Blog

  • Taş Atanlar Derneği: Kınamanın Ulusal Sporu Üzerine Bir İnceleme

    Taş Atanlar Derneği: Kınamanın Ulusal Sporu Üzerine Bir İnceleme

    Herkesin Eli Taşta

    Bizim memlekette öyle bir hastalık var ki, ne ilaçla geçer ne duayla.
    Adı: Kınama Hastalığı.
    Bu illet öyle yayılmış ki, doğan bebeğin bile ilk tepkisi ağlamak değil, “Bu ebeyi kim seçti böyle?” demek oluyor.
    Sanki herkes kınama memuriyetine atanmış; maaş yok ama görev bilinci sonsuz.

    Bak mesela kahvede oturursun, birisi gelir:
    “Filanca var ya, kendini ne sanıyor?”
    O “filanca” kimdir, ne yapmıştır, bilinmez. Ama önemli değil. Çünkü burada mesele “bilmek” değil, “kınamak”.
    Bilgi fazla olursa taşın ağırlığı azalır. Bizim taşlarımızın en güzeli, cehaletle yoğrulmuş olanıdır.

    Sokağa çık, markete git, televizyon aç, fark etmez. Herkesin elinde görünmez bir taş var.
    Biri sanatçıya atıyor, biri komşusuna, biri siyasete, biri havaya bile atıyor, sırf elindekini kullanmış olmak için.
    Atmayanı da ayıplıyoruz tabii: “Ne o, yürek mi yemiş, taş atmıyor?”
    Yani bizde iyi insan olmak, doğruyu yapmak değil; doğru yapana taş atmaktır.

    Kınama Ekonomisi

    Bir düşün bakalım, kınamanın borsası olsa ne olurdu?
    Kınama endeksi bugün yüzde 4 yükselirdi.
    Sebep? Bir ünlü sabah kahvaltısında peynir yemiş.
    Anında manşet: “Bu devirde peynir mi yenir!”
    Altına yorumlar: “Ahlak kalmamış!” “Zaten o da şöyleydi!”

    Sosyal medya sağ olsun, kınama ekonomisinin kalbi orada atıyor.
    Birinin hayatına dair en ufak bilgiyi alınca hemen değerlendirmeye alıyoruz:
    — “Aaa bak! Tatile gitmiş.”
    — “Demek paramız çok!”
    — “Yok canım, kredi çekmiştir, borç içindedir o.”
    — “Neyse ki mutlu görünmüyor, oh rahatladım.”

    İşte modern çağın mutluluk formülü:
    Kendin iyi olamıyorsan, başkasının kötü olduğunu düşün.
    O zaman huzur gelir.
    Birinin mutluluğuna tahammül edemeyen bir halk olduk.
    Herkes diyor ki “Ben niye değilim?”, sonra da kendi başarısızlığını örtmek için başkasının üstüne çamur serpiyor.

    Böylelikle ülke ekonomisinde üretim azalıyor ama kınama ihracatı tavan yapıyor.
    Yani demir çelik değil, kin ve kınama satıyoruz birbirimize.

    Sosyal Medya: Dijital Taş Ocağı

    Eskiden insanlar dedikodu için mahalleye, komşuya giderdi. Şimdi herkesin cebinde kendi kahvehanesi var.
    Adı: Sosyal medya.
    Orada herkes kendi fikir babası, kendi yargıcı.
    Birinin fotoğrafına bakıp üç saniyede hüküm veriyor:
    “Bu kesin sahte gülüyor.”
    “Bu kesin ayrılmış.”
    “Bu kesin bize hava atıyor.”
    Yahu kardeşim, belki adam sadece gülüyordur. Ama olmaz!
    Bizim kültürde birinin iyi görünmesi bile suçtur.
    Gülmek bile şüpheli davranış. “Ne oldu da güldün, biz ağlarken sen niye gülüyorsun?”

    Bir de toplu taşlamalar var. Linç deniyor buna ama biz halk arasında “hak yerini buldu” diyoruz.
    Birini buluyorlar, günah keçisi ilan ediyorlar.
    “Bu gidişatın suçlusu kim?”
    O!
    O kim? Fark etmez.
    Yeter ki biri yansın, taş atacak bir duvar bulunsun.
    Bu ülkede suçludan çok hedef var çünkü.
    Herkes hedef, kimse sorumlu değil.

    Akademik Kınama Enstitüsü

    Bir de bu işin entelektüel versiyonu var: Akademik taşlama.
    Orada da işler şöyle:
    Bir profesör kitap yazar, öbürü der ki:
    “Bu zaten on yıl önce yazılmıştı.”
    Diğeri çıkar: “Bu yeterince derin değil.”
    Bir başkası gelir: “Bu fazla derin, halk anlamaz.”
    Sonuç?
    Hiç kimse okumaz, herkes eleştirir.

    Bizde düşünce üretmek tehlikelidir, çünkü ilk taşı arkadaşın atar.
    O yüzden herkes fikirlerini çekmeceye saklar, sonra çekmeceye bakıp “Niye kimse düşünmüyor?” diye şikâyet eder.
    Akademik dünyamızda üretimden çok düzeltme, yaratmadan çok küçümseme vardır.
    Yani “Yapamadım ama onun yaptığında da bir kusur bulurum.”
    Hani o meşhur laf var ya, “Yapamayan eleştirmen olur.”
    Biz bunu meslek hâline getirdik: “Eleştiremedin mi? O zaman kınayıcı ol!”

    Kınamanın Psikolojisi: Kendi Gölgemize Taş

    Birini kınadığımızda aslında kendimize saldırırız da fark etmeyiz.
    Çünkü kınadığımız şeyin bir parçası bizde vardır.
    “Bak, ne kadar kibirli!” derken aslında kendi kibirimizle konuşuruz.
    Ama insan kendine taş atmaz, değil mi?
    O yüzden en iyisi, başkasının üstüne atmak.

    İçinde bir huzursuzluk, bir eksiklik varsa bunu kabul etmek zordur.
    Onun yerine birini suçla, taşla, rahatla.
    Tıpkı ateşi başkasına üfleyip ısınmaya çalışmak gibi.
    Oysa sonuçta hepimiz aynı yerde yanıyoruz.
    Kınamak kısa süreli bir mutluluk sağlar ama uzun vadede ruhu çürütür.
    Tıpkı pastanın üstündeki çilek gibi: Tatlı görünür ama asıl mideyi yakan odur.

    Sağlıklı insan eleştirir, hastalıklı insan kınar.
    Eleştiri anlamaya çalışır, kınama ise susturmaya.
    Eleştiride akıl vardır, kınamada öfke.
    Ve en tehlikelisi de şu: Kınayan insan, kınadığı şeye dönüşür.
    Başkalarının hatalarına bakarken kendi içindeki canavarı besler.
    Sonra “Ben niye bu kadar öfkeliyim?” diye sorar ama cevabı bulamaz:
    Çünkü her taş, geri döner.

    Kınama, Ulusal Spor

    Futbol, güreş, halter… Bunlar eskide kaldı.
    Yeni ulusal sporumuz “kınama atışı”.
    Kuralları basit:
    Rakibini tanımayacaksın, hakkında hiçbir şey bilmeyeceksin ama kesin konuşacaksın.
    Kim daha yüksek sesle kınarsa, maçı o kazanır.
    Yorumlarda ne kadar bağırırsan o kadar kahramansın.
    Gerçeği aramak mı? O, oyun dışı hareket sayılır.

    Bir gün belki olimpiyatlara bile girer bu spor.
    Türkiye kınama dalında dünya şampiyonu olur.
    Madalyaları da taş şeklinde dağıtırlar.
    Kınayan vatandaşlarımız gururla boyunlarına takar:
    “Ben şu kadar kişiyi susturdum, sen kaç tane kınadın?”

    Ama unuttukları bir şey var:
    Bu oyunun galibi yok.
    Taş atarken herkes yaralanıyor, farkına varmadan.
    Çünkü elinle attığın taş, dönüp kalbine çarpıyor.
    Ama biz o kadar alışmışız ki acıya, “Bu da geçer” deyip bir taş daha atıyoruz.

    Son Söz: Taşını Bırak, Yürümeye Başla

    Düşünsene, eğer herkes taş atmayı bıraksa, o taşlardan yollar döşenir.
    Kınamak yerine anlamaya çalışsak, kelimeler köprü olurdu.
    Ama kolay değil, biliyorum.
    Taş atmak bir alışkanlık, neredeyse refleks.
    Birini görünce hemen başlıyoruz:
    “Bu kim? Ne yaptı? Kime ne dedi?”
    Sanki hepimiz küçük birer mahkeme kurmuşuz kafamızda.
    Ama kimse kendini yargılamıyor.

    Bir gün biri sana taş attığında kızma.
    Bil ki o taş, onun içinde taşıdığı eksikliğin şekil almış hâlidir.
    Belki de içindeki boşluğu doldurmak için atıyor.
    Sen o taşı eğilip al, kenara koy.
    Belki bir gün o taşlardan bir ev yaparsın.
    İşte o zaman sen kazanırsın.

    Kınamanın olmadığı bir dünya belki de hiç var olmadı.
    Ama bu, denemeyeceğimiz anlamına gelmez.
    Kendini taşlamadan, başkasını kınamadan yaşamak hâlâ mümkün.
    Yeter ki önce ellerimizi boşaltalım.
    Taş yoksa, savaş da yok.
    Ve belki o zaman, ilk kez birbirimizi duyarız.
    Çünkü taş atmak gürültü çıkarır, ama anlamak sessizlik ister.

    Son Cümle:

    “Sağlıklı insan kınamaz; kınandığında da üzülür, çünkü bilir: Taş atan, aslında kendi duvarını yıkıyordur.”

  • Zeytin ve sağlıklı yaşam…

    Zeytin ve sağlıklı yaşam…

    Zeytin ve meyvelerinden elde edilen zeytin yağı Hapimag Sea Garden Resort Bodrum’un tanıtımı ile sağlıklı yaşama adım atıyor. Ege’nin zeytinleri ve yağı dünyaya tanıtılacak. Bu konuda sıkı bir çalışma var. Hasat günlerine herkese davet var. Sağlıklı yaşamın şartları belli: Naturel ve sağlıklı yiyecekler tüketmek. Zeytinyağının yalnızca mutfakta değil; beslenmenin, bakımın, sağlık ve sürdürülebilir yaşamda taşıdığı önem de gözler önüne serildi.

    Sağlık ve wellnes alanında dünyaca ünlü isimler, zeytinin yaşam anlayışına ilham veren yolculuğunu görüşmek için Bodrum’da bir araya geldi. Hapimag Sea Garden Resort Bodrum’un ev sahipliğinde, Türk Hava Yolları sponsorluğunda gerçekleşen 7. Sea Garden Hasat Günleri, ‘Zeytin ve Sağlıklı Yaşam’ temasıyla doğası, sağlık ve sürdürülebilirlik kaynağında ilham verici bir deneyim sundu.

    Hapimag Sea Garden Resort Bodrum’un gelenekselleşen Sea Garden Hasat Günleri, bu yıl doğaya, sağlıklı yaşam ve yerel değerlere odaklanan dolu dolu bir programla gerçekleşti. Türk Hava Yolları sponsorluğunda ‘Zeytin ve Sağlıklı Yaşam’ temasıyla düzenlenen etkinlik, zeytinyağının yalnızca mutfakta değil; beslenmenin, bakımın, sağlık ve sürdürülebilir yaşamda taşıdığı önem vurgulandı.

    Bodrum’un benzersiz doğasında iki gün süren ömürde mevcut, zeytinyağı tadımdan doğal bakım atölyelerine, sağlıklı yaşam uygulamalarından masrafsız mutfak çalışmalarına kadar uzanan çok yönlü bir deneyim yaşandı. Akademisyenler, sağlık uzmanları, ekolojistler ve şefler, yağın alanının her alanında değerini aldı.

    Etkinliğin sunumuna Bodrum Kaymakamı Ali Sırmalı, Bodrum Belediye Başkan Yardımcısı Ercan Pehlivan, İlçe Milli Eğitim Müdürü Aslan Korkmaz, İlçe Tarım Müdürü Muammer Bektaş ve Muğla Ticaret Borsası Meclis Başkanı Uğur Özen de katıldı.

    Hapimag Güney Ülkeleri Tatil Operasyon Müdürü Kerem Demirkol etkinliğe ilişkin yaptığı açıklamada,  şunları söyledi:

    “Zeytin ve zeytinyağı, sadece sofralarımızın değil, yaşam kültürümüzün de parçalarının bir parçası. Geleneksel Sea Garden Hasat Günleri ile bu ürünü wellness bakış açısıyla ele alarak hem sağlığa hem de sürdürülebilirliğe olanlarını öne çıkarmayı amaçlıyoruz. Yerelimizi desteklemekken, bunların farklı mesafelerdeki daha geniş kitlelerle buluşturmanın mutlu olduğunu.”

    Bu yılın onur konusu, sağlık ve wellness alanında uluslararası otorite kabul edilen Dr. Simon Poole, açılış konuşmasında Akdeniz diyeti ve zeytinyağının sağlıklı yaşam üzerinde mevcut olduğu paylaşılıyor. İtalya’dan katılan Emanuela Tamburini ise aile verimi zeytin üretimi konusundaki deneyimlerini aktardı.

    Oleolog Pelin Omuroğlu moderatörlüğündeki etkinliğin diğer etkinlikleri arasında Prof. Dr. Selçuk Aktürk, Dr. Gökçe Açıkel, Prof. Dr. Özge Samancı, Elif Edes, Diler Söğüt, Katja Meyendorff, Ebru Çatak, Dr. Pınar Nacak, Dr. Şahnur Irmak ve Hapimag Sea Garden Resort Bodrum Yönetici Şefi Orhan Demirok yer aldı.

  • “Türkiye turizmi genç ama güçlü…”

    “Türkiye turizmi genç ama güçlü…”

    Turizm konusunda kafalar karışık. Sektörün bir kısmı “İyiyiz” derken başka bir kesim” Kötüye gidiyoruz” diyor. Hangisine inanalım? Otelciler doluluk oranlarından memnun. Bir kısım otelci de “Kapatmak üzereyiz” ifadelerini kullanıyor. Çok çelişkili haberler geliyor.

    Turizmde hangi noktadayız? Yatırımlar durma noktasında. Çünkü faizler çok yüksek. Turizmciler bu noktada bir müjde bekliyor.

    Turizm konusunda yeni bir planlamaya ihtiyaç olduğu da dile getirildi.

    Konaklama sektöründe sıkıntılar var. Bunları atlatamazsak turizm çöker. Çünkü konaklama sektörü para basıyor. Bunun yanında gastronomi de yer alıyor.

    Dönüşen Liderlik Zirvesi’nde Türkiye turizminin geleceği konuşuldu. TTYD Başkanı Oya Narin, sektörün 40 yıllık geçmişine hazır olduklarını söyledi.

    Her yıl Türkiye’nin önde gelen 250 iş lideri ve akademisyenini buluşturan Dönüşen Liderlik Zirvesi’nin 4’üncüsü, EKONOMİ Gazetesi ev sahipliğinde PwC iş birliği ve Sabancı Holding ana sponsorluğunda 9-11 Ekim tarihlerinde Elite World Grand Sapanca’da gerçekleştirildi. “Yarının Belirsizliğinde Bugünü Kazanmak” temasıyla toplanan ekonomi dünyası, belirsizlik kavramını, yönetim stratejilerini ve yeni iş modellerini masaya yatırdı.

    Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği (TTYD) Başkanı Oya Narin, turizmin Türkiye’de henüz genç bir sektör olduğunu belirtti. Narin, bu konuyu da şöyle açtı:

    “Türkiye son 40 seneden büyük bir başarı hikayesi yazdı. Geçen yıl yüzde 41’e yakın büyüme var dünyada. Biz 30 milyar dolardan 60 milyar dolara kadar gelebildik. Çok ciddi bir büyüme, üstün bir performans gösterdik. Türkiye turizmi aslında genç bir sektör, 40 yıllık geçmişi var. Bugüne geldiği performansta üstün başarı gösterdi. Turizmdeki küresel trendlere değinen Narin, “Suudi Arabistan, Mısır gibi birçok ülkede çok ciddi yatırımlar var. Ama hiçbir zaman bizim doğal güzelliklerimizi ve insan kaynağımızı onların yansıtması mümkün değil. Bu nedenle trendler içerisinde biz hep ilk sırada olacağız.

    Oya Narin, Türkiye’nin yeni bir turizm hikayesi yazmaya hazır olduğunu belirterek, şunları söyledi:

    “Bu sene biraz daha sıkıntılı bir dönem oldu konaklama sektöründe. Ama 2035 yılına kadar Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi’nin hedeflerine uygun bir planla çıkmamız lazım. Faiz hadleri yüksek olduğu için yatırımlar geriye düşmüş durumda ama 2027’ye hazırlanmamız gerekiyor. Türkiye olarak artık 3’üncü turizm hamlesine ihtiyacımız var.”

  • Vatan Aşkı: Sütü Bozuklarda Tutmayan O Kutsal Maya

    Vatan Aşkı: Sütü Bozuklarda Tutmayan O Kutsal Maya

    Vatan Aşkı: Sütü Bozuklarda Tutmayan O Kutsal Maya

    Toprağa atılan tohum nasıl uygun zeminde yeşerirse, bazı duygular da ancak temiz ve sağlam bir kalpte kök salar. “Vatan aşkı maya gibidir, sütü bozuklarda tutmaz” sözü, bu gerçeği en veciz haliyle ifade eder. Bu derin cümle, sadece bir aidiyet tanımı değil, aynı zamanda bir karakter ve erdem sınavıdır.
    Vatan sevgisi, öyle ucuz ve taklit edilebilir bir duygu değildir; o, tıpkı sütün mayalanıp kıvam alması gibi, sağlam bir manevi zemine ve temiz bir niyete ihtiyaç duyar.

    ​1. “Maya”nın Anlamı ve Önemi:
    ​Maya, dönüşümün, kıvamın ve hayatın kendisidir. Sütü yoğurda dönüştürür, ona yeni bir form, yeni bir değer katar. Vatan sevgisi de bir insanın ruhunda benzer bir dönüşüm yaratır. Sıradan bir bireyi, milleti için fedakârlık yapabilen, tarihini ve geleceğini sahiplenen bir vatandaşa dönüştürür. Bu sevgi, kuru bir idealizmden öte, somut bir sorumluluk ve derin bir borçluluk hissidir.

    ​2. “Sütü Bozuk” Kimdir ve Neden Tutmaz?
    ​Peki, bu maya kimde tutmaz? Sözün mecazi anlatımıyla “sütü bozuk” olanlarda. Sütü bozukluk, biyolojik bir durumu değil, manevi bir kusuru, karakterdeki çarpıklığı ifade eder. Kendi menfaatini vatanın menfaatinden üstün tutanlar, ihanete göz yumanlar, kendi milletinin değerlerine yabancılaşanlar bu gruba dahildir. Onların kalbi, bencil hesaplarla, kolay yoldan zenginleşme hırsıyla ya da yabancı ideolojilerin kuru gürültüsüyle kirlenmiştir. Kirlenmiş bir kapta en temiz maya bile bozulur, tutmaz. Vatan aşkının getirdiği fedakârlık, dürüstlük ve sadakat gibi kutsal yükümlülükler, “sütü bozuk” karakterlere ağır gelir. Onlar için vatan, sadece sömürülecek bir kaynak, kişisel ajandaların aracıdır.

    ​3. Vatan Aşkının Gerçek Belirtileri:
    ​Gerçek vatan aşkı ise hamasi nutuklarda değil, dürüst emekte, hukuka saygıda, görev bilincinde ve en önemlisi fedakârlıkta kendini gösterir. Vatanını seven, işini en iyi yapandır. Vatanını seven, vergisini eksiksiz ödeyendir. Vatanını seven, ülkesinin birliğini ve beraberliğini kendi çıkarının önünde tutandır. Bu sevgi, sınırları koruyan Mehmetçiğin nöbetinde, geleceğe umutla bakan çiftçinin toprağında, hastasına şifa arayan hekimin yorgunluğunda ve öğrencisine ilim aşılayan öğretmenin heyecanında somutlaşır.

    ​Vatan aşkı, bir erdem ve namus meselesidir. O, rastgele bir duygu değil, bilinci ve iradeyi gerektiren, sürekli diri tutulması gereken bir ruh halidir. Bu maya, temiz kalplerde kök salar, sadık ruhlarda yeşerir.

    ​Bize düşen, bu kutsal mayayı nesilden nesile aktarırken, “sütü bozuk” olmaya meyilli her türlü fikri ve eylemi, içimizden ve çevremizden arındırmaktır. Zira, bir milletin bekası, sadece coğrafi sınırlarının değil, kalplerdeki vatan aşkının ne kadar saf ve güçlü olduğuna bağlıdır. Vatan aşkı maya gibidir; eğer kalbiniz temizse, o maya en gür ve bereketli şekilde tutacak, sizi bu toprakların gerçek evladı kılacaktır.

    RAFET ULUTÜRK – BULTÜRK GENEL BAŞKANI / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • Üç Tüyün Laneti: Karakterimizi Ne Korur?

    Üç Tüyün Laneti: Karakterimizi Ne Korur?

    Üç Tüyün Laneti: Karakterimizi Ne Korur?

    İnsanlık tarihinin en büyük dramı, daima bir avuç ‘kötü’ insanın eylemlerinde değil, ‘iyi’ addedilenlerin zamanla yoldan çıkışında yatar.
    Neden mi? Çünkü kötülük, kendini gizlemez; ama iyiliğin yozlaşması, sessiz ve derinden gelir. Bu yozlaşmanın kökenini ise Erdal Demirkıran’ın o çarpıcı benzetmesiyle anlatmak en doğrusu:

    ​”Şeytan, uyuyakaldı bir gün. Rüzgâr sert esti. Üç tüy düştü şeytandan dünyaya. Biri paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öteki de ihtirasa.”

    ​İşte bu üç tüy… İnsanın vicdanına yapışan, karakterin DNA’sını bozan o kirli, hafif ve sinsi bulaşıcılar. Para, mevki ve ihtiras. Her biri tek başına masum gibi görünebilir; zira para bir araç, mevki bir sorumluluk, ihtiras ise bir hedeftir.
    Ancak bu üçü, şeytanın uykusunda bile serbest bıraktığı bir zehir olup, bir araya geldiklerinde insanın ruhunu ele geçirir.

    ​Geminin dümenine yapışan bu “üç tüy”, insana yeryüzünün kurallarını, ahlakın sınırlarını unutturur. O tüyün rüzgârıyla kendini büyük bir nehrin mütevazı kaptanı sanmak yerine, tüm okyanusların ve zamanın yegâne tanrısı zannetme yanılsamasına kapılır. Artık nehrin kıyısındaki sağlam toprak, yani edep, ahlak ve tevazu, onun için sadece geçmişte kalmış anlamsız bir manzara yığınıdır.

    ​Peki, bu lanetli üç tüyün pençesine düşenlere karşı tavrımız ne olmalı?
    ​Öncelikle, kendimizi bu zehirden korumak esastır. Bulaşmamak için edeple uzak durmak, taviz vermemek, kirlenmiş alanlara girerken manevi bir maske takmak zorundayız.
    İkinci olarak, eğer bir kurtuluş ihtimali varsa, yani o tüyün ağırlığı altında ezilen ama ruhunun bir köşesi feryat edenlere dürüstlüğümüzle, samimiyetimizle el uzatmalıyız. Bu, zorlu ve yıpratıcı bir görevdir.

    ​Ancak ne olursa olsun, en büyük sığınağımız ve tek Kurtarıcı Zırhımız, Gerçek Dostluk’tur.
    ​Gerçek dost, ikbalimiz yükseldiğinde bizi alkışlayan değil, nefsimiz azgınlaştığında bizi uyandırandır. O, sırtımızı sıvazlayan bir yandaş değil, gerektiğinde canımızı yaksa da bizi yola getiren, sözünü dinleten bir rehberdir. Ve bu zırhın en kritik parçası, bizim tavrımızdır: Biz de o dostun sözünü kalpten dinleyen, haddini bilen olmalıyız. Zira, en zor şey, güçlüyken uyarı dinleyebilme erdemine sahip olmaktır.

    ​Bu dostluk, sadece duygusal bir bağ değil, bir manevi kalkan, bir koruyucu zırhtır. Bizi ihtirasın kayalıklarından, mevkinin sarhoşluğundan ve paranın körlüğünden uzak tutar.

    ​Zaman nehrinde gemisini selametle yürüten, o üç tüyün gölgesine teslim olmayıp, söz dinleyen ve söz dinleten bir dosta sahip olmanın kıymetini idrak edenlere bin selam olsun.

    ​Okuyucu, unutma! Şeytanın uykusundan düşen o üç tüy, daima çevremizde dolaşıyor. Aman ha, gölgeleri üzerinize düşmesin!

    RAFET ULUTÜRK -BULTÜRK GENEL BAŞKANI / TURKİSHFORUM – ABDULLAH TÜRER YENER

  • İzmir kendine geliyor…

    İzmir kendine geliyor…

    Geçenlerde bir yazı yazmış, İzmir’e turist gelmediğine değinmiştik. İzmir gibi kent turizm dışı kalır mı? Şimdi yeni bir etkinlikle İzmir kendine geliyor.

    TTI İzmir, turizm dünyasını 19. kez İzmir’de buluşturacak

    Türkiye’nin turizm sektöründeki en önemli buluşma noktalarından biri olan TTI İzmir-Uluslararası Turizm Ticaret Fuar ve Kongresi, 3-5 Aralık 2025 tarihleri arasında Fuar İzmir’de 19. kez düzenleniyor. Fuar, yerli ve yabancı turizm profesyonellerini bir araya getirerek iş geliştirme, networking ve bilgi paylaşımı fırsatları sunacak

    Kültür ve Turizm Bakanlığı himayesinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde, İZFAŞ ve TÜRSAB organizasyonunda gerçekleştirilen TTI İzmir – Uluslararası Turizm Ticaret Fuar ve Kongresi, üç gün boyunca sektörün en güncel trendlerini katılımcılarla buluşturacak.

    Köklü tarihi, kültürel mirası ve doğal güzellikleriyle öne çıkan, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan antik kentleri, zengin müzeleri, tatil beldeleri, gelişmiş turizm altyapısı ve güçlü fuarcılık geleneği ile İzmir, fuara ev sahipliği yaparak sektör profesyonellerine ilham veren bir atmosfer sunacak.

    TTI İzmir, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın turizm profesyonellerini bir araya getiren küresel bir platform olarak öne çıkıyor. Fuarın öne çıkan bölümlerinden biri de uluslararası katılımı güçlendiren alım heyeti programı olacak. Program, katılımcı firmalar ile tedarikçileri doğrudan bir araya getirerek yeni pazar fırsatları yaratmayı hedefliyor. Geçen yıl 66 ülkeden profesyonelin katıldığı program, bu yıl kapsamı genişletilerek sürdürülüyor.

    Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar geniş bir coğrafyadan alım heyeti için sektör profesyonelleri fuarda yer alacak. Almanya, İngiltere, Hollanda, İspanya, Portekiz, İtalya, Azerbaycan, Rusya, Kazakistan, Çin, Hindistan ve Uruguay gibi ülkelerden profesyonellerin yanı sıra Mısır, Tunus ve diğer Afrika ülkeleri ile Lübnan, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden temsilciler fuara katılacak.

    Önceden hazırlanan çevrim içi platform sayesinde katılımcı ve ziyaretçiler, ilgi ve hizmet alanlarına göre eşleştirilerek uygun firmalarla bir araya gelecek. Türk Hava Yolları iş birliğiyle alım heyeti programındaki çok sayıda yabancı firmaya ulaşım desteği sağlanarak, birebir görüşmelerin daha etkin şekilde gerçekleştirilmesi hedefleniyor.

    Fuar, yalnızca iş görüşmeleriyle sınırlı kalmayacak. Yerli ve yabancı destinasyonların tanıtıldığı alanlarda yükselen turizm merkezleri öne çıkacak. Katılımcılar, farklı ülkelerin kültürel ve turistik zenginliklerini deneyimleyebilecek, yeni iş ve keşif fırsatlarıyla tanışacak.

    Uluslararası otel markaları, uluslararası birçok havayolu markası da bu yıl fuarda yer alacak. Tunus Turizm Bakanlığı ve yerel acenteler, Saraybosna Turizm Birliği, Novi Pazar Turizm Ofisi, El Salvador Büyükelçiliği, Venezuela Turizm Bakanlığı, Seyşeller Turizm Kurulu, Bulgaristan’dan turizm ve konaklama firmaları ile Kosova ve Sırbistan’dan fuar temsilcilikleri gibi pek çok yabancı kurum da fuarda katılımcı olarak bulunacak. Ayrıca, Yunan adalarının resmi katılımı da ülkemiz ile Ege’nin karşı kıyıları arasında yeni iş birliklerinin kurulmasına olanak sağlayacak.

    Fuar alanındaki TTI Stage, sektördeki yeniliklerin ve vizyoner fikirlerin paylaşıldığı konuşma alanı olacak. Yerel yönetimlerden, uluslararası tur operatörlerinden, havayolu şirketlerinden ve otel zincirlerinden temsilcilerin sahnede yer alacağı panellerde, dijital dönüşüm, sürdürülebilir turizm, sürdürülebilirlik uygulamaları, yeni destinasyon trendleri ve deneyim odaklı turizm gibi konular ele alınacak. Katılımcılar, farklı bakış açılarıyla sektörün geleceğini şekillendiren fikirleri takip edebilecek.

  • “Topraktan doğan yerli üretim gerçek kimliğimizdir…”

    “Topraktan doğan yerli üretim gerçek kimliğimizdir…”

    Gastronomi hayatımıza öyle bir dalış yaptı ki artık bundan kimse kurtulamıyor. Gastronomi ile yatıp gastronomi ile kalkıyoruz. Dünya mutfakları saltanatı var.  Şimdi ise Gastromasa 2025 gastronomi dünyasının efsane isimlerini buluşturacak

    Gastromasa, 10. yüzyılın gastronomi dünyasının efsanevi isimlerini yeniden İstanbul’da buluşturmaya hazırlanıyor. 13 Ekim 2025’te Raffles İstanbul’da geniş katılımla düzenlenen basın toplantısında, etkinliğin 10. yılının özel detayları paylaşıldı. 

    Gastronomi dünyasının en prestijli etkinliklerinden biri olan Gastromasa Uluslararası Gastronomi & Konferansı Fuarı, Sözen Group tarafından bu yıl 10. kez düzenleniyor. 6–7 Kasım 2025 tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek etkinliğin ayrıntıları, Raffles İstanbul ev sahipliğinde düzenlenen özel bir basın toplantısıyla paylaşıldı. Toplantıya, gastronomi dünyasının önde gelen isimleri, sektör temsilcileri ve basın mensupları katıldı.

    Sözen Grup CEO’su ve Gastromasa Kurucusu Gökmen Sözen, açılış konuşmasında; şunları söyledi:

    “Gastromasa’nın 10. yılında yalnızca bir etkinlik değil, bir vizyonun başarı hikayesi olduğunu vurguladı. 2015’te Türkiye’nin gastronomi potansiyelini dünya çapında tanıtmak amacıyla yola çıktıklarını belirterek, bugün Gastromasa’nın dünyanın en büyük ikinci gastronomi konferansı olarak kabul edildi. Bu başarıyı şeflerin, STK’ların, sponsorların ve medyanın ortaklarının ortak çalışması olarak nitelendiriyorum, Sözen Group’un Türk gastronomisinin uluslararası tanıtımının %70’ini tek başına üstlenmiş olduğundan gurur duyuyorum.”

    Geleceğe yönelik vizyonlarda sürdürülebilirlik, yenilik, yerli üretim ve dijitalleşmenin özgür olduğunu ifade etti. “Topraktan doğan yerli üretim gerçek kimliğimizdir, teknoloji ise mutfağın yeni malzemesidir” diyerek gastronominin hem kültürel hem teknolojik bir dönüşümün yaşandığını söyledi. Bu yıl beş kıtadan 60’tan fazla ünlü şef, kaydedici, yatırımcı ve markanın Gastromasa İstanbul’da bir araya geldiğini açıkladı. Ayrıca, Türkiye’ye gelen uluslararası konukları Kapadokya gibi toplantıları ağırlayacaklarını ve butik konumdaki yerel deneyimler yaşadıklarını paylaşıyor

    Sözen, Gastromasa’nın Londra’da düzenlendiğini ve şu anda Dubai’de gerçekleştirileceğini belirterek, küresel markalarla iş birliği içinde yaşamaya devam edeceklerini söyledi.

    Butik otelcilik, makarnacılık ve çikolata sektörlerinde Türkiye’nin daha da gelişme gösterdiği vurgulandı. Son olarak, Türk gastronomisinin artık dünyaya fikir ve vizyon ihraç eden bir seviyeye gelindiğinde, bu ziyaretin katılımında ve güçlü yapı olarak Sözen Group’un ve birlikte çalıştıkları sektörlerinin başarılarını ifade etti. 

    Türk Mutfağı Araştırmacısı Vedat Başaran ise, Gastromasa’nın Türk gastronomisinin potansiyelini ortaya koyan ve hafızasını koruyan çok değerli bir organizasyon olduğunu belirtti. Böyle bir etkinliğin 10 yıl boyunca sürdürülmesinin Türkiye’de büyük bir başarı olduğunu söyledi.

    Gastromasa’nın şefi, tarihi ve eğitimciler için ilham verici bir platform olduğunu vurgulayan Gastromasa, sektördeki eğitimin önemine değindi. Gökmen Sözen’in çabasını takdir ederek, bu yardımın Türk mutfağını dünyada tanıtmak için büyük bir köprü kurulmasını ifade etti. 

    ETÜDER Yönetim Kurulu Başkanı Melih Şahinöz konuşmasında, Gastromasa’yı

    “Hikayelerin yazıldığı bir platform” olarak tanımladığını ve bu platformun merkezi yaratıcılığı ile ilhamın yer aldığını söyledi. Türkiye’nin mutfak kültürünün dünyaya tanıtılmasında Gastromasa’nın büyük rol oynadığını belirtti.

    Gökmen Sözen’in vizyonu, samimiyeti ve kalıcılığı sayesinde bu başarının elde edildiğini vurguladı. Ayrıca Gastromasa’nın farklı şefleri, markaları ve markaları bir araya getirerek Türkiye’yi gastronomi alanında daha tanınır hale getirdiğini ifade etti. Etkinliğin ilişkileri dostluklar, iş birliği ve ilham yarattığını söyledi. 

    HİB Turizm Komitesi Üyesi Sadettin Cesur ise, Gökmen Sözen’i kültür, turizm ve gastronomi elçisi olarak nitelendirdi ve Türk mutfağını dünyaya tanıtma çabasını büyük bir vatan görevi olarak kullandığını söyledi. 27 yıl önce sektöre başlarken Vedat Başaran’dan ilham aldığını, bu süreçte Türk gastronomisinin uluslararası alanda büyük ilerleme kaydettiğini ifade etti. Gastromasa’nın bu gelişiminin temel taşlarından biri olduğu belirtilirken, gelecekte bu kaynakların yeni nesiller tarafından sürdürüleceğinden bahsedildi.

    Toplantının sonunda söz alan Neolokal Kurucu Ortağı & Şefi Maksut Aşkar ise, değişim ve yapılan gastronomide kaçınılmaz olduğunu ve Gastromasa’nın bu adaylarından biri olduğunu söyledi. Türk mutfağını dünyaya tanıtmanın kolektif bir çaba gösterdiğini vurguladı. Gastromasa sayesinde uluslararası basın, gurmeler ve şeflerle iletişim kurarak Türkiye’nin mutfağını tanıtma fırsatını anlattı. Ayrıca gençlere seslenerek, gastronomi sektörünü ve sektöründe yeni nesli bu platformdan ilham almaya davet etti. Gastromasa’nın geleceğin lider şefleri için bir ilham kaynağı olduğunu ifade etti. 

    Toplantıda, Gastromasa 2025’in bu yılki teması “10 Yılın Hikâyeleri” – “The Stories of 10 Years”ın içeriğinde, etkinlikte yer alacaklar, fuar bölümü, çalıştaylar ve 10. yılın özel uluslararası iş birimleri hakkında bilgiler paylaşıldı. Dünyaca ünlü Michelin yıldızlı, Gault&Millau şapkalı şeflerin, lisanslı makarnacıların, yaratıcı restoran vizyonerlerinin ve öğrenimlerinin devam edeceği etkinlik, küresel gastronomi dünyasının lideri isimlerini bir kez daha İstanbul’da buluşturacak.

    2015 yılından beri bu yana gastronomi sektörüne yön veren, uluslararası bir marka değeri kazanan Gastromasa, her yıl olduğu gibi bu yıl da gastronominin kalbini İstanbul’da attıracak. İki gün sürecek etkinlik boyunca; İlham veren konuşmalar, tematik paneller, yaratıcı atölyeler ve katılım geniş fuar alanı ile zengin bir içerik sunuluyor.

    Ayrıca Julien Royer, Marco Müller, Oriol Castro, Ángel León, Andoni Luis Aduriz, Ana Roš, Albert Adrià, Simon Rogan, Antonio Bachour, Diego Guerrero, Virgilio Martínez, Christian Le Square, Jorge Vallejo, Rasmus Munk, Torres Brothers, Mitsuharu Tsumura, Jeremy Chan, René Frank, Paco Torreblanca, Philippe Bernachon, Mohamed Benabdallah, Giorgio Bargiani  gibi dünyaca ünlü şefler ve pasta şefleri, sommelierler ve miksolojistler, turizm ve ağırlama sektörünün önemli yatırımcıları ve profesyonelleri, fikirleri, ulusal ve uluslararası markalar Gastromasa’da yer alma fırsatına sahip olacak. 

    Bu özel yılda Gastromasa, sadece geçmişe dönük bir kutlama yapmayacak; aynı zamanda geleceğin gastronomisine ışık tutacak projelere ve sürdürülebilirlik odaklı girişimlere de ev sahipliği yapacak.

  • Antalya gastronomisi ile de örnek olacak…

    Antalya gastronomisi ile de örnek olacak…

    Yörük Sanayici ve İş İnsanları Derneği (YÖRSİAD) geleneksel aylık üye toplantısı Su Hotel’de yapıldı. Likya Bağ Evi Sahibi Doruk Özkan ve Chaypote Chef Restaurant sahibi Tuncay Gülcü toplantısında Antalya Gastronomisi hakkında geniş açıklamalarda bulundular.

    Toplantıya; YÖRSİAD Başkanı Avukat Mustafa Alper Oral, dernek üyelerinin yanı sıra Akdeniz Serbest Mimarlar Derneği Başkanı Ali Olgu Ceylan, Makina Mühendisleri Odası Başkanı Prof.Dr. İbrahim Atmaca, İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Soner Akdoğan, Şehir Plancıları Odası Antalya Şube Başkanı Funda Yörük, Peyzaj Mimarları Odası Antalya Şube Başkanı Gülsüm Kıldan, Antalya İş İnsanları Derneği Başkanı Bilal Köleoğlu, Antalya İnşaat Malzemeleri Sanayici ve İş İnsanları Derneği Başkanı İlhan Kurtar, Sürdürülebilir Ekonomi Topluluğu Başkanı Alper Alveroğlu katıldı.


    Başkan Avukat Mustafa Alper Oral açılış konuşmasında toplantılarından dolayı aynı zamanda dernek üyesi olan Doruk Özkan ve Tuncay Gülcü’ye teşekkür ederek, “Cumhuriyetimizin 102. yıl dönümünü anımıza az kala, YÖRSİAD olarak bir kez daha gururla belirtmek ki; Cumhuriyetin yılmaz savunucusuyuz. Ay yıldızlı bayrağımızın altında yaşamak için çalışmaya devam ediyoruz” dedi.

    Bu toplantıda ekonomi yerine Antalya’nın değerleri ve gastronomisini görüşmek istediklerini söyleyen Oral, konuşmasında şöyle dedi:

    “Şehrimizin tanıtımı, gelişimi ve turizmi açısından bu alanların son derece önemli. Antalya gastronomi alanında Türkiye’ye hakim olacak, sahip olduğu mutfak kültürü, ürün çeşitliliği ve lezzetleriyle bu alanda örnek bir şehir haline gelmek. Dernek faaliyetleri üyeleriyle paylaşan YÖRSİAD Başkanı, “Bir Ekonomi Zirvesi düzenlendik. Bu küreselde ve ulusal büyük ses uzatıldı. Geçtiğimiz hafta sonu ise Likya Bağ Evi’nde üyelerimizle birlikte mümkün bir etkinlik sağlamak. Ekim sırasında da yoğun bir dönem içindeyiz. Hafta sonunda, Yörük İş Birliği Buluşması’na kavuşuruz. “Onurlu Geçmişimizi Geleceğe Taşıyoruz” ile gerçekleşecek bu buluşmada, iş toplantıları ve Yörük gençlerimizle bir araya geldik. verimliliğin, hem kültürel hem de ekonomik dayanışma açısından önemli katkılar sağlayacağına katkıları”

    Kasım ayında bir aksilik olmazsa İstanbul eski Belediyesi Başkanı Bedrettin Dalan’ı konuk edeceklerini de söyleyen Mustafa Alper Oral,

    “Sayın Bedrettin Dalan bizlerle geçmişe ve bugüne kadar elde edebileceklerini paylaşacak. Ayrıca, uzun süre korunan bakımımız, BAKSİFED ile birlikte ev tuttuğunuz TÜRKONFED Zirvesi’ne Büyükşehir alacağınız. Merhaba” etkinliğimizi düzenleyeceğiz. “

    Dernek Üyeleri iş yerlerinde ziyaret etmeyi sürdürdüklerini de ifade eden Başkan Oral şöyle konuştu:

    “ANTEV burs fonuna ilişkin özel hedeflerinize üyelerimize sunuyoruz. Eğitim alanındaki sosyal sorumluluklarımızda projelerimizde destek olan ANTEV Vakfı’na ve vakfın başkanı, komşu işlerim Avukat Gülen Hanım’a yardımlarından dolayı teşekkür ediyorum. YÖRSİAD olarak, mevcut olmayan küçük kızlardan oluşan bir durum var; bu şehrin eğitiminde, ekonomiğinde, bulunduğu yerde, her yerde var olmaya devam ediyor.”

    Başkan Oral’ın konuşmasının ardından Antalya gastronomisi hakkında söyleşiye geçildi. Tuncay Gülcü, Antalya’nın çok zengin bir gastronomisi bulunduğunu ancak yeterince tanındığını ifade etti. Doruk Özkan ise içecekler ile yiyecekler arasındaki doğru açıklamalar hakkında bilgi verdi.

    Söyleşiden sonra derneğin yeni üyeleri Mehmet Mert Sarı ve Emre Duman’a rozet takıldı ve Yörük Keyfiyesi takdim edildi. Toplantı YÖRSİAD Başkanı Avukat Mustafa Alper Oral tarafından katılanlar Doruk Özkan ve Tuncay Gülcü’ye plaket takdimi ve toplu fotoğraf çekimi ile sona erdi.

  • “BOPçu Tarikat -Mafya Holding A.Ş. Türkiye’yi Yönetemiyor: Atatürkçü Milli Güçler Göreve Hazırlanmalı!”

    “BOPçu Tarikat -Mafya Holding A.Ş. Türkiye’yi Yönetemiyor: Atatürkçü Milli Güçler Göreve Hazırlanmalı!”

    Bir sabah uyandık, ülke sanki bir holding olmuş: adı “BOPçu Tarikat ve Mafya Yatırım Ortaklığı A.Ş.”
    Genel müdür katında “maneviyat departmanı” var ama mali işler offshoredan yürütülüyor.
    Reklam sloganı da gayet net:
    “Hem duayı biz ederiz, hem ihaleyi biz alırız!”

    Ama sonuç ortada: şirket batakta, kasa boş, umut teminat altında.
    Dolar yükseliyor, liyakat düşüyor, adalet “mücbir sebep” sayılıyor.
    “Milli” denilen ekonomi ithalatla ayakta, “yerli” denilen fikirler dışarıdan kopya.
    Kısacası, bu holding artık ülkeyi yönetemiyor ama yönetiyormuş gibi davranıyor.

    Atatürkçü Milli Güçler Sahaya İnmeli

    Tam bu sırada bir ses yükseliyor:
    “Efendiler, bu tablo sürdürülemez! Ülke, akılla, bilimle, liyakatle yönetilmeli.”

    İşte o anda Atatürkçü Milli Güçler sahaya çıkıyor.
    Kurucusu: Milletin iradesi.
    Misyonu: Laik, üniter, sosyal hukuk devletini yeniden tesis etmek.
    Vizyonu: Altı ayda sistemi oturtmak, altı yılda Cumhuriyet’i yeniden şahlandırmak.

    Eylem planı sade ama devrimci:
    1. Liyakat devrimi: Makam değil, ehliyet konuşacak.
    2. Adaletin iadesi: Hukuk, talimat değil, vicdanla işleyecek.
    3. Eğitim seferberliği: Okulda tarikat değil, mantık ve bilim dersleri okutulacak.
    4. Ekonomik bağımsızlık: Üretim, alın teriyle; ihracat, zekâyla büyüyecek.
    5. Dış politika: Fotoğraf değil, vizyon dönemi başlayacak.
    6. TSK: Emir kulu değil, Cumhuriyet’in kalp atışı olacak.

    Altı Ayda Mucize mi? Evet, Çünkü Akıl Hızlı Çalışır

    Bazıları diyor ki: “Altı ayda nasıl olur bu işler?”
    Oysa unutmayalım:
    Bir ulus 1919’da küllerinden doğduysa,
    2025’te enkazdan neden doğmasın?

    Atatürk’ün modeli hâlâ geçerli:
    “Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.”
    Yani mesele döviz değil, değer üretmektir.
    Yandaş değil, yurttaş güçlü olmalıdır.

    Sonuç: Akıl Dönüyor, Karanlık Gidiyor

    Bu ülke aynı filmi çok kez izledi:
    Birileri “milli irade” dedi, sonra “ihale iradesine” döndü.
    Birileri “din elden gidiyor” dedi, sonra ülkenin ahlakı gitti.
    Birileri “yerli ve milli” dedi, sonra her şeyi sattı.

    Ama tarih bize hep aynı gerçeği gösterdi:
    Atatürkçü Milli Güçler geç gelir ama geldi mi, sistemi sıfırdan kurar.
    Ve o zaman, ne tarikat kalır, ne mafya, ne “BOP planı”.
    Yalnızca Cumhuriyet kalır.
    Ve Cumhuriyet, yeniden gülümser.

  • Gazze Soykırımı ve Uluslararası Hukuk

    Gazze Soykırımı ve Uluslararası Hukuk

    Gazze Soykırımı ve Uluslararası Hukuk

    Gazze soykırımına karşı, kişisel ve kurumsal tepkiler, zulmün sonlandırılması yolunda önemli adımlardandır. Bununla beraber görev, rol, güç imkanları ölçüsünde sadece kınamak yeterli olmayıp zulmü durdurmak, zalimleri cezalandırmak konusunda harekete geçmek son derece önemlidir. Siyasal ve ekonomik yaptırımlar yanında uluslararası hukuk yollarını kullanmak gerekmektedir.

    Uluslararası Akademik Araştırmalar Derneği tarafından düzenlenen “Uluslararası Hukukun Çöküşü: Gazze” panelinde hukuk yollarının önemi ve kullanımı üzerinde duruldu. Panel ismi, anlamlı olduğu halde uluslararası hukukun değil de sistemin yetersiz kaldığı, güç odakları karşısında girişimlerden sonuç alınmasında geç kalındığı dile getirildi. Bununla beraber birçok örnekte olduğu gibi Uluslararası Hukuk yollarından son derece başarılı sonuçlar alınabildiği, bundan sonra da yapılması gerekenler olduğu dile getirildi.

    Uluslararası Hukuk kuralları, teâmül halinde asırlardan beri varlığını sürdürdüğü halde suçların ve suçluların tespiti ve cezalandırılması konusu oldukça yenidir. 1948 Soykırımı Önleme ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile 1949 Cenevre Sözleşmeleri, çatışmalarda suç tanımları konusunda ilklerden olup suçluların yargılanmasında kurumsal düzenleme ise ancak 1990’lardan mümkün olabilmiştir. Dolayısıyla henüz gelişme aşamasındaki bu kurumsallaşmanın çöküşünü değil geliştirilmesini, kullanım alanı açılmasında gayret sarfedilmesini, bu alandaki her bir devletin artılarını, eksilerini dile getirmek, yaşanan başarılı örneklerden hareketle ulusal ve uluslararası kamuoyunu ümitlendirmek gerekmektedir.

    Bosna-Hersek’te Müslümanlara karşı Srebrenitsa soykırımı ve diğer zalimâne eylemler üzerine Türkiye’nin, özellikle dönemin Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in aktif desteği ve diplomatik girişimleri ile merhum Aliya İzzetbegoviç’in gayretleri sonucu 1993’de Eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi kurulmuştur. Bu ad hoc (geçici) kurum uluslararası hukukta suçluların cezalandırılması için hususi bir mahkemenin ilk örneğidir. Müslümanların azınlıkta olup ezildiği bir devletin başkanı olarak İzzetbegoviç, mevcut hukuk imkanlarını ve uluslararası sistemin hassas yollarını kullanma gayretini göstermiştir. Bu mahkeme Ruanda Savaş Suçları Mahkemesi’nin 1994’de kurulmasına örnek teşkil etmiştir. İki mahkeme, aynı zamanda 1998 Roma Statüsü ile Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluşuna öncülük etmiştir. Eski Yugoslavya Savaş Suçları Mahkemesi, batının desteği ile soykırım yapan, Müslümanlara zulmettikleri için Hristiyan batıdan ödül bekleyen Sırp ve Hırvat kasaplarının cezalandırılmasında önemli başarılara imza atmıştır. Halbuki bu cinayetin öncüleri, arkalarındaki Alman, İngiliz ve Fransız ve diğer Hristiyan aktörlere güvenmekteydiler.

    7 Ekim 2023’de başlayan Gazze soykırımının ilk aylarında, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin girişimiyle Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail’e karşı açılan ve halen yargılama süreci devam eden davanın bütün baskılara rağmen mahkeme tarafından kabul edilmesi önemli bir aşamadır. Temmuz 2025’te savunması beklendiği halde İsrail’in talebi üzerine bu süre Ocak 2026’ya uzatılmıştır. Ancak Güney Afrika’nın hazırladığı dava dilekçesi oldukça sağlam ve başarılı olup geçen süre zarfında İsrail yönetiminin karar ve uygulamaları buradaki iddiaları çok daha fazla kuvvetlendirmiştir. Belirtmek gerekir ki bu önemli davayı Güney Afrika Cumhuriyeti açtıktan sonra diğer birçok ülke gibi Türkiye de taraf olmuştur.

     Soykırım ve insanlığa karşı suçlu kişileri yargılamak üzere kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne açılan dava süreci devam ederken mahkeme savcısı ve üyelerine yönelik bütün tehditlere rağmen Netanyahu ve Galant hakkında tutuklama kararı verilmesi de uluslararası hukuk yollarına başvuranlar açısından büyük başarıdır. Bu mahkemeye taraf ülkelerin suçlulara karşı doğrudan dava açma hakkı bulunmaktadır. Bu süreci mahkeme yetkisini tanımış olan Filistin Devleti başlatmıştı. Birçok batılı kurumun da savcılık nezdinde başvurusuyla yargılama süreci başlatılmış, Türkiye ve diğer İslam ülkelerindeki kuruluşlar bu sürece sonradan dahil olmuştur. Belirtmek gerekir devletlerin başvurusuyla doğrudan yargılama başlatılabildiği halde kişi veya kurumlar ancak savcılığa başvurabiliyor, savcılık başvuruyu ciddi bulursa mahkemeye dava açabiliyor, mahkeme de davayı kabul ederse yargılama başlıyor. Gazze soykırımı konusunda kişisel ve kurumsal başvurular üzerine mahkeme savcısı İngiliz vatandaşı Kerim Han, Gazze’de araştırmalar yapmış, hazırladığı dosya ile mahkemeye başvurmuş ve dava kabul edilerek belirtilen isimlerin tutuklanmasına karar verilmiştir. Bu aşamaya gelinmesi son derece kıymetli ve başarıldır.

    Halen suçluların cezalandırılması konusunda BM Güvenlik Konseyi’nden ve küresel Siyonizmin gücünden kaynaklanan engeller bulunmasına karşın hakkında tutuklama kararı bulunan, Ukrayna ile savaşta soykırım suçu işlediği iddia edilen Putin gibi Yahudi liderler de ülkeleri dışına çıkarken son derece ihtiyatlı hareket etmek, birçok ülkeye adım atmamak zorunda kalmışlardır ki bu aşama şimdiden cezalandırılma anlamına gelmektedir. Mesela Netanyahu ABD’ye giderken uçağı havada zikzaklar çizmek zorunda kalarak mahkemeye taraf bir ülkenin hava sahasından geçmemek için sıkıntılı bir yolculuk gerçekleşmiştir. Bu anlamda Netanyahu, henüz tutuklanmadığı ve hakkında kesin hüküm verilmediği halde cezasını çekmeye başlamıştır.

    Geçen süre içinde başta Güvenlik Bakanı Ben Gvir olmak üzere Gazze soykırımında önemli mevkilerde bulunup eylem ve söylemleri ile soykırımdan yargılanması için oldukça zengin deliller sunan İsrailli yöneticilerin de yargılanması için mahkemeye başvuru yapılması gerekmektedir. Mevcut başvurular genellikle gayrimüslim ülkelerin/kuruluşların girişimiyle başlatılmıştır. Türkiye’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisini tanıyarak diğer soykırımcıların yargılanması sürecini başlatması beklenmektedir. Netanyahu ve Galant’ın, mahkemeye taraf ülkelere gittiğinde tutuklanması, uluslararası hukuk gereğidir. ABD gibi Türkiye’nin de mahkemeye taraf olmaması, tutuklama mükellefiyeti vermez. Ancak bazı ülkeler gibi Türkiye’nin de taraf olmadığı mahkeme kararını uygulayacağını deklare etmesi önemli bir adım olacaktır. Mahkemenin yetkisini kabul etmesi ise çok daha önemli ve gereklidir. Bu anlamda çöken Uluslararası Hukuk değil, bu yola başvurmada ayak direten öncelikle Müslüman ülkelerdeki yöneticilerdir. Gazze soykırımının başlarında Netanyahu’nun komşu ülkelere karşı “sakın Gazze’ye karışmayın, koltuklarınızı bize borçlusunuz” anlamındaki tehdidin mahiyeti tartışılabilir. Ancak açıkça görüldüğü üzere bu ülkelerden İsrail’i ciddi etkileyecek bir adım gelmediği, bazı konularda kamuoyu baskısıyla gayrimüslim ülkelerin peşine takıldığıdır. Netanyahu’nun ABD’deki basın toplantısındaki “ellerinizdeki telefonları Siyonistlere borçlusunuz” anlamındaki sözleri de bilimde, teknikte daha fazla çalışmanın, hazırı tüketen değil üreten, araştıran, geliştiren ülken olmanın önemini ortaya koymaktadır.

    Doğu Türkistan’da soykırım suçu işleyen Çin yönetici ve yetkililerin cezalandırılması için de gerekli girişimler başlatılmalıdır. Myanmar soykırımına karşı mahkemeye taraf olan Bangladeş dava açmış, süreç devam ederken tutuklanması istenenler askeri darbe sonucu hapse atılmıştır. Başta soykırım olmak üzere insanlığa karşı suçların önlenmesi ve suçluların cezalandırılması konusundaki düzenlemeler, kurumlar ve uygulamalardaki başarılarda önemli aşamalar geçildiği halde bu yolları kullanma konusunda öncelikle Müslüman devletlerin/kuruluşların yetersizlikleri görülmektedir. Uluslararası hukukun çöküşü söz konusu olmayıp gelişme aşamasındaki bu yolların başta Türkiye olmak üzere Müslüman ülkeler tarafından ihmal edildiği, gerekli şekilde kullanılmadığı gerçeği görülmektedir.

    [email protected]        

    twitter.com/alaeddinyalcink

  • 17 Ekim: “Dünya Yoksullukla Mücadele Günü”

    17 Ekim: “Dünya Yoksullukla Mücadele Günü”

    Birleşmiş Milletler, yoksullukla mücadele konusunda 22 Aralık 1992 tarihinde aldığı kararla 17 Ekim’i “Dünya Yoksullukla Mücadele Günü” ilan etmiştir. Bugün, sadece bir farkındalık çağrısı değildir. BM, görmezden gelinen hayatların, bastırılmış seslerin ve sistematik adaletsizliklerin de hatırlatılması uyarısını yapmaktadır. Dünya Yoksullukla Mücadele Günü, ekonomik eşitsizliklerin azaltılması, temel insan haklarının korunması ve toplumdaki dezavantajlı grupların desteklenmesi için farkındalık yaratmayı amaçlar. Bu gün; ekonomik eşitsizliklerin azaltılması, temel insan haklarının korunması ve toplumdaki dezavantajlı grupların desteklenmesi için farkındalık yaratmayı amaçlar.

    Birleşmiş Milletler’in 25 Eylül 2015 tarihinde New York’ta düzenlenen “Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi”nde  ülkeler, 2030 yılına kadar dünyada yoksulluğun ortadan kaldırılması ve insanlığın ortak refahının sağlanması için 17 amaç ve 169 hedeften oluşan “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarını” kabul etmişlerdir.  Bu; yoksulluğun son  bulması, çevrenin korunması, iklim krizine karşı önlem alınması, refahın adil paylaşımı  için küresel bir eylem çağrısıdır.  Amaç;  gelecek nesiller için  yaşanabilir bir dünya sunmak olup, 17 küresel hedefin ilkinin “Yoksulluğa Son” başlığını taşıması, bunun somut  göstergesidir.  Hedef,  2030 yılına kadar  yoksulluğun en az yarıya indirilmesidir.  

    Yoksulluk dünyanın neresinde olursa olsun zordur. İngiltere, 19’ncu yüzyılda “Poor Laws” yasaları ile devletin yoksullara yardım etmesini düzenleyen ilk sistemli adımlarını atmıştır. ABD 1948 yılında “Marshall Planı” ile savaş sonrası Avrupa’da ekonomik kalkınmayı destekleyerek yoksulluğu azaltmayı hedeflemiştir. Türkiye, uygulanan vakıf sistemi ile yoksullara barınmanın yanında, gıda ve sağlık hizmeti de sunulan bir sosyal güvenlik sistemi oluşturmuştur.

    Türkiye’nin büyük şehirlerinde sabahın kör karanlığında yola çıkan temizlik işçileri, inşaatlarda güvenliksiz koşullarda çalışan işçiler, tarlalarda mevsimlik işçi olarak çalışan kadınlar, çocuklar ve maruz kalınan büyük göç dalgası sonucu sayıları milyonlarla ifade edilen sığınmacıların;  ne sosyal güvenceye, ne  insanca yaşamaya  ve ne de adil ücretlere  kolay erişmeleri  mümkün değildir.

    17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü;  ülkedeki yoksul emekçilerin sesine kulak vermek, onların yaşam koşullarını iyileştirmek için politikalar üretmek ve dayanışma kültürünü yeniden inşa etmek zorunda olduğumuz bir gündür. Yoksullukla mücadele, sadece bir gün değil, her gün verilmesi gereken bir insanlık sınavıdır. 

    Bu Gün, her yıl 17 Ekim’de  kutlanır.  Günün amacı, dünya genelinde yoksulluk içinde yaşayan kişilerin seslerini duyurmak ve sosyal adaletsizlikle mücadele etmektir. Günümüzde; ekonomik eşitsizliklerin azaltılması, temel insan haklarının korunması ile toplumdaki dezavantajlı grupların desteklenmesi için farkındalık yaratmayı amaçlar. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük önem taşır. Gün,  17 Ekim 1987 tarihinde Paris’te  insan hakları savunucusu Joseph Wresinski tarafından başlatılmıştır.

    Wresinski’nin öncülüğünde, yoksulluk içinde ölen insanlar için Trocadéro Meydanı’nda bir anıt dikilmiş, 1992 yılında da Birleşmiş Milletler, bu tarihi “uluslararası gün” olarak  açıklamıştır. Sivil toplum kuruluşları, belediyeler ve gönüllüler bugün çeşitli kampanyalar, panel ve etkinliklerle yoksulluğun nedenlerine dikkat çekerler. Yardım kampanyaları, sosyal medya paylaşımları ve dayanışma etkinlikleri ile farkındalık artırılır.

    Bu kapsamda bir hatırlamada yarar vardır. Dünyada yaklaşık 700 milyon insan, günlük 2,15 doların altında  gelirle yaşamını sürdürmektedir. Yoksulluğun sadece maddi değil, eğitime erişim ve sağlık gibi alanlarda da ciddi etkileri  vardır. Kadınlar ve çocuklar, yoksulluk içinde yaşayan gruplar arasında en kırılgan olanlardır. Yoksullukla Mücadele Günü, yoksulluğun sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğuna dikkat çeker ve çözüm için küresel dayanışmayı teşvik eder.

    Bu kapsamda sizler, yardım kuruluşlarına bağışta bulunabilir, gönüllü çalışmalara katılabilir, sosyal medya üzerinden farkındalık kampanyalarına destek olabilirsiniz.

    .

  • Şarap sevenler buraya…

    Şarap sevenler buraya…

    Şarap, tatillerde en çok tüketilen bir içecek olarak öne çıkıyor. Biz de şarap severleri buraya davet ederek hangi ülkenin şaraplarının daha iyi olduğunu saptamaya çalıştık.

    Fransa şarap üretiminde lider durumda. Türkiye de şarapçılıkta iddialı. Fransız teknoloji kullanılarak çok kaliteli şaraplar üretiliyor. Son yıllarda şaraplık üzüm bağları oluşmaya başladı.

    Gezginlerin kültür, manzara ve dünya standartlarında şaraplar arayışıyla şarap turizmi büyüyor. Listede başı çekenler Fransa, İtalya ve İspanya olurken, yeni destinasyonlar ilk 10’a girdi.

    Sıralama beş temel kategoriye göre oluşturulmuştur: bağ alanı, menşei koruma altına alınmış şaraplara (PDO) ve coğrafi işaretlere (PGI) ayrılmış bağ alanı, bu unvanlar altında tescilli şarap sayısı, şarap üretim hacmi ve alınan uluslararası ödüller. Veri kaynakları arasında Eurostat, Uluslararası Bağ ve Şarap Örgütü (OIV), resmi AB kayıtları ve Decanter Dünya Şarap Ödülleri 2025 yer almaktadır.

    Şarap ve yemek seyahat deneyimlerinin popülaritesi artmaya devam ediyor. Tur ve aktivite alanında lider bir sağlayıcı olan TUI Musement tarafından yapılan bir araştırma, katılımcıların %91’inden fazlasının bu tür aktivitelere ilgi duyduğunu veya çok ilgi duyduğunu, en çok ilginin ise 18-44 yaş arası gezginler arasında görüldüğünü ortaya koyuyor.

    Bu eğilime paralel olarak ve üzüm hasadı sezonuyla aynı zamana denk gelen TUI Musement, şarap severler için en cazip ülkeleri sıralayan ilk Avrupa Şarap Turizmi Endeksi’ni başlattı. Anket, gezginlerin artan talebini vurgularken, endeksin kendisi de verilere ve resmi kaynaklara dayanıyor ve her bir destinasyonun şarap mirası ile turizm potansiyeli arasında karşılaştırmalı bir bakış açısı sunuyor.

    Sıralamada Fransa, İtalya ve İspanya başı çekerken, onları Portekiz ve Yunanistan takip ediyor. İlk 10’da ayrıca Avrupa şarap turizmi haritasında yeni öne çıkan ülkeler olarak öne çıkan Almanya, Macaristan, Romanya, Avusturya ve Bulgaristan da yer alıyor.

    Fransa, 100 üzerinden 85,2 puan ve en fazla uluslararası ödüle sahip ülke olarak sıralamada başı çekiyor. En beğenilen şarap bölgeleri arasında, UNESCO listesindeki tarihi mahzenlere ev sahipliği yapan Şampanya; her biri kendine özgü bir kimliğe sahip 1000’den fazla bağ alanının (“Climats”) bulunduğu Burgonya; ve ziyaretçilerin dünyaca ünlü şatolarda tadım yapma olanağı bulduğu Bordeaux yer alıyor.

    İtalya , en fazla menşe adı ve coğrafi işarete sahip ülke olarak ikinci sırada yer alıyor ve aynı zamanda Avrupa’nın en büyük şarap üreticisi konumunda. Gezginler, Chianti ve Montepulciano’nun doğum yeri olan Toskana’yı veya Piedmont’un Barbaresco ve Barolo tepelerini keşfederken yerel kültüre kendilerini kaptırabilirler.

    İspanya , 900.000 hektardan fazla üzüm bağıyla üçüncü sırada yer alıyor ve bu bağların %97’si PDO ve PGI şaraplarına ayrılmış olup, her iki kategoride de Avrupa’da lider konumda. Şarap seçenekleri de coğrafyası kadar çeşitli: Rioja ve Ribera del Duero’nun ünlü kırmızılarından, Endülüs şerisine ve asmaların volkanik topraklarda yetiştiği La Geria’nın (Lanzarote) kendine özgü beyaz şaraplarına kadar.

    Dördüncü sıradaki Portekiz , çok sayıda ödüllü şarabıyla öne çıkıyor. En kapsamlı şarap turizmi deneyimlerinden biri, dik teraslı üzüm bağlarının arasından panoramik nehir gezilerini, ünlü şaraplarını tatmak için yerel şarap imalathanelerini ziyaretlerle birleştiren Douro Vadisi’ni keşfetmektir.

    Beşinci sırada yer alan Yunanistan, Miken uygarlığına kadar uzanan bir şarapçılık geleneğine sahiptir. Günümüzde, Santorini’deki Assyrtiko ve Girit’teki Liatiko gibi geniş yerel üzüm çeşitleriyle ünlüdür. Rehberli turlar ve tadımlar, ziyaretçilere eşsiz şarapların tadına bakma ve manzaranın, mitolojinin ve paylaşma sanatının ülkenin şarapçılık kültürünü nasıl şekillendirdiğini keşfetme fırsatı sunar.

    En iyi 10 şarap turizmi destinasyonu arasında yükselenler

    Klasik şarap destinasyonlarının ötesinde, endekste Avrupa’nın yükselen şarap turizmi yıldızları da vurgulanıyor.

    Almanya (6.) ünlü Riesling’leriyle öne çıkıyor;

    Romanya (7.) Dealu Mare bölgesinden gelen güçlü ve aromatik kırmızı şaraplar için; ve

    Macaristan (8.), yüzyıllardır devam eden şarapçılık geleneği ve dünyaca ünlü tatlı şaraplarıyla UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Tokaj’a ev sahipliği yapıyor.

    Korunan şaraplara ayrılmış 46.000 hektardan fazla üzüm bağına sahip Avusturya (9.), Tuna Nehri kıyısındaki Wachau Vadisi’nde eşsiz deneyimler sunuyor.

    İlk 10’da yer alan Bulgaristan, eşsiz bir toprak yapısına ve antik Trakya’ya kadar uzanan şarapçılık geçmişine sahip olup, Avrupa şarap turizmi haritasında güçlü bir rakip olarak konumlanıyor.

  • “Turizm, Türkiye’nin vitrinidir…”

    “Turizm, Türkiye’nin vitrinidir…”

    Maliyet baskısı var ve turizmi tehdit ediyor. Turizm konusunda herkes farklı konuşuyor ama bizim beklentilerimiz çok farklı. Turizmden çok daha fazla para kazanmamız gerekiyor. Bir de bunun yanına gastronomiyi koyarsak tadından yiyemeyiz.

    Otelcilerin derdi:

    Doluluk var, ancak karlılık yok. Her şeyin fiyatı anormal şekilde artıyor. Bu nedenle acil yapısal dönüşüm isteniyor. Giderek kötüleşen durum karşısında önlem alınmazsa birçok tesis önümüzdeki sezona kapıları kapatabilir.

    Şu unutulmasın:

    Turizm ekonomiye can suyu veren, stratejik bir sektördür. Yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir değerdir. . Bugün otellerin gelirlerinin büyük bir bölümü vergi, prim ve enerji maliyetlerine gidiyor. Personel giderleri de artıyor. Bu durum karşısında oteller ayakta kalamaz.”

    Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği (ETİK) Başkanı, Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Başkan yardımcısı Mehmet İşler, turizmde sürdürülebilirliği tehdit eden unsurların giderek arttığını belirterek, acil yapısal dönüşüm çağrısı yaptı.

    İşler; başta yüksek faiz, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) primleri ve vergi yüklerinden kaynaklanan maliyet baskısının sektörün geleceğini tehdit ettiğine dikkat çekti ve önümüzdeki sezon için hızlı hareket edilmesini istedi.  

    ETİK Başkanı Mehmet İşler, ülkemiz ve dünyadaki güncel gelişmelerin turizme etkilerine yönelik değerlendirmelerde bulundu. Türkiye’de turizm sektörünün son yılların en zorlu dönemlerinden birini yaşadığını savunan İşler, kapsamlı bir yeniden yapılanmanın zorunlu hale geldiğini söyledi. Mehmet İşler; şöyle konuştu:

    “Türkiye turizm sektörü son yılların en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor. Yüksek faiz oranları, artan enerji ve personel giderleri, SGK primleri ve vergi yükleri otellerin kârlılığını ciddi biçimde zorluyor. Sektörün bu baskı altında ayakta kalabilmesi için acilen kapsamlı bir yeniden yapılanmaya gereksinimi var. Birçok bölgede doluluklar yüksek. Ancak, işletmeler maliyet baskısı altında eziliyor. Enerji, gıda, içecek, işgücü, bakım ve finansman maliyetleri son iki yılda olağanüstü arttı. Faiz oranları yatırım yapmayı neredeyse imkânsız hale getirdi. Doluluk var ama kârlılık yok. Bu sürdürülebilir bir tablo değildir.  Sektörün artık verimlilik, dijitalleşme ve enerji tasarrufu temelli bir modele geçmesi gerekiyor. Her işletme kendi içinde tasarruf, planlama ve verimlilik kültürünü oluşturmalı, enerji yönetiminden personel planlamasına, satın almadan dijital pazarlamaya kadar tüm süreçleri yeniden gözden geçirmelidir. Artık ‘dolu olsun yeter’ dönemi bitmiştir. Kârlı doluluk devrine geçmemiz gerekiyor. Turizm; ülkeye döviz kazandıran, cari açıkları kapatan, ekonomiye can suyu veren, stratejik bir sektördür. Yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir değerdir. Dünya insanının, ülkemize bakış açısını yönlendiren, vitrinidir, yüzüdür. Bu vitrin güçlü kalmalıdır. turizm işletmeleri bu nedenle sadece finansman değil, kamusal yükümlülükler açısından da yeniden desteklenmelidir. Bugün otellerin gelirlerinin büyük bir bölümü vergi, prim ve enerji maliyetlerine gidiyor. Eğer sektör maliyet yükü altında ezilirse, yalnızca oteller değil, tedarikçiler, taşeronlar, ulaşım sektörü ve yerel esnaf da zarar görecektir. SGK primleri, vergiler ve yerel harçlar otelcinin sırtındaki en ağır yük haline gelmiştir. Devletin ve özel sektörün el ele verip gerçekleştireceği bir turizm reformuna acilen ihtiyaç vardır.  Faiz yükü, SGK primleri, stopaj, KDV ve konaklama vergisinde kalıcı düzenlemeler zaman kaybetmeksizin yapılmalıdır. Bu sadece turizmci için değil, Türkiye ekonomisi için de bir zorunluluktur. Erken hareket edilmeli,  2026 sezonuna hazırlık bugünden başlamalıdır. Sektörün nefes alabilmesi için yapısal bir dönüşüm artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Aksi halde birçok tesis önümüzdeki sezonu çıkaramayacaktır.”

  • “Antalya’da yeni turizm yatırımları durmalı…”

    “Antalya’da yeni turizm yatırımları durmalı…”

    Antalyalı turizmciler, bölgede yeni turizm yatırımlarının durması gerektiğine vurgu yaptı. Turizmciler, Antalya’da otel ve yatak sayısının doyum noktasında olduğunu söyledi.” Antalya’da yeni turizm yatırımları durmalı” dedi.

    Antalya nüfusu her yıl en az 30 bin kişi artıyor. Trafik sıkışık. Antalya limanını ihracatçılar kullanamıyor.

    Antalya’nın ihracatının 9 aylık dönemde 2,5 milyar dolar, sanayi sektörünün de 500 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirdiği söylendi.

    Turizmciler, iklim değişikliği nedeniyle son yıllarda Türkiye’nin su krizi ile karşı karşıya olduğunu belirttiler.

    Turizmciler, Antalya’nın başta ulaşım sorunu olmak üzere Türkiye ekonomisi, iklim krizi ve su krizi, veri konularında fikir alışverişinde bulundu.

    Turizmdays.com 8. Yazarlar Buluşması, Ceylan Grubuna bağlı Kundu’da bulunan Sherwood Oteli’nde gerçekleştirildi.

    Yazarlar buluşmasına Sherwood Lara Oteli Genel Müdürü Serdar Çavuşoğlu, Korhan Alşan, Corendon grubu finans sorumlusu Batuğhan Karaer, LMX Tour Türkiye Genel Koordinatörü Serdar Bayraktar, Ülkay Atmaca , Extranetwork Akdeniz Bölge ve Satış sorumlusu Hakan Diribaş, Simetri İnsaat Yapi Reklam A.Ş. Tourism Coordinatörü Hediye Çete , Sağlık turizmi obezite uzmanı Dr. Türkay Belen, Jodare Deluxe Hotel Satış ve Pazarlamadan sorumlu Erdi Özen, Cornelia Diamond Hotel Genel Müdürü Zafer Alkaya, , Kapadokya Üniversitesi Turizm Fakültesi öğretim üyesi Dr. Mehmet Bahar, Dr. Erkan Sarıcan, Fikri Cinokur ve Emin Demir katıldı. Toplantıya ayrıca Antalya Ticaret ve Sanayi Odası (ATSO) Başkanı Yusuf Hacısüleyman’da konuşmacı olarak katıldı.

    Toplantıa katılan turizmciler, Antalya’nın başta ulaşım sorunu olmak üzere Türkiye ekonomisi, iklim krizi ve su krizi, veri konularında fikir alışverişinde bulundu.

    Antalya’nın ihracatının 9 aylık dönemde 2,5 milyar dolar, sanayi sektörünün de 500 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirdiği belirtilerek, turizm gelirleri ve kayda girmeyen gelirlerle birlikte genel bütçeye 20 milyar dolarlık katkı yaptığına dikkat çekildi.

    Ancak, Antalya’nın yeterli payı alamadığı ifade edilen toplantıda turizmciler, bölgede yeni turizm yatırımlarının durması gerektiğine vurgu yaptı

    Türkiye’nin mutlaka turizmi geliştirmesi gerektiği ifade edilen toplantıda başta turizm olmak üzere ülkenin geleceğini belirleyecek veri olmadığı kaydedildi. Turizmciler, görüşlerini şöyle açıkladı.

    ‘’Türkiye veriye sahip ancak, bunu değerlendiremiyor. Veri yoksa planlayamıyoruz. Örnek, kişi başı ne kadar çöp tüketiliyor, ne kadar su ve elektrik tüketiliyor, gelen turistin yaş, ekonomik durumu, çocuk profili ve benzeri olmak üzere herhangi bir veri yok. Olsa da geleceği planlamak adına bu veriler değerlendirilemiyor. Veri yoksa geleceği nasıl planlayacağız.’’

    Turizmciler, iklim değişikliği nedeniyle son yıllarda Türkiye’nin su krizi ile karşı karşıya olduğunu belirterek, kısa süreçte ise önlem alınmaması halinde hem Antalya hem de otellerde büyük su krizi yaşanabileceğine dikkat çekti. Turizmciler, ‘’Türkiye su krizini daha yeni yeni fark etmeye başladı. Su sorunu sadece Antalya için değil Türkiye için tehlikeli boyuta gelmeye başladı. Oymapnınar Barajı’ndan Antalya merkeze su getirilmesi planları vardı. Bu konuda bir gelişme görmüyoruz’’ dedi.

    Toplantıda, Antalya Havalimanının 80 milyon yolcu kapasitesine çıkarıldığını, ancak yerli ve yabancı yolcuların havalimanından kent merkezi ve otellerine gidecek bağlantı yollarının olmadığına, bunun da ulaşımda büyük soruna yol açtığına dikkat çekildi. Toplantıda şu görüşlere yer verildi:

    ‘’Yine plansızlık yaşanıyor. Antalya havalimanı kapasitesi artırılırken, kentin ulaşım çeşitliliği de dikkate alınmalıydı. Antalya hava ve karadan ulaşımı var. Demiryolu ve deniz yolu ulaşımı yok. Antalya’da iki kişiye bir otomobil düşüyor. Antalya nüfusu her yıl en az 30 bin kişi artıyor. Trafik sıkışık. Antalya limanını ihracatçılar kullanamıyor. Antalya Havalimanı yakınlarına gelen turistleri otellere götürecek otobüs terminali ve demiryolu bağlantısı yapılmalı. Türkiye turizmde artık genç değil. Turizmde de yaşlanıyoruz. Kamu organizasyon yapabilme hareketini geliştiremiyor. Antalya Havalimanı mutlaka Alanya’ya kadar demiryolu ile bağlanmalı.’’

  • CHP, NATO ve İran Söylemi: Türkiye Dış Politikasında Batı Bağımlılığı

    CHP, NATO ve İran Söylemi: Türkiye Dış Politikasında Batı Bağımlılığı

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) NATO Parlamenter Asamblesi’ne sunduğu “İran’ın Bölgesel ve Avrupa-Atlantik Güvenliğine Tehdidi” başlıklı rapor, Türkiye’de muhalefet ve iktidar partilerinin dış politika söylemlerindeki benzerlikleri açığa çıkarmaktadır. CHP’nin İran’a yönelik “tehdit” merkezli söylemi, ABD ve NATO çizgisine uyumlu bir yaklaşım sergilemekte; bu durum, iktidarla aynı stratejik zeminde buluştuğunu göstermektedir. Böyle bir yönelim, Türkiye’nin “bağımsız dış politika” iddiasını zayıflatmakta ve Atatürkçü bir alternatifin yeniden inşasını zorunlu hale getirmektedir.

    Türkiye’nin dış politikası uzun süredir Batı merkezli ittifakların belirlediği parametreler içinde şekillenmektedir. Hem iktidar hem de muhalefet partilerinin tutumları, bu bağımlı yönelimi açık biçimde yansıtmaktadır. CHP’nin 2024 yılında NATO Parlamenter Asamblesi’ne sunduğu İran raporu, bu çizginin somut bir göstergesi olarak öne çıkmıştır (Cumhuriyet, 2024). Rapor, İran’ı bölgesel istikrarsızlığın ana kaynağı olarak tanımlamış ve Türkiye’nin NATO bünyesinde daha aktif rol almasını önermiştir.

    Bu tutum, Türkiye’deki muhalefet partilerinin dahi dış politika üretiminde Batı merkezli stratejilerden kopamadığını ortaya koymaktadır. Halkın bu durumun farkına varması ve kendi ulusal çıkarlarını önceleyen yeni bir bilinç oluşturması büyük önem taşımaktadır. Gerçek bir dönüşüm, ancak Atatürkçü ilkelerin yeniden dış politika ekseni haline gelmesiyle mümkün olabilir.

    CHP’nin İran Düşmanlığı Söylemi ve NATO Raporu

    CHP’li Utku Çakırözer’in NATO Parlamenter Asamblesi’ne sunduğu raporda, İran “bölgesel tehdit” olarak nitelendirilmiş; NATO’nun İran’a karşı ortak güvenlik politikaları oluşturması önerilmiştir (Cumhuriyet, 2024). Rapor ayrıca Körfez ülkelerinin NATO’yla daha yakın işbirliği içine alınmasını da gündeme getirmiştir (Sol Haber, 2024).

    Bu yaklaşım, Batı güvenlik literatüründeki klasik İran karşıtlığını yeniden üretmektedir. İran uzun süredir Batı için “revizyonist aktör” olarak tanımlanmış; bu söylem, Ortadoğu’daki askeri ve ekonomik müdahaleleri meşrulaştırmanın aracı haline getirilmiştir (Aydınlık, 2024). CHP’nin bu dili benimsemesi, Türkiye’nin bağımsız dış politika iddiasıyla açıkça çelişmektedir.

    Parti içinde bu raporun “bireysel çalışma” olduğu yönündeki açıklamalar (Cumhuriyet, 2024), meselenin politik sorumluluğunu hafifletmeye yönelik olsa da, söylemsel uyumun boyutlarını gizleyememektedir. NATO merkezli bu dil, Türkiye’nin bölgesel diplomasi kapasitesini zayıflatmakta ve Batı’nın çıkarlarına göre konumlanmış bir siyaset anlayışını güçlendirmektedir.

    Bu bağlamda, CHP’nin İran karşıtı söylemi, Türkiye’nin bağımsız politika arayışını değil, Batı eksenli güvenlik perspektifini yeniden üretmektedir.

    Dış Destek Bağımlılığı ve Siyasal Meşruiyet Sorunu

    Türkiye siyasetinde uzun yıllardır dış destek, iktidara gelme veya iktidarda kalma mücadelesinin önemli bir unsuru haline gelmiştir. Hem iktidar hem de muhalefet partileri, ABD, İngiltere ve İsrail gibi aktörlerle ilişkilerini siyasal meşruiyetin parçası olarak görmektedir. Bu durum, literatürde “dış politika bağımlılığı sendromu” olarak adlandırılmaktadır (Köse, 2019).

    CHP’nin NATO aracılığıyla Batı’ya yakınlaşma çabası, alternatif bir dış politika üretme girişimi değil; iktidar partisiyle aynı kaynaklardan beslenen bir stratejik refleksin göstergesidir. Bu eğilim, Türkiye’nin ulusal çıkarları yerine dış aktörlerin önceliklerini içselleştirme riskini beraberinde getirmektedir (Sol Haber, 2024).

    Siyasi bağımlılık sadece diplomatik alanda değil, zihinsel düzeyde de kendini göstermektedir. Batı’ya yönelik güvenlik ve modernleşme bağımlılığı, ulusal politikayı edilgen bir pozisyona itmektedir. CHP’nin Körfez ülkelerinin NATO’ya dahil edilmesini öneren yaklaşımı, Türkiye’nin arabulucu ve dengeleyici rolünü ortadan kaldırmakta, Batı’nın Ortadoğu vizyonuna eklemlenmesini sağlamaktadır (Aydınlık, 2024).

    Bu çerçevede, CHP’nin Batı merkezli dış politika yönelimi, ulusal bağımsızlık çizgisiyle bağdaşmamakta ve iktidarla aynı stratejik zihniyeti paylaşmasına yol açmaktadır.

    İktidar ve CHP’nin Dış Politika Paralelliği

    Türkiye’nin dış politikasında son yıllarda görülen en belirgin özellik, iktidar ve muhalefet arasındaki farklılıkların söylemsel düzeyde kalmasıdır. İktidar partisi NATO üyeliğini “stratejik zorunluluk” olarak savunurken, CHP benzer biçimde Türkiye’nin NATO içinde daha aktif rol üstlenmesini teşvik etmektedir.

    Farklı ideolojik kimliklere sahip iki partinin dış politikada aynı merkezden beslenmesi, Türkiye’de siyaset alanının dış belirleyicilerle kuşatıldığını göstermektedir. Bu durum, demokratik farklılaşma yerine dış politikanın teknokratik bir alan olarak kurgulanmasına yol açmaktadır (WSWS, 2025).

    Bu tablo, Türkiye’nin dış ilişkilerinde yapısal bir bağımlılığa işaret etmektedir. Partiler arası rekabet, dış politika paradigması düzeyinde değil, iç siyaset söylemi içinde yaşanmaktadır. Gerçekte ise hem iktidar hem de muhalefet aynı dış merkezlerin onayına ihtiyaç duyan politik aktörler haline gelmiştir.

    Genel olarak değerlendirildiğinde, CHP’nin NATO ve ABD merkezli söylemleri, Türkiye’nin stratejik özerkliğini zedeleyen bir dış politika anlayışının devamıdır.

    Halkın Stratejik Farkındalığı ve Atatürkçü Alternatifin Gerekliliği

    Toplumun dış politikaya dair farkındalık eksikliği, Batı merkezli stratejilerin sorgulanmadan kabul edilmesine yol açmaktadır. Oysa bağımsız devlet aklının inşası, halkın dış politika bilincinin yükseltilmesiyle mümkündür.

    Atatürkçü dış politika ilkeleri, tam bağımsızlık, çok yönlü diplomasi ve bölgesel barış temellerine dayanır. Bu anlayış, Türkiye’nin dış ilişkilerinde hiçbir merkeze bağımlı olmadan kendi çıkarlarını savunmasını öngörür (Atatürk, 1927). Türkiye’nin Batı eksenine endeksli politikalardan uzaklaşıp Asya, Afrika ve bölge ülkeleriyle eşit temelde ilişkiler kurması, bu ilkenin doğal uzantısıdır.

    Ayrıca, ulusal savunma sanayinin geliştirilmesi, dış politika kararlarının şeffaflaştırılması ve partilerin dış etkilerden arındırılması, bağımsızlıkçı bir devlet politikasının temel dayanaklarını oluşturur.

    Bu noktada, Atatürkçü bir dış politika anlayışının yeniden kurumsallaşması, hem iktidarın hem de muhalefetin dışa bağımlı çizgilerinden kopuşu sağlayacak yegâne çıkış yoludur.

    Sonuç

    CHP’nin NATO bünyesinde sunduğu İran karşıtı rapor, Türkiye’de dış politikanın yapısal bağımlılığının açık bir göstergesidir. İktidar ve muhalefet arasındaki farklılıklar, dış politika paradigması düzeyinde ortadan kalkmıştır. Bu durum, Türkiye’nin egemenlik iddiasını zayıflatmakta ve dış aktörlerin iç siyasete etkisini derinleştirmektedir.

    Atatürkçü ilkeler; tam bağımsızlık, barışçıl diplomasi ve ulusal egemenlik bu bağımlılığı kırmanın temel zeminidir. Türkiye’nin gerçek anlamda bağımsız bir dış politika yürütebilmesi, hem iktidar hem de muhalefet partilerinin dış merkezli yaklaşımlardan uzaklaşmasıyla mümkün olacaktır.

    Son tahlilde, CHP’nin NATO raporu yalnızca bir diplomatik metin değil; Türkiye siyasetinde dışa bağımlılığın geldiği noktanın sembolüdür. Bu gerçeği görmek ve cesaretle yüzleşmek, ulusal vizyonun yeniden inşası için zorunludur.

    Kaynakça
    • Aydınlık. (2024). CHP’den İran düşmanlığı raporu: NATO için kaleme aldılar.
    • Cumhuriyet. (2024). CHP’li Utku Çakırözer’den NATO raporu: İran tehdidi ve alınabilecek önlemler.
    • Sol Haber. (2024). CHP NATO’ya İran raporu sundu: Körfez ülkelerini de NATO’ya alalım önerisi.
    • WSWS. (2025). CHP ve NATO tartışması üzerine analiz.
    • Köse, M. (2019). Türkiye’nin dış politika bağımlılığı sendromu. Ankara Üniversitesi Yayınları.
    • Atatürk, M. K. (1927). Nutuk. Ankara: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları.

  • İslamiyet’in kalbine dev proje…

    İslamiyet’in kalbine dev proje…

    Araplarla ilgili yazdığımız yazılarda “Para gani. Petrolden kazandıklarını betona gömüyorlar” demiştik. Şimdi taşı gediğine koyduk. Suudilerden gelen yeni proje hemen herkesi şaşkına çevirdi.

    Suudiler gelecekte rahat edebilecekleri projeleri devreye sokuyor. Para bol sıkıntı yok. . “King Salman Gate”, hacıların deneyimini önemli ölçüde iyileştirmeyi amaçlıyor. Proje modern şehir planlamasına örnek olacak biçimde devreye sokulacak.

    Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman, Çarşamba günü Mekke’deki mega proje “King Salman Gate” (Kral Selman Kapısı) için emir verdi. Proje, Mescid-i Haram’ın hemen yanında, tam 12 milyon metrekarelik bir alan üzerine kuruluyor.

    Projenin içeriği oldukça iddialı: Konutlar, oteller, mağazalar, kültürel alanlar – hepsi Mescid-i Haram’a çok yakın mesafede. İç ve dış alanlarda toplam 900.000 kişilik namaz alanı planlanıyor. Ayrıca, 2036 yılına kadar 300.000’den fazla yeni iş yaratılması öngörülüyor. Böylece proje hayat bulduğunda istihdam da yaratmış olacak.

    Dünya genelinde yaklaşık 1,9 milyar Müslüman bulunuyor. “King Salman Gate”, hacıların deneyimini önemli ölçüde iyileştirmeyi amaçlıyor – daha iyi altyapı, daha kısa mesafeler ve daha fazla konforla. Veliaht Prens, bu proje ile Mekke’yi örnek bir şehir haline getirmeyi ve modern şehircilik için bir model olmasını istiyor.

    Bu projeyi özel kılan en önemli unsurlardan biri: Yurt dışından gelen Müslümanların, kutsal bölgeye ilk kez mülk sahibi olabilmesi. Bu, sembolik değeri yüksek ve aynı zamanda büyük ekonomik potansiyel taşıyan bir adım.

    Her yıl yaklaşık 35 milyon kişi Mekke’ye hac ve umre için gidiyor – bu sayı giderek artıyor.

    Sadece yeni yapılar değil, aynı zamanda tarihi miras da korunacak: Yaklaşık 19.000 metrekarelik tarihi alan restore edilecek. Böylece Mekke’nin zengin kültürel mirası da gelecek nesillere aktarılacak.

    Bu dev proje, Suudi Arabistan’ın “Vizyon 2030” programının bir parçası. Ülke, ekonomisini petrol ve gazın ötesine taşımayı hedefliyor. Bu vizyonda Mekke merkezi bir rol oynuyor.

    Bu yapı Suudilere özel yapılıyor. Diğer Arap ülkelerinden gelecek olanlar araştırılacak. Girişlere Suudi yetkililer karar verecek.

    Bu proje ile Mekke örnek bir şehir haline getirilecek. Modern şehircilik için bir model olması hedefleniyor.

    Her şey eksiksiz yapılacak. Tesislerde kuş sütü eksik hemen her şey ayağa gelecek. Dünyanın ünlüleri de burada hizmet verecek. Yeme-içmede sınır ortadan kalkacak. Dünya mutfakları Suudilere çalışacak. Bütün bunlar paranın gücü ile birleşince ortaya nasıl bir tablo çıkıyor görün bakalım.

  • THY de tanıtım için sahaya indi…

    THY de tanıtım için sahaya indi…

    Tanıtımın turizm yapan ülkeler için çok önemli olduğunu her zaman vurguluyoruz. Milli Havayolumuz ve bayrak taşıyıcımız THY de tanıtım atağı için sahaya indi. Bunun çok faydasını göreceğiz.

    Ülkemizin turizm potansiyelini 12 aya yaymak için Türk Hava Yolları(THY) kolları sıvadı. Dünyanın en çok yerine doğrudan sefer yapan THY üle ekonomisine de böylece katkı sağlamış oluyor.

    Toplam 26 milyon nüfusa sahip Nordic ülkelerinden, 2024 yılı içerisinde 1.100.000 turist ülkemizi ziyaret etti. Başta İsveç olmak üzere diğer ülkelerde yapılacak turizm aktiviteleri ile bu rakamın ilk aşamada 2 milyona çıkarılması hedefleniyor.  Türkiye’nin milli bayrak taşıyıcı havayolu THY olarak ülkemizin değerlerini, güzelliklerini ve zenginliklerini tanıtacak ataklar yapıyor. Gidilen her noktada bir kültür temsilcisi olarak THY Hedeflerimiz doğrultusunda ülkemize katkılarını daha da artıracak. Bu konuda çalışmalara hız verildi.

    Türk Hava Yolları (THY) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat, Nordic ülkelerinden Türkiye’ye 2 milyon turist getirmeyi hedeflediklerini söyledi. Nordic ülkelerinin içerisinde en büyük ekonomiye sahip olan İsveç aynı zamanda yılda yaklaşık 400.000 turisti ülkemize göndererek yine Nordic ülkeleri içerisinde ilk sırada yer alıyor.

    THY Türkiye’nin zenginliklerini ve güzelliklerini dünyanın dört bir yanında tanıtmak üzere organize ettiği “Connect to Türkiye” etkinliklerinin yenisini İsveç’in Stockholm şehrinde düzenledi. . İsveç hem ekonomik hem de kültürel anlamda Nordik ülkelerinin en büyüğü olması nedeni ile diğer üç ülke olan Norveç, Danimarka ve Finlandiya üzerinde Türkiye turizmini tanıtmak açısından önemli bir role sahip bulunuyor.

    THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat, etkinlikteki konuşmasında, ”İlk uçuşumuzu 1982 yılında gerçekleştirdiğimiz İsveç’e, %100 iştirakimiz AJet ile birlikte yazın Stockholm ve Göteborg’a haftada 47 uçuş gerçekleştiriyoruz” dedi. Bolat, şunları kaydetti:

    ”Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve katman katman güzellikleriyle büyük bir turizm potansiyeline sahip Türkiye’nin doğudan batıya kuzeyden güneye doğal, tarihi ve kültürel güzelliklerini tanıtmak, ülkemizin turizm potansiyelini 12 aya yaymak ve ülkemiz ekonomisine katkı sağlamak adına düzenlediğimiz bu etkinliklerin sayısı 25’i aşmış durumda. Başta Ankara Milletvekilimiz ve TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanımız Fuat Oktay, Stockholm Büyükelçimiz Yönet Can Tezel ve Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran olmak üzere iş, medya ve sanat dünyasından birçok misafirimizin katıldığı bu gecede İsveçlileri ülkemize davet ettik. Etkinliğimize katılan sırıkla atlama dünya rekorunun sahibi ve Olimpiyat şampiyonu İsveçli sporcu Armand Duplantis’le de sohbet ederek Türkiye ve fuayedeki Türk el sanatlarını anlattık. 620 milyar USD GDP’si ve kişi başı 60.000 usd milli geliri ile Nordic ülkelerinin içerisinde en büyük ekonomiye sahip olan İsveç aynı zamanda yılda yaklaşık 400.000 turisti ülkemize göndererek yine Nordic ülkeleri içerisinde ilk sırada yer almaktadır. İsveç hem ekonomik hem de kültürel anlamda Nordik ülkelerinin en büyüğü olması hasebiyle diğer üç ülke olan Norveç, Danimarka ve Finlandiya üzerinde Türkiye turizmini tanıtmak açısından önemli bir role sahiptir. İlgili ülkelerdeki toplam uçuş sayımız 2026 yılında haftada 103 olacaktır. Toplam 26 milyon nufusa sahip Nordic ulkelerinden, 2024 yılı içerisinde 1.100.000 turist ülkemizi ziyaret etmiştir. Başta İsveç olmak üzere diğer ülkelerde yapılacak turizm aktiviteleri ile bu rakamın ilk aşamada 2 milyona çıkarılması hedeflenmektedir. Türkiye’nin milli bayrak taşıyıcı havayolu olarak ülkemizin değerlerini, güzelliklerini ve zenginliklerini tanıtmayı görevimiz addediyor, uçtuğumuz her noktada bir kültür temsilcisi olduğumuzu biliyoruz. Hedeflerimiz doğrultusunda ülkemize katkımızı daha da artıracak, milletimizi gururlandırmaya devam edeceğiz.”

    .

  • Lüks tatilin sınırı yok…

    Lüks tatilin sınırı yok…

    Parası olanlar için lüks tatilin sınırı yok. Her şey ayağına geliyor. Bunun anlamı da “ Paran varsa tatile çık” demek. Çünkü hemen herkes lüks tatile alıştı. Ancak bütün bunlar paran varsa oluyor. Yoksa sokakta kalırsın.

    easyJet Holidays Luxury Collection’ın lansmanı, beş yıldızlı tatiller için çıtayı yükseltiyor. Lüks içinde lüksü yaşamanız mümkün. Daha önce dedik ya “Paran varsa konuş.” Bakın hayatınızda neler değişiyor.

    easyJet Holidays, ultra lüks deneyimler arayan gezginlere yönelik tasarlanmış beş yıldızlı tatillerden oluşan, pazar lideri bir teklif olan yeni Lüks Koleksiyonunun lansmanını duyurdu.

    Tur operatörü, dünya standartlarında hizmet, tasarım ve ortamla öne çıkan, yüksek puanlı otellerden oluşan yeni koleksiyonundaki her paketi ustalıkla hazırladı. Portföyde, Fairmont ve Four Seasons gibi lüks konaklama sektörünün en prestijli markaları yer alıyor ve ömür boyu unutamayacağınız tatiller sunuyor.

    Lüks Koleksiyonun kalbinde, baştan sona lüks bir konaklama sağlayan olağanüstü bir konuk deneyimi yer alır. Tüm konuklar şunlardan faydalanacaktır:

    ·        Google ve Tripadvisor’da en az 4,5 puana sahip dünyaca ünlü beş yıldızlı oteller

    ·        26 kg bagaj hakkı ve özel bagaj bırakma yeri

    ·        Daha sorunsuz bir havaalanı deneyimi için hızlı güvenlik, hızlı biniş ve önceden seçilmiş koltuklar

    ·        Tatilde daha fazla zaman geçirmenizi sağlamak için havaalanından otele premium özel transferler

    ·        Misafirlerin ihtiyaçlarını ortaya çıkmadan önce tahmin etmek için hazır bulunan özel personel

    ·        Michelin yıldızlı yemeklerden dünya standartlarında misafirperverliğe kadar üst düzey ekstralara erişim

    Lüks Koleksiyon, Avrupa ve Kuzey Afrika’nın en ünlü destinasyonlarından bazılarını bünyesinde barındırıyor. Bu seçkin koleksiyon, aralarında aşağıdakilerin de bulunduğu 70’ten fazla beş yıldızlı otelden oluşuyor:

    1.     Sultana Marrakech – Sanat eserleriyle zenginleştirilmiş lüks süitler, yemyeşil bahçeler, ısıtmalı havuzlar ve geniş bir çatı terası sunmaktadır. Konuklar ayrıca Medine’nin kalbinde kokteyl bar, meze salonu ve yemek pişirme derslerinin keyfini çıkarabilirler.

    2.     Mykonos Grand Hotel & Resort – Muhteşem Mikonos sahil şeridinde yer alan bu otel, romantizm, lüks ve kişiye özel hizmet anları için mükemmel bir ortam sunuyor. Konuklar, otelin ikonik şarap mahzeninde benzersiz ve samimi bir şarap tadımı ve kişiye özel yemek deneyimi yaşayabilirler.

    3.     One&Only Portonovi – Karadağ’ın Boka Körfezi’nin girişinde yer alan göz alıcı Adriyatik tatil beldesi, rahatlama, dünya standartlarında yemekler ve Chenot sağlıklı yaşam tarzını bir araya getiriyor. Konuklar, safir suların, ortaçağ kasabalarının ve özel yemeklerin tadını çıkarabilirler.

    4.     Grand Ambassador, Santorini – Santorini kalderasının kesintisiz manzarasına sahip bu etkileyici A oteli, inanılmaz bir konuma ve özel havuzlu süitlere sahiptir.

    easyJet Holidays İcra Kurulu Başkanı Garry Wilson şunları söyledi: “Lüks Koleksiyonumuzun lansmanı, premium seyahati yeniden tanımlama hedefimizi yansıtıyor. Her otel, en seçici gezginlerin beklentilerini aşan, olağanüstü ve zahmetsiz bir deneyim sunmak için özenle seçildi. Bu yeni koleksiyon, hem değer hem de lüks seyahat alanında lider konumumuzu güçlendirerek yeni kitlelere ulaşmamızı sağlıyor. Tüm bunları yaparken, olağanüstü hizmet ve unutulmaz seyahat deneyimlerine olan sarsılmaz bağlılığımızı da koruyoruz.”

    easyJet Holidays Luxury Collection’ın lansmanı, beş yıldızlı tatiller için çıtayı yükseltiyor ve seyahat operatörü için yeni bir dönemi başlatıyor; şirketin yalnızca olağanüstü değeriyle değil, aynı zamanda rafine ve sofistike lüksüyle de tanındığı bir dönem.