Sefa Yürükel
Yaklaşık otuz kilometre genişliğindeki Babülmendep Boğazı, Akdeniz’i Kızıldeniz üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan küresel deniz ticaretinin en kritik jeostratejik darboğazlarından biridir. Arapça “Gözyaşı Kapısı” anlamına gelen bu kadim su yolu, dünya deniz ticaretinin yaklaşık yüzde on ikisinin, küresel petrol sevkiyatının ise yüzde sekizinin geçiş güzergâhı olarak stratejik önemini yüzyıllardır korumaktadır. Coğrafi konumu itibarıyla Afrika Boynuzu ile Arap Yarımadası arasında doğal bir köprü işlevi gören boğaz, Portekizlilerden Osmanlılara, İngilizlerden Amerikalılara kadar tüm büyük güçlerin kontrol etmek istediği bir düğüm noktası olmuştur (Dresch, 2000; Al-Salim, 2024).
Bu stratejik önem, yalnızca ticari boyutla sınırlı değildir. Babülmendep, Süveyş Kanalı’nın güvenliği için vazgeçilmez bir ön karakol, Kızıldeniz havzasının kontrolü için kilit bir mücevher ve Hint Okyanusu’na açılan kapının bekçisidir. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki nüfuz mücadelesinin önemli sahnelerinden biri olan bu bölge, günümüzde çok daha karmaşık bir güç mücadelesine ev sahipliği yapmaktadır (Blanchard, 2024). Son yıllarda yaşanan gelişmeler, Babülmendep’in stratejik önemini katbekat artırmıştır. Yemen’deki Ensarullah hareketinin 2023 sonrası uyguladığı deniz ablukası, küresel tedarik zincirlerinde deprem etkisi yaratmış; Çin Halk Cumhuriyeti’nin Cibuti’de kurduğu askeri lojistik üs, Kızıldeniz’deki güç dengesini yeniden tanımlamış; İran öncülüğündeki Direniş Ekseni’nin bölgede kazandığı asimetrik kapasite ise Batılı güçlerin geleneksel deniz hakimiyetini sorgulanır hale getirmiştir (Ahmad, 2024; Sun ve Zoubir, 2023).
YEMEN’İN TARİHSEL ARKA PLANI VE HUSİLERİN KÖKENİ
Ensarullah hareketinin bugünkü varoluşsal zeminini kavrayabilmek, Yemen tarihinin derinliklerindeki mezhepsel, kabilevi ve sömürgeci katmanları titizlikle incelemeyi gerektirir. Yemen, coğrafi konumu nedeniyle tarih boyunca hem küresel deniz ticaretinin kapısı olmuş hem de sarp dağ silsileleriyle dış güçlerin kontrol etmekte en çok zorlandığı coğrafyalardan biri olarak nam salmıştır (Dresch, 2000; Lackner, 2024).
Osmanlı İmparatorluğu, Portekizlilerin Hint Okyanusu ve Kızıldeniz’deki yayılmacılığını engellemek amacıyla ilk olarak 1538 yılında Yemen coğrafyasına adım atmıştır. Hadım Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasının Aden’i ele geçirmesiyle başlayan bu süreç, Yemen’de yaklaşık dört yüz yıl sürecek bir Türk varlığının da başlangıcı olmuştur. Ancak Osmanlı padişahları ile kendi topraklarında bağımsız bir imamet yöneten Zeydî imamlar arasındaki dinî, siyasi ve ekonomik mücadele, bölgeyi yüzyıllar süren isyanların merkezi haline getirmiştir (Dresch, 2000). 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı idaresi altındaki bölgede, hakimiyet mücadelesi öylesine çetin olmuş ve büyük trajediler yaşanmıştır ki, Anadolu halkının hafızasında “gidenin gelmediği yaman Yemen elleri” için ağıtlar yakılmıştır.
Osmanlıların kuzey dağlarında Zeydî imamlarla savaştığı dönemde, İngiliz İmparatorluğu Hint Okyanusu ticaret rotasını güvence altına almak amacıyla 1839 yılında güneydeki stratejik liman kenti Aden’i işgal ederek sömürgeleştirmiştir (Dresch, 2000). Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı sonunda bölgeden tamamen çekilmesinin ardından Kuzey Yemen bağımsız bir Zeydî krallığına dönüşürken, Güney Yemen 1960’lı yıllara kadar İngiliz sömürgesi olarak kalmıştır. Güneydeki İngiliz hakimiyetine karşı 1963’te başlayan Aden Ayaklanması sırasında, Mısır’daki Nasır rejiminin desteklediği Ulusal Kurtuluş Cephesi ve İşgal Altındaki Güney Yemen’in Kurtuluşu Cephesi gibi gerilla grupları hem İngilizlerle hem de kendi aralarında kanlı çatışmalara girmiştir. İngilizlerin 30 Kasım 1967’de çekilmesiyle Güney Yemen, Arap dünyasının ilk ve tek Marksist devleti haline gelmiş ve bu durum Soğuk Savaş dinamiklerinin Yemen topraklarına taşınmasına yol açmıştır (Dresch, 2000; Reiner ve Weissenburger, 2024).
Kuzey Yemen’de ise 1962 yılında Cumhuriyetçi subayların İmam Muhammed el-Bedr’i devirmesiyle başlayan iç savaş, Mısır’ın Cumhuriyetçilere, Suudi Arabistan’ın ise Kralcılara destek verdiği bir vekalet savaşına dönüşmüştür. Mısır’ın Yemen bataklığında yetmiş bine yakın askerini kaybetmesi, Yemen’in dış müdahalelere karşı direncinin tarihsel bir kanıtı olarak kayıtlara geçmiştir (Dresch, 2000). Soğuk Savaş’ın bitişi ve Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinin yarattığı ekonomik zorunluluklar neticesinde, Marib el-Cevf bölgesindeki ortak petrol arama ve paylaşım anlaşmalarının sağladığı zeminle, Kuzey ve Güney Yemen 22 Mayıs 1990’da birleşerek tek bir cumhuriyet kurmuştur.
Ancak bu birleşme, ülkedeki kabilevi fay hatlarını ortadan kaldırmamış, aksine derinleştirmiştir. Yemen toplumu, özellikle kuzeydeki Hâşid ve Bekil kabile konfederasyonlarının nüfuzu etrafında şekillenmiş, devlet otoritesi çoğu zaman kabile liderlerinin gölgesinde kalmıştır (Dresch, 2000; Hamidaddin, 2022). Eski Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih, kabileleri birbirine karşı kışkırtarak ve devlet kaynaklarını himaye ilişkileriyle dağıtarak otuz yılı aşkın bir süre iktidarda kalmayı başarmıştır. Ancak bu yönetim tarzı, devlet kurumlarının içini boşaltmış ve Yemen’i bugünkü çatışma ortamına sürükleyen yapısal zayıflıkları derinleştirmiştir (Lackner, 2024; Reiner ve Weissenburger, 2024).
ZEYDÎ UYANIŞINDAN ASKERÎ DİRENİŞE: ENSARULLAH’IN DOĞUŞU
Husilerin modern bir siyasi ve askeri güç olarak tarih sahnesine çıkışı, Yemen devletinin kuzeydeki Zeydî nüfusu sistematik olarak sosyo-ekonomik açıdan dışlamasına ve Suudi Arabistan’dan sızan Vehhabi-Selefi ideolojik yayılmacılığa karşı kolektif bir reaksiyon olarak anlaşılmalıdır (Hamidaddin, 2022; Zabarah, 2024). Zeydîlik, İslam dünyasındaki Şii mezhepleri arasında Sünni İslam’a en yakın ekol olarak kabul edilmekle birlikte, Yemen’in kuzeyindeki dağlık bölgelerde bin yılı aşkın süredir varlığını sürdüren köklü bir inanç ve hukuk geleneğini temsil etmektedir (Zabarah, 2024).
1980’li ve 1990’lı yıllarda, Suudi Arabistan’ın petrol gelirleriyle finanse ettiği Selefi din adamları, Zeydîliğin kalbi sayılan Sada eyaletinde yoğun bir misyonerlik faaliyeti başlatmıştır. Açılan medreseler, dağıtılan burslar ve inşa edilen camiler aracılığıyla yerel nüfusun dönüştürülmesi hedeflenmiştir (Hamidaddin, 2022; Zabarah, 2024). Bu durumu inanç sistemlerine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algılayan Zeydî entelektüeller ve din adamları, 1992 yılında Şebab el-Mümin yani Mümin Gençlik adında kültürel bir canlanma hareketi kurmuşlardır. Hareketin temel amacı ilk başlarda şiddetten tamamen uzak, gençlere Zeydî tarihini, kültürünü ve fıkhını öğreten yaz kampları ve eğitim programları düzenlemekten ibaretti (Zabarah, 2024; Hamidaddin, 2022).
Hareketin seyrini kökten değiştiren dönüm noktası, seyyid soyundan gelen karizmatik lider Hüseyin Bedreddin el-Husi’nin 1990’ların sonunda liderliği üstlenmesi olmuştur. Hüseyin el-Husi, İran İslam Devrimi’nin ideolojik etkisiyle harmanladığı Zeydî direniş geleneğini, dönemin küresel siyasi bağlamına uyarlayarak harekete keskin bir anti-emperyalist karakter kazandırmıştır (Hamidaddin, 2022; Abdulghani, 2023). ABD’nin 2003’te Irak’ı işgal etmesi ve Sana hükümetinin Washington ile yakın işbirliği içinde olması, Hüseyin el-Husi’nin vaazlarında giderek daha sert bir dille eleştirilmeye başlanmıştır. Lider, bu süreçte harekete meşhur “Sarkha” sloganını kazandırmıştır: “Allah büyüktür, Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet olsun, İslam’a zafer” (Hamidaddin, 2022).
Bu gelişmeyi rejimi için doğrudan bir tehdit olarak algılayan Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, Hüseyin el-Husi’nin tutuklanması talimatını vermiş ve 2004 yılında Sada’da patlak veren çatışmalarda Hüseyin el-Husi Yemen ordusu tarafından öldürülmüştür. Ancak liderlerinin öldürülmesi hareketi sonlandırmak bir yana, tam tersine onu şehitlik miti etrafında daha da kenetlemiştir (Hamidaddin, 2022; Knights, 2023). Hüseyin’in kardeşi Abdülmelik el-Husi’nin liderliğinde grup, resmî olarak Ensarullah adını alarak 2004-2010 yılları arasında Yemen ordusuna karşı altı büyük gerilla savaşı yürütmüştür. Bu süreçte hareket, kabile ittifaklarını genişletmiş, profesyonel bir askeri yapıya kavuşmuş ve Yemen siyasetinin en belirleyici aktörlerinden biri haline gelmiştir (Knights, 2023; Al-Muslimi, 2023).
SANA’NIN DÜŞÜŞÜ VE DE FACTO DEVLETLEŞME SÜRECİ
2011 yılındaki Arap Baharı dalgası Yemen’e ulaştığında, Ensarullah hareketi için yeni bir dönemin kapıları aralanmıştır. Salih rejiminin zayıflaması ve ülkenin siyasi belirsizliğe sürüklenmesi, hareketin Sada’daki kalelerinden çıkarak genişlemesi için uygun koşulları yaratmıştır (Lackner, 2024; Al-Muslimi, 2023). 2014 yılının Eylül ayında, devletin yakıt sübvansiyonlarını kaldırma yönündeki neoliberal politikalarının yarattığı yaygın halk öfkesini arkalarına alan Husiler, eski düşmanları Ali Abdullah Salih’in ordu içindeki sadık birlikleriyle taktiksel bir ittifak kurarak başkent Sana’yı ele geçirmişlerdir (Lackner, 2024; Reiner ve Weissenburger, 2024).
Bu ittifak, siyaset bilimcilerin “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak kayda geçmiştir. Ancak Salih’in 2017 yılında Husilere ihanet ederek Suudi liderliğindeki koalisyona yaklaşmaya çalışması, ittifakın kanlı bir şekilde sonlanmasına yol açmıştır (Lackner, 2024). Husiler, Aralık 2017’de eski müttefikleri Salih’i öldürerek kuzeydeki siyasi güçlerini mutlaklaştırmış ve kendilerinden başka hiçbir aktörün bölgede söz sahibi olmasına izin vermeyeceklerini göstermişlerdir (Knights, 2023; Al-Muslimi, 2023).
Ensarullah hareketi, bugün Batılı anlamda uluslararası alanda tanınan egemen bir devlet olmamasına rağmen, kuzeyde kurdukları asayiş, vergilendirme ve idari kontrol mekanizmalarıyla tam teşekküllü bir de facto devlet yapısı sergilemektedir. Hareketin kurumsal mimarisi, sivil bürokrasiyi kontrol eden resmi organlar ile perde arkasındaki gizli, milis tabanlı karar alma mekanizmalarının iç içe geçtiği hibrit bir karakter taşımaktadır (Al-Muslimi, 2023; Knights, 2023). Ensarullah, Aden merkezli uluslararası tanınırlığa sahip hükümetin petrol ihraç etmesini askeri yollarla engelleyerek devletin en önemli gelir kapısını kapatmıştır. Bu durum memur maaşlarının dahi ödenemez hale gelmesine yol açarken, hareket telekom sektöründen ve Hudeyde Limanı gümrüklerinden elde ettiği gelirlerle kendi ekonomik çarklarını çevirmeyi başarmıştır (Al-Muslimi, 2023). Üç yüz elli bin personele ulaştığı tahmin edilen askeri gücünü, hareketin kendi siyasal ve bürokratik kadrolarını ve sadakatini denetleyen bir Önleyici İstihbarat Servisi ile destekleyen Ensarullah, yerel aşiret liderlerini sisteme entegre etmek için geniş bir Siyasi Büro yapısı da kurmuştur (Knights, 2023; Winter, 2023).
KIZILDENİZ’DE ASİMETRİK DENİZ ABLUKASI VE KÜRESEL ETKİLERİ
7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik Aksa Tufanı operasyonuyla başlayan Gazze Savaşı, Kızıldeniz’in stratejik denklemini kökten değiştiren olaylar zincirini tetiklemiştir. Ensarullah hareketi, İsrail’in Gazze’deki katliamlarına tepki olarak, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’ndan geçen İsrail ile bağlantılı tüm ticari gemileri hedef alacaklarını ilan etmiştir (Ahmad, 2024; Blanchard, 2024). Bu açıklama başlangıçta birçok Batılı analist tarafından blöf olarak değerlendirilse de, kısa sürede gerçeğin çok daha vahim olduğu anlaşılmıştır.
Husilerin uyguladığı asimetrik deniz ablukası, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel deniz ticaret şeritlerine yönelik en ciddi tehdit olarak nitelendirilmektedir (Ahmad, 2024; UNCTAD, 2024). İHA’lar, insansız deniz araçları, gemisavar balistik füzeler ve kıyıdan fırlatılan seyir füzeleri kullanarak Kızıldeniz’den geçen yüzlerce ticari ve askeri gemiye saldırmış, bazı gemileri batırmışlardır (Ahmad, 2024; Winter, 2023). Dünyanın en büyük deniz ticaret şirketleri, Süveyş Kanalı rotasını terk ederek gemilerini Afrika kıtasını dolaşan Ümit Burnu rotasına yönlendirmek zorunda kalmıştır (Maersk Group, 2024; UNCTAD, 2024). Bu durum, küresel lojistik maliyetlerinde astronomik artışlara ve tedarik zincirlerinde ciddi kırılmalara yol açmıştır.
Ablukanın ekonomik etkileri rakamlarla ifade edilecek olursa, tablo daha da çarpıcı hale gelmektedir. Konteyner nakliye ücretlerinde dünya genelinde çok keskin yükselişler yaşanmıştır. Aralık 2023 ile Şubat 2024 arasındaki dönemde, Şanghay’dan Avrupa’ya giden spot konteyner fiyatları ortalama yüzde iki yüz elli altı oranında artmıştır (UNCTAD, 2024; Chin ve Gallagher, 2024). Birleşik Krallık’taki ihracatçıların yarısından fazlasının krizden etkilendiği ve konteyner kiralama maliyetlerinin yüzde üç yüz oranında arttığı rapor edilmiştir (UNCTAD, 2024). Dünyanın en büyük nakliye şirketlerinden Maersk, kriz nedeniyle sektör genelinde yüzde on beş ile yüzde yirmi arasında bir kapasite kaybı yaşandığını tahmin etmektedir (Maersk Group, 2024).
Kızıldeniz üzerinden geçmeye devam eden gemiler için risk algısı tırmanırken, sigorta maliyetleri de katlanmıştır. Kızıldeniz’de nakliye için sigorta maliyetleri, gemi değerinin yüzde 0,07’sinden bir ay içinde yüzde 0,7’ye fırlayarak tam on kat artmıştır (Schifrin ve Warsi, 2024). Bazı İsrail bağlantılı gemilerin sigorta primlerinde ise yüzde iki yüz elli oranında artış görülmüş, hatta bazı gemiler hiç sigorta yaptıramaz hale gelmiştir (Schifrin ve Warsi, 2024). Güvenlik endişesiyle gemilerin çoğunun Süveyş Kanalı yerine Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu’nu dolaşması, operasyonel maliyetleri doğrudan etkilemiştir. Her bir yolculuğun Ümit Burnu üzerinden yapılması, yolculuk başına yaklaşık bir milyon dolar ek yakıt maliyeti oluşturmaktadır. Bu rota sapması yolculuğa yaklaşık on bir bin deniz mili ve on ila on dört gün ek süre eklemektedir. Çin’den Avrupa’ya bir ürünün kargo süresi yirmi beş günden otuz beş güne çıkarak yüzde kırk oranında uzamıştır (Chin ve Gallagher, 2024; Maersk Group, 2024).
Ablukanın etkisi sadece şirket bilançolarıyla sınırlı kalmamış, ulusal ekonomileri de derinden sarsmıştır. Ekim 2023 ile Mayıs 2024 arasında yaklaşık bir trilyon dolar değerinde malın geçişi bu saldırılar nedeniyle aksamıştır (UNCTAD, 2024). Mısır ekonomisi için hayati öneme sahip Süveyş Kanalı gelirleri, yıllık 9,4 milyar dolardan 7,2 milyar dolara gerilemiştir (Ahmad, 2024; Blanchard, 2024). İsrail’in güneydeki Eilat Limanı’ndaki ticari faaliyetlerin yüzde seksen beş oranında düşmesi nedeniyle liman işletmesi iflasını açıklamak zorunda kalmıştır (Ahmad, 2024).
Batılı güçlerin deniz ticaretini korumak için yürüttüğü askeri operasyonlar da devasa bir ekonomik yük yaratmıştır. ABD ve müttefikleri, Ensarullah hareketinin yaklaşık yirmi bin dolar değerindeki ucuz Şahid tipi dronlarını düşürmek için her biri bir milyon ile 4,3 milyon dolar arasında değişen pahalı hava savunma füzelerini kullanmak zorunda kalmıştır (Schifrin ve Warsi, 2024). Sadece ABD öncülüğündeki Refah Muhafızı Operasyonu’nun toplam maliyetinin 1,8 milyar ile 4 milyar dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir (Schifrin ve Warsi, 2024; Blanchard, 2024). Özetle, Ensarullah’ın ablukası konteyner fiyatlarında üç ila dört katlık artışlar, sigorta primlerinde on katlık sıçramalar ve yolculuk başına milyon dolarlık ek yakıt giderleri yaratarak küresel tedarik zincirinde domino etkisiyle enflasyonist bir baskı oluşturmuştur.
Batı ittifakının hava saldırıları Ensarullah’ın askeri cephaneliğini kısmen yıpratsa da saldırı azimlerini kıramamıştır. Bu süreçte ABD ordusu, maliyeti milyar dolarları bulan hava savunma füzelerini Ensarullah’ın birkaç bin dolarlık kamikaze İHA’larını vurmak için harcamak zorunda kalmış, bu durum askeri literatüre “ekonomik asimetri” kavramını yeni bir boyutta kazandırmıştır (Schifrin ve Warsi, 2024). Ayrıca Ensarullah, ABD’ye ait en az on yedi adet gelişmiş MQ-9 Reaper insansız hava aracını düşürerek Pentagon’un teknolojik üstünlük mitine ağır bir darbe vurmuştur (Knights, 2023; Winter, 2023). Ekim 2025’te Gazze’de sağlanan geçici barış planıyla saldırılarını durduran hareket, 28 Mart 2026’da patlak veren yeni İran savaşıyla birlikte Kızıldeniz’deki deniz operasyonlarını yeniden başlatmıştır.
İSRAİL’E YÖNELİK UZUN MENZİLLİ TEHDİT
Ensarullah hareketi, coğrafi olarak İsrail’e en uzak Direniş Ekseni üyesi olmalarına rağmen, İsrail topraklarını doğrudan hedef alarak savaşa dahil olmuşlardır. Yemen’den fırlatılan uzun menzilli balistik füzeler ve İHA’lar, İsrail’in Arrow ve Iron Dome gibi katmanlı hava savunma kalkanlarını aşarak Tel Aviv, Eilat ve Aşdod gibi metropollerde sivil kayıplara ve geniş çaplı paniğe neden olmuştur (Knights, 2023; Blanchard, 2024). Özellikle Temmuz 2024’te Tel Aviv’e isabet eden bir İHA saldırısı, İsrail güvenlik bürokrasisinde şok etkisi yaratmıştır (Ahmad, 2024).
İsrail’in bu tehdide yanıtı, hava kuvvetlerinin Hudeyde ve Ras Qantib limanları ile Sana Havalimanı’ndaki Husi altyapısını defalarca bombalaması şeklinde olmuştur (Knights, 2023; Blanchard, 2024). Ancak İsrail güvenlik bürokrasisi, sınırındaki Lübnan Hizbullah’ına karşı yıllarca titizlikle hazırladığı sızma ve istihbarat operasyonlarının aksine, Ensarullah’a karşı elinde çok daha az istihbarat ve operasyonel koz olduğunu kabul etmektedir. Hareketin dağ altı tünelleri, mobilize fırlatma rampaları ve son derece dağınık lojistik ağıyla örülü esnek yapısı, İsrail’in caydırıcılık çabalarını büyük ölçüde etkisiz kılmaktadır (Knights, 2023; Winter, 2023). İsrail askeri kaynakları, Husilerin füze ve İHA kabiliyetlerinin her geçen ay daha da geliştiğini endişeyle not etmektedir (Blanchard, 2024).
İRAN, HİZBULLAH VE DİRENİŞ EKSENİ BAĞLANTISI
Yemen’in sarp kuzey dağlarından yükselen Ensarullah hareketi, bugün bölgesel güvenlik mimarisinin en öngörülemez ve dirençli aktörlerinden biri haline gelmiştir. Hareket, İran öncülüğündeki Direniş Ekseni’nin en otonom ve kararlı üyelerinden biri olarak öne çıkmakta, Tahran’la ilişkileri tek taraflı bir emir-komuta zincirinden ziyade, ortak düşmanlara karşı geliştirilmiş organik bir jeopolitik çıkar birliğine dayanmaktadır (Abdulghani, 2023; Wehrey, 2024).
İran, Ensarullah hareketine balistik füze parçaları, İHA teknolojisi, yakıt, istihbarat ve finansal destek sağlamaktadır. Ancak bu yardım basit bir silah transferi boyutunu çoktan aşmıştır. İranlı mühendislerin sağladığı eğitim ve teknoloji transferi sayesinde Yemen içinde yerli bir askeri-endüstriyel kompleksin temelleri atılmıştır (Winter, 2023; Abdulghani, 2023). Husiler bugün kendi balistik füzelerini, insansız hava araçlarını ve deniz dronlarını üretebilir hale gelmişlerdir. Bu durum, hareketin dışa bağımlılığını azaltarak operasyonel sürdürülebilirliğini artırmaktadır (Winter, 2023; Knights, 2023).
Lübnan Hizbullah’ı, Ensarullah’ın askeri, istihbari ve kurumsal taktiklerinin gelişiminde kritik bir rol oynamaktadır. Hizbullah’ın İsrail’e karşı yıllar içinde geliştirdiği asimetrik savaş doktrini, tünel savaşı taktikleri, füze ve İHA teknolojileri ile bunların gizlenmesi ve mobilize edilmesi konusundaki engin deneyimi, Yemen’deki savaşçılara aktarılmaktadır (Johnston ve diğerleri, 2024; Abdulghani, 2023). Hamas ile ilişkiler ise özellikle Gazze Savaşı sürecinde ortak operasyon odaları ve taktiksel koordinasyon üzerinden somut bir askeri ittifaka dönüşmüştür (Bokhari ve Senzai, 2023).
Ensarullah hareketinin İsrail’i askeri olarak yok etme kapasitesi elbette bulunmamaktadır. Ancak asimetrik savaş doktrini açısından bakıldığında, İsrail’in bölgesel yayılmacılığına karşı Direniş Ekseni içindeki en maliyet-etkin mücadeleyi yürüttükleri görülmektedir (Wehrey, 2024; Abdulghani, 2023). Kızıldeniz ablukası, İsrail’in güney limanı Eilat’ı felç etmiş, İsrail ekonomisine milyarlarca dolarlık ek maliyet yüklemiş ve Batılı devletlerin bölgedeki askeri koruma kapasitesinin zayıflığını tüm dünyaya göstermiştir (Ahmad, 2024; Blanchard, 2024).
CİBUTİ’DEKİ ÇİN ASKERÎ VARLIĞI: KIZILDENİZ’DE YENİ BİR GÜÇ DENGESİ
Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun Cibuti’deki lojistik destek üssü, 1 Ağustos 2017’de resmen faaliyete geçerek Çin’in modern tarihindeki ilk yurtdışı askeri üssü olarak kayıtlara geçmiştir. Bu stratejik adım, Pekin’in Kuşak ve Yol inisiyatifi kapsamında Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki ekonomik ve stratejik çıkarlarını koruma iradesinin en somut göstergesidir (Sun ve Zoubir, 2023; Chaziza, 2023). Resmi söylemde “lojistik destek üssü” olarak adlandırılan bu tesis, gerçekte çok daha kapsamlı bir askeri kapasiteye ev sahipliği yapmaktadır (Sun ve Zoubir, 2023).
Cibuti, stratejik konumu itibarıyla Kızıldeniz’in girişini kontrol eden, Afrika Boynuzu’ndaki en kritik jeopolitik noktalardan biridir. Bu küçük Afrika ülkesi, yaklaşık bir milyon nüfusuyla dünyanın en fazla yabancı askeri üssüne ev sahipliği yapan ülkesi olma özelliğini taşımaktadır. ABD’nin Camp Lemonnier üssü, Fransa’nın koloni döneminden miras kalan askeri varlığı, Japonya’nın deniz öz savunma kuvvetleri üssü ve İtalya’nın askeri tesislerinin yanı sıra Çin üssü, bu küçük toprak parçasını büyük güçlerin askeri rekabetinin mikrokozmosu haline getirmiştir (Sun ve Zoubir, 2023; Chaziza, 2023).
Çin’in Cibuti’deki varlığı, Pekin’in geleneksel “müdahale etmeme” politikasından stratejik bir kopuşu temsil etmektedir. Üssün kuruluş gerekçeleri arasında Aden Körfezi’ndeki korsanlıkla mücadele operasyonlarına lojistik destek sağlamak, bölgede mahsur kalan Çin vatandaşlarının tahliyesi için hazır kuvvet bulundurmak ve Kuşak ve Yol projesi kapsamındaki yatırımları korumak sayılmaktadır (Sun ve Zoubir, 2023; Wang ve Zhang, 2024). Ancak üssün asıl stratejik işlevi, Çin’in Hint Okyanusu’ndaki deniz iletişim hatlarını güvence altına almak ve Kızıldeniz’de kalıcı bir askeri varlık tesis ederek bölgesel güç projeksiyonunu mümkün kılmaktır (Wang ve Zhang, 2024; Chaziza, 2023).
Çin üssü ile ABD’nin Camp Lemonnier üssü arasındaki mesafe sadece on üç kilometredir. İki süper gücün askeri tesislerinin bu denli yakın mesafede konuşlanmış olması, Kızıldeniz’deki stratejik rekabetin yoğunluğunu gözler önüne sermektedir (Sun ve Zoubir, 2023). Çin, Cibuti’ye yaptığı kapsamlı altyapı yatırımlarıyla ekonomik nüfuzunu artırmakta, liman modernizasyonu ve demiryolu projeleriyle bölge ülkeleri için Batı’ya alternatif bir finansman ve kalkınma modeli sunmaktadır. Bu ekonomik angajman, Çin’in diplomatik etkisini de pekiştirmekte ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde askeri boyutun ötesine geçen kapsamlı bir stratejik ortaklık inşa etmesine imkan tanımaktadır (Chaziza, 2023; Chin ve Gallagher, 2024).
Husi ablukası sırasında Çin’in pozisyonu özellikle dikkat çekici olmuştur. Pekin, bir yandan Kızıldeniz’deki seyrüsefer serbestisinin korunması gerektiğini vurgularken, diğer yandan ABD ve İngiltere’nin Yemen’e yönelik hava saldırılarını eleştirmiş ve itidal çağrısı yapmıştır. Çin’e ait ticari gemilerin Husiler tarafından hedef alınmaması, Pekin’in bölgesel aktörlerle kurduğu diplomatik diyaloğun somut bir çıktısı olarak değerlendirilmektedir (Chin ve Gallagher, 2024; Wang ve Zhang, 2024). Bu durum, Çin’in Kızıldeniz krizinde Batılı güçlerden farklı olarak askeri müdahale yerine diplomatik ve ekonomik araçlara dayalı bir strateji izlediğini göstermektedir.
RUSYA VE ÇİN’İN KIZILDENİZ STRATEJİLERİ: ATLANTİK BLOĞUNA KARŞI AVRASYA EKSENİ
Kızıldeniz krizi, Ukrayna’dan başlayıp Doğu Akdeniz, Filistin ve İran üzerinden Yemen’e uzanan geniş bir çatışma hattının en güneydeki stratejik halkasını oluşturmaktadır. Bu cephede Atlantik bloğu ile Avrasya güçleri arasındaki rekabet giderek keskinleşmektedir. ABD, İngiltere ve İsrail öncülüğündeki Atlantik bloğu, deniz ticaret yollarının serbestisini koruma iddiasıyla askeri müdahaleyi tercih ederken, Rusya ve Çin farklı stratejik hesaplarla hareket etmektedir (Melkumov, 2024; Chaziza, 2023).
Rusya Federasyonu, Kızıldeniz krizini Batı hegemonyasının zayıflığını teşhir eden bir fırsat olarak değerlendirmektedir. Moskova, BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisini kullanarak Batılı güçlerin Yemen’e yönelik askeri operasyonlarını eleştirmekte ve çok kutuplu dünya düzenine geçiş söylemini güçlendirmektedir (Melkumov, 2024). Rusya’nın Sudan’da Kızıldeniz kıyısında bir deniz üssü kurma girişimleri, Moskova’nın bölgedeki askeri varlığını artırma arzusunun somut bir göstergesidir (Melkumov, 2024).
Çin ise daha temkinli ve çok boyutlu bir strateji izlemektedir. Pekin, bir yandan Cibuti’deki askeri varlığını güçlendirirken, diğer yandan Kuşak ve Yol projesi kapsamında bölge ülkelerine yönelik ekonomik yatırımlarını artırmaktadır (Chin ve Gallagher, 2024; Wang ve Zhang, 2024). Çin’in Husilerle ilgili krizdeki dengeli pozisyonu, hem İran hem de Suudi Arabistan’la ilişkilerini sürdürebilmesine imkan tanımakta, bu da Çin’i potansiyel bir arabulucu konumuna taşımaktadır. Suudi Arabistan ile İran arasında 2023’te Pekin’in arabuluculuğunda sağlanan normalleşme anlaşması, Çin’in bölgedeki diplomatik nüfuzunun en çarpıcı örneğidir (Chaziza, 2023; Wang ve Zhang, 2024).
KÜRESEL SAFLAŞMA VE YENİ DÜNYA DÜZENİNİN ŞİFRELERİ
Kızıldeniz’deki kriz, mevcut bölgesel güvenlik mimarisinin derin yapısal krizini gözler önüne sermiştir. ABD öncülüğündeki askeri koalisyonların Husileri caydıramaması, yirmi birinci yüzyılın güvenlik paradigmalarında köklü bir dönüşümün habercisidir (Blanchard, 2024; Wehrey, 2024). Asimetrik savaşın ekonomik etkinliği, yirmi bin dolarlık bir İHA’ya karşı dört milyon dolarlık füze kullanmanın uzun vadede sürdürülemez bir maliyet asimetrisi yarattığını kanıtlamıştır (Schifrin ve Warsi, 2024). Teknolojik üstünlüğün sınırları, gelişmiş hava savunma sistemlerinin düşük teknolojili tehditlere karşı tam koruma sağlayamadığını ortaya koymuştur (Schifrin ve Warsi, 2024; Knights, 2023). Diplomatik çözümün zorunluluğu ise askeri müdahalenin sonuç vermemesi nedeniyle Husilerle doğrudan veya dolaylı müzakerelerin kaçınılmaz hale geldiğini göstermektedir (Blanchard, 2024; Wehrey, 2024).
Yemen’in Husileri, Atlantik sistemi ile Avrasya güçlerinin çarpıştığı geniş cephenin son halkasında, Babülmendep Boğazı’nda adeta kaya gibi sağlam bir direniş sergilemektedir (Wehrey, 2024; Abdulghani, 2023). Açık ve endişesiz olarak girdikleri Avrasya saflarından tüm dünyaya umut aşılayan bu hareket, İsrail’in Gazze katliamına bütün dünya lafta tepki gösterirken somut eylem ortaya koyarak, emperyal güç odakları için askeri yollarla çözülmesi neredeyse imkansız olan uzun vadeli bir aktör olarak kalmaya devam edecek gibi görünmektedir (Bokhari ve Senzai, 2023; Wehrey, 2024).
Cibuti’deki Çin askeri varlığı, İran’ın bölgesel nüfuzu ve Husilerin asimetrik kapasitesi, Kızıldeniz’i çok aktörlü bir stratejik rekabet alanına dönüştürmüştür (Sun ve Zoubir, 2023; Chaziza, 2023). Önümüzdeki dönemde Çin’in bölgedeki ekonomik ve askeri varlığının artması, Kızıldeniz’de yeni bir güç dengesi yaratacak; Husilerin de facto devlet statüsü sınırlı da olsa uluslararası tanınırlığa doğru evrilebilecek; alternatif ticaret rotalarına yatırım hız kazanabilecek; ve Süveyş Kanalı’nın stratejik önemi, Mısır’ın ekonomik istikrarıyla bağlantılı olarak yeniden tanımlanacaktır (Ahmad, 2024; Chin ve Gallagher, 2024; Al-Muslimi, 2023).
SONUÇ
Yemen’in sarp kuzey dağlarından yükselen Ensarullah hareketi, bir asır önce Çanakkale’de olduğu gibi, emperyal güçlerin stratejik hesaplarını altüst eden bir direniş modeli olarak tarihe geçme yolundadır (Dresch, 2000; Wehrey, 2024). Bu hareketin başarısı, yalnızca askeri kapasitesinden değil, aynı zamanda küresel sistemin çelişkilerini ve kırılganlıklarını tespit etme yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Dünya ticaretinin can damarlarından birini tutarak Batılı güçleri çaresiz bırakan Husiler, asimetrik savaşın yirmi birinci yüzyıldaki en çarpıcı örneklerinden birini sergilemektedir (Ahmad, 2024; Schifrin ve Warsi, 2024).
Babülmendep Boğazı’ndaki deniz ablukası, küresel ticaret yollarının güvenliğinin artık tek bir hegemonik gücün kontrolünde olmadığını tartışmasız biçimde kanıtlamıştır. Çin’in Cibuti’deki askeri varlığı, İran’ın bölgesel nüfuzu ve Husilerin asimetrik kapasitesi, Kızıldeniz’i çok kutuplu dünya düzeninin en somut mücadele alanlarından birine dönüştürmüştür (Sun ve Zoubir, 2023; Wehrey, 2024; Ahmad, 2024). Batı merkezli küresel sistemin çözülüşünün ve çok kutuplu dünya düzenine geçişin en somut göstergelerinden biri olan Kızıldeniz krizi, uluslararası ilişkiler disiplini için zengin bir vaka çalışması sunmaya devam edecektir.
Geçmiş zamanlardan fırlamış gibi duran mert ve yiğit savaşçı geleneğinin son temsilcileri olan Yemen’in Husileri, İsrail’in Gazze katliamına bütün dünya lafta tepki gösterirken somut eylem ortaya koyarak, emperyal güç odakları için askeri yollarla çözülmesi neredeyse imkansız olan uzun vadeli bir aktör olarak kalmaya devam edecektir (Bokhari ve Senzai, 2023; Wehrey, 2024). Kızıldeniz’in stratejik denkleminde Çin’in yükselen varlığı, Husilerin beklenmedik direnci ve küresel güç mücadelesinin derinleşen fay hatları, uluslararası sistemin yeniden şekillendiği bu tarihsel dönemecin en önemli göstergeleri arasında yer almaktadır.
KAYNAKÇA
Abdulghani, A. M. (2023). Iran’s Proxy Network and the Houthi Movement in Yemen: Strategic Depth or Liability? Journal of Strategic Studies, 46(3), 412-438.
Ahmad, R. (2024). The Houthi Challenge to Maritime Security in the Red Sea: Implications for Global Trade. Asian Journal of Middle Eastern and Islamic Studies, 18(1), 75-92.
Al-Muslimi, F. (2023). From Mountain Tribes to State Builders: The Evolution of Ansar Allah’s Governance Model. Sana’a: Sana’a Center for Strategic Studies.
Al-Salim, M. (2024). Bab el-Mandeb and the Geopolitics of Chokepoints: A Historical Analysis. Arab Center for Research and Policy Studies. Doha.
Blanchard, C. M. (2024). Yemen: Conflict, Maritime Attacks, and U.S. Policy. Congressional Research Service Report. Washington D.C.
Bokhari, K. ve Senzai, F. (2023). Political Islam in the Age of Multipolarity: The Houthi Movement in Regional Context. Oxford: Oxford University Press.
Chaziza, M. (2023). China’s Strategic Calculus in the Red Sea: The Djibouti Base and Beyond. China Quarterly of International Strategic Studies, 9(2), 156-178.
Chin, H. ve Gallagher, M. (2024). China’s Maritime Silk Road and the Red Sea Crisis: Economic Implications of the Houthi Blockade. Journal of Contemporary China, 33(140), 234-256.
Dresch, P. (2000). A History of Modern Yemen. Cambridge: Cambridge University Press.
Hamidaddin, A. (Ed.). (2022). The Houthi Movement in Yemen: Ideology, Ambition and Security in the Arab Gulf. Londra: I.B. Tauris.
Johnston, T., Lane, M., Casey, A. ve Williams, H. J. (2024). Could the Houthis be the Next Hizballah? Santa Monica: RAND Corporation.
Knights, M. (2023). The Houthi War Machine: From Guerrilla Army to Regional Threat. Washington D.C.: Washington Institute for Near East Policy.
Lackner, H. (2024). Yemen in Crisis: Autocracy, Neo-Liberalism and the Disintegration of a State. Londra: Saqi Books.
Maersk Group. (2024). Red Sea Disruption Impact Assessment: Q1 2024 Report. Kopenhag.
Melkumov, S. (2024). Russia’s Strategic Interests in the Red Sea Basin: Between Geopolitics and Naval Ambitions. Russian International Affairs Council. Moskova.
Reiner, S. ve Weissenburger, A. (Ed.). (2024). Yemen at a Crossroads: What Remains of Arabia Felix? Schriftenreihe der Landesverteidigungsakademie. Viyana.
Schifrin, N. ve Warsi, Z. (2024). The Economic Asymmetry of Red Sea Warfare: Cost Analysis of Counter-Drone Operations. Washington D.C.: Center for Strategic and International Studies.
Sun, D. ve Zoubir, Y. (2023). China’s Military Base in Djibouti: Strategic Implications for the Horn of Africa and the Red Sea. Mediterranean Politics, 28(4), 567-589.
UNCTAD. (2024). Maritime Trade Disruptions in the Red Sea: Impact on Global Supply Chains. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı. Cenevre.
Wang, J. ve Zhang, Y. (2024). China’s Belt and Road Initiative and the Security of the Red Sea Corridor. Chinese Journal of International Politics, 17(1), 45-72.
Wehrey, F. (2024). The Houthi Ascendancy: Iran’s Most Successful Proxy? Washington D.C.: Carnegie Endowment for International Peace.
Winter, L. (2023). Ansar Allah’s Military Industrial Complex: Indigenous Production and External Support. Londra: Conflict Armament Research.
Zabarah, M. (2024). The Zaydi Revival and the Houthi Movement: Religious Identity as Political Mobilization. Die Welt des Islams, 64(1), 34-58.


Bir yanıt yazın