TÜRKİYE’NİN ÜNİTER ve LAİK YAPISINA GÖZ DİKEN UNSURLARA KARŞI BUNCA ZAHMETE, MİHNETE DEĞER Mİ DİYORSANIZ, ATATÜRK’ÜN MANEVİ MİRASÇISI OLARAK EVET DEĞER DİYORUM. ÇÜNKÜ TÜRK’ÜM VE BAŞKA TÜRKİYE YOK…
Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu
HUNHARCA BİR CİNAYETLE 18. Aralık 2002 TARİHİNDE KAYBETTİĞİMİZ DEĞERLİ VATANPERVER DOSTUM, DOÇ. DR. NECİP HABLEMİTOĞLU’NU VEFATININ 23. YILDÖNÜMÜNDE RAHMETLE, SEVGİYLE ve SAYGIYLA YAD EDİYORUM. MAKAMI CENNET OLSUN. ŞAHSIM İÇİN ÖLÜNCEYE KADAR HİÇ UNUTMAYACAĞIM BİR ŞAHSİYET.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ BU CİNAYETİN MAHİYETİNİ ÇOK MÜKEMMEL BİLİYOR.
O TARİHLERDEKİ MEHMET ALİ ERBİL’İN YILBAŞI PROGRAMININ ORİJİNALİNİ BULSUNLAR. VAZİYETİ ANLAYACAKLAR…
BU HUSUSU 2003 SENESİNDE BİRİLERİYLE SORUŞTURDUM. BANA SÖYLEDİKLERİNİZ (GÖZLERİMLE GÖRDÜKLERİMİN) BULUNMADI DENİLDİ. GÖRDÜKLERİMİ BELLEĞİM ÇOK İYİ HAFIZALADIĞI İÇİN O VAKİT DEVLETİMİZİN KONUYU ÇOK İYİ BİLDİĞİNİ İDRAK ETTİM.
Kalın sağlıcakla
Şeytanla her savaşa korkusuzca varım.
İnsan şeytanlaşırsa, işte ondan korkarım.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Aklı öldürürsen, ahlakta ölür.
Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür.
Kadı’yı satın aldığın gün adalet ölür.
Adaleti öldürdüğün gün devlette ölür.
Fatih Sultan Mehmet Han
İşi doğru yapana yönetici, doğru işi yapana lider denir.
Warner Bennis
Toplumsal gelişmenin de çürümenin de temelinde yöneticilerin tavırları yatar.
M. K. Atatürk
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
Hablemitoğlu, ABD’nin uşaklarının foyalarını ortaya çıkardıkça ölümüne yaklaşıyordu. İsrail de HABLEMİTOĞLU’nu sevmiyor ve ortadan kaldırılmasını, en az diğerleri kadar istiyordu. Binbaşı TOYTUNÇ’u şehit edenler, HABLEMİTOĞLU’nun da ortadan kaldırılmasına karar verdiler.
TÜRKİYE’NİN YENİDEN FORMATLANMASI FAALİYETLERİNE
HABLEMİTOĞLU’NUN TAVRI
“HABLEMİTOĞLU, Türkiye’nin ‘Yeniden Formatlanması’nın ilk derin uygulamalarının başladığı dönemde, yani bu gelişmeler yumağının içinde katledildi. Makamı Cennet olsun! Öyle bir anda Hakk’a yürüdü ki bunun dikkat çekmemesi mümkün değil; HABLEMİTOĞLU Rusya İç İstihbarat Örgütü FSB Başkanı Nikolay PATRUŞEV’in Rusya’daki Nurcu grupların CIA’yla işbirliği yaptığını açıkladığı ve işbirliği yapan şirketleri de sıraladığı günlerde ortadan kaldırıldı… O günlerde PATRUSEV, “Tarikat, Serhad ve Eflak adı altında iki şirketle Toros, Tolerans ve Ufuk Vakıfları üzerinden Rusya karşıtı propagandalar yürütüyor” dedi ve ardından Rusya’da 47 GÜLENCİ ani bir operasyon ile tutuklandı. Bu şirketlerin ve vakıfların görünürdeki etkinlikleri; güya Türkiye’nin lehine, ama aslında tamamıyla ABD’nin amaçlarına hizmet eder durumdaydılar. Şirketler ve faaliyetleri, alttan Afganistan, batıda İsrail, Ermenistan, Irak ve Türkiye ile kuşatılan AVRASYA’nın kuzeyini de örtmek, yani HİLAL’i tamamlamak üzerine kurgulanmış durumdaydı. Sultan PALAMUT’un ülkesinde okullar açan, ama Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’yu göremeyen efendi (!) için ABD, “O’na dokunanı vururum!” dedi. Genellikle evlatlarını ya harcamak ya da tam korumaya almak için deşifre eden CIA, malum cemaat liderini de böylelikle deşifre etmiş oldu. Aynı çerçevede 5 ARALIK 2002’de İsrail televizyonunda, MOSSAD’ın yurtdışına eski ve yeni çok sayıda ajan gönderdiği, bu ajanların İsrail ya da temsilciliklerinin yanı sıra Musevi cemaatini de koruyacağı haberi yayınlandı. Sebebi “ ‘acil önlemlerin’ yurtdışında İsrail karşıtı terörist saldırı tehditlerinin artacağı istihbaratı gelmesi” olarak açıklandı.
İsrail Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Yoav BİRAN, “siyasi istişareler için” Dr. HABLEMİTOĞLU’nun ölümünden sonra, 23 Aralık Pazartesi günü Ankara’ya geldi ve “İsrail-Türkiye ilişkileri ve bölgesel konuların ele alınmasının öngörüldüğü” bir ziyaret olarak ilan edildi. Aslında bu görüşme bir bakıma “proje ara değerlendirme toplantısı”ydı.” Toplantıda “Kaos Operasyonu”nunun etkileri değerlendirildi. CHENEY’nin Kaos Operasyonu’nun önemli bir halkası, 26 Mart’ta El Halil’de görevli Bnb.H.TOYTUNÇ’un şehit edilmesiydi. TOYTUNÇ aslında bir CIA-MOSSAD ortak çalışması ile şehit edilmişti. Bu gerçeği bilen zamanın Genkur Bşk.Org.H.KIVRIKOĞLU, TOYTUNÇ’un cenaze töreninde, İsrail Büyükelçisi David SULTAN’ın elini kasıtlı olarak sıkmamıştı. DAVİD SULTAN, hani şu RTE’yi çok seven D.SULTAN’ın…” CİNAYETLERİ ARASINDAKİ DERİN İLİŞKİLER GARİH-HABLEMİTOĞLU “GARİH’in de başını yiyen ile HABLEMİTOĞLU’nu şehit eden yapının içinde yer alan aynı örgüttü. Sivil General GARİH MOSSAD’daki iç çekişmelere kurban edilmişti. MOSSAD içinde Kasap Arael ŞARON ile Isaac RABİN arasında somutlaşan kavganın ortasında kalan ve daha mutedil olan İ.RABİN tarafında yer alan ve politikalarını MADDİ, MANEVİ AÇILARDAN destekleyen GARİH, ŞARON’un adamlarınca önceden uyarılmış, uyarılara itibar etmemesi üzerine cezalandırılmıştı. Isaac ALATON’un olaydan sonraki günlerdeki korkusunun nedeni de buydu. Çünkü mali destek her ikisinin ortak kazançlarından aktarılmıştı. Ancak GARİH’in hatası uyarıları dinlememesiydi. ALATON’un kurtuluş reçetesi ise kendini geri çekebilmesi ve kendisine verilen ‘SON SINAV GÖREVİ’ni başarı ile yerine getirmesiydi. O kadar gariptir ki, “GARİH’i MOSSAD öldürdü” diyen Rusya’nın en önemli MOSSAD uzmanlarından istihbaratçı Dimitar RİGUDİN de Eylül 2001’de Bulgaristan’da öldürüldü. Hem de İBRET olacak şekilde, tıpkı GARİH gibi… ¥
Saygıdeğer okurlarımız, bu yazı dizisi, daha önce sizler sunduğumuz “SATILMIŞ KALEMLER”in bir devamı gibidir. O yazı dizisi, uzun süredir KIRIM’da bulunan Cem YAREN’in arşivimize bıraktığı “üçüncü derece” arşivden H.Hüseyin MEMİŞ tarafından oluşturulmuştur. H.Hüseyin MEMİŞ’in bu yazılardaki sorumluluğu, bilgileri bir araya getirmekten ibarettir.
Ancak, bugün sunmaya başladığımız bu yazı dizimiz, Cem YAREN tarafından KIRIM MEKTUPLARI çerçevesinde bize iletilmiştir. Bu hususu bilgilerinize sunmayı, sizlere karşı olan saygımızdan dolayı bir görev olarak değerlendirdik.
KATİLİ BİLİNEN ANCAK AÇIKLANMAYAN HABLEMİTOĞLU
Bu vatanın yetiştirdiği seçkin evlatlarından biriydi. Kutlu yola çıktı, yılmadı, dönmedi, satmadı, satılmadı ve bedelini (!) ödedi; ŞEHİT EDİLDİ…
Suçu, ‘ÇOMAKLAMAK’tı; milletine ‘GERÇEKLERİ duyurmaktı. Efendilerin işine gelmedi. Bu nedenle de FAİLİ MALUM olan suikast, FAİLİ MEÇHUL’e dönüştürüldü…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin istihbarat kurumları, bu kadar güdük müdür ki; eldeki binlerce delil değerlendirilmez ve bu suikastın failleri bilinmez, bulunmaz…
Diyelim ki bu kurumlar kendi aralarında anlaşamıyorlar, ne pahasına olursa olsun, ellerindeki değil istihbaratı, bilgileri bile paylaşmıyorlar… Ama bu suikastın aydınlatılması için, devletin bütün istihbarat kurumlarının bir araya gelmesi, birbirleriyle bilgi ve belge paylaşmasına gerek yok ki; münferit olarak sonuçlara ulaşabilirler, ama istenirse ve/veya izin verilirse…
Merhum HABLEMİTOĞLU, aslında suçluydu. Suçları da pek çoktu;
* Eline milleti savunması için silah ve yetki verilmemiş olmasına rağmen, onlardan daha çok bu ülkeyi, bu milleti ve bu devleti savunuyordu,
* O da kimdi? Hem üzerinde üniforma olmayacak, hem millet eline silah vermeyecek, hem ‘örtülü ödenek’ten çalışmayacak, hem de HAİNLERE karşı koyacak… olur mu böyle şey?!
* İntihal yapmamıştı, YÖK tarafından KUTSANMAMIŞTI,
* Makamının, çay ocağındaki tabure olduğu sanılıyordu ama, aslında makamı en yüce makamlardandı…
* Zenci erkek sevgilisinin koynunda ‘bilmem kaç günde devrialem’ yapan Türk BARON’unun da planlarını bozuyor, ihanetlerini kamuoyuna duyurmaya çalışıyordu…
* O, DİNCİ BARON’un da bütün melanetlerini gözler önüne seriyor, DİNCİ BARON’un babası Gizli Kardinal, Salya Sümük Efendi’nin de üzerine gidiyordu…
* Evindeki transistörlü küçük radyoya bile, TRT bandrolu satın alıp yapıştırıyordu…
* Mevzubahis VATAN ise, geri kalan her şey, onun için teferruattı…
* Sonradan, kopkoyu ULUSALCI olanlar da O’ndan hoşlanmıyor ve hatta nefret ediyordu; çünkü ULUSALCILIK/MİLLİYETÇİLİK adı altında soygun ve ahlaksızlık yapılmasına izin vermiyor, statü ve rolüne bakmadan ‘kafa tutuyor’, ‘dikleniyor’, herkesin içinde adamı/madamı rezil ediyordu…
* O aslını inkar etmiyor; gelenin keyfi için geçmişe sövmüyordu…
* O devletinin kurum ve kuruluşlarına o kadar inanıyordu ki, kendi sonunu hazırlayanların, vakti ve yerinde geldiğinde, kendisini ve kendisi gibi vatanseverleri koruyacağına inanıyordu…
* O ‘okumadan alim’ olanlardan değildi…
* O, kalemini ve beynini ONURU kabul eden bir vatan evladıydı…
* Yaşamında ‘tek haram lokma’ yoktu…
* O’nda, Allah Korkusu ile Allah Sevgisi birlikte yaşıyordu…
Daha pek çok ‘örnek’ ve ‘farklı’ özelliği vardı. Burada onları saymakla bitirmek mümkün değil. Kısaca o; ‘ADAM GİBİ ADAM’dı. 1954 yılında doğdu ve 18 ARALIK 2002 tarihinde katledildi.
“FAİLİ MEÇHUL değil, FAİLİ MALUM…”
HABLEMİTOĞLU, ABD’nin uşaklarının foyalarını ortaya çıkardıkça ölümüne yaklaşıyordu. İsrail de HABLEMİTOĞLU’nu sevmiyor ve ortadan kaldırılmasını, en az diğerleri kadar istiyordu. Binbaşı TOYTUNÇ’u şehit edenler, HABLEMİTOĞLU’nun da ortadan kaldırılmasına karar verdiler.
“FAİLİ MEÇHUL değil, FAİLİ MALUM…”
TÜRKİYE’NİN YENİDEN FORMATLANMASI FAALİYETLERİNE HABLEMİTOĞLU’NUN TAVRI
“HABLEMİTOĞLU, Türkiye’nin ‘Yeniden Formatlanması’nın ilk derin uygulamalarının başladığı dönemde, yani bu gelişmeler yumağının içinde katledildi. Makamı Cennet olsun!
Öyle bir anda Hakk’a yürüdü ki bunun dikkat çekmemesi mümkün değil; HABLEMİTOĞLU Rusya İç İstihbarat Örgütü FSB Başkanı Nikolay PATRUŞEV’in Rusya’daki Nurcu grupların CIA’yla işbirliği yaptığını açıkladığı ve işbirliği yapan şirketleri de sıraladığı günlerde ortadan kaldırıldı…
O günlerde PATRUSEV, “Tarikat, Serhad ve Eflak adı altında iki şirketle Toros, Tolerans ve Ufuk Vakıfları üzerinden Rusya karşıtı propagandalar yürütüyor” dedi ve ardından Rusya’da 47 GÜLENCİ ani bir operasyon ile tutuklandı.
Bu şirketlerin ve vakıfların görünürdeki etkinlikleri; güya Türkiye’nin lehine, ama aslında tamamıyla ABD’nin amaçlarına hizmet eder durumdaydılar.
Şirketler ve faaliyetleri, alttan Afganistan, batıda İsrail, Ermenistan, Irak ve Türkiye ile kuşatılan AVRASYA’nın kuzeyini de örtmek, yani HİLAL’i tamamlamak üzerine kurgulanmış durumdaydı.
Sultan PALAMUT’un ülkesinde okullar açan, ama Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’yu göremeyen efendi (!) için ABD, “O’na dokunanı vururum!” dedi.
Genellikle evlatlarını ya harcamak ya da tam korumaya almak için deşifre eden CIA, malum cemaat liderini de böylelikle deşifre etmiş oldu.
Aynı çerçevede 5 ARALIK 2002’de İsrail televizyonunda, MOSSAD’ın yurtdışına eski ve yeni çok sayıda ajan gönderdiği, bu ajanların İsrail ya da temsilciliklerinin yanı sıra Musevi cemaatini de koruyacağı haberi yayınlandı. Sebebi “ ‘acil önlemlerin’ yurtdışında İsrail karşıtı terörist saldırı tehditlerinin artacağı istihbaratı gelmesi” olarak açıklandı.
İsrail Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Yoav BİRAN, “siyasi istişareler için” Dr. HABLEMİTOĞLU’nun ölümünden sonra, 23 Aralık Pazartesi günü Ankara’ya geldi ve “İsrail-Türkiye ilişkileri ve bölgesel konuların ele alınmasının öngörüldüğü” bir ziyaret olarak ilan edildi. Aslında bu görüşme bir bakıma “proje ara değerlendirme toplantısı’ydı.”
Toplantıda “Kaos Operasyonu”nunun etkileri değerlendirildi. CHENEY’nin Kaos Operasyonu’nun önemli bir halkası, 26 Mart’ta El Halil’de görevli Bnb.H.TOYTUNÇ’un şehit edilmesiydi. TOYTUNÇ aslında bir CIA-MOSSAD ortak çalışması ile şehit edilmişti. Bu gerçeği bilen zamanın Genkur Bşk.Org.H.KIVRIKOĞLU, TOYTUNÇ’un cenaze töreninde, İsrail Büyükelçisi David SULTAN’ın elini kasıtlı olarak sıkmamıştı. DAVİD SULTAN, hani şu RTE’yi çok seven D.SULTAN’ın…”
CİNAYETLERİ ARASINDAKİ DERİN İLİŞKİLER GARİH – HABLEMİTOĞLU
“GARİH’in de başını yiyen ile HABLEMİTOĞLU’nu şehit eden yapının içinde yer alan aynı örgüttü.
Sivil General GARİH MOSSAD’daki iç çekişmelere kurban edilmişti. MOSSAD içinde Kasap Arael ŞARON ile Isaac RABİN arasında somutlaşan kavganın ortasında kalan ve daha mutedil olan İ.RABİN tarafında yer alan ve politikalarını MADDİ, MANEVİ AÇILARDAN destekleyen GARİH, ŞARON’un adamlarınca önceden uyarılmış, uyarılara itibar etmemesi üzerine cezalandırılmıştı.
Isaac ALATON’un olaydan sonraki günlerdeki korkusunun nedeni de buydu. Çünkü mali destek her ikisinin ortak kazançlarından aktarılmıştı. Ancak GARİH’in hatası uyarıları dinlememesiydi. ALATON’un kurtuluş reçetesi ise kendini geri çekebilmesi ve kendisine verilen ‘SON SINAV GÖREVİ’ni başarı ile yerine getirmesiydi.
O kadar gariptir ki, “GARİH’i MOSSAD öldürdü” diyen Rusya’nın en önemli MOSSAD uzmanlarından istihbaratçı Dimitar RİGUDİN de Eylül 2001’de Bulgaristan’da öldürüldü. Hem de İBRET olacak şekilde, tıpkı GARİH gibi…
“FAİLİ MEÇHUL değil, FAİLİ MALUM…”
MOSSAD, CEZAYI KESİYOR…
Sivil General GARİH’in öldürülmesi ile HABLEMİTOĞLU’nun katledilmesi arasındaki göze çarpan uçlar… HABLEMİTOĞLU’nun katilleri ile JET FADIL’ı ortadan kaldıran, milletvekilliğini bitirenler arasındaki irtibatlar…SABANCI suikastı şüphelileri ile gerçek faillerinin arkasındaki TÜRK BARON’un marifetleri ve etkisi…
“FAİLİ MEÇHUL değil, FAİLİ MALUM…”
MOSSAD, CEZAYI KESİYOR…
GARİH, RIGUDİN, TOYTUNÇ cinayetleri D.CHENEY’in “Kaos Operasyonu”nun yolu üzerindeki engellerin temizlenmesi için işlenmişti. HABLEMİTOĞLU suikasti de bu temizliğin bir parçasıydı. Dr.HABLEMİTOĞLU öyle bir anda katledilmişti ki; o gün Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı SEZER’in başkanlığında, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf DENKTAŞ, Başbakan A.GÜL, Genkur. Bşk.Org. H.ÖZKÖK, Genkur. Hrk. Bşk. Korg. K.KARABAY, Dışişleri Bakanı Y.YAKIŞ ile bürokratların katıldığı bir toplantı yapılmıştı. Toplantının iki gündem maddesi vardı: ABD’nin muhtemel Irak operasyonu ve Kıbrıs’ta Türk egemenliğini bitirme harekâtına karşı alınacak tedbirler.” Köşkteki zirveden sonra yapılan açıklamada, “AB, uluslararası anlaşmaları ihlal ederek, Kıbrıs adasının geleceğiyle ilgili tek taraflı kararlar almak ve uluslararası mükellefiyetler yaratmak hakkına sahip değildir. Türkiye, AB Kopenhag Zirvesi’nin sonuç belgesinin Kıbrıs’la ilgili kararını hukuki ve siyasi bakımdan kabul etmemektedir” deniliyordu.
HABLEMİTOĞLU, devletin Batı’dan gelen tehdide karşı kararlı tavrının ilan edildiği günün akşamında öldürüldü.
Bir başka gelişmenin de bunda etkisi oldu. O günler, benliğini yitirmemiş ve ruhunu satmamış aydınlarımızın içinde “Bir şeyler yapmalıyız” diyenlerin sayısının giderek arttığı günlerdi.
Mesajın hedefi, MOSSAD’a ve İsrail’e yönelik bölgesel operasyonu durdurmak, Kuzey Irak ve Kıbrıs’ta Türkiye’nin direncini kırmak, ABD ve AB’ye tavır alan gerçek aydınları ve kitle örgütlerini sindirmek, istikrarsızlık yaratmak, sadık kulları korumak gibi bugün de geçerli olan hususlardı…
Dr.HABLEMİTOĞLU öldürülmeseydi; 19 Aralık’ta ADD Çankırı Şubesi’nde “Osmanlı’dan Günümüze Ermeni ve Pontus Sorunu” konulu konferansta konuşacaktı. HABLEMİTOĞLU’nun sesinin kesilmesi, kaleminin durdurulması, beyninin çalışmasının önlemesi gerekiyordu. En kolay yol seçildi, 9 mm Parabellum Mermi, O’nun ve aslında Türkiye’nin her şeyi olan beynini dağıttı…
Bu olaylar sonrasında, “seçimlerden hemen sonra” Türkiye’ye dönmesi beklenen ve pek çok şahsi eşyasını Türkiye’ye yollayan Salya Sümük Efendi, kararını değiştirdi ve ABD’de kalmayı sürdürdü.
DAVOS sonrası da evlatlarının, ayağına kadar giderek gizli bir görüşme yaptıkları Salya Sümük Efendi, AKP’ye ‘hayır-dua’ etmişti. Bu ziyaret esnasında yapılan değerlendirmede; Efendi’nin bir süre daha ABD’de kalması ve “AKP iktidarının olgunlaşmasını beklemek” kararı çıkmıştı.
Çünkü Rusya cephesi, Salya Sümük Efendi’nin aklından bile geçmiyordu…
Ne demişti MANGO; ‘Salya Sümük Efendi, Protestan İslam gibi hizmet ediyor’.
Bu görüşmede, başrolde Lepiska Saçlı Gizli Santrafor fındıkçı da var. Hani, hayatı ‘AGANİGİ-NAGANİGİ’ olan muhteşem (!) soysuz…
TESADÜFLER (!) ZİNCİRİ
HABLEMİTOĞLU, başrolünde Rahmi Mustafa KOÇ, Prof.Dr.Mehmet AYDIN ve Mehmet DÜLGER’in yer aldığı, PAPAZ’ı yücelten ve Trabzon’da ‘Çevre Toplantısı’ adı altında düzenlenen, genellikle Ortodoks din adamlarının katıldığı toplantının gizli niyetlerinin açıklanacağı (PONTUSÇULUK) toplantısından önce öldürülmüştü. Tesadüftü (!)…
O, 11 KASIM 2002 de 25 kişilik özel ekibi ile CIA Başkan Yardımcısı John Mc LAUGHLIN’in Türkiye’yi ziyaretinden ve 14-17 ARALIK 2002 de İstanbul Taksim NİPPON Otelde İsrail’den Prof. ROTSTEIN, Prof. RYBAKOV, ABD’den Prof. ADABBEK ve Prof. TENBRIN ve Prof. El KELANİ’nin buluşmalarından sonra katledildi. Bu da Tesadüf’tü (!)
Bu arada TESADÜFLER, bir başka konuda ki şüpheleri de (!) büyütüyordu: SABANCI’nın, çalışma arkadaşları ile kendi işyerinde katledilmesi.
Bu olayda, birileri siparişi vereni biliyor ama ‘üç maymun’u oynuyordu. Bu siparişin ipuçları yayınlanamamış; ‘Köstebek’te, satır aralarına gizlenmişti. SABANCI Suikasti’nde bilinen ve tanıtılan katiller KATİL DEĞİL’lerdi. Onların görevi, öyle sanılmasını sağlamaktı. İşi yapanlar başkalarıydı, ihaleyi üstlenenler başkalarıydı. Olaydaki kilit isim İ.AKKOL da hala ortalarda yoktu. HABLEMİTOĞLU; bütün olanların nedenini, nasılını, niçinini biliyordu. Bu bilgileri devlet kademeleri ile de paylaşıyordu. HABLEMİTOĞLU’nun kayınpederi A.MENTEŞ de aynı gerçeği haykırıyordu:
“Devlete yazıklar olsun. Böyle bir güzide evladını koruyamadı”
YARIN: Vatikan, Globalleşme ve ‘Tek Din’ için suikast
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…” 2006-04-07
Vatikan, Globalleşme, Tek Din ve Suikast VATİKAN’ın Türkiye’den ‘toprak isteği’; EKÜMENİZM ile EKÜMENİKLİK arasındaki farklar; Türk BARON’un babasının mezarının ‘soyulması (!)’; Bir MEDYA patronunun ‘babalık testi’
HABLEMİTOĞLU’nun ilgi alanlarından biri de VATİKAN ilişkileriydi. Bu konularının üzerinde durmasının, çok önemli sebepleri vardı. * Birinci neden Salya Sümük Efendi’nin izlerini takip etmek; * İkinci neden ise VATİKAN’ın, Türkiye’den tam üç kez toprak isteğinde bulunması ve devletin tavrı, * Üçüncüsü, Gizli Kardinal Salya Sümük Efendi’nin VATİKAN ile kısa ve uzun alan paslaşmaları, * Dördüncüsü, TÜRK BARON’un babasının mezarının açılıp DNA testi yapılması sonucu; bir MEDYA PATRONU’nun babasının, TÜRK BARON’un babası olduğunun belirlenmesi ile yeniden şekillenen ilişkiler zinciriydi. Bu olayda olanlar, “Mezar Soyucu” olarak tanıtılanlara olmuştu… Aslında, hocam HABLEMİTOĞLU, ‘KÜRESELLEŞME’ adı altından ortaya çıkan ‘pislikler’i takip eden, gerçek bir aydındı. VATİKAN ile kimlerin iç içe olduğunun farkındaydı. Farkında olması bir kenara, elinde listeler bile vardı. Papa’nın özenle başını çektiği hareket, ‘globalleşmeye bağlı’ olarak, “tek din operasyonu” ile tüm dinlerin birleşmesini ve dünyaya “tek dinin” hakim olmasını hedeflemekteydi. Bu tek din ne olacaktı? ‘Sentetik’ bir din mi, yoksa EKÜMENİZM’in hedeflediği nokta mı? Yani, Papa’nın esas misyonu EKÜMENİZM’İN TAM TARİFİ OLAN “aslında inanan, ancak yanlış yolda yürüyen Museviler ve Müslümanlar’ı, doğru yola çevirmek, kısaca Hıristiyanlaştırmak’ mı olacaktı? Papa ve yandaşları, bu konuyu büyük bir başarı ile gizlemekteydiler. Ancak, bu düşüncenin temelinde; tek din sayesinde insanlara hükmetmenin kolaylaşması, insanları yönetmek için kullanılacak tüm unsurların, dünyanın her yerinde eşit hale gelmesi YATMAKTAYDI.. Bu yöntemlere, daha önce de yazdığım yazılarda, defalarca değinmiştim. Türkiye de bunlara yabancı değildi. Hatta, kendince çözümlerde bulmuştur; Devlet, önce ‘ağa’ları desteklemiş ve ‘feodal yapıyı’ kuvvetlendirmiş, feodal yapı ‘gevşeme’ alametleri gösterince de ‘tarikatları’ destekleyerek, sistemi, kontrol altında tutabilmişti. Bu ele geçirme operasyonu, büyük oranda gerçekleşmiş, ancak bazı tarikatlar bu konuda çokca direnmişti. Direnen tarikatların üzerine hışımla gidilmiş, rahat verilmemiş; direnç göstermeyerek, devletin içine yaygınlaşanlara ise, bir türlü dokunulamamış, dokunulsa da sonuç alınamamıştı. Aynı yöntem 2002 seçimlerinden sonra ülkenin başına musallat olan iktidar tarafından da uygulanmıştı. “Ülkücü” olarak tanınan mafya babaları içeri alınmış, Kürt Baron’un has evlatları olan mafya yapılanmalarının önü açılmıştı. İlk zamanlar, Kürt Baron’a sık sık bağlılıklarını bildiren bu mafya son dönemlerde, Kürt Baron’un postuna dahi talip olmaya başlamıştı. Bu nedenle de, Kürt Baron’un birinci yardımcısı ermeni dönmesi belediye başkanı çevresinde yuvalanan unsurlar, bazı yasama, yargı ve yürütme mensuplarına sağladıkları ‘menfaatler’ sonucu; Kürt Baron’a “ŞAH” demişlerdi. Kürt Baron, ya “ŞAH”ı onlara verecekti ya da kendisini… Kürt Baron kendisini kurtarmak için ŞEMDİNLİ olayları sonrasını MANİPÜLE ederek, karşısındaki oyuncunun oyun masasından kalkmasını fırsat bilmiş ve kendisine şah çeken VEZİR’i, FİL ile değiştirivermişti. Kısaca GLOBALLEŞME aslında, “TEK PAZARIN TEK TANRISI” olabilmenin yakışıklı bir ifadesiydi.
…………………………………………………………………………
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…” 08.04.06
Gizli Kardinal Salya Sümük Efendi… Dinlerarası, Kültürlerarası Diyalog’un amacı sinsi İŞGAL… Topluma hükmetmenin yolu, tarikat liderleri yolu ile köleleştirmek… Papa’nın önce ‘kan kardeşi’ sonra da Gizli Kardinali olan Salya Sümük Efendi…
Ortada çok önemli bir gerçek vardı. Bütün dinleri tek noktada birleştirmek, o dinlerin ümmetinin direnişi ile karşılaşıyordu. Bu durumda, geriye yapılması gereken bir tek şey kalıyordu. O da, vatandaşların başındaki çobanları bir araya getirerek, yeni bir Din CFR’ı oluşturmak. Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin, aşiretleri zapturap altına alabilmek için “tarikat” liderlerini kullanması; “tarikat” lideri vasfı olmayanlara da “tarikat lideri” vasfı kazandırması aynı düşüncenin bir sonucuydu. İşte Salya Sümük Efendi de, bu konuda ‘seçilmiş’lerden biriydi. Çünkü Papa, onun bir çoban olduğunu düşünmekteydi. ‘Kula kulluk etmeyenler’in, insani vasıflarını koruyanların bu tarikat tarafından dışlanması da, bunun bir sonucuydu. Salya Sümük Efendi’nin diğerlerinden en önemli farkı, onu seçenin Türkiye Cumhuriyeti’ni yönettiğini sanan ‘Derin Devlet’in pislik kısmı tarafından değil de, uluslararası derin devlet tarafından seçilmiş ve atanmış olmasıydı. Bu kokuyu iyi alan ‘köpekbalıkları’ da, bu tarikata kendilerini eklemiş, fazlaca derin düşünemeyen, ya da düşündürülmeyen ‘mütedeyyin insanlar’ı kullanmanın, onlardan nemalanmanın tüm yöntemlerine başvurmuşlardır. Bu süreç devam etmektedir. Peki diğer çobanlar kimler olacaktır? Baş çoban Papa II. Jean Paul olduğuna göre, pilot alan da Türkiye seçildiğine göre, diğer çobanların da İsrail’in Hahambaşısı Eliyahu Bakşi Doron, Fener ve Rum Ortodoks Patriği ile Salya Sümük Efendi olması kaçınılmazdı… 9 Şubat 1998’de Papa ile görüşen Salya Sümük Efendi; konuşmasında, “Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz” demişti. Salya Sümük Efendi’nin uluslararası koruma altında olduğunu gören onursuzlar da, bu ahlaksıza destek vermişlerdir. Bu desteğin iki ana nedeni vardır: * Birincisi, çobanın sürüsünün oylarından yararlanmak, * İkincisi, kendilerine ‘emredilen’ kutsal (!) CFR buyruklarını yerine getirmek… TESCİLLİ CIA AJANI PAPA’NIN ÖLÜMÜ ‘SALYA SÜMÜK EFENDİ’NİN İÇLERİ BURKAN AĞLAMALARI… ‘Salya Sümük Efendi’yi, ‘audiance’ kapsamında ‘Gizli Kardinal’ ilan eden Papa II’nci John Paul ölmüştü. Kötü (!) haber tez duyuldu. Tam o anda ABD tarafından yükselen büyük bir çığlık dünyayı sardı. ‘Salya Sümük Efendi’ toprağın altına üç tabut içinde gizlenen ‘manevi babası’ için ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra, cübbesinin bir yerlerini çekiştire çekiştire, burnunu hınkırıyor, feryad-u figan ediyordu. Yanına yağız bir delikanlı yanaştı ve ’Salya Sümük Efendi’ye omuz verdi… O andan itibaren ‘Salya Sümük Efendi’ huzura erdi, “Ağlayan Şeytan” gitmiş, yerine sükun içinde bir başka “Dingin Şeytan” gelivermişti… ‘Salya Sümük Efendi’ hem manevi babasını, hem PAPA’sını; hem de yıllar öncesinden yol arkadaşı olan Karol Josef WOJTYLA’yı kaybetmişti… Türkiye’de yıllardır çok çok az kişinin bildiği, bilenlerin de asla anlatmadığı bir olay 1970’li yıllarda İzmir’de yaşanmıştı…. ‘Salya Sümük Efendi’ bir anda o günlere gitti… 1970’li yıllarda, Polonya’da bir söylenti kulaktan kulağa yayılıyordu. “Türk Atlıları VİSTÜL’den su içmedikçe, Polonya özgürlüğüne kavuşamaz” “Papa II’nci John Paul, Papalık tarihinde, PAPA seçilen ilk Slav kökenli Polonyalı oldu…PAPA olmadan önce, Polonya Komünist Partisi gizli polisi ve CIA tarafından korunuyordu. M.A.AĞCA tarafından vurulduğunda (AĞCA değil, meydandaki bir başka kişi vurdu) ilk araştırmayı NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) yapmış, iki rakip örgüt ve KGB de ne hikmetse ağız birliği ederek birbirlerini aklamayı yeğlemişlerdi.” (Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri-Aytunç ALTINDAL-Sayfa 23) Karol Josef WOJTYLA, bu sözü yıllarca araştırdı, kendisine refakat edenlere sordu, ‘fallar baktırdı’, ‘rüyalara yattı’ ve sonunda ‘gerçeğe ulaştı’. Ama gerçek, rüyalardan, fallardan değil CIA’dan kendisine ulaştı. Kendisine gelen mesajda: “Sizler ancak el ele yükselebilirsiniz, temas kur.” Kiminle demesine gerek kalmadan İzmir’den bir üst düzey Mason’dan mektup aldı. İmza kısmında “H.B.” yazıyordu: “Mesajınız Salya Sümük Efendi’ye iletildi, ellerinizden öpüyor. Aynı merkez, kendisine de size iletilen mesajı iletmişti…” Bu mesaj da ‘Salya Sümük Efendi’ye, İzmir Kemaraltı’nda bir ‘şadırva’nın yanında iletilmişti. Daha sonraki yıllarda İzmir’deki “H.B.” bazı havacı subayları, yaz tatilinde, İsrail Hayfa ve Tel Aviv’e göndermiş ve onların ‘Ticari Psikoloji’, ‘Sosyal Psikoloji’ kursu almalarını sağlamıştı. O kursa “H.B.”nin bir hata sonucu gönderdiği havacı subay, kursun birinci günü birinci saatinde ‘MİM’lenmiş, ancak o subaya da kurslar tamamlattırılmış, diğer taraftan “H.B.”un yıkım süreci de başlatılmıştı… Bu kursu bitirenlerin tamamı, bir tek o subay hariç, üst düzeylere tırmanmış ve hala tırmanışlarını sürdürmektedirler… O subay ise, şimdi sade ve çeyrek ‘vatandaş’tır…
………………………
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…” 09.04.06
Boşuna madalya takmazlar ABD kendisine çalışmayan ve kendi amaçlarına, milli siyasetine, milli stratejisine hizmet etmeyene madalya değil, gazoz kapağı bile takmaz… JET-FADIL’ın ‘İMZA’sının kopya versiyonları, 2005-2006 yıllarında satış rekorları kırıyor, Türkiye ‘avucunu yalıyor’… Kardeş SABANCI’nın katilleri, bilinenler ve tanınanlar değildir. Görünürdekiler, bilinenler Türk Baron’un kamuoyu yemleridir…
Yıllar sonra, ‘Salya Sümük Efendi’ye PAPA’nın teklif ve tavsiyesi üzerine; yeşil, kırmızı, beyaz şeritler ucunda sallanan, iki tane ‘ihanetin bedeli’ nişan layık görüldü. Biri Baba BUSH’T diğeri de oğul BUSH’T döneminde… Nişanın anlamı; ‘Bu bizim korumamız altında olup, bize çalışmaktadır. Buna uzanan eller kırılır.’ dır… Hocam HABLEMİTOĞLU, olan bitenin farkındadır ama bu mesajın ‘blöf’ mü, ‘gerçek’ mi olup olmadığını çözememiştir. Ancak cinayetin şekli; suikasti planlayan ve lojistik, harekat, moral destekleyenler arasında Türkler olduğunun da kanıtıdır. Neden mi? “Adamın beynini patlatırım” cümlesinin Türkiye’nin hangi yöresinde çokça telaffuz edildiğini araştıranlar, suikaste katkıda bulunanların, hangi kaynaktan ortaya çıktığını da bulacaklardır. Aslında, buldukları verileri açıklayacaklardır. ‘Salya Sümük Efendi’ye ABD’nin, CFR’ın, İLLİMUNATİ’nin, BİLDERBERG’in, MASONLAR’ın verdiği destek o kadar büyüktür ki, bu efendinin aleyhinde çalışma ihtimali olanların, hatta kendi müridlerinin ve yakınlarının ayrıntılı tüm bilgileri ‘kısa sürede’ kendisine sunulabilmektedir. ‘İstihbarat’ temin etmekteki başarısının temeli de budur. Burada dikkatlerinizi çekmek istediğim nokta, efendiye ulaşanın ‘bilgi’ değil, ‘istihbarat’ olmasıdır. Çünkü, ‘istihbarat’ salt bilgiler yumağı değildir; bilgilerin belli bir işlem sürecinden geçirilmesinden sonra ulaştığı bir aşamadır. Bu arada bir gerçeği belirtmekte büyük fayda vardır. Bundan sonra seçilecek PAPALARI; diğer PAPA seçimlerinde de olduğu gibi, sadece kardinaller belirlemeyecektir. Çünkü, oy kullanabilecek düzeye gelen bir kardinal, mutlaka bir yerin adamı olmak zorundadır…
“ ‘JET-FADIL’, BARON’UN ‘TENEKESİ’NE HAKARET ETMESEYDİ, NE RTE SEÇİLİR, NE DE KARDEŞ SABANCI SUİKASTLE ORTADAN KALDIRILIRDI…
HABLEMİTOĞLU’nun katli aslında pek çok olayın da derinlemesine araştırılmasını gerektirmektedir. Olayların ortak noktaları nedir? ABD yanlısı BARON’a ters düşmek, geri adım atmamak. Hatırlarsınız bir aralar ‘Jet-Fadıl’ namıyla tanınan Fadıl AKGÜNDÜZ, bu ülkede eline geçirdiği büyük bir servet ile yaşardı… Bir gün F.AKGÜNDÜZ, bir PROTON reklamında, yani kendi şirketinin reklamında rol aldı. Bu reklamda ‘Bayrak Kırmızı’ bir araba ile geliyor, yolda önüne bir boş delik deşik teneke çıkıyor, yol ortasındaki tenekeyi alıp kenara atıyor ve yoluna devam ediyordu. Sonraları ‘Jet-Fadıl’ın başına çok garip şeyler gelmeye başladı, YASAMA, YÜRÜTME, YARGI üçgeninde. Üçgen bir anda ‘karadelik’ oldu ve ‘Jet-Fadıl’ı yuttu. ‘Jet-Fadıl’ın yutulması ise, TBMM’de ‘nur topu’ gibi bir doğuma neden oldu; çocuğun adı da RTE kondu. Kulağına ismini, ezan-ı masoni ile YSK başkanı okudu…
Aklı başında ve insanlığını kaybetmemiş, her kim olursa olsun, EVRENSEL HUKUK’a ve hatta baskı altındaki Türk Yargısı’na rağmen; Jet-Fadıl’ın milletvekilliğinin düşürülmesini, düşürülse bile yeni seçimlere girmesinin engellenmesini; rahatlıkla ‘İNSANLIK SUÇU’ ve ‘HUKUK KATLİAMI’ olarak nitelendirirdi. Ama olmadı, neredeyse ‘herkes’ sustu, ya da ‘susturuldu’.Sabancı Ailesinin susması ya da susturulması gibi… Kısaca, ‘Jet-Fadıl’ın ‘numunelik’ olarak ‘servisten kaldırılması’nın gerisinde ABD yanlısı BARON’un grubunun ürettiği araçları ‘teneke’ye benzetmesi yatmaktaydı… Ama o üretim sadece Türk BARON’un üretimi değildi ki, İLLUMİNATİ yapısındaki Türkiye Gurubu Vasi’si İTALYAN’ın da üretimiydi…
YARIN: Vatikan’ın Türkiye’den toprak talepleri
…………….
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM” 2006-04-10
VATİKAN’a karşı politika üretemeyen, Milli Siyaset, Milli Hedef ve Milli Strateji kapsamında VATİKAN’ı hesaba katamayan dışişleri, milli midir? Dinlerarası Diyalog çalışmaları altında yapılan toplantılar ve bu toplantılara katılanların önündeki engelleri ortadan kaldıran sistemin gizemi… Salya Sümük Efendi’nin ‘imamları’nın marifetleri ve İLLUMİNATİ’ye hizmet etmenin dinsel yollarını kesen HABLEMİTOĞLU’nun şehit edilmesi…
Vatikan’ın Türkiye’den toprak talepleri Hablemitoğlu’nu Vatikan’a yöneltti.
Vatikan, 1962 yılında, dinin kurallarını ve vecibelerini belirleyen, katolikliği de Hritiyanlığın aslı ilan eden ‘KATEKİZM’ çalışmalarını başlattı. 30 yıllık bir süre içinde oluşturulan, yorumsuz 800, yorumlu ve şerhli 1400 sayfayı bulan ‘katekizm’ külliyatı, hem öteki dinler, hem Hıristiyanlığın başka mezhepleri ve hem de kimi ‘milli’ katolik kiliselerce tepkiyle karşılandı; sürtüşmelere yol açtı. Sürtüşmelerin 1992-1994 yılları arasında tırmanması üzerine, Papa 2. Jean Paul, ‘DİNLER ARASI DİYALOG PROGRAMI’nı ortaya attı.
1978 yılında ABD’nin baskısıyla papalık makamına oturan ve Varşova Paktı’nın çökertilmesindeki rolü nedeniyle ‘ateizmi yıkan adam’ olarak anılan Papa 2. Jean PAUL’un 1994 yılında kiliselere gönderdiği mektupta programlaştırdığı bu girişimi, ABD ve Avrupa da destekledi. Kılıf da bulundu: ‘İsa’nın 2000’inci doğum yılı’ girişimin başlatılmasının temel dinamiği yapıldı. HABLEMİTOĞLU’nun uğraş alanlarından biri de, VATİKAN ilişkileriydi. Bu konularının üzerinde durmasının en önemli sebebi, KARANLIKLAR KARDİNALİ’ni takip etmekti. Vatikan’ın Ankara temsilcisi (Büyükelçi) Mon Senior SEBASTIANI, ilk kez Türkiye’den “toprak” talebini, işte bu “dinler arası diyalog” çerçevesinde dile getirdi. SEBASTIANI, görev süresinin dolduğu 1994 yılında Ankara’dan ayrılırken, Dışişleri Bakanlığı’na veda ziyaretinde bulundu. Dönemin Dışişleri Müsteşarı ile vedalaşırken, KAPADOKYA’da önemli Hıristiyanlık merkezleri bulunduğunu, Vatikan’ın hali hazırda yıkık dökük durumdaki bu merkezleri “onarıp hizmete sunabileceğini”, 2000 yılı kutlamaları çerçevesinde buraların önemli ziyaretçi çekebileceğini, bunun da hem “Müslümanlarla Hristiyanları yakınlaştıracağını”, hem de Türkiye’ye kazanç sağlayacağını dile getirdi. SEBASTIANI’nin sözünü ettiği yerler arasında, Türkiye’nin turizme açtıklarının yanı sıra, kamuoyunca varlığı fazlaca bilinmeyen bir “MAĞARA KİLİSE” de vardı.
Roma’ya gittikten sonra Vatikan’ın 2000 yılı kutlamaları komitesi genel sekreteri olan SEBASTIANI’nin vedalaşırken dile getirdiği “toprak” talebi, her zaman olduğu gibi ilgi alanları genelde ‘süs köpekleri “fi-fi”leri olan Dışişleri Yetkilileri üzerinde “soğuk duş” etkisi yaptı. Müsteşar, Türkiye’yi yükümlülük altına sokacak bir ifade kullanmamaya özen göstererek; her zaman yaptıkları gibi “konunun inceleneceğini” söylemekle yetindi. “Hıristiyan tarihine ait kilise, vakıf ve eserlerin mülkiyet ve yönetiminin Vatikan’a devri ve katolik kilisesine hukuki statü tanınması” isteği, ikinci kez iki yıl sonra dile getirildi. SEBASTIANI’den sonra Vatikan temsilcisi olan Pierre Luigi CELATA yine Dışişleri Bakanlığı’nı ziyaretinde, Türkiye’nin SEBASTIANI tarafından dile getirilen Vatikan’ın “önerilerine” bir yanıtı olup olmadığını sordu. Dışişleri yetkililerinin cevabı aynı oldu: “Konuyu inceliyoruz.” “Toprak” talebi üçüncü kez 1998 yılında dile getirildi. Yer bu kez Dışişleri Bakanlığı değil, yabancı bir Büyükelçiliğin “resepsiyon”uydu. Pier Luigi CELATA’dan sonra Vatikan temilcisi olan Luigi CENTI ayaküstü Dışişleri yetkililerine, SEBASTIANI ve Pier Luigi CELATA tarafından dile getirilen Vatikan’ın “önerileri” konusunda Türk tarafının “incelemelerinin sonucunu” sordu. Dışişleri yetkilileri, utanmadan “incelemelerin sürdüğü” yanıtını verdiler. SEBASTIANI, 1994 yılında “toprak” talebinde bulununca uyanan Dışişleri Bakanlığı, konuyla ilgili bir daire kurarak başına genç bir diplomat atadı. Dışişleri arşivlerine giren daire başkanı, ne bu konuda ne de Hristiyanlık konusunda Bakanlığın bir çalışması olmadığını gördü. Türkiye’nin Vatikan “politikası” da yoktu. MİT’in arşivine başvuruldu. Orada da hiçbir şey bulunmadı. MIT’in bu gereksiz (!) işlerle ayıracak zamanı da yoktu. Bu günlerde bile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin VATIKAN faaliyetlerine ilişkin bir “politikası” yok. İnisiyatif, ABD ve Avrupa Birliği’ni arkasına alan Vatikan, Fener Rum Patrikhanesi ve Dünya Kiliseler Birliği gibi kuruluşlara geçmiş durumda. Bu kuruluşlar, Türkiye içinde de turizmcilerin ve medyanın desteğini sağladılar. Devletin ilgili kurumları, perde gerisinde, faaliyetlerde yer alan Türklere “fazla Hıristiyanlık propagandası yapılmaması” telkininde bulunurlarken, kamuoyu önünde de “dinlerarası diyalogu” destekleyen bir görüntü veriyorlar. Bu öylesi bir sarmal haline geldi ki, KOPENHAGEN kriterleri adı altında Yabancı Vakıf’ların mülk edinmesi hakkı TBMM’den geçirilerek, toprak taleplerine hem akçalı hem de yasal yol açılmış oldu. Uzun süredir Türkiye’ye gelme cesareti gösteremeyen KARANLIKLAR KARDİNALİ ise bu cemaatlerin toprak taleplerini kendi imamları yani kardinalcikleri(!) ile yürütmeye çalışmakta, bu işlemlerden oldukça dolgun komisyonlar almakta.
…………….
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
Bakan’dan SAM’e destek “SAM” hakkındaki raporlara rağmen “SAM”e dokunmayan, dokunamayan sözde Devlet Adamları ve “SAM”in şımartılması… HABLEMİTOĞLU’nun öldürülmesine Türkiye’nin KARANLIKLAR PRENSİ’nin müracaatı üzerine İLLUMİNATİ karar veriyor… Bakan milli görüşün seçkin elemanlarından biri olarak bilinmesine rağmen, son bir yıl içinde İskoç Büyük Locası’ndan 32. derece masonluğa terfi ettiğine dair bir madalya aldı. Aynı şekilde Avusturya-Viyana, İngiltere-Londra’dan da liyakat madalyalarına layık görüldü…
Üsteğmen, terfi eder ve Ankara’da göreve başlar. Hafta sonları genellikle Ankara civarındaki piknik alanlarına ailesi ile birlikte gitmektedir. Yıl 2001’dir. Gölbaşı’na ailesi ile birlikte gittiği bir gün, Konya yolu üzerindeki ormanlık alana doğru seyir halindeyken yolun sağında gördüğü bir kişiyi, Batman’da gördüğü “SAM”a benzetir. Biraz ilerledikten sonra, “SAM “olduğunu düşündüğü kişiyi gördüğü yere, geri döner. Evet, gördüğü “SAM”dir. Yüzbaşının yanında hem ailesi vardır hem de araçlarıyla kendisine eşlik eden subay arkadaşları. Birlikte yola çıktıkları üç arkadaşlarına da “SAM” i gösterir. Yollarına devam ederler. Yüzbaşı, ormanlık alana varmadan girdikleri köhne benzinlikten “şirket”e telefon eder ve “SAM”in konumunu bildirir. “Şirket”ten tanıdığı bir arkadaşı, kısa bir süre sonra yüzbaşıyı görev yerinde ziyaret eder. Yüzbaşı’dan “SAM” ile ilgili bilgileri alır. Daha sonra bu temaslar sürer. Gölbaşı’nda “SAM”i gördükleri gün yanlarında olan, Genelkurmay’a direkt bağlı bir birimde görev yapan arkadaşlarından biri, yüzbaşı arkadaşına “SAM”i Yenikent Sincan civarında ard arda seyahat eden iki cipin içinde gördüğünü iletir. Yıl 2002’dir ve aylardan da EYLÜL… “Şirket”ten tanıdığı arkadaşı, yüzbaşı ile en son Ekim 2002’nin bitiminde görüşür ve “SAM”in çeşitli dönemlerde yoğunlukla, Ankara Arjantin Caddesi, Ankara Botanik Bahçesi, Ankara Ayaş Yolu’nda ve yine Gölbaşı civarında görüldüğünü iletir. Yüzbaşı’nın “Şirket”ten olan arkadaşı bu bilgileri yüzbaşıya “VEFA” için vermektedir. Çünkü, yüzbaşı, üsteğmenliği sırasında Ankara’dan rahatsız olduğu için bütün bilgi ve belgeleri kendileri ile paylaşmıştı. Aslında yaptığı yasalara göre suçtu, ama mesele kendisinin var olması değil, devletin, milletin ve vatanın bekasıydı…
“SAM” VE UZMANLIK ALANI “
SAM”in uzmanlık alanları arasında, İlich Ramirez SANCHEZ yani Çakal CARLOS’un takibi; ‘Red Brigate’ yani Kızıl Tugaylar Örgütü’nü izlemek ve üçüncü kuşak hücrelerini çökertmek; Hizbullah-Emel ve
Filistin Direniş Örgütleri’ne karşı kullanılmak üzere HÜCRE’ler oluşturmak ve uykuya yatırmak; ETNİK çatışmayı hazırlamak amacıyla HÜCRE’ler oluşturmak; eğitilmelerini sağlamak ve bu hücreleri uykudan uyandırmak; yaptığı bütün görevlerde çeldirici ve yönlendirici bolca tuzaklar oluşturmaktır. “SAM”in görev anlayışı ve icraatlarındaki mahareti, pek çok ajana nasip olamayacak özellikler taşır. Bu açıdan “SAM” gibiler zor bulunur.”SAM”in CIA bağlantısında da Ulusalcı Amerikanlar ön plandadır. “SAM” zorda kalmadığı ve/veya görevi icabı olmadığı taktirde Amerikanın İsrail’e satılmışları ile hiçbir işbirliğine girmemiştir. Ancak “SAM”in de kendine göre hassasiyetleri vardır. “SAM” CIA ile işbirliğine, CIA tarafından dağıtılan bazı üst düzey makamlara yerleşmek amacıyla girmiştir. Yani “SAM”in Almanya’da yükselebileceği makamlara gelebilmenin en emin yollarından biri de CIA’nin adamı olmaktı. “SAM” bu nedenle, CIA tarafından BND içinde oluşturulan HÜCRE’nin başına getirilmişti. “SAM” diğer taraftan, Alman Vakıfları ile yürütülen her türlü faaliyetin, koruyucusu ve kollayıcısı durumundaydı. “SAM” tatilini geçirdiği ülkelerdeki sayılı günlerinde dahi kendine bağlı HÜCRE oluşturmaktan geri durmayan, yaman bir ajandı. Kullandığı dil de dünyada en geçerli dil olan CIA parasıydı. “SAM” CIA ile işbirliğini, ihanetten daha çok ‘KENDİ İKBALİ’ için yapar. Bu nedenle de, “SAM”in eli-kolu son derece uzundur. “SAM”in en büyük özelliklerinden biri de, OPERASYON’u her safhasını en küçük açık bırakmayacak şekilde, planlamak, kontrol etmek, düzeltmek ve sonra da seyretmekti. Başardığı her operasyon sonrası, operasyonu gerçekleştirdiği ülkenin ilgililerinin “SAM”in manipülasyonları ile oraya buraya saldırması, kendi burnunun ucunu dahi görmez hale gelmesi, çuvallaması, “SAM”in en çok hoşuna giden kısmıydı. “SAM”in genel yöntemlerinden biri de, operasyonları değişik güvenlik sigortaları ile tezgahlaması ve hiçbir operasyondan eli boş dönmemesiydi. “SAM”, HABLEMİTOĞLU suikastından önceki günlerde, Ankara’dadır. Operasyon alanında, üç kademeli bir sistem kurmuştur. Suikast öncesi, içinde güya ilahiler çalan araç, suikast halkasının en dışındaki dairenin son noktasıdır. İçinde ilahiler çalan araç Ankara’ya Konya yolundan gelmiştir. Peki merhum HABLEMİTOĞLU ne yapmıştı da ‘kalemi kırılmıştı’? Merhum HABLEMİTOĞLU hayatının en büyük hatasını yapmıştı. Hem de hayatına mal olan bir hata. HABLEMİTOĞLU, bunca birikimi, bilgisi ve değerlendirmesine rağmen, ‘en önemli sırrı’nı Türkiye’nin KARANLIKLAR PRENSİ ile paylaşmıştı. HABLEMİTOĞLU’na bu konuda tavsiyede bulunan kişi “şirket”in üst düzeyinde yer alan ve HABLEMİTOĞLU’nun en fazla değer verdiği insanlardan biriydi. Ama, KARANLIKLAR PRENSİ’ne bilmeden verdiği bu sırlar, daha sonra “şirket” içinde ciddi personel temizliğine neden olmuştu. YARIN: Türkiye’nin Karanlıklar Prensi
Saygıdeğer Dostlar,
HABLEMİTOĞLU Suikasti ile ilgili dizide asıl fail/failler ortaya çıkıyor. Alman Casusu “SAM”e destek veren, koruyan ve kollayan bakan kim? Bu yazı dizisi takip edilmeli. İçinde pek çok şifrenin çözümü ve bazı şifreler var… Bilgilerinize…
Bakan: Milli Görüş’ün içindeki en büyük köstebek. Kendisine son 3 yıl içinde Avusturya-Viyana; İngiltere-Londra Mason Localarından özel nişanlar verildi. Son bir yıl içinde de İskoç Büyük Locası tarafından yine aynı bakana 32nci derece Mason Nişan’ı verilerek 32nci derece masonluğu tescil edildi.
“FAİLİ MEÇHUL değil, FAİLİ MALUM…” IX
“SAM”E SAHTE İSİM:
“RİCHARD BÖTTCHER”
“SAM”in sahte isimlerinden biri “Richard BÖTTCHER”; kürtlere yardım adı altında PKK’ya gönderilen patlayıcı yapım kimyasalları…
“SAM” in diğer sahte ismi Gerhard Leiman WEİNBEG, elindeki belge NATO SEYAHAT ve GÖREV EMRİ, Alman Kara Kuvvetleri ve rütbesi binbaşı…
EŞGÜDÜMSÜZ ve yeterli personel desteği olmadan hizmet vermeye mahkum edilen, Porvide Comfort ‘irtibat subaylıkları’…
“FAİLİ MEÇHUL değil, FAİLİ MALUM…” IX
“SAM”İN SAHTE İSİMLERİNDEN BİRİ:
“RİCHARD BÖTTCHER”
Ertesi gün, Alb. G.D. her günün aksine direk pist başına gitmiştir. Üsteğmen de kendisine Uçuş Kulesi’nden helikopter gelişi ikaz edildiği için, pist başındaki park havuzuna yönelmiştir. Helikopter havuza iner, ilk çıkan “SAM”dir. Direkt olarak Albay G.D.’e ilerler ve hararetle elini sıkar. Üsteğmen’e de “Adama böyle yaparlar” der gibi bir bakış fırlatır. Üsteğmen’in yanında bu kez hem bir gün önceki kıdemli başçavuş, hem de kıdemli üstçavuş vardır. “SAM” a yönelir ve yine evraklarını sorar. “SAM” albayın yanında soru soran üsteğmeni kaale almaz ve ses çıkarmaz. Üsteğmen bir kez daha isteğini iletir. “SAM”, sırtına astığı çantasından bir pasaport çıkartır.
Pasaport Avusturya’ya aittir. Pasaport, ‘şirket’in özel bir test cihazına sokulur. Sahte de değildir. “SAM”ın görevi belgelere göre, UZMAN’lıktır.. Pasaport ekindeki belgede ise uzmanlık yaptığı kurum/kuruluş “MEMORY” olarak gösterilmektedir. Görev yeri BEYRUT’tur. Adı ise Richard BÖTTCHER.
Üsteğmen, yıllar sonra Richard BÖTTCHER ismine yazar Oliver SCHRÖM’ün Almanca Gefahrliche Mission “Özel Görev” kitabında rastlar.
“SAM”; KUZEY IRAK’TAKİ KÜRTLERLE İÇLİ DIŞLI
“SAM”in hareketleri hem ‘küstahlık” hem de “narsizm” içermektedir. Helikopter’den inen ve kendini Richard BÖTTCHER olarak tanıtan “SAM”; o sırada Batman Meydan Komutanlığı’na konuşlanmış olan Alman yardım ekiplerinin çadırına yönelir. Alman yardım heyetinin çadırında görev yapan elemanlar genellikle gösterişli ve seksi bayanlardır. Çadırlarda, arada sırada erkekler de görülür ama, görevi yapanlar bayanlardır. –Üsteğmen o dönemde Ankara’dan ısrarla bilirkişi olarak bir ECZACI, bir de KİMYAGER istemiştir. Ama nedense ANKARA bu isteklere hep arkasını dönmüştür-
Uzaktan, çadırda neler olup bittiğini gözleyen kıdemli üstçavuş, bir süre sonra üsteğmene raporunu verir:
“SAM” çadıra girdi ve kısa bir selamlaşmadan sonra, Almanların elinde bulunan “potasyum nitrat” tüpleri ile “kükürt dioksit” kutularını saydı.”
Bu malzemeler Kürtlere Yardım faslı çerçevesinde ‘temizlik ve hijyen’ malzemeleri olarak Kuzey Irak’a, Almanlar tarafından gönderilmektedir. Üsteğmen, bu kimyasal malzemelerden son derece rahatsız olmakta ancak, bütün çabalarına rağmen Hava Meydan Komutanlığı’na bir FARMAKOLOG-ECZACI ve/veya KİMYAGER getirtememektedir.
Potasyum Nitrat-Odun Kömürü-Kükürt; Potasyum Nitrat-Sülfirik Asit, gibi formüller kafasını zorlarken, elinden de bir şey gelmiyordu. Ankara’ya gönderilen tüm raporlarda, bu hususlar dile getiriliyor ama Ankara, ya gidenleri okumuyor ve kantine helva sarmaya gönderiyor; ya da okuyor ancak kafası basmıyordu. Üçüncü ihtimali düşünmek bile istemedi üsteğmen, ama asıl ihtimal de oydu… Ne yazık ki….
Aradan kısa bir süre geçer ve Hava Meydan’ında bulunan Kara Kuvvetleri’ne ait bir helikopter birliği, çok iyi anlaştıkları ve kendilerine hiçbir yardımı esirgemeyen üsteğmene birkaç fotoğraf getiriverdiler. Fotoğrafların birinde “SAM” ve yanındaki Amerikalı’nın bir geceyi geçirdikleri Kuzey Irak’taki bir ayrılıkçı kürt reisinin evi ile diğer fotoğraflarda onların tanıştıkları ve konuştukları insanlara ait görüntüler vardı.
“SAM” artık, üsteğmen için mutlaka takip edilmesi gerekli biriydi. Üsteğmen, fotoğraflar ile bilgileri dosya haline getirdi. Ankara’nın davranışlarından rahatsız olduğundan dosyayı üç nüsha hazırladı; birini komutanına, diğerini ‘şirket’in Batman’daki bürosuna verdi ve sonuncusunu da kendisine sakladı. “SAM” artık en azından “şirket”in takibindeydi. Kısa bir süre sonra, “şirket”ten bir yetkili “SAM”in Silopi’de Gerhard Leiman WEİNBEG adına düzenlenmiş bir ‘NATO Seyahat ve Görev Emri’ ibraz etmiş olduğunu, Alman Kara Kuvvetleri Mensubu bir Binbaşı olarak kendini tanıttığını, üsteğmene iletti.
Yarın: SAM’in Ankara Operasyonları
ALMAN CASUS “SAM” SAHNEDE 11.04.06
Hablemitoğlu’nun katili 1990’lı yıllarda bile Ankara’dan koruyup kollayanlar kimlerdi? Amaçları neydi?.. “SAM” Türkiye’de, Almanya’dakinden daha rahat hareket ediyor, operasyon yapıyor, operasyon planlıyor… OPERATION PROVIDE COMFORT adı ve örtüsü altında Türkiye içten çökertilmeye çalışılıyor, ayrılıkçı faşist Kürtler’e ‘yardım yağıyor’…
Alman Dışişleri Bakanı Hans Dietrich GENCHER, Türkiye’yi ziyaret edecek… Alman İstihbarat Örgütü’nün de bu ziyarette önemli görevleri vardır. Bu amaçla “SAM” önce Diyarbakır’a gönderildi, oradan Batman’a geçerek, ardından da Silopi’ye gidip Kuzey Irak’ta ZAHO’daki havaalanı’na ulaşacaktı. Tek başınaydı. Çünkü “SAM” tek başına çalışmayı seven; BND’ye 1979 yılında giren ve Özel Görevler Dairesi’nde görev yapmaya başlayan yetkin bir istihbarat elemanıydı.
“SAM”in Diyarbakır ziyareti, son derece olumlu geçti. Diyarbakır’da, kimse kendisine ‘sen de kimsin, nesin, ne için buraya geldin, pasaportun, kimliğin nerededir?’ diye sormamıştı. “SAM” bu hava ile Batman’a doğru yola çıktı, kendisini BATMAN’a götüren bir ABD SAR Birliği’ne ait silahlı bir SKORSKY helikopteriydi. Batman Hava Meydan Komutanlığı Uçuş Kulesi ile temasa geçtiler ve iniş izni aldılar. İniş yeri olarak da, OPERATION PROVİDE COMFORT birimlerinin daha sonra konuşlanacağı pist başı seçilmişti. Helikopterden indiklerinde karşılarında bir üsteğmen ile bir kıdemli başçavuş buldular.
Helikopterden inen diğer Amerikalılara yakinen tanıdığı için herhangi bir şey sormayan üsteğmen, “SAM” a yöneldi ve Pasaportunu ve/veya NATO Seyahat Emri’ni, hiç biri yoksa Birleşmiş Milletler Görevlendirme Yazısı’nı sordu. “SAM”in üzerinde, bunlardan hiç biri yoktur. Çünkü, efendi Mannheim’dan Diyarbakır’a gelirken, ‘bu gibi teferruatlara gerek olmadığı’ söylenmişti. Çünkü “SAM” efendi Türkiye’ye bir NATO görevlisi olarak gelecek ve BND adına faaliyetini icra edip geri dönecekti. Nasılsa Türkiye o dönemlerde, Kuzey Irak’taki ‘Kürtlere Yardım’ amacıyla (!) gelenler için adeta ‘Harman Yeri’ydi. “SAM”, ANKARA’NIN KORUMASI ALTINDA “SAM” üsteğmenin isteği karşısında durakladı; Alman-Avusturya aksanı İngilizcesi ile ‘evrakların Diyarbakır’da olduğunu, ancak Batman’daki işinin acele olduğunu, acele ile evraklarını almayı unuttuğunu’ söyledi. Üsteğmen “Tamam, o zaman Diyarbakır’a dönün ve bir daha buraya gelirken yanınıza ‘kimliğinizi’ almayı unutmayın” deyip elindeki fotoğraf makinesi ile “SAM”in fotoğrafını çekti. Almanya’nın James BOND’u hazırlıksız yakalanmıştı. Kendisini getiren Amerikan helikopterinin pilotu ile bir şeyler konuşmak için helikoptere bindi ve konuştuktan sonra tekrar inmeye kalktı. Bu kez kıdemli başçavuş, elindeki MP-5’i “SAM” doğru çevirdi. “SAM”in yapacağı bir şey kalmamıştı. Helikopter kalkış izni istedi, izin verildi ve SAM ile birlikte geri döndü. Helikopter yoldayken üsteğmene Meydan Komutanı telsiz ile ulaştı. Ankara’nın tepkisi gecikmemişti. Helikopter havalanmış ve ancak gözden kaybolmuştu. Aradan geçen süre en fazla 5-6 dakikaydı. Meydan Komutanı Alb. Ö.K., üsteğmeni odasına çağırıyordu. Üsteğmen odaya girince albay Ö, tebessümle üsteğmene “yine kimin üzerine bastın, kuyruğu Ankara’dan çıktı. Alçak herif, çok önemli bir adammış, sen de onu silahla tehdit edip geri postalamışsın” dedi. Üsteğmen olup biteni anlatırken, Ankara bir kez daha Alb. Ö. K. arıyordu. Bu Albay Ö.K.’nın komutanlıkta son günleriydi. Çünkü, kısa bir süre sonra, Albay Ö.K. Meydanda görev yapan müteahhidin kullandığı elektrik ve su için ‘süzme’ sayaç koydurmuş ve kullandığı elektrik ile suyun bedelini tahsil edip M.S.B.’lığının hesabına yatırtmıştı. Yani, yapması gerekeni yapmıştı. Ancak, hem o hem de İkmal Subayı Askeri Mahkemeye verildi. Albay, yapması gerekeni yaptığı için cezalandırıldı ve rütbesinin geri alınması derecesine kadar rencide edildi. “SAM” Ankara için bu kadar önemliydi… Albay Ö.K.’nın görevden alınması üzerine yerine Albay G.D. atandı. Aradan birkaç gün ya geçti ya da geçmedi, hala irtibat subaylığı yapan üsteğmeni odasına telsizle çağırdı ve “Sen benim başımı belaya mı sokacaksın? Adamları geri çevirmişsin. Onlar, Birleşmiş Milletler’in özel görevlisiymiş. Yarın yine gelecekler, sakın engel olma! Görevini de yaparken ‘heyecanlanma’! Benim başımı da Albay Ö.K.’nınki gibi yeme” der. Üsteğmen’e daha fazla bir şey söyleyemez, çünkü üsteğmenin kendisine vereceği cevabı bilmektedir. YARIN: Kürtlerin sevgilisi “SAM” ve haltları
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
Bakan’dan SAM’e destek “SAM” hakkındaki raporlara rağmen “SAM”e dokunmayan, dokunamayan sözde Devlet Adamları ve “SAM”in şımartılması… HABLEMİTOĞLU’nun öldürülmesine Türkiye’nin KARANLIKLAR PRENSİ’nin müracaatı üzerine İLLUMİNATİ karar veriyor… Bakan milli görüşün seçkin elemanlarından biri olarak bilinmesine rağmen, son bir yıl içinde İskoç Büyük Locası’ndan 32. derece masonluğa terfi ettiğine dair bir madalya aldı. Aynı şekilde Avusturya-Viyana, İngiltere-Londra’dan da liyakat madalyalarına layık görüldü…
Üsteğmen, terfi eder ve Ankara’da göreve başlar. Hafta sonları genellikle Ankara civarındaki piknik alanlarına ailesi ile birlikte gitmektedir. Yıl 2001’dir. Gölbaşı’na ailesi ile birlikte gittiği bir gün, Konya yolu üzerindeki ormanlık alana doğru seyir halindeyken yolun sağında gördüğü bir kişiyi, Batman’da gördüğü “SAM”a benzetir. Biraz ilerledikten sonra, “SAM “olduğunu düşündüğü kişiyi gördüğü yere, geri döner. Evet, gördüğü “SAM”dir. Yüzbaşının yanında hem ailesi vardır hem de araçlarıyla kendisine eşlik eden subay arkadaşları. Birlikte yola çıktıkları üç arkadaşlarına da “SAM” i gösterir. Yollarına devam ederler. Yüzbaşı, ormanlık alana varmadan girdikleri köhne benzinlikten “şirket”e telefon eder ve “SAM”in konumunu bildirir. “Şirket”ten tanıdığı bir arkadaşı, kısa bir süre sonra yüzbaşıyı görev yerinde ziyaret eder. Yüzbaşı’dan “SAM” ile ilgili bilgileri alır. Daha sonra bu temaslar sürer. Gölbaşı’nda “SAM”i gördükleri gün yanlarında olan, Genelkurmay’a direkt bağlı bir birimde görev yapan arkadaşlarından biri, yüzbaşı arkadaşına “SAM”i Yenikent Sincan civarında ard arda seyahat eden iki cipin içinde gördüğünü iletir. Yıl 2002’dir ve aylardan da EYLÜL… “Şirket”ten tanıdığı arkadaşı, yüzbaşı ile en son Ekim 2002’nin bitiminde görüşür ve “SAM”in çeşitli dönemlerde yoğunlukla, Ankara Arjantin Caddesi, Ankara Botanik Bahçesi, Ankara Ayaş Yolu’nda ve yine Gölbaşı civarında görüldüğünü iletir. Yüzbaşı’nın “Şirket”ten olan arkadaşı bu bilgileri yüzbaşıya “VEFA” için vermektedir. Çünkü, yüzbaşı, üsteğmenliği sırasında Ankara’dan rahatsız olduğu için bütün bilgi ve belgeleri kendileri ile paylaşmıştı. Aslında yaptığı yasalara göre suçtu, ama mesele kendisinin var olması değil, devletin, milletin ve vatanın bekasıydı… “SAM” VE UZMANLIK ALANI “SAM”in uzmanlık alanları arasında, İlich Ramirez SANCHEZ yani Çakal CARLOS’un takibi; ‘Red Brigate’ yani Kızıl Tugaylar Örgütü’nü izlemek ve üçüncü kuşak hücrelerini çökertmek; Hizbullah-Emel ve Filistin Direniş Örgütleri’ne karşı kullanılmak üzere HÜCRE’ler oluşturmak ve uykuya yatırmak; ETNİK çatışmayı hazırlamak amacıyla HÜCRE’ler oluşturmak; eğitilmelerini sağlamak ve bu hücreleri uykudan uyandırmak; yaptığı bütün görevlerde çeldirici ve yönlendirici bolca tuzaklar oluşturmaktır. “SAM”in görev anlayışı ve icraatlarındaki mahareti, pek çok ajana nasip olamayacak özellikler taşır. Bu açıdan “SAM” gibiler zor bulunur.”SAM”in CIA bağlantısında da Ulusalcı Amerikanlar ön plandadır. “SAM” zorda kalmadığı ve/veya görevi icabı olmadığı taktirde Amerikanın İsrail’e satılmışları ile hiçbir işbirliğine girmemiştir. Ancak “SAM”in de kendine göre hassasiyetleri vardır. “SAM” CIA ile işbirliğine, CIA tarafından dağıtılan bazı üst düzey makamlara yerleşmek amacıyla girmiştir. Yani “SAM”in Almanya’da yükselebileceği makamlara gelebilmenin en emin yollarından biri de CIA’nin adamı olmaktı. “SAM” bu nedenle, CIA tarafından BND içinde oluşturulan HÜCRE’nin başına getirilmişti. “SAM” diğer taraftan, Alman Vakıfları ile yürütülen her türlü faaliyetin, koruyucusu ve kollayıcısı durumundaydı. “SAM” tatilini geçirdiği ülkelerdeki sayılı günlerinde dahi kendine bağlı HÜCRE oluşturmaktan geri durmayan, yaman bir ajandı. Kullandığı dil de dünyada en geçerli dil olan CIA parasıydı. “SAM” CIA ile işbirliğini, ihanetten daha çok ‘KENDİ İKBALİ’ için yapar. Bu nedenle de, “SAM”in eli-kolu son derece uzundur. “SAM”in en büyük özelliklerinden biri de, OPERASYON’u her safhasını en küçük açık bırakmayacak şekilde, planlamak, kontrol etmek, düzeltmek ve sonra da seyretmekti. Başardığı her operasyon sonrası, operasyonu gerçekleştirdiği ülkenin ilgililerinin “SAM”in manipülasyonları ile oraya buraya saldırması, kendi burnunun ucunu dahi görmez hale gelmesi, çuvallaması, “SAM”in en çok hoşuna giden kısmıydı. “SAM”in genel yöntemlerinden biri de, operasyonları değişik güvenlik sigortaları ile tezgahlaması ve hiçbir operasyondan eli boş dönmemesiydi. “SAM”, HABLEMİTOĞLU suikastından önceki günlerde, Ankara’dadır. Operasyon alanında, üç kademeli bir sistem kurmuştur. Suikast öncesi, içinde güya ilahiler çalan araç, suikast halkasının en dışındaki dairenin son noktasıdır. İçinde ilahiler çalan araç Ankara’ya Konya yolundan gelmiştir. Peki merhum HABLEMİTOĞLU ne yapmıştı da ‘kalemi kırılmıştı’? Merhum HABLEMİTOĞLU hayatının en büyük hatasını yapmıştı. Hem de hayatına mal olan bir hata. HABLEMİTOĞLU, bunca birikimi, bilgisi ve değerlendirmesine rağmen, ‘en önemli sırrı’nı Türkiye’nin KARANLIKLAR PRENSİ ile paylaşmıştı.
HABLEMİTOĞLU’na bu konuda tavsiyede bulunan kişi “şirket”in üst düzeyinde yer alan ve HABLEMİTOĞLU’nun en fazla değer verdiği insanlardan biriydi. Ama, KARANLIKLAR PRENSİ’ne bilmeden verdiği bu sırlar, daha sonra “şirket” içinde ciddi personel temizliğine neden olmuştu. ¥ Cem YAREN [email protected] SÜRECEK YARIN: Türkiye’nin Karanlıklar Prensi
…………………..
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
Karanlıklar prensi ve melanetleri Hablemitoğlu, sahip olduğu bilgiler nedeniyle değil, bu bilgileri KARANLIKLAR PRENSİ ile paylaştığı için öldürüldü…Çünkü HABLEMİTOĞLU’nun elinde dış istihbarat örgütleri adına çalışan üst düzey görevlilerin, istihbaratçıların, gazete patronlarının, bürokratların, danışmanların listeleri vardı… Hablemitoğlu, KARANLIKLAR PRENSİ ile görüştü ve bazı listeler verdi. HABLEMİTOĞLU’na suikastin yapılması ile eş zamanlı olarak TASFİYELER başlatıldı… HABLEMİTOĞLU’nu KARANLIKLAR PRENSİ’ne gönderen, onu ölüme yolladığını da biliyordu.
HABLEMİTOĞLU, Türkiye’nin KARANLIKLAR PRENSİ ile konuşması esnasında, “şirket” içinde CIA adına çalışanların bir listesini vermesi ve yine listedeki kişilerin “şirket”te üst düzeye getirilmeleri halinde, “şirket”in CIA’nin güdümünden çıkma garantisinden söz etmesi, KARANLIKLAR PRENSİNİ paniğe sürükledi. Eğer bu tezgah bozulursa, ben de deşifre olurum, diyerek o anda, aklında HABLEMİTOĞLU’nun kalemini kırıverdi. HABLEMİTOĞLU’nun elindeki listelerin kaynağı, aslında “şirket”tir. “Şirket” o güne kadar HABLEMİTOĞLU’na hep tam doğru bilgiler vermiş ve merhumun güvenini kazanmıştır. Merhum, öylesine bir hale getirilmiştir ki, “şirket”ten gelen her bilgiyi artık, eskisi kadar süzgeçten geçirmeyi de düşünmemektedir. Elindeki listede, Türkiye’de CIA, BND, MI6, DGSE, FSB gibi dış istihbarat örgütleri ile teması olan “şirket” elemanlarının tam listesi de bulunmaktadır. BND ile ilişkilerin sağlanmasında, karşı tarafın sorumlusu olarak da “SAM” görünmektedir. Bu bilgilerle donanan, Türkiye’nin KARANLIKLAR PRENSİ, operasyonun ON-OFF şalterinin kapağındaki mühürü sökmüş ve anahtarı kullanma şerefini de dolaylı olarak “SAM”e bahşetmiştir. “SAM”in kurduğu örgünün, MEDYA ayağında ise, kısa süre önce ANAYURT Gazetesi’nde “SATILMIŞ KALEMLER” adı altında sizlerin bilgisine sunulan ve sunulacak olanlar vardır. Bu satılmışlar, HABLEMİTOĞLU’nun ortadan kalkmasını isteyecek en son devletlerden birinin İRAN olmasına rağmen, olayı İRAN üzerine yıkmak için ellerinden gelen bütün gayreti sarf etmiş ve taşları yerine oturtmuşlardır. İlahi sesleri (!) yükselen araba ile, HARİRİ Suikastı’ndan kullanılan kamyonetin kaynağı aslında aynı olmasına rağmen; bir ilahi sesi ile gözler tamamen başka tarafa çevrilmiştir. Kurgu o kadar mükemmeldir ki, araçtaki ilahi sesleri HABLEMİTOĞLU’nun en yakınına, yani saygı değer eşine kadar ulaştırılmıştır. Merhum HABLEMİTOĞLU’nun bir başka büyük hatası ise, ABD’nin en büyük maşasının peşine düşmesidir. ABD’nin ilerideki hedeflerinden olan ancak, HABLEMİTOĞLU öldürülmeden çok önce ayrıntısına kadar planlanan Afrika’ya sızma harekatında, karşılarına ya Almanları alacaklar ya da Almanlarla anlaşacaklardır. Salya Sümük Efendi, Afrika’nın dini altyapısı sorumlusu olduğuna göre; elinde, müttefikleri hakkında pek çok dosya bulunan ve bu dosyaları ile ses getiren HABLEMİTOĞLU, ORTAK HEDEF haline gelmiştir. ORTAK HEDEFİ ortadan kaldırmanın şerefi de (!), “SAM”e ihale edilmiştir. HABLEMİTOĞLU’NUN KATLİNDE ÜÇLÜ KADEME Portakal Çiçeği 40 numaranın önünde, HABLEMİTOĞLU’na arka çaprazdan yaklaşan kişi ‘uyuşturucu bağımlısı’ bir Türk’tür. Onun bu işi başaramaması ihtimalini düşünen “SAM”, hem HABLEMİTOĞLU’nu, hem de onu katledecek kişiyi ortadan kaldıracak, bir başka kişiyi de yedekte bekletmektedir. O şahıs ta Türk’tür ve tam anlamıyla psikopattır. İkinci adama ihtiyaç kalmaksızın HABLEMİTOĞLU katledilir. Sol gözünden giren mermi, içeride tahribat yaparak merhumu şehid etmiştir. Olaydan sonra, katliamı gerçekleştiren ve yedekte bekletilen iki kişi, uyuşturucu komasına sokulmuş olarak Bolu istikametinde ayrı ayrı şehir dışına çıkarılmış; sonra her ikisi bir başka aracın farklı bölümlerine konularak “paket” işlemi tamamlanmıştır. Bu ‘paketleme’ esnasında, BULGAR TIR’ı görünümü verilmiş bir araç kullanılmış; TIR, BOLU’dan sonra ortadan kaybolmuştur. Muhtemelen, her iki şahsın cesetleri ile kullandıkları ve/veya kullanmaları muhtemel silahlar, Bolu Tüneli inşaatının, beton ve dolgu olan ‘uygun’ yerlerinden birindedir.
……………………………………
HABLEMİTOĞLU’NUN KATİLLERİ DE İNFAZ EDİLDİ
HABLEMİTOĞLU’nun elinde bulunan bazı dosyalar KÜRT BARON’un bütün melanetlerini deşifre ediyor… KARANLIKLAR PRENSİ ve KÜRT BARON her zaman birlikte hareket ediyorlar… “SAM” için Türkiye’de suikast düzenlemek, Almanya’da caddelerde dolaşmaktan daha kolay ve daha risksiz… HABLEMİTOĞLU’nun tetikçileri ve olayda kullanılan/kullanılması muhtemel silahlar BOLU TÜNELİ dolgu ve betonunda mı?
Bu planlama esnasında Türkiye’yi çok iyi bilmesine rağmen bazı ince ayrıntıları akıl etmesi mümkün olmayan “SAM”a, Türkiye’den de çok ciddi düzeyde yardımda bulunanlar olduğunu daha önce de belirtmiştik. Bu durum cinayetin işlendiği andaki ipuçlarında da ortaya çıkmaktadır. Suikast anındaki Beşiktaş-Denizli maçı, bu yardımın en büyük delillerindendir. Bir başka delil ise, “paketler”in Bolu’da araçla birlikte ortadan kaybolmasıdır. HABLEMİTOĞLU’nun sonunu hazırlayan ana olayları sıralayacak olursak: * Alman Vakıfları’nın Türkiye ile ilgili çalışmaları… * Salya Sümük Efendi’nin faaliyetleri ve faaliyetlerinin kaynakları… * Sivil Toplum Örgütleri’ne sızmalar ve işbirlikçilerin listeleri, alınan dış destekler ve bu dış desteklerle oluşturulan eylemlerin ve hedeflerinin dökümü… * “Şirket” içine sızan diğer ülke istihbarat örgütlerinin, sorumlularının, “şirket” içi kamplaşmada yer alanların listeleri ve bu listelerdeki kişilerin her türlü ilişkileri… * Türk Baronu’nun ve ekibinin kimliği, bağlantıları, faaliyetleri, hedefleri ve çalışma prensipleri ile yurt dışı temaslarının ayrıntıları… * VATİKAN’ın Türkiye’deki faaliyetleri ile Devlet Yapısı içinde VATİKAN ile işbirliği yapanların listeleri… * KİMSENİN bu güne kadar dile getirmediği ama HABLEMİTOĞLU’nun üzerinde çalıştığı en son ve önemli dosya, AYRILIKÇI KÜRTLERİN yurtdışı ve yurt içi bağlantıları ile LOJİSTİK ve MORAL destek kanalları. Ki merhum bu çalışmasında Kürt BARON ile yardımcılarına kadar ulaşmıştı. Bu kişilerin, LÜBNAN’daki bir bankada hesaplarının olduğunu da belirlemişti. İşte sizlere bugüne kadar verdiğimiz bilgiler, bu devletin yetkililerine, ilgililerine ve sorumlularına bugüne kadar ellerindeki bilgilerin bir özeti halindeki bilgiler hüviyetindedir. Kayıkçı kavgasından, paylaşım kavgasından artan zamanlarını, okuyup değerlendirseler ve bilip de sakladıklarını ortaya koysalar, kamuoyuna açıklasalar çok iyi olacaktır. En azından tepelerde, suratlarına tükürülse, Yarabbi Şükür diyecekler varken. Huuuuuuuuuu !!!!!!! “Orada kimse var mıııııııııı?!?!?!?!?!?!?!?!?!?!” DÜNYA’DA “SAM” KADAR BECERİKLİ (!) ÇOK AZ AJAN VARDIR “SAM” 20nci yüzyılın son çeyreğinde pek çok terörist eylemi ortaya çıkarmış, pek çok terörist eyleme de bulaşmıştır. Bir başka yazar Owen SHEERS, “SAM” için kitabında “Zor görevlerin adamı” demektedir. “SAM”in, müthiş (!) Savcı Detlev MEHLİS ile tanışıklıkları, eski yıllara dayanmaktadır. MEHLİS, “SAM”i yukarıda sıraladığımız özellikleri nedeniyle ekibine almıştır. Yani, özellikle HARİRİ Suikastı’nın Suriye Arap Cumhuriyeti üzerine bırakılma ihalesinde kendisine, danışmanlık yapması ve irtibatları sayesinde, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin suçlanması için. MEHLİS, pek çok konuda olduğu gibi ‘muhakeme’ aşamasında da eksiktir. O, sadece kendisine verilen emir ve direktifler ile hareket eder. Kendisine verilen ‘emir ve direktifleri’ ileten de “SAM” olduğuna göre, o zaman yapılması gereken, onu da bu pisliğin göbeğine çekmektir. Birleşmiş Milletler, artık kuruluş amaçlarıyla bağdaşmayan işlerde kullanılmaya başlandığından; MEHLİS’in ekibine yaman bir BND ajanını almış olmasına yetkili, etkili kimse itiraz etmemiş, edememiştir. Çünkü, mesele “ananı öpen kadı, kime şikayet edeceksin” çizgisindedir. Kadı kim midir? İsterseniz bu konuyu bir başka gerçek ile açıklayalım; Birleşmiş Milletler Irak komisyonunda görev yapan Amerikan Deniz Subayı DUDİN’in de dediği gibi: “Bize talimatlar ne BM’den, ne de ABD’den geliyordu. CIA emirleri veriyor, bizler de bu emirleri yerine getiriyorduk”… Aynı kişi emekli olduktan sonra yazdığı anılarında, HARİRİ Suikastı için de şu sonuca varıyordu: “HARİRİ’yi öldürtenler, diasporadaki Lübnanlılardır.”
13.04.06
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
16.04.06
Kral Fahd’ın gayri meşru oğlu Saad Detlev MEHLİS ile “SAM”in geçmişe dayalı ilişkileri sonucu “SAM”, HARİRİ Suikastı ile ilgili raporu Detlev MEHLİS adına yazıyor ve CIA’nin emri ile kamuoyuna sızdırıyor. Refik HARİRİ, Saad HARİRİ’nin gerçek babasının kendisi değil de, Suudi Arabistan Kralı FAHD olduğunu öğreniyor…
Doğaldır ki, bu ekibin oluşturduğu rapor, HUKUKİ bir rapordan çok, güvenilirlik düzeyi çok düşük bilgilerden oluşan, daha çok kaynağı şüpheli bir ‘İstihbarat Ceridesi’ şeklindedi. Raporda SUÇLAMA var, delil ve şahit yoktu. Aslında şahitler vardır ama, bu şahitler de ‘YALANCI’ ve ‘DÜZENBAZ’ şahitlerdi. Raporun yayınlanmasından önceki süreçte de, sonradan da bu şahitlerin ne mal oldukları birer birer ortaya çıkmıştı. Bu nedenle de Detlev MEHLİS’in yerine atanan Sayın Savcı Serge BRAMMERTZ’in ilk işi, MEHLİS’in ekibini silmek ve soruşturmaya neredeyse sil baştan başlamak olmuştur. Daha önce yayınlamış olduğumuz Hariri Suikasti’nin iç yüzünü anlatan ‘YALAN RÜZGARI’ dizisinde, aslında sizlere pek çok gerçeği sunmuş ve o zamanlar bazı okurumuzdan ‘ELEŞTİRİ’ de almıştık. Ancak, HARİRİ Suikastı’nı araştırma komisyonunun başına getirilen Serge BRAMMERTZ’in raporu ve raporuna yazmadıkları, bizim ne kadar haklı olduğumuzu ve yazdıklarımızın ne derece isabetli ve doğru olduğunu da ortaya çıkarmaktadır. O dizi yazıda, aslında bazı muğlak noktalar da yok değildi. Gün geçtikçe bu muğlaklıklar da ortadan kalkmaya başladı. Örneğin; o yazı dizimizde Refik HARİRİ’nin ilk oğlu Saad HARİRİ’nin, Rafik HARİRİ’nin birinci eşinden olma çocuğu demiştik. Ancak, şimdilerde elimize geçen belge ve bilgiler, bizleri daha çarpıcı bir sonuca götürmektedir. Saad HARİRİ’nin babası Rafik HARİRİ değil, Suudi Arabistan Kralı (FAHD IBN ABD AL-AZIZ AL SAUD) FAHD’dır. Yani, Saad’ın annesi, Rafik HARİRİ ile evliyken; FAHD’dan Saad’ı peydahlamıştır. Serge BRAMMERTZ’in HARİRİ Suikasti’ni aydınlatması için SAAD’a “DNA” testi yaptırması gerekmektedir. Diğer bir gerçek, yine YALAN RÜZGARI dizisinde dile getirdiğimiz, “bir ülkeye ait Büyükleçilik’te (Katar, Kuweyt; Suudi Arabistan…) Saad HARİRİ’nin yalancı şahide para teklif etmesi” olayıdır. Bu olayda kullanılan büyükleçilik de Suudi Arabistan Büyükelçiliği’dir. Serge BRAMMERTZ’in yine, o tarihlerdeki bazı ‘güvenlik kameraları’na çekilen filmleri tetkik etmesinde fayda vardır. Yine o yazı dizimizde suikastın finansını Saad HARİRİ’nin yaptığını yazmış, ancak hangi yolu kullandığını belirtememiştik. Ama artık bu kanaldan da adımız gibi eminiz. Türkiye’den gazetemizde “SATILMIŞ KALEMLER” olarak resimlediklerimizden iki mümtaz (!) şahsiyetin de, KÜRT BARON’un da, KÜRT BARON’un yardımcısı Ermeni Dönmesi bir belediye başkanının da, yine Kürt Baron’un yardımcısı sanatçının da paralarının bulunduğu LÜBNAN’daki AL MEDİNA BANK. Bu bankada SADDAM’ın da, SADDAM’ın oğullarının da, Masud BARZANİ’nin de paraları vardı. Ne tesadüf değil mi? Bu konuya ilerde ayrıca değineceğimiz için, şimdi asıl olayımıza dönelim. HABLEMİTOĞLU cinayetindeki başrol oyuncusu “SAM”e… “SAM” TÜRK ASILLI BİR ALMAN’I DA GUANTANAMO’YA KAÇIRMIŞTI
Halid Al MASRİ’nin Arnavutluk’tan Afganistan’a kaçırılma olayı “SAM”in ilk icraatlarından biri değildi. Bu konuda “SAM”in sicili oldukça kabarıktır. “SAM” genellikle, sanki BND için değil de CIA için çalışan biri gibi icraatlarda bulunmaktadır. Bu bana, daha önce de belirttiğim gibi BND içindeki CIA yapılanmasını çağrıştırıyor. Aslında işin en ilginç taraflarından biri de CIA’nin dışarıya bir web sitesi yolu ile kasıtlı olarak sızdırdığı bilgiler arasında “SAM”in gerçek ismi yer almadığı gibi “SAM”, Çakal CARLOS, Kızıl Tugaylar gibi konularda yazılar yazan ve kitaplar yayınlayan Oliver SCHRÖM’ün ve Owen SHEERS’in adına ve ilişkilerine de rastlayamadık. Bu özel sitede, ismi ve bağlantısı bulunmayanlar, genellikle CIA’nin faaliyetlerinde kullandıkları kişiler ve MOSSAD, DIA, AMAN gibi örgütlerde halen faal görevler üstlenenlerdir. Konumuza dönersek; Halid Al MASRİ, BND tarafından gözetim altına alındıktan sonra ortadan kayboldu ve ardından Afganistan’da ortaya çıktı; karabatak gibi… Ama, aslında MASRİ’yi Arnavutluk’tan alıp Afganistan’a paketleyip götüren “SAM” di. İşin en tuhaf tarafı, bütün dünyaya MASRİ’nin Afganistan’a nasıl götürüldüğünün bilinmediği ‘dezinformatsiya’sının yayılmasıydı. Yani “SAM” her yaptığı işte, yoğun bir MEDYA desteği alıyordu… “SAM” Türk asıllı Alman vatandaşı Murat KURNAZ’ı da ele geçirip, GUANTANAMO’ya teslim etti. Murat KURNAZ Pakistan-Afganistan sınırında yakalanmıştı. Kurnaz 11 OCAK 2002’de Guantanamo’ya götürülen ilk 23 kişilik ‘şüpheli’ arasındaydı. -Haber kaynakları sürekli ilk 20 kişiden bahsederken 3 çok önemli şahıstan söz etmezler. Bu 3 kişi, ABD’nin BOP-BİP projesi tamamlanmadan ya da BUSHT oğlu BUSHT ve NEO-CON ekibi ABD’den temizlenmeden, salınmayacak çok önemli şahıslardır.- Murat KURNAZ’ın Türkiye’deki medyatik tanıtımına baktığımızda, KURNAZ ile TALİBAN kelimelerinin yan yana kullanıldığı ve KURNAZ’ın TERÖRİZM ile özdeşleştirildiği görülecektir. Halbuki, KURNAZ halen HUKUK dışı yollarla ABD tarafından TUTSAK edilmiştir. Hakkında tek mahkeme kararı olmadığı gib, i terörizme karıştığını gösterir bir tek belge dahi yoktur. Ama gelin görün ki, bizim ülkenin SATILMIŞLARI onu terörist ilan etmekten çekinmemişlerdir. Murat KURNAZ, İncirlik’e kadar getirilmiş, Türkiye’de “şirket” tarafından da sorgulanmıştır. Peki, Murat KURNAZ’ı bu kadar önemli yapan nedir?
……………………….
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
17 Nisan 06
BND’den Kurnaz’a şantajlı casusluk teklifi… “SAM” CIA için Guantanamo’ya adam kaçırıyor, sorguluyor… BND ajanı “SAM”, CIA’ye çalışıyor… Birleşmiş Milletler Hariri Suikastı’nı Araştırma Komisyonu’nda BND casusu “SAM” Başkan Yardımcısı olarak göreve getiriliyor… “SAM”in Guantanamo’ya kaçırdığı Türk Murat KURNAZ’a Guantanamo’dan çıkarılmak karşılığı BND casusluk teklif ediyor; KURNAZ kabul ediyor ama BND vazgeçiyor…
Murat KURNAZ, Almanya’daki İslami cemaat içinde ve Türkler arasında, kendine göre bir yerler edinmiş ve saygı ile anılan bir insan. Dolayısıyla, Almanya’da faaliyet gösteren neredeyse bütün İslami örgütler tarafından tanınan, bilinen, danışılan biri durumundadır. Dolayısıyla, Almanya’daki ve Batı Avrupa’daki İslami kuruluşların neredeyse tamamını deşifre edebilecek bilgilere sahip bir şahsiyet. Bu nedenle, Eylül 2002’de Almanya’dan ‘Alman Anayasa Korumu Örgütü, BND’den iki ajan ile birlikte Guantanamo’ya gitmiş ve Murat KURNAZ ile uzun soluklu ve ayrıntılı bir görüşme yapmışlardı. Bu görüşmede, Murat KURNAZ’a şu teklifi yaptılar: * “Seni buradan alabiliriz, şartımız bizimle çalışmandır.” * “Çalışmada faaliyet alanın Almanya ve Almanca konuşan diğer ülkelerdeki İslami örgütleri kişisel ve faaliyetleri açısında deşifre etmendir.” * “Deşifre ettiğin kişiler arasından, istediğin kişilerin serbest bırakılmasını sorgularından sonra sağlayabiliriz.” Nurat KURNAZ bu teklifi, içinde bulunduğu durumdan kurtulabilmek için anında kabul etmiştir. Ancak, BND Başkanı, zaman geçirmeden tekliflerini kabul eden Murat KURNAZ’ın bu davranışını ‘şüpheli’ bulmuş ve ‘GÜVENİLMEZ’ olarak nitelendirerek ekibini geri çağırdı. Ancak, bu günlerde Alman diplomatlar yeniden Murat KURNAZ ile ilgilenmeye başladılar ve KURNAZ’ı Guantanamo’dan alabilmek için uğraşıyorlar. Doğal olarak, Alman Devleti’nin KURNAZ ilgisinin arkasına dolanan ABD’ de, KURNAZ’ı salıvermemek için direnmektedir. Bu gelişmeler, ABD’nin Almanya’dan birileri tarafından ‘bilgilendirilmesi’ ile mümkündür. ABD’yi, CIA kanalı ile besleyen yine “SAM” ve BND’deki “SAM” ekibidir. Diğer taraftan KURNAZ, Alman Devleti’nin ve BND’nin yaptıklarına karşılık olarak ABD’li yetkililere şu teklifi götürmüştür: “Beni salıverin, ben de sizlere BND’ye bilgi aktaran CIA elemanlarını deşifre edeyim.” Kısaca KURNAZ, HABLEMİTOĞLU’nun sonunu hazırlayan bir listenin benzerinden söz etmiştir. Şu anda KURNAZ, Alman Devleti ve ABD için paylaşılamaz bir değere yükselmiştir. Umarız, Murat KURNAZ, bu şartlar altında GUANTANAMO’dan sağ ve sağlam olarak çıkabilir… Abu OMAR’de BND tarafından Milano’da yakalandı ve GulfstreamIV, kuyruk numarası N85VM (Daha sonra N227SV olarak yeniden kaydedildi). Bu uçak, Abu Omar’ı İtalya’da kaçırıldıktan sonra, Almanya’dan Ramstein Üssü’nden) Mısır’a götürdü, oradan dönüşte de Shannon’a uçtu. Uçağın seyir defterinde Afganistan, Fas, Dubai, Ürdün, İtalya, Japonya, İsviçre, Azerbaycan ve Çek Cumhuriyeti’ne de uğradı. Bu uçak da CIA’nin işkence ve paket uçaklarından biridir. PROF. SAİD DUDİN VE “SAM” Prof. Said DUDİN1965’ten beri Almanya’da yaşamaktadır. 1965 yılından beri de Detlev MEHLİS ve “SAM”in peşindedir. DUDİN, Detlev MEHLİS’in Almanya’daki Başsavcılığı esnasında yaptığı bütün melanetleri ortaya dökmüş ve Alman kamuoyunun Detlev MEHLİS’i gerçek yüzü ile tanımasını sağlamıştır. Ama gelin görün ki, melanetleri ve pislikleri ile tanınan Detlev MEHLİS Birleşmiş Milletler tarafından HARİRİ Suikastı’nı soruşturma Komisyonu Başkanı yapılmıştır. “Bozacının şahidi, şıracıdır” derler ya, MEHLİS de ekibine bir başka tescilliyi, yani BND-CIA ajanı “SAM” i alıvermiştir. Özellikle “SAM”i, Lübnan Başbakanı Fuad SERİBRA ile Hariri Soruşturma Komisyonu Başkan Yardımcısı olarak Detlev MEHLİS’ten sonra el sıkışırken görmek; “SAM” ve MEHLİS’i bilenler için tam anlamıyla bir şok oluşturmuştur. Şimdi bir kez daha, Birleşmiş Milletlere ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi ANNAN’a sesleniyoruz: Orada kimse varmııııııııı??????? “SAM”i teşhis eden sadece Prof. Said DUDİN de değildir. Khaled Al MASRİ’nin avukatı da, “SAM” MEHLİS’in sağ kolu, yani müvekkilim Khaled Al MASRİ’yi Afganistan’a kaçıran BND Ajanı” der.
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
Elden ele gezen gül, RANA… Abdülhalim HADDAM’ın ‘yellenmesini’ sürmanşete taşıyanlar, “SAM” ve “RANA” olaylarını gizliyorlar, konuyla ilgili bilgi ve haberleri engelliyorlar… Rana KOLEİLAT, İstanbul’da Kürt BARON’un otelinde kalıyor. Türkiye’de estetik ve botoks yaptırıyor. Kürt BARON’a işlenmiş hesap cüzdanı getiriyor… Al Medina Bank’ta hesabı olan iki SATILMIŞ KALEM kim? RANA’nın kara paralarını akladıkları arasında kimler var?
Rana Abdel Rahim Koleilat (Qoleilat) Al Medina Bank’a girdiğinde taze bir bahar dalı gibidir. Ancak, Rana hem adı gibi güzel, hem de fettan bir genç kızdır. Bu gonca, Dr. Adnan Abu AYYASH’ın dikkatini çeker ve Rana’nın ‘önü açılır’. Terfi basamaklarını üçer beşer atlamaya başlayan Rana’nın “nemafon” olması nedeniyle, Dr. Adnan Abu AYYASH, Rana’ya yetmemeye başlar. Rana da, AYYASH’ın kardeşi Seikh İbrahim Abu AYYASH ile de ‘özel görüşmelere’ başlar. Artık RANA, ele avuca sığmaz olur. Makamı arttıkça maaşı ve pirimi artan Rana, sınıf atlamıştır. Al Medina Bank’taki statü ve rolü arttıkça Al Medina Bank’ın yakışıklı ve azgın erkeleri de, Rana’nın ‘koleksiyonu’na dahil olur. Rana’yı bunlar da kesmez, banka dışındaki hayatında da pek çok erkek vardır. “Hastalığı” nedeniyle, her ilişkisini yıllarca ilişkiye aç kalmış biri gibi girmesi ve sürdürmesi, AYYASH kardeşlere kendilerini daha da iyi hissetmelerini sağlar. Bu ilişkiler sonucunda Rana Al Medina Bankası’nda aklına bile gelmeyen mevkilere kadar gelir. Bankanın adeta murahhas azası oluverir. Rana açıldıkça, hoplayıp zıpladıkça, Rus Mafyası ile tanışır; ardından İtalyan Mafyası ile işi pişirir. Rana artık, Mafya’nın kara parasını Al Medina Bank üzerinden aklayan bir dilberdir. Bu durumu, AYYASH kardeşlere aktaran Rana, AYYASH kardeşlerin onay ve desteğini alarak banka yönetiminde olmamasına rağmen, en büyük ortak gibi işlem yapmaya başlar. Bankaya gelen paraların buharlaşmasını, önceleri Rana’nın Kara Para aklama işlemi olarak gören AYYASH’lar, Rana’nın koynuna girdikçe bütün gam ve kasavetlerinden kurtulduklarından; Rana’nın gerçek icraatlarının farkına bile varmazlar. Bu arada Rana Mısır’da Devlet Yönetimi’nde çok üst düzeyde biri ile tanışır, Rana’nın tadını alan Mısır’lı onu sıkça Mısır’a davet eder. Adnan AYYASH bankanın yüzde 58,91’lik, İbrahim AYYASH ise yüzde 41,08’lik hissesine sahiptir. Bankanın şubelerine gelince: Lübnan Merkez, Lübnan Beyrut Şb., Ashrafiyeh Şb., Mazraa Şb., Furn Al Chebbak Şb., Badaro Şb., Beyrut Liman Şb., El Chiyah Şb., Antelias Şb., Jdeideh Şb., Elyssar Şb., Tripoli Şb., Batraun Şb., Kfarsaroun Şb., Jbeil Şb., Jounieh Şb., Baabdat Şb., Baakline Şb., Saida Şb. ve Kanada Şubesi… Bankanın Kanada Şubesi, Bankanın İLLUMİNATİ ile olan irtibatının en büyük ipuçlarındandır. Beyrut Komodor Caddesi’ndeki merkez ise, kirli, kara ve kanlı paranın aktığı merkez durumundadır. Banka hesaplarında Türkiye’den Satılmış Kalemler’den birinin bugüne kadar en çok 375.000 USD’ı geçmeyen, diğerinin de 612.000 USD’ı geçmeyen ancak oldukça hareketli hesapları vardır. Aynı bankada, Türkiye’nin ‘Satılmış Kalemler’inin hesap numaralarını takip eden bir başka hesap numarasında ise 591.000 USD altına düşmeyen Mesud BARZANİ’nin hesabı bulunmaktadır. Bu üç hesabı açan kişi de, Rana’dır ve hesaplar ‘gizli ve kodlu’dur. Bankada yine Rana’nın imzası ile açılan hesaplardan bazılarına gelince: Saad HARİRİ adına 2.103.550 USD’dan aşağı düşmeyen bir hesap; Saddam HÜSEYİN adına 3.500.000 USD’dan aşağı düşmeyen bir başka hesap; Saddam Hüseyin oğullarına ait toplam 7.500.000 USD altına düşmeyen bir diğer hesap ile Rafik Al HARİRİ’nin 4.200.000 USD’dan aşağısını görmeyen hesap vardır. Bu hesapların tamamı, Rana tarafından açılmış, işlenmiş ve KODLU olarak muhafaza edilmektedir. Aynı bankada Türkiye’deki Kürt Baron’un hesabı 175.000 USD ila 3.550.000 USD arasında; Kürt Baron’un Yardımcısı Belediye Başkanı’nın 410.000 USD ila 9.103.550 USD arasında; yine Kürt Baron’un yardımcısı Türkücü’nün 221.773 ila 4.896.255 USD arasında seyreden birikimleri (!) vardır. AYYASH kardeşler durumdan memnundur. Bu şartlar altında Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Lübnan’dan sorumlu ekibin başındaki Abdülhalim HADDAM’ın rüşvet talepleri bile artık kendilerine ağır gelmemektedir. Rana ise, bütün buralara kendi çabaları ile gelmiştir. Ancak, Rana durumdan memnun değildir. Hem vücudunu hem de bütün kredilerini kullanarak servetlerine servet kattığı AYYASH’lar, kendisini sadece bir gönül oyuncağı olarak görmektedirler. Yaşı da 35’i aşmıştır.
………………..
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
Rana, Türkiye’de Kürt Baron’un Otelinde Rana, neden önemli? Neye güvenerek kaçıyor? El Medina Bank’ta nasıl yükseldi?.. Mısır’da RANA’nın sevgilisi olan Devlet Adamı, RANA’nın dağıttığı rüşvetten payını alıyor. RANA’nın durumdan haberi oluyor…Al Medina BANK’ın sahipleri olan kardeşlerin her ikisini de koynuna alan RANA, Brezilya’daki ilk baskından RÜŞVET ile kurtuluyor…
Bu nedenle bankanın 1.200.000.000 USD’ını ve bir başka kişiye ait ‘kara para nitelikli’ 800.000.000 USD’ını zimmetine geçirir. Artık RANA da, en az AYYASH’lar kadar zengindir. Elindeki bilgiler nedeniyle kimsenin kendisine dokunamayacağını düşünür. Çünkü KÜRESEL EŞKIYA’nın Irak’a müdahalesinden önce bankalarına, yaklaşık 13 milyar USD’ı yatırtmak için Uday adlı psikopatın haftalarca süren, bütün cinsel fantezilerine karşılık vermek zorunda kalan da kendisi değil midir? Uday ve Kusay’dan aldığı bilgileri CIA’nın bile temin etmesi mümkün değildi. Aldığı bilgiler arasında öylesine korkunç olanları vardı ki, Rana’nın taş yüreği bile burkulmuştu. Saddam Hüseyin, birinci körfez savaşı sonrası Irak’tan kaçan kızı Rana’ya huzurunda AİDS’li bir Muhafızı’na tecavüz ettirmiş; muhafızı da ilişkinin zirvesinde kafasını kılıçla kopartarak infaz etmiştir. Ancak RANA’nın hesap etmediği bazı şeyler vardır. Bunlardan en önemlisi İLLUMİNATİ’nin emrindeki KANADA Şubesi ve bağlantıları… Sonunda Rana hakkındaki şikayetler üzerine tutuklanır. Rana hakkında açılan davalar: * Karşılıksız çek tanzim etmek ve vermek… * Zimmet-irtikap… * Resmi Evrakta Tahrifat ve Sahtecilik… Özellikle resmi evrakta tahrifat ve sahtecilik olayı akıllara zarar bir olaydır. Lübnan Merkez Bankası Başkanı adına tahrif ettiği ve sahte bilgilerle donattığı bu belge, gerçeğinden ayrılamaz niteliktedir. Aslında Rana’nın 1,2 milyar USD’ı Al Medina’dan değil, Lübnan Merkez Bankası’ndan bu belge ile çarptığı Lübnan’daki üst düzeyli bir yetkiliden aldığım bilgiler dahilindedir. RANA HAPİSE DÜŞÜYOR, GARDİYANLAR ÇOK MUTLU Rana hakkındaki şikayetler üzerine yargılanır ve 14 ay hapse mahkum olur; cezasını Beyrut Baabda cezaevinde çekmeye başlar. Rana içeri girer girmez, gardiyanlar geceleri Rana’nın kapısında sıraya girmeye başlarlar. Rana, bu durumdan çok memnundur. Sanki cezaevinde değil, ‘hara’dadır… Rola SUVET’in açtığı bir başka zimmet davasından dolayı, cezası üzerine yapılan 7 günlük ilave bile Rana’yı üzmemiştir. Sonunda koynuna aldığı gardiyanlar, Rana’nın yalvarmalarına dayanamazlar ve Rana’nın hapisten çıkıp biraz dolaşmasına müsaade ederler. Böylece Rana artık bütün gardiyanlarla değil, baş gardiyanlarla yatacaktır. Bir sorun çıkarsa içeriye alınacak sonra yine serbest bırakılacaktır. Rana dışarı çıkar çıkmaz, baş gardiyanın pestilini çıkartır ve alışveriş için dışarı çıkar. Hemen Barca kasabasına geçer. Barca’da erkek arkadaşlarından W.S.’nin evine yerleşir. Birkaç gün sonra orayı terk eder ve Beyrut’taki Reginey Palace’a yerleşir. Otelde 1 gün kalır. Otelde kendisini tanıyan birine rastlayınca odasında şahsi eşyalarını bırakarak, Beyrut’un Dabilla semtindeki diğer erkek arkadaşı J.H.’ın evine yerleşir ve burada 2 gün kalır. 2 günün sonunda Rana, J.H.’ın evinden kara çarşaflı olarak çıkar. Artık Lübnan’da kalamayacağı ortaya çıkmıştır. RANA TÜRKİYE’DE VE KÜRT BARON’UN KALDIĞI OTELDE Rana sahte bir pasaportla, Türkiye’ye gelir. İstanbul Taksim’de Kürt Baron’un erkek kadınları ve erkek kocası ile zevk geceleri yaşadığı bir otelde kalır. Otel kare gibi, kutu gibi bir oteldir. Reception Müdürü’ne Kürt BARON’un Al Medina Bank’taki hesabının son durumunu gösterir, işlenmiş hesap cüzdanını kapalı ve mühürlü bir zarf ile bırakır. Bu arada dudaklarına silikon taktırmak için harekete geçer, İstanbul’da hem dudaklarına ince silikon taktırır hem de botoks yaptırır. Bu arada, Bakırköy-Ataköy sahilinde çok tanınmış bir restoranda yemek yer. Ardında Türkiye’den Mısır Kahire’ye geçer. Orada kendisini Mısır Hükümeti’nin önemli bir mevkiinde bulunan aşığı karşılar. Sevgilisi sayesinde pasaport kontrolundan geçmez. Onun makam arabasında ‘aşk yuvası’na gider. Yani Kahire’deki Al Acuza Bulvarı’nda bulunan Reiyan Apartmanı’nın 7nci katına. Bu aşk yuvasında tam 7 ay kalır. Bu arada Rana, İnterpol tarafından aranmaktadır.
…………………..
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
‘Kara Kutu’nun adı RANA RANA, dünyayı dolaşıyor, İnterpol ‘Kırmızı Bülten’ ile onu arıyor ama nedense bir türlü yakalanamıyor… Mısır Arap Cumhuriyeti’ni zor durumda bırakan sorular ve RANA’nın Mısır’daki sevgilisinin düzeyi… RANA, 1, 2 milyar USD değil, toplam 2 milyar USD ile firar ediyor. Hakkında davalar açılıyor, ama o Lübnan’dan kaçabiliyor…
Kasım 2005’te, Mısır Hükümeti’nde yer alan sevgilisinin hasımları, sevgilisinin kendi istediklerini yapmaması üzerine Rana’yı polise ihbar eder. Rana yakalanır. Mısır’ın Beyrut Büyükelçisi, kendisine bu konuda sorulan sorulara önce “evet Rana Koleilat Kahire’de yakalandı” diye cevap verir. Ancak, devreye Rana’nın parası ve sevgilisi girer. 250 milyon USD karşılığı, Rana salıverilir. Zavallı (!) RANA nereden bilsin ki sevgilisinin de bu dağıtılan rüşvetten pay aldığını… Lübnan, bu gelişmeler üzerine Mısır’a resmen başvurarak Rana’yı istiyor. Ama o da ne, Mısır Devleti, Rana’nın Mısır’da olmadığını söyleyerek bu talebi geri çeviriyor. Aynı dönemde, ‘Rana kaçırıldı ve öldürüldü’ söylentileri Medya yolu ile yayılıyor. İsterseniz yazı dizimizden hatırlayalım, operasyonları sırasında medyayı en iyi kullanan ajan kimdi?” BND ajanı “SAM”… Ardından “Hariri suikasti’ne karıştı ve Hariri’yi öldürenler onu da öldürdü” söylentisi yayılıyor. Aslında, bu söylentiler, Rana öldürülmeden önce medyaya para ve tehdit karşılığı yazdırılan yazılardır. Eğer Rana, Mısır-Kahire’de o gün yakalanmamış olsaydı; bir BND ajanı tarafından öldürülecekti… Acaba bu BND ajanı kimdi? Ülkesini CIA’ye satan adam da satılmıştı… Hem de bir ‘Ranacık’ adına… Mısır’dan ÇİN’e kaçan Rana, bir süre ÇİN’de kalır. Ardından da Brezilya’ya geçer. Rana’nın pasaport kayıtlarından Türkiye’ye 4 kez daha giriş çıkış yaptığı ortaya çıkmaktadır. Bu çok önceki dönmelerdeki giriş çıkış tarihleri ile “SAM”in giriş-çıkış tarihlerinin uyuşması da dikkat çekici… Rana, Brezilya’ya İngiliz-İrlanda Pasaportu ile giriş yapar. Pasaportta adı RANA soyadı KOLEİLAT değil de KLAİLAT’dır. Fotoğraftaki RANA ile gerçek RANA da birbirine uymamaktadır. Çünkü RANA Türkiye’de yaptırdığı estetik ameliyatın ve botoksun oluşturduğu yeni yüzü ile Brezilya’ya girmiştir. Sao Paolo’da Santana bölgesinde Bartinos Accor Oteli’ne yerleşir. Bu arada Sr. Adnan Abu AYYASH Rana hakkında ABD Manhatten Federal Mahkemeleri’nde dava açar.
RANA YAKALANIYOR AMA NEDEN?
19 Mart 2006 günü Brezilya Emniyet Güçleri tarafından yakalandı. Ancak, Brezilya Emniyeti bu operasyonu medyaya duyurmakla pişman oldu. Çünkü, kendisini yakalamaya gelen güvenlik güçlerine Rana, “beni Brezilya’dan sınırdışı ettirin, operasyonun bütün masrafını karşılayayım. İsterseniz operasyonun maliyetini peşinen ödeyeyim” demiş ve bu miktarın 200.00 USD’a kadarlık kısmını karşılayabileceğini söylemiştir. Bütün bu konuşmalar medya kayıtlarına geçmiş olduğundan, Brezilya Sao Paolo Polisi şu anda zor durumdadır. Çünkü Brezilya ile Lübnan arasında “suçluların iadesi” anlaşması olmadığından Brezilya Hükümeti eğer isterse Lübnan’a Rana’yı iade edebilir. Rana’nın şu anki tutukluluk halinin sebebi ile zimmete geçirdiği paralar ve diğer suçlamalarla ilgili değil. Suçu, “Brezilya güvenlik güçlerine rüşvet teklif etmek.” Bu suçun, Brezilya ceza yasasındaki en yüksek süreli karşılığı ise 8 yıl hapis. Bu arada Rana Brezilya’ya da daha önce de 2 kez giriş yapmış. Bu girişlerinden biri de Aralık 2005’te. Brezilya Polisi’ne 3 Aralık 2005’te de bir ihbar ulaşmış; ancak, yapılan baskında Rana bulunamamıştır. Tabiidir ki, o baskında polis yanına medyayı almamıştır (!?) Brezilya Güvenlik Güçleri’nin yaptığı açıklamalara göre Rana’nın İngilizcesi, Fransızcası –ve Arapçası mükemmel düzeyde. Portekizcesi de orta seviyenin üzerinde. Baskın esnasında Rana’nın üzerinde ve odasında 7.000 USD karşılığı 15.000 Brezilya Real’i bulunur. Cep telefonundaki görüşme ve adreslerin dökümü yapılır. Bu kayıtlardan Rana’nın Lübnan yönetiminin üst düzeyi ile çok sıkı ilişkilerinin olduğu belirlenir. Bu arada, Rana, gözetim altındayken susadığı bahanesi ile kendisine verilen sodanın şişesini kırar ve bileklerindeki damarları keserek intihar etmeye çalışır. Yaralanır ancak yaralar derin olmadığından kısa bir tedavi ve müdahale ile intihar eylemi sonuç vermez. Şu an Rana, hücresindedir ve psikolog denetimindedir. Rana’nın yakalanması üzerine babası; “Kızımı Fuad KAHVECİ’nin ihbar ettiğini sanıyorum. Aralarında gizli parasal ilişki vardı” demiştir. Fuad KAHVECİ de Rana’nın Brezilya’da yakalanmasından sonra Lübnan’a dönmüştür. Brezilya, Rana’yı iade etmek istemezse, Lübnan’ın konuyu BM kararlarına dayandırarak istemesi söz konusu olabilecek. (BM 1595) Serge BRAMMERTZ’in yayınladığı raporda, HARİRİ suikastı ile Al Medina Bank arasındaki şüpheleri gündeme getiriliyor.
………………….
SATILMIŞLAR GERÇEKLERİ YAZAMAZLAR
SATILMIŞ KALEMLER’in Tanrısı para, Peygamberi menfaat olduğundan, işlerine gelmeyen
doğruları yazmazlar. İşlerine uygun yalanları ise ‘doğru’ gibi yazarlar… Bu ahlaksızlara,
Al Medina Bank yolu ile ulaştırılan rüşvet, haraç payları ve onların Türkiye’deki diğer görevleri… Masud BARZANİ’den rüşvet alan üst düzey görevlilere rüşvetin ulaştırılma yolu ve SATILMIŞ KALEMLER’in dokunulmazlığı…
Sizlere bu güne kadar aktardığım pek çok olayı, bazı durumlarda yaman birer yazar olan SATILMIŞ KALEMLER’in aktarması mümkün değildir. Çünkü SATILMIŞ KALEMLER, Irak’a yeni ve TÜRKMEN bölgesinden bir kapı açılmasını da istememektedirler. Neden mi? Türk nakliyecileri, müteahhitleri ve iş adamlarının KÜRTLERE ödedikleri HARAÇ’tan, Al Medina Bank aracılığı ile pay almaktadırlar. Bu payı da, bu karara engel olan ülke içindeki pisliklere dağıtmaktadırlar. Dolayısıyla, bu pisliklerin Türkiye’deki her alanda besledikleri pislikleri vardır. Bu ahlaksızlar, HABLEMİTOĞLU’nun suikastinde maşa değil, maşayı tutan elin “SAM” olduğunu da yazamazlar. Çünkü HABLEMİTOĞLU, onlar için TEHLİKELİDİR. HABLEMİTOĞLU’nu katledenleri azmettirenler SATILMIŞ KALEMLER için velinimettir. Şehit vatan evladına mermi yağdıran eller; SATILMIŞ KALEMLER’e zıkkımlanmaları ve ziftlenmeleri için para yağdırmaktadır. Aslında, ‘yediği kaba etme’ vasıfları hiç değişmeyen bu SATILMIŞ KALEMLER, “SAM” gibileri kullanılarak, hizaya sokulmaktadır. Peki “SAM” kimdir? Almanların ricaları (!) ile 16.2.2006 tarihinden itibaren “SAM”in kimliğini açıklamaktan vazgeçen New York Times’ta adı Gerhard L. Olarak belirtilmektedir. “SAM”in tam adı Gerhard LİMAN’dır. Bu ismi sizlere duyurmanın ve sizlerin araştırmalarına kaynaklık yapmanın zevki ve heyecanı bizlere yetmemektedir. “SAM” gibiler, ülkelerinin parlamentolarında araştırılmalı ve bağımsız yargının huzuruna çıkarılmalıdır. “SAM” gibilerin, Türkiye’ye giriş çıkışları da yasaklanmalı ve hatta bunlar, üzerinde Kırmızı Pasaport olsa da tutuklanmalıdır. Detlev MEHLİS’in madrabazlıkları ile mecrasından ve gerçeklerinden uzaklaştırılan Hariri Suikastı, “SAM” konusu”, Rana Qoleilat (Koleilat) olayı Türk yetkilileri ve ilgilileri tarafından da araştırılmalı ve bunun sonuçları bağımsız yargıya intikal ettirilmelidir. Eğer iktidar, “İstihbarat Servisleri” emrinde çalışan medya mensupları konusunda samimi ise, bu olayın üzerine gitmeli, hem SATILMIŞ KALEMLER’i hem de onların ağa babası SATILMIŞ MEDYA PATRONLARI’nı deşifre etmeli, ardından da yargının huzuruna çıkarmalıdır. Bir bardak suda fırtına kopartan, süslü ağzı kalabalıklar da bu yazı dizisinde kendilerine verilen bilgileri araştırmalı, derinleştirmeli ve kendi içinde başka ülkelerin ‘gizli servisleri’ lehine çalışanları, onlara bilerek ya da bilmeyerek hizmet edenleri ortaya çıkararak, en azından başını örten karısı için, resen emekli edilen personeline davrandığı gibi davranmalıdır.
Ama onlarda bu gücün ve cesaretin olduğunu sanmıyorum. Çünkü, atacakları CIA’nın, MOSSAD’ın, DIA’nın, AMAN’ın uşağı olacağı için, gerçek sahiplerine karşı çıkamazlar. Jandarma Genel Komutanı’nı havada paramparça edenlere; pek çok generalini, subayını ortadan kaldıranlara, onlarla işbirliği yapanlara karşı koyamadıkları ve haklarında gereğini yapamadıkları gibi… Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bir kez daha sesleniyoruz:
Orda kimse var mııııııııııı?!?!?!?!?!?!?!?!
ALMAN PARLAMENTOSU’NA… Bu yazı dizisinde sizlerin aradığınız bilgileri, sizlere biz verdik. Bu bilgilerle bile, ülkenizdeki bazı ‘çirkeflikleri’ çözebilirsiniz. Türkiye’de, İtalya’da, Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de olan DERİN DEVLET sizde de var. İşte sizlere, Almanya’nın P-2’sinin kodları. Daha derinleri de öğrenmek ister misiniz?
………….
“FAİLİ MEÇHUL DEĞİL, FAİLİ MALUM…”
Hablemitoğlu’nun katili bilinmektedir… HABLEMİTOĞLU’nun tetikçileri ve katili biliniyor ancak, DERİN DEVLET’in deşifre edilmesi ihtimali nedeniyle açıklanmıyor…“SAM” Türkiye’de nereleri tehdit ediyor ve neleri biliyor ki, hala Türkiye’ye elini kolunu sallaya salaya girebiliyor?..BİLGİ EDİNME YASASI, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları’nı ‘fişlemek’ için kullanılıyor. Bu bilgiler “SAM”in eline kadar ulaşıyor…
Türkiye’de yaşananların hepimizin malumudur. Ortalık hem ‘toz duman’dır, hem de leş gibi kokudan adeta ‘burnumuz kırılmakta’dır. Yozlaşma, kirlenme, yolsuzluk, rüşvet, ihanet, onursuzluk ve daha pek çok melanet toplumun bütün kesimlerini tehdit ederken, bazı kurum ve kuruluşlarımızın bu kirlenme dışında kalması, söz konusu olamaz. Kurum ve kuruluşlar, bu gerçeği kabul ettikleri ve bu yolda mücadele ettikleri taktirde, daha az kirlenmekte ve daha az güçsüzleşmektedirler. Ancak, pek çok kurum ve kuruluş, bu görünüm altında, pek çok kereler kendi içlerinde yaşanan mücadeleyi de bu alana taşımaktadırlar. “SAM” de bu menfaat sarmalı içinde saklanmaktadır. Çünkü “SAM” yazı dizisi içinde de belirttiğim gibi, yaman ve uluslar arası bir ajandır. Bu temas ve çalışmaları, “SAM”e vazgeçilemez ve deşifre edilemez bir statü kazandırmaktadır. Şimdi sizlere bazı sorular sorarak bu problemi çözelim: * “SAM”in elinde, dış istihbarat örgütleri adına çalışan Türk istihbaratçılarının, gazetecilerin, vekillerin, bürokratların adları ve secereleri varsa… * Görünürde hem CIA, hem BND adına çalışan “SAM”, daha pek çok uluslar arası menfaat gurubunun koruması altındaysa… * “SAM”in deşifre edilmesi halinde, uluslar arası pek çok sır ve/veya suikast, sabotaj, dezinformatsiya açığa çıkacaksa… Türkiye’de hangi ‘cesur yürek’, hangi ‘kumar borcu’ olmayan bu gerçeği açıklayabilir?
HABLEMİTOĞLU’NUN GÜVENDİĞİ DAĞLARA YAĞAN KAR… Merhum HABLEMİTOĞLU bilinen ‘meçhul asker’lerdendir. Bilinmeyen yani, pek çok ‘meçhul asker’ bu ülke için can vermekte, katledilmekte, ortadan kaldırılmaktadır. HABLEMİTOĞLU da katledildiğinde, O’nu katledenlerin kimliğini bile bile, bazı kişilerin dudaklarından şu cümleler ve/veya meali dökülmüştür. “Türkiye yiğit , vatansever bir evladını kaybetti. Makamı cennet olsun. Vatan sağolsun.” Peki, maden saygı değer hocam bu kadar değerlidir, bu kadar vatanseverdir; katilleri neden açıklanmaz? Açıklanamaz, çünkü, uluslar arası ağa bağlı DERİN DEVLET deşifre olur. Daha da doğrusu, DERİN DEVLET’in pislik kısmı… Yani, MİLLİYETÇİLİK, MANEVİYATÇILIK, ATATÜRKÇÜLÜK ardına sığınarak bu vatana, bu millete ve bu devlete en büyük İHANETİ yapanlar… Merhum şehidimiz HABLEMİTOĞLU’nun suçu, bu insanların bu kadar ADİ, ONURSUZ olabileceklerini düşünememesidir. Bunlar nerelerde mi yuvalanmaktadırlar? Herkesin gözünün önünde… Hem de DERNEK adı altında… Peki, DERNEKLER, faaliyetleri, üyelerinin kimlikleri açık olması gerekirken bu tür dernekler ile ilgili olarak BİLGİ EDİNME KAPSAMI’nda yetkili makama sorular sorarsanız ne olur, ya da size ne yanıt verilir? İşte sizlere aynen aktarıyorum. “Bilgi Edinme Yasası kapsamında istediğiniz bilgiler, her ne kadar ‘açık’ ve ‘verilebilir’ nitelikte olsa da üyelerin ‘can ve mal emniyeti’ için verilememektedir. Aynı zamanda, kurumumuza bağlı dernekler masasının elindeki bilgiler de güncel olmadığından, verilecek bilgiler de sağlıklı olmayacaktır. Konu ile ilgili, ısrarlı olmanız halinde sorunuzu Bakanlığımız Katına yöneltmeniz tavsiye olunur.” Ardından ne mi olur? E onu da sizler deneyin ve olacakları kendiniz yaşayın ve görün… Eğer sizce değerse… Biz değer bulduk, yaşadık ve gördük… İlk bakışta vatandaşını savunurmuş gibi görünen bu yanıt; aslında ‘devletin aciz’ olduğunu vurgular niteliktedir. Dernekler, kamu hizmeti yapan birimlerdir. Çalışmaları açıktır. Gizlisi, saklısı olmamalıdır. Eğer bu derneklerin yaptıkları yasal, kamu yararına ve insanlık hayrınaysa; üyelerini gizlemenin alemi ve anlamı nedir? İşte sizlere Türkiye gerçeği. Bilgi Edinme Yasası bile bu ülkede, ‘soruyu soranları sorgulama ve fişleme’ amacı için kullanılıyor. İşin en korkuncu ise, bu fişleme bilgileri dış istihbarat örgütlerine ‘para karşılığı’ satılıyor… Bir kez daha soruyoruz…. Huuuuuuu, orada kimse var mııııııııı ?!?!?!?!?




Bir yanıt yazın