
Doruk Madencilik işçileri…
Aylarca çalışıp ücretlerini alamayan insanlar.
İstedikleri şey ne?
Ne ayrıcalık, ne lütuf.
Sadece hak ettikleri ücret.
Bu yüzden yürüdüler.
Günlerce.
Yorularak, ama vazgeçmeyerek.
Ne bir taş attılar,
ne bir cam kırdılar.
Şiddet yoktu.
Sadece bir talep vardı:
“Emeğimizin karşılığını verin.”
Sonra ne oldu?
Ankara’da, bir bakanlık binasının önünde
karşılarında devleti buldular.
Ama o devlet,
onları koruyan değil,
önlerini kesen bir devletti.
Gözaltılar…
Sürüklenen insanlar…
Yere yatırılan işçiler…
Ve o anlardan birinde yükselen bir cümle:
“Siz kimin polisisiniz?.”
Bu cümle aslında her şeyi özetliyor.
***
Peki o müdahaleyi yapan polisler?
Onlar kim?
Büyük ihtimalle
atanamadığı için başka bir yol bulamayan,
geçim derdiyle üniforma giymiş genç insanlar.
Onların da evinde
bekleyen bir aile var.
Onlar da hayatın ağırlığını taşıyor.
Ama o gün,
kendileriyle aynı sosyal sınıfa ait birine,
belki babası yaşındaki bir madenciye
sert müdahale eden kişi oldular.
O madenciyi boğazından tutan,
yere iten,
sürükleyen…
o gün polis üniforması giymiş devletti.
Tıpkı Soma Maden Faciasın’da,
yere yatırılmış bir madenciyi tekmeleyen devlet gibi.
Yıllar geçiyor,
aktörler değişiyor,
ama sahne aynı kalıyor.
Asıl soru şu:
Devlet kimin için var?
Ücretini alamayan işçiyi korumak için mi?
Yoksa o ücreti ödemeyen gücü korumak için mi?
Eğer bir işçi
hakkını aradığı için yerde sürükleniyorsa,
ama o hakkı vermeyenler yerinde duruyorsa,
bu artık bir “sorun” değil bir tercihtir.
Tarafını seçmiş bir düzenin
açık ilanıdır.
Ve o tercih,
sadece o madenciyi değil,
yarın emeğiyle yaşayan herkesi hedef alır.
Çünkü bugün sustuğunuz yerde
yarın sizin sesiniz kesilir.



Bir yanıt yazın