Blog
-

KAPİTALİST ELİTLER SAVAŞI
Başkan D.Trump’ın güvenlikle ilgili kurumları denetimi altına almak için üç generali;Ulusal Güvenlik Danışmanlığına Michael Flynn’i, Savunma Bakanı olarak James Mattis’i ve Anayurt Güvenliği Bakanlığına John Kelly’i ataması,Washington’da egemenler arasında bir ölüm kalım savaşı yaşanacağını gösteriyordu.*M.Flynn, Obama öncesi ve sonrası yılları sorguluyor ve istihbarat servisleriyle ilgili kapsamlı bir reformun hazırlıklarını yapıyordu.CIA, Obama döneminde sahada nerede olursa olsun bir şahsın yerini buluyor, gerekiyorsa onu ortadan kaldırabiliyordu.Ya da gizli hapishaneler kuruyor, Beyaz Saray’ın işine gelmeyen rejimleri yıkıyordu.Ama bunların hepsi hukuk dışıydı ve CIA mütemadiyen suç işliyordu…*M.Flynn’ın düzenlemesi; İstihbarat servislerinde sahada çalışan ajanlarla merkezdeki analistler arasında uyumun sağlanmasını: 16 ajansta istihbarat paylaşımını yürütenlerin Ulusal İstihbarat Direktörünün tam yetkisine geçmesini,Böylece dağınık istihbaratın merkezileştirilmesiyle siyasal ve askeri istihbarat niteliğinin yükseltilmesini öngörüyordu.Hem de Başkan Trump’ın ifadesiyle ” En iyinin, birincinin yerini alması” süreci başlayacaktı.Rusya ve Çin’i ezmeye kalkışmak yerine onlarla bir ortaklığa gidilmesinin önü açılacaktı…*Ama bu politikalarının engellenmesi için B.Obama, H.Clinton ve eski hükümet sözcüsü V. Nuland öncülüğünde demokrat alt yapı;Donbass’ta savaşı yeniden başlattı.Eşzamanlı Ortadoğu’da da Suriyeli Kürtlere zırhlı araçlar teslim etmeyi başardılar.Aynı zamanda ABD başkanlık seçimlerinden önce Kasım’da, Obama yönetiminin Rusya’ya karşı yaptırımlar uyguladığı günlerde,M.Flynn’ın Rusya’nın ABD Büyükelçisi Sergey Kislyak ile beş telefon görüşmesi yaptığını iddia ettiler.*13 Şubat’ta, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, Rusya ile olan temasları ve iddialar üzerine istifa etti…*Telefon görüşmelerini başlatan Büyükelçi Kislyak’tı.“Flynn konuşmanın FBI tarafından izlendiğini biliyordu. Sadece gerçekleri konuştuk. Ancak ABD konuyu dahili bir kavga haline getirdi. Trump, ABD bürokrasisi ve basının direnişiyle karşı karşıya kaldı ” dedi.*Sonra Flynn’ın Rusya ile olan bağlarının uzun zamana dayandığı ortaya çıktı.2015’te Moskova’da, devletin uluslararası yayın kuruluşu Russia Today’in (RT) onuruna bir gala düzenlediği, burada Devlet Başkanı V.Putin’in yanında oturduğunun fotografları yayınlandı.Üstelik Flynn ile ilgili Kongrenin isteği üzerine devam eden ve bu gezi sırasında Ruslarla hangi toplantılarda bulunduğunu araştıran bir askeri soruşturması da bulunuyordu…*Ancak ABD ordusunun bir generalinin Putin ile akşam yemeğinde olması arzu edilmese de,bundan Flynn’in Ruslar tarafından satın alındığı anlamı çıkmıyordu.Hedeflenenin Flynn değil, yeni Başkan D.Trump’ın Rusya ile kuracağı ilişkiler olduğuna ilişkin tartışmalar yoğunlaşmaya başladı.*“Flynn olayı”, Rusya’nın ABD egemenleri için çok hassas bir konu olduğunun açık göstergesi oldu.Şimdi Trump’ın Rusya politikası daha da yakından izleniyor.Trump yönetimi içinde Rusya ile yakınlaşmayı en çok savunan adamın kaybı, “Obama benzeri bir yaklaşımın” geri dönüşünü potansiyelini taşıyor.Bu, Ukrayna’nın Moskova’dan razı olmaması halinde yaptırımların süreceği,Ya da Washington’ın, Suriye’de Rusya’ya katılma konusunda daha az hevesli olmasına yol açabilmesi olasılığını güçlendiriyor.*Doğrusu, dünyaya demokrasi getirmeyi üzerine vazife sayan ABD’li milyarder elitlerin demokrat kesimleri şimdilerde korku içindedir.Bunlar doymak bilmez çıkarlarında, ülkelerinin dünyadaki güvenlik ve istikrarın tek garantörü ve küresel ilişkilerin gidişatını kökten değiştirecek küresel güç olmanın getirisini çokca yaşadılar.Barack H.Obama’yı Başkan belirlediklerinde;Onun, ABD Askeri Stratejisini “Küresel sorunlarda nerede, ne zaman ve nasıl olursa olsun düşmana karşılık vermenin düşmanlarla savaşıp savaşmamaya değil bunun nasıl yapılacağına dair strateji üretme üstünlüğüne yaklaşımların ve kararlılıkların oluşturacağı” esasına dayandıracağını öngördüler.*Bu stratejiyle BM İnsan Hakları Bildirgesi ve BM’in aşırıcılık, ayrımcılık ve terörizmle mücadele ilkeleri ve konvansiyonlarını gözardı ettiler.Başka ülkelere baskı yaparak politikalarını savunmaya, istemedikleri rejimi değiştirmeye zorladılar.Şiddete ve güvensizliklere yol verirken, kanlı savaşlara yol açtılar.“Günü gelir, bunlar sorgulanır” diye hiç düşünmediler…*En kötüsü “nasılsa bir günah keçisi buluruz” dediler.Nasılsa Rusya’nın, Türkiye Erdoğan iktidarının İŞİD ile ilişkilerinin araştırılması için BM Güvenlik Konseyine teslim ettiği;29 Ocak 2016’da Irak’ta İŞİD ile birlikte yürütülen yasadışı petrol ticareti,10 Şubat’ta, Suriye’ye gönderilmek üzere yabancı teröristlerin sınırdan geçmelerinin kolaylaştırılması ve Suriye’de harekât yürüten terörist gruplara silah tedâriki,8 Mart’ta, IŞİD ile birlikte yapılan tarihi eser kaçakçılığı,18 Mart’ta, Türkiye’den Suriye’deki IŞİD kontrolündeki topraklara yönelik silah ve cephane sevkiyatına ilişkin istihbarat raporları beklemeydi…*Ama 29 Ekim’de H.Clinton’ın, kişisel elektronik posta hesabı üzerinden devlete ait gizli bilgiler içeren yazışmalarının Rusya’nın eline geçmiş olmasından irkildiler.H.Clinton’un elektronik postaları ABD ve NATO’nun Libya’dan başlayarak, 2011’de Esat’ı devirmek ve ardından Irak’a saldırmak için Suriye’ye geçen IŞİD teröristlerinin nasıl finanse edildiğini, silahlandırıldığını ve operasyonlara görevlendirildiklerine ilişkin herşeyi ortaya koyuyordu.Ya da Pentagon’un, Batılı ülkelerin, Körfez’deki devletlerin ve Türkiye’nin; Suriye’nin doğu bölgelerini denetimleri altına almaya çalışan bu güçleri nasıl desteklediğini de gösteriyordu.*Bu elektronik postalar olayı çıktığında, Başkan Trump, Obama ve H. Clinton’a ağır eleştirilerde bulunuyordu.Trump, “IŞİD’i Obama kurdu. IŞİD’in kurucusu o. Ve şunu da söylemeliyim yardımcılığını da ezik Hillary Clinton yaptı. IŞİD Obama’yı onurlandırıyor. Obama’nın ikinci ismi Hüseyin’dir” diyordu…Ortadoğu’daki kargaşadan Obama yönetimini sorumlu tutuyordu ki, demokrat elitler yargılanmanın dehşetini yaşıyordu.*Dün ABD Başkanı D.Trump, bir basın toplantısı yaptı.Obama yönetiminden hem iç hem de uluslararası ilişkiler konusunda ciddi sorunlar devraldığını söyledi.Ortadoğu’da durumun tam bir felâket olduğunu, IŞİD’in bir kanser hücresi gibi yayıldığını belirtti…*Kampanyası sırasında ekibinden bazı kişilerin Rusya’yla irtibatta olduğu iddialarını bir kez daha yalanladı.Ancak istihbarat servislerinden bazı bilgilerin sızdığını kabul etti.Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in istifasıyla ilgili olarak, Flynn’in yanlış birşey yapmadığını, ancak Rus Büyükelçi’yle yaptığı görüşmeyle olarak ilgili Başkan Yardımcısı Mike Pence’e tam bilgi vermediğini, bunun da kendisi açısından kabul edilemez olduğu için istifasını istediğini söyledi.“Çıkarılan haberlerde bana karşı bir nefret dili kullanılıyor” ifadesiyle medyadan şikayetçi oldu.*Bugün, 40 yıl öncesinin Watergate siyasi skandalının gölgesi gibi bir şeyler yine ABD’yi karartıyor…18.2.2017 -

“Sayılı Günler Tükendi, Yolun Sonu Görünüyor…”

Geçimlerini ve saltanatlarını “Mağdur Edebiyatı” üzerine kurdular, mağdur edebiyatı ile sürdürdüler…
Mağdur edebiyatı ile yattılar, mağdur edebiyatı ile kalktılar…
Hep mağdur edebiyatı yaptılar… Mağdurluk onların kurtarıcı silahı, can yeleği oldu…
Han hamam, gemicik sahibi oldular, yine mağduriyetleri bitmedi…
Adamlar geldiklerinde mağdurdular, hâlâ mağdurlar ve ölürken de trilyonluk servetleri ile mağdur ölecekler…
Bu mağdur edebiyatı ile seçmenleri kandırdılar, seçimler kazandılar, dünyayı aldattılar… Orduya kumpaslar düzenlediler, onurlu Türk subaylarını hücrelere attılar… Harp Okullarını, askeri liseleri kapatıp, ordunun kolunu kanadını kırdılar.
Bir de üstüne üstlük korku imparatorluğu kurdular. Tehditler, şantajlar gırla gitti ve din sömürüsü ile halkı uyutup, yanlarına çektiler…
Referandum yaklaşırken, eski alışkanlıklarını devam ettirip, ellerinde silahlar, Osmanlı Turalı ve Halk Özel Harekâtı (HÖH) adı altında yine pozlar veriyorlar… Yanlarında da resmi polis arabaları… Peki, bu adamlar bu işi yaparken, Türkiye Cumhuriyetinin savcıları nerede?
Bu kez çok korkuyorlar… Bu kez çok telaşlılar… Bir şeylerin değiştiğinin onlar da farkındalar… Ama korkunun ecele faydası yok…
Çünkü deniz bitti… Halk masal dünyasından yavaş yavaş uzaklaşıyor…
Mağdur gözünü açtı şimdi… Kendi perişan halini görmeye başladı…
Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı, 2016 yılı Kasım döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre 590 bin kişi artarak 3 milyon 715 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 1,6 puanlık artış ile %12,1 seviyesinde gerçekleşti. Beklenti % 12’ydi.
Ama bu resmi rakam… Gerçek rakamın yüzde 20’lerde olduğu söyleniyor. Yani ülkemizde her 5 kişiden biri işsiz… Bunun yanında,
CHP’nin ekonomi raporuna göre, “2002’den bugüne; tüketicinin bireysel kart borcu 19 kat, kredi borcu 147 kat arttı. Tüketicilerin bankalara toplam borcu ise 64 kat artış kaydetti…”
Yaşamına, çoluğuna çocuğuna haciz getiren kredi kartı borçları ve işsizlik, açlık, yokluk, sonunda bir kısım vatandaşın canına tak etti…
Ne demiş atalarımız? CEFAYA CAN DAYANMAZ…
Eza, cefa, ceza geldi gırtlağa dayandı… Antep deyişi ile “Artık onlar keçeyi suya attılar, çıkan yerini taşlıyorlar…” Tehditler, şantajlar, korku sözleri onlara eskisi kadar etki yapmıyor… Bundan sonra bu cesaret rüzgârı daha da artacak ve güçlenecek…
Manisa AKP il Başkanı yardımcısı ortaya çıktı, açık açık halkı tehdit etti… Gözdağı vermeye çalıştı… Dedi ki:
“Eğer yüzde 50’yi geçemezsek bu referandum oylamasında, başarısız olursak, iç savaşa hazırlanın…”
Kimse oralı olmadı… Kimse oralı olmadığı gibi, tepkiler çığ gibi büyümeğe başladı… Bu yandaşlık konuşmasıyla önemli mevkilere geleceğini uman bu zat, bu karşı çıkmalarla birlikte, bir de üstüne üstlük hazırdaki yerinden oldu.
Geçen seçimlerde çok gördük. Oylarını artırabilmek için AKP, “Başörtülü bacılara, kutsal yerlere, camilere saldırı” masalları anlatırdı durmadan… Duygu sömürüsü yapardı… Yüzlerce mağduriyet masalı anlatırdı… Bu öyküler de halk arasında artık fazla ilgi görmüyor…
Referandum öncesinde adamın birisi çıktı, “EVET” diyeceksiniz, “HAYIR” demeyeceksiniz, çünkü melek Allaha “Evet” dediği için melek oldu, şeytan Allaha “HAYIR” dediği için şeytan oldu… Dedi…
Bu konuşmaya önce imamlardan tepki geldi… İmamın biri, “Yahu bu dindir, din maymuncuk gibi, böyle pislikleri kurutmak için kâğıt peçete gibi kullanılır mı?” diye sorarak, isyan etti.
Yani artık eskisi gibi halka yutturamıyorlar… “Din elden gidiyor” feryatları eskisi gibi iş yapmıyor.
Nitekim Meral Akşener’in ve CHP toplantılarının engellenmesi halkta büyük tepkiye neden oldu ve MHP’nin “HAYIR” oylarını yüzde 10 oranında artırdı…
AKP telaşlı şimdi… Sudan çıkmış balık gibi şaşkın…
Din sömürüsünün, korku silahlarının artık eskisi gibi etkili olmadığını görüyor… Yavaş yavaş gücünü yitirdiğini fark ediyor… Oy getirici propaganda yöntemleri, yandaş toplama yeteneği giderek azalıyor…
Bu nedenle ondan her çeşit oyun, düzenbazlık beklenebilir…
Hele hele, yakında bu ülke çok büyük ekonomik krize, iflas olaylarına tanık olacak ki, siz o zaman görün kıyameti…
Yandı gülüm, keten helva…
Şu anda 10 büyük şirket iflasını istedi… Bazıları kapılarına kilit vurdu… Kilit vurulan bu iş yerinde tam 400 işçi çalışıyordu…
Şimdi tümü de çoluğu çocuğu ile sokaklara atıldılar…
Bir de 10 büyük şirketin çalışanlarını düşünün… Bunların toplamı 4 binleri 5 binleri bulacak… En az… Aileleri de katılınca…
Silah, tehdit, korku, şantaj onlara tesir eder mi?
Boşuna çabalar bunlar…
Ne demiş ozan: “SAYILI GÜNLER TÜKENDİ / YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR…
Az kaldı…
-

“Washington, PYD’den vaz geçmez…”
Bizi takip eden okurlarımız anımsayacaklardır.
Trump konusunda yazdığımız bir yazıda “Amerika’nın yeni Başkanı da PYD konusunda Obama’nın izinde” demiştik. Bunun nedenlerine de yazımızda enine boyuna değinip, Suriye ve bölgede daha sıkıntılı günlerin yaşanabileceğine de dikkat çekmiştik.
Zaten baştan bu yana terör örgütü PKK’ya her türlü desteği sağlayan Amerika’nın, PKK’nın Suriye uzantısı PYD ile olan ilişkilerini de aynı çerçevede değerlendirdiğimizde, yaşanabilecek sıkıntıların nelere olabileceğini de görürüz. PYD eli ile PKK’ya silah desteğinin verildiğini yıllardır görmüyor muyuz?
Sidar Global Advisers (SGA) Danışmanlık Grubu yıllardır hizmet veriyor. Grubun başında da bir siyaset uzmanı olan Cenk Sidar var. Amerika’daki siyasi gelişmeleri çok yakından takip eden ve yaptığı yorumlardaki gerçekçiliği ile tanınan Sidar’ın türkiye’yi de çok yakından ilgilendiren açıklamalarından bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istedik.
Cenk Sidar, Amerikan yönetiminin Suriye’deki PYD/YPG yapılanmasından vaz geçmeyeceğini açık bir dille ifade ediyor. Washington’un hem Türkiye’yi incitmeyecek, hem de PYD’yi korumaya yönelik adımlarını bundan sonra da atmaya devam edeceğinin altını çiziyor.
Cenk Sidar, Trump yönetiminin Şubat sonuna kadar açıklaması beklenen yeni IŞİD planının, Obama yönetiminin IŞİD’le mücadelesinden çok farklı olmayacağı görüşünde.
Sidar, Amerika’nın Suriye’de PYD ile olan ilişkisinin geleceği ve bu ilişkinin Ankara’nın beklentilerini karşılayıp karşılayamayacağına ilişkin olarak, “Bu konuda beklentilerin biraz ölçülü olması gerekir. Çünkü Washington yönetiminin bölgedeki Kürt güçlerinden vazgeçmesini beklemek çok gerçekçi olmayacaktır” şeklinde cevap veriyor. Sidar, Trump yönetiminin hem Kürtler hem de Türkler’i hoş tutacak dengeli bir politika izlemesini bekliyor. “Eğer Ankara hiçbir Kürt grubun sürece dahil olmasını istemezse ve bunu ikili kriz unsuru yaparsa, Amerika ve Türkiye ilişkilerinde sıkıntılı bir döneme girilebilir” uyarısında bulunan siyaset uzmanı, bu konuda Ankara’nın tutumunun önemini vurguluyor.
Cenk Sidar, Trump’ın seçim dönemi boyunca çok eleştirdiği ve Amerika’nın desteğini sorguladığı NATO ve Birleşmiş Milletler gibi küresel kurumların geleceği konusunda da bir değerlendirme yapıyor. Trump’ın başkan seçilmesindeki en önemli etkenlerden birinin ‘Önce Amerika’ demesi olduğunu hatırlatan Sidar, aslında bütün Cumhuriyetçi liderlerin benzer bir izolasyonist söylemle göreve geldiğini vurguluyor. Ancak bugün içinde bulunduğumuz uluslararası konjonktürün Trump’ın sadece içe bakarak dışa kapalı bir politika izlemesine izin vermeyeceği görüşünde olan siyaset uzmanı şöyle devam ediyor:
“Bu gerçekçi bir yaklaşım olamaz. Amerika’nın BM ve NATO’ya ihtiyacı olacaktır. Öte yandan Amerika, bu kurumlar için çok önemli bir finans kaynağı ve eğer Washington finansmanda kısıtlamaya giderse, bu NATO ve BM’in barış gücü ve insani yardım operasyonlarının geleceği için risk anlamına gelebilir. Ancak uzun dönemde hiçbir Amerikan yönetiminin, ülkede ciddi bir konsensüs olmadığı sürece, NATO’nun ve BM’in geleceğini ciddi ölçüde etkileyeceğini sanmıyorum.”Cenk Sidar, Trump’ın büyük tartışma yaratan göç ve seyahat yasağı kararnamesiyle ilgili soruya verdiği cevapta ise, Amerika’daki siyasi sisteme vurgu yapıyor. Sidar, Trump’ın attığı adımın hem ekonomik istikrar hem de ülkedeki siyasi birlik açısında büyük sıkıntı yarattığını ve ülkedeki önemli siyasetçilerin de karşı çıktığı kararnamenin hukuk tarafından durdurulduğunu söylüyor.
Amerika’nın hukukun üstünlüğüne sahip bir devlet olduğunun ve hiçbir başkanın hukukun üzerine çıkamayacağının Trump’a hatırlatıldığını vurgulayan Sidar sözlerini “Amerika’daki denge ve fren mekanizmasının işlediğini görüyoruz. Bu da, genel sistem tartışmalarında bize iyi yol gösteren bir adım olarak görülebilir” diyerek bitiriyor.
Her zaman söylediğimiz şu olmuştur:
Amerika, çok uzun vadeli projeler hazırlıyor. Yönetimler değişse de bu projelerde devamlılık esasına göre hareket ediliyor. Ya da günün koşullarına göre çok küçük değişikliklerle hedeften vaz geçilmiyor.
Amerika’nın Suriye’de ve bölgemizde var olan projeleri bulunuyor.
Trump’un bu projeleri rafa kaldırabileceği görüşü içinde olanlar da var. Ancak, yeni Başkan ve yönetiminin attığı adımlara bakılacak olursa müttefikimizin bu projelerden geri adım atmaya niyetli olmadığını görüyoruz.
Amerika’daki yetkililer dün “PYD bizim kara unsurlarımız” diyorlardı. Bugünkü yönetimden de aynı açıklamalar gelmeye başladı. PYD konusunda Trump yönetiminin de görüşlerinin aynen devam ettiği görülüyor.
Rusya’nın PYD ile olan ilişkilerini güçlendirme yönünde adım atmasından sonra müttefikimizin PYD konusunda daha hassas davranabileceğini de unutmamak gerekiyor. Neredeyse terör örgütü PYD iki süper güç arasında paylaşılamayacak konuma gelmiş durumda görünüyor.
Cenk Sidar’ın açıklamalarına bakacak olursak, bu gerçeği de görmüş oluruz. -

KUR’AN ve NUTUK-4
Yurt İçinde ve İstanbul’da Ulusal Varlığa Düşman Kuruluşlar
Kurulmaya başlayan bu örgütlerden başka, ülke içinde daha birtakım girişimler ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştı. Özellikle Diyarbakır, (belge: 8, 9) Bitlis, Elazığ illerinde, İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti (Kürt Yükselme Derneği) vardı. Bu derneğin amacı, yabancı devletlerin koruyuculuğu altında, bir Kürt hükümeti kurmaktı.
Konya ve dolaylarında, İstanbul’dan yönetilen Tealii İslam Cemiyeti (İslam Yükselme Derneği) kurulmasına çalışılıyordu. Ülkenin hemen her yanında İtilaf ve Hürriyet, Sulh ve Selâmet Cemiyetleri (Uzlaştırma ve Özgürlük, Barış ve Esenlik Dernekleri) de vardı.
İngiliz Muhipler Cemiyeti
İstanbul’da çeşitli amaçlarla gizli ve açık olmak üzere de, birtakım parti ya da dernek adı altında kuruluşlar vardı.
İstanbul’da önemli sayılacak kuruluşlardan biri İngiliz Muhipler Cemiyeti (İngiliz Dostları Derneği) idi. Bu addan İngilizleri sevenlerin kurdukları bir Dernek olduğu anlaşılmasın! Bence, bu derneği kuranlar, kendilerini ve kişisel çıkarlarını sevenler ve kendi varlıklarıyla çıkarlarının dokunulmazlık çaresini Lloyt Corc (Lloyd George) hükümeti aracılığıyla İngiliz desteğini sağlamakta arayanlardır. Bu zavallıların (bedbaht), İngiltere Devleti’nin, bütünüyle, bir Osmanlı Devleti bırakmak ve korumak isteğinde olup olamayacağını bir kez düşünüp düşünmedikleri üzerinde durmak gerekir.
Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve yeryüzü Halifesi sanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) olan Ali Kemal, Âdil ve Mehmet Ali Bey’ler ve Sait Molla bulunuyordu. Dernekte İngiliz ulusundan kimi serüvenciler de vardı. Örneğin: Rahip Fru (Frew) gibi. Yapılan işlerden ve işlemlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Fru idi.
Bu derneğin iki görünüşü ve niteliği vardı. Biri, dış görünüşü ve uygarca girişimlerle İngiliz desteğini istemeye ve sağlamaya yönelen niteliği idi. Öteki, gizli yönü idi. Asıl çalışma bu yöndeydi. Yurt içinde örgütler kurarak ayaklanma ve başkaldırmalara yol açmak, ulusal bilinci işlemez kılmak, yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmak gibi haince girişimler, derneğin bu gizli kolunca yönetilmekteydi. Sait Molla’nın, derneğin açık girişimlerinde olduğu gibi ondan daha çok gizli işlerinde de rol oynadığı görülecektir. Bu dernek için söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gerektiğinde göstereceğim belgelerle daha iyi anlaşılacaktır.
BAKARA SÜRESİ 46-60. Ayetler
46.O ürperti duyanlar, Rablerine kavuşacaklarını düşünürler ve bilirler ki onlar, mutlaka O’na döneceklerdir.
47.Ey İsrailoğulları! Size lütfettiğim nimetimi, sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
48.Ve sakının o günden ki, hiçbir benlik bir başka benliğin her hangi bir şeyi için karşılık ödemez; hiçbir benlikten şefaat kabul edilmez, hiçbir benlikten fidye alınmaz. Ve onlara yardım da edilmez.
49.Sizi Firavun hanedanından kurtardığımızı da hatırlayın. Hani, onlar size azabın en çirkiniyle kötülük ediyorlardı: Erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınıza hayasızca davranıyorlar/kadınlarınızın rahimlerini yokluyorlar/kadınlarınızı hayata salıyorlardı. İşte bunda sizin için, Rabbinizden gelen büyük bir ıstırap ve imtihan vardı.
50.Hani, önünüzde denizi yarmıştık da sizi kurtarmış, Firavun hanedanını boğmuştuk. Siz de bunu bakıp görüyordunuz.
51.Ve Mûsa ile kırk gece için sözleşmiştik de siz bunun ardından buzağıyı tanrı edinmiştiniz. Zulme sapmıştınız siz.
52.Belki şükredersiniz diye bunun ardından da sizi affetmiştik..
53.İyiye ve güzele yol bulursunuz ümidiyle Mûsa’ya Kitap’ı ve furkanı/hakla bâtılı ayıran mesajı vermiştik.
54.Hani, Mûsa, toplumuna demişti ki: “Ey toplumum, buzağıyı tanrı edinmenizle öz benliklerinize zulmettiniz. Hadi, yaratıcınıza, Bâri’inize tövbe edin; egolarınızı öldürün. Böyle yapmanız yaratıcınız katında sizin için daha iyidir; O sizin tövbelerinizi kabul eder. Hiç kuşkusuz O, evet O, tövbeleri çok kabul edendir, rahmeti sonsuz olandır.”
55.Siz şunu da söylemiştiniz: “Ey Mûsa! Biz, Allah’ı apaçık görmedikçe sana asla inanmayacağız.” Bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı. Ve siz bakıp duruyordunuz.
56.Sonra, ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki, şükredebilesiniz.
57.Ve bulutu üstünüze gölgelik yaptık ve size kudret helvasıyla bıldırcın indirdik: “Rızık olarak size verdiklerimizin, en temizlerinden yiyin.” dedik. Onlar zulmü bize yapmadılar, onlar kendi benliklerine zulmetmekteydiler.
58.Şöyle demiştik: “Girin şu kente; orada, dilediğiniz yerde bol bol yiyin. Kapıdan secde ederek girin ve ‘Affet bizi!’ deyin ki, hatalarınızı bağışlayalım. Biz güzel davranıp, güzellik üretenlere daha fazlasını da veririz.”
59.Ne var ki zulme sapanlar, bir sözü kendilerine söylenmiş olandan başkasıyla değiştirdiler. Bunun üzerine biz, bu zalimler üstüne, ürettikleri kötülüklere karşılık olarak gökten bir pislik indirdik.
60.Bir zamanlar Mûsa, toplumu için su istemişti de biz, “Değneğinle şu taşa vur!” demiştik. Taştan hemen oniki göze fışkırmıştı. Her bölük insan kendilerine özgü su kaynağını bilmişti. “Allah’ın rızkından yiyin, için; yeryüzünde bozgunculuk yaparak şuna buna saldırmayın.” demişti
-

Ben sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım

İkinci Dünya Savaşının en zorlu yıllarıydı, Almanlar sınırlarımızın az ötesine gelmişlerdi, bütün dünya sonu neye varacağı belli olmayan bir çılgınlığa doğru savruluyordu. Savaşmanın ne demek olduğunu en iyi bilen kişilerden birisi olan İsmet İnönü ve arkadaşları ise halkı büyük acılara sürükleyeceği belli olan bu anlamsız savaştan ülkelerini uzak tutmaya karar vermişlerdi.
Seferberlik ilan edildi, erkekler askere alındı, limanlar kapatıldı, devlet herhangi bir olası savaş durumuna karşı yiyecek depolamaya başladı. Savaşın getirdiği ekonomik sıkıntıların üzerine bir de kuraklık eklenince ülke ekonomisi çıkmaza doğru sürüklenmeye başlamış, yoksul halk iyice zor duruma düşmüştü. Hükümet yokluk nedeniyle bazı tüketim maddelerini karneye bağladı. Zeytin, ekmek, şeker gibi temel tüketim ürünleri karne ile sınırlı olacak biçimde dağıtılıyordu. İnsanlar açlık sınırında ancak kuyruklara girerek yiyecek alabiliyorlardı. Yeni vergiler salınmış, özel araçların trafiğe çıkması bile yasaklanmıştı. Bu zorlukları fırsata çeviren girişimciler de vardı, bu fırsatçılar ele geçirdikleri ürünleri karaborsada pahalı fiyata satarak halkın sırtına ikinci bir ağırlık yüklüyorlardı. Hükümet bir yandan karaborsacılarla mücadele etmeye çalışıyor bir yandan da ülkenin savaşa gireceği günü düşünerek her şeyden tasarruf ediyor, olası bir savaş durumunda ülkenin bağımsız kalabilmesi için önlemler almaya çalışıyordu.
Halk çok zorlu günlerden geçti ama Türkiye savaşa girmedi. Savaş bittiğinde dünyada çok ağır bir bilanço vardı. Savaşın kazananları kaybedenlerinden çok daha fazla kayıp vermişlerdi. İsterseniz birkaç örnek vereyim: Fransa’da asker ve sivil olarak toplam 500 bin kişi ölmüş, soykırımda öldürülen Yahudilerin sayısı ise 80 bin kişiyi aşmıştı. Komşumuz Yunanistan’ın soykırım dahil toplam kayıp sayısı 300 bin kişiyi aşmıştı. Bu rakamın o zamanki toplam nüfusun % 5’ine yakın olduğunu söylemek gerek. Japonya’nın kayıp sayısı 3 milyon kişiye yaklaşıyordu. Çin’de 15 milyon ile 20 milyon arasında insan ölmüştü. Çin’de ölen insan sayısı Türkiye’nin o zamanki toplam nüfusu kadardı. Sovyetler Birliği ise 26 milyon ile 27 milyon civarında kayıp vermişti. Polonya nüfusunun %17’si ölmüştü savaşta. Elbette bunlar rakamlara yansıyan acılar. Japonların Çinli öldürme yarışmaları, askerlere tanınan tecavüz hakkı, nehirlere dökülen, fırınlarda yakılan, kurşuna dizilen insanlar, şehirlere atılan atom bombaları, çoluk çocuk demeden katledilen Yahudiler vicdanlı kişilerin belleklerindeki yerini şimdi de koruyor. Savaşın açtığı yaralar bugün bile kapanmadı. Dünya, savaş meydanlarında, toplama kamplarında, trenlerde, fırınlarda sadece insanlarını değil insanlığını da kaybetmişti. Savaş zamanı pek çok ülkede büyük bir açlık da hüküm sürmüş, Avrupa’da, Çin’de, Rusya’da insanı insanlığından utandıracak sahneler yaşanmıştı. Savaşı anlatan kitap ve belgesellerde kıtlıkla ilgili bölümlerin biraz arka planda kalmasının nedeni savaşan ülkelerin bolluk içinde yaşamaları değil, açlıktan bin kat daha büyük acılarla boğuşmalarıydı. (Yazının altında savaşta yaşanan acıların yanında Türkiye’deki açlık ve sefaletin neredeyse önemsiz kaldığını gösteren bir belgesel de var. Eğer yüreğiniz kaldırıyorsa en azından bir bölümünü izlemenizi öneririm.)
Türkiye bu dönemi İsmet İnönü’nün dehası sayesinde kazasız belasız atlatabilen ender ülkelerden birisi oldu. Hükümet belirsiz bir hayal uğruna askerini ölüme göndermedi, ülkeyi savaşa sokmadı. İnönü ve arkadaşlarının bu politikaları daha sonrasında rakip partiler tarafından çok eleştirildi ve İnönü, Türkler gibi savaşçı bir ulusun erkekliğini körelttiği, halka açlık çektirdiği, yiyecekleri karneye bağlattığı, savaştan kaçtığı gibi sayısız suçlamayla karşılaştı. Savaş bittikten sonra bir gün seçim meydanında muhaliflerin, çocukları “Sen bizi aç bıraktın” diye bağırtması üzerine İnönü çocuklara hitaben tarihe geçecek o sözünü söyledi:
– Ben sizi aç bıraktım ama babasız bırakmadım.
Tarih kitapları hep savaşları ve savaşan komutanları yazdığı için İsmet İnönü’nün Türkiye tarihindeki belki de en akılcı hamlesinin pek üzerinde durulmadı. Cumhuriyet yönetimini hedef alan kişilerin kolay hedef olarak İsmet İnönü’yü seçmelerine karşılık bazı cumhuriyet savunucularının da yeter ki Atatürk’e dokunulmasın şeklindeki düşünceleri nedeniyle İsmet İnönü hep günah keçisi oldu ve Türkiye tarihinin yirminci yüzyıldaki en büyük başarısı olarak anılabilecek bir karar karalamalara gerekçe olarak kullanıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şanslarından birisi II. Dünya Savaşı sırasında ülkenin başında İsmet İnönü gibi bir askerin bulunması ve İnönü’nün de dünya savaşının getireceği yıkımı önceden sezerek ülkesini bu felaketten uzak tutabilmesiydi. Ayrıca Amerika ve Avrupa’daki müttefiklerin büyük baskılarına karşı koyup savaşta tarafsız kalacağını açıklamak da sanıldığı kadar kolay bir iş değildi. 12 Haziran 1940, Türkiye tarihi açısından belki de pek çok savaşın tarihinden daha önemlidir. Bu tarihte Cumhurbaşkanı İsmet İnönü başkanlığında toplanan hükümet, Türkiye’nin savaş dışı kalacağını kararlaştırarak bunu tüm dünyaya duyurmuştu.
Ücretsiz Kayıt
İşte iyi yöneticilerin farkı buradadır. Onlar için öncelikler vardır ve seçimlerini bu önceliklere göre yaparlar, bu önceliklere göre karar verip bazı olumsuzluklar yaşama pahasına ilk önceliklerini koruyabilirler. Açlığı azaltmak için yaşamsal tehlikeye atılmak akıllı bir yöneticinin almayacağı bir risktir, çünkü savaş da kuraklık da bir gün biter ve yalnızca hayatta kalıp direnebilenler görür zor günlerin bittiğini.
İyi yöneticiler dünyanın tümü ters yöne de gitse doğruları sezip tek başlarına kendi doğrularını korkusuzca uygulayabilirler. Elbette İnönü yönetiminin anti demokratik uygulamaları ve baskıcı yönetim tarzı bir yönetici açısından büyük bir eksikliktir ancak böylesi büyük bir kriz ortamında askeri deha demokratik yönetimin önünde yer alır.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında kimimizin babası, kimimizin de dedesi askere alınacak yaştaydılar. İsmet İnönü ülkesini II. Dünya Savaşından uzak tutarak bize babalarımızı dedelerimizi bağışladı. (Okur zekâsına güveniyorum ancak dedelerimiz olmasaydı bugün bizlerin de olamayacağını anımsatmak zorundayım. Çünkü insanlar bazen gözleri bağlıymışçasına basit sonuçları bile göremiyorlar.) Ülkeyi savaşa sokmamak kararı bugün belki de İsmet İnönü’yü acımasızca eleştiren binlerce kişiye bir hayat bağışladı.
Elbette herkes istediği gibi düşünmekte ve eleştirmekte özgür ancak aynı tehlike bugün de olsa düşüncelerimin farklı olacağını sanmıyorum. Ben babamı değişmem iki somun ekmekle bir kilo şekere.
Burak Kaya
-

KKTC’ye yeni yol haritası gerek … Prof. Dr. Ata ATUN
KKTC’ye yeni yol haritası gerek
Kıbrıs Rum tarafında sağın en sağındaki siyasi parti olan ELAM’ın (Ethniki Laiki Metopo – Ulusal Halk Cephesi veya Ulusal Demokratik Cephe) Rum Temsilciler Meclisine, 15 Ocak 1950 tarihinde Kıbrıs Rumları arasında yapılan ve yüzde 96 Evet oyunun çıktığı ENOSİS PLESİBİTİ’nin, yani Yunanistan’a Bağlanmak Referandumu’nun yıldönümünü her yıl anmak ve kutlamak önerisinin Rum Meclisinde kabul edilmesi, Kıbrıs’ın iki halkı arasındaki iplerin kopmasına yetti.
Kıbrıslı Rumlar her zaman ve her koşulda kendilerini adanın sahibi zannediyorlardı ve ne isterlerse de yapabileceklerini, yaptıkları konularda da hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayacakları inancındaydılar. Bu nedenle de 4 Haziran 1968 günü Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Phoenicia Hotel’de başlayan Kıbrıs Müzakerelerini de “Ağa Baba” havasında sürdürüyorlardı. Kıbrıslı Türklere ada üzerinde ve yaşamlarında bahşedecekleri herhangi bir veriyi de lütuf olarak addediyorlardı. Maalesef halen daha aynı kafadalar ve Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisinde kabul ettikleri ENOSİS PLESİBİTİ’nin yıldönümünü her yıl anmak ve kutlamak kararını, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın BM Genel Sekreteri Guterres’e şikayet etmesini ve de Kıbrıs Türk halkının bu kararı kınamasını hayretler içinde karşıladılar.
Ne de olsa bugüne değin hep kendileri olmuştu Kıbrıs konusunu AB’ye taşıyan ve BM Genel Sekreteri ile Güvenlik Konseyine resmen şikayet edebilen. Kıbrıslı Türklerin hiç böyle bir hakları olmamıştı şimdiye dek ve bu nedenle de geçmişte Kıbrıslı Türklerin yaptıkları bu tür şikayet ve başvuruları hep sümenaltına süpürttürmeyi bir şekilde başarmışlardı. 1964 temmuzunda BM’nin Kıbrıs’a gönderdiği “Gerçekleri tespit etmek Komisyonu”nun (Fact Finding Mission) yayınladığı ve Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından yapılan vahşeti, yakılıp yıkılan Türk köyleri ile evlerini, yağmalanan Türklere ait hayvan ve zahireleri bir bir resimler ve tutanaklarla belgeleyen ORTEGA RAPORU’nu bile BM’nin arşivinde yok etmeyi, sitelerden kaldırtmayı başarmışlardı.
Bu nedenle de KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, Kıbrıs Türk siyasi partilerinin tümünün ve Kıbrıs Türk halkının gösterdiği tepkiyi anlamaları ve değerlendirmeleri mümkün olmadı. Rum lider Anastasiadis pişkin bir şekilde “Türklerin 20 Temmuz Barış Harekatını ve 15 Kasım’da da KKTC’nin Cumhuriyet ilanını kutlamalar var. Biz buna tepki gösteriyor muyuz” gibi saçma sapan bir yanıt vererek üste çıkmaya ve haklı konuma geçmeye çabaladı.
Anlaşılan Anastasiadis, 18 Temmuz 1974 günü, 15 darbesinden canlı kurtularak adadan kaçmayı başarmış Rum Cumhurbaşkanı Makarios’un BM Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmayı ve “Kıbrıs adası Yunanistan tarafından işgal edilmiştir” sözlerini unutmuş. Darbecilerin hem Makarios taraftarlarını hem de solcuları toplu katliama tabi tuttuğunu ve masum Kıbrıslı Türk bebeklerin, kızların, annelerin, nenelerin ve dedelerin acımasızca katledildiği Atlılar-Muratağa-Sandallar katliamını da unutmuş.
Kıbrıs Türk tarafının, Rum lider Anastasiadis’in desteklediği Rum Meclisinin aldığı “ENOSİS PLEBİSİTİ’nı her yıl anma ve kutlama kararı”nın iptalini istemesiyle doruğa çıkan kriz, 20 aydır devam eden müzakere sürecini kopma noktasına gelmişti ki, dün “tek konu ve kriz” gündemiyle gerçekleşen Akıncı ile Anastasiadis arasındaki zirvede, Anastasiadis’in kapıyı vurup çıkması müzakerelere son noktayı koydu. Bundan sonra KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın artık müzakere masasına oturmaması gerekmekte.
Kıbrıs Rum Meclisinin aldığı “ENOSİS PLEBİSİTİ’nı her yıl anma ve kutlama kararı”nın Türkiye hükümetini ve T.C. Dışişleri Bakanlığını çok rahatsız ettiği kesin. T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın, Rum tarafında hâkim olan ve Kıbrıs Türklerini Ada’nın ortak sahibi görmeyen zihniyette değişim olmadığı takdirde çözüm çabalarının sonuç vermeyeceğini kesin bir dille vurgulaması çok önemli. Bundan sonra Kıbrıs’ta, Rumlarla Türklerin ortak bir devlet kurmalarının hayal olduğu gerçeğinden yola çıkarak, KKTC hükümetinin ve Kıbrıslı Türklerin, Türkiye ile birlikte yeni bir yol haritasını hazırlamaları gerekecek.
Prof. Dr. Ata ATUN
e-mail: [email protected] veya [email protected]Facebook: AtaAtun1
17 Şubat 2017
-

Erdoğan Ümre’de Görüntülendi
Suudi Arabistan’da resmi ziyaretini tamamlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan buradan karayolu ile Mekke’ye geçerek beraberindeki MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile Umre ibadetini gerçekleştirdi.
Kabe’nin kapısı Suudi Arabistan Kralı Selman’ın emriyle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve heyeti için özel olarak açıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Umre ibadetinin ardından kraliyet konuk evine geçti.
-

Yurtdışındaki Seçmenlere ve Yetkililere Öneriler
Turkish Forum Danışma Kurulu Üyesi Seda Yürükel’in seçmenlere ve yetkililere önerileri

Yüce Türk Milletinin Evlatları,
Şimdi referandum sürecine girmiş bulunmaktayız.Yüksek Seçim Kurulunun kendi portalı üzerinden yaptığı duyuruda, 16. Nisan 2017 de, Türkiye’de Anayasa değişikliği ve Başkanlık Sistemi adlı halk oylamasında (referandum) Yurt dışındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan vatandaşlarda oy kullanma hakkına sahiptirler.
Yurtdışındaki referandumda oy kullanacak olan T.C. vatandaşları, bundan dolayı bağlı bulundukları T.C Başkonsolosluk ve Konsolosluklardaki oy kullanma ile ilgili kayıt işlemlerini bu an itibarı ile kontrol ettirmelidirler ve yaptırmalıdırlar. Alınan resmi bilgilere göre yurtdışında oy kullanma tarihi, 27 Mart-9 Nisan arasındaki tarihlerde bağlı bulundukları ve gösterilen mahallerde oy kullanabileceklerdir.
Yukarıda belirtilen teknik konular dahil ve haricinde yurtdışı seçmenlerimize, sandık görevlilerinin ve resmi olarak Diyanet İşlerine Bağlı Camilerde devletin maaş ödediği İmamların, Diyanet Cami ve Vakıfların yöneticilerinin, her düzeyde Büyükelçilik ve Konsolosluk görevlilerinin, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi parti yurtdışı temsilciliklerinin; referandumdaki tüm süreçlerde, oy kullanımı öncesi, sırası ve sonrası, seçmenleri gerginlikten, kışkırtıcılıktan, hakaretten ve çatışmadan uzak tutan bir dil kullanmalarına dikkat etmeleri gerekmektedir.
Medyada ise, Yurtdışında Türklere yönelik olarak yayın yapan, gazete ve gazetecilere de bu konuda büyük iş düşmektedir. Evet yada Hayır oyu veren ve bu konuda açıklama, toplantı yapmalara, gazetecilik ahlaki ve etiği açısından eşit şekilde yer vermeliler ve yazılarda ve görsellerde gerginliğe mahal verecek kışkırtıcı yayın dilinden uzak durulmalıdırlar. Burada medyanın büyük bir rol oynayacağı aşikardır.
Özellikle, Türkiye Cumhuriyeti’nden maaşlı yurtdışındaki her türlü personel, bu süreç içerisinde davranışlarına çok dikkat etmelidir. Daha önce yaşanılan çeşitli şaibeli durumlardan uzak durmalıdırlar. T.C. ne vatandaşına, milletine ve devletine eşit ilişkiler kurarak bağlılıklarını yerine getirmelidirler.
Yurtdışındaki devlet personeli, kıraldan fazla kıralcı ve işgüzar olmaktan uzak durmalı ve herkese eşit mesafede hareket etmelidirler. Biz maaşlı/resmi personelin Siyasi iktidar yetkililerinin yurtdışı seçim gezilerine ve toplantılarına katılmalarını kesinlikle tarafsız kalınması açısından tasvip etmiyoruz. Ve tarafsızlık açısından anayasal bir suç olarak görüyoruz.
Yurtdışındaki resmi T.C. personelinin, Türkiye’den siyasi parti ve yetkililerin karşılanmasında, taraf tutmadan aynı intizamı, saygı ve hürmeti bekliyoruz. Çünkü T.C. yurtdışındaki devlet görevlileri memurdur. İmzaladıkları memur aktine yani yeminine göre hareket etmelidirler. Siyasi direktiflerle ayrım yapma,işgüzarlık yapma, kanun ve anayasal suç işleme hakları yoktur. Bu konuda zaaf gösterenler suç işlemiş sayılırlar. Kendilerinden bu konuda yasalara uymalarını bekliyoruz. Eğer bu konuda suç işlerlerse, işledikleri suç çerçevesinde bunun müeydelerine katlanma durumunda kalacaklardır. Bu duruma düşmemelidirler. Tarih karşısında sorumlu durumdadırlar. Bu konuda tüm seçmen, sivil toplumu üyeleri uyanık ve kararlı olmalı ve suç işleyen görevliler hakkında tutanak tutarak ve belgeleyerek, seçim kurulunun yanı sıra, siyasi parti temsilcilerine ve biz Hollanda Türkleri Konseyine’de elektronik olarak () bir nüshasını göndermelerini talep ediyoruz.
Yukarıdaki talebimizin sebebi ise, referendum sonrası; Yurtdışında konu ile ilgili süreçteki vakalar, gelişmeler ve sonuçlar ile ilgili rapor hazırlıyacağımızdandır. Rapor, Referandumu yöneten ve denetleyen gerekli ilgili mercilere ve siyasi parti, medya ve sivil toplum kuruluşları, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Millet Meclisi Başkanlığı ve Milletvekillerine ve bunun dışında isteyen her kuruma ve kişiye elektronik olarak tarafımızdan gönderilecektir.
İbadet yerlerinde ise, Yurdışındaki, özellikle Diyanet camiileri başta olmak üzere, digger camiler ve Cem Evleri referandumda evet yada hayırcı kesimin karargahı veya toplantı yeri olarak kullanılmamalıdır. Siyaseti dini mahallerden arındırmalarına özen göstermelidirler. Diyanet camiileri özellikle resmi statüsüde dolayısı ile siyasi iktidarın, propaganda, insan ve oy devşirme merkezleri olmamalıdırlar. Buralardan yandaşlık yaparak otobüs kaldırmamalıdırlar. Çünkü Diyanete bağlı yerlerin her seferinde kim iktidarsa ona göre eylem gösterdikleri gözlemlenmiştir. Bu durumdan uzak durulmalı ve tarafsız olunmalı, siyaset dışı manevi kurum özelliklerini yitirmemelidirler.
Kişiler ise referendum sırasında aynı şekilde, hakaretten, kışkırtıcılıktan, saldırganlıktan, fiziki saldırıdan uzak durmalıdır. Nihayet hepimiz aynı Yüce Türk Milletinin çocuğuyuz. Referandum sonrasında da birlikte aynı havayı teneffüs edeceğiz. Birlikte sohbet edeceğiz ve Türkiye’mizin gelişmesi için çaba göstereceğiz, bir birimizin suratına bakacağız. Kişilerin, Yüce Milletimize yakışır olan sağ duyudan uzaklaşmamalarını ve bunu kişisel düzeyde herkesin yerine getirmesi bizim HTK olarak en önemli talebimizdir.
Biz Hollanda Türkleri Konseyi olarak, tavrımızı, Millet Hakimiyetine dayanan ve hakimiyeti bir kişiye terk etmeyen, Parlamenter sistemden yana koyuyoruz. Başkanlık sistemini ve gerekçelerini çağ dışı, uygarlıktan uzak, 2017 yılı Türkiye’sine yakışmayan ve 1920’lerin gerisinde bir sistem olarak görüyoruz.
Bu nedenle referandumda oy kullanacak tüm Anavatandaki ve Yurtdışındaki T. C. vatandaşlarına HAYIR OYU kullanmalarını öneriyoruz,
Herkese, HAYIRLI bir referandum süreci ve sonucu diliyoruz!!
Saygılarımızla
HTK-Hollanda Türkleri Konseyi Adına,
Başkan Sefa Yürükel
Başkan Yardımcısı Mustafa Cingöz -

TARİHTE BUGÜN: KANLI PAZAR

16 Şubat 1969 KANLI PAZAR
Cumhuriyet tarihimizin kara sayfalarına yazılacak ‘‘Kanlı Pazar’’, 16 Şubat 1969 tarihinde İstanbul Taksim’de yaşandı.
Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikede gören üniversite gençliğinin önderliğinde, aydınların, politikacıların, sendikacıların katıldığı 6. Filoyu protesto etme mitingi Beyazıd meydanında ‘‘Emperyalizme ve sömürüye karşı işçi ve gençlik yürüryüşü’ne’’ sloganı ile yapıldı. Miting olaysız gerçekleşip, bittikten sonra bir grup Takmsim’e gidip, Taksim Anıtına çelenk koymak için Taksim’e doğru yol alırken, bazı camilerde topluluklar oluluşrurup, namaza duranlar, bu gelişmelerden haberdar edilip, Taksim meydana giderek, gelecek grubu beklediler. Girişilen bu karşı koyma eylemini Türk Talebe Birliği (TTB) üstlenmişti. Beyazıd’tan gelen grup Taksim’e ulaştığında, gerici güruh ellerindeki Allah yazılı sopalarla protestoculara saldırıp, Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Damircioğlu’nu, 19 yaşında işçi Duran Erdoğan’ı ve memur Ali Turgut Aytaç’ı katletdiler. O zamanki TTB’nin başkanı da AKP iktidarı döneminde, TBMM başkanlığı yapmış olan İsmail Kahraman’dı.‘‘Daha gün o gün değil, derlenip dürülmesim bayraklar.
Dinleyin, duyduğunuz çakalların ulumasıdır.
Safları sıklaştırın çocuklar.
Bu kavga faşizme karşı, bu kavga hürriyet kavgasıdır.’‘
Nazım HİKMETBu olayda da görüldüğü gibi, ABD taşeronculuğuna soyunanların ülkenin ülke çıkarlarını savunmak aklarının uçlarından bile geçmediği çok açık görülmüştür.
ABD’ye kayıtsız şartsız bağımlılığı onaylıyan Demokrat Parti (DP) hükümeti olup, Başbakanlık koltuğunda da ABD’nin başpiyonu olan Menderes oturmaktaydı.Biraz değerli insan Rıfat Ilgaz’a kulak verelim: 6. Filo gemilerinden ne denli rahatsız olduğunu nasıl dile getiriyor!
‘’Demir atmış bağımsızlığımıza
Gemiler gemiler çirkin gemiler.’’Kalın sağlıcakla.
Tufan BOZDOĞAN -

11 Madde ile neden hayır

Sanatçı Meltem Cumbul Aydınlık bir Türkiye için Anayasa değişikliğine neden Hayır dediğini 11 maddede anlattı:
#HAYIR demezseniz ne olacak? Tek adam her şey olacak.Başkan seçilecek kişi hem hükümet, hem Meclis, hem de mahkeme olacak.
#HAYIR demezseniz ne olacak? Başkan olan kişi aynı zamanda bir partinin genel başkanı olacak. Ve senin hiç oy vermediğin bir parti olacak.
#HAYIR demezseniz ne olacak? Seçtiğin milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmayacak. Sözünü kimse dinlemeyecek.
#HAYIR demezseniz ne olacak? Başbakan olmayacak.Bakanlar sadece Başkana karşı sorumlu olacak,Meclise karşı sorumlu olmayacak.
#HAYIR demezseniz ne olacak? Seçtiğin milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmayacak.Sözünü kimse dinlemeyecek.
#HAYIR demezseniz ne olacak? Başkan kendini ve bakanlarını mahkemeye çıkarma girişiminde bulunan meclisi fesih edebilecek.
#HAYIR demezseniz ne olacak? Asgari ücreti,maaşları,işçi memur alımlarını,dernek,sendika kurulma ve kapatılmasını tek adam belirleyecek.
#HAYIR demezseniz ne olacak?Devlet parti devleti olacak. Başkan senin partinden değilse devlet kapısında yerin olmayacak.
#HAYIR demezseniz ne olacak? Başkan isterse devlet kurumlarını bölgelere ayırarak ülkenin bölünmesine neden olabilecek.
#HAYIR demezseniz ne olacak? Camiye, kışlaya, adliyeye siyaset girecek. Buraların hepsi “Başkanın Partisine” göre düzenlenecek.
#HAYIR demezseniz ne olacak?Ekonomi tek adamın keyfine göre vereceği kararlara kurban edilecek.Kriz, iflaslar, işsizlik ve yoksulluk..
-

Referandumda rüzgarın yönü…
16 Nisan’da sandıklar kurulacak. Yeni anayasa için “evet” ya da “hayır” denilecek. İki cephede de şimdi kıyasıya bir yarış var. Ard arda yapılan kamuoyu araştırmaları sonucu şu an için bıçak sırtında gösteriyor. “Evet” cephesinin beklentilerinde bir sıkıntının varlığından da söz ediliyor.
Ortada bir seçim yok. Kamuoyu, geleceğinin ne şekilde yönetileceğine karar verecek. Bu nedenle yeni anayasa değişikliğinin ne getirip, ne götüreceğinin tam anlaşılabilmiş olmaması “kararsız” oyların % 20’lere tırmandığını gösteriyor.
Kamuoyu araştırma grubunun yetkilileri” Bize göre düğümü açacak olan bu kararsızların durumu olacak” diyor. Bu nedenle her iki cephe özellikle kararsız oyları etkilemeye çalışacak.
Yine kamuoyu araştırma grupları yetkilileri şu noktalara da dikkat çekiyor:
“Sandığa gidecek olanların evet mi, hayır mı oyu vereceği kafalarında şekillenmiş. Bunları fazla etkilemek mümkün değil. Kararsızlar çok fazla görünüyor. Bunlar içinde kararlı olanlar vara ama evet mi, hayır mı oyu vereceklerini söylemeye çekiniyorlar. Bu nedenle sağlıklı bir sonuç elde edemiyoruz.”
Geçenlerde Hürriyet Gazetesi’nde Abdulkadir Selvi, referandum konusunda yazdığı yazıda “Evet rüzgarı tersine döndü” diye yazdı. Bunun nedenlerini de sıraladı.
Daha önce SONAR Araştırma Grubu’nun patronu Hakan Bayraktar ile görüşmüştük. Bayraktar referandum ile ilgili görüşlerini aktarırken şu noktalara dikkat çekmişti, anımsatalım:
“Şu anda referandum sonuçlarını tahmin etmek zor. Bıçak sırtında görünüyor. Son haftaya girilirken daha net sonuçları elde etmek mümkün. Ancak söylemek istediğim konu, bundan sonra ortaya çıkabilecek her türlü olumsuzluk “evet” oylarının azalmasına neden olabilir. Terör, ekonomik durum bunların başında geliyor.”
Selvi’nin yazısına baktığımızda “evet” oylarında rüzgârın neden tersine döndüğünü daha net görebilmekteyiz. Selvi bu konuyu şu son olaylara bağlamış:“1- ‘Hayır’ diyenlerin PKK, DAEŞ ve FETÖ’cü olarak gösterilmesi
2- KHK’larla akademisyenlerin ihracı.
3- Varlık Fonu tartışmaları.
4- Meral Akşener’in Çanakkale’de konuşturulmaması.Bu gelişmeler tek adamlık, otoriterleşme gibi olumsuz algıları güçlendiren eylemler olarak görünüyor. AK Parti 2011 seçimlerinde benzer bir durum yaşamıştı. Kılıçdaroğlu üzerinden girilen soy sop tartışması oyları aşağıya çekmeye başlamıştı. Bu durumun tespit edilmesi üzerine Erdoğan söylemini değiştirip, kucaklayıcı bir dil kullanmış, ibre tersine dönmüştü. “
SONAR’ın patronu Bayraktar’ın “Her olumsuzluk hayır oylarını aşağı çeker” açıklamasının rüzgârın ters esmesine neden olduğu da bu şekilde ortaya çıkmış oluyor.
Referanduma daha 2 ay var. Bu süre içinde neler değişir, ne gibi gelişmeler olur bilemiyoruz. Hükümet kanadının ard arda yaptığı bazı ekonomik iyileştirmeler var. Bunlar sonucu nasıl etkiler bu konuda da henüz olumlu ya da olumsuz veriler elde edilemedi.
Sorun hiç kuşkusuz bu kadarla da sınırlı kalmayabilir.
Sandıklardan “evet” çıkması için MHP’nin tabanının tavrı çok önemli. MHP Genel Başkanı “Taban “evet” oyu verecek” diyor ama anketler bunun tam tersini söylüyor.
Kürt oylarının da referandumu etkileyeceği biliniyor.
Bunun dışında en önemli konu AK Parti içindeki % 9 oranındaki kitlenin oylarının renginin hala belirsiz olmasıdır. Yapılan açıklamalarda AK Parti tabanının tamamının “evet” oyu vermeyeceği görünüyor. AK Parti kurmaylarının bu olumsuzluğu gidermek için olağanüstü bir çalışma içine gireceklerine de dikkat çekiliyor.
Şurası da unutulmamalıdır:
Cumhurbaşkanı henüz sahaya inmedi. Erdoğan’ın sahaya inmesi ile ibrenin değişebileceği düşünülüyor. Cumhurbaşkanı da son gelen araştırmalardan sonra yaptığı açıklamada buna vurgu yapmıştı.
Sahaya inecek olan Cumhurbaşkanı Erdoğan “Evet” için destek isteyecek ama konuşmasında “Hayır”ı da anlatacak, kimlerin, neden “Hayır” dediğini vurgulayacak, güven ve istikrar vurgusu yapacak.
Erdoğan’ın başta büyükşehirler olmak üzere en az 30 ile gitmesi bekleniyor. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini anlatacak olan Erdoğan, “tek adamlık” eleştirilerine de yanıt verecek. İlk adımın 2007 referandumu ile atıldığını, devamının 2010’daki cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ile geldiğini söyleyecek olan Erdoğan, yapılan değişiklikle bu adımının tamamlanacağını anlatacak. -

Kaçan kaçana

Kendilerine Türkiye’de bir gelecek hayali kuramayan pek çok kişi başka ülkelere sığınmaya çalışıyor. 10.901 sığınmacı arasından sadece 28 kişiyi kabul eden Japonya’ya bile Türkler bel bağlamış durumda. Geçen yıl Japonya’ya sığınma başvurusu yapanlar arasında 1.143 Türkiye vatandaşı da bulunuyor.
-

Hayır deyince röportajını Doğan grubu yayınlamadı

Cansu Çamlıbel Hürriyet gazetesinin Washington Temsilcisi Cansu Çamlıbel‘e verdiği röportajda, referandumda hayır oyu vereceğini belirten Orhan Pamuk‘un söyleşisi gazetede yayınlanmadı.
Kanal D Spikeri İrfan Değirmenci‘nin “hayır” açıklaması nedeniyle Doğan Medya Grubu’ndan atılmasının ardından bu ikinci vaka Doğan grubunun safhını belli ediyor.
Kararın ardından Hürriyet’te her hafta başında ‘Yüz Yüze Pazartesi’ başlığıyla yayımlanan Cansu Çamlıbel’in söyleşi sayfası bu hafta yayına girmedi.
-

BİR YAHUDİ, TÜRK OLABİLİR Mİ ?
Turkish forumun danisma kurulu uyesi sayin rafael sadiden bir aciklama
Degerli ve seckin Uyemiz Sayin Demirtras bayar’a mesaj icin cok tesekkur ederim
Kayaalp buyukataman
From: Demirtas Bayar [mailto:Demirtas]
Sent: Saturday, February 04, 2017 10:49 AMSubject: FW: RAFAEL SADİ: BİR YAHUDİ, TÜRK OLABİLİR Mİ ?……………
TÜRKÜM, TÜRKİYELİYİM ARASINDAKİ FARK
ANCAK BUKADAR GÜZEL ANLATILIR…
BİR YAHUDİ, TÜRK OLABİLİR Mİ ?
Rafael Sadi
Türk ve Türkiyeli kavramlarının ortalıkta dolaşması kesinlikle gizli bir bölücülük. İlginç ve güzel bir mozaik olan Türkiye’nin yapısını kökünden sarsmaya dengeleri alt üst etmeye sebebiyet verebilecek bir durumla karşı karşıyayız gibi geliyor bana.
Ben ecdadı 1492 yılında İspanya’daki engizisyondan kaçıp Osmanlı Türkiyesince kucak açılmış ve kabul edilmiş, Yahudi dinine mensup bir Türk vatandaşıyım.
1955 yılında doğup 1961 yılında ilkokul 1.sınıfına girdiğim günden itibaren “Türküm doğruyum çalışkanım” tümceleri ile beynime benim Türk olduğum kazıldı.
Bayrağım ve Milli Marşımın ne olduğu öğretildi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kurucusu Atatürk’ün söylediği “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü okul duvarında, kitabında ve her türlü malzemenin üzerinde öğrenerek bilinçlendirilerek büyüdüm.
Şimdilerde birileri kalkacak ve bana “yok kardeşim sen Oğuz ve Kayı boylarından, Orta Asya’dan gelmediğin için Türk değil Türkiyelisin” diyecek ve ben de “ha peki haklısınız diyeceğim”. Hadi canım sen de…
Ne olacak benim 50 yıllık eğitimim, öğrenimim. Ne olacak 32 yaşına gelmiş oğluma, 29 yaşına gelmiş kızıma verdiğim Türk eğitimi kimliği, şimdi kalkıp kendilerine “kusura bakmayın çocuklar ,biz Türk değilmişiz, sadece Türkiye’liymisiz” mi diyeceğim?
Bunun adına milleti bölmek, halkı parçalamak denmez mi? Kimse bana üstkimlik, alt kimlik hikayeleri anlatmasın. Her birimiz bu ülkede ne olduğumuzu biliyoruz. Dinlerimiz, ırksal veya yöresel farklılıklarımız olabilir ve bu hiç bir zaman bizleri rahatsız etmedi. Şimdi ne oldu da birden bire azınlık sayılacakmışım? Benim atalarım kendilerine özel haklar verebilecek azınlık statüsünü Lozan anlaşmasında bile kabul etmemişler. “Biz Türk vatandaşıyız” deyip azınlık haklarını red etmişlerdir.
Lütfen dikkat edelim. Birileri Türkiye ile oynamak istiyor. Yarın öbür gün bakacaklar ve “eee bakın sizin tamamınız Türk değilmiş. 70 milyon Türk’ten şu kadarı Kürt, şu kadarı Alevi, şu kadarı Süryani, şu kadar Keldani, bu kadarı Laz, öbürleri Yahudi, bilmem ne kadar Ermeni, kala kala 1 milyon Türk kaldı. Bu kadar Türk için de bu kadar 777 bin kilometre kare arazi fazla. Gelin şunu efendi efendi paylaşın” diyecekler. Ne olacak o zaman ?
Gözümüzü 4 değil 24 açsak yetmez, bu iş yanık kokuyor. Sizi bilmem, bana Türk değil de Türkiyeli denmesi beni rahatsız eder.
Rafael Sadi
-

Oy kullanımı ile ilgili önemli Duyuru
Yurtdışında oy kullanacak arkadaşlar eğer kayıtlı gözükmüyor ise posta ile adres bildirimlerini yapabilirler ancak bunun için yarın son gün!YURTDIŞINDA NASIL OY KULLANILIR?
1) Yurtdışı Seçmen Kaydınızı Sorgulayın:
secmenBilgiYurtdisi.jsp?_ afrLoop=364223328134707 2) Eğer kayıt çıkmazsa, aşağıdaki adres beyan formunu bu belgelerle beraber en yakın Büyükelçilik / Konsolosluk’a posta ile hemen yollayın ya da bizzat başvurun.
Gerekli Belgeler:
– TC nüfus kagidi ya da pasaport bilgi sayfası kopyası ve giriş/çıkış sayfası kopyası
– Yurtdışı adresinizi gösteren belge (fatura vs)
– Aşağıdaki form doldurulmalı ve imzalanmalıdocs/AdresBeyan-Yurtdisi.pdf Başkonsolosluğun bu konudaki yazısı
Yurtdışında bulunan vatandaşlarımızın, “Anayasa Değişikliği Halkoylamasına” katılmak için yurtdışı seçmen kütüğünde kayıtlı olup olmadıklarını Yüksek Seçim Kurulu’nun adresli internet sayfasındaki “Yurt Dışı Seçmen Sorgula” başlığı altından kontrol etmeleri gerekmektedir.
Yurtdışı seçmen kütüğünde ismi bulunmayan vatandaşlarımızın, kayıt olabilmeleri için en yakın dış temsilciliğimize başvurarak 15 Şubat 2017 (dahil) tarihine kadar adres beyanında bulunmaları zorunludur.
Başkonsolosluğumuzda adres beyanı yapacak vatandaşlarımız için randevu alma koşulu aranmamaktadır.
Yurtdışı seçmen listeleri 18-26 Şubat 2017 tarihlerinde ilan edilecek ve ismi listede bulunmayan veya bilgilerinde hata olan seçmenler, gerekli düzeltmenin yapılabilmesi için en yakın temsilciliğe şahsen müracaatla itiraz edebileceklerdir.
18-25 Şubat 2017 tarihlerinde hafta sonu günleri de dahil olmak üzere Başkonsolosluğumuzda 08:30-16:30, 26 Şubat 2017 Pazar günü ise 08:30-15:00 saatleri arasında vatandaşlarımızın itiraz başvuruları randevu şartı aranmaksızın kabul edilecektir.
Vatandaşlarımızın itiraz başvurusu sırasında nüfus cüzdanı veya pasaportlarını yanlarında bulundurmaları gerekmektedir.
Halkoylaması süreci ile seçmen işlemleri hakkında Yüksek Seçim Kurulu’nun adresli internet sayfasından ayrıntılı bilgi edinilmesi mümkündür.
-

Anayasa Degisikligi Halkoylamasi
Değerli Vatandaslarımız,TBMM Genel Kurulu’nca 21 Ocak 2017 tarihinde kabul edilen “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değisiklik Yapılması Hakkında Kanun” Resmi Gazete’nin 11 Subat 2017 tarihli nüshasında yayınlanmıs olup Yüksek Seçim Kurulu “Anayasa Değisikliği Halk Oylaması”nın ülkemizde 16 Nisan 2017 Pazar günü yapılmasına karar vermistir.
Yurt dısı temsilciliklerimizde ve gümrük kapılarında oy verme islemi 27 Mart Pazartesi günü baslayacak; yurt dısı temsilciliklerimizde 9 Nisan Pazar günü, gümrük kapılarında ise 16 Nisan günü sona erecektir.
Anayasa Değisikliği Halkoylaması, önceki seçimlerden farklı olarak, yurtdısında tek seçim bölgesinde gerçeklestirilecektir. Buna göre, yurtdısı seçmen kütüğüne kayıtlı bulunan seçmenler için kayıtlı bulundukları temsilcilikte oy kullanmaları yönündeki sınırlandırma kaldırılmıs bulunmaktadır. Yurtdısı seçmen kütüğüne kayıtlı vatandaslarımız oy verme günlerinde bulundukları sehirlerdeki yurtdısı temsilciliklerimizde de oy kullanabileceklerdir.
Vatandaslarımızın oy kullanabilmeleri için Yurtdısı Seçmen Kütüğü’ne kayıtlı olmaları gerekmektedir. Kayıtlı olup olunmadığının YSK internet sitesinden kontrol edilmesi tavsiye olunur.
Sözkonusu süreç hakkında Baskonsolosluğumuzca zamanlıca ve düzenli olarak duyurularda bulunulacaktır. Duyuruların takibi önemle rica olunur.
Saygıyla duyurulur,
T.C. BOSTON BASKONSOLOSLUĞU
-

Turkish Forum Danışma Kurulu üyemizden Kılıçdaroğlu’na öneriler
Sayın Kılıçdaroğlu,
Benimle internet temasınız olmasa da önerilerime devam ediyorum.
1.Sayın Bekir Coşkun’ un Salı günü yayımlanan köşe yazısı bazılarını kızdırmış. Hakkında soruşturma açılmış. Demek ki Sayın Coşkun birilerinin bam teline dokunmuş. Propaganda faaliyetleriniz çerçevesinde , yazıda yasalara karşı herhangi bir husus yoksa, yararlanın diyorum.
2. SP Lideri Sayın Temel Karamollaoğlu TV’ deki konuşmasında ittifaklara kapalı olmadığını, bugünkü haliyle anayasa değişikliğine HAYIR diyeceğini söylüyor. İşlem gerekir, işbirliği girişiminde bulunmalısınız.
3.VP’ nin Atatürk ilkelerine bağlı olduğunu izaha gerek yok. Herhangi bir şey söylememiş de olsalar ittifak için girişimde bulunun diyorum.
4 .Pek popüler olmayan yöresel TV kanallarına yönelin. Bölgedeki MV’ leriniz, Parti yöneticileriniz çalışmalarında bu hususa özel önem vermeliler. Söz konusu onlarca TV kanalları genelde EVET propagandası yapıyor.
5. Siz, Sayın Erdoğan’ a karşı propaganda yapmayacağınızı söylemiş, ben de karşı öneride bulunmuştum. Sayın Başbakan hemen devamlı size vuruyor. Kimin adına çalışıyor? Dünkü konuşmasında anayasa değişiklik paketi için “Verilen görevi yerine getirdik” dedi. Benim bildiğim sistemde TBMM görevini yasalardan ve Meclis İç Tüzüğünden alır. Ayrıca, ortada büyük bir dayatma varken ve kendileri Ya EVET, ya SEÇİM derlerken sizin erken seçim önerinize “Dayatmacılık” diyor. Bunlara karşı cevabınız ne olacak?
Herkese kolay gelsin diyor, saygılar sunuyorum.

