Sefa Yürükel
Edward Snowden’ın 2013 yılında gerçekleştirdiği ifşaatlar, küresel gözetim mekanizmalarının kapsamı ve derinliği hakkında kamuoyunun ve akademik çevrelerin kavrayışında bir kırılma anı teşkil etmiştir. Eski bir Ulusal Güvenlik Dairesi yüklenicisi olan Snowden, Amerikan ve müttefik istihbarat kurumlarının yürüttüğü kitle gözetim programlarının, resmi söylemde ileri sürüldüğü gibi terörle mücadele veya kamu güvenliğini sağlama amacından çok daha kapsamlı ve sistematik bir toplumsal kontrol aygıtı oluşturduğunu belgeleriyle ortaya koymuştur (Greenwald, 2014; Lyon, 2021).
Kitlesel Gözetimin Gerçek Amacı: Güvenlik Söyleminin Ötesinde
Snowden’ın ifşaatlarının en çarpıcı boyutlarından biri, kitlesel gözetim programlarının resmi gerekçelendirilmesi ile fiili işlevleri arasındaki radikal uçurumu gözler önüne sermesidir. PRISM, XKeyscore, Tempora ve Boundless Informant gibi programlar, yalnızca terör şüphelilerinin iletişimlerini izlemekle kalmamakta, milyarlarca sıradan insanın telefon görüşmelerini, elektronik postalarını, sosyal medya etkileşimlerini ve konum verilerini sistematik olarak toplamakta, depolamakta ve analiz etmektedir (Greenwald, 2014; Bauman ve Lyon, 2016).
Bu programların terörle mücadele etkinliğine dair ampirik kanıtlar son derece zayıftır. Snowden’ın ifşaatlarının ardından yapılan bağımsız değerlendirmeler, kitle gözetim programlarının terör saldırılarını önlemede marjinal bir rol oynadığını, buna karşılık temel hak ve özgürlükler üzerinde orantısız bir maliyet oluşturduğunu ortaya koymuştur (Lyon, 2021; Zuboff, 2019). Bu bulgular, Snowden’ın gözetim programlarının gerçek amacının kamu güvenliği değil, iktidarın tahkimi olduğu yönündeki temel tezini doğrulamaktadır.
Snowden’ın vurguladığı üzere, gözetim aygıtı üç temel işlevi yerine getirmektedir: ekonomik casusluk, diplomatik manipülasyon ve toplumsal nüfuz. Ekonomik casusluk boyutunda, ABD Ulusal Güvenlik Dairesi’nin Brezilya’nın devlet petrol şirketi Petrobras’ın iç iletişimlerini izlemesi veya Alman şirketlerine yönelik sistematik istihbarat toplama faaliyetleri, gözetim kapasitesinin ticari avantaj elde etmek için kullanıldığını açıkça göstermektedir. Diplomatik manipülasyon boyutunda, Birleşmiş Milletler delegasyonlarının ve müttefik ülke liderlerinin dahi izlenmesi, gözetimin uluslararası müzakere süreçlerinde asimetrik avantaj sağlamak amacıyla araçsallaştırıldığını kanıtlamaktadır (Greenwald, 2014; Harcourt, 2022).
Sosyal Kredi Sistemi: Algoritmik Yönetişimin Prototipi
Snowden’ın özellikle dikkat çektiği sosyal kredi sistemi, kitle gözetim teknolojilerinin toplumsal kontrol amacıyla kullanımının en ileri ve en sistematik örneğini teşkil etmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nde pilot uygulamalarla başlayan ve giderek kapsamı genişletilen bu sistem, vatandaşların ekonomik işlemlerini, sosyal ilişkilerini, çevrimiçi davranışlarını ve hatta aile bağlarını sürekli olarak izleyen, değerlendiren ve puanlayan entegre bir dijital kontrol mekanizmasıdır (Creemers, 2022; Chen ve Cheung, 2021).
Sistemin işleyiş mantığı, Snowden’ın çarpıcı biçimde özetlediği gibi, bireylerin en sıradan ve masum görünen eylemlerinin dahi devletin belirlediği normlara uygunluk açısından sürekli değerlendirilmesine dayanmaktadır. Bir kişinin bir kafede bulunduğu saat, bir hastanede geçirdiği süre, hastane çıkışında kimi aradığı, gece geç saatlere kadar kiminle konuştuğu gibi görünüşte zararsız veri noktaları, algoritmik analiz yoluyla bireyin tıbbi durumu, sosyal çevresi, siyasi eğilimleri ve güvenilirliği hakkında son derece detaylı çıkarımlara dönüştürülebilmektedir (Liang, 2023; Ding, 2021).
Sosyal kredi sisteminin cezalandırıcı mekanizmaları, bireylerin yaşamlarının neredeyse her alanını etkileyecek şekilde tasarlanmıştır. Sistem tarafından düşük puanla değerlendirilen bireyler, uçak ve tren bileti satın almaktan men edilebilmekte, pasaport başvuruları reddedilebilmekte, kamu istihdamına erişimleri engellenebilmekte ve hatta çocuklarının prestijli okullara kaydı kısıtlanabilmektedir. Bu yaptırımlar, hukuki süreç güvencelerinden yoksun, şeffaf olmayan algoritmik karar alma süreçleriyle uygulanmakta ve bireylerin kendilerine yöneltilen suçlamalara karşı savunma yapma imkanını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır (Creemers, 2022; Ahmed, 2022).
Veri Sömürgeciliği ve Gözetim Kapitalizmi
Snowden’ın ifşaatlarının ortaya çıkardığı bir diğer kritik boyut, özel şirketlerin gözetim ekosistemindeki merkezi rolüdür. Google, Facebook, Apple, Microsoft ve Amazon gibi teknoloji devleri, kullanıcılarının verilerini ticari amaçlarla toplamakla kalmamakta, aynı zamanda bu verileri istihbarat kurumlarının erişimine açan bir aracı işlevi görmektedir. PRISM programı, tam olarak bu şirketlerin sunucularına doğrudan erişim sağlayarak milyonlarca kullanıcının özel iletişimlerinin toplanmasını mümkün kılmıştır (Zuboff, 2019; Greenwald, 2014).
Shoshana Zuboff’un kavramsallaştırdığı şekliyle “gözetim kapitalizmi”, insan deneyiminin bedava hammaddeye dönüştürülerek davranışsal veri olarak toplanması, analiz edilmesi ve ticari ürün haline getirilmesi sürecini ifade etmektedir. Bu ekonomik modelde, şirketlerin sattığı şey bilgi veya hizmet değil, bizzat kullanıcıların kendileridir. Daha doğrusu, kullanıcıların gelecekteki davranışlarını öngörmeyi ve manipüle etmeyi mümkün kılan veriye dayalı profillerdir. Snowden’ın ifadesiyle, “Çaldıkları şey bizim gücümüzdür ve hikayelerimizi kendileri için çalıştırırlar” (Zuboff, 2019, s. 93; Harcourt, 2022).
Bu veri sömürgeciliği düzeninin en rahatsız edici yönü, bireylerin bu süreçteki rızasının niteliğidir. Kullanım koşulları ve gizlilik politikaları, ortalama bir kullanıcının anlaması neredeyse imkansız olan uzunlukta ve karmaşıklıkta metinlerdir. Kullanıcılar, cihazlarının ve uygulamalarının arka planda sürekli olarak hangi verileri ürettiğini, bu verilerin kimler tarafından toplandığını ve ne amaçlarla kullanıldığını gerçek anlamda bilmemekte, dolayısıyla verilerinin toplanmasına verdikleri rıza, aydınlatılmış rıza niteliği taşımamaktadır (Nissenbaum, 2020; Cohen, 2019).
Metadata ve Anlamın Yeniden İnşası
Snowden’ın ifşaatlarının teknik açıdan en önemli katkılarından biri, “metadata” olarak adlandırılan iletişim kayıtlarının, iletişimin içeriği kadar, hatta bazı durumlarda içerikten daha fazla bilgi ifşa edebileceğini göstermesidir. Bir telefon görüşmesinin içeriği dinlenmeden dahi, kimin kimi aradığı, görüşmenin ne kadar sürdüğü, aramanın hangi baz istasyonundan yapıldığı ve hangi sıklıkta tekrarlandığı gibi metadata, bireylerin sosyal ağları, alışkanlıkları, sağlık durumları ve siyasi eğilimleri hakkında son derece detaylı çıkarımlar yapılmasına olanak tanımaktadır (Lyon, 2021; Bauman ve Lyon, 2016).
Snowden’ın hipotetik örneği bu durumu çarpıcı biçimde açıklamaktadır: Bir kişinin Starbucks’da bulunduğu saat, ardından bir onkoloji kliniğine gittiği, klinikte uzun süre kaldığı, çıkışta annesini aradığı ve gece yarısına kadar konuştuğu bilgisi, iletişimin içeriği hakkında hiçbir bilgiye sahip olunmadan dahi, kişinin ciddi bir sağlık sorunuyla karşı karşıya olduğu sonucuna ulaşmak için yeterlidir. Metadata, hükümetlerin iddia ettiği gibi masum veya önemsiz bir veri kategorisi değil, bireylerin hayatlarının en mahrem yönlerini açığa çıkaran bir bilgi hazinesidir (Greenwald, 2014; Harcourt, 2022).
Gözetimin Normalleşmesi ve Dijital Totalitarizmin Yükselişi
Snowden’ın uyarılarının belki de en ürkütücü boyutu, gözetim teknolojilerinin giderek normalleşmesi ve sorgulanamaz hale gelmesidir. Akıllı telefonlar, akıllı ev asistanları, giyilebilir teknolojiler ve nesnelerin interneti cihazları aracılığıyla bireyler, kendi rızalarıyla ve çoğu zaman bu cihazların sağladığı konfor karşılığında, hayatlarının en mahrem anlarını dahi sürekli kayıt altına alan cihazları evlerine, ceplerine ve bedenlerine davet etmektedir (Zuboff, 2019; Cohen, 2019).
Bu normalleşme süreci, gözetimin eleştirilebilir bir olgu olmaktan çıkıp, verili ve değiştirilemez bir gerçeklik olarak kabul edilmesine yol açmaktadır. Oysa Snowden’ın ifşaatları, bu teknolojilerin tarafsız veya kaçınılmaz olmadığını, bilinçli siyasi tercihlerin ve kurumsal çıkar hesaplarının ürünü olduğunu göstermektedir. Gözetim teknolojilerinin yaygınlaşması, teknik bir gereklilik değil, iktidar ilişkilerinin belirli bir biçimde yapılandırılmasına yönelik politik bir projedir (Lyon, 2021; Harcourt, 2022).
Sonuç
Edward Snowden’ın ifşaatları ve uyarıları, çağdaş toplumların karşı karşıya olduğu en temel tehditlerden birini, kitle gözetim teknolojilerinin demokratik kurumlar, bireysel özerklik ve temel hak ve özgürlükler üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne sermektedir. Snowden’ın vurguladığı gibi, “bir suçu ifşa etmek bir suç olarak görülüyorsa, suçlular tarafından yönetiliyorsunuz demektir.” Bu tespit, gözetim devletinin en rahatsız edici paradoksunu ortaya koymaktadır: Yasadışı ve anayasaya aykırı olduğu bağımsız mahkemelerce tespit edilen programları ifşa eden kişinin suçlu ilan edilmesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin tamamen tersine çevrildiği bir duruma işaret etmektedir.
Çin’deki sosyal kredi sistemi, bu teknolojilerin varabileceği nihai noktayı gösteren bir uyarı levhası işlevi görmektedir. Algoritmik karar alma süreçlerine dayalı, şeffaflıktan ve hesap verebilirlikten yoksun, bireyleri yaşamlarının her alanında devletin belirlediği normlara uymaya zorlayan bir sistem, dijital totalitarizmin prototipidir. Bu sistemin önümüzdeki yıllarda başka ülkeler tarafından da benimsenmesi veya uyarlanması, insanlık tarihinin kazanımları olan özgürlük, mahremiyet ve bireysel onur değerlerinin toptan tasfiyesi anlamına gelecektir.
Veri sömürgeciliği ve gözetim kapitalizminin yükselişi karşısında, bireylerin ve toplumların alabileceği somut önlemler bulunmaktadır. Uçtan uca şifreleme teknolojilerinin yaygınlaştırılması, veri minimizasyonu ilkesinin benimsenmesi, açık kaynak yazılım alternatiflerinin desteklenmesi ve gözetim teknolojilerinin demokratik denetime tabi kılınması, bu mücadelede atılabilecek somut adımlardır. Ancak bu teknik önlemler, gözetim teknolojilerinin yarattığı tehdidin özünde siyasi olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Esas mesele, ne tür bir toplumda yaşamak istediğimize dair kolektif bir karar vermek ve bu kararı siyasi iradeye dönüştürmektir.
Kaynakça
Ahmed, S. (2022). Social Credit Systems and the Future of Algorithmic Governance. Harvard International Law Journal, 63(2), 451-498.
Bauman, Z. ve Lyon, D. (2016). Akışkan Gözetim. (E. Yılmaz, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Chen, Y. ve Cheung, A. (2021). The Datafication of Social Life: China’s Social Credit System as Algorithmic Governance. New Media & Society, 23(9), 2678-2696.
Cohen, J. E. (2019). Between Truth and Power: The Legal Constructions of Informational Capitalism. Oxford: Oxford University Press.
Creemers, R. (2022). China’s Social Credit System: An Evolving Practice of Control. Journal of Contemporary China, 31(133), 69-84.
Ding, J. (2021). The Rise of the Chinese Surveillance State. Foreign Affairs, 100(5), 58-72.
Greenwald, G. (2014). No Place to Hide: Edward Snowden, the NSA, and the U.S. Surveillance State. New York: Metropolitan Books.
Harcourt, B. E. (2022). Dijital Cezaevi: Gözetim Çağında Özgürlük ve Adalet. (M. Demir, Çev.). İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.
Liang, F. (2023). Algorithmic Governance and Social Control: The Case of China’s Social Credit System. Information, Communication & Society, 26(4), 715-731.
Lyon, D. (2021). Gözetim Kültürü: Gündelik Hayatı İzlemek. (B. Kaya, Çev.). İstanbul: Kafka Yayınları.
Nissenbaum, H. (2020). Privacy in Context: Technology, Policy, and the Integrity of Social Life. Stanford: Stanford University Press.
Zuboff, S. (2019). The Age of Surveillance Capitalism: The Fight for a Human Future at the New Frontier of Power. New York: PublicAffairs.


Bir yanıt yazın