Blog

  • Hedef: Turizmi 12 aya yaymak…

    Hedef: Turizmi 12 aya yaymak…

    Türkiye 12 ay turizme kilitlendi. Yaz aylarında deniz, kum, güneş, kış günlerinde çeşitli etkinlikler sağlık ve spor turizmi. yıllardır hedefimiz belli: Turizmi 12 aya yaymak.

    Türkiye’deki havayollarından (THY) de bu kampanyaya katıldı. THY her yerde Türkiye’nin tanıtımını yapmaya başladı. Kampanyaya Ajet de katılım sağladı. Tanıtım eksikliklerimizi hızlı şekilde yapma gayreti içindeyiz.

    İsveç’te düzenlenen Connect to Türkiye etkinliğine katılan Türk Hava Yolları (THY) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat, “Türkiye’nin milli bayrak taşıyıcıları olarak kabul edilirin değerleri, güzelliklerini ve zenginliklerini tanıtmayı sorumluluğumuz ekledik” dedi.


    Ahmet Bolat’ın açıklamaları şu şekilde:

    “Türk Hava Yolları olarak zenginliklerini ve güzelliklerini dünyada dört bir yanında tanıtmak üzere organize ettiğimiz Connect to Türkiye etkinliğimizin yenisini İsveç’in Stockholm merkezinde gerçekleştirdik. İlk uçuşumuzu 1982 yılında gerçekleştirdiğimiz İsveç’e, %100 katılımımız AJet ile birlikte yazın Stockholm ve Göteborg’a kadar 47 uçuş gerçekleştiriyoruz . Günümüzde doğal, tarihi ve kültürel güzellikleri tanıtmak, gelişen turizm potansiyelini 12 ay yaymak ve ekonomik olarak katkı sağlamak adına yönetimimiz bu faaliyetlern sayısı 25’i aşmış durumda.Başta Ankara Milletvekilimiz ve TBMM Dışişleri Komisyonumuz Sayın Fuat Oktay, Stockholm Büyükelçimiz Yönet Can Tezel ve Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran olmak üzere, medya ve sanatımızın orada kaldığımız bu gecede İsveçlileri buradaydık. ve Olimpiyat şampiyonu İsveçli atlet Armand Duplantis’le de sohbet ederek Türkiye ve fuayedeki Türk el sanatlarını anlattık. 620 milyar ABD Doları GSYİH’si ve kişi başı 60.000 ABD Doları milli geliri ile İskandinav ülkelerinin içerisinde en büyük ekonomiye sahip olan İsveç aynı zamanda yılda yaklaşık 400.000 turisti göndererek yine İskandinav ülkeleri içerisinde ilk sırada yer almaktadır. İsveç hem ekonomik hem de kültürel açıdan Nordik ülkelerinin en yaşlı olması hasebiyle diğer üç ülke olan Norveç, Danimarka ve Finlandiya üzerinde Türkiye turizmini tanıtma açısından önemli bir role sahiptir. İlgili oranlar toplam uçuş sayımız 2026 yılında haftada 103 olacaktır. Kuzey ülkelerinde toplam 26 milyon nüfusa sahip, 2024 yılı içerisinde 1.100.000 turist ziyaret etmiştir. İsveç’te diğer kapsamlı yapılacak turizm faaliyetleri ile bu rakamın ilk aşamada 2 milyona çıkarılması hedeflenmektedir. Türkiye’nin milli bayrak taşıyıcılarının özellikleri olarak farklılıklarını, güzelliklerini ve zenginliklerini tanıtmayı görevimiz ekledi, uçtuğumuz onun yerini bir kültür kategorisinin ayrıntılarını belirledi. Hedeflerimiz ülkelerine katkımızı daha da artıracak, milletimizi gururlandırmaya devam ediyoruz.”

  • Kapadokya turizmin başkenti olma yolunda…

    Kapadokya turizmin başkenti olma yolunda…

    Kapadokya en çok ilgi gören yörelerimizden biri. Çinlilerin bayıldığı Kapadokya artık dünyada tanınıyor. Corendon Airlines de Kapadokya’nın tanıtımında rol almaya başladı. Dünyanın ilgisini çeken Kapadokya’ya her mevsim gelmek mümkün. Şimdi Kapadokya turizmin başkenti olma yönünde geleceğe iddialı hazırlanıyor.

    Corendon Airlines İstasyonu, Corendon Airlines ile Avrupa’dan Kayseri’ye direkt uçuşlar, Team Corendon Koşu Ekibi, Corendon Airlines Balonu, DJ David Şaboy ile Corendon Airlines Ultra Party, EXPO Alanı faaliyetleri ile Corendon Airlines Salomon Kapadokya Ultra-Trail®’in parçası oldu. Almanya’dan gelen sporcu Judith Havers, olimpiyat madalyalı atlet Jamie Baulch, Wellness ve Yoga Eğitmeni Ece Vahapoğlu ile Türkiye’nin ilk Ironman kadın triatleti Bahar Saygılı da Team Corendon’a katıldı.

    Gökyüzünde 20. yılını kutlayan Corendon Airlines, takımların ve sporcuların başarı yolculuğunda itici güç olmaya ve spor turizmine değer katıyor. 

    Spor alanında yaptığı yatırımlarla sürekli söz ettiren Corendon Airlines, dünyaca ünlü atletlere, Türkiye’den birçok koşucuya ev sahipliği yapan ve dünyanın en prestijli patika koşularından biri olan Salomon Kapadokya Ultra-Trail®’e ortak sponsorluğunu 2021 yılından bu yana sürdürüyor.

    kapsamlı doğal güzellikleri ve emsalsiz tarihi ile UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Kapadokya’nın tepelerinde ve vadilerinde gerçekleşen Salomon Kapadokya Ultra-Trail®’in 119K, 63K, 38K ve 14K parkurlarında peribacalarının gidişinde, tarihle iç içe koşma imkanı sunan organizasyona 79 ülkeden 2 bin 406 sporcu katıldı.

    Corendon Airlines, Hannover, Düsseldorf, Köln, Nürnberg ve Rotterdam destinasyonlarından Kayseri’ye direkt uçuşları ile organizasyona destek olup sponsorluk olarak kaydediliyor, her zaman olduğu gibi çok boyutlu olarak kurgulanıyor.

    Corendon Airlines CP istasyonu, Corendon Airlines ile Avrupa’dan Kayseri’ye direkt uçuşlar, Team Corendon Koşu Ekibi, Corendon Airlines Balonu, DJ David Şaboy ile Corendon Airlines Ultra Party, EXPO Alanı katılımcıları ile Corendon Airlines Salomon Kapadokya Ultra-Trail® heyecanının parçası oldu. Almanya’dan gelen sporcu Judith Havers, olimpiyat madalyalı atlet Jamie Baulch, Wellness ve Yoga Eğitmeni Ece Vahapoğlu ile Türkiye’nin ilk Ironman kadın triatleti Bahar Saygılı da Team Corendon’a katıldı.

    Corendon Airlines Kıdemli Kurumsal İletişim ve Pazarlama Müdürü Pınar Pehlivan şu sözlerle ifade etti: “2025, Corendon Airlines’ın 20. yılında. Yirmi yıl yolcularımızı güneşli destinasyonlara taşırken, hayalleri ve başarı hikayelerini de taşıyoruz. Bu özel yılda, Türkiye’nin en ifadeyle doğa sporları organizasyonlarından biri olan Salomon Kapadokya Ultra-Trail®’in bir parçası olmak üzere büyük bir başarı.

    Sporun birleştirici gücü mümkün, sadece gökyüzünde değil, tüm başarı yolculuklarında sporun ve sporcunun yanında yer alıyor. 2021’den bu yana süren iş birliğimizle Kapadokya’nın turizm potansiyeline katkı sağlayan, Avrupa’dan Kayseri’ye bizi yönlendiren direkt uçuşlarla hızlı bir şekilde konaklıyoruz.

    Bu yıl parkurdaki Corendon Airlines CP istasyonumuzla koşuculara destek verdik. Çalışanlarımızdan oluşan 30 kişilik Team Corendon ekibimize Almanya’dan sporcumuz Judith Havers, olimpiyat madalyalı atlet Jamie Baulch, Ironman sporcusu Bahar Saygılı ve wellness antrenörü Ece Vahapoğlu katıldı. Yarış sonundaki tüm sorunlar DJ David Şaboy’un performansıyla gerçekleştirilen Corendon Ultra Party’de buluştu. Bu heyecana ortak olan ve organizasyonda emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz.”

    Doğal güzellikler arasında geçen Salomon Kapadokya Ultra-Trail®’de Corendon Airlines ile Alman Sporcu Judith Havers 119 km koşan kadınlar, kürsüde yer alarak kadınların 40 yaşlarında 3.’lük elde etti.

    Misafirlerin keyifli anılar biriktirme deneyimi sunan Corendon Airlines, 18 Ekim Cumartesi akşamı Salomon Kapadokya Ultra-Trail® hayatına Start alanında Corendon Airlines Ultra Party ile devam etti. Corendon Airlines Ultra Party sahnesinde dünyaca ünlü DJ David Şaboy sahne aldı. New York, Zürih, Sofya, Düsseldorf, Stuttgart, Mexico City, Münih gibi dünyanın ve Türkiye’nin çok yerinde çaldığı setlerle ezber bozan bir performans dinleyicileri kitlesini şaşırtan DJ David Şaboy, Salomon Kapadokya Ultra-Trail® uzakta koşu hızı ile birlikte eğlencenin doruğuna.

    Sporculara peribacalarının çevresinde, rüya gibi bir parkurda koşma fırsatı sunan yarışta bir istasyonu da sahiplenen Corendon Airlines, parkurdaki ihtiyaçlarını karşılamak ve nefes almak isteyen ve bu istasyonu ziyaret eden sporculara ev sahipliği yaptı.

    Corendon Airlines, ayrıca bu dev organizasyon için özel iki balon hazırladı. Corendon, hem balonun yarışçılara ayrılmasını hem de balona binen kişilerin yarışlarını gökyüzünden takip etmesini sağladı.


    17-19 Ekim 2025 tarihlerinde ikinci kez düzenlenen organizasyon, Corendon Airlines’ın Avrupa’nın Hannover, Düsseldorf, Köln ve Nürnberg kentlerinden Kayseri Havalimanı’na yaptığı doğrudan uçuşlar sayesinde sağladığı desteği da artırmaya yardımcı oluyor. Corendon Airlines ekosistemi içerisinde en önemli destinasyonlardan biri olan Kayseri Havalimanı, dünyanın en iyi atletlerinin Kapadokya’ya erişebilmesini sağlayan bir konum konumunda yer almasının spor turizmine de katkıda bulunmasını sağlıyor. 


    Dokuz yıl önce kurulan ve 30 Corendon Airlines çalışanının yer aldığı Team Corendon koşu ekibi Kapadokya’nın parkurunda yarıştı.

    Corendon Airlines Kapadokya Ultra-Trail®’de kazanan sporcuları hediyelerle taçlandırdı. 119 km’de, 63 km’de ve 38 km’de ilk 3’e giren kadın ve erkek sporcular sırasıyla dilediği lokasyona çift yönlü uçak bileti, Corendon Turizm Grubu bünyesinde yer alan alan Corendon Hotels & Resorts markası altında Corendon Playa Kemer’de 2 gece çift kişilik konaklama ve Grand Park Lara’da 2 gece çift kişilik konaklama imkanına sahip oldu.

  • Türkiye’nin Almanya’daki turizm payı düştü…

    Türkiye’nin Almanya’daki turizm payı düştü…

    Almanya yaşlanıyor. 65 yaş üzeri seyahat edenlerin oranı artarken, genç turist sayısı azalıyor.

    Şu konu da çok önemli:

    Aile rezervasyonlarının %27’si artık ekim ayında gerçekleşiyor. Aileler yüksek sezondan uzaklaşıyor, ön ve arka sezonları tercih ediyor. Yaz aylarındaki oran %18’e kadar düştü. Alman gençleri için Türkiye önemini yitirdi.

    Ruslardan sonra bizim için önemli ülke Almanya’daki turizm payımızın düşmüş olması iyi bir haber değil. Gurbetçilerimiz ile Alman gezginleri turizmimize zenginlik katıyor. Münci Karakaya, Almanya pazarındaki son verileri de paylaşarak, “Türkiye, 2024 yılında Alman turizminde %8,5 paya sahipti. 2025’te bu oran %8’

    e geriledi. İspanya da düşüşte; orada da %4,7’lik bir azalma var” diye konuştu.

    Alman turistlerin harcama ortalamalarına değinen Karakaya, Türkiye’de ortalama harcamanın %7,8, İspanya’da ise %14 seviyesinde olduğunu vurguladı.

    MTS Globe Türkiye Genel Müdürü Münci Karakaya, Türkiye’nin Almanya pazarındaki payının yüzde 8.5’ten yüzde 8’e düştüğünü söyledi.

    Antalya’da Regnum Carya Otel’de gerçekleştirilen “2025 Alman pazarı Değerlendirme Toplantısı” turizm sektörünün önde gelen temsilcilerini bir araya getirdi.

    Toplantıya Check24’ün tur operatörü AurumTours, MTS Globe Türkiye Genel Müdürü Münci Karakaya, Check24’ün Alman tur operatörü AurumTours’un Founder & CEO’su Carsten Leininger ve MTS Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi Deniz Karakaya katıldı. Toplantıya Türkiye’nin farklı bölgelerinden 165 otelden 365 kişi iştirak etti.

    MTS Globe Türkiye Genel Müdürü Münci Karakaya, yaptığı sunumda şirketin küresel büyüklüğüne dikkat çekerek, “MTS Globe bugün 22 ülkede faaliyet gösteriyor, 11 milyon misafire hizmet veriyor ve 2.4 milyar euronun üzerinde ciroya ulaşıyor. Türkiye’de 21 bölgede, 140’tan fazla lokasyonda büyümeye devam ediyoruz. Dünya genelinde MTS Globe, B2B alanında üçüncü, arama motorları içinde ise dokuzuncu sıradadır.”

    Karakaya, dünya çapında her yıl 13 yeni destinasyon ve 13-14 yeni tur operatörünün sisteme eklendiğini, Türkiye’deçalışan sayısının 500’ü geçtiğini belirtti.

    Karakaya, 2024 yılında toplam 4 milyon turist ağırlayan MTS Globe’un 2025 hedefi 12 milyon pax olarak açıklayarak, ‘’Türkiye’de 2019’da 500 bin olan misafir sayısının, 2025’te 2 milyon 200 bine ulaşması bekleniyor’’ dedi..

    Münci Karakaya, MTS Globe verilerine göre rezervasyon akışının 20 Aralık öncesinde zirve yaptığına işaret ederek,‘’Erken rezervasyon kampanyalarında %17,82 oranında indirim yapıldı. Son dakika satışlarının ise erken rezervasyon fiyatlarından daha düşük fiyatlarla satışlar gerçekleşti. 2025 sezonu içinde rezervasyonların %63’ü tamamlandı.

    Karakaya, Almanya’daki demografik değişimlere de değinerek şunları söyledi:

    “Almanya yaşlanıyor. 65 yaş üzeri seyahat edenlerin oranı artarken, genç turist sayısı azalıyor. 18-24 yaş grubu tatillerini online platformlardan planlıyor. Ancak Türkiye gençler için cazibesini yitiriyor. Eskiden Bodrum’da hareketli bir gece hayatı vardı, şimdi bu eksik. Gençler artık eğlenceden çok fitness odaklı yaşıyor. Otellerde fitness alanlarına daha fazla önem vermemiz gerekiyor.”

    Münci Karakaya, çevre duyarlılığına dikkat çekerek yakında “Yeşil Oteller Listesi” oluşturulacağını belirterek, “Tüm dünyada 25 bin uçak var ve karbon salınımı giderek artıyor. Çevre bilinci yükseldikçe turistler çevre dostu otelleri tercih edecek” şeklinde konuştu.

    Münci Karakaya’nın sunumunda, Türkiye’deki havalimanı fiyatlarına da eleştiriler geldi: “Antalya Havalimanı’nda bir hamburger 19,5 avro, Mallorca’da ise 7,5 avro. Bu fark, misafir algısını doğrudan etkiliyor.”

    Münci Karakaya son olarak yaptığı değerlendirmede, Türkiye’nin Alman turistler için fiyat avantajı yerine kalite, çevre duyarlılığı ve gençlere hitap eden tesis yatırımlarına odaklanması gerektiği görüşünü dile getirdi.

    Açılış konuşmasını yapan MTS Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi Deniz Karakaya, Alman pazrı değerlendirme toplantısına katılan otelcilere ve toplantıya katkıda bulunan Regnum Carya Oteli yetkililerine teşekkür etti.

    AurumTours’un Founder & CEO’su Carsten Leininger ise toplantıda bir sunum yaparak AurumTours’un faaliyetleri hakkında bilgi verdi.

  • Tayland “kalite” dedi…

    Tayland “kalite” dedi…

    Bazı ülkelerdeki günlük turist giderlerinin küçüklüğü sizi aldatmasın. Adı geçen ülkeler de kaliteli turist istiyor. Para babalarına özel evler tahsis ediliyor. Hedef, müşteri memnuniyeti. Bu yarışa şimdi Tayland da karıştı. Ucuz oluşu dillerden düşmeyen Tayland kaliteye doğru koşmaya başladı.

    Özellikle deniz ürünleri yemeği Tayland’da yok pahasına satılıyor. Çokları ülkeye deniz ürünleri yemek için geliyor. Kaliteyi yükseltecekseniz yiyecek-içeceklere de düzenleme yapmanız gerekecek.

    Tayland’daki yetkililerin sabrını taşıran bazı turistlerin “uygunsuz davranışları” giderek ciddi bir sorun haline geliyor. Ülkenin başlıca turistik destinasyonu Phuket’ten milletvekilleri, yeniden vize şartının getirilmesini talep ediyor. Politikacı Chalermpong Saengdee’ye göre, hoşnutsuzluğa yol açan suç listesi ciddi: uyuşturucu kullanımı, teşhircilik, toplu taşımada pornografik içerik çekimi veya yerel halkı yasadışı faaliyetlere teşvik etme.

    Saengdee, 2024 yılında yaklaşık 90 ülke vatandaşının vizesiz olarak 60 gün kalmasına izin veren politikanın kaldırılması için Başbakan Anutin Charnvirakul’a başvurdu.

    Milletvekili, bu uygulamanın gelirleri artırdığını kabul ediyor ancak aynı zamanda sorunları da beraberinde getirdiğini belirtiyor: “Turizm ekonomisi Tayland ve Phuket gibi şehirler için kritik önemde. Turistlerin yarattığı ekonomik faaliyetler ülkemiz ve destinasyonlarımız için büyük gelir sağlıyor. Ama bu yalnızca sıradan turistler için geçerli; kötü niyetli turistler için değil.”

    Milletvekili, kötü turistleri şüpheli faaliyetlere, yasadışı işlere veya suç işleyenlere katılanlar olarak tanımlıyor. Bu eğilimin Tayland’ın uzun vadeli imajına zarar vereceğinden ve Phuket, Pattaya ve Chiang Mai gibi popüler destinasyonlardaki yerleşik halkın yaşamını bozacağından endişe ediyor; kısa vadeli ekonomik faydadan daha büyük sosyal maliyetler olduğunu vurguluyor: “Verdikleri zarar, sağladıkları ekonomik kazançtan çok daha büyük.”

    “Bu yüzden pozisyonumu tekrar vurgulamak istiyorum. Tayland’ın vizesiz giriş politikasını gözden geçirmeliyiz. Sadece evimizi ziyaret edecek kaliteli turistler istiyoruz,” diyerek sözlerini tamamladı.

    Turizmde Fiyat Dalgalanmaları Zinciri Zorluyor: Erken Rezervasyonlar Eski Gücünü Kaybediyor mu?

    Avrupa turizm sektöründe son dönemde yaşanan hızlı fiyat değişimleri, hem seyahat acentelerini hem de tüketicileri zor durumda bırakıyor. Uzmanlara göre bu durum, turizmdeki değer zincirini ciddi biçimde baskı altına alıyor.

    Schmetterling International CEO’su Ömer Karaca, artık seyahat fiyatlarının “saniyeler içinde değişebildiğini” belirterek, bunun dijitalleşmenin bir sonucu olduğunu söyledi. Karaca, “Erken rezervasyon yapan tüketiciler, sonradan fiyatların düşmesiyle hayal kırıklığı yaşıyor. Oysa erken rezervasyon, sadece fiyat değil, aynı zamanda kapasite ve oda garantisi avantajı da sağlar” dedi.

    Karaca’ya göre, tüketicilerin erken rezervasyona olan güvenini kaybetmemesi için sektörün bu konuda ortak bir politika geliştirmesi gerekiyor. “Planlama güvenliği herkes için önemli. Eğer mevcut sistem bu şekilde devam ederse, tüketicilerin rezervasyon davranışı tamamen değişir,” uyarısında bulundu.

    QTA Sözcüsü Thomas Bösl ise sektörün farklı oyuncular tarafından sıkıştırıldığını ifade etti: “Havayolları kendi tur operatörlerini kuruyor, uluslararası online platformlar agresif biçimde büyüyor, oteller ise doğrudan satışa yöneliyor. Bu, oyunun kurallarını kökten değiştiriyor.”

    Benzer şekilde LMX CEO’su Lars Ludwig de özellikle Akdeniz ülkelerindeki fiyat dalgalanmalarının turizm dengesini bozduğunu söyledi.

    “Yunanistan, İspanya ve Türkiye’de beklenen doluluk yakalanamadı, bu nedenle fiyatlar indirildi. Ancak bu uzun vadede sürdürülebilir değil,” dedi. Ludwig ayrıca, Mısır gibi popüler destinasyonlarda da otellerin fiyat artışına yöneldiğini belirterek, “Oteller, paket turların bir parçası olduklarının farkına varmalı,” uyarısında bulundu.

    Karaca, tüketiciyi korumak ve güveni yeniden tesis etmek için “esnek erken rezervasyon” modelini önerdi. Bu sistemde, rezervasyon sonrasında fiyat düşerse, müşterinin rezervasyonunu ücretsiz olarak yeni fiyata göre güncellemesi mümkün olacak.

    Sektör temsilcileri, artan maliyetler ve dalgalı fiyatlar karşısında ailelerin tatilden tamamen vazgeçmesinden endişe ediyor. Karaca, “Tatile gitmezsek, bir süre sonra gitmeyi de özlemeyebiliriz. Bu turizm için ciddi bir tehlike,” diyerek uyarıda bulundu.

  • “İstanbul turizmde daha fazlasını hak ediyor…”

    “İstanbul turizmde daha fazlasını hak ediyor…”

    Türkiye’de “turizm” denince akla hemen İstanbul, Antalya, Bodrum geliyor. İstanbul’un ayrı bir özelliği var. İstanbul’un güçlü yönleri vurgulanırken, sürdürülebilir turizm vizyonu doğrultusunda çözüm odaklı yaklaşımlar ve geleceğe yönelik yenilikçi öneriler paylaşıldı. “İstanbul çok farklı ve zengin bir yapıya sahip” denildi. Turizmde hak edilen yere gelmesi için hepimize büyük görevler düşüyor.

    Turistler güvenlik ve fiyat istikrarı istiyor. İstanbul’da otel fiyatları hâlâ avrupa ülkelerinin oldukça gerisinde seyrediyor.

    İstanbul turizm Derneği (İSTTA) , Antalya Turizm Fuarı kapsamında düzenlenen “İstanbul Turizmi” konulu panele katıldı.

    Moderatörlüğünü İSTTA Başkan Yardımcısı Hafize Öztürk’ün yaptığı panele, Derneğin Başkan Yardımcısı ve Marriott Istanbul Pendik Genel Müdürü Emre Güllüler ile Derneğin Başkan Yardımısı ve The Marmara Genel Müdürü Mert Özcan konuşmacı olarak katıldı. Konuşmacılar, İstanbul’un turizmdeki mevcut durumu, gelişim potansiyeli ve sektörel sorunlarını ele aldı.

    Panel boyunca İstanbul’un güçlü yönleri vurgulanırken, sürdürülebilir turizm vizyonu doğrultusunda çözüm odaklı yaklaşımlar ve geleceğe yönelik yenilikçi öneriler paylaşıldı. Panel boyunca İstanbul’un güçlü yönleri vurgulanırken, sürdürülebilir turizm vizyonu doğrultusunda çözüm odaklı yaklaşımlar ve geleceğe yönelik yenilikçi öneriler paylaşıldı.

    Marriott Istanbul Pendik Genel Müdürü Emre Güllüler, İstanbul’un turizm açısından son derece özgün bir şehir olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

    “İstanbul çok farklı ve zengin bir yapıya sahip. Turizmin her alanını barındırıyor. İstanbul turizmini 12 aya yaymalıyız; hak ettiği yere gelmesi için hepimize büyük görev düşüyor. Kongre turizminde daha güçlü hale gelmeliyiz. İstanbul, turizmde çok daha fazlasını hak ediyor.”

    Güllüler, döviz avantajının son yıllarda azalmasına rağmen İstanbul’un hâlâ güçlü bir potansiyele sahip olduğunu belirterek, şunları kaydetti:

    “Ortadoğu pazarında avantaj azaldı ama İstanbul tüm pazarlardan besleniyor. Otel markalarımız güçlü, yatak kapasitesi istenilen seviyede. Türkiye genelinde 65 milyon turist hedeflenirken bunun 20 milyonunun İstanbul’a gelmesi bekleniyor. Turistler güvenlik ve fiyat istikrarı istiyor. İstanbul’da otel fiyatları hâlâ avrupa ülkelerinin oldukça gerisinde.”

    The Marmara Genel Müdürü Mert Özcan ise İstanbul turizminin uzun vadeli planlamalarla daha güçlü hale gelebileceğini belirtti. Özcan, şunları kaydetti:

    ” İstanbul’da genellikle kısa vadeli planlar yapıyoruz, oysa 5 yıllık hedefler koymak gerekiyor. Turizmde pozitif çeşitlilik var, bu bizim en büyük avantajımız. Güçlü bir turizm DNA’sına sahibiz ve doğru yatırımlarla çok daha ileri gidebiliriz.”

    Özcan, İstanbul’un son yıllarda önemli bir turist artışı yakaladığını da ifade ederek, şöyle konuştu:

    “2013’te 10,7 milyon turist ağırlayan İstanbul, geçen yıl 18,5 milyona ulaştı — bu da son 10 yılda yüzde 65’lik bir artış anlamına geliyor. ABD ve İran pazarları arasında denge değişti; İran güçlü bir pazar olmaya devam ediyor. İsrail’deki gerilim etkisini sürdürecek gibi görünüyor. Buna karşın Çin pazarı hızla yükseliyor ve yakında ilk 10’da üst sıralarda yer alacak. Ayrıca Hindistan pazarı da değer kazanmaya başladı; bu İstanbul için büyük bir fırsat.”

    Panelde konuşan diğer katılımcılar, İstanbul’un sadece turizmde değil, kültür, gastronomi, sağlık ve kongre turizmi alanlarında da büyük bir potansiyele sahip olduğuna dikkat çekti. İstanbul Turizm Derneği, bu potansiyelin sürdürülebilir şekilde değerlendirilmesi için kamu ve özel sektör iş birliğinin önemine vurgu yaptı.

    İstanbul Turizm Derneği, önümüzdeki dönemde İstanbul’un turizm stratejisini geliştirmek ve kenti dünya turizminin öncü merkezlerinden biri haline getirmek amacıyla çalışmalarını sürdürmeyi hedefliyor.

    “İstanbul Turizmde Daha Fazlasını Hak Ediyor”

    Marriott Istanbul Pendik Genel Müdürü Emre Güllüler, İstanbul’un turizm açısından son derece özgün bir şehir olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

    “İstanbul çok farklı ve zengin bir yapıya sahip. Turizmin her alanını barındırıyor. İstanbul turizmini 12 aya yaymalıyız; hak ettiği yere gelmesi için hepimize büyük görev düşüyor. Kongre turizminde daha güçlü hale gelmeliyiz. İstanbul, turizmde çok daha fazlasını hak ediyor.”

    Güllüler, döviz avantajının son yıllarda azalmasına rağmen İstanbul’un hâlâ güçlü bir potansiyele sahip olduğunu belirterek, şunları kaydetti:

    “Ortadoğu pazarında avantaj azaldı ama İstanbul tüm pazarlardan besleniyor. Otel markalarımız güçlü, yatak kapasitesi istenilen seviyede. Türkiye genelinde 65 milyon turist hedeflenirken bunun 20 milyonunun İstanbul’a gelmesi bekleniyor. Turistler güvenlik ve fiyat istikrarı istiyor. İstanbul’da otel fiyatları hâlâ avrupa ülkelerinin oldukça gerisinde.”

    The Marmara Genel Müdürü Mert Özcan ise İstanbul turizminin uzun vadeli planlamalarla daha güçlü hale gelebileceğini belirtti. Özcan, şunları kaydetti:

    İstanbul’da genellikle kısa vadeli planlar yapıyoruz, oysa 5 yıllık hedefler koymak gerekiyor. Turizmde pozitif çeşitlilik var, bu bizim en büyük avantajımız. Güçlü bir turizm DNA’sına sahibiz ve doğru yatırımlarla çok daha ileri gidebiliriz.”

    Özcan, İstanbul’un son yıllarda önemli bir turist artışı yakaladığını da ifade ederek, şöyle konuştu:

    “2013’te 10,7 milyon turist ağırlayan İstanbul, geçen yıl 18,5 milyona ulaştı — bu da son 10 yılda yüzde 65’lik bir artış anlamına geliyor. ABD ve İran pazarları arasında denge değişti; İran güçlü bir pazar olmaya devam ediyor. İsrail’deki gerilim etkisini sürdürecek gibi görünüyor. Buna karşın Çin pazarı hızla yükseliyor ve yakında ilk 10’da üst sıralarda yer alacak. Ayrıca Hindistan pazarı da değer kazanmaya başladı; bu İstanbul için büyük bir fırsat.”

    Panelde konuşan diğer katılımcılar, İstanbul’un sadece turizmde değil, kültür, gastronomi, sağlık ve kongre turizmi alanlarında da büyük bir potansiyele sahip olduğuna dikkat çekti. İstanbul Turizm Derneği, bu potansiyelin sürdürülebilir şekilde değerlendirilmesi için kamu ve özel sektör iş birliğinin önemine vurgu yaptı.

    İstanbul Turizm Derneği, önümüzdeki dönemde İstanbul’un turizm stratejisini geliştirmek ve kenti dünya turizminin öncü merkezlerinden biri haline getirmek amacıyla çalışmalarını sürdürmeyi hedefliyor.

  • Turizmde fiyat dalgalanmaları zinciri zorluyor…

    Turizmde fiyat dalgalanmaları zinciri zorluyor…

    Soru şu:

    Erken rezervasyonlar eski gücünü yitiriyor mu?

    Erken rezervasyon yapan tüketiciler, sonradan fiyatların düşmesiyle hayal kırıklığı yaşıyor. Oysa erken rezervasyon, sadece fiyat değil, aynı zamanda kapasite ve oda garantisi avantajı da sağlar. Uzmanlar “esnek erken rezervasyonunu “öneriyor. Bunun tüketiciyi koruyacağını söylüyorlar.

    Artan maliyetler sektörü tehdit ediyor. Hiç kimse gözünün önünü göremiyor. Bu dalgalanmalarda tüketicinin korunması ön plana çıkıyor.

    Avrupa turizm sektöründe son dönemde yaşanan hızlı fiyat değişimleri, hem seyahat acentelerini hem de tüketicileri zor durumda bırakıyor. Uzmanlara göre bu durum, turizmdeki değer zincirini ciddi biçimde baskı altına alıyor.

    Schmetterling International CEO’su Ömer Karaca, artık seyahat fiyatlarının “saniyeler içinde değişebildiğini” belirterek, bunun dijitalleşmenin bir sonucu olduğunu söyledi. Karaca, “dedi.

    Karaca’ya göre, tüketicilerin erken rezervasyona olan güvenini kaybetmemesi için sektörün bu konuda ortak bir politika geliştirmesi gerekiyor. “Planlama güvenliği herkes için önemli. Eğer mevcut sistem bu şekilde devam ederse, tüketicilerin rezervasyon davranışı tamamen değişir,” uyarısında bulundu.

    QTA Sözcüsü Thomas Bösl ise sektörün farklı oyuncular tarafından sıkıştırıldığını ifade etti: “Havayolları kendi tur operatörlerini kuruyor, uluslararası online platformlar agresif biçimde büyüyor, oteller ise doğrudan satışa yöneliyor. Bu, oyunun kurallarını kökten değiştiriyor.”

    Benzer şekilde LMX CEO’su Lars Ludwig de özellikle Akdeniz ülkelerindeki fiyat dalgalanmalarının turizm dengesini bozduğunu söyledi. “Yunanistan, İspanya ve Türkiye’de beklenen doluluk yakalanamadı, bu nedenle fiyatlar indirildi. Ancak bu uzun vadede sürdürülebilir değil,” dedi. Ludwig ayrıca, Mısır gibi popüler destinasyonlarda da otellerin fiyat artışına yöneldiğini belirterek, “Oteller, paket turların bir parçası olduklarının farkına varmalı,” uyarısında bulundu.

    Karaca, tüketiciyi korumak ve güveni yeniden tesis etmek için “esnek erken rezervasyon” modelini önerdi.

    Bu sistemde, rezervasyon sonrasında fiyat düşerse, müşterinin rezervasyonunu ücretsiz olarak yeni fiyata göre güncellemesi mümkün olacak.

    Sektör temsilcileri, artan maliyetler ve dalgalı fiyatlar karşısında ailelerin tatilden tamamen vazgeçmesinden endişe ediyor. Karaca, “Tatile gitmezsek, bir süre sonra gitmeyi de özlemeyebiliriz. Bu turizm için ciddi bir tehlike,” diyerek uyarıda bulundu.

    Fiyat dalgalanmaları zinciri zorluyor. Buna rağmen turizmciler ayaktalar. “Müşteri kaybetmek istemiyoruz” deniliyor.

  • Su krizi derinleşiyor…

    Su krizi derinleşiyor…

    Su krizinin başlayacağı 50 yıl önce söylenmişti. Hatta su savaşlarından söz edenler bile vardı. Şimdi bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de su krizi başladı. Susuz geçecek günlere hazır olalım.

    İlgililer ve uzmanlar yağmur suyunun kontrol edilmesi ile az da olsa bile su krizini önleyebileceğini söylüyor. Otellerde fazla su kullanımının önüne geçilecek. Doldurulmuş havuzlarda su değişimi olmayacak.

    Bir otel odasında günde ortalama 1500 litre su tüketiliyor. “Su Stresi Haritası” ise Türkiye’nin 2050 yılı itibarıyla “yüksek stres” altındaki ülkeler arasında yer alacağını gösteriyor. Boş lafları bir kenara bırakıp su tasarruflarına başlamamız gerekiyor.

    Türkiye’nin en çok otel ve oda kapasitesine sahip turizm kenti Antalya, su tasarrufuna yönelik örnek bir projeye imza atıyor. Akdeniz Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği (AKTOB) tarafından hayata geçirilecek “1 Damla 1 Dünya” projesiyle, kentteki 306 bin 532 otel odasında su israfının önüne geçilmesi hedefleniyor.

    Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) verilerine göre bir otel odasında günde ortalama 1500 litre su tüketiliyor. “Su Stresi Haritası” ise Türkiye’nin 2050 yılı itibarıyla “yüksek stres” altındaki ülkeler arasında yer alacağını gösteriyor. Alnaya Postası’nın aktardığına göre, bu çerçevede AKTOB, Antalya’daki tüm otellerde suyun daha verimli kullanılmasına yönelik farkındalık ve altyapı dönüşümü başlatıyor.

    Projenin resmi startı, Kasım ayında düzenlenecek AKTOB Turizm Resort Kongresi’nde verilecek. AKTOB Başkanı Kaan Kaşif Kavaloğlu, suyun gelecekte en değerli kaynaklardan biri olacağını vurgulayarak şunları söyledi: “Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ı su stresi yaşayan bölgelerde yaşıyor. Su talebi 2050’ye kadar yüzde 20 artacak. Biz turizmciler olarak bu konuda üzerimize düşeni yapmakla görevliyiz. ‘1 Damla 1 Dünya’, sadece çevresel değil, aynı zamanda gelecek nesiller için bir sorumluluk projesidir.”

    Projede otellerin su tasarrufu için şu üç strateji öne çıkıyor:

    Azalt: Duş ve musluklarda debiyi sınırlayan sistemlerle gereksiz tüketimi önlemek.

    Yeniden Kullan: Yağmur suyu hasadı ve gri su sistemleri ile suyu geri dönüştürmek.

    Değiştir: Su israfına neden olan ekipmanları modern, verimli sistemlerle yenilemek.

    Bir otel odasında bu yöntemlerle yapılacak iyileştirmelerin, işletme giderlerini yüzde 10-15 azaltabileceği vurgulanıyor.

    Projede, toplanan yağmur suyunun bahçe sulama, temizlik ve tuvalet rezervuarlarında kullanılabileceği belirtiliyor. Lavabo ve duşlarda kullanılan gri suların da ön arıtma sonrası yeniden kullanımı teşvik edilecek. Ayrıca; sensörlü musluklar ile yüzde 50, çift kademeli sifonlar ile yüzde 75, kuraklığa dayanıklı bitkiler ile peyzaj alanlarında önemli su tasarrufu sağlanabilecek.

    WRI’nin “Su Stresi Haritası”na göre Türkiye genelinde su kaynakları hızla azalıyor. Ülkenin güneyi ve batısı, yani Antalya’nın da bulunduğu bölgeler, “son derece yüksek stres” kategorisinde yer alıyor. Uzmanlara göre, 2100 yılına kadar sıcaklıkların 2,8 ile 4,6 derece artması su krizini derinleştirebilir.

  • Ajet’in yaz sezonunda 3.üssü Bodrum olacak…

    Ajet’in yaz sezonunda 3.üssü Bodrum olacak…

    Ajet giderek büyüyor. Önünde hiçbir engel tanımıyor. Yurt içi ve dışı uçuş ağını da genişletiyor. Bodrum’a daha fazla turist getrmek için de kolları sıvadı.

    AJet’ten yapılan açıklamaya göre, 2026 yazında Bodrum’dan Avrupa’nın birçok şehrine direkt seferler başlatmak amacıyla Avrupa’nın turizm devlerinden TUI ile stratejik bir iş birliğine imza atıldı.

    Yurt dışı uçuş ağını genişletmeye devam eden AJet, Avrupa’nın önemli turizm şirketlerinden TUI iş birliğinde, Avrupa’dan Türkiye’nin gözde tatil merkezi Bodrum’a daha fazla turist getirmek için anlaşma yaptı.

    Bodrum dünya kenti. Turizmde söz sahibi. Ajet şimdi Bodrum’a üs kuruyor. Bodrum’la dünyayı birleştiriyor. Bodrum daha çok tanınacak ve konuklara ev sahipliği yapacak.

    Yaz sezonunda Bodrum, AJet’in yeni uçuş merkezlerinden biri olurken, yapılan iş birliği ile Türkiye turizmine katkı sağlanacak. Bodrum daha da büyüyecek. Yatırımlar çoğalacak.

    Planlanan yeni rotalarla Bodrum, 2026 yaz sezonunda Avrupa pazarlarına doğrudan bağlanacak. Avrupa’dan turistler, direkt seferlerle Bodrum’a taşınacak. TUI, belirlenen hatlarda satışları desteklemek üzere kapasitenin önemli bir bölümünü üstlenecek.

    Yeni yaz tarifesi kapsamında Bodrum’dan Londra-Stansted, Nürnberg ve Hamburg’a haftada iki kez uçuş yapılacak. Bunun yanı sıra Leipzig, Kopenhag, Berlin, Hannover, Viyana, Stokholm, Prag, Bükreş, Basel ve Bremen’e haftada bir kez sefer düzenlenecek.

    AJet, Bodrum’dan Avrupa’ya ilk uçuşunu 26 Haziran 2026’da yapacak. Yeni hatların tamamında biletler, AJet’in satış kanalları ile tüm TUI satış platformları üzerinden satışa çıktı.

    TUI Pazarlar ve Havayolu Operasyonları Ticari İşler Başkanı Stefan Baumert ise şu bilgileri paylaştı:

    “Bodrum’un büyüme potansiyeline dair vizyonumuzu paylaşan AJet ile iş birliği yapmaktan büyük memnuniyet duyuyoruz. Yeni hatlar ve artırılan uçuş frekansları, Türkiye’ye yönelik ürün portföyümüzü Orta, Kuzey ve Doğu Avrupa genelinde daha da güçlendirecek. Önümüzdeki yıllarda iş birliğimizi sürdürmek için büyük fırsatlar görüyoruz.”

  • Kadın sürücüler sektöre yeni nefes olacak…

    Kadın sürücüler sektöre yeni nefes olacak…

    “Kadın eli değmişse tadından yenilmez” diye bir tabir var. Şimdi yapılan bir çalışma ile turistleri kadın şoförler taşıyacak. Bu vesile kadınların her sektörde görev alması istendi. Kadının elinin değdiği her iş mükemmelliğe koşuyor. Kadın sürücülerin sektöre yeni bir nefes getireceği de vurgulanıyor.

    Lojistik sektörünün tüm alanlarını kapsayan “5 Yılda 5 Bin kadın Sürücü İstihdam Seferberliği”  TÜRSAB  İş Birliğiyle turizm Sektöründe Kadın Sürücü Eğitimleri alanında da tüm hızıyla devam ediyor.

    Proje, turizm taşımacılığı alanında kadınların eğitim alarak sektöre kazandırılmasını ve hizmet kalitesinin artırılmasını hedefliyor. Kadınların profesyonel sürücülük becerileriyle birlikte kişisel ve iletişimsel yetkinliklerinin de geliştirilmesini amaçlayan bu kapsamlı program, sektörde kapsayıcılığı ve toplumsal faydayı artırmayı amaçlıyor.

    TÜRSAB Akademi’de temel eğitimlerini başarıyla tamamlayan kadın sürücü adayları, Go Drive Academy Kurucusu Bilge Kağan Kalaç ve uzman eğitmenlerin liderliğinde güvenli sürüş eğitimlerine katılıyor. Bu eğitimler kapsamında adaylar; ani fren, kaygan zemin, slalom sürüş gibi kritik manevraları içeren uygulamalı güvenli sürüş tekniklerini öğreniyor. Eğitimler trafiğe kapalı alanlarda gerçekleştiriliyor ve adayların profesyonel sürücülük yetkinliklerini geliştirmesi hedefleniyor.

    TÜRSAB tarafından sağlanan temel turizm sürücülük eğitimi ve CILT Türkiye tarafından verilen iletişim, kişisel gelişim ve dijital okuryazarlık eğitimleri de bu süreci destekliyor. Eğitim içerikleri; defansif sürüş tekniklerinden müşteri ilişkilerine, zaman yönetiminden kişisel gelişime kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Program kapsamında kadın sürücülere ayrıca CILT TÜRKİYE mentorluk desteği de sunuluyor. Eğitimlerini başarıyla tamamlayan adayların, TÜRSAB üyesi seyahat acentalarında istihdam edilerek sektörde aktif rol üstlenmesi amaçlanıyor.

    TÜRSAB Yönetim Kurulu Başkanı Firuz Bağlıkaya, projeyle ilgili değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

    “Her sektörde kadın istihdamı önemli; turizm sektöründe ise çok daha özel bir yere sahip. Kadının elinin değdiği iş farklı oluyor. Kadın sürücülerimizin hem birbirlerine hem misafirlere yaklaşımlarıyla sektöre yeni bir soluk getireceğine inanıyoruz.”

    CILT Türkiye Başkanı Berna Akyıldız ise projeyi, şu sözler ile savundu:

    “CILT Türkiye olarak Şubat 2025’te başlattığımız ‘5 Yılda 5 Bin Kadın Sürücü İstihdam Projesi’ kapsamında TÜRSAB ile iş birliği yapmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Bu iş birliğiyle birlikte Turizm Şoförü Yetiştirme Programı’nı hayata geçiriyoruz. Amacımız, kadınların da direksiyon başında yer aldığı kapsayıcı bir istihdam alanı oluşturmak. Bu program hem nitelikli kadın sürücüler yetiştirecek hem de turizm taşımacılığında yeni bir dönem başlatacaktır. Kadınların sektöre katılımı, hizmet kalitesi ve güvenliği artırarak Türkiye turizminin geleceğine yön verecek bir değişim hareketi başlatacaktır.”

    Güvenli Sürüş Eğitmeni Bilge Kağan Kalaç, proje kapsamında gerçekleştirilen eğitimler hakkında şunları kaydetti:

    “Güvenli sürüş eğitimlerimizi trafiğe kapalı alanlarda gerçekleştiriyoruz. Kuru ve kaygan zemin çalışmalarıyla adaylarımızı farklı sürüş koşullarına hazırlıyoruz. Amacımız, kadın sürücülerin trafikte hem güvenli hem de profesyonel şekilde yer almasını sağlamak.”

    Proje kapsamında eğitim alan kadın sürücüler sürece dair deneyimlerini paylaştı:

    Sürücü Zeynep Alemdar:

    “33 yıldır bu sektörün içindeyim. CILT TÜRKİYE ve TÜRSAB’ın düzenlediği bu etkinliği gördüğümde hiç düşünmeden kaydoldum. Böyle bir fırsatın sunulması biz kadınlar için çok değerli.”

    Sürücü Nurcan Yavuz:

    “42 yaşındayım, daha önce lojistikle uğraşıyordum. Bu eğitimi görünce büyük bir keyifle başlamak istedim.”

    Sürücü Hülya Özkan:

    “Başvurmamdaki amaç, kadınların gücünü her yerde gösterebilmesi. Kadınların her sektörde yer alması gerektiğine inanıyorum.”

    Sürücü Sümeyye Elif Dağhan:

    “Ülkemize gelen turistler, kadın sürücüler tarafından karşılandığında çok daha mutlu olacaklardır.”

  • CUMHURİYET  ÖYLE  KOLAY  KURULMADI

    CUMHURİYET  ÖYLE  KOLAY  KURULMADI

    Montros Mütarekesi’nin koşulları Osmanlı Mebusan Meclisine ve Ayan Meclisine bildirildiğinde, üyeler tarafından çok ağır bulunmuş ve sert eleştirilere yol açmıştı. Fakat hükümet başkanının yapılacak başka bir şey olmadığı konusundaki kesin sözleri üzerine, anlaşmayı imza yetkisi verilmişti. Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey’in başkanlığındaki, Hariciye Nezareti Müsteşarı Reşat Hikmet Bey ve Kurmay Yarbay Sadullah Bey’den kurulu heyet ile İngiliz Amirali Calthrope arasında, Montros’ta Agamemnon zırhlısında, 27 Ekim 1918 günü saat 9.30’da başlayan görüşmeler 30 Ekim 1918’de sona ermiş ve böylece saat 20.30’da anlaşma imzalanmıştı. Anlaşma yalnız İngilizlerle yapılmış ve anlaşma galip devletlere Türkiye üzerinde her türlü hareket serbestisi sağlayacak şekilde hazırlanmıştı. Istanbul ve Boğazlar onların hakimiyetine geçiyor, ve istedikleri zaman istedikleri yeri işgâl yetkisine sahip  oluyorlardı.Anlaşmanın elâstiki hükümlerini farkeden Yıldırım Orduları Komutanı,  Mustafa Kemal Paşa , Adana’dan Sadrazam ve Başkumandanlık Erkânıharbiye Reisi Ahmet İzzet Paşa’yı telgraflarla sürekli olarak uyarmaya çalışmıştı. 5. Kasım .1918’de gönderdiğı telgrafın son paragrafında “Pek ciddi ve samimi olarak arzederim ki Mütareke şeraiti meyanında su’i telâkkiyat ve tefehhümmati izale edecek tedabir ittihat edilmedikçe orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak İngilizlerin ihtirasatının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır.” (Sebahattin Selek; Milli Mücadele; İstanbul 1982. shf 66- 75)

    Anlaşma hükümlerini uygulayan başta İngilizler olmak üzere galip devletler Padişaha ve hükümete istediklerini yaptırmaya başladılar. 22 si İngiliz, 12’si Fransız, 17’si İtalyan ve 4’ü Yunan gemilerinden kurulu Müttefik donanması 7 kasım’da İstanbul’a işgâl kuvvetlerinin öncüsü olarak gelen İngiliz Albayı Muerphi’nin ardından 13 Kasım’da İstanbul’a geldi ve şehrin önemli yerlerini ve Boğaziçini işgâle başladılar. Böylece Türkiye’yi isgâl yarışı başlamış oldu. Mustafa Kemal Pasa’nın 16 Mayıs 1919’da Samsun’a Dokuzuncu Ordu Müfettişi olarak hareketine kadar işgâl edilen yerler şöyledir ;

    Fransızlar; Dörtyol (11 Aralık 1918), Mersin (17 Aralık 1918), Pozantı’ya kadar Adana (26 Aralık 1918), Çiftehan (3 Şubat 1919), Afyonkarahisar istasyonu (16 Nisan 1919).

    İngilizler; Batum (24 Aralık 1918), Ayintap (10 Ocak 1919), Cerablus (3 Ocak 1919), Birecik (27 Şubat 1919) Urfa (24 Mart 1919) Kars (13 Nisan 1919), Samsun (bir müfreze 9 Mart 1919 ve Merzifon’a bir kıt’a)

    İtalyanlar; Antalya (28 Mart 1919), Kuşadası (4 Mart 1919), Fethiye, Bodrum , Marmaris (11 mayıs 1919). Konya (2 Nisan 1919 bir tabur), Akşehir (14 Mayıs bir müfreze)

    Yunanlılar; Uzunköprü – Hadımköy demiryolu (9 Ocak 1919)

    İngilizler ve Fransızlar müşterek; Turgutlu – Aydın demiryolu (1 Şubat 1919)

    Karadeniz kıyısı ve Trakya’da Rum çeteler çok etkin bir durumda idi.

    Ülkede düzen kalmamıştı. Amansız bir İttihatçı düşmanlığı ve avı vardı. Hürriyet ve İtilâf partisi her yerde hâkim durumda idi. Devletin yönetici kadroları partinin etkisi altında idi ve padişah yanlısıydı. Padişah Vahdettin işgâl kuvvetlerini memnun ederek 

    ülkeyi kurtaracağı kanaatindeydi. Ordunun silahları elinden alınmış bir çok asker terhis edilmiş ve ordunun asker mevcudu, Mondros anlaşması gereği çok aza indirilmişti.

    Mustafa Kemal’in tahmin ettiği gibi, işgâlcilerin talepleri bitmiyordu. 30 Aralık 1918’de Venizelos Paris Barış Konferansı’na verdiği bir muhtıra ile Bandırma’nın 25 km doğusundan Akdeniz’e inecek bir çizginin Batısında kalan bölgenin Yunanistan’ a verilmesini talep etti. Trakya’nın Doğu ve Batısı zaten Yunanistan’ a bırakılmış olduğundan böylece Büyük Yunanistan gerçekleşmiş olacaktı. Lloyd George (İngiltere), Clamenceau (Fransa), ve Wilson (ABD) 5 Mayıs 1919 daki toplantıda Yunanistan’ın İzmir’e 2- 3 tümen çıkarmasına ve Türklerin çıkarmadan ancak 12 saat önce haberdar edilmesine karar verdiler. Bu Batı Anadolu’nun Yunanistan’a ilhakını sağlayacak planın ilk adımı idi. Türklere karşı yapılan bu haksızlık Çanakkale kampanyasını kaybeden eski Bahriye Nazırı Churchill’i bile çileden çıkarmıştı; “Hak şimdi yan değiştirmiş bulunmaktadır. Galiplerden kaçan adalet, şimdi karşı tarafa geçmiştir” diyordu. 13 Mayıs’ta Galiplerin karma bir donanması Izmir’de bulunuyordu. Limana yeni harp gemileri geldi. 13/14 Mayıs gecesi İzmir’e gelen,12000 kişilikYunan çıkarma konvoyunun limana asker indirmesinden sorumlu İngiliz amirali Calthrope 14 Mayıs 1919’da saat 14.00 de İzmir’in İtilâf devletlerince işgâl edileceği notasını 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ya ve vali İzzet Bey’e verdi.15 Mayıs 1919 saat 02.00 da Midilli ‘den hareket eden Yunan konvoyu 08.40’da Pasaport ve Alsancak’ta çıkartma yapmaya başladı. On binlerce yerli Rum çıkanları coşkuyla, ellerinde Yunan bayrakları , çiçekler, alkışlar ve Zito ( yaşasın ) Venizelos sesleriyle karşıladılar. İzmir Metropoli Hristostomos, gösterişli bir törenle gelenleri takdis etti. Böylece, İzmir’in ve Batı Anadolu’nun Aydın, Ödemiş, Nazilli, Akhisar, Manisa, Balıkesir, Bursa ve Eskişehir’e kadar uzanacak Yunan işgali başlamış oldu.

    Bu işgâller olurken ve sonrasında kasaba ve sehirlerdeki bir çok yönetici işgâl kuvvetlerini şehrin dışında Yunan bayrakları ile karşıladılar ve gelenlere hiç bir silah atılmadı. Halk yorgun, bıkkın, tükenmişdi ve padişaha ve hükümete bağlı yöneticiler ne söylüyorsa ona itaat ediyordu. Fakat sonradan işgale karşı ilk silah sesi Ayvalık’tan duyuldu. Ödemiş ve Alaşehir’de gelişti. Ve yer yer sadece bulundukları bölgeleri düşmandan kurtarmak için bölgesel gerilla hareketleri başladı. Sonra bunlar Kuvvay-i Milliye – Milli Kuvvetler- adını aldı.

    Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs’da Samsun’ a geldiğinde yanında yalnız 16 kişi vardı. İngilizlerin Karadeniz Ordusu Başkumandanı General Milne, Mustafa Kemal’in faaliyetlerinden rahatsız olmuş ve Babıali’yi sıkıştırmaya başlamıştı. İngilizlerin baskısı karşısında Harbiye Nazırı Şevket Turgut 8 Haziran’da 1919’da onu geri çağırdı.

    Mustafa Kemal Havza’dan sonra Amasya’da ordu komutanlarıyla Amasya kararlarını almayı başardı. Başlangıçta en büyük destekçisi, Erzurum’daki 15. Kolordu komutanı Kâzım Karabekir Paşa ve Ankara’daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa idi.  Böylece onun, Türk Kurtuluş Savaşı’nın, önsözü Çanakkale’de kendini gösteren, çok çetin ve dikenli liderlik yolunda yükselişi başladı. 28 Haziran’da Sivas’tan hareket eden Mustafa Kemal 2 Temmuz’da Erzincan’a ve 3 Temmuz’da Erzuruma geldi. Yeni Harbiye Nazırı Ferit Paşa ile arasında geçen telgraf makinesi başındaki yazışma iki tarafın durumunu saptamak bakımından çok dikkat çekicidir;

    Ferit Paşa şöyle demektedir; “Paşam! İtilaf mümessillerinin pek kat’i müracaatları bugünkü telgrafnamemi yazmaya mecbur ett. Zatialilerini benim kadar kimse bilemez. Hamiyeti vataniyelerinin ulvi gayelerine vakıfım. Bendeniz İstanbula teşrif buyurulacağını gerek Şevketmeap Efendimize ve gerek İtilâf mümessillerine karşı taahhüt eyledim. Mahçup olmayacağıma eminim. Hakkı alilerine İtilaf Mümessilerinden de berayı teşriflerinde hürmetten başka bir şey muntazır değildir. Bunlar temin edilmiştir. Ancak ve ancak, zati alilerinin hemen o havaliyi terk ile buraya gelmeniz lâzımdır. Mustafa Kemal’in cevabı ise şöyledir; “Ermenistan’a vaadedildiğini bilmekle heyecen ve galeyan içinde bulunan doğu vilayetleri halkı arasından çıkıp gelmek hususundaki teklifinizi yerine getirmekle şahsi irademi kullanmaktan manen ve maddeden memnu bulunuyorum. Vaziyetin takdirini, müsellem olan fetanet ve nüfuzu nazarı samilerine arz eylerim efendim”

    Erzurum’da kongre öncesi sekiz arkadaşı ile yaptığı toplantıda, Mustafa Kemal, millet hakimiyetine dayanan kayıtsız şartsız bağımsız bir Türk devleti kurmaktan başka bir çare olmadığını anlattı ve onlar gaye uğrunda ölünceye kadar göreve hazır olduklarını belirttiler. Kendisine çok güvenilen Ikinci Ordu Müfettişi Mersinli Cemal Paşa’nın ve Erzurum valise iken azledilen Münir Bey’in İstanbul’a gittiği haber alındıktan sonra Mustafa Kemal 7 Temmuz’da her tarafa telgrafla ülkenin kurtuluşu ile ilgili kesin önlemlerin ne olduğunu bildirdi. 7/8 Temmuz gecesi padişahın Başkatipi Ali Fuat Bey yine telgrafla, geri dönmesi talebinde bulundu. Mustafa Kemal uygun bir dille bunu redetti. Bunun üzerine İstanbul’dan şu telgraf geldi “ Memuriyeti aliyelerine hasbelicap hitam verilmiş olduğundan, hemen bilateehhür Dersaadete avdetleri İradei Hazreti Padişahı iktizasındandır efendim”. Mustafa Kemal istifasını gönderdi.  Gece saat 10.30 civarında idi. O, yanındakilere “Aziz arkadaşlarım, bu andan itibaren hiç bir resmi sıfat ve memuriyetim yoktur. Bir millet ferdi olarak ve milletten kuvvet ve kudret alarak vazifeye devam edeceğim” diyordu. Paşa bu durumu mülki ve askeri amirlere ve halka bir beyanname ile ilan etti.

    Erzurum Kongresi 56 delege ile 10 Temmuz yerine 23 Temmuz’da toplanabildi. Bu arada hükümet, Mustafa Kemal’i asi ilan etti ve yakalanması için ilgili makamlara gerekli talimatı gönderdi. Erzurum Kongresi on kişilik bir heyeti temsiliye seçti ve başına O’nu getirdi. Artık ülkede bir ulusal hareket başlamış ve bu hareketin lideri de kesin olarak belli olmuştu. Sivas Kongresinin gerçekleşmemesi için hem işgal kuvvetleri hem İstanbul hükümeti, hem de Hürriyet ve İtilaf Partisi teşkilatı var gücüyle uğraştı ve onu Sivas’ a sokmak istemediler.

    Türkiye’nin kurtuluşu için üç görüş çarpışıyordu. İlki padişah ve taraftarlarının ne kurtarabilirlerse kârdır diyen, onun için uysal bir politika güdülmesini isteyen görüşüdür. Bu idari teşkilâtda ve halk arasında büyük destek görüyordu. İkinci görüş Amerikan mandası isteyenlerin görüşü idi.  “İstanbul’daki milliyetçi (!)Türk aydınlarının büyük çoğunluğu kurtuluşu Amerikan mandasında görüyordu…(.çünkü) Emperyalist Avrupa karşısında haklarımızı savunacak imkânlara sahip değiliz” (a.g.e 449) inancında idiler.  “Modern bir millet ve devlet hâline gelebilmek için lüzumlu para, ihtisas ve kudrete sahip değiliz. Böyle bir Türkiye’yi ancak yeni dünyanın kabiliyeti meydana getirebilir” diyorlardı. Sonradan milli mücadeleye katılan Halide Edip de bu görüşü şiddetle savunuyordu. 4 Eylül’de başlayıp 11 Eylül’de biten 38  delegenin katıldığı Sivas kongresinde  manda konusunda uzun tartışmalar oldu ise de üçüncü görüş bağımsız bir Türkiye’nin ancak ulusal bir mücadele ile kazanılacağı görüşü ağırlık kazandı. Parasız, silâhsız ve ordusuz bir kurtulus savaşının kazanılabileceğine Mustafa Kemal ve bir avuç arkadası dışında inanan olmamıştı. Söz konusu iki kongrede de Mustafa Kemal’in başkanlığına karşı olanlar da bulunuyordu. Sivas kongresinin sonuçlarından biri Batı ve Doğu Anadolu’daki bağımsız direniş haraketlerinin bir çatı altında toplanması olmuştur. Ve Heyeti Temsiliye hükümet yetkilerini kullanmaya başlamıştır. Doğu’da bu kongreler olurken Batı’da da 48 delege ile Birinci Balıkesir Kongresi (26 -30 Temmuz 1919), Nazilli Kongresi (7-9 Ağustos), Alaşehir Kongresi (16-25 Ağustos) gerçekleşmişti.

    Sivas’da 3.5 ay kaldıktan sonra, milli hareketin merkezi olarak seçtiği Ankara’ya gitmek üzere 18 Aralık’ta Sivas’tan ayrılan, Heyeti Temsiliye üyeleri Mustafa Kemal ve üç arkadaşı, Rauf, Mazhar Müfit ve Hakkı Behiç’in dokuz gün süren yolculuklarının masraflarını karşılayacak kadar bile paraları yoktu. Kaldıkları yerlerde bahşiş vermekte bile sıkıntı çektiler. Ancak, Ankara’da Ankara müftüsü Rifat Börekçi’nin, istenmeden getirdiği 1000 lira kendilerini rahatlattı.

    1.Kasım 1919’da Türk Ordusu’nun mevcudu şöyledir; Subay 4648, er 48707 (muamele memuru ve astsubaylar dahil), Hayvan 21526, piyade tüfegi 58110, Ağır makineli tüfek 313, top 345, araba 3088, binek otosu 62, kamyon 300. Batı Anadolu’yu işgal eden Yunan tümenleri asker bakımından 2 – 3 misli daha fazla kuvvete sahip ve silah ve teçhizat bakımından fevkalâde üstün durumda idiler. Sadece İstanbul ve civarında 32.000 İngiliz askeri, 38.100 Fransız askeri  200 İtalyan askeri ve 1300 Yunan askeri bulunuyordu . 

    Ayrıca ülkenin bir çok yeri tam teçhizatlı işgalci güçlerin denetiminde idi. Mustafa Kemal Paşa Birinci Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş hazırlıklarıyla uğraşırken,  aynı zamanda yalnız dedikoduları artan Yunanlıların İzmir’i ilhak etmelerine karşı değil bütün ülkeyi kapsayacak tam bir savunma planı da hazırlıyordu..

    Bu arada 1920 yılı Ocak ayının 12’ sinde Osmanlı Meclisi İstanbul Fındıklı’daki binasında açıldı. Meclisin toplanmasından önce Mustafa Kemal’in Ankara’da hazırladığı Misak-ı Milli’yi 28.Ocak’daki oturumunda kabul etti. 16 Mart’da, zaten işgal altında bulunan İstanbul sert bir şekilde İngilizler tarafından tekrar işgal edildi. İşgal nedenleri arasında Harbiye Nezareti’nin General Milne’nin verdiği emirleri uygulamaması, Anadolu’da Kuvvayı Milliye’nin gelişmesi, Meclis’in yeniden toplanması, Misakı Milli’nin ilânı da bulunuyordu. İngilizler, aniden Şehzadebaşı karakolunu bastılar uykuda iken5 askeri şehit ettiler ve 10 tanesini yaraladılar.  Harbiye ve Bahriye Nezaretlerini ve PTT Genel Müdürlüğünü kontrolları altına aldılar. Birçok kimseyi tevkif ettiler. Osmanlı Meclisi son toplantısını 18 Mart’da yaptı ve protesto olarak kendini feshetti. 

    Bütün geyretlere rağmen ancak 120 kişi ile Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan TBMM’de, Milli Mücadeleye katılan Harbiye Nazırı Fevzi (Çakmak) Paşa, 27 Nisan günündeki beşinci oturumda şöyle diyordu; “ ..o sırada İngilizler Harbiye Nezaretini işgal ederek benim nezaret odasına kadar süngülü neferlerini soktular ve lazım gelen emirleri vermekliğimi tebliğ ettiler. Zaten evvelce emirler verildiği için ben kendilerini kemali sükünetle karşılıyordum. Ancak göğsüne düşman süngüleri dayanmış bir Harbiye Nazırı , İstanbul’un artık hür ve makamı hilâfet olmak meziyetini kaybettiğini görmüş bir Harbiye Nazırı sıfatıyla pek meyus bulunuyordum… Nezaret makamında bulunmuş bir takım zevatı ellerine kelepçe vurarak , yalınayak başkabak  yük otomobillerine atarak hakaretle şuradan buradan toplattıklarını haber aldım …..”(a.g.e 593).

    Mustafa Kemal Doğu Cephesindeki gelişmeler lehde olunca ve o cephe sükünete kavuşunca ağırlığını Güney Cephesine ve özellikle Batı Cephesi’ne verdi. O kesin bir zafer kazanılacağına ve bağımsız bir Türkiye’nin kurulabileceğine inanmıştı.7 Ağustos 1919’da çalışmalarını sona erdiren Erzurum Kongresi’nin bitimi gecesinde İbrahim Süreyya Bey ve Mazhar Müfit Bey’le yaptığı ve gizli kalmasını istediği görüşmede, Mazhar Müfit Bey’e önce tarih yazdırdıktan sonra şunları not etmesini söylemiştir; “Zaferden sonra şekli hükümet Cuhuriyet olacaktır. Bunu size daha önce de bir sualiniz sebebiyle söylemiştim. Bu bir. İki; Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç; Tesettür kalkacaktır. Dört; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir. Beş; Latin hurufu kabul edilecektir.” 4. maddeyi yazdıktan sonra Mazhar Müfit duraklar. Neden durakladın sorusuna “Darılma paşam ama sizin de hayalperest taraflarınız var” der. Mustafa Kemal’in yanıtı “Bunu zaman tayin eder. Sen yaz.” olur. (a.g.e 388).

    16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali ve 23 Nisan’da TBMM’nin açılışına kadar geçen sürede milli mücadele tehlikeli günler de geçirmiştir. Anzavur isyanı, Birinci Düzce ayaklanması bunlar arasındadır fakat en önemilisi kumandanlar arasındaki bölünmelerdir. Bu tehlikeli günler savuşturulurken ve milli ordu kurulmaya çalışılırken 22 Haziran 1920’de Yunanlılar bütün Batı cephesinde taarruza geçtiler. Bu taarruz 15-17 Mayıs’ta İngiltere’de Hyde kasabasında Fransız Mareşal Foyş, İngiliz Genel Kurmay Başkanı Wilson ve Yunan Başbakanı Venizelos arasında yapılan görüşmede kararlaştırıldı. Amacı Kuvvayı Milliye’yi dağıtmaktı. 11 mayıs’ta San Remo’daki barış görüşmelerinde Osmanlı delegasyonu başkanı Tevfik Paşa, öne sürülen şartları “bağımsız bir devlet anlamı ile bağdaşmıyor, bunu imzalayamam” diyerek reddetmiş ve İstanbul’a geri dönmüştü. Taarruz kararı şartların zorla kabul ettirilmesi için de bir araçtı. Bu hareket sonucunda daha yeni kurulmaya başlayan Türk cephelerinde çöküntü yaşandı ve Bursa işgal edildi. Balıkesir, Bandırma ve Bursa bölgesini işgal eden Yunan Kuvvetleri 1175 subay 35300 er 1004 kılıç ve 92 topa sahipti. Türk Kuvvetleri ise çoğu milis 5000 kişi idi. Bu çöküntü Kuvvayı Milliye’cilerin moralini bozarken Damat Ferit Paşa ve padişah taraftarlarını sevindirmişti. Hürriyet ve İtilâf’çılar ve işgâl taraftarları sinmiş hallerinden sıyrılıp Milli Mücadele aleyhine büyük bir propagandaya giriştiler. Ve 22 Temmuz’da Sevr antlaşması imzalandı. Bu arada Konya, Denizli olayları cerayan etti ve Kuvvayı Milliye’nin ve efelerin tasfiyesi gündeme geldi. Milli ordunun geliştirilmesi hızlandı.

    Milli kuvvetleri dağıtmadan Yunanlıların Batı Anadolu’ya yerleşmeleri mümkün görülmediğinden 22 Haziran’da başlatılan bir buçuk ay süren Yunan taarruzu İnönü muharebelerinin nedenini teşkil eder. Zamanını Yunanlıların seçtiği fakat yerini Türklerin saptadığı 9-10 Ocak 1921’deki Birinci İnönü ve 31 Mart’daki İkinci İnönü Muharebeleri başarı ile sonuclandığında, Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal, Garp Cephesi Kumandanı ve Erkan-ı Harbiyeyi Umumiye Reisi İsmet Paşa’ya ünlü telgrafını gönderir “… Siz orada yalnız düşmanı değil milletin makus talihini de yendiniz.”. Bunu Erkan-ı Harbiye Reis Vekili Fevzi Pasa’nın telgrafı takip eder.  “yedi günden beri pek kanlı devam eden İkinci İnönü Meydan Muharebesi’ndeki azimkâr kumandanız altındaki Kahraman Garp Ordumuzun kazandığı kat’i muzafferiyetten dolayı milletimizin en büyük şükranına tercüman olarak sizi ve şanlı askerlerimizi tebrik eder ve yüksek alınlarınzdan öperim”. Birincı İnönü’nün anlamı 15. Mayıs 1919 ‘dan beri ilk kez Yunan işgal ve taarruzunun durdurulmasıdır. İkincisi ise düşmanın ilk büyük yenilgiyi tatması ve Ankara’nın ve Mustafa Kemal’in uluslararası bir önem taşımaya başlamasıdır. İkinci İnönü’deki Türk kaybı 3119 Yunan kaybı 3937’dir. İsmet Paşa karşısındaki Yunan Ordusu komutanı Papulas’ın Yunan Genel Kurmayı’na verdiği rapor şöyledir; “…..Son askeri hareketler sonunda düşman ordusunun iki yıl içınde yapamadığı gelişmeyi son iki ay içinde elde etmiş olduğuna inanıyorum. Düşman ordusu pek mükemmel bir şekilde kurulmuş ve silahlandırilmıştır. Subayları erlere nispetle fazla ve boldur. Disiplini mükemmeldir.   “(a.g.e. 1073) 

    Yunanlılar 1921 yazında tasarladıkları yeni taaruzun hazırlığına başladılar. 10 Temmuz’da Bursa ve Uşak bölgelerinde taarruzu geçtiler. Çok şiddetli muharebelerin sonucunda Türk Batı Cephesi Kuvvetleri 25 Temmuz akşamına kadar Sakarya gerisine çekildiler. Cephe karargâhı 24 Temmuz’da Polatlı’ya nakledildi. Yunan kabinesi askeri müşaviri General Stratigos basın mensuplarına “Kemalist ordusunun akibeti belli oldu. Geriye kalan enkazın tamamen dağılması çok sürmeyecektir.” diyordu. Ankara ve Meclis karışmıştı. Meclis’in Kayseriye taşınması öneriliyordu.  Bir çok kişi Ankara’yı terkediyordu. Pusuda bekleyenler yine olumsuz propagandalarına başladılar.  Fakat aksi oldu Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandanlığında Türk ordusu 23 Ağustos 13 Eylül arasında, 22 gün 22 gece süren   Sakarya Meydan Muharebesini kazandı. Yunan ordusunun 122164 kişi idi bunun 4364’ü subaydı. Türk ordusunun asker mevcudu daha azdı fakat subay miktarı fazlaydı. Türk Kuvvetlerinde 46228 tüfek, 515 makinalı ve 167 top vardı. Yunan kuvvetlerinde ise, 85000 tüfek, 876 makinalı ve 248 top vardı. Savaş sonunda Türk tarafı subay ve er 3282 şehit ve 13618 yaralı verdi. Şehit subay miktarı 345 yaralı miktarı 1217 idi. Yunan tarafının subay ve er ölü kaybı 15000 ve yaralı miktarı 25000 idi. Kendisine Meclis tarafından Mareşallık rütbesi verilen Mustafa Kemal şöyle diyordu “Ordumuz vatanımız içinde bir tek düşman askeri bırakmayıncaya kadar takip, tazyik ve taarruzuna devam edecektir”. Nitekim bir yıl sonra, 26 Ağustos 1922’ de Büyük Taarruz başladı. Türk Ordusunun mevcudu 186900 Yunan ordusunun mevcudu 195000 idi, Türk Ordusunda 98596 tüfek, 839 ağır makineli 2025 hafif makineli 323 top ve 5286 kılıç vardı. Yunanlılarda ise 130000 tüfek 1002 ağır makineli 3152 hafif makineli ve 344 top ve 3000 kılıç bulunuyordu. 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nde Süvari Kolordusu ve diğer birlikler tarafından geri çekilme yolu kapatılan düşman kuvvetleri (5 tümen 40-50 bin kişi) kısmen esir kısmen imha edildi.  Kurtuluş Savaşı sırasında bütün muharebelerde ve hastalıklardan toplam 980 subay ve 36239 er kayıp verildi. Türk süvarileri 9 Eylül’de İzmir’e girdi. Son Yunan askerleri de 17 Eylül’de Bandırma’dan gemiyle kaçtı.

    11 Ekim’de 1922’de Mudanya mütarekesi imzalandı. 30 Ekim’de Osmanlı Imaparatorluğunun çöktüğu veTBMM hükümetinin kurulduğu ilân edildi. 1 Kasım’da saltanat kaldırıldı. 17 Kasım’da Sultan Vahdettin İstanbul’dan kaçtı. 18 Kasım’da Abdülmecit Efendi halife seçildi. 20 Kasım’da Lozan Konferansı başladı. 24 Temmuz 1923’de Lozan Barış Anlaşması imzalandı. 29 Ekim 1923 ‘de Cumhuriyet ilân edildi.

    Cumhuriyetin temelinde emperyalizme karşı bir Kurtuluş Savaşı ve kötü yönetime karşı bir Anadolu İhtilâli yatar. Cumhuriyet’le beraber gelen Atatürk Devrimleri ülkemize çağdaşlığın kapısını açmış, kendi başımıza bağımsız yeni, modern bir devlet kurabileceğimizi bize göstermiştir. Bu mücadelenin kaynağı daima Anadolu halkı olmuştur. Türk Kurtuluş Savaşı kendi başımıza ne kadar büyük işler başarabileceğimizin kanıtıdır. Onun için bu gün de sorunlarımıza çözümü başka ülkelerde değil kendimizde aramak zorundayız. Mustafa Kemal’in meş’alesini sömürgeciliğe ve emperyalizme bayrak açmış, Atatürk’ün heykelinin dikildiği Havana’daki Fidel Castro’lar ve göğsündan Mustafa Kemal’in Nutku çıkan Che Guavera’ların taşıdığı gibi bizim de büyük bir içtenlikle taşımak zorunluluğumuz bulunmaktadır.

    GÜRAN  TATLIOĞLU

  • ATATÜRK VE CUMHURİYET

    ATATÜRK VE CUMHURİYET

                  Atatürk’ün her gününün, her saatinin ayrı bir önemi ve değeri vardır.
                  Türkiye Cumhuriyeti’nin, uluslararası alanda bağımsızlığını kabul eden Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’de imzalandı.
                  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 13 Ekim 1923’de yapılan toplantısında Ankara yeni Türk Devleti’nin Merkezi yani Başkent olarak kabul edildi.
                  Mustafa kemal, 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’daki mütevazi konutunda; İsmet Paşa, Kazım Özalp Paşa, milletvekilleri Fethi Bey, Fuat Bey, Ruşen Eşref Bey’e “Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.” Diyerek ortak görüş ve karar aldılar.
                  Gecenin ilerleyen saatlerinde, diğer konuklar gittikten sonra Mustafa Kemal ve İsmet Bey, bu konudaki madde ve değişiklikler üzerinde konuşarak; Teşkilatı Esasiye Kanunu (Anayasa) üzerinde yapılacak ek ve değişiklikleri belirlediler.
                  Ertesi gün, 29 Ekim 1923 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde yapılan toplantıda görüşülen kanun teklifi “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri arasında, coşkulu alkışlarla kabul edildi.
                  Cumhuriyet’in ilan edildiği, telgraflarla yurdun dört bir yanına bildirildi. Halk; 101 pare top atışı şenliğinde, coşku ile Cumhuriyetin ilanını kutlamaya başladı.
                  Daha sonra çıkarılan bir kanun ile Cumhuriyet Bayramı ilk kez 1925 yılında Milli Bayram olarak kutlandı.
                  Cumhuriyet’in 10.yıl kutlamaları 29 Ekim 1933 günü Ankara Hipodromu’nda yapılırken, Atatürk 10. Yıl Nutku’nu okudu. Bu Nutku, Atatürk; tarihe geçen “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” sözleri ile sonlandırmış ve özet olarak şunları söylemiştir:
                  “..Bugün Cumhuriyet’imizin Onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu Olsun… Az zamanda çok ve büyük işler yaptık.. Fakat bu yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir… Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır… Türk Milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
                  Ne Mutlu Türküm Diyene.”

                  Atatürk; 1930 yılında yazdığı “Medeni Bilgiler” kitabında da “TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ KURAN TÜRKİYE HALKINA ‘TÜRK MİLLETİ’ DENİR” diyerek son noktayı koymuştur.
                  Biz de hep birlikte ve yüksek sesle tekrarlayalım:
                  “En büyük bayram bu bayram; Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun.
                  Ne Mutlu Türküm Diyene.”

  • Devletin Gölgesinde “Çekilme Tiyatrosu”: “Ayakkabı Numarasını Bilen” Güvenlik Aklının Çöküşü

    Devletin Gölgesinde “Çekilme Tiyatrosu”: “Ayakkabı Numarasını Bilen” Güvenlik Aklının Çöküşü

    Türkiye’nin modern güvenlik anlatısında uzun yıllardır tekrarlanan bir iddia vardır:

    “Biz onların ( PKK kaların) ayakkabı numarasına kadar biliyoruz.”

    Bu ifade, devleti her şeyi bilen bir kudret olarak gösterme çabasıdır. Ancak bugün aynı aktörler, örgütün hareketlerini “liderin emriyle” öğrenmek zorunda olduklarını açıklıyor.
    Soru açıktır: Eskiden her detayı bildiğini iddia eden güvenlik aygıtı, şimdi mağaraların ve sığınakların yerini örgütten öğreniyorsa, gücün ve bilginin sahici olduğu ne kadar inandırıcıdır?

    Bilgi ve Gösteri: Güvenlik Söyleminin Tiyatrolaştırılması

    Devlet artık bilgiyi sadece toplamakla kalmaz; onu seyirlik bir objeye dönüştürür. 2013’te başlayan çözüm sürecinde, TSK ve MİT’in operasyon açıklamaları sık sık “her adımı kontrol altındayız” mesajıyla servis edildi. Ancak sahadaki gelişmeler çoğunlukla medyanın erişemediği alanlarda gerçekleşti. Bu durum, bilgiyle değil, algıyla yönetilen bir güvenlik pratiğini ortaya koydu.

    Operasyonların duyuruluşu, lider mesajlarının zamanlaması, medyada servis edilen haberler, artık güvenlik pratiği değil, politik tiyatro haline geldi. Örneğin terör örgütü PKK’nın lideri Öcalan’ın 2013 mektupları sonrası terör örgütünün PKK’nın çekilme haberleri basına dramatik bir biçimde sunuldu; bu, operasyonun kendisinden çok, halkın algısını yönlendirmeye odaklıydı.

    Türkiye’de yıllardır tekrarlanan replikler şunlardır: “Devlet güçlüdür”, “kontrol bizdedir”, “her şey plan dahilindedir.” Oysa sahne arkasında çelişki büyüyor. MİT’in veya TSK’nin bildirdiği yerler ile sahada PKK’nın hareketleri çoğu zaman örtüşmüyor. Bu, bilgiye değil, algıya dayalı bir egemenlik pratiği ortaya koyuyor.

    Güç, sahadaki hakimiyetle değil, bilginin halk ve medya önünde nasıl sunulduğu ile ölçülür. Devletin her şeyi bildiğini iddia ettiği noktada, gerçek, sahne gerisinde başka bir oyuna dönüşüyor. 2015-2016 döneminde, PKK’nın şehir yapılanmalarıyla ilgili alınan bilgiler medyaya sınırlı yansırken, kamuoyuna operasyonların başarısı dramatize edilerek sunuldu.

    Ayakkabı Numarasından Mağaraya: Bilgi İddiasının Çöküşü

    Eskiden “ayakkabı numarasına kadar biliyorduk” diyen güvenlik aygıtı, bugün örgütün Türkiye’den kendi kararıyla çekildiğini açıklıyor. 2025’teki çekilme açıklamaları, bu farkı somut biçimde ortaya koyuyor. Mağara ve sığınakların yerini örgüt tarafından belirlenmiş rota üzerinden öğrenmek zorunda kalmak, yılların “her şeyi bilen güvenlik” miti ile çelişiyor.

    Bu durum, sistemin çelişkisini gözler önüne seriyor: Bilgi artık kontrol değil, politik mesaj üretme aracına dönüşmüş durumda. Örneğin Hakkâri ve Şırnak bölgesinde PKK’nın silahsızlanma süreci açıklamaları, devletin kendi operasyonel kontrolünden ziyade örgütün açıklamalarına dayandırıldı.

    Devlet, sahadaki üstünlüğünü sergilemek yerine, kamuoyuna göre hareket ediyor. “Çekilme başladı” açıklaması, sadece bir haber değil, politik mesaj niteliğinde. Halk, olayın gerçek boyutundan habersiz bırakılarak, devletin hâlâ kontrol sahibi olduğu yanılsamasına yönlendiriliyor.

    Sahadaki olaylar, medyaya servis edilen anlatıyla örtüşmüyor. Örneğin 2025 çekilme sürecinde bazı bölgelerde PKK unsurları hala aktifken basına sadece çekilme görüntüleri verildi. Güç, artık bilgiyi toplamakta değil, bilgiyi ne zaman ve nasıl açıklayacağını seçmekte saklı.

    Teslimiyet ve Eşlik Etme: Kontrolün Yanılsaması

    Kamuoyunun sorduğu basit sorular vardır: Neden teslim olmuyorlar? Neden devlet sadece eşlik ediyor? 2025 sürecinde MİT’in bazı unsurlara eşlik ettiği haberleri, sahadaki operasyonel kontrolün artık sınırlı olduğunu gösteriyor.

    Teslim almak güç gösterisidir; eşlik etmek ise diplomatik estetiktir. Dağdan inen PKK gruplarına eskortluk, sahadaki operasyon gücünün değil, politik hesaplamaların göstergesidir. Aynı zamanda bu yöntem, uluslararası aktörlerin gözünde “kontrollü çözülme” imajı yaratır.

    Devletin sahici otoritesi, gösteri ile yer değiştiriyor. Örneğin 2013-2015 arası süreçte Şemdinli ve Lice gibi bölgelerde operasyon planları, halkın gözünden gizlenirken medyada sadece “kontrol sağlandı” mesajı yayımlandı. Bu, güvenlik değil, algı yönetimi pratiğidir.

    Güvenlik artık bir algı işidir: Operasyon haberleri halkı korkutur, çekilme haberleri sahte güvenlik hissi yaratır. Devlet, sahadaki üstünlüğünü değil, medyada ve kamuda kendi kontrol imajını yönetmektedir.

    Oyun Kavramının Siyasallaşması

    Türkiye siyasetinde artık “oyun var” demek zorunlu bir tespittir. Her açıklama, operasyon ve lider mesajı, sahnelenmiş bir dramaturgi ürünüdür. Örneğin 2015-2016 şehir yapılanmaları ve Medya üzerinden verilen operasyon raporları, sahadaki gerçekliği yansıtmayacak biçimde dramatize edildi.

    Çekilme ve silahsızlanma haberleri, sahadaki gerçekliği yansıtmak yerine, politik kontrol aracıdır. Terör örgütü PKK’nın “planlı çekilmesi” ve devletin “eşlik” açıklamaları, algının örgütlendiği bir sahnedir.

    Bu sahnede aktörler değişir ama sahne aynı kalır: Masa, harita, mikrofon ve devlet adına konuştuğunu sanan temsilciler. Bu, sahici otoritenin değil, temsil edilen imajın sahnesidir.

    Soru açıktır: Bu temsil gerçek mi, yoksa güç gösterisinin bir parçası mı? 2025 sürecinde medya üzerinden yapılan açıklamalar, sahadaki gerçeklik ile örtüşmeyen performatif bir politik gösteriye işaret ediyor.

    Algı Yönetimi Olarak Güvenlik Politikası

    Güvenlik artık fiziksel değil, psikolojik bir egemenlik aracıdır. 2013-2025 süreçlerinde TSK ve MİT’in operasyon açıklamaları, halkı doğrudan bilgilendirmekten çok, algı yaratma amaçlı oldu. Örneğin, Lice ve Cizre’de operasyonlar sırasında yapılan basın açıklamalarında, sahadaki gerçek hareketlilik değil, “kontrol sağlandı” mesajı öne çıkarıldı.

    Devlet tehdidi yok etmekten çok, tehdit anlatısını yönetmekle ilgilenir. Çekilme ve silahsızlanma haberleri, halkı güvenlik ve barış arasındaki yanılsamada tutmaya hizmet eder. Örneğin PKK’nın dağlardan çekilme sürecinde basına servis edilen görüntüler, örgütün tam sahadaki hareketlerini yansıtmayacak biçimde seçildi.

    Bir gün “son kale düşmedi” denir, ertesi gün “barış kapısı aralandı” haberi çıkarılır. Bu dalgalanma, sadece operasyon bilgisi değil, duygu yönetimi ve toplumsal algı stratejisidir. Medya ve devlet açıklamaları bu şekilde birleşerek halkın güvenlik algısını şekillendirir.

    Halk, gerçeği değil, politik hikâyeyi izler. Örneğin 2025 çekilme sürecinde bazı illerde hâlâ örgüt unsurları aktifken medyaya yalnızca “tam çekilme sağlandı” mesajı verildi. Bu durum, güvenlik söyleminin sahici değil, performatif bir kontrol aracına dönüştüğünü gösteriyor.

    Anayasa, Kimlik ve Korku Ekonomisi

    Türkiye’de anayasa ve kimlik tartışmaları, güvenlik söylemiyle iç içe yürütülüyor. PKK’nın “çekilme süreciyle” eş zamanlı olarak medyada “federasyon” ve “kimlik değişikliği” iddiaları dolaşıma girdi. Bu tartışmalar, halkın güvenlik algısını doğrudan etkiliyor; korku, siyasi bir araç haline geliyor.

    Kamuoyunda her “barış” mesajının ardından operasyon haberlerinin gelmesi, bir düzenin bilinçli şekilde kontrol edildiğini gösteriyor. Örneğin 2013-2016 arasında Kürt illerinde operasyon ve çekilme haberleri, halk üzerinde sürekli belirsizlik ve tedirginlik yarattı. Bu, korkunun bir ekonomi olarak kullanılmasıdır.

    Güvenlik söylemi, korkuyu besleyerek toplumsal kontrol üretir. Devletin açıklamaları, sahadaki gerçekliği yansıtmak yerine, toplumun algısını yönetmeye odaklanır. Örnek olarak, PKK’nın Şemdinli ve Yüksekova’daki küçük gruplarının aktif olduğu hâlde basına sadece “tam kontrol sağlandı” mesajı verilmesi gösterilebilir.

    Bu strateji, güvenlik söyleminin toplumsal manipülasyon boyutunu gözler önüne serer. Halk, tehdit yoksa bile tehdidin var olduğuna inandırılır; güvenlik söylemi, böylece sadece sahadaki operasyonları değil, toplumsal psikolojiyi de yönetir.

    Halkın Gözünde Çözülme

    Kamuoyu artık hangi bilginin gerçek olduğunu değil, hangi mesajın kendine uygun olduğunu izler. 2015-2025 süreçlerinde PKK çekilme haberleri ve TSK/MİT açıklamaları arasındaki çelişkiler, halkın algısının manipüle edildiğini gösteriyor.

    Devletin sahada değil, ekranda savaştığı bir çağdayız. Örneğin 2025 çekilme sürecinde bazı illerde PKK unsurları hâlâ hareketli iken medyada yalnızca “tam çekilme sağlandı” mesajı verildi. Bu, sahici otorite yerine temsili otoritenin öne çıktığını ortaya koyuyor.

    Ekrandaki her cümle, gerçeğin değil, imajın zaferidir. Devletin açıklamaları, halkın güvenliğini değil, devletin kontrol algısını korumayı amaçlar. Örneğin TSK’nın sosyal medya üzerinden paylaştığı operasyon görüntüleri, çoğunlukla sembolik sahnelerden ibarettir; gerçek sahadaki dinamikler gizli tutulur.

    Güvenlik söylemi, sahici güven yerine sahte huzur üretir. Bu üretim, halkı yalnızca gözlemci hâline getirir ve gerçek kontrol ile sahne performansı arasındaki farkı fark ettirmez. Bu durum, devletin sahici yetkinliği ile algısal yetkinliği arasındaki uçurumu net biçimde gösterir.

    Sonuç: Tiyatro Bitmedi, Sadece Işıklar Azaldı

    Bugün yaşananlar bir çözülme değil, bir yeniden sahnelemedir. PKK’nın çekilme süreci ve silahsızlanma gösterileri, sahadaki gerçekliği değil, politik kontrolü gösterir. Örneğin 2025’te medya üzerinden yapılan çekilme açıklamaları, halkın güvenlik algısını şekillendirmek için seçilmiş sahnelerle sınırlıydı.

    “Çekilme” gerçekte sahne değişikliğidir; “silahsızlanma” bir replik değişimidir; “barış” ise halkı oyuna inandırma girişimidir. Devletin ayakkabı numarası metaforu artık ironiktir; çünkü sahada bilinen ile ekranda sunulan gerçek, birbirini tutmamaktadır.

    Güç, artık şeffaflıkta değil, göstermede ölçülür. Örneğin TSK’nın açıklamalarının çoğu sembolik sahnelerden oluşurken, gerçek operasyonel başarı ve riskler halktan saklanır. Tiyatro bitmez; seyirci alkışladıkça oyun sürer.

    Sonuç olarak, güvenlik söylemi ve politik performans arasındaki çelişki, devletin sahici gücünü zayıflatır ve halkın gerçek güvenlik algısını bozar. Sahne arkasında dönenler değişse de, güç gösterisi sürekli devam eder.

  • “Kutsal Zulüm: Tanrı, Tespih ve Tahakküm Üzerine Bir Taşlama”

    “Kutsal Zulüm: Tanrı, Tespih ve Tahakküm Üzerine Bir Taşlama”

    Dindar Zalimler Çağı

    Tarih kitaplarını karıştırdığında, insanın aklına hep aynı sahne gelir:
    Bir kral tahtında oturur, tacı altından, kalbi kurşundan…
    Yanında bir din adamı, elinde kutsal kitap;
    “Tanrı seni seçti” der.

    Zalim gülümser, dua eder, sonra da halktan yeni vergi toplar.
    Ve o halk, kırılmış, aç, ezilmiş, ellerini göğe kaldırır:
    “Allah’ım sabır ver.”

    İşte bu paradoks, insanlık tarihinin en eski dini ritüelidir:
    Güç sahipleri dua ederek hükmeder, ezilenler dua ederek dayanır.

    Tanrısal PR: Günahın Sponsoru Olarak Hayırseverlik

    Zalimler neden ibadethane yaptırır, neden her ezanı duyar duymaz ellerini açar, neden bağış kutularını altınla doldurur?
    Çünkü bu, tarihin en eski itibar temizleme kampanyasıdır.

    Günahın bedelini ödemek yerine, üstünü bağışla kapatmak, bu işin en etkili halkla ilişkiler stratejisidir.
    Birini aç bırakırsın, sonra onun adına cami yaptırırsın.
    Bir halkı sömürürsün, sonra o halk için “hayır vakfı” kurarsın.
    Ve böylece, tarih seni zalim değil, “hayırsever” olarak yazar.

    Bu yüzden çoğu zalim, günah işlemeyi değil, günahı yönetmeyi öğrenir.
    Tıpkı büyük şirketlerin çevreyi kirletip sonra “yeşil enerji konferansı” düzenlemesi gibi,
    zalimler de toplumun vicdanını “dini sponsorluklarla” temizler.

    Kader: Fakirin Sakinleştiricisi, Zenginin Sigortası

    “Bu dünya bir sınav yeri,” derler.
    Ne tuhaftır ki sınav hep yoksula çıkar, ama ödül hep zengine gider.

    Kader inancı, tarihin en ustaca toplumsal icatlarından biridir.
    Köle efendisine sormaz: “Neden ben?”
    Çünkü “takdir-i ilahi” vardır.
    Fakir, kendi yoksulluğunu “imtihan” olarak görür;
    Zengin, zenginliğini “nimet” olarak.
    Böylece düzen, Tanrı’nın adıyla mühürlenir —
    ve kimse imzayı atanın saray mı, yoksa gökyüzü mü olduğunu sormaz.

    Kader, insanın isyanını donduran kozmik bir sakinleştiricidir.
    Zenginler huzurlu uyusun diye, fakirlere sonsuzluk vaadi sunar.
    Bir ekmek vermez, ama “cennet” sözü verir.
    Bu, dünyanın en ucuz takas sözleşmesidir.

    Dindar Zalimlerin Psikolojisi: Tanrı’yı Ortak Etmek

    Zalim neden dua eder?
    Çünkü dua, suçun ağırlığını hafifleten bir “kozmik işbirliği” hissi yaratır.
    Bir cellat, “Tanrı benimle” diyorsa, artık cinayet değildir; “ilahi görev”dir.
    Bir diktatör, “Milletin bekası için yaptım” diyorsa, zulüm değil, “kutsal sorumluluk” olur.

    Böylece Tanrı, insanın en güçlü bahanesi haline gelir.
    Bir zalim, Tanrı’yı değil, Tanrı fikrini yönetir.
    Ve insan, Tanrı’yı zalimden değil, zalimden öğrenir.
    İşte o yüzden çoğu insan, Tanrı’dan değil, Tanrı’nın “temsilcilerinden” korkar.

    Ezilenlerin İmanı: Teslimiyet mi, Direnç mi?

    Ama işin ironik tarafı şu:
    Ezilen insanlar da inançsız değildir, tam tersine, inançla ayakta kalırlar.
    Kaderi kabul etmek, bazen isyan edememenin değil, varlığını sürdürebilmenin tek yoludur.

    Bir köylü, tarlası kuruduğunda “Tanrı istedi” der,
    çünkü “iktidar istedi” derse kafası kopar.
    Bir işçi, çocuğu açken dua eder,
    çünkü protesto ederse işini kaybeder.
    Kader, bu anlamda, psikolojik bir zırh haline gelir.

    İnanç, bazen boyun eğmenin değil, hayatta kalmanın dili olur.
    Ama işte sorun tam burada başlar:
    Bir gün bu inanç, direnç olmaktan çıkar, alışkanlık haline gelir.
    İnsan, acıya değil, acının anlamına tutunur.
    Ve o anlam, zamanla zincire dönüşür.

    “Tapmak” Yerine “Sorgulamak”: Yeni Bir İnanç Biçimi

    Peki bu kısır döngüye karşı ne yapılmalı?
    Cevap basit ama zor:
    İnançsızlık değil, bilinç.

    Tapmak yerine sormak.
    Korkmak yerine anlamak.
    Boyun eğmek yerine omuz vermek.

    Yeni çağın “tapınması”, bilginin, adaletin, merhametin önünde olmalı.
    Çünkü gerçek kutsallık, göğe değil, insanın vicdanına aittir.
    Camiler, kiliseler, sinagoglar değil ,
    insan kalbi yeni mabet olmalı.

    Kurtuluş, Tanrı’yı reddetmekte değil,
    Tanrı’yı zalimlerin elinden geri almakta.

    Sonuç: Tanrı’nın Cebinde Altın Kart

    Tarihin ironisi şu:
    Tanrı’nın adı her dönemde kullanılmıştır, kimi savaşta, kimi barışta, kimi bankada.
    Ve çoğu zaman Tanrı, güçlülerin cebinde “altın üyelik kartı” olarak dolaşmıştır.

    Ama belki de Tanrı, bu gösterinin dışında bir yerde, sessizce bekliyordur.
    Zalimlerin yaptırdığı devasa tapınaklarda değil,
    fakir bir annenin çocuğuna uzattığı son lokmada saklıdır.

    Gerçek inanç, dua edenin değil, acı çekenin sessizliğinde gizlidir.
    Ve belki de Tanrı, hiçbir tapınağa değil,
    vicdanın içindeki küçük, dürüst sese bakıyordur.

    Epilog: Yeni Bir Din Manifestosu

    Belki de çağımızın yeni dini şöyle olmalı:

    “İyilik yap, sorgula, paylaş, korkma.”

    Hiçbir peygamber, hiçbir kral, hiçbir sermaye sahibi bu kadar sade bir emir veremez.
    Ama insan kendi aklını Tanrılaştırabilirse,
    zalimlerin duası değil, adaletin sesi yükselecektir.

  • “Tanrısal Bürokrasi: Sonsuzluk Dairesinde Evrak Aramak Üzerine Bir Parodi”

    “Tanrısal Bürokrasi: Sonsuzluk Dairesinde Evrak Aramak Üzerine Bir Parodi”

    Göğe Dilekçe Vermek

    İnsan, doğduğu günden beri yukarıya bakar.
    Bir şey ister: yardım, anlam, adalet, bazen de sadece bir “neden?”.
    Ama gökyüzü sessizdir.
    İşte o sessizliği doldurmak için, insan Tanrı’yı icat eder;
    ve hemen ardından, Tanrı’ya ulaşmayı zorlaştıran bir bürokrasi kurar.

    Gökyüzü, bir tür kozmik devlet dairesine dönüşür:
    Tanrı başkandır, melekler sekreter, peygamberler postacıdır.
    İbadet yerleri dilekçe ofisidir, dualar da resmi başvuru formları.
    Cennet onaylı vatandaşlık, cehennem ise başvurusu reddedilenlerin sürgün kampıdır.

    Ama şu soru hep ortada durur:
    Neden Tanrı’ya ulaşmak bu kadar zor?
    Neden bir dua, melekten meleğe, katmandan katmana dolaşır da doğrudan cevaba ulaşmaz?

    Evrensel Hiyerarşi: Göksel Kamu Yönetimi

    Tanrı’nın mutlak gücü varsa, aracılara neden ihtiyaç duyar?
    Bir mesajı iletmek için peygamber, korumak için melek, açıklamak için din adamı, yaymak için tarikat, finanse etmek için vakıf…
    Evren bir tür ilahî şirket gibidir. Herkes bir görevde, ama kimse doğrudan genel müdürü göremez.

    Bu hiyerarşi, insan aklının bir yansımasıdır.
    Çünkü insan düzen ister; Tanrı’yı da düzenli bir kurum gibi kurgular.
    Bir Tanrı değil, bir sistem yaratır.
    Ama sistem büyüdükçe, Tanrı uzaklaşır;
    artık dualar dosyalanır, sevaplar puanlanır, günahlar kayda geçer.

    Ve işin trajikomik yanı şu:
    Tanrı her şeyi biliyorsa, bu kayıt sistemine neden gerek vardır?
    Belki de bu dosyaları Tanrı değil, insanlar tutuyordur.
    Çünkü Tanrı’nın hafızası sonsuz, ama insanların iktidar hafızası çok zayıftır,
    her şeyi yazıya dökmeden güvenemezler.

    Cennet, Cehennem ve İlahi Korku Ekonomisi

    Bir düşün: bir Tanrı seni yaratıyor, seni sınavdan geçiriyor, seni cezalandırıyor veya ödüllendiriyor.
    Sınavın sorularını o hazırlıyor, cevaplarını o biliyor, ama başarısız olursan suç yine sende.

    Bu, evrenin en büyük tek taraflı sözleşmesidir.
    “Özgür iraden var,” der,
    ama senin hangi kararı vereceğini zaten önceden yazmıştır.
    Sonra da seni o karar üzerinden yargılar.

    Cennet ve cehennem bu sözleşmenin bonus ve ceza maddeleridir.
    Bir tür kozmik sadakat programı:
    Namaz kılanlara puan, günah işleyenlere kesinti.
    Kader, bu sistemin algoritmasıdır, önceden kodlanmıştır, ama kullanıcıya özgürlük hissi verir.

    Tanrı bu kadar mutlaksa, neden oyun oynar?
    Neden insanı sınar?
    Belki de insan değil, Tanrı kendi kudretini test ediyordur.
    Belki sınanan biz değiliz? Tanrı’nın kendi fikridir.

    Ulaşılmaz Tanrı: Kozmik VIP Odası

    Her dinde Tanrı, erişilmez bir figürdür.
    Ne kadar çok dua edilirse edilsin, doğrudan görüşme nadirdir.
    Mucize, tıpkı bir VIP randevusu gibidir — sadece çok özel kişilere verilir.

    Ama bu erişilmezlik, aynı zamanda Tanrı’yı sorgulanamaz kılar.
    İnsan, Tanrı’yı göremez, ölçemez, eleştiremez.
    Ve bu boşlukta, Tanrı adına konuşanlar çoğalır.
    Tanrı’yı sessizliğinden değil, temsilcilerinin gürültüsünden tanırız.

    Tanrı ulaşılmaz olduğu için, insan kendi gölgesini Tanrı sanır.
    Birileri o sessizliği kendi çıkarına seslendirir:
    “Tanrı böyle istiyor.”
    Ve halk boyun eğer, çünkü Tanrı’yla doğrudan konuşma hattı zaten meşguldür.

    Kader Yazılımı: Önceden Kodlanmış Yaşamlar

    Diyelim ki Tanrı kaderini yazdı.
    Yani sen daha doğmadan önce, her hatanı, her duanı, her pişmanlığını biliyor.
    Bu durumda ibadet neden var?
    Niye çabalayalım, niye korkalım, niye umut edelim?

    Belki de kader, Tanrı’nın değil, insanın açıklama ihtiyacıdır.
    Çünkü tesadüf acıtır, belirsizlik korkutur.
    Bir çocuk ölürse “Tanrı istedi” denir, çünkü “hiçbir neden yoktu” demek çok daha ağır gelir.
    Kader, anlamın pansumanıdır.

    Ama bazen bu pansuman yaranın kendisine dönüşür.
    İnsan acısını kabullenmek yerine kutsallaştırır,
    adaletsizliği sorgulamak yerine “imtihan” der.
    Ve Tanrı’nın adaletine sığınırken, dünyadaki adaletsizliği unutur.

    Tanrı mı İnsan mı Aldatıyor?

    Bütün bu sistem : melekler, peygamberler, tarikatlar, köprüler, cezalar …
    acaba Tanrı’nın planı mı, yoksa insanın korkusunun mimarisi mi?

    Belki Tanrı gerçekten vardır ama bizim anladığımız biçimde değildir.
    Belki de Tanrı yoktur, ama insanın anlam arayışı o kadar güçlüdür ki,
    kendi zihinsel boşluğunu Tanrı figürüyle doldurmuştur.

    Tanrı fikri, insan bilincinin en büyük icadıdır.
    Ama her icat gibi, bir noktadan sonra icatçısını yönetmeye başlar.
    Tanrı, insanı değil, insan Tanrı’yı yontar.
    Ve ortaya çıkan şey, hem yüce hem de komik bir aynadır:
    İnsan Tanrı’yı kendi suretinde yaratır,
    sonra o surete secde eder.

    Sonuç: Belki de Tanrı Bir Ofis Masasında Uyuyordur

    Bütün bu bürokrasi :dualar, ibadetler, melek raporları, tarikat hiyerarşileri …
    belki de sadece insanın kozmik düzen takıntısıdır.
    Belki Tanrı sessizdir, çünkü bu sistemi hiç kurmamıştır.
    Belki o sadece bir fikirdi;
    bizse o fikri, bin yıllık bir devlet kurumuna çevirdik.

    Ve belki de Tanrı, tüm bu kâğıt işlerinin arasında bir yerde,
    sonsuzluk masasının üstünde bir dosya arasında unutulmuştur.
    Belki o da yorulmuştur;
    çünkü insanlar onu hep ya cezalandırıcı ya ödüllendirici bir figüre indirgedi.

    Oysa belki Tanrı, hiçbir şey istemeyen bir sessizliktir sadece.
    Belki sınav yoktur.
    Belki cennet ve cehennem sadece insanın içindedir.
    Ve belki de Tanrı, en başından beri,
    “Benimle uğraşmayı bırak, kendini anla,” diyordur.

    Epilog: Tanrı’ya Dilekçe Değil, Soru Vermek

    İnsanlık belki de Tanrı’ya daha az dua etmeli, ama daha çok soru sormalı.
    Çünkü soru, inancın düşmanı değil, bilincin ışığıdır.
    Ve belki de gerçek ibadet, Tanrı’yı aramak değil,
    Tanrı fikrinin arkasındaki insanı anlamaktır.

    Belki Tanrı bir yanılsama değil;
    ama kesin olan şu:
    Onu anlamadan inananlar,
    bürokrasiye dua eden memurlar gibidir.

  • “Kaderin Kalemini Kim Tutuyor? Tanrısal Bürokrasi Üzerine Bir Deneme”

    “Kaderin Kalemini Kim Tutuyor? Tanrısal Bürokrasi Üzerine Bir Deneme”

    Tanrı’nın İletişim Sorunu

    Evrenin yaratıcı kudreti olduğu söylenen bir varlık düşünün: yıldızları avuç içiyle yoğuran, galaksileri nefesiyle üfleyen, zamanı bir kumaş gibi katlayıp seren bir güç…
    Ve sonra o güç, bir gün, bir çölün ortasında, bir insana fısıldıyor: “Benim adıma konuş.”

    İşte teolojinin en tuhaf paradokslarından biri burada başlıyor.
    Her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir varlık neden mesajını bir insana ilettirir?
    Neden “ilahi WhatsApp grubu” kurmak yerine, tarih boyunca yüzlerce elçiyle uğraşır?
    Acaba Tanrı’nın Wi-Fi’sinde mi problem vardır, yoksa bu işin içinde başka bir “protokol” mü gizlidir?

    İlahi Bürokrasi: Evrensel Bir Devlet Dairesi

    Düşünün ki evren bir devlet dairesi gibi çalışıyor.
    En tepedeki Tanrı – ki O, “Baş Yaratıcı ve Sonsuz Yetkili Genel Müdür” pozisyonundadır, insanlara doğrudan ulaşmak yerine, araya katmanlar koyar: melekler, peygamberler, kitaplar, müfessirler, imamlar, şeyhler, yorumcular…
    Bürokrasinin bu kadar katmanlı olması, bir devletin değil, adeta kozmik bir kamu kurumunun göstergesidir.

    Ve tabii, her kurumda olduğu gibi burada da bir “iletişim sorunu” vardır:
    Talimat yukarıdan gelir, aşağı inerken şekil değiştirir.
    Tanrı “merhametli olun” der, alt kademedeki “temsilciler” bunu bazen “itaat edin” olarak çevirir.
    Bir süre sonra ilahi mesaj, dosya kaybolmuş, mühür eksik, imza unutulmuş bir talimata dönüşür.

    Elçi mi, Editör mü, PR Uzmanı mı?

    Peygamber figürü, hem kutsal hem de derin bir insani paradoksu temsil eder.
    Bir yandan Tanrı’nın sözcüsüdür; diğer yandan, kendi toplumunun ürünü, kültürünün çocuğu, kendi çağının dilini konuşan bir insandır.

    Peki, Tanrı neden doğrudan konuşmaz da, hep bir elçi seçer?
    Bazı yorumcular der ki: “İnsan Tanrı’nın sesini kaldıramaz.”
    Fakat garip olan şu: bu ses, insanı zaten yaratmış olan bir gücün sesi değil midir?
    Yani, yazılımın kodunu yazan programcı, kendi kodunun işlemcisine zarar verebilir mi?

    Bu noktada bir ihtimal beliriyor:
    Belki de “elçi” kavramı, Tanrı’nın değil, insan zihninin ürünüdür, çünkü insan, otoriteyi bir yüz, bir figür, bir isim üzerinden anlamak ister.
    İnsan, “doğrudan hakikat” yerine, hikâye ister.
    Peygamber, o hikâyenin kahramanıdır; bir nevi “ilahi romanın başkarakteri”.

    Tanrısal İletişim Protokolleri: Vahiy 1.0’dan Vahiy 7.0’a

    Vahiy, insanlık tarihinin en uzun soluklu “iletişim projesidir.”
    Ama dikkat ederseniz, sürekli “güncellenmiştir”:
    Tabletler, parşömenler, rulo yazıtlar, ciltli kitaplar, PDF formatına yakın kutsal metinler…
    Her versiyon, bir öncekine “ek açıklama” ya da “düzeltme” niteliğindedir.

    Bu da şu soruyu doğurur:
    Eğer Tanrı mutlaksa, neden mesajı sürekli revize edilir?
    Yoksa bu mesajları “gönderen” değil, “yorumlayan” insan mıdır sürekli güncelleme yapan?

    Belki de Tanrı, tıpkı bir yazılım firması gibi, kullanıcı geri bildirimlerine göre “patch” çıkarmaktadır.
    Ama bu durumda peygamberler, birer “update bildirimi” olur.

    Kader, Kalem ve Kullanıcı Sözleşmesi

    Teolojinin en karmaşık alanı: kader.
    Her şey yazılmışsa, özgür irade nerededir?
    Her şey önceden belirliyse, neden insan sorumludur?
    Bu, Tanrı’nın “deterministik evren modeli” ile “ahlaki sorumluluk protokolü” arasındaki en eski çelişkidir.

    Bir başka deyişle:
    Biz ilahi bir yazılımın kullanıcıları mıyız, yoksa kendi hikâyemizin yazarları mı?
    Eğer Tanrı kalemi tutuyorsa, biz neden cezalandırılıyoruz?
    Ama eğer kalemi biz tutuyorsak, Tanrı’nın mutlaklığı neye yarıyor?

    Belki de kader, bir “Tanrısal Lisans Sözleşmesi” gibidir.
    Okumadan “Kabul ediyorum”a tıklarız.
    Sonra da hayatın hatalarını teknik destek hattına bildirmeye çalışırız:
    “Ya Rabbi, uygulama çöktü, dualar cevap vermiyor.”

    Peygamberler ve Güç Ekonomisi

    Tarih boyunca din, sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda bir güç ekonomisi olmuştur.
    Peygamberler genellikle devrimci olarak başlar; sonra onların mirası kurumlaşır, sistemleşir, dogmalaşır.
    Bir fikir, bir süre sonra “dini”, o din ise “kurumu”, o kurum ise “iktidarı” doğurur.

    Ve o iktidar, “Tanrı adına” konuşur.
    Artık Tanrı’nın sesi değil, Tanrı’nın markası önemlidir.
    Peygamberin mesajı bir noktadan sonra “ilahi startup” olmaktan çıkar, “dünyevi holding”e dönüşür.

    Sonuç: Belki de Tanrı Susuyordur

    Belki de Tanrı, insanın sürekli elçi arayışına sessizce gülüyordur.
    Belki o, zaten hep konuşuyordur, ama biz, “yetkili merciden onaylı” bir ses beklediğimiz için duymuyoruzdur.
    Belki Tanrı’nın elçilere ihtiyacı yoktur; bizim, elçisiz bir Tanrı’yı tahayyül edemeyen zihnimiz vardır.

    Çünkü aracısız bir Tanrı, aracısız bir düşünceyi gerektirir.
    Ve insan, kendi zihninin mutlak özgürlüğünden korkar.
    O yüzden Tanrı’yı, elçilerle, ritüellerle, yasalarla ve dualarla “dizginlenebilir” hale getirir.

    Belki de mesele şu kadar basittir:
    Tanrı’ya değil, Tanrı fikrine aracılar gerekir.
    Çünkü fikir, ne kadar yüce olursa olsun, insana ulaşmak için insanileşmek zorundadır.

    Epilog: Kozmik Çağrı Hattı

    Belki de Tanrı’nın numarası hiç değişmemiştir.
    Biz sadece hat çekmeyi unuttuk.
    Belki de O hep oradaydı , bizse “yetkili temsilci” beklerken, çağrıya hiç cevap vermedik.

  • Allah da Casusların Başı mı?

    Allah da Casusların Başı mı?

    Kader, İktidar ve Kozmik Gözetim Üzerine Bir İnceleme

    Kader Dosyası ve Kozmik Casus

    Bir sabah uyandınız ve fark ettiniz ki hayatınızın tüm hatları, kazançları, kayıpları ve en utanç verici gafları daha doğmadan önce bir yerde, büyük bir evrensele ait bir dosyada saklanmış. Üstelik dosyanın sahibi, adresi belli olmayan, devasa bir gözetleme yeteneğine sahip bir varlık: Allah.

    Peki, Allah da casus mu? Yoksa kaderi önceden yazarken kendisi de bir tür kozmik istihbarat ajanı mı? İnsanlık tarihine bakacak olursak, hepimizin kafasında bir soru işareti: “Doğmadan önce hayatımızı belirleyen bir güç varsa, neden dünyada zulüm, kumpas ve adaletsizlik hâlâ kol geziyor?”

    Büyük iktidarlar bunun cevabını ararken, bazıları Allah’ı adliye koridorlarında tutuklamak istercesine “kader dosyalarının eksikliği”nden yakınıyor. Türkiye’den BOP iktidarına, dünyadan diktatörlüklere kadar herkesin derdi aynı: “İnternet var, casusluk var, peki Allah neden kontrolümüze tabi değil?”

    İktidarların dosyaları her zaman hazırdır: kim kimi suçladı, kim hangi suçu işledi, hangi masumun başına hangi felaket geldi. Ama kaderin sahibi, evrensel ve görünmez olduğu için, ne suç duyurusu geçerli ne de mahkeme celbi işe yarar. Allah’ı tutuklayamazsınız; çünkü mahkeme celbi ile ulaşacağınız adres yoktur. Eğer olsa, belki de şu an göklerde bir yerde bir BOP yetkilisi ellerini ovuşturuyor, “Şimdi onu yakalayabiliriz” diye düşünüyordur.

    Ancak işin ironisi, bazıları kaderi sadece zalimlerin aracı sanıyor. Peki ya masumlar? Onlar için kader bir oyun mu, yoksa adaletin gecikmiş bildirisi mi? Bazen insan öyle bir duruma gelir ki, iki seçenek arasında kalır: ya kaderin yazdığı rolü oynamaya devam edeceksiniz, ya da başkasının yazdığı trajediye karşı koyacaksınız.

    İşte tam burada sorular başlar: Allah gerçekten tüm bunları gözetiyor mu, yoksa sadece izliyor ve müdahale etmiyor mu? Casus mu, yoksa tarafsız bir yargıç mı? Yoksa iki Allah mı var: biri zalimlerin kumpaslarını koruyan, öteki masumların yanında duran?

    Her şey bir satranç oyunu gibi ilerliyor: İktidarlar bir taşını oynuyor, masumlar diğer taşla savunma yapıyor, ve gökyüzünde oturan Allah, ya gülümsüyor ya da başını ağrıtıyor. İnsanlık tarihindeki en büyük soru işte burada: Bu oyunun sonunda kazanan kim olacak?

    Kozmik İstihbarat ve Gözetleme Ağı

    Gözlerinizi gökyüzüne çevirdiğinizde, orada bir istihbarat ağı olduğunu fark etmeyebilirsiniz. Ama işin aslı, insanlık tarihi boyunca en karmaşık ve en etkin istihbarat teşkilatı, hem görünür hem de görünmez bir şekilde faaliyet göstermiştir. Adı: Kozmik İstihbarat Teşkilatı. Kurucusu ve yöneticisi mi? İşte o, adresi yok, telefonu yok, dava açamazsınız, ama her şeyi biliyor: Allah.

    Peki, Allah neden bu kadar çok bilgiye sahip? Çünkü gözetleme onun işi. Dosyalar, kader, insanların seçimleri ve hataları… Hepsi kayda alınmış. Tıpkı günümüz iktidarlarının yaptığı gibi: kameralar, sosyal medya izleme yazılımları, “gizli tanık” raporları… Sadece fark şudur: BOP iktidarının elindeki veriler, hukuk sistemine tabi, öteki evrensel gözetici ise hukuku kendisi koyuyor.

    Düşünün: bir gün BOP yetkilisi “Allah’ı tutuklamamız gerekiyor” diye toplantı yapıyor. Herkes gülüyor ama işin içinde ciddi bir strateji var. Dosyalar inceleniyor, hangi insan ne zaman ne yapmış, hangi masum haksızlığa uğramış, hangi zalim ödüllendirilmiş… Her şey bir tablo halinde sunuluyor. Tek farkla: Allah, bu tabloların hepsini zaten 14 milyar yıl önceden görmüş.

    İktidarlar gökteki istihbarat yetkilisine “Hangi numara hangi odada?” diye soruyor. Gökyüzü ise sessiz. Çünkü kozmik casus, sadece izliyor. Gözleri her yerdedir; ama müdahale etmek mi? O çok nadir. Tıpkı bazı politik liderlerin, kendi vatandaşlarının zarar gördüğü olaylarda sessiz kalması gibi.

    İktidarın gözünde Allah, adeta rakip bir casus: hem her şeyi biliyor hem de kendi kurallarına göre hareket ediyor. Bu nedenle BOP iktidarı, kendi gözetleme yazılımlarını daha da geliştirmek zorunda kalıyor. “Eğer Allah her şeyi biliyorsa, biz daha iyi bileceğiz!” diyorlar. Ama ne yazık ki, insanlık tarihinde hiç kimse kaderi tamamen değiştiremedi; sadece kendi oyun tahtasında taşları oynayabildi.

    Ve burada ikinci büyük soru doğuyor: Kozmik istihbarat gerçekten tarafsız mı? Yoksa zalimlerin planlarını mı destekliyor? Ya da masumların savunma hakkını mı koruyor? İki olasılık var: Ya Allah, BOP’un ve benzer iktidarların operasyonlarını izliyor ve gerektiğinde müdahale ediyor, ya da tamamen tarafsız bir gözlemci gibi duruyor. Ancak tarih gösteriyor ki, zalimler her zaman avantajlı gibi görünüyor.

    İki Allah Teorisi

    Bir sabah uyandınız ve fark ettiniz ki, dünya tek bir Allah’a ait değil. İki Allah varmış! Biri, zalimlerin kumpaslarını gözeten, haksızlıkları onaylayan, iktidarların stratejik hamlelerini meşrulaştıran Allah. Öteki ise masumların yanında duran, adaletin gecikmiş savunucusu, yeryüzünün haksızlıklara karşı sessiz çığlığına cevap veren Allah.

    Bu teori kulağa saçma mı geliyor? Elbette! Günümüz iktidarlarının zulüm ve kumpas düzenini düşündüğünüzde, zalimlerin Allah’ı adeta bir lobici gibi çalışıyor: “Sen bu yasanın çıkmasını sağla, biz de gerekli işleri gözetiyoruz,” diyor. Ve tıpkı bir casus yazılım gibi, her hamle kaydediliyor.

    Masumların Allah’ı ise daha pasif bir rol oynuyor. Tıpkı çoğu zaman adalet sisteminde olduğu gibi, var ama görünmez. Onun müdahalesi nadir, ama etkisi büyük. Bir düşünün: haksızlığa uğrayan bir yurttaş, adaletsizlik karşısında sessiz kalıyor; belki de masumların Allah’ı bir köşede not alıyor, bir gün her şeyi açığa çıkaracak şekilde.

    Burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: İnsan, hangi Allah’a inanmalı? Zalimlerin mi, masumların mı? Yoksa ikisini de görmezden gelmeli mi? İnsan, ne yaparsa yapsın, iktidar her zaman onu bir şekilde kontrol etmeye devam eder. Kozmik istihbarat mı, yerel gözetim mi fark etmez; oyun hep aynı.

    Ve işin en acı kısmı: Zalimlerin Allah’ı ile masumların Allah’ı arasındaki savaş, yeryüzünde yaşayan insanların hayatlarını doğrudan etkiliyor. BOP iktidarı, zalimlerin Allah’ı ile işbirliği içinde, stratejilerini mükemmelleştiriyor. Masumlar ise çaresiz, belki bir umut ışığı bekliyor.

    İnsan, bazen bu iki Allah’ı birbirine karıştırır. “Bu olay zalimlerin Allah’ının işi mi, yoksa masumların Allah’ı mı müdahale etti?” sorusu kafalarda dönüp durur. Ve tam da bu kafa karışıklığı, iktidarın işini kolaylaştırır. İnsan, kaderin hangi ilahi göz tarafından izlendiğini bilmediği sürece, hareketlerini kontrol altında tutar.

    İnsan ve Son Sanık

    İnsan… Kozmik istihbaratın ve politik iktidarın gözetimi altında, iki Allah teorisinin tartışmalı gölgesinde, trajik bir figürdür. Bir bakarsınız, zalimlerin Allah’ı her hamlenizi not ediyor; bir bakarsınız masumların Allah’ı, her hatanızı affetmeyi bekliyor. Ve arada BOP’un izleme kameraları, sosyal medya gözetleme yazılımları ve her türlü resmi ve gayriresmî kontrol mekanizması… İnsan, hayatını adeta bir duruşmada savunuyor gibi hissediyor: Son sanık odasındasınız ve jürinin kim olduğu belli değil.

    İktidarların gözü her yerde. Her adımınızı kaydediyor, her sözünüzü not ediyor. Masum musunuz, yoksa zalimlerin oyununda bir taş mı? Fark etmez; sistem her zaman kazanan tarafta duruyor. İnsan, kendi kaderinin yazarı olamadığı gibi, BOP’un ve kozmosun oyununu da tam olarak anlayamıyor. İnsan, hem kendi hayatının hem de toplumsal kaderin figüranı haline gelmiş durumda.

    Kimi zaman insan, kendi hatalarının suçunu bile Allah’a yükler. “Eğer Allah olmasaydı, ben bu kadar mağdur olur muyumdu?” sorusu akla gelir. Oysa belki de Allah, BOP iktidarının strateji masasında oturup işlerini kolaylaştırıyordur. Kozmik gözetim, yerel gözetimle birleşince, insan yalnız ve savunmasız kalır.

    Ancak insanın kendi kaderini sorgulama yetisi, iktidarların ve zalimlerin planlarını alt edebilir. Masumların Allah’ı belki müdahale etmiyor, ama insanın iradesi bir şekilde devreye girebilir. İnsan, iki Allah’ın ve tüm izleme sistemlerinin gölgesinde, kendi hayatının küçük devrimini yapabilir.

    BOP iktidarı için durum ise tamamen farklıdır. İnsan bir taş, bir figüran, hatta bir veri yığınıdır. Sistem, kendi oyun tahtasında her hamleyi önceden planlamıştır. İnsan, hem gökyüzü hem de yer yüzü gözetimi altında, kaderin ve iktidarın esiri olur; ama bir yandan da kendi stratejilerini geliştirir.

    Sonuçta, insanın hikayesi trajik, ama paradokstur: İnsan, hem izlenen hem de izleyen bir varlıktır. Zalimlerin ve masumların Allah’ları, BOP’un ve diğer iktidarların stratejileri arasında sıkışmıştır; ama insan hâlâ seçim yapar, hâlâ hamlesini oynar.

    Belki de son söz şöyle olmalıdır: Kozmik istihbarat, politik iktidar ve iki Allah arasında sıkışmış insan, kendi kaderinin tek gerçek yazarıdır. Sadece unutmamalıdır ki, gökyüzü ve yer yüzü gözetimi altında yapılan hamleler, çoğu zaman en küçük bir gülümseme kadar önemsizdir, ama insanın iradesi ve direnci, en büyük kader oyunlarını bile alt edebilir.

  • Allah, Kader Yazan Bir Senaryo Yazarı mı?

    Allah, Kader Yazan Bir Senaryo Yazarı mı?

    Düşünün bir an için: Bir sahne var, dünya sahnesi. Işıklar yanıyor, perde açılıyor. Oyuncular belli: Erdoğan, Öcalan, Netanyahu, Trump, Biden, Colani, Obama, Clinton, Blair, Hitler, Mussolini, Bahçeli… Ve yanında adı konmamış milyonlarca gariban, ezilen, fakir ve masum…

    Soru basit ama rahatsız edici: Bu kadar farklı karakteri ve kaderi kim yazdı? Eğer senaryonun yazarı Allah ise, neden aynı sahnede hem soyguncular, zalimler, soykırımcılar var hem de masumlar ve ezilenler? Zenginler ve hırsızlar bir elin parmakları gibi birbirine kenetlenmiş, garibanlar ve ezilenler ise hep aynı acı ve çaresizlikle baş başa…

    Geleneksel yorumcular der ki: “Allah bilendir, görendir, adalet sahibidir.” Peki ama bu adalet niye gecikmiş? Erdoğan’ın, Netanyahu’nun, Trump’ın veya Hitler’in planlarını izleyen Allah ile garibanların Allah’ı bir mi? Yoksa farklı mı? Eğer aynıysa, o zaman ne demektir? Tüm bu zalimler ve mazlumlar aynı planın figüranları mı?

    Bir diğer bakış açısı daha ürkütücü: Belki Allah sadece izliyor. Masumları bekliyor, zalimleri kaydediyor, ama müdahale etmiyor. Ya da müdahalesi, zalimlerin lehine olacak şekilde senaryoya gizlenmiş. Bu noktada insan, kendini yalnız ve küçük bir figüran gibi hissediyor; kaderi ne kendi ellerinde, ne de politik iktidarların gözetiminde.

    Ama asıl soru şudur: Eğer Allah tüm olan bitenin senaryosunu yazdıysa, onu yargılamalı mıyız önce? Yoksa insanın kendi adaletini ve öfkesini bu sahnede göstermesi mi gerekiyor? Masumların ve ezilenlerin Allah’ı ile zalimlerin, zenginlerin ve soyguncuların Allah’ı aynı olamaz. Bu çelişki, günümüz politik sahnesinde her an açığa çıkan acı bir gerçek.

    Zenginlerin, Soyguncuların ve Hırsızların Allah’ı

    Dünya sahnesinde bazı oyuncular vardır ki, adeta Allah’la aralarında özel bir anlaşma yapmış gibidir. Netanyahu’nun, Trump’ın, Hitler’in veya Mussolini’nin kaderi hep parlak; yaptıkları, yok ettikleri, haksız kazançları ve soykırımları sanki önceden onaylanmış gibi. Zenginler, soyguncular, hırsızlar, politik manipülatörler… Hepsinin arkasında bir el vardır: zalimlerin Allah’ı.

    Bu Allah, ne masumun gözyaşını ne de ezilenin çığlığını dikkate almaz. O, güçlünün ve stratejik zekanın yanındadır. Politik sahnede kimin kazanacağı bellidir, kimin kaybedeceği ise sadece figüranın kaderine bırakılmıştır. BOP iktidarları, kapitalist liderler, diktatörler… Hepsi zalimlerin Allah’ı ile senkronize bir şekilde çalışır. O kadar ki, dünya sahnesinde masumun sesi duyulmaz, sadece zalimlerin kahkahası yankılanır.

    Ve işin ironisi, zalimlerin Allah’ı var olan her adaletsizliği gizler; tıpkı medyanın manipülatif yayınları gibi. Kimi zaman o kadar pervasızdır ki, yeryüzündeki soyguncuların ve hırsızların yaptıkları meşrulaşır, kanunlar onların lehine işler. Erdoğan’dan Bahçeli’ye, Öcalan’dan Colani’ye, Trump’tan Netanyahu’ya kadar tüm liderler, zalimlerin Allah’ı tarafından adeta koordine edilir: “Hamleni yap, senaryoyu bozma.”

    İşte burada kritik soru devreye girer: İnsanlar bu zalimlerin Allah’ı ile nasıl başa çıkabilir? Eğer bu Allah tüm planı yazdıysa, masumlar için herhangi bir umut var mı? Yoksa dünya sahnesi sadece zenginler ve hırsızlar için mi tasarlanmış? İnsanlık, politik elitlerin ve diktatörlerin önceden yazılmış kaderi karşısında ne yapabilir?

    Bu bölüm, günümüz politik iktidarlarının ve küresel güçlerin zulüm ve adaletsizlik pratiğini gösterir: Zenginlerin, soyguncuların ve hırsızların Allah’ı, onların kazandığı sahneleri onaylar; masumların ise sadece beklemesini ister. Ve masumun bekleyişi, zalimlerin Allah’ının sessiz onayıyla daha da uzar.

    Masumların ve Ezilenlerin Allah’ı

    Zalimlerin ve hırsızların Allah’ı sahnede parlayan bir spot ışığı gibi çalışırken, masumların ve ezilenlerin Allah’ı gölgede kalmıştır. Garibanlar, fakirler, ezilenler… Onlar bu sahnede kendi kaderlerini sorgulayan figüranlar. Ama yine de bir Allah var, onların yanında duran; haksızlığa uğrayan, soygunlara, soykırımlara, baskılara karşı sessizce bekleyen bir güç.

    Masumların Allah’ı müdahale eder mi? Nadiren. Ama varlığı, umudu temsil eder. İnsanlar, politik elitlerin ve diktatörlerin yarattığı zulüm ortamında bir şekilde hayatta kalabiliyorsa, bu Allah’ın sessiz desteği sayesinde olur. O, Erdoğan, Trump, Blair, Obama, Clinton, Öcalan, Colani, Netanyahu’nun veya Hitler’in yaptıklarını onaylamaz; aksine, her haksızlık ve adaletsizliği not alır, bir gün hesabın sorulacağına dair bir garanti sunar.

    Masumların Allah’ı, zalimlerin Allah’ına karşı var olan tek kozmik denge unsurudur. O, sadece bekler; ama insanlar bu bekleyişi umut olarak algılar. Zalimlerin kahkahası gökyüzünde yankılanırken, masumlar kendi küçük direnişlerini, sessiz protestolarını ve dayanışmalarını sürdürebilir. Bu Allah, onları güçlendirir, dirençlerini artırır, ve bazen en beklenmedik anda zalimlerin planlarını altüst eder.

    Fakat çelişki büyüktür: Masumların Allah’ı ile zalimlerin Allah’ı aynı sahnede bulunuyorsa, insan hangisine inanmalı? Eğer masumlar bekliyorsa ve zalimler kazanıyorsa, bu Allahların çelişkisi insanın aklını karıştırır. Bu noktada politik ironi ve sert gerçek bir araya gelir: Dünya sahnesinde, fakir ve ezilenlerin sesi çoğu zaman duyulmaz, ama varlığı, zalimlerin Allah’ının gücünü sınırlayan tek unsurdur.

    Masumların ve ezilenlerin Allah’ı, halkın gözünde bir adalet sembolüdür; belki de tek dayanaklarıdır. Erdoğan’ın, Trump’ın, Netanyahu’nun ve diğer liderlerin yarattığı zulüm ortamında, garibanlar, fakirler ve masumlar bu Allah’a tutunur. Bu Allah, onların gözünde zalimlerin planlarına karşı duran bir duvar, bir koruyucu, ama müdahalesi sınırlı bir güçtür.

    Sonuçta masumların Allah’ı, zalimlerin Allah’ı karşısında sessiz bir bekleyişte olsa da varlığını hissettirir. Ve insan, farkında olmadan kendi kaderini ve direncini bu Allah’a dayandırarak yaşar. Bu bölümde ortaya çıkan gerçek şudur: Zalimlerin ve masumların Allah’ları aynı olamaz; biri haksızlığın ve zulmün garantörü, diğeri ise umudun ve adaletin bekçisidir.

    İki Tanrı, Tek Dünya

    Dünya sahnesinde aynı anda iki Allah mı var? Evet, varsa da biri zalimlerin, diğeri masumların yanında duran bir güç olarak ortaya çıkıyor. Erdoğan, Öcalan, Netanyahu, Trump, Biden, Colani, Obama, Clinton, Blair, Hitler, Mussolini, Bahçeli… Hepsinin Allah’ı aynı. Zalimlerin Allah’ı, onların her adımını kutsuyor; masumların Allah’ı ise halkın ve ezilenlerin bekleyişinde var oluyor.

    Bu iki Allah arasında sahnelenen drama bakın: Bir yanda servet, güç, soygun, baskı ve soykırım; diğer yanda sefalet, açlık, baskı altında yaşam, adaletin gecikmesi ve öfke. Zalimlerin Allah’ı, politik elitlerin ve diktatörlerin kazançlarını, zaferlerini onaylar; masumların Allah’ı ise onların planlarına karşı sessiz bir direniş sunar.

    Politik iktidarlar ve küresel liderler, zalimlerin Allah’ı ile hareket ettikçe, dünya sahnesinde masumların sesi kaybolur. Ama insanlar unutmasın: Masumların “Allah’ı” varlığı ile zalimlerin oyununu dengeleyen tek güçtür. Eğer bu Allah olmasa, dünya sadece zenginlerin, soyguncuların ve diktatörlerin sahnesine dönüşürdü.

    Soru ortaya çıkıyor: Eğer iki Allah varsa, masumlar ve zalimler neden aynı dünyada yaşamak zorunda? Cevap basit ama acı: Dünya sahnesi bir deney alanıdır. Zalimler kazanıyor gibi görünse de, masumların Allah’ı onların hatalarını kaydediyor, geleceğin hesabını hazırlıyor. İnsanlar, bu iki Allah arasında sıkışmış durumda.

    Ve gerçek daha sert: Zalimlerin Allah’ı ile masumların Allah’ı bir olamaz. Erdoğan’ın, Öcalan’ın, Colani’nin, Bahçeli’nin , Trump’ın , Blair’in, Obama’nın, Cilinton’ın , Biden’in veya Hitler’in Allah’ı ile garibanın, ezilenin Allah’ı aynı olamaz. Eğer olsaydı, dünyada zulüm ve adaletsizlik neden bu kadar keskin bir şekilde var olabilirdi? Bu, dünya sahnesinin en büyük çelişkisi ve insanlığın en acı gerçeğidir.

    İşte burada politik ironi doruğa çıkar: İki Allah, tek dünya ve milyonlarca ezilen insan. Zalimler zafer kazanıyor, masumlar bekliyor; ama beklemek, onların tek silahı. İnsan, iki Allah arasındaki bu savaşta kendini kaybetmeden ayakta kalmalı, çünkü kaderin ve adaletin son sözü insanın ellerinde yazılacaktır.

    Senaryo ve Kaderin Kitabı

    Dünya bir tiyatro sahnesi gibi ve her insan bir rol oynuyor. Peki bu rolü kim yazdı? Eğer Allah tüm olan bitenin senaryosunu yazdıysa, o zaman kader kitabı onun elindedir. Zenginlerin, soyguncuların, politik liderlerin, diktatörlerin ve masumların yaşamları, sayfalar arasında çoktan çizilmiş. Ama bu kitap herkesin önünde değil; bazıları sadece oynar, bazıları ise gözlemler.

    Erdoğan, Trump, Öcalan, Colani, Blair, Clinton, Biden, Netanyahu, Hitler, Mussolini… Her hamleleri kader kitabında var. Adımlarını attıkça, oyun planı sanki kendi kendine gerçekleşiyor. Masumlar ve ezilenler ise beklemek zorunda; onların sayfaları genellikle boş gibi görünür, ama notlar gizlidir. Masumların Allah’ı, eksik sayfaları doldurmak, adaleti gecikmeli de olsa sağlamak için bekler.

    Senaryo yazılmışsa, insanlar neden çabalıyor? İşte burada kader ve özgür irade arasındaki çelişki ortaya çıkar. İnsanlar belki kader kitabını değiştiremez, ama direniş gösterebilir, sesini duyurabilir ve zulme karşı durabilir. Masumların Allah’ı, insanın bu çabalarını destekler; zalimlerin Allah’ı ise her hamleyi onaylar gibi görünür, ama hata yapabilirler.

    Ancak sert gerçek şudur: Eğer bu senaryoyu yazan Allah tek ise, o zaman adaletin gecikmesi, zulümlerin gerçekleşmesi ve masumların acısı onun bilgisi ve izni dahilinde olmuştur. Bu durumda, Allah’ı yargılamak kaçınılmaz bir soru haline gelir. İnsan, hem kader kitabındaki figüranı hem de kendi seçimleriyle bu senaryonun oyuncusu durumundadır.

    Politik liderler ve iktidarlar bu kaderi kendi çıkarları için kullanır: BOP iktidarları, Trump, Netanyahu, Erdoğan… ve diğerleri ….Hepsi kendi planlarını senaryo kitabının içinde şekillendirir. Ama masumların “Allah’ı, “ onların yaptıklarını kaydeder ve bir gün hesap soracaktır. Senaryo ve kaderin kitabı, zalimlerin geçici zaferlerini ve masumların bekleyişini birlikte içerir.

    İşte insanın trajedisi burada başlar: Herkes kendi rolünü oynuyor, ama iki farklı Allah var gibi hissediliyor. Zalimlerin ve masumların Allah’ı, aynı senaryoda karşı karşıya; insanlar ise kendi kaderlerini anlamaya çalışıyor. Ve tüm bu çelişki, dünya sahnesinin en sert politik gerçeğidir.

    Adaletin Olmadığı Yer: Dünya Sahneleri

    Dünya sahnesi bir tiyatro değil, bir cehennem arenası gibi. Erdoğan’ın, Trump’ın, Netanyahu’nun, Hitler’in ve Mussolini’nin rol aldığı oyunlarda adalet, çoğu zaman sahneye bile çıkmaz. Zulüm, soygun, soykırım ve ihanetler, masumların üzerinde dans ederken, politik liderlerin Allah’ı her adımı kutsar.

    Savaşlar, ekonomik krizler, baskılar… Tüm bu olaylar bir senaryonun parçaları gibi dizilmiş. Garibanlar açlıkla, ezilenler baskıyla, masumlar sessizlikle sınanır. Zenginler ve diktatörler ise zafer kazanır, servetlerini katlar ve tarihin sayfalarında kendilerini kahraman gibi yazarlar. Masumların Allah’ı ise onları kaydeder, sessizce bekler; ama gözle görünür bir müdahale nadiren gerçekleşir.

    Adaletin olmadığı bu sahnede, politik iktidarlar kendi kurallarını koyar. Yasalar, düzenlemeler, uluslararası anlaşmalar… Hepsi çoğu zaman zalimlerin lehine işler. Erdoğan’dan Netanyahu’ya, Trump’tan Hitler’e kadar tüm liderler, kendi Allahlarıyla senkronize bir şekilde hareket eder. Masumlar, ezilenler ve garibanlar için adalet ise sadece bir umut olarak kalır.

    Dünya sahnesinde en sert gerçek şudur: İktidarların Allah’ı ile halkın Allah’ı aynı olamaz. Bir yanda servet, güç ve zulüm; diğer yanda sefalet, baskı ve çaresizlik. Bu çelişki, politik liderlerin ve diktatörlerin geçici zaferlerini güçlendirir, ancak insanlığın kaderini tamamen belirleyemez. Masumlar ve ezilenler, kendi iradeleriyle bu sahnede direnir; belki küçük zaferler kazanır, belki sadece varlıklarını sürdürürler.

    Ancak politik oyunların sertliği, masumların direncini sürekli test eder. Her darbe, her soygun, her soykırım… Hepsi zalimlerin Allah’ı tarafından onaylanmış gibi görünür. Ama insan, masumların Allah’ına tutunarak, kendi adaletini ve direncini inşa eder. Dünya sahnesinde adaletin olmaması, insanın kendi iradesini ve yargısını daha da değerli kılar.

    Bu durumda ortaya çıkan gerçek basittir: Dünya sahnesi zalimlerin ve masumların Allah’larının çatıştığı bir alan; masumlar çoğu zaman sessiz, ama varlıklarıyla adaleti temsil eder. Politik liderlerin zaferleri geçici, masumların direnci ise sürekli bir tehdittir.

    Sonuç – İnsan ve Yargı

    Dünya sahnesinde iki Allah, bir senaryo kitabı ve milyonlarca insan… Zalimlerin Allah’ı, politik liderlerin ve diktatörlerin zaferlerini onaylarken, masumların Allah’ı halkın ve ezilenlerin umudunu taşır. İnsan, bu iki güç arasında sıkışmış bir figüran gibi görünür. Ama gerçek şudur ki, insan kendi yargısını kullanmadıkça, kaderin ve adaletin dengesi değişmez.

    Tüm olan bitenin sorumlusu Allah mı, yoksa dünya sahnesindeki politik liderler mi? Erdoğan, Öcalan, Netanyahu, Trump, Biden, Colani, Obama, Clinton, Blair, Hitler, Mussolini, Bahçeli… Hepsi kendi Allahlarıyla hareket eder; ama bu Allahlar, insanların yaşamını doğrudan şekillendirir. Masumlar ve garibanlar ise bekler, direnir, dirençlerini gösterir.

    Belki de ilk yapılması gereken Allah’ı yargılamaktır. Eğer tüm bu senaryo, kader kitabı ve zulüm olayları Allah tarafından yazılmışsa, onun adaletini sorgulamadan geçmek imkânsızdır. Ama diğer yandan, insanlar kendi iradeleriyle sistemi sorgulamalı ve iktidarın zulmüne karşı durmalıdır. İnsan, sadece Allah’a değil, aynı zamanda zalimlerin ve politik liderlerin yarattığı sistemlere de hesap sormalıdır.

    Bu noktada ortaya çıkan en sert gerçek şudur: Zalimlerin Allah’ı ile masumların Allah’ı aynı olamaz. Zenginlerin, diktatörlerin ve soyguncuların Allah’ı, onların zaferlerini ve güçlerini korur; garibanların, ezilenlerin ve masumların Allah’ı ise adaleti ve direnci temsil eder. İnsan, kendi yargısını kullanarak bu çelişkiyi fark etmek zorundadır.

    Son söz olarak şunu söylemek mümkündür: Dünya sahnesi, zalimlerin zaferleri ve masumların direnciyle dolu bir alan. İnsan, iki Allah arasındaki çatışmayı gözlemlemekle kalmamalı; kendi direncini ve adaletini inşa etmelidir. Allah’ı mı yargılayacağız, yoksa zalimlerin kurduğu sistemi mi? Belki ikisini de. Çünkü insan, kendi iradesi ve direnciyle hem kaderin hem de politik zulmün karşısında durabilecek tek güçtür.

    Ve işte gerçek: Masumlar ve ezilenler, zalimlerin Allah’ına karşı sessiz bir direniş sürdürür; insan, iki Allah ve milyonlarca politik figüran arasında kendi adaletini yaratır. Bu çelişki, dünya sahnesinin en sert politik gerçeğidir ve insanın kendi kaderiyle yüzleşmesini gerektirir.

  • KKTC SEÇİM SONUÇLARINI BELİRLEYEN, BUNDAN SONRA DA HEP BELİRLEYECEK OLAN, ANCAK HİÇ KONUŞULMAYAN ASIL NEDENLER

    KKTC SEÇİM SONUÇLARINI BELİRLEYEN, BUNDAN SONRA DA HEP BELİRLEYECEK OLAN, ANCAK HİÇ KONUŞULMAYAN ASIL NEDENLER

    19 Aralık seçimlerinde Ersin Tatar ve ona destek veren UBP, DP, YDP’nin inanılmaz derecede oy kaybının nedenleri üzerinde birçok yazı yazıldı

    Merkez sağ muhafazakar seçmenin oy oranı çok partili demokratik sisteme geçtiğimiz 1975 yılından bu yana genelde yüzde 60-70 aralığında iken, merkez sol seçmenin oy oranı da yüzde 30-40 aralığında oldu

    En son 2022 genel seçimlerinde, Faiz Sucuoğlu başkanlığında seçime giren UBP %39,54, DP %7,41 ve YDP %6,39 oy aldı .

    Böylece, iktidardaki 3’lü koalisyonu oluşturan üç merkez sağ muhafazakar partinin oy oranı, önemli bir kayıpla ancak yüzde 53,34 olmuştu..

    Aynı seçimde Tufan Erhürman başkanlığındaki muhalif merkez sol CTP yüzde 32,0, TDP yüzde 4,4, Bağımsızlık Yolu yüzde 1.94 , TKP Yeni Güçler yüzde 1.56, merkezdeki muhalif HP de yüzde 6.7 oy almıştı

    Böylece muhalif merkez sol ve merkez partiler, yüzde 46.5 oy oranına ulaşmıştı

    Merkez solun ortak adayı durumundaki CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman 19 ekim Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise, yüzde 62.8, merkez sağın adayı Ersin Tatar ise yüzde 35.8 oy almıştır.

    Bu da 2022 seçimlerinde merkez sağ partilere oy veren yüzde 53.34 oranındaki seçmenin yaklaşık yüzde 18 ‘inin, merkez sol partilerin adayı Tufan Erhürman’a oy verdiğini kanıtlıyor.

    2022 seçimlerinde muhalif merkez ve merkez sol partilerin aldığı toplam yüzde 46.5 oranındaki oya merkez sağdan gelen bu yüzde 18 oy eklenince, yüzde 64.5 oya ulaşılıyor ki, bu da Tufan Erhürman’ın aldığı oya denk geliyor.

    Bu bağlamda, Ersin Tatar’a oy vereceklerine kesin gözüyle bakılan, çoğu TC kökenli 15 bin civarında muhafazakar kişiye son 5 yılda vatandaşlık verildiğini ve seçimin buna rağmen kaybedildiğini de belirtmekte yarar var.

    TC kökenli 15 bin yeni vatandaşa karşın Erhürman’ın açık farkla kazanması, merkez sağdaki kaybın büyüklüğünü kanıtlıyor

    KAYBIN, ORTAYA KONAN ORTAK NEDENLERİ

    Cumhur İttifakı’nın ve KKTC ‘de 3 partili Merkez sağ koalisyon hükümetinin onca desteğine ve 15 bin yeni vatandaşa karşın, Ersin Tatar’ın seçimi niye kaybettiği konusunda birçok yorum yapıldı.
    Bu yorumlardaki ortak noktalar şöyle özetlenebilir:

    1- iktidardaki koalisyon hükümetinin başarısız, beceriksiz yönetiminin halkta yarattığı tepki. Rüşvet, yolsuzluk, partizanlık, değerli devlet malına çökme, kara para aklama, ihale vurgunları, kumar baronları ile karanlık ilişkiler, mafyanın yarattığı güvensizlik, işsizlik, pahalılık, elektrik kesintileri, başta Başbakan, önde gelen siyasilerin özel hayatlarının herkesin diline düşmesi, Başbakana özel yakınlığı ile bilinen Juju lakaplı bayanın UBP Girne İlçe Kadın Kolları Başkanlığına getirilmesi, onun devlet işlerine karıştırılması, devlette istihdam, vatandaşlık verme, T izni, arsa dağıtımı vb. konularda otorite haline getirilmesi…sahte diploma alması, aniden zenginleşmasi, bunların UBP içinde yarattığı öfke…
    Bu arada parayla sahte diploma dağıtıldığının ortaya çıkması, YÖDAK başkan ve yardımcısının rüşvetten tutuklanması, sahte reçete iddiaları ile onlarca eczacı ve doktorun tutuklanması, birçok hükümet kararının alındıktan 3-4 gün sonra, tepkiler nedeniyle iptal edilmesi…vb. Bu durumların halkta yarattığı büyük tepki ve öfke…

    2- Ersin Tatar’ın, iki devletli çözümün gereği olan ve iki devletli çözümden geri adım atılmayacağını halka gösterecek olan adımları atmaması, ( Geçmişteki yazılarımda atılması gereken adımları içeren 30 maddelik bir öneri paketi sunmuştum).
    Böylece, iki devletli çözümün altının doldurulmaması, bu çözüme nasıl ulaşılacağının ortaya konamaması…

    “İYİ NİYET MİSYONU” görevi, sadece “federasyona yardımcı olmakla” sınırlandırılan BM Genel Sekreteri’nin gözetiminde yapılan 5+1 konferanslarına “KKTC CUMHURBAŞKANI ” statüsü ile değil, eski federasyon müzakereleri döneminde olduğu gibi, ” KIBRIS CUMHURİYETİ İÇİNDEKİ TÜRK TOPLUMUNUN LİDERİ” statüsü ile katılması….

    KKTC ‘nin TANINMASININ SAĞLANAMAMASI…

    Türk devletlerinin Rum yönetimini tüm Kıbrıs’ın tek meşru devleti olarak tanımalarının engellenememesi…
    Ambargo ve izolasyonların daha da ağırlaşması..
    İki devletli çözümü savunmanın gereği olan DEVLETTEN DEVLETE İLİŞKİ yerine, “Kıbrıs Cumhuriyeti içindeki Türk Toplumu” statüsü ile görüşme, ilişki ve temaslara devam edilmesi…
    Rum ve BM tepkisi nedeniyle Maraş’ın yerleşime ve yatırıma açılamaması…
    Pile – Yiğitler yolunun son kalan 100 metresinin bile bitirilememesi vb…
    Bu durumlar, iki devletli çözümün sadece slogan olduğu algısı yaratmış, belirsizlikten bıkan halkta bir an önce federal çözüm isteğini kamçılamış ve federasyon umutlarının yeniden artmasına neden olmuştur

    3- ATLILAR, MURATAĞA, SANDALLAR toplu katliamlarında katledilen insanlarımız için açılan KATLİAM MÜZESİ’NİN, yapılan 300 yeni istihdama karşın, seçim döneminde PERSONEL EKSİKLİĞİ nedeniyle kapatılması ve Tatar’ın bunu önlemeyişi vb…
    ( Nitekim buna tepki olarak katliam köyleri halkı bile, Tufan Erhürman’ı desteklemiştir). Bunlar ve daha fazlası 3’lü koalisyon hükümetinin, milliyetçiliği sadece oy devşirmek için kullandığı yargısını pekiştirmiş ve onlara tepki olarak Tatar’a oy verilmemiştir
    Ersin Tatar’ın, 5 yıllık görev süresinde UBP tabanından ve milliyetçi kesimden gelen talepleri karşılamaması da tepki yaratmış ve onu milliyetçi kesimden koparmıştır.

    4- Tatar’ın eşini devlet işlerine karıştırması, Cumhurbaşkanlığında ona ofis ve tam yetki vermesi, kadrolaşma ve örtülü ödeneği kullanma yetkisini eşine bırakması, eşinin de ilk dönem cumhurbaşkanlığı kadrolaşmasında birçok federasyoncuyu istihdam etmesi ve liyakate önem verilmeyişi de oy kaybına neden olmuştur

    5- Başbakan ve UBP Genel Başkanı Ünal Üstel’in Ersin Tatar yerine Cumhurbaşkanı adayı olmak istemesi, bunu başaramayınca, UBP’yi seçim kampanyası için organize etmemesi ve parti içindeki gizli başkanlık yarışı da kaybın diğer nedenidir

    6- Rum yönetiminin KKTC’ye yatırım yapan yerli ve yabancı yatırımcılar aleyhine kırmızı bülten çıkarmasının ve 7 yabancıyı tutuklayarak hapse atmasının önlenememesi, onları kurtarmak için etkili hiçbir karşı önlem alınmaması, işadamlarının KKTC dışına çıkamaz hale gelmesi, misilleme yapmaya imkan vermek için hiçbir yasa çıkarılmaması ( Bu konuda 10 maddelik bir karşı önlem paketi önermiştim) da müteahhitlerin, emlakçıların, inşaat malzemesi satıcılarının ve inşaat sektörü çalışanlarının tepki ve umut olarak Tufan Erhürman’ı desteklemelerine neden olmuştur

    7- Rum yönetiminin, AB vatandaşı olmak isteyen TC kökenli KKTC vatandaşlarının isteği olan AB pasaportlarını vermemesi, TC kökenli kişilerle ve 3. uyruklularla evliliklerden doğan çocuklara AB pasaportu vermemesi de, onları, bu sorunu çözme vaadinde bulunan Tufan Erhürman’ı desteklemeye yöneltmiştir.
    Tatar’ın bu soruna çözüm vaadi, savunduğu iki devletli çözüm siyasetine ters olduğu için ciddiye alınmamıştır.
    Özetle, Tufan Erhürman’ın, TC kökenli seçmene sunduğu AB havucu, inandırıcı ve etkili olmuştur.

    8- Cumhur İttifakı’nın Tatar’a destek için adaya birçok siyasetçi göndermesi, tarikatçı cübbeli Ahmet Hoca’nın “Tatar’a destek, Erhürman’a lanet” videosu yayınlaması, orta dereceli okullarda türbana serbesiyet girişimleri, Tatar’ın seçim kampanyasının, Kıbrıs Türklerinin hassasiyetini bilmeyen AKP seçim kampanyasını yürüten şirkete devredilmesi vb…”HALK İRADESİNE MÜDAHALE” olarak algılanmış ve tam aksi sonuca hızmet etmiştir

    9- UBP’nin 2021 yılındaki kongresinde 5500 oy alan ve partiyi 2022 seçimlerinde yüzde 40 oya taşıyarak iktidar yapan Faiz Sucuoğlu’nun, Cumhur İttifakı’nın düzenlediği bir parti içi darbeyle genel başkanlık ve Başbakanlıktan istifaya zorlanması ve yerine kongrede 550 oy alarak 5 aday içinde sonuncu gelen, sevilmeyen, liyakatsız Ünal Üstel’in genel başkan ve Başbakan yapılması, tabanda ve halkta büyük tepki yaratmıştır.
    Bu darbeyi “iradesine saygısızlık ve müdahale ” gören UBP tabanı ve halk, faturayı darbeye destek veren Ersin Tatar’a kesmiştir

    ASIL BELİRLEYİCİ NEDENLER

    Herkesin üzerinde hemfikir olduğu bu nedenler dışında, hiç konuşulup yazılmayan ASIL NEDENLER ise şöyledir:

    1- KKTC ‘deki genç işsizliği nedeniyle son 5 yılda solcu KKTC sendikaları ve Rum sendikaları vasıtasıyla güneyde, Rum işverenler yanında çalışmaya başlayan Türklerin sayısı 5000’i bulmuştur. Bu insanlar, sahte milliyetçilerin beceriksizliği ve umursamazlığı sonucu Rumun insafına terk edilmiş ve mideden Ruma bağlanmıştır. Eş ve çocukları, anne ve babaları ile en az 15 bin oyu bulmaktadırlar.
    Bunlar doğal olarak federasyonun emekçi tabanını teşkil etmektedirler ve Ruma muhtaç edildikleri için öfkeyle Erhürman’a oy vermişlerdir.
    Federasyonun, zor durumlarını düzelteceğini düşünmektedirler
    Bunlar yanında Güneyde İngilizce eğitim veren ve KKTC Eğitim Bakanlığının denklik verdiği Rum okulunda okuyan yüzlerce öğrenci vardır. Bu öğrencilerin aileleri de doğal federasyoncudur

    2- Güçlü toplum örgütlü toplumdur. KKTC sivil toplumu, sendikalar ve derneklerde son derece örgütlü ve aktiftir. Öğretmen, memur, doktor, hemşire, işçi, gazeteci, akademisyen sendikaları, gençlik, kadın dernekleri, mühendis, mimar, esnaf, Sanayi, Ticaret Odaları, Barolar, sanatçılar, turizmciler, müteahhitler hayvancı, üretici, çiftçi örgütleri ve yüzlerce dernek ve birlik tümüyle hükümete muhalif sol aydınların yönetimindedir. Bunlar sürekli olarak merkez sağ hükümetlerle ve Tatar ile çatışma halindeydiler..Grev ve eylemlerle sağ hükümeti yıpratmaktaydılar. Bunların tümü Tufan Erhürman’ı desteklemiştir

    3- Halkın ezici çoğunluğunun aktif olarak kullandığı sosyal medyada da hakimiyet muhalif sol aydınlardadır. 30’a yakın İnternet gazetesi ile haber sitesinin birkaçı dışında tümü de muhalif sol aydınların kontrolündedir

    4- Geçmişte birkaç kez yayınladığım belgelerde de görüldüğü gibi, federasyonu destekleyen Avupa Birliği, “sivil toplumu güçlendirme projesi” adı altında her yıl yaklaşık 3 milyon euro ile medyayı, dernekleri, sendikaları, üretici birliklerini, kanaat önderlerini finanse etmektedir. Sürekli Brüksel gezileri düzenlemektedir… Onca uyarımıza karşın, sahte milliyetçi KKTC hükümetlerinin bu 5. Kol faaliyeti üzerinde hiçbir ilgisi, kontrolü ve bilgisi yoktur. Yıllardır yaptığımız onca uyarıya kulak tıkanmıştır. Rum Stelyos Vakfı da her yıl 1 milyon euro ile federasyonu savunan kişileri finanse etmektedir

    5- Başta AB, ABD, İngiltere, Norveç gibi ülkeler olmak üzere, emperyalist güçler, İKİ TOPLUMLU EĞİTİM ÇALIŞMALARI ile KKTC-Türkiye düşmanlığı, Rum seviciliği yaymakta, binlerce kişiyi federasyoncu ve Rum dostu olarak yetiştirip beyinlerini yıkamaktadır . KKTC’nin altını oyan bu 5. Kol faaliyetleri tüm uyarılarımıza karşın, ne yazık ki 1990 yılından beridir serbestçe devam etmekte, sahte milliyetçi hükümetler ise sadece seyretmektedir

    6- Milli Eğitim, özellikle tarih eğitimi, Türkiye-KKTC karşıtı, federasyoncu, Rum sevici öğretmen sendikalarının ve iki toplumlu eğitim çalışmalarından geçirilen tarih öğretmenlerinin insiyatifine terk edilmiştir. Bu öğretmenler, 35 yıldır, Rum sevici, Türkiye-KKTC karşıtı, federasyoncu genç kuşaklar yetiştirmektedir.
    Her yıl 3000 civarında genç, seçmen yaşına gelmektedir. 5 yılda 15 bin genç yeni seçmen olmaktadır.
    1974 öncesini yaşamayan, bilmeyen, Rumların dost ve kardeş olduğu safsatasıyla beyni yıkanan genç kuşaklar, doğal kuşak yenilenmesiyle artık toplumun çoğunluğunu teşkil etmektedir ve oylarını çoğunlukla federasyoncu sol partilere vermektedirler

    7- 1975’den itibaren Türkiye’den gelip KKTC ‘ye yerleşen 100 binden fazla kişinin 2. ve 3. kuşak çocukları da zaman içinde, başta ilgisizlik, işsizlik, yoksulluk, kötü yönetilme, dışlanma vb birçok nedenle, artık muhalif sol partilere destek olmaya başlamıştır..
    Böylece muhafazakar sağ partilerin oy deposu olma durumu artık son bulmuştur. Nitekim Tufan Erhürman, bu kesimde de Ersin Tatar’a fark atmıştır.

    SONUÇ

    Özetle, uzun yıllar KKTC ‘yi yöneten merkez sağ partilerin sahte milliyetçi politikaları sonucu, KKTC ‘ye sahip çıkan çoğunluk, göz göre federasyoncu sol partilere kaymıştır.
    UBP yeniden yapılanmazsa, başta Ünal Üstel ve ekibi olmak üzere, sahte milliyetçi, rüşvetçi, hırsız, liyakatsiz siyasiler tasfiye edilmezse, genç dinamik, liyakat sahibi, dürüst, cebini değil devleti düşünen vatansever kadrolar UBP’ye hakim olmazsa, bu arada KKTC baştan aşağı yeniden yapılanmazsa, eğitim yeniden milli temele oturmazsa, devleti koruyucu yasalar çıkarılmazsa, 5. Kol ile çok ciddi bir mücadele yapılmazsa, merkez sağ partiler bir daha iktidar yüzü görmeyecek ve alttan gelen federasyon baskılarını göğüslemek mümkün olmayacaktır