Egemenlik Hayaleti: Türkiye’de “Devlet İçinde Devlet” Olgusu ve CHP’de Kurucu İradenin Dirilişi Senaryosu

Okuma Süresi:

8–12 dakika
❤️

Modern devlet, Weberci anlamda meşru şiddet tekelini elinde bulunduran rasyonel bir aygıt olmanın ötesinde, bir anlam evreni, bir semboller sistemi ve farklı toplumsal iradelerin çarpıştığı bir mücadele alanıdır. Türkiye Cumhuriyeti özelinde bu mücadele, devletin kuruluş felsefesi ile bu felsefeyi dönüştürmeye ya da aşındırmaya çalıştığı ileri sürülen siyasal akımlar arasındaki gerilim üzerinden okunur. “Milli” ve “gayri milli” sıfatları, bu gerilimin en güçlü taşıyıcı kavramlarıdır; ampirik olarak ölçülmeleri güç olsa da siyasal seferberlik, kimlik inşası ve öteki tanımı bakımından son derece etkilidir.

Son yıllarda bu kavramsal çerçevenin radikal bir yorumu, akademik ve popüler siyaset değerlendirmelerinde giderek daha fazla yer bulmaktadır. Buna göre, Türkiye devleti monolitik bir bütün değil, dış güç odaklarına bağlı farklı hiziplerin sürekli iktidar mücadelesi verdiği bir çatışma sahasıdır. ABD’nin küresel hegemonyasında yaşanan aşınma, devlet içinde “Amerikancı” olarak kodlanan yapıyı hırçınlaştırmakta fakat aynı zamanda güçten düşürmektedir. Buna paralel olarak, “milli” güçler yeniden inisiyatif almakta ve en somut adım olarak CHP’de hukuki bir operasyonla “kurucu irade”nin partiyi yeniden ele geçirmesi beklenmektedir. Bu senaryoya göre, önümüzdeki 2-3 yıl içinde devlet, ulusal güçlerin yönetimine girecek, AKP, MHP ve çevreleriyle birlikte tüm “Amerikancı” ağların siyasi ömrü dolacak, Türkiye iç ve dış politikada köklü bir dönüşüm yaşayacaktır.

Buradaki amaç, söz konusu siyasal öngörüyü mutlak bir hakikat olarak sunmak değil, onu siyaset felsefesi, siyaset bilimi ve antropoloji disiplinlerinin kavramsal merceklerinden geçirerek hangi varsayımlara dayandığını, nasıl bir devlet ve tarih tahayyülü inşa ettiğini ve Türkiye siyasal kültüründeki köklerini tahlil etmektir.

Felsefi Zemin: Rousseau, Hegel ve Kurucu İradenin Metafiziği

İncelenen siyasal perspektifin felsefi omurgası, egemenlik ve genel irade kavramlarına ilişkin modern siyaset düşüncesinin iki dev ismine, Jean-Jacques Rousseau ve Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e uzanır.

Rousseau için toplumsal sözleşmenin özü, bireysel çıkarların toplamından niteliksel olarak farklı, her zaman ortak iyiyi gözeten ve yanılmaz nitelikteki “genel irade”dir. Bir ulusun kuruluş anı, bu genel iradenin en saf, en bozulmamış biçimde tecelli ettiği kutsiyet kazanmış bir andır. Türkiye bağlamında “kurucu irade” kavramı, tam da bu kurucu ana atıfla, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya konulan iradeyi tarih üstü, sabit ve bağlayıcı bir referans noktası haline getirmektedir.

Hegel bu düşünceyi daha da derinleştirir. Hegel’e göre devlet, yalnızca bir sözleşmenin ürünü değil, ulusal tinin nesnelleşmiş, somutlaşmış halidir; “yeryüzünde yürüyen tanrısal iradedir”. Bu perspektif, devleti, günübirlik siyasal çatışmaların üzerinde, tarihsel bir aklın taşıyıcısı olarak konumlandırır. Türkiye’deki “kurucu irade” düşüncesi de tam olarak bu Hegelci damardan beslenir. Bu görüşe göre, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde cisimleşen irade, sonradan ortaya çıkan siyasal eğilimlerce aşındırılmaya çalışılan ama özü itibarıyla yok edilemez bir çekirdektir. AKP, MHP ve onlarla ilişkilendirilen yapıların iktidarı, bu özün üzerini örten arızi, dış kaynaklı, “gayri milli” bir müdahale olarak kodlanmaktadır.

Bu perspektifin siyaseti normal bir rekabet alanı olarak değil, bir varlık-yokluk mücadelesi olarak kurgulamasının nedeni işte budur. Mesele, farklı politika seçeneklerinin yarışması değil, devletin hakiki kimliğine yabancılaşması ve yeniden kendine dönme zorunluluğudur. “Milli” güçlerin iktidara yürüyüşü, basit bir iktidar değişikliği olarak değil, tarihin rasyonel akışının yeniden tesisi, negatifin olumsuzlanması yoluyla tinin kendi kendini gerçekleştirmesi olarak anlamlandırılır. Geçmişteki “ABD ve AB’ci güçlerin suçları ve zararlarının hesabının sorulacak olması” vurgusu da bu felsefi zeminden beslenir; bu, yalnızca siyasi bir rövanş değil, ulusal tinin kendini arındırması, ontolojik bir bozulmanın düzeltilmesidir.

Siyaset Bilimi Perspektifi: Devlet İçindeki İkili Yapı ve Elit Mücadelesi

Ana akım siyaset biliminin devleti, görece özerk ve tüzel bir kişilik olarak ele alan yaklaşımının aksine söz konusu siyasal perspektif, devleti bir savaş alanı olarak tahayyül eder. Devlet, monolitik bir bütün değil, farklı ulusötesi merkezlere eklemlenmiş kadroların sürekli iktidar mücadelesi verdiği parçalı bir yapıdır. Bürokrasi, yargı, ordu ve istihbarat gibi kurumların içinde, kendilerini “milli” olarak tanımlayan ve devletin kurucu misyonuna sadık olduğunu iddia eden bir blok ile, ABD ve Avrupa Birliği merkezli ağlarla organik bağlar kurduğu öne sürülen “Amerikancı” bir blok arasında süreklilik arz eden bir iktidar savaşı yaşanmaktadır.

Nicos Poulantzas’ın “devlet, toplumsal güçlerin yoğunlaşmış bir ilişkisidir” tezi, bu modele teorik bir dayanak sunar. Poulantzas’a göre devlet, sınıf mücadelelerinin yoğunlaştığı, stratejik seçiciliklerle örülü bir alandır. Türkiye’deki yorum, bu çerçeveyi sınıfsal olanın yanı sıra jeopolitik ve ideolojik olanı da içerecek biçimde genişletir. AKP’nin iktidara gelişi, bu perspektiften okunduğunda, organik bir toplumsal talebin karşılanması değil, ABD’nin “Ilımlı İslam” projesi çerçevesinde devlet içindeki “Amerikancı” kadroların inisiyatifiyle gerçekleşen kontrollü bir iktidar transferidir.

Bu yorumun en kritik önermesi ise iç savaşın kaderini belirleyen temel dinamiğe ilişkindir: Küresel güç dengelerindeki dönüşüm. ABD’nin tek kutuplu momentinin sona ermesi, Çin’in ve çok kutuplu eksenlerin yükselişi, hegemon gücün yerel işbirlikçilerini zayıflatmakta, devlet içindeki “milli” hizbe stratejik bir alan açmaktadır. Zayıflayan hamiden mahrum kalan “Amerikancı” yapılar hırçınlaşsa da güç kaybetmeye mahkûmdur.

İşte CHP’ye dair operasyon senaryosu, tam da bu büyük stratejik çerçevenin taktik ve hukuki alandaki tezahürü olarak kodlanır. Butlan kararı, yani partinin belirli bir dönemindeki işlemlerin hukuken yok hükmünde sayılması; geçici bir yönetimin işbaşına gelerek “ayıklama” yapması; Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu süreçte bir lider olarak değil, hukukun ve kurucu iradenin bir enstrümanı olarak geçici bir rol üstlenmesi… Bütün bu adımlar, basit bir parti içi mücadele olarak değil, devlet içindeki “milli” aklın, partiyi yeniden kurucu çizgiye çekme operasyonu olarak yorumlanır. Bu bakış açısı, siyasi yorumu kişilerden arındırır; Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu gibi figürler, meseleyi liderlik düzeyinde okuyan “sığ” analizlerin özneleri olarak önemsizleştirilir. Asıl fail, bürokratik-hukuki mekanizmaları kullanan, isimsiz ve örgütlü “milli” kadrolardır.

Antropolojik Perspektif: Siyasal Mit, Ritüel ve Kurucu Hafızanın Dirilişi

Antropolojinin kavramlarıyla incelendiğinde, söz konusu siyasal perspektif modern bir siyasal mit olarak belirginlik kazanır. Mircea Eliade’nin klasik tanımıyla mit, bir başlangıcın, bir yaratılışın öyküsüdür; insanı profan zamandan çıkararak kutsal bir başlangıç anına bağlar ve ona anlamlı bir kozmos içinde yaşadığı duygusunu verir. “Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi” ve “kurucu irade” tam da böyle bir kutsal ana işaret eder. Siyasetin nihai amacı, bu kutsal enerjiyi yeniden gün yüzüne çıkarmak, bozulmuş olanı onararak başlangıçtaki saflığa dönmektir.

Bu mitik yapı, dört aşamalı bir şema sunar: Altın Çağ (Cumhuriyet’in kuruluşu ve ulusal egemenliğin tesisi), Düşüş ve Yozlaşma (Amerikancı/AB’ci kadroların devleti ve partileri ele geçirmesi, kurucu değerlerden uzaklaşma), Kriz (ABD’nin gerilemesiyle sistemin tıkanması, mevcut iktidarın yıpranması) ve nihayet Arınma ve Yeniden Doğuş (milli güçlerin operasyonu ve kurucu ideallere dönüş). Bu döngüsel şema, antropolog Victor Turner’ın “toplumsal drama” modelini akla getirir: Normdan kopuş (iktidarın gayri milli güçler tarafından gaspı), kriz (derinleşen çatışmalar), düzeltici eylem (hukuki operasyon, butlan, ayıklama) ve yeniden bütünleşme (ulusal devletin dirilişi). Siyasal süreç, sıradan bir rekabet değil, bir arınma ritüeli olarak deneyimlenmektedir.

Mitin en kritik sembolik işlevlerinden biri, aktörleri bireyselliklerinden arındırmasıdır. Kemal Kılıçdaroğlu, bu çerçevede bir siyasi lider, bir kişi olarak değil, “kurucu iradenin” geçici bir tezahürü, ritüeli yürüten bir uygulayıcıdır. Onun görevi, partiyi arındırmak ve asıl faillere, yani kurucu misyonun isimsiz “haleflerine” devretmektir. Siyaset, kişiler arası bir yarış olmaktan çıkar, bir yapının kendi üzerindeki yabancı unsurları temizlediği bir tür kolektif arınma ritüeline dönüşür. “Amerikancı iş adamları, STK’lar, odalar” gibi toplumsal aktörlerin de hedef tahtasına konulması, bu ritüelin yalnızca devlet bürokrasisiyle sınırlı kalmayıp toplumsal bedene yayılan bir tasfiye olarak tasarlandığını gösterir. Bu noktada René Girard’ın “günah keçisi” mekanizması devreye girer: Toplumun yaşadığı bütün krizin, yozlaşmanın ve tıkanmanın sorumluluğu belirli bir gruba yüklenir ve bu grubun sembolik ya da fiili tasfiyesiyle kolektif bir arınma ve yeniden doğuş vaat edilir.

Öngörülerin Senaryo Analizi

Öngörülen temel senaryo, “2-3 yıl içinde devletin milli güçler tarafından yönetileceği” şeklinde özetlenebilecek bir siyasal ufuktur. Bu ufuk, mutlak bir öngörü olarak ele alınmak yerine, belirli varsayımlar kümesine dayanan bir senaryo olarak değerlendirildiğinde, altında yatan kırılganlıklar daha net görülebilir.

Birinci varsayım, devletin çatışmacı doğasıdır. Devlet kurumlarının, derin ideolojik kamplara bölünmüş olduğu ve bu kamplar arasındaki mücadelenin süreklilik arz ettiği kabul edilir. Oysa kurum içi sadakatler çok katmanlı, kaygan ve durumsaldır; “milli” ve “Amerikancı” olarak yapılan net tanımlamalar, gerçekliğin karmaşıklığını aşırı basitleştirme riski taşımaktadır.

İkinci varsayım, hukukun araçsallığıdır. Yargının, bu büyük siyasi mücadelede tarafsız bir hakem değil, bizzat “milli” kadroların elinde stratejik bir silah olduğu ön kabulü, butlan kararı gibi olağanüstü hukuki enstrümanların sorunsuzca devreye sokulabileceği beklentisini doğurur. Hukuk, araçsallaştırılmaya çalışıldığında dahi, öngörülemeyen direnç noktaları ve meşruiyet krizleri üretebilir.

Üçüncü varsayım, küresel determinizmdir. İç siyasetin, küresel güç mücadelelerinin neredeyse birebir bir yansıması olduğu, ABD’nin gerilemesinin otomatik olarak yerli işbirlikçilerinin çöküşünü getireceği fikri, uluslararası ilişkilerdeki dolayımları, gecikmeleri ve yerel dinamiklerin özerkliğini ihmal eder. Hegemonya geçişleri onyıllara yayılan, doğrusal olmayan süreçlerdir.

Dördüncü ve belki de en önemli varsayım, toplumsal olurun pasifliğidir. Burada, büyük dönüşüm esas olarak devlet elitlerinin, yargı bürokrasisinin ve parti içi hiziplerin yürüteceği bir operasyon olarak kurgulanır. Geniş toplumsal kesimler, süreci onaylamakla yetinecek pasif bir alıcı konumundadır. Oysa toplumsal sınıfların, kitlelerin ve sivil toplumun tepkileri çoğu zaman en hesaplı siyasal mühendislikleri boşa çıkarma potansiyeline sahiptir.

Bu dört varsayımın her biri, kendi içinde ciddi teorik ve ampirik soru işaretleri barındırır. Senaryonun gerçekleşme ihtimali, bu varsayımların ne ölçüde geçerli olacağına bağlıdır.

CHP’nin Kurucu Rolü ve Sembolik Sermayesi

CHP’ye biçilen rol, onu sıradan bir siyasi partinin ötesine taşır. CHP, yalnızca bir seçim organizasyonu değil, devletin kuruluş felsefesinin taşıyıcısı, kurucu iradenin kurumsal belleğidir. Bu nedenle, CHP içinde yaşanacak bir dönüşüm, basit bir genel başkan değişikliği ya da kongre süreci olarak okunamaz; bu, devletin ruhuna yeniden kavuşması demektir.

CHP’ye atfedilen bu kutsallık, antropolojik olarak “sembolik sermaye” kavramıyla açıklanabilir. Pierre Bourdieu’nün terimleriyle, CHP’nin elinde, Cumhuriyet’in kuruluşundan devraldığı muazzam bir sembolik sermaye vardır. Bu sermaye, onu diğer partilerden ayıran tarihsel bir derinlik ve meşruiyet sağlar. “Butlan kararı” ve “ayıklama” süreçleri, bu sembolik sermayenin yeniden aktive edilmesine, partinin üzerine sinen ve onu kurucu misyonundan uzaklaştırdığı düşünülen unsurlardan arındırılmasına yönelik ritüelistik eylemlerdir.

Kemal Kılıçdaroğlu’na biçilen geçici rol de bu bağlamda anlam kazanmaktadır. O, Bourdieu’nün “peygamber” ya da “sözcü” figürüne benzer biçimde, grubun örtük taleplerini dile getiren, onlara hukuki ve siyasi bir form kazandıran, ancak asıl gücü kendinden menkul olmayan bir aktördür. Görevi tamamlandığında, yani partiyi arındırıp kurucu iradenin haleflerine teslim ettiğinde, sahneden çekilecektir. Bu perspektif, liderlik kültünü reddeder ve faili kurumsal-kolektif olana kaydırır.

Sonuç

Türkiye siyasetinde “milli” ve “gayri milli” ayrımı üzerinden yükselen ve CHP’yi kurucu iradenin yeniden dirilişinin merkezine yerleştiren bu siyasal perspektif, yüzeysel bir komplo teorisinden çok daha fazlasıdır. Siyaset felsefesi açısından, Rousseau ve Hegel’in genel irade ve ulusal tin kavramlarına dayanan tutarlı bir devlet metafiziğine; siyaset bilimi açısından, Poulantzas’ın devleti bir güçler ilişkisi olarak okuyan elitist kuramına; antropolojik olarak ise Eliade ve Turner’ın çalışmalarında görülen güçlü bir arınma ve yeniden doğuş mitine yaslanır.

Bu bakış açısına göre, CHP içindeki dönüşüm basit bir liderlik tartışması değil, tarihin ve kurucu iradenin, üzerine yapışan yabancı unsurları temizleyerek yeniden görünür hale geldiği metafizik bir andır. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu gibi isimleri olayın öznesi olarak gören yorumlar sığ bulunup reddedilir; asıl fail, devlet bürokrasisi içindeki isimsiz, örgütlü “milli” güçlerdir. Onların yürüteceği hukuki operasyon, iktidarın “Amerikancı” bloğunun siyasi miadını dolduracak ve Türkiye’yi iç ve dış politikada yeni bir rotaya sokacaktır.

Bütün bu analiz, söz konusu perspektifin iç tutarlılığını ve teorik derinliğini görünür kılmayı amaçlamıştır. Ancak aynı zamanda, onun mutlak bir hakikat olarak değil, belirli bir siyasal pozisyondan üretilmiş, kendi içinde güçlü bir yorum çerçevesi olarak okunması gerektiğini de vurgular. Gerçeklik, en inandırıcı ve kapsamlı düşünce sistemlerinden dahi daha karmaşık, çok aktörlü ve sürprizlere açıktır. Türkiye’nin geleceği, bu tür büyük siyasal mitlerin toplumsal karşılık bulma, kurumları dönüştürme ve beklenmedik olaylarla sınanma kapasitesine bağlı olarak şekillenecektir.

Kaynakça

Bourdieu, P. (1991). Language and Symbolic Power. Cambridge: Polity Press.
Eliade, M. (1991). Mitlerin Özellikleri. (S. Rifat, Çev.). İstanbul: Simavi Yayınları.
Girard, R. (1977). Violence and the Sacred. Baltimore: Johns Hopkins University Press.
Hegel, G.W.F. (1991). Hukuk Felsefesinin Prensipleri. (T. Bora, Çev.). İstanbul: Remzi Kitabevi.
Hobbes, T. (2007). Leviathan. (S. Lim, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Mann, M. (1986). The Sources of Social Power, Vol. 1. Cambridge: Cambridge University Press.
Poulantzas, N. (2014). State, Power, Socialism. (P. Camiller, Çev.). London: Verso.
Rousseau, J.J. (2006). Toplum Sözleşmesi. (V. Günyol, Çev.). İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
Skocpol, T. (1979). States and Social Revolutions. Cambridge: Cambridge University Press.
Turner, V. (1974). Dramas, Fields, and Metaphors: Symbolic Action in Human Society. Ithaca: Cornell University Press.
Weber, M. (2012). Ekonomi ve Toplum. (L. Boyacı, Çev.). İstanbul: Yarın Yayınları.k



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar