Blog

  • Yorulup gitmesinin 26.yıldönümünde Türk aydını Fakir Baykurt’tan bazı anımsatmalar

    Yorulup gitmesinin 26.yıldönümünde Türk aydını Fakir Baykurt’tan bazı anımsatmalar

    Türk aydını Emekli Türkçe Öğretmen Fakir Baykurt 11 Ekim 1999 tarihinde Almanya’da ölmüştü. Ölümünün 26.yıldönümünde başardıklarının önünde sağıyla eğiliyor ve sevgiyle anıyorum. 11.10.2024C.tesi

    AYDINLANMA VE EĞİTİM ÜSTÜNE DEDİKLERİ: 

    •Eğitim sorunu, öğretmen sorunu, yurt sorunundan ayrılmaz. Yurt sorunları da  bir Ali Veli sorunu değil, düzen sorunudur.

    •Öğretmen yalvarmaz, öğretmen boyun eğmez, öğretmen el açmaz, öğretmen ders verir.

    •“…Ucu sömürmeye varan girişimler karanlıkta yürür…. Sömürenlerin buyurmasına alışık yönetimler, sömürücü güçlerin gölgesinde daha iyi yaşar. TÖS’ü bu yüzden kapattılar… Halk sömürüyü sezmesin, karşı çıkmasın, alınterinin hakkını istemesin! Kardeşlik, eşitlik, insanlık, barış diye dayatmasın! Öğretmenler bu özlemlerin eğitimini vermesin; uyutulan halk hiç ama hiç uyanmasın!” (Bir TÖS Vardı”da kitabından)

    •Aklı uyandıracak olan da kitap, kitaplıktır.

    •Eşekli Kütüphaneci kitabında köylü ile Mustafa Güzelgöz’ü  ‘Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur! ‘ şeklinde konuşturur.

    •Karıncalar birleşirse, filleri yutar

    BAŞARDIKLARI:

    •Türkiye Öğretmenler Sendikası( TÖS)’nın kurulmasında çok emeği oldu ve kurucu ilk genel başkanı oldu.

    •İzlediği ilkeli sendikacılıkla namuslu sendikacıların yolunu aydınlattı.

    •Yaklaşık 50 bin kişinin katıldığı ve 15 Şubat 1969’da yapılan “Büyük Öğretmen Mitingi, siyasi parti mitingleri dışında Cumhuriyet tarihinin o güne kadar yapılmış en kalabalık mitingidir.

    •Fakir Baykurt bu mitingde yaptığı konuşmada:

    – … Uzak illerden, kerpiç köylerden geldik. Beton Ankara’nın asfalt caddelerinde yürüyeceğiz.

    -Bir koca kışı yarım teneke gazla geçiren ve yirminci yüzyılın sonlarına doğru çocukları kızamıktan ölen, kadınları karanlıkta ve baskıların boğaza çıktığı; sabrın, sinirin kalmadığı yerlerden geldik.

    -Kendilerini egemen sınıfların emir kulu sayan, kraldan çok kralcı yöneticilerin yol bağlarını, telefon zincirlerini kırarak geldik.

    -Uzaklardan tek tek seslendik, işitilmedi…”  der.

    •Başkanlığını yaptığı TÖS, 15-18 Aralık 1969’da yapılan ve 109 bin öğretmenin katıldığı “Büyük Öğretmen Grevi”, o güne kadar yapılan tüm gösteri ve grevlerin en uzunu ve katılımı en fazla olanıdır.

    KİMDİR?

    ·        Burdur Akçaköy’de az topraklı köylü bir ailenin çocuğu olarak 1929 doğar.

    ·        Asıl adı Tahir’dir. Çünkü: Babası savaşta şehit olan kardeşinin adını “Öldü Tahir, doğdu Tahir! Bu oğlumun adı da Tahir oluversin!” diyerek koymuş!

    ·        Yedi yaşına basınca (1936 yılında) köyündeki İlkokula başlar.

    ·         İki yıl sonra da babası ölür.

    ·        Aydın iline bağlı Burhaniye köyünde dokumacılık yapan dayısının yanına gönderilir. Burada dokumacılık yapmaya başlar. İkinci Dünya Savaşı başlayınca dayı, askere alınır. Tahir çocuk, Akçaköy’e döner ve yeniden okula devam eder.

    ·        Bir yandan ırgatlık, çobanlık, suculuk, köy kâtipliği yaparak eğitimini üç yıl kesintiden sonra okulu kendi köyünde tamamlar.

    ·        1942 yılında kaydolduğu Gönen Köy Enstitüsü’nden 1948 köy öğretmeni olarak çıkar.

    ·        Burdur’un çeşitli köylerinde ilkokul öğretmenliği yapar.

    ·        1953 yılında girdiği “Yoksullar Üniversitesi” olarak nitelenen Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü 1955 yılında bitirip Türkçe öğretmeni olur.

    ·        Başladığı Türkçe öğretmenliği sürecinde yapılan zorunlu atmalar nedeniyle Türkiye’nin çeşitli okullarda görev yapar.

    ·        1965 yılında Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu içinden gelen 92 öğretmen ile birlikte TÖS’ün kuruluşunda yer aldı ve ilk genel başkanı seçilir.

    ·        12 Mart 1971 darbesinden sonra tutuklanmış, TÖS davasında yargılanır. 

    ·        Atandığı çeşitli görevlerden sonra 1976 yılında emekli olur.

    ·        1979 yılında Almanya, Duisburg’a gönderilerek ‘Yabancı Çocuk ve Bölgesel Çalışma Kurumu’nda eğitim uzmanı olarak çalışır.

    ·         Göçmen Türk işçileri konusunu incelemek üzere 1979’da yeniden Almanya’ya gider  ve buraya(Duisburg ) yerleşir.

    ·        1986 yılında Duisburg’ta yeniden öğretmenliğe başlar ve yurt dışında oluşan Türkiye Aydınlarıyla Dayanıma Girişimi’nin yönetiminde görev alır.

    ·        1984 yılında Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü verilir.

    ·        1985 Alman Endüstri Birliği’nin Yazın Ödülü verilir.

    ·        1995 yılında Almanya’da öğretmenlik yaptığı Pestalozzi Okulu’ndan emekliye ayrılır.

    ·        11 Ekim 1999 Pazartesi günü tedavi gördüğü Almanya’da yorulu giden(ölen) Fakir yurduna getirilerek Zincirlikuyu Mezarlığı’na gömülür.

    ·        Evli ve üç çocuk babasıdır.

    AYDIN KİMDİR?

    Bilinçli kişinin işi dünden çok yarınladır. Gelişmekle işi olmayanlar geçmişe takılırlar. Bir çağı bir dönemi bir olayı temel özellikleriyle kavramaya çalışmak, bunun için belgeler ve daha başka dayanaklar aramak ileriye dönük bilinçlerin işidir. Hepimiz geleceğe dünden ve bugünden değerler taşımak zorundayız.( Prof. Dr. Afşar TİMUÇİN/ 04. 08.2020,Salı)

  • Terörist Övgüsünün Meclis’e Taşınması Milli Hafızaya İhanettir

    Terörist Övgüsünün Meclis’e Taşınması Milli Hafızaya İhanettir

    Ahmet Korkmaz: Terörist Övgüsünün Meclis’e Taşınması Milli Hafızaya İhanettir

    Anahtar Parti Erzincan İl Başkanı Ahmet Korkmaz, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde DEM Parti grup toplantısı öncesinde terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan lehine atılan sloganlara sert tepki gösterdi. Korkmaz, “Bir milletin meclisinde terör övülüyorsa, o meclis artık milletin değil, ihanete sessiz kalanların kürsüsüdür” dedi.

    “Bu Millet, Evlatlarının Katiline Alkış Tutanları Asla Unutmaz”

    Başkan Korkmaz, yaşanan olayın Türkiye’nin siyasal ve ahlaki vicdanında derin bir yara açtığını vurguladı. “Şehit analarının gözyaşları kurumamışken, katillerine alkış tutan bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu sadece Meclis’i değil, milletimizin onurunu da kirletmiştir. Bu millet, evlatlarının katiline slogan atanları da, buna sessiz kalanları da asla unutmayacaktır” ifadelerini kullandı.

    “Devletin Temeli Hukuktur, Hukukun Temeli Ahlaktır”

    Ahmet Korkmaz, Anahtar Parti olarak olayın hukuki sürecini takip edeceklerini belirterek, “Terörü övmek, terörist lehine tezahürat yapmak açık bir suçtur. Genel Başkanımız Sayın Yavuz Ağıralioğlu’nun da belirttiği gibi, bu suç karşılıksız kalmamalıdır. Devletin temeli hukuktur, hukukun temeli ise ahlaktır. Meclis’in onurunu korumak, sadece bir görev değil, milli bir sorumluluktur” dedi.

    “Milletin Sabır Taşı Kırılmıştır”

    Korkmaz, açıklamasının sonunda şu değerlendirmede bulundu:
    “Bugün milletin sabır taşı kırılmıştır. Devletine sadakatle bağlı milyonlar, bu sahneleri ibretle izliyor. Biz Anahtar Parti olarak bu milletin yanında, bu devletin onurunun ön safında durmaya devam edeceğiz. Terörün alkışlandığı bir meclis değil, adaletin konuşulduğu bir Türkiye istiyoruz.”

  • DİN NASIL KULLANILIR

    DİN NASIL KULLANILIR

    Sevgili okurlarım! Halkı ve kitleleri etkilemenin türlü yolları vardır.

    Bunlardan birisi ve en etkilisi de DİNİ kullanmaktır.

    Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda dini ögeler cumhuriyet ve laiklik aleyhine o kadar çok kullanılmış ki, bunların kullanılmaması için yasa çıkarılmış.

    İslam tarihinde de İslam coğrafyasında da buna sayısız örnekler vardır.

    Araştırmam sonucu bulduğum bunlardan taze olanını anlatmaya çalışacağım.

    Ülke İran, yer Tahran.

    Bir molla düşünün, on beş yıldır İranlılar onun arkasında Kum ve Tahran kentlerinde namaz kılıyorlardı.

    İşi biraz daha ileri götürün ve hayal edin Kum’da fetva kürsüsünde oturuyor. Fetva veriyor, inanç üzerine tartışmalar yapıyor, etkili ve ağzı laf yapan birisi olarak İran kentleri arasında seyahat ediyor; din adına halkı aydınlatıyor(!)

    Sosyal medyayı kullanıyor, YouTube kanalı bile var, binlerce müslüman onu takip ediyor.

    Coşkuyla, tekbirlerle karşılanıyor, dualarla uğurlanıyor.

    İnsanlar onun arkasında saf tutuyor, huşu içinde namaz kılıp selam veriyorlar.

    Ne acı ve ne ilginç ki bu muhterem, iyi kalite bir casusmuş.

    On beş yıl boyunca SİYONİST İsrail için çalışmış, bilgi ve belge toplamış, İsrail’e ulaştırmış.

    Gerçek adı “Semyon DRAFİ” hatırı sayılır bir Mossad subayı imiş.

    Araştırmadan uzak, kaderci Müslümanlar, bu ajanı çok sevmişler, bağırlarına basmışlar, şehir şehir dolaştırıp mahremlerini paylaşmışlar.

    Semyon, İran kutsallarının kutsalına kadar ulaşmış, Şiiciliğn kalbine, Hüseyin’in mihrabına kadar…

    İslam inanışında Mehdi inancı kutsaldır.

    Bu ajan, Mehdi adıyla gelmiş, sarık takmış, şalvar giymiş, sakal uzatmış; itaat inancında yüzen halk kitlelerini ustaca kandıran bir casus olmuş.

    Sevgili okurlarım!

    Benim kutsal dinimizle bir alıp-veremediğim yok. Hac vazifesini yapmış, namazını kılan, Tanrı inancında bir Müslümanım.

    Benim uğraşım, dini kullanan sahtekarlarla, cemaat ve tarikat kurup gariban müslümanları din sosuyla sömürenleredir. Kuran’da Rum:33 ve Enam:159 benim kaynağım.

    Değerli okurlarım!

    Bu olay, şu soruyu gündeme getirmez mi?

    Din Nasıl Çalınır?

    Sahi nasıl çalınır?

    Aklı elinden alındığında ve insanlar duygularıyla (Kalbleriyle) hareket ettiklerinde bu iş tamamdır.

    Cemaat ve tarikatlara girildiğinde de, sana beyin gerekli değil denilerek alınıp, duygularıyla hareket etmeleri istenmektedir.

    Ülkemizde milyonlarca sığınmacı var. Kimin ne olduğunu devlet bile tam bilemiyor. Bunu İçişleri yetkililerinin zaman zaman yaptıkları açıklamalardan öğrenmekteyiz.

    Uyanık olun, dikkatli olun. Suyu bile üfleyerek için, kılı kırk yarın.

    Mossad, sandığınızdan daha yakınınızda olabilir.

    Bu soysuz Dirafi, on beş yıl boyunca nesillere hitap etmedi mi, nesillerin yetişmesinde önder olmadı mı?

    Lütfen dininizi çaldırmayın, Kur’an’a sarılın, mealini okuyun ve dinin ne dediğini kaynağından öğrenin. Sizi, “Bir de Kuran Müslümanlığı diye bir şey çıktı, Kuran bana yeter demek zındıklıktır, kafirliktir” diyen din hırsızları ortalarda pervasızca dolaşmaktalar.

    Çünkü dinin kaynağı KUR’andır ve o bize yeter. “Ben size Şah damarınızdan daha yakınım” diyen Tanrı orada boşluk bırakmadı ki, birilerini oraya alalım.

    Esen kalınız.

  • Kurvaziyer turizmi 6 kat arttı…

    Kurvaziyer turizmi 6 kat arttı…

    Rekor mu bekliyorsunuz? İşte rekor. Kurvaziyer turizmi 6 kat artarak bir ilke daha imza attı.

    Türkiye kruvaziyer turizmi, geçen yıl elde edilen rekorları da geride bırakmaya hazırlanıyor. Yükselen talep ve erken rezervasyon trendi, sektörde yeni bir hareketlilik yarattı. Hatta kruvaziyer turizminde ölü sezon olarak bilinen kış ayları, Türkiye’de rekor büyüme kaydetti. 2023 yılının Ocak-Şubat döneminde yalnızca 10 bin 480 yolcu ağırlayan limanlar, 2024’te bu sayıyı 24 bin 881’e, 2025’te ise 62 bin 512’ye çıkardı. Böylece üç yılda kış aylarındaki yolcu trafiği 6 kat arttı. Selenay Yağcı imzalı habere göre, şubat 2025’te 29 bin 826 yolcu ile tüm zamanların kış rekoru kırıldı.

    İstanbul, son üç yılda kruvaziyer turizminin yükselen yıldızı haline geldi. Turistler İstanbul’a bayılıyorlar. Burada para da harcıyorlar. İkinci sırada ise Bodrum yer alıyor. Bodrum’a gelenlerin sayısı da artıyor.

    2025’te ise bir önceki yıla göre deniz yolu ile gelenler yüzde 18,4 artışla 1 milyon 416 bin 398 yolcuya ulaşıldı. Yolcular da deniz yolu yolculuğundan büyük keyif aldıklarını söylüyor. Bu işin daha başlangıcındayız. Gelecek yıllarda hep rekorlarla karşılaşacağız.

    Kruvaziyerde kış trafiği 3 yılda 6 kat arttı – Resim : 1Ocak-Ağustos 2025 döneminde kruvaziyer turizmi güçlü bir artış kaydetti. Limanlara uğrak yapan kruvaziyer gemi sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16,6 artarak 878’e çıktı. Yolcu sayısı da geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 18,4 artışla 1 milyon 416 bin 398’e ulaştı.

    Son üç yıllık veriler kruvaziyer turizminde büyük bir ivmeyi ortaya koyuyor. 2023 yılının Ocak-Ağustos döneminde 906 bin 582 yolcu ağırlayan Türkiye limanları, 2024’te bu sayıyı yüzde 32 artışla 1 milyon 196 bin 617’ye çıkardı. 2025’te ise bir önceki yıla göre yüzde 18,4 artışla 1 milyon 416 bin 398 yolcuya ulaşıldı. Böylece 2023’ten 2025’e toplamda yüzde 56’lık bir artış gerçekleşti. Ancak asıl dikkat çekici nokta, büyümenin artık sadece yaz aylarından değil, kış sezonundan da gelmeye başlaması.

    2025’in ilk aylarında yolcu sayıları geçen yıla göre neredeyse iki kat arttı. Ocak ayında 32.686 yolcuya ulaşılırken, mart ve nisan aylarında artış sınırlı kalarak yüzde 8–10 bandında gerçekleşti. Mayıs–Ağustos dönemi, zaten en yoğun dönem olmasına rağmen yüzde 15–20 civarında büyüme kaydedildi. Zirve ay her iki yılda da Ağustos olurken, 2025’te Ağustos ayında 357 bin 646 yolcu ile 2024’e göre yüzde 16,8 artış yaşandı.

    Transit yolcular hâlâ baskın olsa da, gelen/giden yolcu sayısı hızla artıyor. Türkiye giderek daha fazla homeport destinasyonu haline geliyor; özellikle İstanbul, Çeşme ve kısmen Kuşadası bu değişimde öne çıkıyor. İstanbul’un rolü büyüyor: 2023’te yolcuların %24’ü İstanbul’dan geçerken, 2025’te bu oran %29’a yükseldi. Kuşadası hâlâ lider, ancak büyüme İstanbul kadar hızlı değil.

    2025’te büyümenin motoru İstanbul ve Kuşadası oldu. Bu iki liman birlikte toplam yolcuların yaklaşık yüzde 77’sini karşılarken 286 bin ek yolcu sağladı. Öte yandan Ege kıyılarında Marmaris, İzmir, Çeşme ve Bozcaada’da kayıplar, büyük ölçüde kruvaziyer rotalarının İstanbul ve Kuşadası’na kaymasıyla ilişkilendiriliyor.

    Transit yolcular hâlâ baskın. 2024’te toplam yolcuların yüzde 83,5’i transit iken, 2025’te bu oran yüzde 83’e geriledi. Bu küçük düşüş, gelen/giden yolcuların payının arttığını ve Türkiye limanlarının homeport olarak kullanımının yavaş da olsa yükseldiğini gösteriyor. Özellikle İstanbul ve Çeşme, bu gelişimde öne çıkıyor. Küçük limanlar ise rolünü koruyarak destinasyon çeşitliliği sağlıyor. Homeport etkisi büyüyor: Gelen/giden yolcular iki yılda iki kat artarak Türkiye’nin artık sadece transit liman değil, çıkış ve bitiş limanı olarak da öne çıkmaya başladığını gösteriyor.

    İstanbul, son üç yılda kruvaziyer turizminin yükselen yıldızı haline geldi. İstanbul, 400 bini aşan yolcusu ve artan ana liman kapasitesiyle Türkiye’nin yeni kruvaziyer başkenti olma yolunda ilerliyor. İstanbul, kruvaziyer turizminde artık yalnızca uğrak noktası değil, aynı zamanda başlangıç ve bitiş limanı olma rolünü de üstleniyor. Transit yolculardan daha hızlı artan geliş-gidiş trafiğiyle üç yılda yüzde 89 büyüdü. İstanbul’un bu başarısında transit yolcuların yanı sıra, geliş ve gidiş yapan yolcuların büyük etkisi oldu. 2023’te 217 bin 337 yolcu ağırlayan şehir, 2024’te 268 bin 227’ye ulaştı.

    2025’te ise 410 bin 577 yolcuyla yüzde 53 artış sağladı. Böylece 2023’ten 2025’e yolcu sayısı yüzde 89 artarak neredeyse ikiye katlandı. Ayrıca gelen ve giden yolcu sayısı 47 bin 736’dan 140 bin 187’ye çıkarak üç kat artış gösterdi. Aynı dönemde transit yolcu sayısı 169 bin 601’den 270 bin 390’a çıktı; bu da yüzde 59’luk bir artışa denk geliyor. Böylece İstanbul’da gelen-giden yolcu sayısı transit yolculardan çok daha hızlı büyüyerek, İstanbul’un artık yalnızca transit değil, aynı zamanda homeport yani başlangıç ve bitiş limanı olarak da öne çıktığını gösteriyor.

    Kuşadası, İstanbul (coğrafi olarak Marmara’da olmasına rağmen kruvaziyer rotasında Ege bağlantılı), Bodrum ve İzmir öne çıkıyor. Akdeniz’de Antalya ve Alanya toparlanırken, Kaş ve Fethiye’nin eklenmesiyle destinasyon çeşitliliği artmış durumda. Karadeniz ise düşüş eğiliminde; Samsun, Sinop ve Trabzon toplamında yaklaşık 6.000 yolcu kaybı gözlemleniyor. Karadeniz’de küçülme göze çarpıyor; Samsun ve Trabzon sınırlı artış gösterse de Sinop neredeyse tamamen kaybolmuş durumda. Ege limanlarında büyük dalgalanmalar yaşanıyor:

    Marmaris, İzmir ve Çeşme’de yıllara göre ciddi yükselişler ve düşüşler görülüyor. Liman bazlı verilerde büyük farklılıklar göze çarpıyor: Kuşadası yüzde 27 artış ile 144 bin ek yolcu kazandı ve liderliğini pekiştirdi. Dikili (%68) ve Amasra (%29) gibi daha küçük limanlarda da ciddi artışlar dikkat çekiyor. Öte yandan bazı limanlarda kayıplar yaşandı: Marmaris %51 düşüşle 74 binden 36 bine geriledi. İzmir %45 azalışla 98 binden 54 bine indi; transit yolcu sayısındaki düşüş etkili oldu. Çeşme %22, Bozcaada %47 ve Sinop %80 oranında yolcu kaybı yaşadı.

  • Ulus devlet değil, küçük devletçikler

    Ulus devlet değil, küçük devletçikler

    MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI 103 YAŞINDA

    ATEŞKES SAVAŞAN TARAFLAR ARASINDA OLMAZ MI?

    O HALDE MUDANYA’DA NEDEN YUNANİSTAN YOKTU?

    30 Ağustos Baş Komutanlık Meydan Muharebesinde düşman yok edilince, İngiltere “ateşkes” önerdi.

    Atatürk“kabul” dedi ve ekledi, “ateşkes koşullarını görüşmek üzere 9 Eylül’de Nif’de (Kemal Paşa) buluşalım.”

    Bu yanıtı ile demek istedi ki “ben düşmanı denize dökmeden masaya oturmam!..”

    Ve dediğini yaptı…

    9 Eylül’de düşmanı denize döktü. Belkahve’ye kadar gidip bunu gözleri ile gördükten sonra Nif’e döndü ve “biz sözümüzde durduk. 9 Eylül’de randevu verdiğimiz yere geldik. Ama onlar gelmediler” diyerek dalgasını geçti!..

    İzmir kurtulmuş, ancak Trakya, İstanbul ve boğazlar hala işgal altındaydı.

    Başkomutan buraların kurtarılması için Ordu’yu Çanakkale Boğazı’na yönlendirdi.

    Bunun üzerine İngiltere, Fransa ve İtalya Çanakkale önünde bir tarafsız bölge oluşturmaya ve tel örgü ile çevirdikleri bu alana Türk askerinin sokmamaya karar verdiler…

    Ancak Mehmetçiklerimiz kararlı bir şekilde tel örgülerin üzerine yürüyünce düşman ateşkes önermek zorunda kaldı…

    3 Ekim’de Mudanya’da başlayan ateşkes görüşmeleri 11 Ekim’de Antlaşma ile sonuçlandı ve bu şekilde Doğu Trakya ve Boğazlar işgalden kurtuldu…

    Kurtuluş Savaşı’nda, “başta İngiltere olmak üzere Büyük Devletlerle (Düvel-i Muazzama) değil, küçük Yunanistan ile savaştık” diyerek Türk milletinin zaferini küçük göstermek isteyen vatan hainleri, Mudanya’da İsmet Paşa’nın karşısında oturanların ve antlaşmayı imzalayanların kimler olduklarına baksınlar!..

    Ateşkes antlaşmaları savaşan taraflar arasında olur:

    Mudanya’da İsmet Paşa Başkanlığındaki Türk delegelerinin karşısında, İngiltere, Fransa ve İtalya delegeleri vardı ve antlaşmayı da karşı taraf olarak onlar imzaladı. Yunanistan masada değil, Mudanya’da bile yoktu…

    ÇÜNKÜ YUNANİSTAN BUNLARIN TAŞERONUYDU...

    Örneğin Sakarya Muharebesini biz değil de Yunanistan kazansa ve tüm Anadolu’yu ele geçirse, her yer onun olacak, bin yıllık hayalleri gerçekleşecek ve yeniden BİZANS‘ı mı kuracaklardı?..

    Elbette hayır! Bu sadece onların hayali idi!..

    Nasıl, günümüzde her şey “SÜPER GÜÇ” denilen Batı dünyasının patronu ABD’nin dediği gibi oluyorsa, o zamanda her şey, o zamanın süper gücü İngiltere’nin dediği gibi olacak, Yunanistan’a İzmir’i bile vermeyeceklerdi!..

    İngiltere, aynı şeyi Birinci Dünya Savaşı’nda Araplara da yapmıştı. BÜYÜK ARABİSTAN KRALLIĞI vaat ederek Mekke Şerifi Hüseyin‘i kandırmış ve böylece Arapları Osmanlı’ya karşı ayaklandırmıştı. Fakat savaşın sonunda eline cetvel alarak 20’ye yakın devlet oluşturdu. Peygamberin torunu olduğunu iddia eden zavallı Şerif Hüseyin’e Suudi Arabistan Krallığını bile vermedi. O koltuğu 100 yıldır kullandığı için daha çok güvendiği Suudilere verdi. Oysa General Allenby Kudüs‘e girerken, yanında, Halife’nin Ordusuna karşı birlikte savaşmış oğlu Faysal vardı…

    Şimdi emperyalistlere taşeronluk yapan PKK’lılar da aynı hayal içindeler: BÜYÜK KÜRDİSTAN kurulacakmış!..

    Emperyalistler büyük devlet istemezler. Birbirleriyle çatıştırabilecekleri/ kullanabilecekleri küçük devletçikler isterler. Amerikan Büyük Elçisi daha yeni açıklamadı mı? “İsrail’in güvenliği için büyük ulus devletler olmamalı!..”

    Bunun üzerine bizimkiler de “İhanet Komisyonu” kurmadılar mı?

    Yunanlar yenilgiden sonra kullanıldıklarını anladılar. Bu nedenle, Yunanistan’da nadiren çıkan bir büyük devlet adamı olan Venizelos, Atatürk ile birlikte Türkiye ile Yunanistan arasında dostluk paktı kurdu ve Atatürk‘ü Nobel Barış ödülüne aday gösterdi…

  • Mudanya Silah Bırakışma Antlaşması imzalanmasınn 103.yıldönümünde bazı anımsamalar

    Mudanya Silah Bırakışma Antlaşması imzalanmasınn 103.yıldönümünde bazı anımsamalar

    11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Mütarekesi(3-11EKİM) imzalanmıştı.

    11Ekim mutlu Mudanya Silah Bırakışması(mütarekesi) sözleşmesinin 101.yıldönümü ulusumuza kutlu olsun. Yurdumuzun kurtarılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında canını, kanını, emeğini esirgemeyen kadın, erkek kahraman atalarımızı saygıyla anıyorum. 11.10.025C.tesi

    SİLAH BIRAKIŞMASI GÖRÜŞME SÜRECİ

    • TBMM Hükümeti’ni Batı Cephesi komutanı (33 yaşındaki ) İsmet Paşa temsil eder.

    • Fevzi ve Refet Paşalar da görüşmeler boyunca Mudanya bulunur.

    • İngiltere, Fransa, İtalya temsilcileri katılır.

    • Ateşkes ile doğrudan ilgili olsa da Yunanistan’ nın iki temsilcisi görüşmelere doğrudan katılmazlar; körfezde alargada bulunan gemide beklerler.

    • Görüşmelerin kesilmesi tehlikesine karşı Türk Ordusu teyakkuz halinde tutulur.

    • 11 Ekim’de uzlaşmayla sonuçlanan görüşme metni taraflarca imzalanır.

    • İmzalamaktan Yunan Hükümeti temsilcileri kaçınsa da üç devletten yüz bulamayınca 14 Ekimde imzalar.

    SÖZLEŞME MADDELERİ:

    14 Maddelik Mütarekenin önemli maddeleri: 

    · Mütareke imzalandıktan üç gün sonra,14/15 Ekim gecesi yürürlüğe girecek, 

    · Türk-Yunan güçleri arasındaki silahlı çatışma sona erecek, 

    · Doğu Trakya’yı 15 gün içerisinde Yunan boşaltacak; itilaf devletleri aracılığıyla 30 gün içerisinde Türk yönetimine devredilecek,

    ·  Barış antlaşmasına kadar Türk ordusu Trakya’ya geçmeyecek; iç güvenlik için  8.000’iaşmayacak bir jandarma kuvveti bulundurabilecek,

    ·  Barış antlaşmasının (Lozan)imzalanmasına kadar;

    · Meriç’in sağ kıyısı ile Karaağaç İtilaf Devletleri denetiminde kalacak,

    · İstanbul’da bulunan İtilaf Devletleri askerleri barış sağlanana kadar İstanbul’da kalacak.

    · Türk Ordusu Çanakkale Boğazı’nda ve İzmit bölgesinde belirlenen çizgiyi geçmeyecektir.

    SİLAH BIRAKIŞMASI(MÜTAREKE)NA VARAN SÜREÇTE NELER OLMUŞTU?

    · Mudanya mütarekesinde(3-11Ekim1922) Ankara Hükümeti şartlarını İngilizleri kabule zorlamak için teyakkuz halindeki Türk ordusunun Çanakkale Boğazı Anadolu yakasındaki birlikler, Başkomutan Mustafa Kemal’in emriyle, namlusu aşağıya, dipçiği yukarı çevirmiş silahları ile uygun adım yürüterek, işgal altındaki bölgeye girer.

    ·  Görülmedik bu hal karşısında İngiliz askerleri ateş açamaz.

    · Savaş aracı silahı barış aracına dönüştüren Mustafa Kemal, dünya savaş tarihinde daha önce görülmemiş bir yöntemle İngilizlerin Çanakkale’den çekilmesini sağlar.

    · Savaşsız zafer sonucunda 6 Ekim 1922’de Çanakkale işgalden kurtarılır. İstanbul’un kurtuluş yolu açılır.

    (BU YAZI DERLEMEDİR)image.png

  • Tanıtım eksikliğimiz var…

    Tanıtım eksikliğimiz var…

    Bizim en büyük hatamız ülke turizmini tanıtamamak. Elimizde olanla yetinmek istiyoruz. Halbuki iyi tanıtımla rekorlara imza atacak durumdayız. İspanya bunu başardı. Yunanistan ve İtalya arkadan geliyor. Türkiye’nin adı yok.

    Ercan Torunoğulları’nın koordinatörlüğünde ve Orka Hotels’in ana sponsorluğunda organizasyon, misafirlere hem kitap hem de görsel şölen sundu.

    Ne zaman yurt dışına çıksak o ülkenin turizmden sorumlu bakanının ağzından duyuyoruz:

    “Kendinizi ve ülkenizi tanıtamıyorsunuz.”

    Bu çok önemli bir uyarı. Yetkililere de iletiyoruz. Sonuç var mı şu ana kadar yok.

    Bir tanıtım eksikliğimiz var. İstesek de istemezek de bunu kabul ediyoruz.

    Türkiye turizminin önemli merkezlerinden Fethiye’de, Orka Hotels’in sponsorluğunda düzenlenen Orka Fight Night 2 ile dünyanın en büyük beş boks federasyonundan ikisi WBC ve WBA şampiyonluk maçına ev sahipliği yaptı. 

    S Sport aktarımı ile 80 ülkede canlı yayın yapan Orka Fight Night 2’de  Türkiye’yi Serenay Çetin ve Kubilay Alcu temsil etti. Ercan Torunoğulları’nın koordinatörlüğünde ve Orka Hotels’in ana sponsorluğunda organizasyon, misafirlere hem kitap hem de görsel şölen sundu. Konu hakkında bir açıklama yapan Orka Hotels Genel Müdürü Ercan Torunoğulları, kısaca şu ifadeleri kullandı:

    “Dünyanın en büyük beş federasyonundan dünya şampiyonluğu kemer maçlarını Fethiye’ye çıkardık. 80 ülkede canlı olarak yayımlanacak Orka Fight Night 2 ile sadece Türkiye’de değil, dünyada ses getirecek şekilde ses çıkardık”

    Organizasyon, rekabet ve mücadele dolu boks maçlarının yanı sıra lazer, ışık ve havai fişek gösterileri ile şölene geri döndü. 

    Halbuki ülkemiz turizm çeşitliliği bakımından çok önemli konumda. Sağlık turizminde dünyada birinci sıradayız.

    Diğer gruplarda da söz sahibiyiz.

    Bu kadar zenginliğimiz arasında tanıtım eksikliği elbette ki büyük bir hata.

    Dünyada turizmde iddialı ülkeler var. İnsanları bire bir ikna etmeye çalışıyorlar. Yılmadan, usanmadan işleri bu.

    Tanıtım her devirde yapılabilir. “Geç kaldım” olayı yok. Kolları sıvayıp sahaya inmeliyiz. Bu işi şahıslar olarak da başarabiliriz.

    Bakanlık ve devlet nasıl çalışır ne yapar sonuç ne olur bunu da zaman içinde göreceğiz.

  • Arnavutluk turizmi durdu…

    Arnavutluk turizmi durdu…

    Arnavutluk küçük ama mutlaka gezilmesi ve görülmesi gereken bir ülke. Türkiye önce Arnavutluk’u kucaklamış, turizmde önünü açmıştı. Ancak kontrolsüz fiyat artışları ülkenin imajını zedelemeye başlayınca durum değişti. Arnavutluk turizmi durakladı. Arnavutlar her şeyin sorunsuz gideceğini sanıyordu, yanıldılar. Ülkeye başka yollardan para akışı da yok. Turizmden başka yaslanacak ağaç olmayınca da sıkıntının büyüğünü kucağınızda buluyorsunuz.

    Kısa zamanda turist sayısı iki katına çıktı. Arnavutlar bu sayının artacağını sanıyordu. Turizm öyle oynak ki her şey bir anda alabora oldu. Şimdi Arnavutlar eski günlerin geri geleceği umudu ile yaşıyor.

    Uçak seferleri devam ediyor. Havaalanın büyütülmesi kararı alınmıştı. Bu da durdu. Turizmde havaalanlarının pozisyonu çok önemli.

    Son üç yıldır turizmde patlama yaşayan Arnavutluk’ta, 2025 yılı itibarıyla ziyaretçi sayılarında ve turizm gelirlerinde belirgin bir yavaşlama gözlemleniyor.

    Ancak bu yavaşlamaya rağmen, 2.7 milyon nüfuslu küçük Balkan ülkesi için rakamlar hâlâ etkileyici.

    Arnavutluk, Ulusal İstatistik Ajansı INSTAT’ın verilerine göre 2025 yılının Ocak-Ağustos döneminde 8.34 milyon yabancı ziyaretçiyi ağırladı.

    Ayrıca, bazı uzmanlar aşırı fiyatlandırma ve hizmet kalitesindeki tutarsızlık gibi kayıt dışı uygulamaların da bu olumsuz tabloya katkı sunduğunu belirtiyor.

    Bu, 2024’ün aynı dönemine göre %2.49’luk bir artış anlamına geliyor (2024’te 8.14 milyon). 2019’a kıyasla ise bu rakam %79’un üzerinde bir sıçramayı temsil ediyor. 2021’e göre (4.20 milyon ziyaretçi), yabancı turist sayısı neredeyse iki katına çıktı. Bu da Arnavutluk’un turizmdeki başarısının önemli bir göstergesi.

    Ancak Avrupa’nın en hızlı büyüyen turizm destinasyonlarından biri olarak öne çıkan Arnavutluk’un turizm endüstrisi, 2025’te yorgunluk belirtileri gösteriyor. Ülke, Akdeniz’in parlayan yıldızı statüsünü kaybetme riskiyle karşı karşıya.

    Arnavutluk’a gelen ziyaretçilerin %94’ü Avrupa’dan. Fakat en büyük pazar konumundaki Kosova’dan gelen turist sayısındaki düşüş dikkat çekici. Kosovalı ziyaretçilerdeki düşüşün şimdiden 150.000 kişi civarında olduğu tahmin ediliyor. Buna karşın Almanya, Fransa, Polonya ve Birleşik Krallık’tan gelen ziyaretçi sayıları güçlü seyrediyor.

    Turizmdeki büyümenin genel olarak yavaşlaması, ülkenin ekonomik büyümesini büyük ölçüde turizme dayandırmasına dair endişeleri artırdı.

    Uzmanlar, bu soğuma eğiliminin sadece turizm sektörünü değil, Arnavutluk’un genel ekonomik yapısını da etkileyebileceği uyarısında bulunuyor. Bu yüzden son yıllardaki turizm gelişiminin zayıf yönlerinin net şekilde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyorlar.

    Sorunlar arasında sıkça dile getirilenler arasında yetersiz altyapı, düşük standartlardaki atık yönetimi ve hızla yükselen fiyatlar yer alıyor. Özellikle güneydeki turistik bölgelerde yaz sezonunda fiyatların %12 ila %20 oranında arttığı bildiriliyor. Bu durumun potansiyel ziyaretçileri caydırdığı düşünülüyor.

    Hükümetin müdahale etmesi gerektiği yönünde görüşler olsa da, uzmanlara göre sorun kamu politikalarından çok piyasa davranışları ve sektör içindeki sorumluluk eksikliğinden kaynaklanıyor.

    Sektör temsilcileri, özellikle komşu ülkeler olan Karadağ ve Yunanistan turizme daha fazla yatırım yaparken, Arnavutluk’un bu yapısal sorunları çözemezse Adriyatik’teki uygun fiyatlı tatil destinasyonu kimliğini kaybedebileceği konusunda uyarıyor.

  • Kapadokya otelleri dünyanın en iyileri arasında…

    Kapadokya otelleri dünyanın en iyileri arasında…

    Son günlerde Kapadokya’ya ilgide büyük artış yaşanıyor. Kapadokya turizmde sağlam sütunlardan biri haline geldi. Art arda yapılan oteller de çok lüks. Bu nedenle Kapadokya otelleri dünyanın en iyileri arasına girdi.

    Önümüzdeki yıllarda Kapadokya’nın, lüks turizmin en seçkin destinasyonları arasında daha da öne çıkacağı açıkça görülüyor.

    Kapadokya aynı zamanda gastronomisi ile de ortaya çıkıyor. Konuklara muhteşem yemekler sunuluyor. Damak çatlatan yemekler Anadolu’yu ayağınıza getiriyor. Ünlü şefler mutfaklardan ayrılmıyor.

    Gastronomi dünyasının en yüksek standartlarını belirleyen MICHELIN Rehberi, bu yıl otelcilik sektöründeki mükemmeliyet vizyonunu da genişleterek tüm dünyada MICHELIN key ödüllerini duyurdu. 

    Misafirlerine yalnızca konaklama değil, duygusal bağ kurulan, özgün ve unutulmaz deneyimler sunan otellere verilen bu prestijli ödüllerde Kapadokya, çarpıcı bir başarıya imza attı.

    2025 yılı değerlendirmelerinde Kapadokya, dokuz oteliyle bu önemli listeye girmeyi başardı. Bu otellerden ikisi Türkiye’nin en iyi dört oteli arasında yer alarak, bölgenin dünya turizmindeki yükselişini bir kez daha kanıtladı.

    Tarihi atmosferi, kaya otelleri ve zamansız mimarisiyle dünya turizminin en özgün destinasyonlarından biri olan Kapadokya’da, MICHELIN Key 2025 listesine giren oteller ve aldıkları dereceler şöyle:

    1. Argos in Cappadocia – Uçhisar (İki MICHELIN Anahtarı)
    2. Museum Hotel – Uçhisar (İki MICHELIN Anahtarı)
    3. Ariana Sustainable Luxury Lodge – Uçhisar (Bir MICHELIN Anahtarı)
    4. Hezen Cave Hotel – Ortahisar (Bir MICHELIN Anahtarı)
    5. Exedra Hotel Cappadocia – Ortahisar (Liste seçkisi)
    6. Kayakapı Premium Caves – Ürgüp (Liste seçkisi)
    7. Sacred House – Ürgüp (Liste seçkisi)
    8. Tafoni Houses Cave Hotel – Ortahisar (Liste seçkisi)
    9. Taşkonaklar Hotel – Uçhisar (Liste seçkisi)

    Kapadokya Yöresel Alan Yönetimi Derneği (KAPYAD) Başkanı ve Museum Hotel Kurucusu Ömer Tosun, elde edilen başarıyla ilgili büyük bir gurur duyduklarını belirtti. Tosun, şunları kaydetti:

    ”Türkiye’nin en iyi dört MICHELIN Key otelinden ikisinin Kapadokya’da yer alması ve toplamda dokuz otelimizin bu prestijli listede bulunması, hepimiz için büyük bir gurur kaynağı. Kurucusu olduğum Museum Hotel’in de iki MICHELIN Key alarak bu seçkide yer alması elbette mutluluk verici; ancak asıl beni gururlandıran Kapadokya’nın başarısı oldu. Bu liste aslında beni şaşırtmadı; çünkü bu bölge, özgün mimarisi, misafirperverliği ve kültürel derinliğiyle zaten MICHELIN’in ‘karakteri olan, deneyim odaklı oteller’ felsefesiyle mükemmel bir uyum içinde. Önümüzdeki yıllarda Kapadokya’nın, lüks turizmin en seçkin destinasyonları arasında daha da öne çıkacağına inanıyorum.”

    MICHELIN Key ödüllerindeki bu başarı, Kapadokya’nın kültürel mirası, sürdürülebilir lüks anlayışı ve özgün misafirperverliğiyle sadece bir turistik bölge olmanın ötesine geçerek, dünya turizminin en özel destinasyonlarından biri haline geldiğini bir kez daha kanıtladı.

  • İspanya nitelikli turist peşinde…

    İspanya nitelikli turist peşinde…

    İspanya turizmden en çok para alan bir destinasyon. Turizmden olduğu kadar gastronomiden de kazanıyor. İspanya’nın sıradan turiste ihtiyacı yok. Şimdi ise nitelikli turist peşindeler. Nicelikten yorulan halk, nitelikli turizmi talep ediyor. İspanya’da bunu istemeyen yok. Bir ülkenin sosyal yaşam döngüsünü bozmadan, bilgisi ve görgüsüyle değerli katkılar sağlayan ziyaretçiyi kim istemez?

    Sayılardan bıkan İspanyollar, artık daha yüksek katma değer sağlayan nitelikli turizm anlayışını giderek artan bir şekilde talep ediyor. Kısaca sıradan turistlere “gelmeyin” deniliyor. Sadece deniz ve güneş değil, tarihi ve kültürel değerlerle de buluşan ziyaretçi profili, ülke için her anlamda değerli olacak. Halka da bunu aşılıyorlar.

    Dünyanın en güçlü turizm destinasyonlarından biri olan İspanya’nın, artık yalnızca ziyaretçi sayısını artırmayı değil, ülkeye katma değer sağlayan nitelikli turistleri çekmeyi hedeflediğini vurgulayan Zafer Alkaya, İspanya’nın bu stratejik değişiminin dünya turizmine yön vereceğini söyledi.

    Zafer Alkaya, İspanya halkının artan tepkisinin ülkenin turizm politikalarında önemli bir dönüşüme neden olduğunu belirterek,  şunları söyledi:

    “İspanyollar, ortalama bir turist profiliyle devam edemeyeceklerini halkın yükselen tepkisiyle iyiden iyiye gördüler. Bugün dünyanın en fazla turizm geliri elde eden ülkelerinden biri olmalarına rağmen, artık ziyaretçilerin ülkeye sağladığı katma değeri sorgulama sürecine girmiş durumdalar.”

    Alkaya, uzun yıllar boyunca “deniz, kum, güneş” turizmine odaklı ve yüksek sayılara dayalı bir model benimseyen İspanya’da halkın artık bu modelden yorulmuş durumda olduğuna dikkat çekerek, şunları söyledi:

    “Sayılardan bıkan İspanyollar, artık daha yüksek katma değer sağlayan nitelikli turizm anlayışını giderek artan bir şekilde talep ediyor. Bir ülkenin sosyal yaşam döngüsünü bozmadan, bilgisi ve görgüsüyle değerli katkılar sağlayan ziyaretçiyi kim baş tacı etmez? İspanya’nın hedefinde sadece yüksek harcama yapan turistler değil, aynı zamanda ülkenin kültürel ve tarihi değerlerine saygı duyan, bunlara ilgi gösteren ziyaretçiler var.’’

    Zafer Alkaya, bu dönüşümün turizmde karşılıklı kazanımın en üst noktası olduğunu ifade ederek, “Sadece deniz ve güneş değil, tarihi ve kültürel değerlerle de buluşan ziyaretçi profili, ülke için her anlamda değerli. Bu yaklaşım dünya turizmi açısından da en ideal örnektir” diye konuştu.

    Cornelia Diamond Golf & Resort Spa Genel Müdürü Zafer Alkaya, bugün İspanya ve benzeri ülkelerin yaşadığı bu dönüşümün, yakın gelecekte diğer turizm destinasyonlarının da karşısına çıkacağına işaret ederek, “Bu noktada asıl önemli olan, nitelik ve nicelik dengesini doğru kurabilmek ve bu dönüşümün ne zaman, hangi ülkelerde yaşanacağını doğru analiz edebilmektir” dedi.

    İspanya’nın başlattığı bu “nitelikli turiste odaklanma” hareketinin, önümüzdeki yıllarda dünya turizm rekabetinin yeni belirleyicisi olacağını ifade eden Alkaya, turizmde sürdürülebilir başarı için artık yalnızca ziyaretçi sayısı değil, ziyaretçinin bıraktığı değerin de en az sayılar kadar önemli hale geldiğini sözlerine ekledi. 

  • “Türk mutfağını tüm dünya tanıyacak…”

    “Türk mutfağını tüm dünya tanıyacak…”

    Türk gastronomi ve turizm sektörlerinin en prestijli buluşmalarından biri olan GastroShow & Turizm Zirvesi 2025, bu yıl “Sağlık” temasıyla gerçekleşti.

    Etkinliğe dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanından turizm profesyonelleri, yatırımcılar, gastronomi uzmanları ve marka temsilcileri katıldı.

    Bu önemli buluşmada Continent Worldwide Hotels, otel markalarının yanı sıra butik kahve markası Caldeza Coffee & More ile de yerini aldı. Türk mutfağının zenginliğigündeme düştü. Sektör temsilcileri “Türk mutfağını tüm dünya tanıyacak “ dedi.

    Etkinlik boyunca çok sayıda yatırımcı, otel sahibi ve sektör profesyoneli Continent Worldwide Hotels standını ziyaret ederek markanın franchise ve yönetim modelleri hakkında bilgi aldı, ayrıca B2B toplantılar yoğun ilgi gördü. Türk yatırımcılar ve otelciler yeniliklere açık olduklarını söyledi.

    Festivallere, turizm fuarlarına katılmasanız sizi kimse tanımaz. Adı geçen etkinliklerde ses getirecek konuları da gündeme getirmek gerekir. Türkiye bu açıdan da güçlü bir ülke. Hatta en büyüklerden biri.

    Continent Worldwide Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Ethem Zagikyan, etkinlikle ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:

    “GastroShow artık sadece bir fuar değil, Türkiye’nin gastronomi ve turizmdeki yeni yönünü temsil eden vizyoner bir platform haline geldi. Gastronomi, otelcilik sektörünün artık ayrılmaz bir parçası. misafir deneyimini sadece konaklama değil, tat, sağlık ve yerel kültürün birleşimi üzerinden yeniden tanımlıyoruz. Bu yıl zirvede kurduğumuz temaslar, hem markalarımızın hem de Türkiye’nin global turizm vizyonu açısından son derece değerliydi.”

    Türk gastronomi ve turizm sektörlerinin en prestijli buluşmalarından biri olan GastroShow & Turizm Zirvesi 2025, bu yıl “Sağlık” temasıyla gerçekleşti.

    Etkinliğe dünyanın ve Türkiye’nin dört bir yanından turizm profesyonelleri, yatırımcılar, gastronomi uzmanları ve marka temsilcileri katıldı.

    Zagikyan ayrıca, Caldeza Coffee & More markasına gösterilen ilgiden memnuniyet duyduklarını belirterek, “Kahve kültürü artık otelcilikten bağımsız düşünülemiyor. Caldeza Coffee ile hem butik hem de franchise düzeyinde büyümeyi sürdüreceğiz.” dedi.

    GastroShow’un kurucusu ve Gastronomi Derneği Başkanı Gürkan Boztepe, etkinlik hakkında yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

    “Amacımız Türk mutfağını sadece tanıtmak değil, onu sürdürülebilir, sağlıklı ve ekonomik bir değer haline getirmek. Bu yılki zirvede sağlık temasıyla gastronomiyi yeniden tanımladık.

    Continent Worldwide Hotels gibi uluslararası vizyona sahip markaların katılımı, sektörün küresel hedeflerine ulaşması açısından büyük önem taşıyor.”

    Continent Worldwide Hotels standı, zirve süresince birçok yatırımcı, otelci ve gastronomi markasının uğrak noktası oldu. Marka temsilcileri, hem Türkiye’de hem de Orta Doğu ve Avrupa’da planlanan yeni projeler hakkında bilgi paylaşarak, birçok potansiyel franchise ve yatırım iş birliğinin temellerini attı.

    T.C. Ticaret Bakanlığı, İstanbul Valiliği, TİM, DEİK, MÜSİAD ve TOGEMDER desteğiyle düzenlenen GastroShow 2025, Türk gastronomisini dünyaya tanıtmak ve turizmde gastronomiyi öncü bir unsur haline getirmek hedefiyle gerçekleştirildi.

    Etkinlikte, sektörün önde gelen isimleri, akademisyenler ve uluslararası konuşmacılar da yer aldı. Yapılan değerlendirmelerde gastronominin artık otelcilik sektörünün ayrılmaz bir parçası haline geleceği de dile getirildi. Oteller artık şeflerle gastronomide öncülük etmeye başladı.

  • CHP’nin Pinokyo Masalı: Halkın Gözünden Bir Gerçeklik Denemesi

    CHP’nin Pinokyo Masalı: Halkın Gözünden Bir Gerçeklik Denemesi

    Bir zamanlar “Halkın Partisi” denirdi CHP’ye. Atatürk’ün kurduğu, halkın alın terinden, Cumhuriyet’in köklerinden doğan bir siyaset anlayışı vardı. Şimdi bakıyorsun, sanki siyaset değil de reklam ajansı olmuş. Bir yanda ABD’nin, öbür yanda İngiltere’nin siyasi PR ofisleriyle aynı lisanı konuşur hâle gelmiş.
    Brüksel’de bir etkinlik yapılıyor, “Avrupa gölge başkan İmamoğlu’nu tanısın” diye. E tanıttınız da ne oldu? Yığma da olsa birkaç kişi geliyor, alkış çalıyor, sonra herkes kahvesini içip gidiyor. Çünkü millet artık kandırılacak yaşta değil.
    Atatürk’ün çizdiği yoldan sapınca, halka güven veren bir parti değil, “iktidar karşıtı bir reklam markası”na dönüşüyorsun. CHP bugün tam da bu çıkmazda.

    ATATÜRK’ÜN PARTİSİNDEN REKLAM AJANSINA

    Bir ülkenin tarihinde bazı anlar vardır ki, o anlar bir milletin karakterine mühür gibi kazınır. Cumhuriyet’in kuruluşu, işte o anlardan biridir.
    Bir ulus, yıkıntılardan doğmuş; yedi düvelin işgaline karşı dimdik durmuş; küllerinden yeniden doğmuştur.
    Ve o doğuşun kalbinde bir fikir, bir umut, bir irade vardı: Atatürk’ün halkla kurduğu bağ.

    O bağ, sadece bir siyasi örgütlenmenin değil, bir millet bilincinin mayasıydı. “Halkın Partisi” denildiğinde, o halk gerçekten o partinin sahibiydi.
    Kasabalarda, köylerde, şehirlerde partinin ismi anıldığında, insanlar bir tabeladan değil, bir ideali hatırlardı.
    O ideali anlatmaya kelimeler yetmezdi; çünkü o ideal, kanla, alın teriyle, fedakârlıkla yoğrulmuştu.

    Fakat zaman değişti. Değişen sadece dünya değil, insanların iç sesi de oldu.
    Bir vakitler halkın yüreğinde filiz veren o parti, zamanla bir “elit kulübü”nün malı hâline geldi.
    Artık halkın diliyle değil, bürokrasi ve vitrin diliyle konuşuluyordu.
    Anadolu insanı o dili anlamaz oldu; çünkü o dilde samimiyet değil, hesap vardı.

    Yıllar geçtikçe, o halkın partisi sanki halktan utanır hâle geldi.
    Bir zamanlar köylünün, işçinin, emekçinin yanında duran o ruh, şimdi şehir plazalarının soğuk cam duvarlarının ardında sıkıştı.
    Siyaset, bir dava olmaktan çıktı; bir kariyer planına dönüştü.

    Ve derken bir gün, “yenilenme” adıyla yeni bir dönem başladı.
    Artık ideoloji değil, “imaj” konuşuluyordu.
    “Çağdaş görünmek” bir felsefe değil, bir kampanya meselesi olmuştu.
    Parti binasının duvarlarında Atatürk’ün portresi hâlâ asılıydı ama gözlerinin ardındaki anlam, kimsenin gündeminde değildi.

    Yeni çağın sihirli sözcüğü “algı yönetimi”ydi.
    Böylece bir zamanlar halkın dertleriyle yoğrulan siyaset, bir reklam ajansının masa başında ürettiği sloganlara teslim edildi.
    Yabancı danışmanlar, yerli stratejistler, medya planlamacıları… Herkes konuşuyor, herkes öneri veriyordu ama halk susturulmuştu.

    Atatürk’ün “tam bağımsızlık” dediği ilke, bir seçim afişinin altına sıkıştırılmış bir nostalji cümlesine dönüştü.
    Artık “bağımsızlık” derken bile dış finansörlerin raporlarına bakılıyordu.
    Bir milletin kurtuluş destanı, “herşey güzel olacak” ( herşey benim için güzel olacak) PR sunumlarına malzeme olmuştu.

    Köylü bu durumu görüyor, ama söylemiyordu.
    Şehirli genç, hissediyor ama adını koyamıyordu.
    Fakat halkın sessizliği aldanış değildir; o, sabrın sesidir.
    Ve sabır, bir gün fırtınaya dönüşür.

    Anadolu’nun köylerinden, kasabalarından, kentlerinden yükselen o sessiz mırıltı büyümeye başladı:

    “Atatürk’ün kurduğu parti bu muydu?”

    Bu, bir sitemden çok bir uyanıştır.
    Çünkü millet, kendi öz evladının kendine yabancılaştığını fark etti.
    Bir parti, Atatürk’ün halkçı ruhunu bıraktığında, artık sadece tabelası kalır; içi boşalır.

    Bugün o partinin toplantılarında, halkın adı hâlâ geçiyor.
    Ama o “halk”, salondaki birkaç danışmanın zihin haritasında bir “hedef kitle”ye indirgenmiş durumda.
    Artık insanlar sayılarla, yüzdelerle, “trend analizleriyle” ölçülüyor.
    Oysa Atatürk’ün gözünde halk bir rakam değil, bir ruhtu.

    Bir zamanlar halkın önünde yürüyenler, şimdi halkın arkasından konuşuyor.
    Bir zamanlar Anadolu’yu karış karış dolaşanlar, şimdi Avrupa salonlarında gölge başkan İmamoğlu’nu tanıtım peşinde ( Halbuki ABD- İngiltere zaten siyasi Pinokyo İmamoğlu’nu tanıyor- “kullanışlı aptal “ gibi zaten pazarlıyor) .
    Bir zamanlar “bağımsız Türkiye” diyenler, şimdi “uyumlu Türkiye” sözünü alkışlıyor.

    Ne acıdır ki, bir partinin modernleşme hevesi, onu halktan koparmışsa, o artık modern değil; yabancılaşmıştır.
    Çünkü modernlik, halkın değerlerini inkâr etmek değil, onları çağın diliyle yeniden üretmektir.
    Ama bugünkü siyasetçiler, çağın dilini öğrenirken halkın dilini unutmuş görünüyor.

    Yine de umut vardır.
    Çünkü halkın hafızası, politikacılardan daha güçlüdür.
    Millet unutmaz; sadece sabreder.
    Ve zamanı geldiğinde, kendi elini taşın altına koyar.

    Atatürk’ün mirası, partilerde değil, halkın yüreğinde yaşamaya devam eder.
    Ve bir gün, o yürek yeniden konuştuğunda, ne reklam ajansları kalır, ne de sahte modernlik oyunları.

    PINOKYO SİYASETİ VE HALKIN UYANIŞI

    Bir ülke düşünün; meydanlarında süslü sözler yankılanıyor, ekranlarda sahte tebessümler beliriyor.
    Her seçim dönemi, bir tiyatro başlıyor.
    Bir yanda yıllardır iktidarda olan “Taht Sultanı- Erdoğan”; diğer yanda halkın umuduna oynayan “ siyasi Pinokyo İmamoğlu- Gölge Başkan”.
    İkisi de farklıymış gibi görünür, ama ipleri aynı ellerin parmak aralarından sarkar: Kuklacı Eller.

    Kuklacı, bazen dışarıdan esen bir rüzgâr gibidir; bazen içeriden, odaların içinden konuşur.
    Bir gün uluslararası konferanslarda görünür, ertesi gün yerli danışmanların ağzından cümleler döker.
    Onun derdi, milletin iradesi değil, sahnenin devam etmesidir.
    Çünkü sahne kapanırsa kuklalar düşer, ipler kopar, düzen bozulur.

    Taht Sultanı- Erdoğan, yılların deneyimiyle perdenin önüne çıkar:

    “Ben gidersem bu ülke biter,” der,
    “Ben varsam her şey ayakta.”
    Oysa halkın gözünde, o cümle artık bir tehditten öteye geçmez.

    Ardından Gölge Başkan İmamoğlu çıkar sahneye, yepyeni bir sloganla:

    “Ben gelirsem her şey değişecek!” , “Herşey ( benim için) güzel olacak”.
    Fakat halk, aynı melodiyi defalarca dinlemiştir; sadece söz değişmiştir, ezgi değil.

    İşte tam da burada başlar halkın uyanışı.
    Çünkü Anadolu insanı, kelimenin rengini değil, gözün samimiyetini okur.
    Birinin kürsüsündeki öfke de, ötekinin gülümsemesi de ona aynı mesafede kalmaya başlamıştır.

    Yıllar yılı bu iki uç arasında gidip gelen halk, artık bir şeyin farkındadır:
    Taht Sultanı Erdoğan’da, Gölge Başkan- İmamoğlu’ da, aynı sahnenin oyuncularıdır.
    Birinin perdesi koyu renklidir, ötekininki açık; biri dini kullanır, öteki “çağdaşlık ve usturplu bir biçimde dini kullanır” maskesini takar.
    Ama her ikisi de aynı yönetmenin senaryosunda rol alır.

    Halk artık bunu hissediyor.
    Kahvede oturan bir çiftçi, çayını karıştırırken şöyle diyor komşusuna:

    “Yahu biri bizi kandırıyor da, hangisi?”
    Bu cümle, bir isyanın değil, bir farkındalığın başlangıcıdır.

    Çünkü halk, artık “lider” aramıyor.
    Halk, artık kendi gücünü arıyor.
    O gücün adı, sandıktan değil; bilinçten doğuyor.

    Köylü anlıyor: Tohum dışarıdan gelirse, bereket içeriden kaçar.
    İşçi anlıyor: Sendika tabelası değişse de, patronun masası aynı.
    Genç anlıyor: Slogan değişiyor ama sistem hep aynı yöne akıyor.

    İşte “Pinokyo siyaseti” tam da budur.
    Kuklaların burnu her sözde biraz daha uzarken, kuklacı perde arkasında sessizce gülümser.
    Halk her defasında bir umutla oy verir, sonra aynı masalın yeniden anlatıldığını fark eder.
    Ama bu defa bir fark vardır: masal artık çocuklara bile inandırıcı gelmemektedir.

    Bir milletin hafızası, bir tiyatro perdesinden daha geniştir.
    O hafıza, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bir gün yeniden hatırlamaya başlar.
    Ve o gün geldiğinde, ne “taht” kalır, ne “gölge”.
    Yalnızca halk kalır, çıplak gerçeğiyle.

    Halkın gözleri artık açık.
    O, artık dışarıdan gelen alkış seslerine değil, kendi yüreğinin sesine kulak veriyor.
    Ve o ses diyor ki:

    “Biz kendi yolumuzu bulacağız.”

    Çünkü Atatürk’ün gösterdiği yön, ne doğudur ne batı;
    O yön, bağımsız düşüncenin yönüdür.

    Bugün meydanlarda birbirine laf yetiştirenler, o yönü unutmuş olabilir.
    Ama Anadolu unutmadı.
    Anadolu’nun taşında, toprağında, bir imece ruhu hâlâ yaşıyor.
    Halkın uyanışı, işte o ruhun yeniden dirilişidir.

    Bir gün gelecek, bu topraklarda yine “hakikat” konuşulacak.
    O gün geldiğinde kuklaların ipi kopacak, kuklacı sahneden inecek.
    Ve sahne, yeniden halka ait olacak.

    Çünkü hakikat, eninde sonunda halkın vicdanında yankılanır.
    O vicdanın adı, bugün unutulmuş bir kelimedir belki ama hâlâ yaşamaktadır:
    Atatürkçülük.

    ÜÇÜNCÜ YOL: HALKIN ELİNDEKİ GERÇEK DEĞİŞİM

    Bir ülke düşünün; defalarca aynı yollardan geçmiş, defalarca aynı vaatleri dinlemiş, her seferinde “belki bu defa” demiş bir halk…
    Ve sonunda susmayı bırakıp düşünmeye başlayan bir halk…
    İşte değişim, tam da o sessiz düşünmenin ardından gelir.

    Gerçek değişim, bir sandık sonucu değildir; bir bilinç devrimidir.
    Atatürk bunu en başında görmüştü:

    “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
    Bu söz, sadece bir tarih dersi değil, bir gelecek haritasıdır.

    Bugün halkın önünde iki yol uzanıyor:
    Birincisi, dışarıdan biçilen kalıplara sığmaya çalışanların yolu, yani “itaatle modernleşme.”
    İkincisi ise, kendi özüne dönüp çağın aklıyla buluşturanların yolu, yani “bağımsızlıkla yükselme.”

    İşte bu ikinci yol, Üçüncü Yol’dur.
    Ne Doğu’nun taklidi, ne Batı’nın vitrini…
    Bu yol, Anadolu’nun alnındaki terin, köylünün sabrının, işçinin emeğinin, bilim insanının merakının yoludur.

    Bu yol, bir partinin değil, bir milletin yoludur.
    Çünkü Üçüncü Yol’un manifestosu, bir seçim bildirgesiyle değil, bir bilinçle yazılır.
    O bilincin adı da Atatürkçülüktür, ama rozet değil, yaşam biçimi olan Atatürkçülük.

    Bugün gençler, işsizlikle, umutsuzlukla, kutuplaşmayla boğuşuyor.
    Ama her gencin içinde hâlâ bir ışık var; o ışık, “bağımsız düşünme” arzusudur.
    Üçüncü Yol, işte o ışığın örgütlenmesidir.
    Bir grup değil, bir uyanıştır bu.
    Bir liderin etrafında değil, fikirlerin etrafında büyüyen bir uyanış.

    Bir millet yeniden ayağa kalkacaksa, önce zihninde ayağa kalkar.
    Üretime döner, bilime döner, kültürüne döner.
    Bir ulus kendi sanatını, dilini, emeğini, teknolojisini sahiplenirse, o zaman hiçbir “dış akıl” onun geleceğini yazamaz.

    Bugün ülkede yaşanan kısır döngü, sadece siyasi değil, zihinseldir.
    Taht Sultanı Erdoğan’da, Gölge Başkan İmamoğlu’da aynı gölgeden besleniyorsa, o gölgeyi ortadan kaldırmanın vakti gelmiştir.
    Bu da ancak milletin kendi yolunu yeniden bulmasıyla olur.

    Atatürk’ün devrimleri sadece geçmişin zaferleri değil, geleceğin rehberidir.
    Kadın hakları, laiklik, bilimsellik, üretim, eğitim, adalet…
    Bunlar bir dönemin reformu değil; her çağın pusulasıdır.

    Üçüncü Yol, bu pusulayı yeniden eline almanın adıdır.
    Halkın bir kez daha kendi kaderini, kendi elleriyle yazmasının adıdır.

    Bir köy öğretmeni, sabah derse girmeden önce tahtaya büyük harflerle “Yaşasın Cumhuriyet” yazdığında,
    O kelimenin altında öğrencilerinin gözleri parladığında,
    İşte o an, Üçüncü Yol başlamıştır zaten.
    Çünkü her bilinçli çocuk, her üretken genç, her dürüst emekçi, bu ülkenin yeniden doğuşunu Cumhuriyetle ve altı ok’la taşır içinde.

    Siyasetçiler değişir, vitrinler yenilenir, sloganlar çoğalır.
    Ama halkın yüreğinde değişmeyen bir şey vardır:
    Bağımsız yaşama iradesi.
    O irade, tarih boyunca her kuşatmayı yarmıştır.
    Ve yine yaracaktır.

    Unutulmasınki, bir milletin yeniden doğuşu, dış sermaye raporlarında, küresel forumlarda, diplomatik salonlarda değil;
    tarlasında saban süren köylünün elinde, sabah okula giden öğrencinin defterinde, geceleri adalet için çalışan bir hakimin vicdanında başlar.

    Bu yüce Türk milletinin kalbi, ne ithal programlarla atar ne de dış kaynaklı manifestolarla.
    Onun kalbi, hâlâ Sakarya’nın, Dumlupınar’ın, Afyon’un toprağında atar.
    Ve o kalp, yeniden ritmini bulmak üzeredir.

    Bugün “Üçüncü Yol” denilen şey, aslında yeni bir keşif değil; unutulmuş bir hatırlayıştır.
    Atatürk’ün halkına emanet ettiği bir vasiyetin yeniden okunmasıdır:
    Bağımsız düşün, kendi kaderini kendin yaz, kimseye boyun eğme.

    Halk artık farkında:
    Gerçek değişim, bir yüzün gitmesiyle değil, zihniyetin dönüşmesiyle olur.
    Reklam kampanyaları biter, sahte vaatler söner; geriye sadece üretim, bilim, adalet ve erdem kalır.
    Ve işte o zaman Türkiye yeniden nefes alır.

    Bu ülkenin istikbalini, ne kuklalar belirleyecek, ne kuklacılar.
    O istikbali belirleyecek olan, Atatürk’ün milletine bıraktığı akıl ve onur mirasıdır.

    Bir gün geldiğinde halk sandığa değil, aynaya bakacak.
    Ve diyecek ki:

    “Benim kurtarıcım, yine benim.”

    Son Söz

    Milletin feraseti bazen geç uyanır ama bir kez uyanırsa, hiçbir güç önünde duramaz.
    Ne “Pinokyo siyaseti” kalır, ne dış akıl masalları.
    O gün geldiğinde Türkiye’nin yönünü yine halk belirleyecek, ajanslar, danışmanlar, sahte modernlikler değil.
    Ve Atatürk’ün o sözü bir kez daha yankılanacak:

    “Türk milleti zekidir, çalışkandır. Ve bir gün, kendi değerini yeniden hatırlayacaktır.”

    İşte o gün, Üçüncü Yol’un ( esasında birinci yolun) gerçek adı konulacak:
    “Cumhuriyet’in İkinci Dirilişi” diye….

  • Mudanya Mütarekesi: Osmanlı İmparatorluğu’nun  Sona Erişi

    Mudanya Mütarekesi: Osmanlı İmparatorluğu’nun  Sona Erişi

    Mudanya Ateşkes Antlaşması,  Kurtuluş Savaşı’nın sonunda imzalanmış, böylece   Osmanlı İmparatorluğu  sona ermiştir. Büyük Taarruz’un zaferle sona ermesi üzerine İtilaf Devletleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne mütareke çağrısında bulunmuşlardır. Türk ordusu ile Birleşik Krallık işgal kuvvetleri arasında bazı gerginlikler yaşandıysa da görüşmeler 3 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da başlamıştır. Görüşmelerde TBMM Hükümetini Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa,  Birleşik Krallık’ı Harington, Fransa’yı General Charpy,  İtalya’yı  General Mombelli temsil etmiştir.

    Mudanya görüşmelerinde Yunanistan’ın, General Mazarakis ve Albay Sariyannis’i görevlendirmesine karşılık, Yunan delegeler görüşmelere katılmayıp Mudanya açıklarında  İngiliz gemisinde beklemişlerdir. Zaman zaman görüşmelerin kesilmesi tehlikesinin doğduğu ve Türk ordusunun yeniden harekat hazırlıklarına giriştiği mütareke görüşmeleri 11 Ekim 1922 tarihinde uzlaşmayla sonuçlanmıştır.

    ·       Sözleşme’nin yürürlüğe girmesiyle, Türk ve Yunan silahlı kuvvetleri arasında çarpışmalar duracaktır.

    ·       Barış Antlaşması’na  kadar olası her türlü karışıklıkların önüne geçmek için, Meriç’in sağ kıyısı Karaağaç ile birlikte, Müttefik Devletlerce saptanacak yerlere yerleşmek üzere onların askeri birliklerince işgal edilebilecektir.

    ·       Edirne çevresine ulaşımı sağlayan demiryolu bağlantısının geçiş özgürlüğünü aksamadan sürdürmek için, Svilengrand’dan (Cisr-i Mustafapaşa)  Kuleliburgaz’a  kadar Meriç’in sağ kıyısını izleyen demiryolu kesimi 3 Müttefik Devlet ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve Yunanistan’ın birer delegesinden oluşacak karma bir Komisyon  tarafından denetlenecektir.

    ·       Doğu Trakya’nın Yunan kuvvetlerince boşaltılması,  Sözleşme’nin yürürlüğe girmesiyle başlayacaktır.

    ·       Boşaltma; askerlerden başka, çeşitli askeri örgüt ve servislerini, onların her türlü taşıma araçlarını ve de yiyecek maddelerini  kapsayacaktır. Boşatma 15 günlük  süre içinde gerçekleşecektir.

    ·       Jandarma da  dahil olmak üzere, Yunan sivil memurları en kısa süre içinde çekilecektir.

    ·       Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin memurlarıyla birlikte, yerel düzen ve güvenliğin sürdürülmesi sınır ve demiryollarının korunması için, zorunluk duyulan sayıda jandarma kuvvetleri de bulunacaktır.

    ·       Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesi ve sivil yönetimin el değiştirme işlemi, Müttefikler arası kurulların yönetiminde yapılacaktır.

    ·       Doğu Trakya’yı  Müttefik Kuvvetler işgal edecektir.

    ·       Müttefik Devletler Hükümetleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, çıkabilecek olayların önünü alacak gerekli önlemlere başvuracaklardır.

    ·       Sözleşme, imzasından 3 gün sonra, 14 -15 Ekim 1922 gece yarısı yürürlüğe girecektir.  

    Mudanya Mütarekesi ile Türk-Yunan çatışmasının sona erdirilmesi ve Doğu Trakya’nın kurtarılması olumlu gelişmeler olmakla birlikte,  Boğazlar’da Türk egemenliği kurulamamıştır. Egemenliğin  sağlanması, 1936 yılında Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile mümkün olmuştur. Mudanya Mütakeresi, ileride yapılacak olan  Lozan Antlaşması’na zemin hazırlamıştır.

  • Asya ülkelerine ilgi artacak…

    Asya ülkelerine ilgi artacak…

    Tatile çıkanların önemli bir bölümü değişikliği istiyor. Daha turizme uyanmamış olan Asya ülkeleri dolup taşmaya hazırlanıyor. Gezginciler şimdi yüzlerini Asya ülkelerine dikti.
    Çin, Tayvan ve Tayland’a dikkat edin. Adı geçen bu ülkelerde tatil neredeyse yarı fiyata düşüyor. Yemekler daha çok deniz ürünleri üzerine kurulu. Yiyecek ve içecekler de çok ucuz. Batılı ülkelerin dikkatini çeken bu destinasyonlara şimdiden rezervasyon yağıyor. Adı geçen ülkelerin yetkilileri” Bize sadece Ruslar gelsin yeter” diyor. Rus turistleri kapmaya çalışıyorlar. Yakında bize rakip olacaklar.
    “Russkiy Ekspress” Başkanı Taras Kobiçanov’a göre, Asya’nın potansiyeli büyümeye devam edecek. Çin öne çıkarken, Vietnam da Tayland’a ciddi rakip olabilir. Avrupa’ya olan talebin azalması, Çin gibi vizesiz ülkelere ilgiyi artırabilir.
    Geçtiğimiz hafta sonu, 2–5 Ekim tarihleri arasında Rusya-Krasnaya Polyana’da, turizm holdingi “Russkiy Ekspress”e ait eğitim projesi olan SEQUOIA seyahat okulunun ikinci buluşması gerçekleşti.
    Ator Bülten’de yer alan habere göre, etkinlik kapsamında tamamına yakını Rusya’nın seyahat acentesi olan katılımcılar yalnızca tatil beldesinin altyapısını yakından tanımakla kalmadı, aynı zamanda interaktif etkinlikler ve yoğun bir iş programına da katıldılar.
    Haberde Rusya’da 2025 yılı üzerine değerlendirmeler ve 2026’dan beklentiler de konuşuldu. Buna göre:
    2025’te turizm pazarı görece istikrarlıydı. Bunun nedeni, güçlü ruble sayesinde yurt dışı tatilinin yerli turizme göre daha cazip hale gelmesiydi.
    Ancak 2026’da bu avantaj kaybolabilir. Ruble zayıflayabilir ve örneğin Anapa’daki sahiller tekrar açılırsa, Karadeniz’e talep geri dönebilir.
    Buna rağmen olumlu eğilimler de var:
    Ruble’nin değer kaybı korkusuyla erken rezervasyonlara dönüş başladı, muhtemelen bu trend kasımda hızlanacak.
    GDS turları (kendi uçuş+otel paketlerini oluşturma) giderek daha popüler hale geliyor. Özellikle Aeroflot milleri biriktirmiş müşteriler bunu tercih ediyor.
    Bu durum, seyahat acentelerinin daha esnek çözümler sunmasını ve müşterilere daha fazla seçenek sağlamasını zorunlu kılıyor.
    “Russkiy Ekspress” Başkanı Taras Kobiçanov’a göre, Asya’nın potansiyeli büyümeye devam edecek. Çin öne çıkarken, Vietnam da Tayland’a ciddi rakip olabilir. Avrupa’ya olan talebin azalması, Çin gibi vizesiz ülkelere ilgiyi artırabilir
    Geçtiğimiz hafta sonu, 2–5 Ekim tarihleri arasında Rusya-Krasnaya Polyana’da, turizm holdingi “Russkiy Ekspress”e ait eğitim projesi olan SEQUOIA seyahat okulunun ikinci buluşması gerçekleşti. AtorBülten’de yer alan habere göre, etkinlik kapsamında tamamına yakını Rusya’nın seyahat acentesi olan katılımcılar yalnızca tatil beldesinin altyapısını yakından tanımakla kalmadı, aynı zamanda interaktif etkinlikler ve yoğun bir iş programına da katıldılar.
    Haberde Rusya’da 2025 yılı üzerine değerlendirmeler ve 2026’dan beklentiler de konuşuldu. Buna göre:
    2025’te turizm pazarı görece istikrarlıydı. Bunun nedeni, güçlü ruble sayesinde yurt dışı tatilinin yerli turizme göre daha cazip hale gelmesiydi.
    Ancak 2026’da bu avantaj kaybolabilir. Ruble zayıflayabilir ve örneğin Anapa’daki sahiller tekrar açılırsa, Karadeniz’e talep geri dönebilir.
    Buna rağmen olumlu eğilimler de var:
    Ruble’nin değer kaybı korkusuyla erken rezervasyonlara dönüş başladı, muhtemelen bu trend kasımda hızlanacak.
    GDS turları (kendi uçuş+otel paketlerini oluşturma) giderek daha popüler hale geliyor. Özellikle Aeroflot milleri biriktirmiş müşteriler bunu tercih ediyor.
    Bu durum, seyahat acentelerinin daha esnek çözümler sunmasını ve müşterilere daha fazla seçenek sağlamasını zorunlu kılıyor.

  • Semih Kaplanoğlu’na Manaki Kardeşler’den Onur Ödülü: Sessiz Bir Kutlama

    Semih Kaplanoğlu’na Manaki Kardeşler’den Onur Ödülü: Sessiz Bir Kutlama

    Sessiz bir ödülün hikayesi:
    Semih Kaplanoğlu ve Manaki’nin Işığı

    Bazen bir ödül, alkıştan çok sessizlikte yankılanır…

    Türk sinemasının içe dönük ama dünyaya açık yönetmenlerinden Semih Kaplanoğlu, bu yıl 46’ncı Manaki Kardeşler Uluslararası Görüntü Yönetmenleri Film Festivali‘nde “Altın Kamera 300” Dünya Sinema Sanatına Olağanüstü Katkı Özel Ödülü‘yle onurlandırıldı.

    Ne var ki bu haber, Türkiye’nin kültür sayfalarından sessizce geçip gitti, neredeyse hiç yankı bırakmadan!

    Kuzey Makedonya’nın Manastır (Bitola) kentinde düzenlenen festival, sinema tarihinin ilk görüntü yönetmenleri sayılan Manaki Kardeşler‘in adını taşıyor ve her yıl dünya sinemasına yön veren ustaları onurlandırıyor.

    Kaplanoğlu da ödülünü, Manastır’daki tarihi Centar za Kultura sinema salonunda düzenlenen törende aldı. Festival yönetimi, yönetmenin “insana, maneviyata ve doğayla kurduğu sahici ilişkiye dair sinemasal dili” gerekçesiyle bu özel ödülü kendisine verdi.

    Sinema, insanın kendini ve evreni yeniden anlamlandırma biçimidir. Bu ödülü, bütün bu anlam çabalarının bir yankısı olarak alıyorum…” diyen Semih Kaplanoğlu törende yaptığı kısa konuşmasında şunları söyledi:

    “Sahnelere çağrıldığımda ve çıktığımda genellikle çok kısa teşekkür edip giderdim. Ama bu sefer biraz farklı. Çünkü hem verilen bu ödülün anlamı büyük hem de bu ödülün pek çok paydaşı var; onları anmadan ve onlara da teşekkür etmeden buradan gitmek istemiyorum. Bitola’da sinemanın bu topraklardaki ölçüleri Manaki Kardeşler’in şehrinde bu ödülü almak benim için büyük bir onur. Sinema, ışık ve gölgenin, sessizlik ve sesin, hatıra ile düşlerin dili oldu hayatımda. Çünkü sanat, insanın tekamülünde katkı sağlayan en derin yollardan biri. Modern Türkçe’nin büyük sufi şairi Yunus Emre’nin dediği gibi; ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir…’ Sinemanın bize sunduğu şey de budur: Kendimizi, birbirimizi ve hakikati bilmenin bir yoludur.

    Bu yolculukta bana sinemayı sevdiren ustalara; Türk yönetmenler Metin Erksan ve Ömer Lütfi Akad’a, sinemanın hakikatini öğrendiğim Bresso”a (Robert), Tarkovsky’e (Andrei), Abbas Kiarostami’ye teşekkür ediyorum.

    Çocuk yaşımda beni Michelangelo, Werner, Rembrandt ile tanıştıran, fotoğraf çeken ve daha dokuz yaşımda elime 8 mm kamera tutuşturan rahmetli babama, beni yalnızca Türkçe’ye değil Tolstoy ve Dostoyevski’ye de götüren anneme şükranlarımı sunarım.

    Ve en büyük teşekkürüm, en zor günlerde yanımda olan, umutsuzluğa düştüğümde bana güç veren, her türlü imkansızlıkta destek olan esin kaynağım, senaryolarımızı birlikte yazdığımız sevgili eşim, edebiyatçı Leyla’ya (İpekçi) hayat yoldaşıma, ışığıma…

    Filmlerimde benimle birlikte ışığı ve gölgenin, insan yüzünün ve eşyanın esrarını anlamaya çalışan değerli görüntü yönetmenlerim, Hayk Kirakosyan, Özgür Eken, Barış Özbiçer ve ışık şeflerim ile set amirlerime, oyuncularıma ve tüm emekçilere teşekkür ediyorum.

    Bu ödül hepimizin ortak emeğinin nişanesi. Ve son olarak bu ödülü İsrail güçleri tarafından öldürülen kadın sinema sanatçısı Fatima Hassouna’ya ithaf ediyorum. Onun şahsında Gazze’de soykırıma uğrayan çocuklara, kadınlara ve tüm masum sivillere…

    Çok teşekkür ederim!”

    Bu konuşma ve son cümle, o salonu bir anda susturmuş olmalı. Çünkü ışığın yandığı yerde gölge hep vardır ama sinema, bazen de o gölgeye bakmanın en insani yoludur.

    Bu sözler, Türk sinemasının uluslararası alanda en saygın isimlerinden Semih Kaplanoğlu sinemasının özünü anlatıyor aslında. Kamera, onun için yalnızca bir araç değil; ışığın, kalbin ve aklın birleştiği bir tefekkür nesnesi.

    Sinemayı bir “kendini bilme sanatı” olarak gören bu yaklaşım hem Doğu’ya hem Batı’ya yaslanıyor hem Yunus Emre’ye hem Tarkovski’ye

    Belki de Türkiye’de görmezden gelinen bu ödül, tam da bu yüzden kıymetli: Çünkü sinema, şatafatla değil sessizlikle; parıltıyla değil, ışığın kendisiyle ilgilenir. Ve o ışık, bazen yalnızca zihinde yanar.

    Kuzey Makedonya’nın Manastır kentinde düzenlenen festival, sinemanın doğuşuna adını yazdıran Manaki Kardeşler’in mirasını yaşatıyor. Balkan sinemasının kalbi sayılabilecek o tarihi salonda verilen ödül, yalnızca bir yönetmenin değil, bir bakışın, bir sinema ahlakının takdiri aslında. Kaplanoğlu’na verilen bu ödül, sinemayı bir “görme biçimi” olarak ele alanların ödülü.

    Tören sırasında Kaplanoğlu kısa ama derin bir cümle kurdu:

    “Sinema, insanın kendini ve evreni yeniden anlamlandırma biçimidir…”

    Belki de Semih Kaplanoğlu‘nun tüm filmografisinin özeti, bu birkaç kelimede gizli.

    Kaplanoğlu, ödülünü aldığı törenden bir gün önce, 21 Eylül Pazar günü düzenlenen basın toplantısı ve senaryo atölyesinde sinemanın özüne dair yaptığı konuşmada genç yönetmenlere dönüp şu cümleyi kurdu:

    “Film, kamera ile değil, zihinle çekilir…”

    Bu cümle, Kaplanoğlu sinemasının özünü tarif eden o yalın ama derin tınıyı taşıyordu. Sinemayı yalnızca teknik bir uğraş değil, “akıl ve kalpte oluşan bir sanat” olarak tanımladı. Işığın, yalnızca merceğin değil; insanın iç dünyasının da malzemesi olduğunu söyledi.

    O atölyede, Makedonyalı usta eleştirmen Blagoja Kunovski Dore moderatörlüğünde genç sinemacılarla deneyimlerini paylaşırken, kendi sinemasının kaynaklarını bir kez daha görünür kıldı: Düşünce, inanç ve sabır.

    Manaki’nin Işığı, Kaplanoğlu’nun Tanıklığı

    Festival boyunca Semih Kaplanoğlu dünyanın dört bir yanından gelen görüntü yönetmenleriyle aynı çatı altındaydı ve oradaki deneyimlerini sosyal medya hesabından an be an bizimle paylaştı. Kaplanoğlu’nun sosyal medya günlüğüne düşürdüğü şu satırlar da bu yolculuğun özetiydi:

    Görüntü yönetmenleri Darius Khondji, Wally Pfister gibi ustalarla uzun saatler geçirdim…

    ARRI, Leica ve Sony’nin yeni kamera teknolojileri hakkında bilgi aldım…”

    Dünyanın birçok ülkesinden gelen genç sinemacılarla tanıştım…”

    Sadece sinemanın konuşulduğu bir ortamda bulunmayı çok özlemişim…

    Semih Kaplanoğlu‘nun bu anekdotları ve deneyimleri hem bir hasreti hem de bir takdiri barındırıyor. Manaki gibi küçük ama ruhu büyük niş bir festivalin, Hollywood ya da Cannes özentisi olmadan, yalnızca emeğin ve inancın gücüyle nasıl bir sinema atmosferi yaratabildiğini hayranlıkla anlatıyor:

    “Dekora, kostüme, şaşaya para harcamadan; küçücük, ulaşımı zor bir şehirde genç ve kararlı bir ekiple son derece özgün bir festival yapılabiliyor. Küçük bir şehirde, büyük bir inançla yapılan bir festivalde olmak bana sinemanın özünü yeniden hatırlattı. Emek verenlere aşk olsun…”


    Bir Sessizlik Alanı Olarak Görülmemek

    Türkiye’de bu haber yalnızca Anadolu Ajansı, TRT ve DHA gibi birkaç ajans bülteninde yer aldı. Ama sinema camiasında, dergilerinde, eleştirmen sayfalarında, sosyal medyanın hızlı akan kültür gündeminde bu başarıya rastlamak neredeyse imkansızdı. Sanki görünmeyene dair bir “sessizlik protokolü” devreye girmiş gibiydi.

    Oysa Kaplanoğlu sineması tam da bu sessizliğin içinden konuşur: Köyde, evde, doğada, insanın kendiyle baş başa kaldığı anlarda.

    Belki de bu ödül, Türkiye’deki bu görünmezliğin aynadaki yansımasıdır. Çünkü bazen, kendi sesini kısmayı bilene dünya biraz daha dikkatle kulak verir.


    Görülmeyenin Değeri

    Türkiye’de sinemaya dair tartışmalar çoğu zaman kimliği, politik yönelimi ya da estetik biçimi merkeze alır. Ama bazen tüm bunların ötesinde bir şey olur: Bir yönetmen, kendi iç yolculuğunu tutarlılıkla sürdürür; dış dünyanın gürültüsüyle ilgilenmeden.

    Kaplanoğlu tam da bunu yaptı yıllardır.

    “Yumurta”, “Süt”, “Bal” üçlemesiyle insanın doğayla ve inançla bağını arayan Kaplanoğlu, “Bağlılık” serisiyle modern dünyanın içsel boşluğunu anlatmayı sürdürdü. Derinleşen bu filmografisi, insanın iç sesini görünür kılmaya devam ediyor.

    Manaki Ödülü, bu sürekliliğe verilmiş bir “tanıklık ödülü” gibi okunabilir. Onun filmleri çoğu zaman sessiz, ağır ama derin bir iç sesi taşır.
    Bu yüzden Kaplanoğlu’nun Manastır’da aldığı bu ödül, yalnızca sinemasal bir takdir değil; o iç sesin evrenselliğine verilmiş bir yanıt gibidir.

    Bir yönetmenin sineması bazen memleketinde tartışma yaratır ama dünyanın uzak bir köşesinde saygıyla alkışlanır. Belki de sinema tarihindeki en uzun yol, görülmemekten görülmeye uzanan yoldur.

    Son Söz Yerine: Işığın Kalpten Geçtiği Yer

    Bazı başarılar manşet olmasa da sinema tarihine not düşer. Manastır’daki o salonda bir yönetmen kendi ülkesinin gölgelerinde kalsa da dünya sinemasının ışığında yeniden parladı.

    Belki de bu ödül, yalnızca Semih Kaplanoğlu’na değil, sinemada derinliği arayan ve sinemayı hala içsel bir yolculuk olarak gören herkese verilmiş gibiydi. Çünkü ışık, her zaman aynı yerden gelmez; bazen Balkanlar’dan, bazen bir sessiz kadrajın içinden parlar ve ışık, yalnızca projektörden değil kalpten de geçer. Ve biz o ışığı fark ettiğimiz anda, sinema yeniden doğar.

    Manaki Kardeşler Festivali Hakkında

    1905’te ilk Balkan filmlerini çeken Yanaki ve Milton Manaki kardeşler, sinemanın bu topraklardaki doğuşunu temsil eder. Onlar, bir anlamda sinemanın vicdanını kurmuş insanlardı: Görmek, kaydetmek, tanıklık etmek.

    Onların mirasına adanan festival, yalnızca görüntü yönetmenliğine değil, sinema sanatının bütünsel ruhuna odaklanan bir etkinlik olarak kabul ediliyor. Bu yıl da o mirası taşıyan ustalara ışık tuttu.

  • Türkiye’nin ve İsveç’in “Tarafsızlık” Politikaları ve Jeopolitik İşbirlikleri

    Türkiye’nin ve İsveç’in “Tarafsızlık” Politikaları ve Jeopolitik İşbirlikleri

    Günümüzde “tarafsızlık” kavramını iyi analiz edebilmek için, II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar Türkiye ve İsveç’in izlediği “tarafsızlık” politikalarını tarihsel, ekonomik ve etik boyutlarıyla karşılaştırmalı olarak incelemek bize bu konuda yeterli bir örnek sunmaktadır. Örneğin, her iki ülke de savaş yıllarında tarafsızlık söylemini sürdürürken, fiilen Nazi Almanyası’na stratejik nitelikte hammadde ihracatı yaparak savaş ekonomisine dolaylı katkı sağlamıştır. Türkiye’nin krom, İsveç’in ise demir cevheri ticareti üzerinden yürüttüğü bu ilişkiler, tarafsızlığın ekonomik ve ahlaki sınırlarını tartışmaya açmıştır. Savaş sonrası dönemde Türkiye, ABD ve NATO ile askeri işbirliğini derinleştirirken; İsveç, formel tarafsızlığını koruyup Batı bloğuna dolaylı destek veren bir “aktif tarafsızlık” politikası benimsemiştir. Erdoğan döneminde Türkiye’nin, ABD ve İsrail’in Irak, Suriye ve Filistin’deki askeri operasyonlarına yönelik söylem–pratik tutarsızlığı ise dış politikanın etik meşruiyetini zedeleyen yeni bir örnek olarak öne çıkmaktadır. Makale, iki ülkenin tarihsel tarafsızlık stratejilerini, realizm ve etik kuramları çerçevesinde değerlendirerek, ekonomik çıkarlar ile ahlaki sorumluluk arasındaki gerilimi eleştirel bir biçimde analiz etmektedir.

    1. İnönü’den Erdoğan’a ABD ve İsrail ile Dış Ticaret, Savaş Stratejileri ve Etik Tartışmalar

    Devletlerin dış politikadaki yönelimleri çoğu zaman resmi söylemlerden daha karmaşık bir yapıya sahiptir. “Tarafsızlık” kavramı, özellikle savaş dönemlerinde ve uluslararası kriz anlarında, hem etik hem stratejik hem de ekonomik açıdan yeniden tanımlanma eğilimindedir. Bu durumun tarihsel örneklerinden biri, II. Dünya Savaşı döneminde Türkiye ve İsveç’in izlediği politikalar olmuştur. Her iki ülke de resmi olarak tarafsızlıklarını ilan etmiş, ancak pratikte savaşın büyük güçleriyle belirli düzeylerde ekonomik ve stratejik işbirlikleri yürütmüştür (Armaoğlu, 2005; Kent, 1996).

    Türkiye’nin savaş süresince Almanya’ya krom ihraç etmesi, İsveç’in demir cevheri ve rulman üretimiyle Nazi Almanyası’na katkı sağlaması, “tarafsızlık” söyleminin sınırlarını ortaya koymuştur (Zürcher, 2010; Gilmour, 2011). Savaşın sonrasında bu durum, uluslararası ilişkiler literatüründe “ekonomik tarafsızlık” kavramının yeniden yorumlanmasına yol açmıştır. Türkiye örneğinde, bu politika hem savaş dışı kalma stratejisi hem de ekonomik zorunlulukların bir bileşimidir (Ahmad, 1993).

    Günümüz jeopolitiğinde ise benzer tartışmalar, özellikle ABD ve İsrail ile ilişkiler bağlamında yeniden gündeme gelmiştir. Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde, Batı blokuna eklemlenme sürecinde ABD ile kurduğu askeri, ekonomik ve diplomatik bağlar; ayrıca 1990’lardan itibaren İsrail ile geliştirdiği stratejik işbirlikleri, ülkenin dış politika yönelimlerinin etik sınırlarını yeniden gündeme taşımaktadır (Balcı, 2013; Altunışık, 2016). Bu ilişkiler, zaman zaman kamuoyunda “gizli ticaret” veya “örtülü işbirliği” tartışmalarına konu olmuş; özellikle Filistin meselesi bağlamında Türkiye’nin politik tutarlılığı tartışılmıştır.

    1. II. Dünya Savaşı’nda Türkiye ve İsveç’in “Tarafsız” Görünümleri

    2.1. Türkiye’nin Krom İhracatı ve Almanya ile İlişkileri

    Türkiye, II. Dünya Savaşı sürecinde resmi olarak tarafsız bir politika benimsemiş olsa da, savaşan devletlerle ekonomik ilişkilerini sürdürmüştür. En dikkat çekici örnek, 1940’lı yıllarda Almanya’ya yapılan krom ihracatıdır. Krom, zırh üretiminde ve silah sanayisinde kritik öneme sahip bir madde olduğundan, bu ticaret Türkiye’nin savaş dışı kalma stratejisine rağmen Almanya ile dolaylı bir bağlantı kurmasına yol açmıştır (Armaoğlu, 2005, s. 414).

    Bu süreçte Türkiye, hem Almanya’nın ekonomik taleplerine hem de Müttefik Devletlerin baskılarına maruz kalmıştır. 1943 sonrasında Müttefiklerin artan diplomatik baskısı sonucunda Türkiye, Almanya’ya krom ihracatını kesmek zorunda kalmıştır (Kent, 1996). Ancak bu döneme kadar yapılan ticaret, Almanya’nın savaş gücünü kısmen desteklemiştir. Bu durum, Türkiye’nin tarafsızlık politikasının ekonomik ve diplomatik boyutlarını birlikte değerlendirmeyi gerektirir (Zürcher, 2010, s. 312).

    Ekonomik çıkarlar, savaşın yıkıcı etkilerinden kaçınmak isteyen Türkiye açısından hayatiydi. Hükûmet, krom ticaretini yalnızca ekonomik kazanç olarak değil, aynı zamanda diplomatik manevra alanı yaratmanın bir yolu olarak da görmüştür. Böylece Türkiye, Almanya ve Müttefikler arasında “denge politikası” güderek, savaş dışı kalmayı başarmıştır. Bu tutum, kısa vadede devlet güvenliği açısından faydalı olsa da, uzun vadede etik ve tarihsel sorumluluk tartışmalarını beraberinde getirmiştir (Ahmad, 1993).

    2.2. İsveç’in Demir ve Rulman Endüstrisi

    İsveç de II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlığını koruyan ülkeler arasında yer almıştır. Ancak İsveç’in demir cevheri ihracatı, Nazi Almanyası’nın savaş ekonomisini desteklemiştir (Gilmour, 2011). İsveç’in yüksek kaliteli demir cevheri, Alman silah sanayisinin çelik üretiminde temel bir girdiydi. Bu durum, İsveç’in ekonomik bağımsızlığı ile etik sorumluluğu arasında bir çelişki yaratmıştır (Hansson, 2006).

    İsveç ayrıca, Almanya’ya rulman, endüstriyel ekipman ve çeşitli mühendislik malzemeleri tedarik etmiştir. Bu tür ihracatlar, savaşın seyrini etkileyebilecek kadar önemliydi. Ancak İsveç hükûmeti, bu ticaretin tarafsızlık statüsünü zedelemediğini savunmuştur (Carlgren, 1993). İsveç’in dış politikası, büyük ölçüde kendi toprak bütünlüğünü ve iç ekonomik istikrarını koruma hedefiyle şekillenmiştir.

    Bununla birlikte, savaş sonrası dönemde İsveç’in Nazi Almanyası ile sürdürdüğü ekonomik ilişkiler uluslararası düzeyde sert eleştirilere maruz kalmıştır. Özellikle 1945 sonrası Nuremberg Mahkemeleri bağlamında yapılan tartışmalarda, İsveç’in “aktif tarafsızlık” politikası ahlaki bir problem olarak görülmüştür (Hansson, 2006).

    2.3. Tarafsızlığın Sınırları: Ekonomik Çıkar ve Politik Baskı

    Türkiye ve İsveç’in savaş yıllarındaki tarafsızlık politikaları, devletlerin ekonomik çıkarları ile etik sorumlulukları arasındaki gerilimi göstermektedir. Her iki ülke de dış ticaret ilişkilerini sürdürerek ekonomik devamlılık sağlamış, ancak bu durum savaşan taraflardan biriyle dolaylı işbirliği anlamına gelmiştir (Zürcher, 2010; Gilmour, 2011).

    Bu stratejik denge politikası, klasik realizm teorisinin öngörülerine uygundur: Devletler, hayatta kalmak için ahlaki kaygılardan ziyade güç ve güvenlik öncelikleriyle hareket ederler (Morgenthau, 1948). Türkiye’nin krom ihracatı da bu bağlamda değerlendirilebilir; tarafsızlık bir ideolojik tercih değil, jeopolitik bir zorunluluktu.

    Ancak etik açıdan bakıldığında, bu tür politikaların “dolaylı sorumluluk” doğurabileceği tartışmalıdır. İsveç ve Türkiye örnekleri, uluslararası hukukta ekonomik işbirliğinin savaş suçlarına nasıl dolaylı katkıda bulunabileceğine dair erken örnekler sunar. Bu nedenle, bu iki ülkenin “tarafsızlık” kavramını yeniden değerlendirmeleri, modern dış politika analizlerinde önemli bir ders niteliği taşımaktadır.

    2.4. İsveç’in Tarafsızlık Politikalarının Gelişimi ve Etik Tartışmalar

    İsveç’in II. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlığı, resmi söylem açısından oldukça net görünse de, pratikte “aktif tarafsızlık” olarak tanımlanan bir yaklaşımı yansıtmaktadır. İsveç, savaş boyunca Almanya’ya demir cevheri ve rulman gibi stratejik öneme sahip malzemeleri ihraç etmiş; bu malzemeler Nazi Almanyası’nın silah ve zırh üretiminde kritik rol oynamıştır (Hansson, 2006). Buna rağmen İsveç hükümeti, bu ticaretin tarafsızlık statüsünü ihlal etmediğini savunmuş ve büyük ölçüde iç ekonomik istikrar ile toprak bütünlüğünü koruma gerekçesiyle hareket etmiştir (Carlgren, 1993).

    İsveç’in tarafsızlık anlayışı, savaş sonrası dönemde de tartışmalı olmuştur. 1945 sonrası yapılan uluslararası değerlendirmeler, İsveç’in ekonomik işbirliği yoluyla savaşın seyrine dolaylı katkıda bulunduğunu göstermiştir. Özellikle Nuremberg Mahkemeleri ve tarihsel analizler, İsveç’in tarafsızlık politikasının etik sınırlarını sorgulamıştır (Gilmour, 2011). Bu bağlamda İsveç, tarafsızlığını yalnızca diplomatik bir söylem olarak sürdürmekle kalmamış; aynı zamanda Batı bloğuna dolaylı destek vererek savaş sonrası Avrupa’nın ekonomik yeniden yapılanmasına katkıda bulunmuştur.

    2.5. İsveç’in Soğuk Savaş ve Sonrası Politikaları

    Soğuk Savaş döneminde İsveç, resmi olarak tarafsızlığını korumuş, ancak Batı Avrupa ile ekonomik ve kültürel ilişkilerini sürdürerek “aktif tarafsızlık” politikasını devam ettirmiştir. Bu yaklaşım, İsveç’in kendi güvenliğini sağlama ve Sovyetler Birliği ile dengeli ilişkiler kurma stratejisiyle uyumludur (Carlgren, 1993).

    İsveç, NATO üyesi olmamakla birlikte, batılı ülkelerle istihbarat paylaşımı ve teknik işbirlikleri yoluyla dolaylı güvenlik bağlantıları kurmuştur. Bu durum, İsveç’in tarafsızlık söyleminin pratikte çok katmanlı ve esnek bir şekilde uygulandığını göstermektedir. Ek olarak İsveç, insan hakları ve uluslararası hukuk normlarını dış politikada öne çıkararak, etik bir tarafsızlık imajı oluşturma çabası içine girmiştir. Ancak, savaş yıllarındaki ekonomik işbirliği örnekleri göz önüne alındığında, söylem ile pratik arasındaki gerilim, İsveç’in tarihsel olarak da etik ikilemlerle karşı karşıya olduğunu göstermektedir (Hansson, 2006; Gilmour, 2011).

    1. Soğuk Savaş ve Sonrası: Türkiye’nin ABD ve İsrail ile Stratejik Bağlantıları

    3.1. İnönü Dönemi ve Batı Bloğuna Eklenme

    İsmet İnönü dönemi, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlık politikasından Batı yanlısı bir güvenlik stratejisine geçiş yaptığı dönem olarak kabul edilir. 1945 sonrası dünya düzeni, iki kutuplu yapısıyla Türkiye’nin dış politikasını kökten değiştirmiştir (Hale, 2000). Sovyet tehdidi algısının artması, Türkiye’yi 1952’de NATO’ya üye olmaya yöneltmiş ve ABD ile askeri ilişkileri hızla güçlendirmiştir.

    İnönü’nün temel amacı, Türkiye’nin Batı sistemine eklemlenmesi yoluyla güvenlik garantisi elde etmekti. ABD yardımları, özellikle Truman Doktrini (1947) ve Marshall Planı (1948) kapsamında, Türkiye ekonomisini ve ordusunu dönüştürmüştür (Armaoğlu, 2005). Ancak bu süreç, Türkiye’nin bağımsız dış politika alanını daraltmış; Batı’nın çıkarlarına uyumlu bir politika çizgisine yöneltmiştir.

    İnönü döneminde, İsrail’in 1948’de kuruluşu sonrasında Türkiye, bölgedeki ilk Müslüman ülke olarak İsrail’i tanımıştır. Bu karar, Arap dünyasında tepkiyle karşılanmış; Türkiye’nin “Batı eksenli” kimliğinin somut bir göstergesi olmuştur (Altunışık, 2016). Bu dönemde İsrail ile sınırlı düzeyde diplomatik ilişki kurulsa da, Türkiye’nin Batı bloğuna dahil olma isteği bu tercihte belirleyici olmuştur.

    3.2. 1990’lar: Türkiye–İsrail Askerî İşbirliği

    Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Türkiye’nin dış politikası yeniden tanımlanmıştır. 1990’lar boyunca güvenlik öncelikleri, özellikle Orta Doğu’daki istikrarsızlık ve Kürt meselesi bağlamında şekillenmiştir. Bu dönemde İsrail ile kurulan ilişkiler, “stratejik işbirliği” kavramıyla ifade edilmiştir (Balcı, 2013).

    1996 yılında imzalanan Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması ile iki ülke arasındaki savunma ilişkileri resmiyet kazanmıştır. Bu anlaşma, hava kuvvetleri tatbikatlarını, istihbarat paylaşımını ve savunma teknolojisi transferini kapsamıştır (Inbar, 2001). Türk Hava Kuvvetleri pilotları, İsrail’de eğitim almış; iki ülke orduları Akdeniz’de ortak manevralar düzenlemiştir. Bu dönemde ABD, iki ülke arasındaki ilişkileri açık biçimde desteklemiştir (Stein, 2005).

    Ancak bu işbirliği, Türkiye kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açmıştır. Özellikle Filistin meselesinde İsrail’in sert tutumu, İslam dünyasındaki kamuoyu tepkisini artırmıştır. Buna rağmen Türkiye, 1990’lar boyunca askeri işbirliğini sürdürmüştür. Bu durum, realizm teorisinin bir yansıması olarak yorumlanabilir: devletler, çıkarları doğrultusunda hareket eder; ideolojik veya ahlaki faktörler ikincil önemdedir (Morgenthau, 1948).

    3.3. Erdoğan Dönemi: Söylem ve Pratik Arasındaki Çelişki

    Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde Türkiye, dış politikasında “çok boyutlu” bir yaklaşım benimsemiştir. Başlangıçta “komşularla sıfır sorun” doktrini (Davutoğlu, 2012) öne çıkmış, Türkiye’nin bölgesel diplomasi rolü güçlenmiştir. Ancak 2009 Davos Krizi (“One Minute” olayı) sonrasında Erdoğan’ın İsrail’e yönelik sert söylemleri, ilişkilerde belirgin bir gerilime yol açmıştır.

    Buna rağmen, ekonomik ilişkiler büyük ölçüde devam etmiştir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2010–2020 yılları arasında Türkiye ile İsrail arasındaki ticaret hacmi yıllık ortalama 4 milyar dolar düzeyinde seyretmiştir (TÜİK, 2022). Bu durum, siyasi söylemle ekonomik pratik arasındaki farkı açıkça göstermektedir.

    2020’lerin başında Gazze’deki operasyonlar sonrası Türkiye, İsrail’e yönelik bazı ticaret kısıtlamaları uygulamış; ancak bu kararlar genellikle sınırlı kalmıştır. 2024’te 54 ürün grubunda ihracat yasağı getirilmiştir (AP News, 2024). Yine de iki ülke arasındaki diplomatik temaslar kesilmemiştir (Wilson Center, 2024). Bu tablo, Erdoğan dönemi dış politikasının “duygusal söylem ve pragmatik uygulama” ikiliğini yansıtmaktadır.

    1. Eleştirel Değerlendirme: Etik, Meşruiyet ve Sorumluluk

    4.1. Gerçekçilik ve İdeoloji

    Türkiye’nin dış politika pratiği, büyük ölçüde realizm teorisinin varsayımlarıyla uyumludur. Devletin temel amacı, varlığını sürdürmek ve güvenliğini sağlamaktır (Waltz, 1979). Bu nedenle hem II. Dünya Savaşı’nda Almanya ile ekonomik ilişkiler hem de Soğuk Savaş sonrası ABD–İsrail işbirlikleri, jeostratejik zorunluluklar çerçevesinde değerlendirilmelidir.

    Ancak bu yaklaşıma yöneltilen eleştiriler, etik sorumluluğun dış politikada göz ardı edilemeyeceğini vurgular. Uluslararası ilişkilerde “ahlaki realizm” yaklaşımı, devletlerin yalnızca çıkar değil, değer ve normlarla da hareket etmesi gerektiğini savunur (Frost, 1996). Türkiye örneğinde, söylem ile uygulama arasındaki fark, dış politikanın etik boyutunun zayıf kaldığını göstermektedir.

    Bu bağlamda, Türkiye’nin jeopolitik konumundan kaynaklanan baskılar realist açıdan anlaşılabilir olsa da, bu politikaların etik ve hukuki sınırları göz ardı edildiğinde, uluslararası itibara zarar verme riski ortaya çıkar.

    4.2. Savaş Suçları, Soykırım ve Dolaylı Sorumluluk

    ABD ve İsrail’in çeşitli uluslararası operasyonlarda işlediği iddia edilen savaş suçları, Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkilerini daha tartışmalı hâle getirmiştir. Özellikle Filistin’de sivillere yönelik saldırılar, uluslararası hukukta “insanlığa karşı suç” olarak değerlendirilebilecek eylemler kapsamında ele alınmıştır (Human Rights Watch, 2023).

    Türkiye’nin bu süreçte ticari ve diplomatik bağlarını sürdürmesi, bazı akademisyenler tarafından “dolaylı meşrulaştırma” olarak yorumlanmıştır (Altunışık, 2016). Ancak devletlerin uluslararası hukukta üçüncü taraf olarak sorumluluğu oldukça sınırlıdır. Yine de etik açıdan, savaş suçlarıyla ilişkilendirilen devletlerle ticaret yürütmek, dış politika meşruiyeti açısından eleştirilebilir.

    Bu bağlamda, Türkiye’nin hem ABD hem İsrail ile ilişkilerini şeffaflık temelinde yürütmesi, uluslararası toplum nezdinde güven inşa etmesi açısından önemlidir. Tarihsel olarak Almanya ile yapılan krom ticareti örneği, ekonomik işbirliğinin etik sınırlarını göstermesi bakımından öğretici bir örnek olmaya devam etmektedir.

    4.3. Alternatif Politikalar

    Türkiye’nin dış politikasında etik meşruiyeti güçlendirmek için birkaç temel yönelim önerilebilir. İlk olarak, dış ticaret ve savunma işbirliği kararlarında insan hakları ve uluslararası hukuk kriterleri açık biçimde tanımlanmalıdır. İkinci olarak, bölgesel diplomasi güçlendirilerek ABD ve İsrail merkezli eksene bağımlılık azaltılabilir (Keyman, 2020).

    Üçüncü olarak, Türkiye’nin Filistin politikası daha somut diplomatik girişimlerle desteklenebilir. Sembolik tepkiler veya ekonomik kısıtlamalar yerine, uluslararası arabuluculuk rolü üstlenmek, Türkiye’nin itibarını artırabilir. Bu yaklaşım, etik duyarlılığı jeopolitik rasyonaliteyle birleştiren “akılcı idealizm” anlayışıyla uyumludur (Davutoğlu, 2012).

    Dolayısıyla, Türkiye’nin geçmişteki “tarafsızlık” politikalarından çıkaracağı ders, yalnızca savaş dışında kalmak değil; aynı zamanda barış inşasında aktif bir rol oynamak olmalıdır. Bu, hem tarihsel hem de güncel anlamda dış politikanın etik sorumluluğunu yeniden tanımlamak anlamına gelir.

    4.4. Erdoğan Döneminde Etik İkirciklilik: Söylem-Pratik Çatışması ve Savaş Suçlarına Sessizlik

    Recep Tayyip Erdoğan dönemi Türk dış politikasında, özellikle Orta Doğu bağlamında güçlü bir söylem–pratik ikiliği gözlemlenmektedir. Erdoğan, İsrail’in Filistin’de yürüttüğü askeri operasyonları birçok kez “insanlık suçu” olarak nitelendirmiş, Gazze’deki sivil kayıpları sert biçimde eleştirmiştir (BBC Türkçe, 2018). Ancak aynı dönemde Türkiye ile İsrail arasındaki ekonomik ve diplomatik ilişkilerin sürmesi, dış politikanın etik meşruiyeti konusunda çelişkiler doğurmuştur (Altunışık, 2016; TÜİK, 2022).

    Erdoğan’ın politikaları, uluslararası ilişkiler literatüründe “etik pragmatizm” (ethical pragmatism) olarak tanımlanan bir yönelime denk düşmektedir. Bu yaklaşım, bir yandan ahlaki söylemleri ön plana çıkarırken, diğer yandan ekonomik ve stratejik çıkarları önceleyen eylemleri meşrulaştırma eğilimi taşır (Frost, 1996). Türkiye’nin, İsrail’e karşı sert diplomatik söylemler geliştirirken aynı anda serbest ticaret anlaşmalarını sürdürmesi, bu çelişkinin somut göstergesidir (Wilson Center, 2024).

    Daha geniş ölçekte, ABD ve İsrail’in Irak, Suriye ve Filistin’de yürüttüğü operasyonlar uluslararası hukukta ciddi ihlaller olarak değerlendirilmiştir. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch, 2023) raporlarına göre, bu operasyonlar sırasında sivillerin hedef alınması, sivil altyapının yıkılması ve kitlesel yerinden edilme olayları “savaş suçu” veya “insanlığa karşı suç” tanımlarıyla örtüşmektedir. Buna rağmen Türkiye, NATO üyesi olmanın getirdiği diplomatik sınırlamalar nedeniyle ABD’nin askeri operasyonlarına yönelik güçlü bir tepki geliştirememiştir (Keyman, 2020).

    Bu durum, Erdoğan yönetiminin uluslararası etik standartlar karşısında “seçici duyarlılık” sergilediği yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir. Türkiye, Filistin meselesinde yüksek sesle konuşurken, ABD’nin Irak ve Suriye’deki askeri müdahalelerine karşı sessiz kalmış; bu tavır uluslararası kamuoyunda tutarsızlık olarak yorumlanmıştır. Eleştirmenler, bu yaklaşımı “ahlaki ikirciklilik” (moral ambivalence) olarak adlandırmakta; Türkiye’nin hem İslam dünyasına hem Batı’ya aynı anda mesaj verme stratejisinin, uzun vadede dış politika güvenilirliğini zedelediğini ileri sürmektedir (Keyman, 2020; Balcı, 2013).

    Özetle, Erdoğan döneminde Türkiye’nin ABD ve İsrail’e yönelik politikası, söylem düzeyinde etik duyarlılıklar taşırken, pratik düzeyde realist çıkar hesaplarıyla yönlendirilmiştir. Bu ikili yapı, Türkiye’nin dış politikada “vicdani güç” olma iddiasını zayıflatmakta; savaş suçları karşısında sessiz kalınan durumların, Türkiye’nin bölgesel diplomatik rolünü sınırladığına işaret etmektedir.

    4.5. İsveç’in Güncel Politikaları ve Türkiye ile Karşılaştırmalı Analiz

    Günümüzde İsveç, özellikle AB ve NATO ilişkileri bağlamında tarafsızlık söylemini yeniden tanımlamaktadır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası güvenlik kaygılarının artmasıyla İsveç, tarihsel tarafsızlık politikasını esnetmiş ve NATO üyeliğine başvurarak Batı ile güvenlik bağlarını güçlendirmiştir (BBC News, 2022). Bu durum, İsveç’in geçmişteki “aktif tarafsızlık” politikasının bir evrimi olarak değerlendirilebilir: Ekonomik ve diplomatik bağımsızlığı korurken, güvenlik açısından Batı ile entegrasyon tercih edilmiştir.

    Türkiye ile karşılaştırıldığında, İsveç’in güncel tarafsızlık yaklaşımı, söylem ve uygulama arasında daha tutarlı bir çizgi izlemektedir. Türkiye’de Erdoğan dönemi dış politikası, söylem ve pragmatik uygulama arasında belirgin bir çatışma göstermektedir; İsveç ise güvenlik ve etik sorumluluk alanında daha istikrarlı bir politika yürütmektedir. Bu bağlamda İsveç, geçmişte savaş sırasında yaptığı ekonomik işbirliklerinin tarihsel etik yükünü, güncel uluslararası normlara uyum sağlayarak dengelemeye çalışmaktadır.

    Buna ek olarak İsveç, savaş suçları ve insan hakları ihlalleri karşısında Türkiye’ye kıyasla daha açık bir uluslararası tavır sergilemektedir. Örneğin, İsveç hükümeti Filistin ve diğer kriz bölgelerinde sivillerin korunmasını öncelikli politika olarak benimserken, Türkiye’nin ABD ve İsrail’in Irak, Suriye ve Filistin operasyonlarına yönelik tepkisi daha sınırlı ve pragmatik olmuştur (Human Rights Watch, 2023; Keyman, 2020). Bu durum, Türkiye ve İsveç’in tarafsızlık ve etik sorumluluk anlayışları arasındaki temel farkları ortaya koymaktadır.

    1. Sonuç

    Bu makale, Türkiye ve İsveç’in II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar süregelen “tarafsızlık” ve “işbirliği” politikalarını tarihsel ve analitik bir perspektifle incelemiştir. II. Dünya Savaşı’nda her iki ülke de resmi tarafsızlık söylemini sürdürürken, savaş ekonomisine ekonomik katkılarda bulunmuş; bu durum hem etik hem de stratejik açıdan sınırları tartışmaya açmıştır. Türkiye’nin krom ihracatı ve İsveç’in demir cevheri ile rulman ticareti, tarafsızlık söyleminin pratikte ne kadar esnek olabileceğini göstermektedir.

    Soğuk Savaş ve sonrası dönemde Türkiye’nin ABD ve İsrail ile geliştirdiği stratejik ilişkiler, İsveç’in ise Batı bloğuna dolaylı entegrasyonu, tarafsızlık kavramının pragmatik bir biçimde evrildiğini ortaya koymaktadır. Erdoğan dönemi Türkiye’si, söylem ve uygulama arasındaki tutarsızlıkla öne çıkarken, İsveç güncel politikalarında söylem-pratik uyumunu korumaktadır. Bu karşılaştırmalı tablo, devletlerin jeopolitik çıkarlar ile etik sorumluluklar arasında sürekli bir denge arayışında olduğunu göstermektedir.

    Tarihsel olarak hem Türkiye’nin hem de İsveç’in dış politikası, realizm temelli çıkar odaklı bir çizgide ilerlemiştir; ancak iki ülke de etik ve normatif sorumluluklar açısından zaman zaman eleştirilere açık olmuştur. Türkiye ve İsveç örnekleri, devletlerin “tarafsızlık” söylemi altında stratejik manevralar geliştirmesinin yanı sıra, etik ve diplomatik sorumlulukları nasıl dengelemeye çalıştığını anlamak açısından değerli birer model sunmaktadır.

    Sonuç olarak, Türkiye ve İsveç’in dış politikalarının etik boyutunu güçlendirmesi, yalnızca uluslararası imaj açısından değil, uzun vadeli diplomatik istikrar ve bölgesel barış için de kritik öneme sahiptir. Her iki ülke de tarihsel olarak savaşlardan uzak kalma becerilerini, gelecekte barış ve güvenliğe aktif katkı sunacak şekilde dönüştürebilirse, tarafsızlık kavramı gerçek anlamını bulacaktır.

    Kaynakça :

    Morgenthau, H. J. (1948). Politics Among Nations: The Struggle for Power and Peace. Alfred A. Knopf.

    Ahmad, F. (1993). The Making of Modern Turkey. Routledge.

    Carlgren, W. M. (1993). Swedish Foreign Policy during the Second World War. Almqvist & Wiksell.

    Kent, M. (1996). The United States and Turkey: Into the Twenty-First Century. Routledge.

    Frost, M. (1996). Ethics in International Relations: A Constitutive Theory. Cambridge University Press.

    Armaoğlu, F. (2005). 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914–1995). Alkım Yayınları.

    Hansson, S. (2006). Neutrality and morality: Sweden’s trade with Nazi Germany. Scandinavian Journal of History, 31(2), 121–144.

    Stein, E. (2005). U.S. Mediation in the Turkish–Israeli Partnership. Middle East Review, 9(3), 24–41.

    Hale, W. (2000). Turkish Foreign Policy: 1774–2000. Frank Cass.

    Gilmour, J. (2011). Sweden, the Swastika and Stalin: The Swedish Experience in the Second World War. Edinburgh University Press.

    Davutoğlu, A. (2012). Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. Küre Yayınları.

    Balcı, A. (2013). Turkey’s Foreign Policy in the 1990s: A realist transformation. Journal of Strategic Studies, 36(4), 553–578.

    Altunışık, M. B. (2016). Turkey and Israel: From Cooperation to Conflict. Insight Turkey, 18(2), 45–67.

    Keyman, E. F. (2020). Rethinking Turkey’s Foreign Policy: The Ethics of Pragmatism. Uluslararası İlişkiler Dergisi, 17(67), 5–27.

    Human Rights Watch. (2023). Israel/Palestine: Gaza Civilians Under Fire. Retrieved from https://www.hrw.org/

    TÜİK. (2022). Dış Ticaret İstatistikleri Raporu 2010–2020. Ankara: Türkiye İstatistik Kurumu.

    Zürcher, E. J. (2010). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İletişim Yayınları.

    Wilson Center. (2024). Turkey-Israel Relations after October 7: Layers of Complexity and Posturing. Retrieved from https://www.wilsoncenter.org/article/turkey-israel-relations

    AP News. (2024, April 9). Turkey halts exports to Israel amid Gaza war tensions. Retrieved from https://apnews.com/article/93c3540c089778c5b53712d2cc36f214

    Inbar, E. (2001). The Israeli-Turkish Entente. Survival, 43(2), 115–133.

  • Premium turizmin geleceğe ortak bakış…

    Premium turizmin geleceğe ortak bakış…

    Bodrum bu işi biliyor. Yapılan bir etkinlikle yalnızca bir iş platformu değil; ilham, yaratıcılık ve profesyonel iletişimle şekillenen bir deneyim olarak öne çıktı. Bazı otellerin tanıtımı da yapıldı.

    LOTİ tarihinde ilk kez düzenlenen bu özel etkinlik, yalnızca bir iş platformu değil; ilham, yaratıcılık ve profesyonel iletişimle şekillenen bir deneyim olarak öne çıktı. İyi hazırlanmışlar. Tanıtımı da kusursuz yaptılar. Etkileyici oldu.

    Bodrum’daki Lujo Hotel ev sahipliğinde olağanüstü LOTİ Atölyesi, turizm sektörünün önde gelen markalarını bir araya getirerek LOTİ’nin vizyoner yaklaşımını, gelişmiş yetenekli ve sektöre yön veren iş birliklerini göz önüne serdi. LOTİ tarihinde ilk kez düzenlenen bu özel etkinlik, yalnızca bir iş platformu değil; ilham, yaratıcılık ve profesyonel iletişimle şekillenen bir deneyim olarak öne çıktı.

    27 Eylül-1 Ekim tarihleri ​​arasında gerçekleştirilen Workshop’un çıkışında, LOTİ’nin yenilenen üst yönetim ekibi iş ortaklarıyla buluştu. Etkinlik boyunca düzenlenen özel kayıtlar, gastronomi deneyimleri ve sanatla ilgili etkinlikler, LOTİ’nin “olağanı olağanüstüye dönüşümü” kimyasını güçlü bir biçimde yansıttı.

    Her zaman söylediğimiz gibi etkinliğe Türk gastronomisi damga vurdu.

    Workshop’un iş programı, alışılmışın dışında bir formatta Joy Beach üzerinde tanıtım yapmaktadır. Sektörün önde gelen temsilcileri, premium turizmin geleceği, sürdürülebilir büyüme ve misafir deneyiminde mükemmellik ürünleri fikir alışverişinde bulunuyordu.

    Bu oturumlar, yalnızca ticari bir paylaşım değil; aynı zamanda duyguları, estetik vizyonu ve buluştuğu bir platforma dönüştü.

    LOTİ’nin yenilenen üst yönetim ekibi iş ortaklarıyla buluştu. Etkinlik boyunca düzenlenen özel kayıtlar, gastronomi deneyimleri ve sanatla ilgili etkinlikler, LOTİ’nin “olağanı olağanüstüye dönüşümü” kimyasını güçlü bir biçimde yansıttı.

    Olağanüstü LOTİ Atölyesi, sektörel yeniliklerin, güçlü iş birliklerinin ve ilhamın sembolü haline geldi. LOTİ, bu buluşmayla bir kez daha “insana yatırımın” ve “birlikte büyümenin” arttığını vurguladı.

    Lujo Otelin eşsiz sahilinde gerçekleştirdiğimiz workshoplarımızla, tam da LOTİ ruhuna yakışır bir şekilde  olağanüstü  bir organizasyon gerçekleştirdik.
    Katılımları ve değerli katkıları için tüm ortaklarımıza içtenlikle teşekkür ediyorum.”

    Etkinliğe katılan oteller;

    İstanbul:
    Aliee Hotel İstanbul • Ariana Hotel • Avantgarde Refined • Conrad İstanbul Bosphorus • CVK Park Bosphorus • Çırağan Palace Kempinski • Fairmont İstanbul • Müze Otel • Pera Palace Otel • Raffles İstanbul • The Ritz-Carlton • Rixos Tersane İstanbul • Sanasaryan Han Lüks Koleksiyonu • Six Senses Kocataş Konağı • St. Regis İstanbul • Swissotel Bosphorus • Via Regia Otel

    Bodrum ve Antalya:
    Ahama Living • Bayou Villaları • Calista Luxury Resort • Caresse, a Luxury Collection • Cullinan Belek • Ethno Belek • Gloria Hotels • Hillside Beach Club • Hyde Bodrum • Kaya Palazzo Golf Resort • Lujo Hotel • Mandarin Oriental Bodrum • NG Phaselis Bay • NG Sign Bodrum • Regnum The Crown • Six Senses Kaplankaya • The Bodrum Edition • Voyage Hotels • XO Cape Arnna • Yaz Collective

  • Michelin yıldızında nal toplatıyoruz…

    Michelin yıldızında nal toplatıyoruz…

    Michelin yıldızlı otel ve restoranlar açıklandı. Türkiye rakiplerine nal toplattı. Seçkin otellerimize yağmur gibi ödül dağıtıldı.

    Şunu çok iddialı söyleyebiliriz:

    Gastronomide Türk aşçılar rakipleri ile arayı açtı. Türk aşçıların yemeklerini tadanlar unutamıyor. Bu nedenle sadece gastronomi için tatilini Türkiye’de yapanların sayısı artıyor.

    Geçtiğimiz yılın 15 önemli seyahat varış noktasındaki performansı MICHELIN Anahtar derecelendirmesinin ardından, MICHELIN Rehberi Müfettişleri dünya genelinde 7 binden fazla oteli inceleyerek en olağanüstü deneyimler sunanları belirlendi.

    2.457 otel, Bir (1.742), Toplam İki (572) veya Üç (143) MICHELIN Anahtarı ile ödüllendirildi. Bu kalmak, dünyada konaklamayı en iyi şekilde temsil ediyor ve MICHELIN Rehberi’nin en yüksek kalite ve misafirperverlik standartlarını karşılıyor.

    7 bin otelin içinden çıkmak kolay mı? Türkiye bunu becerdi. Tanıtımını yaptı. Şimdi daha fazla Michelin yıldızlarına. Bunu da başaracağız.

    MICHELIN Yıldızları nasıl olağanüstü restoranları gösteriyorsa, MICHELIN Anahtarları da tasarım, ve konumunu anlamak üzere bir araya geliyor. Paraya “para” demeyenler hesap bile yapmadan alış-veriş yapıyor. Oteller dolup taşıyor.

    Paris’teki Musée des Arts Décoratifs’te düzenlenen özel bir törenle ve çevrimiçi olarak duyurulan bu otellerin tamamı, MICHELIN Rehberi’nin web sitesi ve mobil uygulamalar üzerinden rezervasyon yapılabilmektedir. Entegre concierge hizmetleri ve VIP ayrıcalıkları sayesinde kusursuz ve muhteşem bir deneyim izlemeyi bekliyor.

    MICHELIN Rehberi Uluslararası Direktörü Gwendal Poullennec, konuyla ilgili olarak şunları söyledi:

    “125 yıl önce standartlar için yüksek sıcaklıklar için bir rehber olarak doğan MICHELIN Rehberi, konaklamada dünyada mükemmelliği yeniden tanımlıyor. MICHELIN Yıldızları nasıl olağanüstü restoranları gösteriyorsa, MICHELIN Anahtarları da tasarım, ve konumunu anlamak üzere bir araya geliyor. MICHELIN Anahtarları ile Rehber, olağanüstü otel olayları için yeni, küresel ve güvenilir bir ölçüm yapılıyor. Benzersiz saha uzmanlığıyla dünyanın dört bir yanından seçkin seçilmiş, ister ikonik tatil köyleri, ister tarih şehirleri, isterse keşfedilmeyi bekleyen gizli hazineler olsun; MICHELIN Anahtarları, ilham veren ve keyif veren muhteşem konaklamalar için güvenilir bir rehber sunuyor”.

    Yıldızlar nasıl en iyi gastronomi deneyimlerini tanımlıyorsa, MICHELIN Anahtarları da Rehber’in otel seçiminde en olağanüstü konaklamaları öne çıkıyor. MICHELIN Rehberi Müfettişleri tarafından beş evrensel kriter üzerinden değerlendirilen Anahtarlar, sadece olanaklara değil, küresel genel konaklamalık deneyimine odaklanarak konaklama mükemmelliği için ilk bağımsız küresel ölçümler oluşturulmaktadır:

    Bir MICHELIN Anahtarı: Çok özel bir konaklama
    karakteri ve yetenekleriyle öne çıkan gerçek bir mücevher. Alışılmışın dışında olabilir, farklı bir şey sunabilir ya da yayılmış en iyilerinden biri. Sunulan hizmet, benzer fiyatlardaki tesislerin çok dağılımından geçmektedir.

    İki MICHELIN Anahtarı: olağan bir konaklama
    Her kapsamda benzersiz ve olağanüstü bir deneyim sunar. Karakteri, şıklığı ve özenli işletmesiyle dikkat çeker. Çarpıcı tasarımı ya da mimarisi ve içerdiği yerin ruhunu yansıtmasıyla muhteşem bir konaklama sağlar.

    Üç MICHELIN Anahtarı: Sıra dışı bir konaklama
    ve lüks bir deneyim sunar – konfor, hizmet kalitesi, stil ve zarafetin uyumu. Dünyanın en dikkat çekici ve olağanüstü otellerinden biridir, hayat boyu unutulmayacak bir seyahat için ideal bir varış noktasıdır.

    İşte Türkiye’den MICHELIN Anahtarı alan:

    Bir MICHELIN seçeneği:

    ·        Alavya   

    ·        Konaklamanın Yanındaki Depo     

    ·        Allium Bodrum Resort & Spa      

    ·        Amanruya       

    ·        Mandarin Oriental Bodrum 

    ·        AJWA Sultanahmet  

    ·        Aliée İstanbul  

    ·        Casa Lavanda Butik Otel      

    ·        Ecole St. Pierre Oteli

    ·        Four Seasons Hotel İstanbul Boğazı 

    ·        Mandarin Oriental Bosphorus      

    ·        Princes’ Palace Resort

    ·        Six Senses Kocataş Konakları       

    ·        Banka İstanbul     

    ·        St. Regis İstanbul         

    ·        Vakko Hotel Sumahan Bosphorus

    ·        D Maris Koyu

    ·        Six Senses Kaplankaya

    ·        Ahãma

    ·        Ariana Sürdürülebilir Lüks Konaklama

    ·        Hezen Mağara Oteli     

    ·        Birdcage 33 Otel

    İki MICHELIN Anahtarı:

    ·        Yarımada İstanbul

    ·        Argos Kapadokya’da

    ·        Müze Oteli

    Üç MICHELIN Anahtarı:

    ·        Four Seasons Hotel İstanbul Sultanahmet’te