Geleceğin savaşlarının temelinde gıda ve su olacağı doğrudur fakat eksiktir. Çünkü klasik dönemde de çatışmaların başta gelen sebepleri otlaklar, topraklar, verimli araziler olmuştur. Sömürgecilik asırlarında altın biriktirmek esas olduğu halde bunun araçları hububat, şeker, kahve ve diğer tarım ürünleriydi. Enerji savaşlarının da temelinde üretim ve nakliyesi bulunmaktadır. Günümüzde sessizce büyük savaşa hazırlanan Çin, ülkesini hububat deposu haline getirdi, depoları dolup taştı. Hatta düne kadar kendi kendine yeterli Türkiye’nin zincir marketlerinde Çin’den, Hindistan’dan, Tayvan’dan, Uruguay’dan pirinç, Meksika’dan nohut, Kanada’dan mercimek satılması normal hale geldi. Bir kaç vilayetimiz kadar yüzölçümüne, İstanbul’un yarısından az nüfusa sahip, denize kıyısı bulunmayan Paraguay’dan sığır ithal etmemizle milli gurur haline getirdiğimiz futbolda bu fakir Güney Amerika ülkesine yenilmemiz arasındaki ilişkiyi de görmek gerek.

Bu gerçekler ışığında gıda güvenliğinin, bağımsızlık yanında milli güvenliğin de ayrılmaz parçası olduğu unutulmamalıdır. Esasen gelişmiş ülkeler veya yükselen güçlerin ortak özelliklerinden biri de tarıma önem vermeleri olup hemen hepsi net tarımsal ürün ihracatçılarıdır.
Bu yıl yağışların bol olduğu dönem yaşanmaktadır. Belli aralıklarla kuraklık ve bereket dönemleri birbirini takip eder. Dolayısıyla kuraklığa karşı hazırlıkların bereketli yıllarda yapılması gerekmektedir. Kur’an-ı Mübin’de bu hususu anlatan, binlerce yıl önceki Yusuf Aleyhisselam kıssası bulunmaktadır. Daha önce kuruyan bazı göllerin ve pınarların canlandığı bir dönemden geçtiğimiz halde ilgili kuruluşların, kuruyan gölleri ihya konusunda gerekli tedbirleri almadığı görülmektedir. Barajların su seviyesini günü gününe yayınlaması, devletin görevini yerine getirdiği anlamına gelmemektedir. Öncelikle şu tespitleri hatırlatalım:
Sadece Konya havzasında değil Trakya’dan Kars’a kadar ülke çapında derine çekilen, tuzlanan, zehirlenen yeraltı suyu, aslında yeryüzünün birincil tatlı su kaynağıdır. Göllerin, pınarların, akarsuların önemli menba’ıdır. Yeraltı suları, sadece bir depo değil, yeryüzü sularının bir anlamda sigortasıdır.
Yeraltı suları, ekosistemi ayakta tutar, obruklaşmayı ve çökmeyi önler, yerüstü sularını beslerken aşırı yağışlarda taşkınları içine çeker.
Her yıl sayıları artan ve derinleştirilen kuyularla su çekimi, yeraltı suyunun seviyelerini tehlike derecesine düşürmüştür. Seviye düştükçe daha fazla göl ve pınar kurumuştur. Hesapsız su çekimi uzun vadede gıda güvenliğini tehdit ederek tarım alanlarını kurutmakta, çölleşmeye yol açmaktadır. Temel ürünlerde dahi ithalat yoluna gidilmesi, aynı zamanda ekonomiyi, bir adım sonra milli güvenliği tehdit etmektedir.

Yeraltı sularının çekilmesi konusunda birçok ülke hakkında bilimsel araştırmalara dayalı tespitler verildiği halde Türkiye’de yaşananlar bağlamında, özellikle son 20 yılda çölleşmenin boyutu, kuruyan göller ve akarsuların sayısı ve hacmi, çöl ülkelerine has kum rüzgarlarının gittikçe yoğunlaşması, sayıları onbinleri bulan ve yerleşim yerlerini dahi tehdit eden obruklaşmaların sebepleri, alınması gereken tedbirler, yasal düzenlemeler bilinmemektedir. 2025 rakamlarına göre önemli kısmı İç Anadolu’da bulunan 500 bin belgeli su kuyusundan bahsedilmekte, ancak belgeli olandan daha fazla olduğu tahmin edilen kaçak kuyular konusunda bilgi olmadığı, yetkili ağız tarafından itiraf edilmektedir. Konya ovasındaki 92 bin kuyunun 62 bini kaçak olduğu belirtildiği halde gerekli tedbirlerden bahsedilmemektedir.
Yukarıda özetlenen hususlar kısmen “Yeraltı sularının seviyesi tehlikeli seviyede azalıyor” başlıklı rapordan alınmış olup bu önemli ve ayrıntılı yazıyı aşağıdaki x hesabımdan paylaşıyorum. Son derece hayatî olan bu tespitleri yapan ise Çevre ve Orman Bakanlığı’nda müsteşar yardımcılığı görevinden sonra 23. dönemde iktidar partisinden Hatay milletvekilliği yapmıştır. Yani bu ciddi tespitleri en yetkili ağızdan dinliyoruz. Tuhaf olan ise bu kişinin sorunları sadece bilimsel tespitler olarak sunmasıdır. Çözüm konusunda en yetkili makamları işgal etmesine karşın mesela milletvekilliği döneminde yüzlerce göl kururken, kuyuların sayısı hızla artarken, mevcut kuyular her yıl 10-20 metre derine indiğinden yeraltı suları çekilirken, aynı süreçte bu sulardan beslenen göller, pınarlar, dereler kururken, kısaca Anadolu hızla çölleşirken gerekli tedbirleri alma konusunda mesela bir kanun teklifi vermemiştir.
ABD, Arizona, Hindistan gibi birçok ülkedeki yer altı suları çekilmesi konusunda bilimsel tespitler nakledilmekte, ancak aynı sorundan dolayı yüzlerce gölün, pınarın, akarsuyun kurumasından habersiz gibi görünmektedir. Sorunun çözümü kapsamında halkın bilinçlenmesinin gereği zikredilmektedir. Ancak çözümden birinci derecede sorumlu kişinin, mesela Konya havzasındaki üreticilerin “kuyumu kapatmaya hazırım, fakat sadece benim kapatmamın bir anlamı yok, bütün kuyular konusunda tedbir alınması şart” diyen üreticilerden habersiz.
Sorunun çözümünü müteahhitlerde, yeni inşaat ihalelerinde aramak, kuruyan göle civardaki nehirden kanal inşa etmek meselenin ciddiyetini, sebep-sonuç ilişkisini hiç anlamamak demektir. Veya faciayı istismar ederek zenginleşme yolunu seçmektir! Diğer kuruyan yüzlerce göl, akarsu ne olacak? Kanal açılan ırmağın da bir süre sonra kurumayacağı ne malum?
Derelerin coştuğu, bazı göllerin canlandığı bu yıl, yeraltı sularını ihyası konusunda fırsat sunmaktadır. Daha önce kuyulara getirilen ve 2004’de iptal edilen sınırlamaların çok daha kapsamlı bir şekilde uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. Yasal göllerin derinliklerinin mesela 200 metreyi geçmemesi, her yıl 10-20 metre doldurulması için yasal düzenlemenin tam zamanıdır. Kaçak göllerin kapatılması, zaruri olanların ciddi denetimler çerçevesinde sürdürülmesinin çaresine bakılmalıdır. Bazı kesimleri rahatsız edecek, çıkarlarını zedeleyecek bu gibi tedbirler, yeni rüşvet, adam kayırma, yandaşları zenginleştirme aracı olmamalıdır.

Başta ABD ve Almanya olmak üzere en gelişmiş, fert başına düşen milli geliri en yüksek ülke yöneticileri yumurta, süt, döner gibi gıda ürünlerinin fiyatlarını gündemlerine almakta, tedbirler sıralamakta, sorunları çözmekle iftihar etmektedirler. Bu gibi sorunların çözümü, sadece tüketiciye makul fiyatla arzdan geçmemektedir. Böyle bir mantıkla ithalat kapısını açmak üretimi bitirmek demektir. Soğan ve patates üreticisinin, geçen sene ürünü toplama fiyatına satamaması demek bir daha üretim “belasına” bulaşmaması anlamına gelir ki bunu yaşamaktayız. İthalata dayanarak çözüm ise sadece ithal belgesi alabilen şanslı kişilere yarar, ülkenin ve halkın geleceğini bitirir.
Barajlardan boşa akıtılan suların temaşası zevklidir. Fakat enerji olarak sunulması gerekli bu rahmet deryası konusunda zamanında planlama yapılmadığı, yeterli istifade için daha fazla elektrik üretiminin programa alınmadığı açıktır. Bu tedbirsizliğin diğer anlamı tarımı, gıdayı bitiren, havayı ve suyu kirleten termik bacalarının daha fazla zehir kusmasının önünün açılmasıdır. Bir dönemin en yetkili mevkilerinde bulunan kişinin acı tespitlerina karşın tedbirler konusundaki sessizliği, milli güvenlik açısından da endişe vericidir.
https://x.com/alaeddinyalcink



Bir yanıt yazın