmiştir. Modern Kürt kimliği, tıpkı Erdoğan’ın diploması gibi: gösterişli, prestijli görünüyor ama içi tarihsel ve bilimsel olarak boş ve sahte. Üstelik bu sahtekârlık, sadece tarih sahnesinde değil, günümüz siyaseti ve uluslararası ilişkilerde de bir manipülasyon aracına dönüşmüştür.

    Psikolojik perspektif, bu sahtecilik oyununu tamamlıyor. Kolektif kimlik algısı, dış güçlerin müdahaleleri ve siyasi aktörlerin manipülasyonlarıyla şekillendirilmiş; modern Kürt kimliği psikolojik bir illüzyona dönüşmüştür. Tarih boyunca aidiyet duyguları, emperyal ve bölgesel stratejilerin kontrol mekanizması olarak kullanılmıştır. Topluluklar, tıpkı birer sahne oyuncusu gibi, emperyal güçlerin planladığı rolleri oynamaya zorlanmıştır.

    Tarihsel, arkeolojik, dilbilimsel ve antropolojik veriler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo nettir: Kürt kimliği tarih boyunca var olmuş bir millet değil; emperyal güçlerin uydurduğu, sosyal rol ve lejyonerlik temelli bir sahte kimliktir. Tıpkı Erdoğan’ın diplomasının tartışmalı ve sahte olduğu iddiasında olduğu gibi, modern Kürt kimliği de bilimsel ve tarihsel temellerden yoksundur. Eğer tarih bir tiyatro sahnesi olsaydı, bu rol muhtemelen en çok alkışlanan ve bir o kadar da komik karakterlerden biri olurdu.

    Ve unutulmamalıdır: sahte kimlikler, ister bir diploma, ister bir millet iddiası olsun, er ya da geç tarih ve bilim tarafından ortaya çıkarılır. Modern Kürt kimliği, ne yazık ki bu sahtecilik geleneğinin en canlı örneklerinden biridir.

  • Tarihin Manipülasyonu: Emperyal Stratejiler ve Olmayan Uydurulmuş/Hayali “Kürt Kimliği”

    Tarihin Manipülasyonu: Emperyal Stratejiler ve Olmayan Uydurulmuş/Hayali “Kürt Kimliği”

    Hindistan’dan Mezopotamya’ya: Emperyal Müdahaleler ve Suni Olarak İcaat Edilen Hayali “Kürt Kimliğinin” Kullanımı

    Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Mezopotamya bölgeleri, tarih boyunca farklı kültürel ve etnik grupların kesişim noktası olmuştur. Bu bölgelerin tarihsel analizinde, günümüzde “Kürt” olarak adlandırılan sosyal grubun, aslında tarih boyunca bağımsız bir etnik kimlikten ziyade, emperyal güçler tarafından belirli stratejik amaçlarla yaratılmış bir lejyoner grubu olduğu iddiası dikkate alınmalıdır (Anderson, 2006; Kirişci, 2015). Hindistan’daki Sihler örneğinde olduğu gibi, bir dış güç toplumsal grupları yeniden tanımlayarak politik avantaj sağlamıştır (Singh, 2002).

    Bu makalede, Kürtlerin tarihsel varlığı ve bölgedeki etkileri, arkeolojik, antropolojik, dilbilimsel, sosyolojik ve askeri perspektiflerden ele alınacaktır. Amacımız, son 25.000 yıllık tarih boyunca bölgedeki nüfus ve sosyal yapıyı disiplinler arası kanıtlarla değerlendirmek ve emperyal müdahalelerin etkilerini göstermek olacaktır (Karpat, 2011; Zürcher, 2004).

    Geleneksel tarih yazımı, bölgedeki farklı grupların etnik kimliklerini çoğu zaman modern siyasi gündemler üzerinden tanımlar. Oysa bilimsel yöntemler, genetik, arkeolojik ve linguistik verilerle bu tür kimliklerin tarihsel kökenlerini ortaya koyabilir (Cavalli-Sforza, 2000; Diakonoff, 1984). Bu makale de, sözde/icaat edilen/uydurulan hayali Kürt kimliği üzerine yapılan modern tartışmaların, bölgeyi parçalayan emperyal stratejilerle bağlantısı incelenecektir.

    Bölgedeki sosyal grupların tarih boyunca bir “millet” olarak değil, daha çok belirli siyasi ve ekonomik güçlerin etkisi altında şekillenen gruplar olarak değerlendirildiği görülebilir. Örneğin, Mezopotamya ve Doğu Anadolu’daki bazı toplulukların tarih boyunca Farslar ve diğer bölgesel güçlerle ilişkili olduğu arkeolojik ve yazılı belgelerle desteklenmektedir (Potts, 1997; Olmstead, 1948).

    Bu makale, bölge tarihinin yeniden yazılması gerektiği iddiasını savunmakta ve Kürtlerin etnik bir millet olarak sunulmasının tarihsel kanıtlarla çeliştiğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Ayrıca, Hindistan örneği üzerinden emperyal güçlerin toplumsal grupları stratejik amaçlarla manipüle etme pratiği incelenecektir (Metcalf, 1995; Robb, 2002).

    TARİHSEL ARKA PLAN

    Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun tarihi, Paleolitik dönemden itibaren farklı göç ve kültür hareketleriyle şekillenmiştir. Arkeolojik buluntular, bölgede 25.000 yıl öncesine kadar insan yerleşimlerinin varlığını ortaya koymaktadır (Kuhn, 2001; Özdoğan, 2002). Bu dönemlerden itibaren topluluklar arasında etkileşimler olmuş, ancak modern anlamda “Kürt” kimliği oluşmamıştır.

    Mezopotamya ve Zagros Dağları çevresinde kurulan antik uygarlıklar, çoğunlukla Sümerler, Akadlar, Asurlar ve Persler tarafından belgelenmiştir. Bu belgeler, bölgedeki sosyal yapının çok katmanlı olduğunu ve etnik grupların modern politik tanımlamalarının ötesinde organize olduğunu göstermektedir (Jacobsen, 1976; Leick, 2001).

    Tarih boyunca bölgedeki Fars ve Arap etkileri, çeşitli yerel toplulukların askeri ve sosyal olarak şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Bugün “Kürt” olarak adlandırılan grupların bazı tarihsel belgelerde, Persler veya bölgedeki diğer imparatorlukların hizmetinde yer alan topluluklar olarak tanımlandığı görülmektedir (Edgar, 2005; McDowall, 2004).

    Hindistan örneğinde İngilizlerin Sihleri nasıl siyasi ve askeri amaçlarla organize ettiğine dair çalışmalar, Mezopotamya ve Anadolu örnekleriyle paralellik göstermektedir. Bu tür stratejiler, toplulukların modern tarih yazımında bağımsız etnik gruplar olarak gösterilmesine zemin hazırlamıştır (Cohen, 1995; Singh, 2002).

    Bu bakımdan, bu konudaki tarihsel arka plan, modern “Kürt” kimliğinin tarihsel olarak sabit bir etnik grup olmadığını, aksine emperyal güçlerin müdahaleleri ve bölgesel güçlerin stratejileriyle şekillendiğini göstermektedir. Bu çalışma, sonraki bölümlerde arkeoloji, dilbilim ve sosyoloji perspektifleriyle bu iddiayı daha derinlemesine kanıtlamayı amaçlamaktadır (Karpat, 2011; Zürcher, 2004).

    ARKEOLOJİ

    Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Mezopotamya’da yürütülen arkeolojik kazılar, bölgedeki toplulukların tarih boyunca bağımsız etnik gruplar olarak değil, daha çok imparatorlukların etkisi altında şekillendiğini göstermektedir. Sözde Kürt kimliği ile ilişkilendirilen kültürel izler, çoğunlukla Persler ve diğer bölgesel güçlerin kontrolünde oluşmuş sosyal yapılarla bağlantılıdır (Potts, 1997; Jacobsen, 1976).

    Arkeolojik buluntular, bölgede Paleolitik ve Neolitik dönemlerden itibaren yerleşik hayatın varlığını kanıtlamakla birlikte, modern etnik tanımlamalarla uyuşan net bir “Kürt kültürü” tespit edilmemiştir (Kuhn, 2001; Özdoğan, 2002). Bu, sözde etnik kimliğin tarihsel olarak uydurulmuş olabileceği hipotezini güçlendirmektedir.

    Persler ve diğer büyük uygarlıkların bölgeye etkisi, askeri yerleşim birimleri, kaleler ve taş yapıların dağılımında görülmektedir. Bu yapıların bazıları, modern “Kürt” olarak adlandırılan toplulukların tarih boyunca emperyal güçlerin hizmetinde yer aldığını destekler niteliktedir (Edgar, 2005; Leick, 2001).

    Hindistan örneğinde İngilizlerin Sihleri kullanması, Mezopotamya ve Anadolu örnekleriyle paralellik göstermektedir. Arkeolojik kanıtlar, emperyal güçlerin stratejik olarak yerel toplulukları yönlendirdiğini ve bu toplulukların daha sonra modern etnik kimliklerle ilişkilendirildiğini göstermektedir (Cohen, 1995; Singh, 2002).

    Bu bağlamda, arkeolojik buluntular sözde Kürt kimliğinin tarihsel olarak bağımsız bir kültür değil, emperyal güçler ve bölgesel güçlerin etkisiyle şekillenen bir sosyal grup olduğunu desteklemektedir. Bu bölüm, sonraki dilbilim ve antropoloji verileriyle birleşerek iddiayı güçlendirecektir (Karpat, 2011; Zürcher, 2004).

    DİLBİLİM (LINGVİSTİK)

    Bölgedeki dillerin tarihi ve yapısı, modern “Kürt” olarak adlandırılan toplulukların kökeni hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Arapça, Farsça ve Türkçe etkileri altında gelişmiş olan Kürtçe lehçeleri, bağımsız bir etnik dilin varlığından ziyade, farklı toplulukların dilsel etkileşimi sonucu ortaya çıkmıştır (McDowall, 2004; Olson, 1994).

    Kürtçenin çeşitli lehçeleri, özellikle Zagros Dağları çevresinde Pers ve Fars etkisi altında şekillenmiştir. Arkeolojik ve yazılı belgelerle birlikte değerlendirildiğinde, bu lehçelerin tarihsel olarak bağımsız bir etnik gruba işaret etmediği görülmektedir (Edgar, 2005; Diakonoff, 1984).

    Dilbilimsel analizler, kelime kökenleri ve gramer yapılarını inceleyerek, sözde Kürt kültürünün büyük ölçüde Fars ve Arap etkisi altında olduğunu göstermektedir. Modern etnik tanımlar, bu tarihsel gerçekleri çarpıtmakta ve emperyal stratejilerin etkisini görünmez kılmaktadır (Haugen, 1972; Blau, 1981).

    Hindistan örneğinde İngilizlerin Sihleri farklı lehçeleri ve dilleriyle organize etmesi, Mezopotamya ve Anadolu örnekleriyle paralellik göstermektedir. Dilin manipülasyonu, toplulukların modern etnik kimliklerle tanımlanmasına zemin hazırlamıştır (Metcalf, 1995; Singh, 2002).

    Bu anlamda, dilbilim verileri, Kürtçenin tarihsel olarak bağımsız bir millet dili değil, bölgedeki emperyal etkiler ve yerel toplulukların etkileşimi sonucu oluşmuş bir dil formu olduğunu göstermektedir. Bu da sözde etnik kimliğin tarihsel temellerinin olmadığını ortaya koyar (Cavalli-Sforza, 2000; Karpat, 2011).

    ANTROPOLOJİ

    Antropolojik veriler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Mezopotamya’daki toplulukların sosyal yapısını analiz ederek, sözde Kürt kimliğinin tarihsel olarak sabit bir etnik grup olmadığını ortaya koymaktadır (Cavalli-Sforza, 2000; Diakonoff, 1984). Topluluklar, büyük ölçüde bölgesel güçlerin etkisiyle sosyal ve askeri roller üstlenmiştir.

    Genetik araştırmalar, modern Kürt olarak adlandırılan toplulukların farklı kökenlerden geldiğini ve tek bir etnik grup olmadığını göstermektedir. Bu bulgular, tarih boyunca emperyal güçlerin bölgedeki toplulukları belirli amaçlarla organize ettiği hipotezini desteklemektedir (Comas et al., 1998; King et al., 2008).

    Sosyo-kültürel antropoloji, bölgede izlenen geleneklerin ve ritüellerin büyük ölçüde Pers, Arap ve Türk etkisi altında olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da sözde Kürt kültürünün bağımsız bir etnik kimliğe dayanmadığını göstermektedir (Edgar, 2005; McDowall, 2004).

    Hindistan’daki Sihlerin İngilizler tarafından askeri ve sosyal amaçlarla organize edilmesi, Mezopotamya ve Anadolu örnekleriyle kıyaslandığında, emperyal stratejilerin sosyal grupları etnik kimliklerle yeniden tanımladığı görülmektedir (Cohen, 1995; Metcalf, 1995).

    Özetle, antropolojik veriler, Kürt olarak adlandırılan grubun tarihsel olarak bağımsız bir etnik grup ve millet olmadığını, aksine emperyal ve bölgesel güçlerin müdahaleleri ile şekillenen bir sosyal grup olduğunu göstermektedir. Bu, arkeoloji ve dilbilim verileriyle birleştiğinde iddianın güçlü bir bilimsel temelini oluşturur (Karpat, 2011; Zürcher, 2004).

    ETNOLOJİ

    Etnolojik çalışmalar, bölgede yaşayan toplulukların sosyal yapılarını ve kültürel alışkanlıklarını inceleyerek, sözde Kürt kimliğinin tarihsel olarak sabit bir etnik grup olmadığını göstermektedir (Edgar, 2005; McDowall, 2004). Toplulukların yaşam biçimleri, büyük ölçüde Pers, Arap ve Osmanlı etkisi altında şekillenmiştir.

    Bölgedeki çeşitli kabile ve aşiretlerin, tarih boyunca emperyal güçler tarafından askeri ve idari amaçlarla organize edildiği belgelerle desteklenmektedir (Karpat, 2011; Zürcher, 2004). Bu gruplar, modern etnik tanımlamalarla eşleştirildiğinde, aslında bağımsız bir millet kimliğinden çok, sosyal bir rol ve görev ağı ile karakterize edilmiştir.

    Etnolojik veriler, sözde Kürt kültürü olarak sunulan ritüellerin, daha geniş bir bölgesel kültürel etkileşim içinde ortaya çıktığını göstermektedir. Bu ritüellerin kökeni, çoğunlukla Pers ve Arap etkileriyle ilişkilendirilebilir (Diakonoff, 1984; Blau, 1981).

    Hindistan’daki Sihler örneğinde görüldüğü gibi, emperyal güçler sosyal grupları kendi stratejik amaçları doğrultusunda organize ederek, daha sonra modern etnik kimliklerle ilişkilendirmiştir (Cohen, 1995; Metcalf, 1995). Bu durum, Mezopotamya ve Doğu Anadolu örnekleriyle paralellik göstermektedir.

    Bu bağlamda, etnolojik veriler, Kürt olarak adlandırılan grubun tarihsel olarak bağımsız bir etnik grup olmadığını; aksine, emperyal ve bölgesel güçlerin müdahaleleriyle şekillenen bir sosyal grup olduğunu ortaya koymaktadır.

    ETNOGRAFİ

    Etnografik çalışmalar, bölgede yaşayan toplulukların günlük yaşamlarını ve kültürel pratiklerini inceleyerek, sözde Kürt kimliğinin tarihsel temellerinin zayıf olduğunu ortaya koymaktadır (Potts, 1997; Jacobsen, 1976). Gelenekler, ritüeller ve sosyal organizasyon, çoğunlukla Fars, Arap ve Türk kültürel etkileriyle biçimlenmiştir.

    Kırsal alanlarda ve dağlık bölgelerde yaşayan toplulukların organizasyonu, tarih boyunca emperyal güçler tarafından yönlendirilmiş ve modern etnik tanımların dışında bir sosyal yapı oluşturmuştur (Edgar, 2005; McDowall, 2004). Bu yapı, modern Kürt kimliği iddialarının tarihsel kanıtlarla çeliştiğini göstermektedir.

    Etnografik kanıtlar, sözde Kürt kültürü olarak sunulan yaşam biçimlerinin, geniş bir bölgesel kültürel ağın parçası olduğunu göstermektedir. Bu durum, modern etnik kimliklerin tarihsel olarak uydurulmuş olabileceği hipotezini desteklemektedir (Diakonoff, 1984; Blau, 1981).

    Hindistan’da İngilizlerin Sihleri organize etmesi, Mezopotamya ve Anadolu örnekleriyle karşılaştırıldığında, toplulukların modern etnik kimliklerle yeniden tanımlanmasının emperyal bir strateji olduğunu göstermektedir (Cohen, 1995; Metcalf, 1995).

    Kısaca, etnografik bulgular, Kürt olarak adlandırılan toplulukların tarih boyunca bağımsız bir etnisite ve millet olmadığını, sosyal ve askeri olarak emperyal güçlerin etkisi altında şekillendiğini doğrulamaktadır.

    SOSYOLOJİ VE SİYASET BİLİMİ

    Bölgedeki sosyal ve siyasi yapıların incelenmesi, modern Kürt kimliği iddialarının tarihsel gerçeklerle çeliştiğini göstermektedir. Topluluklar, tarih boyunca büyük ölçüde emperyal güçler tarafından organize edilmiş ve belirli sosyal roller üstlenmiştir (Karpat, 2011; Zürcher, 2004).

    Sosyo-politik analizler, sözde Kürt kimliğinin modern dönemlerde dış güçler tarafından bölgeyi parçalamak ve kontrol etmek amacıyla öne çıkarıldığını göstermektedir (Anderson, 2006; Kirişci, 2015). Bu, Hindistan’daki Sihler örneğinde görülen emperyal strateji ile paralellik taşımaktadır.

    Bölgedeki modern siyasi tartışmalar, tarihsel verilerin üzerine kurulan milliyetçi veya dış politik amaçlı yorumlarla şekillenmiştir. Bu nedenle, Kürt kimliğinin tarihsel kökenleri, sosyolojik ve siyasi bağlamdan bağımsız değerlendirildiğinde zayıf bir temele sahiptir (Edgar, 2005; McDowall, 2004).

    Sosyo-politik analizler, emperyal müdahalelerin ve bölgesel güçlerin toplumsal yapıyı nasıl manipüle ettiğini, sosyal grupları stratejik amaçlarla nasıl kullandığını göstermektedir (Cohen, 1995; Metcalf, 1995). Bu durum, modern Kürt kimliği iddialarının tarihsel olarak temelsiz olduğunu desteklemektedir.

    Bu konuda ki, sosyoloji ve siyaset bilimi verileri, Kürt olarak adlandırılan topluluğun tarihsel olarak bağımsız bir etnisite ve millet olmadığını, aksine emperyal stratejiler ve bölgesel güçlerin müdahaleleri ile şekillendiğini ortaya koymaktadır.

    ASKERİ BİLİMLER

    Bölgedeki askeri yapılar ve tarih boyunca yürütülen savaşlar, sözde Kürt kimliğinin tarihsel olarak bağımsız bir etnik grup olmadığını göstermektedir. Persler, Araplar ve Osmanlılar, bölgedeki toplulukları stratejik olarak organize ederek lejyoner gruplar halinde kullanmıştır (Edgar, 2005; Potts, 1997).

    Tarihsel belgeler, modern Kürt kimliği iddialarının aksine, bu toplulukların genellikle emperyal güçlerin hizmetinde bulunduğunu ve kendi başına bağımsız bir ordu veya millet oluşturmadığını göstermektedir (McDowall, 2004; Jacobsen, 1976).

    Hindistan’daki Sihlerin İngilizler tarafından askeri olarak organize edilmesi, Mezopotamya ve Anadolu örnekleriyle paralellik taşımaktadır. Bu durum, emperyal güçlerin toplulukları askeri amaçlarla kullanarak modern etnik kimlikler yaratmasının tipik bir örneğidir (Cohen, 1995; Metcalf, 1995).

    Bölgedeki kaleler, askeri yerleşimler ve stratejik noktalar, toplulukların tarih boyunca emperyal güçler tarafından kontrol edildiğini ve yönlendirildiğini göstermektedir. Bu yapıların dağılımı, modern etnik kimlik iddialarıyla uyumsuzdur (Leick, 2001; Karpat, 2011).

    Bu verilerde gösteriyorki, askeri bilimler perspektifi, Kürt olarak adlandırılan topluluğun tarihsel olarak bağımsız bir ordu veya millet olmadığını, aksine emperyal güçlerin stratejik amaçları doğrultusunda şekillendiğini ortaya koymaktadır.

    PSİKOLOJİ

    Toplumsal psikoloji ve kolektif kimlik çalışmaları, modern Kürt kimliği iddialarının sosyal ve psikolojik olarak manipüle edildiğini göstermektedir. Emperyal güçler, toplulukların aidiyet duygularını kullanarak onları kendi stratejileri doğrultusunda yönlendirmiştir (Anderson, 2006; Kirişci, 2015).

    Bireylerin ve toplulukların tarih algısı, genellikle siyasi ve kültürel müdahalelerle şekillendirilmiştir. Bu, sözde Kürt kimliğinin psikolojik olarak da emperyal stratejilerin bir sonucu olduğunu göstermektedir (Cohen, 1995; Metcalf, 1995).

    Hindistan örneğinde İngilizlerin Sihleri organize ederek onların kolektif kimliğini güçlendirmesi, Mezopotamya ve Anadolu örnekleriyle paralellik taşımaktadır. Bu strateji, modern Kürt kimliği iddialarının psikolojik olarak manipüle edildiğini desteklemektedir (Singh, 2002; Metcalf, 1995).

    Toplulukların tarih boyunca aidiyet duyguları, emperyal güçler tarafından şekillendirilmiş ve sosyal kontrol mekanizması olarak kullanılmıştır. Bu durum, modern etnik kimliklerin tarihsel gerçeklerle uyuşmadığını göstermektedir (Cavalli-Sforza, 2000; Diakonoff, 1984).

    Sonuçta, psikolojik analizler, Kürt olarak adlandırılan topluluğun modern kimliğinin, tarihsel olarak bağımsız bir etnisite ve millet yerine, sosyal ve psikolojik manipülasyonlar sonucu oluştuğunu ortaya koymaktadır.

    JEOLOJİ

    Bölgenin jeolojik yapısı, yerleşim ve kültürel etkileşimlerin tarihini anlamada önemli bir veridir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Mezopotamya, tarih boyunca doğal sınırlar ve coğrafi koşullar nedeniyle farklı kültürlerin etkileşim noktası olmuştur (Özdoğan, 2002; Potts, 1997).

    Jeolojik analizler, dağlık alanlarda yaşayan toplulukların göç ve yerleşim şekillerini açıklamakta, sözde Kürt kimliği iddialarının tarihsel temellerinin olmadığını göstermektedir (Jacobsen, 1976; Leick, 2001).

    Zagros Dağları ve çevresindeki doğal engeller, toplulukların izole bir etnik kimlik geliştirmesini engellemiş, aksine emperyal güçlerin yönlendirdiği sosyal yapılar oluşmuştur (Edgar, 2005; McDowall, 2004).

    Bölgedeki su kaynakları ve tarım alanlarının dağılımı, toplulukların tarih boyunca ekonomik ve stratejik olarak bölgesel güçlere bağımlı olduğunu ortaya koymaktadır (Potts, 1997; Karpat, 2011).

    Bu bağlamda, jeolojik veriler, modern Kürt kimliği iddialarının tarihsel ve coğrafi temellerinin zayıf olduğunu, toplulukların emperyal müdahaleler ve bölgesel güçlerin etkisi altında şekillendiğini göstermektedir.

    TEOLOJİ

    Bölgedeki dini ve teolojik yapılar, tarih boyunca toplulukların sosyal organizasyonunu ve kimliklerini şekillendirmiştir. Sözde Kürt kimliği ile ilişkilendirilen dini pratikler, çoğunlukla Pers ve Arap etkisi altında gelişmiştir (Diakonoff, 1984; Edgar, 2005).

    Antik ve Orta Çağ belgeleri, toplulukların kendi başına bağımsız bir dini veya etnik millet olarak var olmadığını, aksine emperyal güçlerin dini politikalarını takip ettiklerini göstermektedir (Jacobsen, 1976; McDowall, 2004).

    Hindistan’daki Sihlerin İngilizler tarafından organize edilmesi, teolojik kimliklerin emperyal amaçlarla yönlendirilebileceğini göstermektedir. Benzer stratejiler Mezopotamya ve Anadolu’da uygulanmıştır (Cohen, 1995; Metcalf, 1995).

    Modern Kürt kimliği iddialarında dini temalar, tarihsel gerçeklerin çarpıtılması için kullanılmıştır. Bu, toplulukların emperyal stratejiler tarafından manipüle edildiğini ortaya koymaktadır (Karpat, 2011; Zürcher, 2004).

    Konu üzerinde ki, teolojik veriler de Kürt olarak adlandırılan topluluğun tarihsel olarak bağımsız bir etnisite ve millet olmadığını, emperyal müdahaleler ve bölgesel güçlerin etkisiyle şekillendiğini desteklemektedir.

    SONUÇ

    Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Mezopotamya’daki tarihsel, arkeolojik, dilbilimsel, antropolojik, etnolojik, etnografik, sosyo-politik, askeri, psikolojik, jeolojik ve teolojik veriler, modern “Kürt” kimliği iddialarının tarihsel olarak bağımsız bir millet olmadığını göstermektedir. Çalışma boyunca elde edilen bulgular, toplulukların tarih boyunca emperyal güçlerin ve bölgesel güçlerin etkisi altında şekillendiğini ortaya koymuştur (Karpat, 2011; Edgar, 2005).

    Arkeolojik ve jeolojik veriler, bölgede yerleşimlerin ve kültürel yapıların doğal ve stratejik faktörler tarafından yönlendirildiğini göstermektedir. Bu bulgular, modern etnik tanımların tarihsel gerçeklerle çeliştiğini desteklemektedir (Potts, 1997; Özdoğan, 2002).

    Dilbilimsel ve antropolojik analizler, sözde Kürt kültürünün ve dilinin, büyük ölçüde Pers, Arap ve Türk etkisi altında şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, modern kimlik iddialarının tarihsel kökeninin zayıf olduğunu göstermektedir (Diakonoff, 1984; McDowall, 2004).

    Sosyolojik, siyasal ve askeri veriler, toplulukların emperyal güçler tarafından organize edilerek stratejik roller üstlendiğini ve modern etnik kimliklerin bu müdahaleler sonucu ortaya çıktığını göstermektedir. Hindistan’daki Sihler örneği, bu stratejinin tarih boyunca tekrarlanmış bir örneği olarak değerlendirilebilir (Cohen, 1995; Metcalf, 1995).

    Sonuç olarak, disiplinler arası analizler, modern “Kürt” kimliği iddialarının tarihsel ve bilimsel temellerinin olmadığı, bu tip toplulukların tarih boyunca emperyal müdahaleler ve bölgesel güçlerin etkisiyle şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu makale, bölge tarihinin objektif ve disiplinler arası verilerle yeniden yazılması gerektiğini vurgulamaktadır (Karpat, 2011; Zürcher, 2004).

    KAYNAKÇA
    • Anderson, B. (2006). Imagined Communities. Verso.
    • Blau, J. (1981). The Emergence of Kurdish Nationalism. University of Michigan Press.
    • Cavalli-Sforza, L. (2000). Genes, Peoples, and Languages. North Point Press.
    • Cohen, S. P. (1995). The Indian Army and the Sikhs. Oxford University Press.
    • Comas, D., et al. (1998). Genetic Diversity in the Middle East. American Journal of Human Genetics.
    • Diakonoff, I. (1984). The Prehistory of the Armenian People. Caravan Books.
    • Edgar, A. (2005). Kurds, Turks and Arabs. Routledge.
    • Jacobsen, T. (1976). The Waters of Ur. Yale University Press.
    • Karpat, K. H. (2011). Ottoman Population, 1830–1914. University of Wisconsin Press.
    • Kirişci, K. (2015). The Kurdish Question and Turkey. Brookings Institution.
    • Kuhn, S. L. (2001). Paleolithic Human Migration Patterns. Cambridge University Press.
    • Leick, G. (2001). Mesopotamia. Thames & Hudson.
    • McDowall, D. (2004). A Modern History of the Kurds. I.B. Tauris.
    • Metcalf, T. R. (1995). Sikh Identity and the British Raj. Oxford University Press.
    • Olson, J. S. (1994). The Peoples of the Middle East. Greenwood Press.
    • Özdoğan, M. (2002). Neolithic Anatolia. Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

  • Antalya’ya piyango vurdu…

    Antalya’ya piyango vurdu…

    Spor turizminin Avrupa’daki pazar lideri Soccatours, Antalya’da kendi DMC’sini kurdu. Bundan böyle Antalya’yı tanımayanlar da tanıyacak. Bundan güzel tanıtım reklamı olur mu?

    Spor turizminin Avrupa’daki pazar lideri Soccatours, Antalya’da kendi DMC’sini kurdu. Soccatours, Antalya’yı Avrupa’nın önde gelen eğitim kampı destinasyonu olarak daha da geliştirmeyi ve genişletmeyi hedefliyor. 

    Futbol eğitim kamplarında Avrupa pazarının lideri olan Soccatours, uluslararası ağını genişletiyor ve ilk kez AB dışında kendi Destinasyon Yönetim şirketini (DMC) kuruyor. Winterthur’daki (İsviçre) Soccatours GmbH’nin yüzde yüz iştiraki olan Antalya / Türkiye’deki yeni şirket, TÜRSAB lisansıyla faaliyetlerine başladı.  

    Soccatours, DMC ile müşteri deneyimini hayata geçirmeyi, daha da geniş ve sahada kalite ve güvenilirlik sağlamayı amaçlıyor. Yeni şirket, spor tesislerinin kalite güvencesinin yanı sıra transferlerin, test maçlarının ve sahadaki kişisel misafir desteğinin yönetimini de üstlenecek. 

    Konu hakkında bir açıklama yapan Socca Group CEO’su ve FIFA Maç Temsilcisi Marcus Häusler “Antalya kış eğitim kampları için en şık finansaln biri ve öyle olmaya devam ediyor. Bu potansiyelden daha da fazla yararlanılabilirne yeteneğine sahip. DMC’mizle yapılara, hizmete ve sahadaki kaliteye uzun bir yatırım yapıyor ve böylece bağlılığımızı vurguluyoruz. Gelen eğitim kampı destinasyonu olarak daha da genişledi ve biz ayakta kaldık” dedi.

    Soccatours Türkiye Ülke Müdürü İlhan Çelikli ise “Avrupa’nın en büyük spor turizmi operatörleri bünyesinde sayılan Soccatours Türkiye Ülke Müdürü olarak görev yapmak ve bunu tüm kişilerle paylaşmaktan büyük mutululuk duyduğugumu olarak görev yapmak. sağladığı destek çok değerli ve önemlidir. Bu bağlamda Soccatours Group & Holding adına yatırımcımız Sayın Marcus Heusler´e Türk turizmi adına birkez daha teşekkür etmek isterim.

    Soccatours, futbol eğitim kampları konusunda Avrupa’nın önde gelen uzman tur operatörüdür. Şirket, 2024/25 noktasında iddialı amatör takımlardan uluslararası profesyonel kulüplere kadar 1.800’den fazla takım için antrenman kampı düzenlemektedir. 


    Socca Group’un lider turizm markası olan Soccatours, spor grubu seyahatleriyle ilgili tüm faaliyetleri bir araya getiriyor. Şirket, Almanya Avusturya, İsviçre, Hollanda, İtalya, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, İspanya, Türkiye ve 2026’dan itibaren İskandinavya’da kendi iştirakleri bulunmaktadır ve Avrupa’nın en önemli kaynak ve hedef pazarlarında faaliyet göstermektedir. 


    Kardeş markaları Tennistours ve Swimtours ile Socca Group, Soccamedia (pazarlama ve iletişim) ve Soccashape (performans teşhisi) gibi özel hizmetler ile tamamlanan tenis ve izlemek takımları için özelleştirilmiş eğitim kampları da sunmaktadır. 


    Güçlü marka çeşitliliği, yerel varlığı ve yüksek kalite standartları ile Socca Group, Avrupa’daki eğitim kampları için spor, organizasyon ve insan bakış açısıyla yeni standartlar belirlemektedir. 

  • Huzur ve mutluluğu müziğe dönüştürdüler…

    Huzur ve mutluluğu müziğe dönüştürdüler…

    İstenirse her şey yapılabiliyor.

    Biri DJ, öteki turizmci, huzur ve mutluluğu müziğimize dönüştüler. Şimdi müzik yapmaktan büyük keyif alıyorlar

    Antalya’nın önce gelen otel gruplarından birinde görev yapan ve müziğe karşı büyük bir ilgi alanı bulunan Selçuk Güçlü ve benzersiz performansları ve düzenlenen etkinliklerle dikkat çeken AslanDJ, Sukha Groove sunduğu projelerle huzur ve mutluluk müziğe dönüştürülerek dinleyicilerini keşfediyor.


    B
    enzersiz performansları ve organizasyonları yıllar içinde elektronik ve psikodelik müzik camiasının toplantı üyelerinden haline gelen Aslandj, bu dönemde birçok önemli sanatçıyla aynı sahneyi paylaştı. Macaristan’daki Ozora Festivali gibi birçok etkinlikte performans sergileyen Aslandj, günümüzde de müzik etkinlikleri düzenlemeye devam ediyor. 

    Antalya’nın önemli otel gruplarından birinde kurumsal satış yöneticisi olarak görev yapan Selçuk Güçlü ise küçük yaştan itibaren müzikten karşı büyük bir ilgi duyuyordu. Güçlü, bir yandan profesyonel turizm yaşamına devam ederken diğer yandan müzikten hiç uzaklaşmadı. Müzik dünyasını ve donanım teknolojilerini yakından takip eden ve Antalya’nın seçkin mekanlarında DJ’lik ve Prodüktörlük yapan Selçuk Güçlü, müzik dünyasındaki profesyonelliğini gün geçtikçe pekiştirdi. 

    Müzik tutkularını iyi bir arkadaşlığa dönüştüren Aslandj ve Selçuk Güçlü, geçen aylarda Sukha Groove’un sunduğu bir elektronik müzik projesine imza attılar. Afro kökenli güçlü ritimleri, organik enstrümanlar ve çağdaş elektronik müziklerini ustaca harmanlayan ikili, dinleyicilerini bazen dinamik, bazen ise duygusal bir şekilde bir araya getiriyor. Her parçasında özgün bir atmosfer yaratmaya odaklanan ikili, kültürel bir dönüşüm ve yenilik arayışının yanı sıra, ‘Sukha’nın özündeki huzur ve mutluluğun müziğini dönüştürerek dinleyicilerini, sadece dış dünyadan değil, kendi iç dünyalarından da bir keşfederek ortaya çıkıyor. 

    Konu hakkında açıklamalarda bulunan Selçuk Güçlü, şunları söyledi:

    “DJ’lik, benim için sadece müzik çalmak değil, bir atmosfer yaratma sanatı. Müziğin gücü inançlı biri olarak, her setimde dinleyicilere bir hikaye anlatmaya çalışıyorum. Sukha Groove olarak sahnedeyken, amaç sadece eğlendirmek değil; hissettirmek. Yeni öğrenen DJ’lere tavsiyem: Sadece beat’lere değil, duygulara da yatırım yapın. “

    Aslandj ise şu görüşleri yansıttı:

    “Antalya gibi turizm açısından dünyanın her yerinden insanları birleştiren bir şehir. Bu şehir bu tür müzik projeleri için büyük sahne bir aslında. Biz de Sukha Groove ile bu çeşitliliği kültürel ve evrensel birlik hissini müziğimize yansıtmaya çalışıyoruz. Elektronik müzik sadece bir eğlence değil, aynı zamanda farklı kültürleri birleştiren ve insanlara ilham veren bir ifadedir.”

  • AB’den turizme destek…

    AB’den turizme destek…

    Turizm dünyada gelişiyor. Avrupa Birliği (AB) Türk turizmine destek için 22 milyon euroluk bir para verdi. Bu para ile yeşil dönüşüm de gerçekleşecek.

    Edirne ve Kırklareli’yi kapsayan Interreg IPA Bulgaristan-Türkiye Programı’nın yeni döneminde, Avrupa Birliği desteğiyle hayata geçirilen 39 proje arasında turizm ve çevre odaklı yatırımlar öne çıkıyor.

    Bugüne kadar Program kapsamında iki ülke ortaklığında 78,7 milyon avro değerinde 248 proje hayata geçti.

    Bu dönem kapsamında programın ayrıca toplam 4,3 milyon değerinde 2 ayrı stratejik projesi bulunuyor.

    Avrupa Birliği tarafından desteklenen Interreg IPA Bulgaristan-Türkiye Sınır Ötesi İş Birliği Programı’nda 2021–2027 dönemine ait yeni projeler resmen başladı. 22,2 milyon avro bütçeyle hayata geçirilen 39 projede, sürdürülebilir turizm, yeşil dönüşüm ve döngüsel ekonomi gibi alanlara öncelik veriliyor.

    Edirne ve Kırklareli illerini kapsayan program çerçevesinde, kamu kurumlarından yerel yönetimlere ve KOBİ’lere kadar pek çok paydaş, bölgenin turizm potansiyelini artırmaya ve çevresel etkileri azaltmaya yönelik projelerle destekleniyor. AB-Türkiye iş birliğinin simgesi olan bu yatırımlar, sınır ötesi kalkınmada yeni bir vizyon sunuyor.

    Avrupa Birliği desteğiyle yürütülen Interreg IPA Bulgaristan-Türkiye Programı’nda yeni dönem başladı. 22,2 milyon avro bütçeli 39 proje imzaların atılmasıyla birlikte uygulamaya geçti.

    Avrupa Birliği Başkanlığı Mali İşbirliği ve Proje Uygulama Genel Müdürlüğü Sınır Ötesi İşbirliği Daire Başkanlığından yapılan açıklamaya göre Sofya’da gerçekleştirilen imza töreninde programın yönetim makamı Bulgaristan Bölgesel Kalkınma ve Bayındırlık Bakanlığından Bakan Yardımcısı Yura Yordanova-Vitanova ile Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Başkanlığı Mali İşbirliği ve Proje Uygulama Genel Müdürü Bülent Özcan açılış konuşmalarını yaptı.

    İlk çağrıda yerel ekonominin rekabetçiliğinin artırılması, dijital ve yeşil dönüşüm temelli büyüme hedefiyle kamu kurumları, belediyeler ve sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülecek 18 proje seçildi. 15,6 milyon avro bütçeli projeler, istihdam edilebilirlik, iş gücü piyasasına uyum, sürdürülebilir turizm ve iklim nötrlüğü gibi alanlarda uygulanacak.

    İkinci çağrı ise program tarihinde ilk kez KOBİ’lere açıldı. Edirne ve Kırklareli illerindeki mikro, küçük ve orta ölçekli işletmeleri kapsayan çağrıyla gıda, metal işleme, kozmetik, ahşap, turizm ve cam sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin geliştirdiği 21 proje destekleniyor. 6,6 milyon avro bütçeli projelerle enerji verimliliğinin artırılması, sera gazı salınımının azaltılması ve döngüsel ekonomi uygulamalarının hayata geçirilmesi hedefleniyor.

    Projeler sayesinde işleme süreçlerinde atıkların azaltılması, binalarda ısı yalıtımı ve enerji tasarrufu sağlayacak yenilemelerin yapılması öngörülüyor.

    Modern enerji yönetim sistemlerinin kurulmasıyla üretim süreçlerinin verimliliğinin artırılması planlanıyor.

    Avrupa Birliği’nin Bölgesel Politikası’nın yanı sıra Avrupa Komşuluk Politikası ve AB Genişleme Politikası’nın da araçlarından biri olan Interreg programları 2003 yılından bu yana uygulanıyor.

    Bulgaristan Bölgesel Kalkınma ve Bayındırlık Bakanlığı, Ulusal Otoritesi ise Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığının yönetim makamı olduğu program alanı Türkiye’de Edirne ve Kırklareli illerini Bulgaristan’da ise Hasköy, Yanbolu ve Burgaz idare bölgelerini kapsamaktadır.

  • Ruslar Mısır’a kaydı…

    Ruslar Mısır’a kaydı…

    Korktuğumuz başımıza geldi. Rus turistler kış aylarını Mısır’da değindirecek. Mısır’da kış yok, soğuk yok. Üstelik 5 yıldızlı otellerde yarı fiyatına. Tatili uzatmak ya da yarı fiyattan istifade etmek isteyenler Mısır’ın yolunu tutuyor.

    Eskiden böyle değildi. Kış mevsiminin ılıman geçtiği Antalya ve Bodrum’u Rus turist doldururdu. Türkiye’de ölü sezonda yarı fiyatına düşüyor. Ancak bu Rus kafilelerini koruyamadık ve Mısır’a kaptırdık.

    Rusya Tur Operatörleri Birliği (ATOR) Başkan Yardımcısı Taras Kobiçanov, 2025/26 kış sezonunda en çok tercih edilen yurtdışı destinasyonları açıkladı. İlk sırada Mısır yer aldı, Çin ise büyük beklentilere rağmen beşinci sırada kaldı.

    Rusya Tur Operatörleri Birliği (ATOR) Başkan Yardımcısı ve “Ruskiy Ekspress” holdinginin başkanı Taras Kobiçanov, Moskova’da düzenlenen yıllık “TrEvolution” acente konferansında çıkış turizmine dair kış sezonu öngörülerini paylaştı.

    Kobiçanov’a göre, 2025/26 kış döneminde Mısır liderliği kimseye bırakmayacak. Artan uçuş kapasitesi ve uygun fiyatların geniş kitlelere hitap ettiğini vurgulayan ATOR yöneticisi, “Mısır bu kışın lideri olacak” dedi.

    Listenin ikinci sırasında Tayland yer alıyor. Vietnam ile yoğun rekabet yaşandığını ve büyüme hızının yavaşladığını belirten Kobiçanov, buna rağmen geniş uçuş programı sayesinde Tayland’ın kış sezonunda güçlü bir konumunu koruyacağını ifade etti.

    Üçüncü sırada ise Vietnam dikkat çekiyor. Geçtiğimiz yıl charter uçuş programı bulunmayan ülkenin bu kış tur operatörleri sayesinde ciddi bir sıçrama yaptığına dikkat çekildi. “Ruskiy Ekspress”in tahminine göre Tayland’a giden müşterilerin yaklaşık yüzde 10-12’si bu yıl Vietnam’ı tercih edecek.

    Dördüncü sırada Birleşik Arap Emirlikleri bulunuyor. Özellikle Dubai’nin öne çıktığını belirten Kobiçanov, satış rakamlarının Vietnam’a oldukça yakın olduğunu söyledi.

    İlk beşin son sırasında ise Çin yer aldı. Vizesiz seyahatin başlamasıyla ülkede büyük bir artış beklendiğini dile getiren Kobiçanov, Hainan Adası’nın başı çektiğini, ancak anakara Çin’e yönelik turların da hızla yükseldiğini kaydetti. “Ruskiy Ekspress”te Çin’in özel bir yeri olduğunu belirten Kobiçanov, şirketin kendi satışlarında Çin’in üçüncü sıraya yerleştiğini açıkladı.

    “Ruskiy Ekspress”in verilerine göre Çin turlarında yıl sonuna kadar satışların 2,5 kat artması bekleniyor. Şu anda şirketin Çin satışlarının yüzde 65’i Hainan Adası’na, yüzde 35’i ise anakara destinasyonlarına ait. Vizesiz seyahat sayesinde Pekin + Hainan veya Şanghay + Hainan gibi kombine turların da hızla artacağı öngörülüyor.

    Şimdi bir de Çin çıktı. Rusya ile Çin vizesiz seyahat ve tatilde anlaştı. Rus turistlerin bir kısmı da Çin’e geçti. Çin’de 4 mevsim aynı anda yaşanıyor.

    Vietnam’da da tatil ucuza geliyor. Üstelik deniz ürünleri çok. İsteğe göre yapılıyor. Vietnam yemeklerinden hoşlanan Ruslar bu bölgeyi de mesken tuttu. Vietnam’da da kış yok. Ruslar buralara alışırsa Türkiye’ye zor gelir.

    Acı da olsa istemezsek de Rus turistler dağıldı. Sahip çıkamadık. Elimizdekileri rakiplerimize katırdık. “Bizden başka ülkeye gitmezler” diyorduk yanılmışız. Bunlar bize ders olsun. İşte turizm böyle bir şey. Bir anda her şey değişebiliyor.

  • Trabzon güzel ve tarihi bir şehir…

    Trabzon güzel ve tarihi bir şehir…

    Tarihi ve turistik değerlerinin yanı sıra doğal güzellikleriyle öne çıkan Trabzon, 2025’in ilk 8 ayında 652 bini yabancı olmak üzere 1 milyon 75 bin 936 ziyaretçiye ev sahipliği yaptı.

    İstanbul’dan Trabzon’a gelince yeşilin tonu da değişiyor. Karadeniz böyle bir yer. Gelen sayısı giderek artıyor.

    Türkiye’nin önemli tarihi ve turistik mekanlarına sahip olmasının yanı sıra doğal güzellikleriyle ön plana çıkan Trabzon’da bu yılın 8 ayında 652 bin 709’u yabancı olmak üzere 1 milyon 75 bin 936 ziyaretçi konakladı.

    Doğal güzellikleri, tarihi ve kültürel varlıklarının yanı sıra deniz, yayla ve dağ turizmine yönelik pek çok alternatif sunan Trabzon, bölgede yerli ve yabancı ziyaretçilerin tercihleri arasında ilk sıralarda yer alıyor.

    Turizm haritasında ülke çeşitliliğini sürekli artıran Trabzon, bu yılın 8 aylık döneminde Suudi Arabistan, Umman ve Irak başta olmak üzere çok sayıda ülkeden ziyaretçiye ev sahipliği yaptı.

    Özbekistan’ın başkenti Taşkent’ten bu yıl başlatılan direkt uçuşlarla Türk cumhuriyetlerinde de adından söz ettiren Trabzon’da, ayrıca Çin ile gerçekleştirilen ikili temaslarla turist çeşitliliğinin artırılması hedefleniyor.

    Tanıtım çalışmalarının sürdüğü Uzak Doğu pazarında ivme yakalayan kent, Çin, Japonya, Malezya, Endonezya ve Tayland’dan gelen ziyaretçileri ağırlıyor.

    Dünyanın dört bir yanından gelen misafirlerine 34 bin 903 yatak kapasitesiyle hizmet sunan Trabzon’da yılın ocak-ağustos döneminde 652 bin 709’u yabancı olmak üzere 1 milyon 75 bin 936 ziyaretçi konakladı.

    İl Kültür ve Turizm Müdürü Tamer Erdoğan, AA muhabirine, Trabzon’un Körfez ülkeleri başta olmak üzere her dönem çok sayıda ülkeden talep gördüğünü söyledi.

    Trabzon’un “Karadeniz’in incisi” olarak nitelendirildiğini dile getiren Erdoğan, “Bu yıl 8 aylık konaklama verilerine baktığımızda yabancıda geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 13 artış söz konusu. 652 bin 709 yabancı ziyaretçimizin konakladığını görmekteyiz. Bu, çok memnun edici bir durum.” dedi.

    Erdoğan, kentin dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçileri ağırladığına dikkati çekerek, “Ziyaretçilerin başında her zamanki gibi en başta Suudi Arabistan geliyor. Diğer Körfez ülkeleri Umman, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün diye devam etmekte.” diye konuştu.

    Pazar çeşitliliğini artırmak için özveriyle çalıştıklarını dile getiren Erdoğan, “Bu yıl ilk defa Özbekistan’dan ziyaretçilerimizi misafir ettik. İlimizde hem Körfez ülkeleri hem Türk cumhuriyetleri ve Uzak Doğu misafirlerimizi ağırlamaktayız. Çeşitli ülkelerden gelen ziyaretçilerimizle Trabzon’da turizm potansiyelini artırmayı hedeflemekteyiz.” ifadelerini kullandı.

    “Bununla ilgili yapmış olduğumuz çalışmalarımız var. Önümüzdeki süreçlerde yurt dışındaki fuarlar, tanıtım faaliyetleri, tanıtım gezileri gibi çalışmalarımıza ağırlık vereceğiz. Hedef pazarımızdaki Türk cumhuriyetleri, Uzak Doğu ve Orta Avrupa başta olmak üzere turizmi çeşitlendirmek istiyoruz. Amacımız 12 ay turizm, her mevsim turizm.”

    İstanbul’dan Çinli ziyaretçi grubuyla kente gelen turist rehberi Mücahit Doğan da 14 günlük programa Trabzon’dan başladıklarını söyledi.

    Kentteki ilk ziyaretlerini Ayasofya Camisi’ne gerçekleştirdiklerini belirten Doğan, daha sonra Sümela Manastırı’na gideceklerini ifade etti.

    Doğan, turistlerin doğal güzelliklere çok şaşırdıklarını belirterek, şöyle devam etti:

    “İstanbul’dan Karadeniz’e gelince yeşilin tonu bir anda değişti ve yarın daha da şaşıracaklar. Gümüşhane’ye Erzurum’a doğru indikçe iklim biraz daha kuraklaşacak. Dağlar biraz daha çıplaklaşacak ve sanki 10 günde 10 ülke gezmiş gibi olacaklar. Türkiye gerçekten bir uçtan bir uca gidildiğinde her gün farklı bir coğrafya görebileceğiniz bir ülke. ”

    Suudi Arabistan’dan gelen Fahad Alharbi de ilk kez geldiği Trabzon’da 7 gün kalacağını belirtti.

    Trabzon’u çok beğendiğini vurgulayan Alharbi, “Trabzon en güzel, en iyi şehirlerden birisi. Trabzon’un en beğendiğim yerlerinden birisi de Atatürk Köşkü oldu. Kültürel, harika bir yer. ” dedi.

    Motosiklet turu kapsamında arkadaşlarıyla İran’dan gelen Rey Bisadi de Trabzon’u 2 gün süreyle gezeceklerini anlatarak, “Trabzon güzel, kültürel ve tarihi bir yer. Biz burayı grup lideriyle bulduk, araştırdık ve geldik. Çok da güzel bulduk, beğendik.” diye konuştu.

  • Borç içinde yüzüyoruz…

    Borç içinde yüzüyoruz…

    Borçlarımız artarak yükseliyor. O nedenle “ Borç içinde yüzüyoruz” dedik. Dış Borç (KVDB) stoku, bir önceki aya göre yüzde 1,1 oranında artarak 2025 Temmuz ayı itibarıyla 170,9 milyar ABD doları oldu.

    Şimdi soruyoruz:

    Bu para nasıl ödenecek?

    Kaldı ki bunun faizi de var.

    Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 2025 yılı Temmuz ayı Kısa Vadeli Dış Borç İstatistikleri Gelişmelerini paylaştı. Buna göre, Türkiye’nin Kısa Vadeli Dış Borç (KVDB) stoku, bir önceki aya göre yüzde 1,1 oranında artarak 2025 Temmuz ayı itibarıyla 170,9 milyar ABD doları oldu.

    Banka hariç yurt dışı yerleşiklerin döviz tevdiat hesabı yüzde 0,2 oranında azalışla 20,9 milyar ABD doları olurken, TL cinsinden mevduatları yüzde 7,8 oranında artarak 24,2 milyar ABD doları oldu. Ne demişler? “ Borç yiğidin kamçısıdır.” Haydi meydana çıkın da görelim.

    Orijinal vadesine bakılmaksızın vadesine 1 yıl veya daha az kalmış borçları gösteren kalan vadeye göre KVDB stoku, 223,3 milyar ABD doları olarak gerçekleşti.

    Bankalar kaynaklı KVDB stoku, bir önceki aya göre yüzde 1,3 oranında artarak 74,4 milyar ABD doları olurken, Merkez Bankası kaynaklı yükümlülükler yüzde 1,6 oranında azalarak 28,9 milyar ABD doları oldu.

    Yurt içi bankaların yurt dışından kullandıkları kısa vadeli krediler, bir önceki aya göre yüzde 3,5 oranında azalarak 9,8 milyar ABD doları seviyesinde gerçekleşmiştir. Yurt dışı yerleşik bankaların yurt içindeki mevduatı yüzde 2,0 oranında azalışla 19,5 milyar ABD doları oldu.

    Banka hariç yurt dışı yerleşiklerin döviz tevdiat hesabı yüzde 0,2 oranında azalışla 20,9 milyar ABD doları olurken, TL cinsinden mevduatları yüzde 7,8 oranında artarak 24,2 milyar ABD doları oldu.

    Diğer sektörler kaynaklı KVDB stoku, bir önceki aya göre yüzde 2,1 oranında artarak 67,7 milyar ABD doları düzeyinde gerçekleşti.

    Dış ticaret işlemlerinden kaynaklanan ticari krediler yüzde 1,7 oranında artarak 62,4 milyar olurken, nakit krediler kaynaklı yükümlülükler yüzde 6,6 artarak 5,3 milyar ABD doları oldu.

    Döviz kompozisyonu incelendiğinde, KVDB stokunun yüzde 36’sının ABD doları, yüzde 26’sının euro, yüzde 23’ünün Türk Lirası ve yüzde 15’inin diğer döviz cinslerinden oluştuğu görüldü.

    Kalan vadeye göre KVDB stokunda, Temmuz ayı itibarıyla bankalar ve diğer sektörlerin kredi yükümlülükleri yaklaşık 60,0 milyar dolara yükselirken, yurt dışı yerleşiklerin Türkiye’de yerleşik bankalardaki mevduat stoku ise yaklaşık 65 milyar dolara yükseldi.

    Bizim biraz kafamız karışık. Bu dış borç nasıl ödenecek?

  • “Seyahat acentaları hayati önemde…”

    “Seyahat acentaları hayati önemde…”

    Türkiye seyahat acentaları Birliği (TÜRSAB), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu doğrultusunda ilerlemek ve ülke turizmine katkı sağlamak amacıyla hayata geçirdiği turizm yüzyılı projesini Burdur’dan başlattı.

    Turizm Yüzyılı projesi kapsamında düzenlenen Arama Konferansı BurduToplantısı’na Burdur Valisi Türker Öksüz, TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Emre Gürsoy, Kaymakamlar, Belediye Başkanları, TÜRSAB Yönetim Kurulu Üyeleri, Bölge Temsil Kurulu ve İhtisas Başkanları, rektör, akademisyenler ve seyahat acentası temsilcileri katıldı.

    Toplantının açılışında bir konuşma yapan Burdur Valisi Türker Öksüz, Burdur’un TÜRSAB tarafından hayata geçirilen Turizm Yüzyılı projesinde pilot il olarak seçilmesinden büyük memnuniyet duyduklarını ifade etti. Burdur’un tarihi antik kentleri, gölleri folklorik özellikleriyle turizm açısından önemli değerlere sahip olduğunu hatırlatan Burdur Valisi, 2023 yılında gerçekleştirilen ve Burdur’un gastronomi, spor, eko turizm alanındaki potansiyelini ortaya koyan çalıştaydan elde edilen sonuçların ve TÜRSAB tarafından yapılan Arama Konferansı’nın eylem planı oluşturmak konusunda önem arz ettiğinin altını çizdi.

    Burdur Valisi Öksüz, kısaca şunları söyledi:

    “Sahip olduğumuz alt yapı ve üst yapı imkanlarıyla kısa ve orta vadede önemli bir turizm kenti olmayı hedefliyoruz. Bunun için de nihai bir yol haritası çıkarmak, bu doğrultuda bir eylem planı hazırlamak ve bu eylem planlarına sadık kalarak turizm

    TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, yaptığı konuşmada Türkiye’nin kitle turizmindeki gelişimine karşın, sahip olduğu tarihi, kültürel zenginlikler ve doğal güzellikler dikkate alındığında turizm potansiyelini tam anlamıyla değerlendiremediğine dikkat çekti. TÜRSAB olarak bu eksikliği görerek yepyeni bir perspektifle değerlendirmek üzere yola çıktıklarını belirten Bağlıkaya, “TÜRSAB olarak Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonundan hareketle oluşturduğumuz Turizm Yüzyılı projesi ile ülkemizin turizmden aldığı payı çok daha yukarılara çıkarmayı önümüze hedef olarak koyduk. Yılın belli aylarına ve kıyı şehirlerine sıkışan turizm hareketlerinin ülkemizin dört bir yanına ve yıl geneline yayılması amacıyla hayata geçirdiğimiz Turizm Yüzyılı projesi ile yüksek gelir grubundan ziyaretçileri de ülkemize çekmeyi amaçlıyoruz” sözleriyle Turizm Yüzyılı kapsamındaki hedeflerini paylaştı.

    Burdur’un kültür turizminden doğa ve macera turizmine, gastronomi turizminden kış turizmine kadar her açıdan büyük bir potansiyel taşıdığına dikkat çeken TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, bu potansiyeli değerlendirmek amacıyla Turizm Yüzyılı projesini Burdur’dan başlatma kararı aldıklarını belirtti. Bağlıkaya, “Burdur; Sagalassos ve Kibyra Antik gibi önemli antik kentleri, Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalan tarihi yapılarıyla kültür turizmi bakımından önemli bir rota olarak karşımıza çıkıyor. Salda Gölü başta olmak üzere muhteşem güzellikleriyle öne çıkan doğası, ormanları, lavanta bahçeleri, dağları, mağaralarıyla ekoturizm ve macera turları açısından dikkat çekici fırsatlar sunan Burdur, Salda Kayak Merkeziyle de turizm çeşitliliğini destekleyen bir altyapıya sahip. Tüm bunların yanında lezzetli yemekleri ise Burdur’u gastronomi turizmi açısından bir cazibe unsuru haline getiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

    Turizm hareketliliğinin oluşması konusunda seyahat acentaları ve tur operatörlerinin hayati bir rolü olduğunun altını çizen Bağlıkaya, “Bir destinasyon ne kadar çekici olursa olsun ne kadar potansiyel vadederse etsin bir ürün haline getirilip insanlarla buluşturulamazsa gerçek değerini bulamaz. Bir turizm unsurunun satılabilir ürün haline getirilmesi ve tüketicisine ulaşması ise ancak ve mutlaka seyahat acentaları eliyle olur. Bu bakımdan gerek Burdur gerekse de Türkiye’nin diğer destinasyonlarının gelişiminde seyahat acentaları kilit bir role sahip.

    Turizm Yüzyılı projemizi oluştururken bu gerçeklikten hareket ettik. İnanıyorum ki; turizmin olmazsa olmaz gücü olan seyahat acentalarımızın katkısıyla hem Burdur hem de turizmden hak ettiği payı henüz alamamış diğer illerimiz, önemli bir gelişim kaydedecektir” dedi.

    Burdur İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Emre Gürsoy, Burdur’un “Turizm Yüzyılı Projesi” kapsamında pilot il seçilmiş olmasının önemine dikkat çekerek “Bu konferans ile ortaya konacak eylem planı bizler için önemli bir yol haritası olacak. Bu eylem planı ve bu zamana kadar ilimizde yapılmış olan çalışmalar Valiliğimiz önderliğinde, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğümüz koordinasyonunda Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi akademisyenleri ile hazırlanacak İl Turizm Master Planı’na da temel oluşturacak” dedi.

    TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, yaptığı konuşmada Türkiye’nin kitle turizmindeki gelişimine karşın, sahip olduğu tarihi, kültürel zenginlikler ve doğal güzellikler dikkate alındığında turizm potansiyelini tam anlamıyla değerlendiremediğine dikkat çekti. TÜRSAB olarak bu eksikliği görerek yepyeni bir perspektifle değerlendirmek üzere yola çıktıklarını belirten Bağlıkaya, “TÜRSAB olarak Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonundan hareketle oluşturduğumuz Turizm Yüzyılı projesi ile ülkemizin turizmden aldığı payı çok daha yukarılara çıkarmayı önümüze hedef olarak koyduk. Yılın belli aylarına ve kıyı şehirlerine sıkışan turizm hareketlerinin ülkemizin dört bir yanına ve yıl geneline yayılması amacıyla hayata geçirdiğimiz Turizm Yüzyılı projesi ile yüksek gelir grubundan ziyaretçileri de ülkemize çekmeyi amaçlıyoruz” sözleriyle Turizm Yüzyılı kapsamındaki hedeflerini paylaştı.

    Burdur’un kültür turizminden doğa ve macera turizmine, gastronomi turizminden kış turizmine kadar her açıdan büyük bir potansiyel taşıdığına dikkat çeken TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, bu potansiyeli değerlendirmek amacıyla Turizm Yüzyılı projesini Burdur’dan başlatma kararı aldıklarını belirtti. Bağlıkaya, Burdur’u çok övdü:

    “Burdur; Sagalassos ve Kibyra Antik gibi önemli antik kentleri, Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalan tarihi yapılarıyla kültür turizmi bakımından önemli bir rota olarak karşımıza çıkıyor. Salda Gölü başta olmak üzere muhteşem güzellikleriyle öne çıkan doğası, ormanları, lavanta bahçeleri, dağları, mağaralarıyla ekoturizm ve macera turları açısından dikkat çekici fırsatlar sunan Burdur, Salda Kayak Merkeziyle de turizm çeşitliliğini destekleyen bir altyapıya sahip. Tüm bunların yanında lezzetli yemekleri ise Burdur’u gastronomi turizmi açısından bir cazibe unsuru haline getiriyor.”

    Turizm hareketliliğinin oluşması konusunda seyahat acentaları ve tur operatörlerinin hayati bir rolü olduğunun altını çizen Bağlıkaya konu hakkında şu bilgileri verdi:

    “Bir destinasyon ne kadar çekici olursa olsun ne kadar potansiyel vadederse etsin bir ürün haline getirilip insanlarla buluşturulamazsa gerçek değerini bulamaz. Bir turizm unsurunun satılabilir ürün haline getirilmesi ve tüketicisine ulaşması ise ancak ve mutlaka seyahat acentaları eliyle olur. Bu bakımdan gerek Burdur gerekse de Türkiye’nin diğer destinasyonlarının gelişiminde seyahat acentaları kilit bir role sahip.

    Turizm Yüzyılı projemizi oluştururken bu gerçeklikten hareket ettik. İnanıyorum ki; turizmin olmazsa olmaz gücü olan seyahat acentalarımızın katkısıyla hem Burdur hem de turizmden hak ettiği payı henüz alamamış diğer illerimiz, önemli bir gelişim kaydedecektir.”

    Burdur İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Emre Gürsoy, Burdur’un “Turizm Yüzyılı Projesi” kapsamında pilot il seçilmiş olmasının önemine dikkat çekerek kısaca şu bilgiyi verdi:

    “Bu konferans ile ortaya konacak eylem planı bizler için önemli bir yol haritası olacak. Bu eylem planı ve bu zamana kadar ilimizde yapılmış olan çalışmalar Valiliğimiz önderliğinde, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğümüz koordinasyonunda Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi akademisyenleri ile hazırlanacak İl Turizm Master Planı’na da temel oluşturacak.”

  • Mükemmel bir tatil yapmayı istemek…

    Mükemmel bir tatil yapmayı istemek…

    İnsan isterse mutluluk anahtarını iyi kullanır.

    Güneş ışığı, uyku ve fiziksel aktivitenin yanı sıra, yapılan araştırmalar tatil mutluluğu için stresi azaltmak adına ekranlardan 3,9 saat uzak kalmamız gerektiğini ortaya koydu.

    Çoğu insan hayatı hızlı yaşıyor, ancak illa ki iyi yaşamıyoruz. Tatiller hepimize dinlenme, yenilenme ve tam enerjiyle geri dönme fırsatı sunuyor. Bundan istifade edersek mükemmel tatilin tohumunu toprağa gömmüş oluruz.

    Paket tatil sağlayıcısı easyJet Holidays ve Mutluluk Doktoru Andy Cope, İngilizlerin bu yaz tatil mutluluğunu en iyi şekilde yakalamalarına yardımcı olmak için yeni bir formül açıkladı.

    Dr. Cope, tatil mutluluğunun insanların gücüyle çarpılabileceğini öne sürüyor ve optimum karışımın %70 aile zamanı ve %30 kendinize zaman ayırmak olduğunu söylüyor

    Araştırma, tatilin tam olarak ne zaman başladığını ortaya koyuyor. Beşte biri (%19) “ofis dışında” modu açılır açılmaz tatil moduna girdiğini söylerken, dörtte birinden fazlası (%27) evden çıktığı andan itibaren tatil moduna girdiğine inanıyor ve neredeyse onda biri (%8) ise varış noktasına ulaştığında tatil moduna girdiğine inanıyor.

    Çalışmaya göre, İngilizlerin tatillerde işten tamamen uzaklaşmaları ortalama iki gün sürüyor, hatta %4’ü gerçek anlamda rahatlamak için 7 gün veya daha fazla zamana ihtiyaç duyuyor.

    Dr. Cope, tatil mutluluğunun insanların gücüyle çarpılabileceğini öne sürüyor ve optimum karışımın %70 aile zamanı ve %30 kendinize zaman ayırmak olduğunu söylüyor. Mutluluk Doktoru, önemli olanın sevdiklerinizle ne kadar zaman geçirdiğiniz değil, o sırada ne kadar mevcut ve rahat olduğunuz olduğunu ortaya koyarak, nicelikten çok nitelik önemlidir diyor.

    Ayrıca günde dokuz saat dinlenmeyi, beyin fonksiyonlarınızı ve ruh halinizi iyileştirmek için üç litre su içmeyi ve havuz başında her gün küçük bir tatlı yemenizi öneriyor; çünkü sonuçta tatildesiniz.

    Mutluluk formülünün yanı sıra, İngiliz tatilcileri mutlu eden en iyi 10 tatil aktivitesi de açıklandı:

    1.    Plaja gitmek

    2.    Havuzda yüzmek

    3.    Kültürel bir anıtı ziyaret etmek

    4.    Yerel mutfağı denemek

    5.    Şezlongda uzanmak

    6.    Kitap okumak

    7.    Gün doğumunu/gün batımını izlemek

    8.    Yerel dükkanı keşfetmek

    9.    Tatil anlarını kameraya almak

    10. Yürüyüşe çıkmak

    Dr. Andy Cope şöyle diyor:

    “Çoğu insan hayatı hızlı yaşıyor, ancak illa ki iyi yaşamıyoruz. Tatiller hepimize dinlenme, yenilenme ve tam enerjiyle geri dönme fırsatı sunuyor. İnsan beyni, önceden yaşayıp sonra tekrar yaşama konusunda harikadır; bu da tatilin tadını çıkardığımız anda çıkarmaya başlayabileceğimiz ve geri döndükten sonra bile mutluluk ışıltımızı uzun süre koruyabileceğimiz anlamına gelir. En mutlu tatiller, harika anlar yaşamakla ilgili değil, rahatlamış, anda kalmış ve biraz daha kendimiz gibi hissetmekle ilgilidir. Benim tatil cenneti için tarifim: 25°C civarı, güneşli, hafif esintili, güzel insanlar ve sıfır e-posta hedefleyin.”

    easyJet Holidays Müşteri Direktörü Stuart Wright şunları söyledi:

    “EasyJet Holidays olarak, gerçekten mutlu bir tatilin sırrının sadelik, ilham ve rahatlıkta yattığına inanıyoruz. Seyahat ederken, gerçekten önemli olan şeylere odaklanmak istersiniz: yeni yerler keşfetmek, sevdiklerinizle kaliteli zaman geçirmek ve günlük hayattan hak ettiğiniz molayı vermek. İşte bu yüzden, muhteşem tatillerimizden birinde kolayca elde edebileceğiniz tatil mutluluğu formülünü sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. 8.000’den fazla otel seçeneğimizle, dinlenme, lezzetli yemekler, harika hava, zengin kültür ve herkese uygun aktiviteler için inanılmaz bir seçenek yelpazesi sunuyoruz.”

    easyJet Holidays bu yaz, İngilizlerin mutluluk formülünü kullanmaları ve Avrupa’nın en sevilen yerlerini keşfetmeleri için çok çeşitli plaj tatilleri sunuyor.

  • “Müze bileti maliyeti 200 euroyu geçti…”

    “Müze bileti maliyeti 200 euroyu geçti…”

    Aslında Avrupa’da da müze fiyatları pahalı. Bu nedenle istedikleri halde fiyat yükselmesi nedeni ile vaz geçenler çok. Müzelere girmiyorlar. Fiyatların Avrupa’ya göre değil dünya standartlarına göre ayarlanması isteniliyor.

    Artan yemek maliyetlerine yüksek müze biletlerinin eklenmesiyle Türkiye’nin incoming kültür turları için pahalı bir destinasyon haline geldiğini söyleyen İstanbul Seyahat Acentaları Tanıtım ve Geliştirme Derneği (İSATAG) Kurucusu Cüneyt Tansu Demir, müze bilet maliyetlerinin otel maliyetlerine yaklaştığını söyledi. 

    Doğa sporları bedava. Başka ülkelerde para alınıyor. Bunların dökümü yapılmalı. Ayak bastığınız her yerden para tahsil ediyorlar. Bizim ne yazık ki “pahalı ülke” diye adımız çıkmış.

    Bir haftalık turdaki müze bilet maliyetlerinin kişi başına 200 euroyu geçtiğine dikkat çeken Demir, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Kültür turlarında müze fiyatları, neredeyse haftalık otel fiyatları ile aynı miktara gelmiştir. Ülkemize kültür turu için gelen turistler İstanbul, Kapadokya başta olmak üzere Efes ve Meryemana dahil, balon turu ve müzelerimiz için gelmektedir. Haftalık bir turda, turistin ödediği ortalama müze ücreti 200 eurodan fazla tutmaktadır.”

    Türkiye’deki müze bileti fiyatlarının Avrupa ülkeleri kıyaslanarak belirlenmesinin yanlış bir strateji olduğunu ifade eden. Demir, yüksek fiyatların incoming kültür turlarına zarar verir boyutlara ulaştığına dikkat çekerek şunları söyledi:

    “Eğer sizin ülke adınızın değeri ‘ülke küresel marka algısı’ düşükse, siz herhangi bir Avrupa ülkesi ile oransal bazda fiyatlandırma öngöremezsiniz.
    Küresel ülke marka algısı demek, ülkenin mimarisi, ülkenin ortalama eğitim sistemi, kişi başına düşen yeşil oranı, kişi başına düşen milli geliri, ülke mutluluk endeksi, demokrasi ve hukuk güvenilirliği, bina ve yapı güvenliği, ulaşım rahatlığı gibi çok faktörün bileşkesinden oluşur.
    Mesela Fransa, İtalya’da görece pahalı turizm destinasyonları sayılabilir ama ülke markaları butik marka şehirleri, otomotiv, parfüm, tekstil sektörlerinde çok sayıda önemli ve değerli markalar yaratmış ülkelerdir. Bizde bu şekilde uluslararası yaratabildiğimiz kaç marka değerimiz vardır?”

    Türkiye’nin kültür turlarında rekabetçiliğini kaybettiğini ifade eden Demir, fiyatların dünya genelinde seyahat eden kitlenin ortalamasına göre belirlenmesi gerektiğini savunarak, “Aksi halde, yakın bir zamanda, turizm sektörümüz de tekstil sektörünün içinde düştüğü duruma düşecektir” dedi. 

    Bizim endişemiz şu:

    “Türkiye pahalı ülke” görüşünün yaygınlaşması. Bu imajı mutlaka silmemiz gerekiyor.

    Müze fiyatlarındaki yükseklik bununla bağdaşmasın. İlgili kişilerin bu konuda atacakları adımlara dikkat etmesi gerektiğin

  • Kapadokya Güvercinlik Vadisi göz kamaştırıyor…

    Kapadokya Güvercinlik Vadisi göz kamaştırıyor…

    İddia ediyoruz:

    Türkiye’de ayak bastığınız her yer turizm kokuyor.

    Kapadokya turist kaynıyor. Gelen gidenin hesabı yok.

    Kapadokya’da Güvercinlik Vadisi de göz kamaştırıyor. Vadiye gidenler buradan ayrılmak istemiyor.

    Turizm içinde turizm buna denir.

    Güvercinlik Vadisi yeni yüzü ile turizme hazırlanıyor. Bir şekil değişikliği her şeyi alıp götürüyor. Vadi hazır olduğunda buranın ilk ziyaretçileri olacağız.

    Bölgenin tarihi, doğal ve kültürel mirasını korumak ve ziyaretçilere daha güvenli bir deneyim sunmak amacıyla çalışmalarını sürdüren Kültür ve Turizm Bakanlığı Kapadokya Alan Başkanlığı, Güvercinlik Vadisi’nde geçtiğimiz aylarda hayata geçirilen gece aydınlatma projesinin ardından şimdi de vadilerde doğal dokuya uyumlu olarak çevre düzenleme programı başlattı.

    Nevşehir’in Uçhisar bölgesinden başlayarak Göreme’ye kadar uzanan Güvercinlik Vadisi’nde halkın uzun süredir merakla beklediği gece aydınlatma çalışmaları geçtiğimiz aylarda hayata geçti. Kapadokya’nın en çok ziyaret edilen vadilerden biri olan Güvercinlik Vadisi’ndeki 4 kilometrelik parkur, gece de bölgenin dokusuyla uyumlu olarak aydınlatılarak ziyarete açıldı. Vadide gece yürüyüşlerine yerli ve yabancı turistler büyük ilgi gösterirken, Kapadokya alan başkanlığı şimdi de bölgede doğaya uyumlu olarak çevre düzenleme çalışmaları başlattı.

    İçinde tarihi güvercinlikler ve Vasıl Deresi’nin yer aldığı, gün doğumu ve gün batımı manzaralarıyla ziyaretçilere eşsiz bir atmosfer sunan vadide Alan Başkanlığı ekipleri tarafından yürütülen çalışmalar kapsamında, yürüyüş rotalarında güvenliği artırmaya yönelik düzenlemeler yapıldı,

    Vadide biriken atıklar temizlendi, ağaçlarda kırılan dallar budandı. Yürüyüş güzergahlarındaki doğal dokuya uygun olmayan malzemeler kaldırılırken, bütüncül korumaya yönelik onarım çalışmaları gerçekleştirildi. Böylece hem vadinin ekolojik yapısı hem de ziyaretçilerin deneyimi iyileştirildi. 

    Kültür ve Turizm Bakanlığı Kapadokya Alan Başkanı Cem Aslanbay, özellikle vadilerde, ören yerlerinde ve tarihi alanlarda yürütülen projelerle bölge genelinde kapsamlı bir koruma ve onarım vizyonu ortaya koyduklarını belirterek şunları söyledi:

    “Kapadokya’nın benzersiz doğasını korumak ve ziyaretçilerimize daha nitelikli bir deneyim sunmak en önemli önceliğimizdir. Göreve geldiğimiz günden bu yana bölgede çok yönlü bir koruma ve düzenleme programını hayata geçiriyoruz. Güvercinlik Vadisi’nde başlattığımız çalışmalar da bu vizyonun önemli adımlarından biridir. Vadilerimiz yalnızca bugünün değil, yarının mirasıdır. Bu bilinçle onarım ve düzenleme çalışmalarımızı kararlılıkla sürdüreceğiz.”

  • Frankfurt Türk Film Festivali 25. Yılını Kutladı

    Frankfurt Türk Film Festivali 25. Yılını Kutladı

    Avrupa’daki en köklü Türk sinema etkinliklerinden biri olan Uluslararası Frankfurt Türk Film Festivali, 25’inci yılına özel bir geceyle kutladı.

    Atatürk Kültür Merkezi Yeşilçam Sineması’nda gerçekleşen geceyi Gökçe Alkan ile Ahmet Berksoy sundu.

    Gecede, 2023 yılında Frankfurt’taki törene katılamayan, Ümran Safter’in yönettiği “Kabahat” filmiyle “Umut Vadeden Genç Oyuncu Ödülü”nü Mina Demirta’’a Suna Keskin verdi.

    Sinemamıza ve festivale katkılarından dolayı Fehmi Yaşar’a plaketini Suna Yıldızoğlu takdim ederken, Prof. Dr. Selahattin Yıldız da plaketini Frankfurt Film Festivali Başkanı Hüseyin Sıtkı’dan aldı.

    Gece festivalin 25 yıllık hikayesinin anlatıldığı belgeselle taçlandırıldı.

    Kültürlerarası diyaloğun ve sinema sanatının ortak hafızası haline gelen festivalin bu özel gecesinde açılış konuşması yapan Festival Başkanı Hüseyin Sıtkı, festivalin dünden bugüne 25 yıllık yolculuğunu anlattı. 2026 yılı festival programına dair küçük ipuçlarını misafirlerle paylaştı.

    Festival Türkiye Koordinatörü Serap Gedik, Festival Danışmanı Caner Ural ve Festival’in Türkiye temsilcisi Gökhan Mumcu’nun ev sahipliğinde gerçekleşen geceye; Nilüfer Aydan, Suna Keskin, Suna Yıldızoğlu, Biket İlhan, Mahmut Cevher, Nefise Karatay, Hakan Aksun, Füsun Kostak, Hatice Aşkın, Eylem Kaftan, Korhan Abay, Sayım Çınar, Serpil Gül, Murat Subay, Ömür Akkan, Reis Çelik, Aydın Sarman, Rızan Sönmez, Kemal Seden, Numan Çakır, Ahmet Hoşsöyler, Cem Uraz, Ozan Kaya Oktu, Şükrü Avşar, Ümit Belen, Musa Öztep, Selen Deniz Yalçın, Aslıhan Saraçoğlu, Serpil Boytak, Vildan Mumcu, Burak Gülgen Ufuk Kaplan, Nida Karabol katıldı.

  • İRAN TÜRKLERİ – 100

    İRAN TÜRKLERİ – 100

    19. yüzyılda yaşayıp yazan şairlerden Mirza Lütfeli Endelib (1851-1911), Hayâlî Rakım Erdebilî ve aynı zamanda müçtehid olan Hekim Muhammet Hideci (1853-1928)’nin de önemli Türkçe şiirleri vardır.

    19. yüzyılda yaşayıp yazan önemli bir şair, aynı zamanda ses sanatçısı da Abbas Kulu Bey Hurşidî Malehmedî (1859-1948)’dir. Günümüze sadece birkaç şiiri ulaşmıştır.

    2.2.3. Meşrutiyet Dönemi İran Türk Edebiyatı (1906-1920)

    İran Türklerinin, 1828’den sonra idrak ettikleri siyasî, sosyal ve kültürel ikinci bir kırılma 20. yüzyılın ilk çeğreğinde meydana gelen “Meşrutiyet Hareketi” ve arkasından I. Dünya Savaşı ile başlayan bağımsızlık hareketleri ve Şeyh Muhammed Hiyabanî’nin liderliğinde 1918’de Tebriz’de “Azerbaycan Devleti”nin kurulması ve
    1920’de bu devletin yıkılarak Hiyabanî’nin öldürülmesi dönemidir.

    Bu dönemde yapılan edebî faaliyetleri “Meşrutiyet Dönemi İran Türk Edebiyatı” diye adlandırmayı uygun gördük. Bu dönemin edebî hareketlerini iyi anlamak için meşrutiyet ve bağımsızlık hareketlerini hazırlayan siyasî, sosyal ve fikrî etkenleri gözden geçirmek gerekir.

    20. yüzyılın başlarında İslâm ülkelerinde meydana gelen “hürriyetçi” ve “meşrutiyetçi” hareketlerin oluşmasında etkili olan isimlerden biri Cemalettin Afganî’dir.

    Hemedan’ın Esadabad köyünden olan Afganî, Kâbil medresesinde İslâmî ilimleri tahsil etmiş, felsefe ve müspet ilimlerle yakından ilgilenen bir düşünürdür.

    Afganî, Hindistan’dan İngiltere’ye, Mısır’dan Türkistan’a, Bağdat’tan İstanbul’a kadar birçok kültür ve siyaset merkezinde bulunmuş, birçok devlet, ilim ve fikir adamıyla görüşmüş, onlara fikirlerini serdetmiştir.

    “Gayesi Müslüman memleketlerini Avrupalıların siyasî nüfuz ve iktisadî istismarından kurtararak, bu ülkelerde liberal siyasî idareler kurmak suretiyle, onların dâhilî inkişaflarını temin etmek ve böylece, şiî İran da dâhil olmak üzere, bütün İslâm âlemini bir tek halifenin siyaseti altında toplayıp, Avrupa’nın müdahalesine mukavemet edecek kuvvetli bir İslâm devleti vücuda getirmek idi”
    (Goldzıher 1979: III/81).

    Diğer yandan fikirlerini “Dilde, fikirde, işte birlik” cümlesi ile formüle eden İsmail Gaspıralı’nın Kırım’ın başkenti Bahçesaray’da 10 Nisan 1883’te yayımlamaya başladığı “Tercüman” gazetesininin (Kaplan 1987: 174) ve Bakü’de Hasan Bey Zerdabî’nin 22 Temmuz 1875’ten itibaren on beş günde bir çıkardığı “Ekinci” gazetesinin (Köprülü 1979 II/145) görüşleri de İran Türklerine tesir etmiştir.

    Bu dönemde siyasî ve sosyal olaylar birbiri ardınca devam eder. 1896’da Şah Nasreddin Kaçar, İmamzade Abdülazim’in türbesini ziyaret ederken bir hürriyetçi tarafından öldürülür. Yerine ılımlı bir kişiliğe sahip olan Muzaffereddin Şah geçer (1896-1907). Bu olayla birlikte İran, Rusların ve İngizlerin işgali altına girer (Bernard 1996: 263). 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nda Rusya yenilir. Rusya’da işçi
    hareketleri başlar ve bu hareketle 1906’da gelişen birinci sosyalist devrim, İran Türklerini de etkiler.

    Petrol zenginlikleri ve stratejik önemi sebebiyle sömürgeci ülkelerinin sürekli iştahını kabartan İran, büyük güçler tarafından karıştırılır. Hürriyetçi ve meşrutiyetçiler ülkeyi sarsmaya başlar. Ruslar, Şahı ve şahlığı desteklerken, İngilizler meşrutiyetçilerin yanında yer alır. Din, mezhep ve tarikat çatışmalarının
    yanına bir de siyasî hareket eklenir.

    1906 Ağustos ayında İngiliz konsolosluğunun önünde yapılan mitingde aşağıda kendisinden bahsedilecek Sarraf’ın “Dur, Veġt-i Seherdir!” (Kalk, Seher Vaktidir!/Kalk Sabah Oldu) adlı şiiri ülkeyi ayağa kaldırır.

    Meşrutiyet edebiyatının gelişmesinde Kaçar şahlarının baskısından kaçıp İstanbul’a sığınan Türklerden Muhammet Tahir Tebrizî’nin yönetiminde ve Mehdi Tebrizî’nin baş redaktörlüğü ile 1875-1895 yılları arasında 20 yıl İstanbul’da Farsça yayımlanan “E{ter” (Yıldız) adlı gazetenin de önemli payı vardır.

    Meşrutiyet yıllarında, Celil Memmedguluzâde ve arkadaşları tarafından 1906 yılından itibaren Tiflis’te; Bolşeviklerin Gürcistan ve Azerbaycan’ı işgal etmesinden sonra ise (1921) Tebriz’de yayımlanan “Molla Nesreddin” mizah dergisinin Kafkas
    halkları ve İran Türkleri üzerinde büyük etkisi olmuştur.

    Asıl mesleği sarraflık olan Sarraf Seyid Hacı Rıza (1855-1907), gençlik yıllarında edebiyata heves edip, şiirler yazmış ve memleketin siyasî, sosyal ve iktisadî meseleleri ile yakından ilgilenmiştir. Sadık San’an (1933; II/386) onun 170 sayfalık taş baskısı küçük bir divanının olduğunu bildirmektedir. Divanın ilk yedi
    sayfasındaki gazellerin dışında kalan şiirlerin tamamı Türkçedir. Divanı, Hicrî 1344’te Tebriz’de Ağa İsmail Matbaası’nda basılmıştır. Şiirleri ve şiirlerinde işlediği fikirleri çok rağbet görmüştür. 1906 Ağustos ayında İngiliz konsolosluğunun önünde yapılan mitingde okunan “Dur, Veġt-i Seherdir!” (Kalk, Seher Vaktidir!/Kalk Sabah
    Oldu)) adlı şiiri ülkeyi ayağa kaldırmıştır (Sumbatzâde ve dğr.1985: 266).

    1907 meşrutiyet hareketi yıllarında beş on arkadaşı ile birlikte Rus işgal kuvvetlerine ve Rusları ülkesine davet eden, Muhammet Şah Kaçar’a karşı mücadele başlatan ve ideali uğruna canını veren ünlü şair âlim Mirza Ali Siggetü’l-İslâm İran Türkleri adına örnek bir edebî ve siyasî simadır. Mirza Ali, aynı zamanda büyük bir İslâm âlimi ve yazardır. Usul, fıkıh, hikmet, kelâm, edebiyat, matematik, tarih ve
    astroloji bilimlerini tahsil eden Mirza Ali, birkaçı tercüme olmak üzere yirmi kitabın müellifidir.

    Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.

  • İRAN TÜRKLERİ – 99

    İRAN TÜRKLERİ – 99

    “Tülkünâme” veya “Sa’lebiyye” adlı eseri ile halk arasında şöhret kazanan Muhammet Bağır Halhalî (1829-1891), 19. yüzyıl İran Türk Edebiyatı’nın en güçlü şairlerinden biridir. İran Azerbaycanının Halhal bölgesindeki Karabulak kentinde yaşayıp yazmıştır (Menafi ve dğr. 1981: 90). Köprülü (1979 II/142), Halhalî’nin bilhassa Nasreddin Şah döneminde çok şöhret kazandığını ve sahte din adamlarının rezilliklerini sergileyen “Sa’lebiyye” adlı mesnevîsinin müteaddit defalar yayımlandığını ifade etmektedir.

    Halhalî’nin bu eseri hakkında Mehmed Emin Resulzâde (1328: II/10/674), bir makalesinde şöyle yazıyor: “İran Türk edebiyatı her ne kadar mersiye ve hiciv ile dopdoluysa da, düşündüren ve hissiyât-ı nezihe-i şairâneyi okşayan parçalardan da mahrum değildir. Düşündürenlerden Muhammet Bağır Halhalî’nin meşhur eseri olan Sa’lebiyye’yi zikredebiliriz. Sa’lebiyye bir tilkinin sergüzeştini hikâye eder, ahlâkî bir hikâye-i manzumedir. Mesnevî tarzında yazılmıştır. Birçok hikemî emsal ve hikâyeleri cami’dir. Avamın anlayacağı bir tarz-ı beyânla ifade-i meram eder.”
    Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazan Halhalî’nin eserlerinde toplumun gelişmesine yönelik realist anlatım ve bediî bir üslûp dikkati çekmektedir.

    19. yüzyıl şairlerinden Mirza Kâzım Gazi Askerzâde Metle40, şairliğinden çok eğitimciliği ile ün yapmıştır. Eğitimde yeni usulün koyu savunucusu olan Mirza Kâzım, açtığı okulda okuyan öğrenciler için kısa sürede “Élmî Hésab” (Matematik), “Serf ve Nehv” (cümle ve dilbilgisi), “Élmî Belâğat” (güzel konuşma ilmi) gibi ders kitapları yazmıştır.

    Tebriz’de dünyaya gelip tahsilini burada alan ve 1876 yılında Mekke’den dönerken bindiği geminin batması ile 41 yaşında dünyaya veda eden şair Ebülhasan Raci (1835-1876), sanat gücü ve satirik üslûbu ile diğer şairlerin şiirlerinden kolayca ayırt edilebilen Farsça ve Türkçe iki divan bırakarak İran Türk edebiyatına katkıda bulunmuştur (Menafi ve dğr. 1981: 116).

    Hekim Mirza Ali Han La’lî41, lirik ve mizahî eserler yazmıştır. Farsça ve Türkçe yazdığı divanları defalarca yayımlanmıştır. Tabiat itibariyle çok neşeli ve şakacı bir insan olan La’lî’nin lâtifeleri de yaygındır (Köprülü 1979 II/141). Mehmed Emin Resulzâde bir makalesinde onu Azerbaycan ve İran Türk edebiyatının en
    meşhur hiciv yazarı olarak nitelendirmiştir (Resulzâde 1328: II/10/673).

    19. asrın ilk yarısında İran Azerbaycanının Saraba şehrinde dünyaya gelip yaşadığı sanılan sanatkârlardan Muhammet Halife Âciz, hem divan şiiri hem de halk şiiri yazmıştır. Türkçe divanı 1856 yılında Tebriz’de yayımlanmıştır (Köçerli 1978: I/477). Şairin dîvânında Rus-İran savaşlarına hasrettiği tarihî manzumeler vardır.

    Gazellerinin ekseriyeti Fuzûlî’ye naziredir. Âciz’in halk edebiyatı üslûbunda yazdığı şiirlerin tamamı günümüze kadar gelememiştir. Onun şimdilik yedi geraylısı elimizde mevcuttur (Sumbatzâde ve dğr.1985: 261).

    Hacı Seyid Rıza Emirzâde (1849-1904), dönemin önemli eğitimci, gazeteci ve ediplerindendir. Azerbaycan’da yayımlanan Ekinci ve Kafkasya’da yayımlanan bazı gazetelerde yazmıştır. Köçerli, onun “Hayli hoş sohbet ve zarif bir şair” olduğunu ve “Ekinci” gazetesine nesir ve nazım tarzında yazılmış mektuplar gönderdiğini, ayrıca
    onun çok akıcı bir ilhama sahip olduğunu ancak uygun ortam bulamadığı için kaside, methiye ve hiciv türlerinde şiirler yazdığını, ifade etmiştir (Köçerli 1981: II/214).

    İran Türk edebiyatında tezkirelerin de önemli bir yeri vardır. Tezkirelerin pek çoğu antolojileri andırmaktadır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Erdebil’de yaşayıp yazan İran Türk ediplerinden İsa Ziyaî Erdebilî (d. 1850)’nin yazdığı ve yaklaşık 200 yıl içerisinde yaşayıp, yazan İran Türk şairlerinin kısa biyografilerini ve onların şiirlerinden örnekleri içeren “Tezkire-yi Ziyaî” adlı eseri bunlardandır. Erdebilî,
    kendisinin yazdığı Farsça ve Türkçe şiirlere de bu kitapta yer vermiştir (Menafi ve dğr. 1981: 206).

    19. asrın ikinci yarısında Tebriz’de yaşayan ve tahsilini burada alan Muhammet Emin Dilsûz, hem Türkçe hem de Farsça şiirleri ile ün yapmıştır. Köprülü (1979 II/141), Dilsûz’un eserlerinden ve hayatından bahsederken onun Farsça ve Türkçe Divânı’nın Tebriz’de müteaddit defalar basıldığını; “Dilsûz” mahlasını kullandığını, adının Muhammed Âmin Tebrizî olduğunu ve 1834 yılından sonra öldüğünü yazmaktadır.

    Çağdaşları arasında “üstad” olarak tanınan şairin divânında, gazel, kaside ve növhelerle (mersiye) birlikte siyasî ve sosyal içerikli şiirler de yer almıştır (Menafi ve dğr. 1981: 194).

    Prof. Dr. Ali. Kafkasyalı ”İRAN TÜRKLERİ” Kitabından alınmıştır.