Meclis Mutabakatı mı, Devlet Felsefesinin Feshi mi?
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin siyasi tarihinde, belirli dönemler alınan kararlar ve hazırlanan raporlar itibarıyla milletin hafızasında derin izler bırakmıştır. Kimi kararlar “tarihi uzlaşı” olarak takdim edilirken, kimi metinler üzerinden geçen yılların ardından “vesika-i zillet” olarak nitelendirilmiştir. Bugün geldiğimiz noktada, TBMM çatısı altında AK Parti, MHP, CHP ve DEM Parti’nin ortak oyuyla kabul edilen “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu”, işte böylesi bir tarihi eşiği temsil etmektedir. Bu rapor, sıradan bir Meclis araştırması veya geçici bir uzlaşı metni değildir. Tam aksine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin ve üniter yapısının temellerine yöneltilmiş en kapsamlı operasyonun anayasal dayanak haline getirilme girişimidir.
Siyaset sahnesinde birbirine taban tabana zıt gibi görünen, ekranlarda birbirlerini en ağır ithamlarla suçlayan partilerin, kapalı kapılar ardında “barış, demokrasi ve özgürlük” gibi kavramların içini boşaltarak tek vücut haline gelmeleri, devletin bekası açısından ciddi bir alarm zilidir. Bu raporun firesiz kabulü, “devlet aklı” ile “millet vicdanı” arasında açılan makasın en somut göstergesidir. Zira raporun içeriği, salt bir güvenlik meselesinin çözümü olmaktan çıkmış, anayasal düzenin köklü bir revizyonunu hedefleyen bir “yeni devlet kurma” projesine dönüşmüştür. Nitekim TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un raporun tamamlanmasının ardından yaptığı açıklamada, çalışmalar sonucunda “kapsayıcı bir anayasa ihtiyacının doğduğunu” ifade etmesi, projenin ikinci ve asıl kritik aşamasının habercisi olmuştur.
- Raporun Anatomisi: Bir “Devlet Politikası” Olarak Terörle Müzakere
1.1. Siyasi Partilerin “Tek Vücut” Olmasının Anlamı
Komisyon raporunun, TİP ve EMEP dışındaki tüm partilerin oyuyla kabul edilmesi, siyaset mühendisliği açısından son derece manidardır. Bu tablo, Türk siyasetinde ana akım olarak nitelendirilen partilerin, devletin temel paradigmaları konusunda bir “mutabakat-ı külli”ye vardıklarını göstermektedir. Oysa bu partiler, gündelik siyasetin olağan akışında birbirlerini “vatana ihanet”le, “rejimi yıkmak”la ve “diktatörlük kurmak”la suçlamaktadır. Bu çelişki, söz konusu suçlamaların büyük ölçüde teatral olduğunu, asıl uzlaşmanın ise devletin kurucu ilkelerinin ve felsefesinin dönüştürülmesi noktasında sağlandığını ortaya koymaktadır.
Akademik literatürde “elit uzlaşısı” olarak adlandırılabilecek bu durum, toplumun geniş kesimlerinin talepleri ile siyasi elitlerin tercihleri arasında ciddi bir kopuş yaşandığını gösterir. Nitekim raporun kamuoyuna “toplumsal mutabakat” olarak sunulmasına rağmen, bu mutabakatı teyit edecek herhangi bir kapsamlı kamuoyu araştırması yapılmamıştır. Bu, “toplumsal mutabakat” kavramının, tepeden inmeci emperyalisme bağımlı ideolojik bir siyaset üretimini meşrulaştırmak için kullanıldığını göstermektedir.
1.2. “Devlet Politikası” Söylemi ve Denetimsizlik Riski
Raporda açılım sürecinin “devlet politikası” olarak tanımlanması, kulislerde en çok tartışılan başlıklardan biri olmuştur. Siyaset bilimi açısından “devlet politikası” kavramı, geçici hükümetlerin veya siyasi partilerin gündelik tercihlerinin ötesinde, kurumsal devlet yapısının süreklilik arz eden ve değişmez kabul edilen yaklaşımlarını ifade eder. Bu rapor bağlamında kullanıldığında, terör örgütüyle müzakere edilmesi ve ona anayasal alan açılması fikri, devletin kurumsal bir refleksi haline getirilmek istenmektedir.
Bu durumun iki ciddi sakıncası vardır. Birincisi, bir siyasi iktidarın tercihi olan bir yaklaşımı “devlet politikası” olarak kodlamak, konuyu meşru siyasi tartışmanın ve eleştirinin dışına iter. İkincisi ve daha da önemlisi, Meclis’in denetim işlevini fiilen ortadan kaldırır. Zira “devlet politikası” haline gelmiş bir konuda Meclis’in yapabileceği denetleme ve gerektiğinde durdurma yetkisi sembolik bir niteliğe bürünür. Ankara kulislerinde yapılan “Meclis’i denetim gücü sınırlı bir aktöre dönüştürdüğü” yorumu, bu kaygının akademik karşılığıdır.
- “Yeni Anayasa” Çağrılarının Perde Arkası: Meşruiyet Zemini mi, Siyasi Pazarlık mı?
2.1. Rakamların Dili: Meclis Aritmetiğinden Referanduma Giden Yol
Raporun kabulünün hemen ardından başlatılan “yeni anayasa” tartışmaları, tesadüfi değildir. Anayasa hukuku açısından bakıldığında, Türkiye’nin mevcut anayasasına yönelik eleştiriler kısmen haklı olabilir ve birçok bakımdan 12 Eylül darbesi ürünü olan bu anayasa, tam anlamıyla tatmin edici bir metin değildirde. Ancak gündemde olan, bu teknik ve demokratik eksikliklerin giderilmesi değildir. Hadsiz ve hukuksuzca yep yeni bir anayasa yapmaktır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üçüncü kez aday olabilmesi için anayasa değişikliği gerektiği bilinen bir gerçektir. Mevcut anayasanın 101. maddesi, bir kişinin en fazla iki dönem cumhurbaşkanı seçilebilmesine imkan tanımaktadır. 2028’de yapılması planlanan seçimlerde Erdoğan’ın tekrar aday olabilmesi için ya anayasa değişikliği yapılması ya da TBMM’nin erken seçim kararı alması gerekmektedir. Anayasa değişikliği için ise 400 vekilin “evet” oyu (doğrudan kabul) veya en az 360 vekilin “evet” oyu (referandum yolu) şarttır.
3 Ocak 2026 itibarıyla TBMM’deki sandalye dağılımı, Cumhur İttifakı’nın (AK Parti, MHP, HÜDA PAR, DSP) 326 oya sahip olduğunu göstermektedir. DEM Parti ve DBP’nin 56 oyu da eklendiğinde, toplam 384 oya ulaşılabilmektedir. Bu rakam, referandumsuz bir anayasa değişikliği için gereken 400’ün altında olmakla birlikte, referandum yolunu açacak 360’ın oldukça üzerindedir. İşte “açılım raporu”nun ve “terörsüz Türkiye” söyleminin en kritik işlevi, DEM Parti’nin bu anayasa değişikliğine destek vermesini sağlayacak siyasi zemini hazırlamaktır.
2.2. DEM Parti Raporu ve Tartışmalı Başlıkların Perde Arkası
Komisyon raporunun ekler kısmında yer alan DEM Parti’nin raporu, sürecin asıl hedefini gözler önüne sermektedir. DEM Parti’nin raporunda, ana dilde eğitim, yerel yönetimlerde özerklik, koruculuk sisteminin kaldırılması ve köy isimlerinin iadesi gibi talepler yer almaktadır. Ortak raporda bu taleplere doğrudan yer verilmemiş olsa da, “kapsayıcı bir anayasa” vurgusu, bu taleplerin yeni anayasa sürecinde masaya getirileceğinin işaretidir.
Anayasa hukukçularının üzerinde durduğu temel sorun, bu taleplerin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın değiştirilemez ilk maddeleriyle (özellikle 1., 2. ve 3. maddeler) olan uyumsuzluğudur. Anayasa’nın 3. maddesinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” hükmü, etnik temelde bir federasyonu, özerkliği veya Türkçe dışında bir dilin resmi dil olarak tanınmasını anayasal düzeyde engellemektedir. DEM Parti’nin taleplerinin hayata geçirilmesi, bu maddelerin değiştirilmesini veya fiilen işlevsiz hale getirilmesini zorunlu kılar ki bu da “üniter devlet”ten “bölgesel-devletli yapıya” geçiş anlamına gelir.
- Hukuki Altyapı: Af mı, Topluma Kazandırma mı?
3.1. “Müstakil ve Geçici Yasa”nın Anlamı
Raporun en tartışmalı bölümlerinden biri, silah bırakma sürecini düzenleyecek “müstakil ve geçici mahiyette bir yasal düzenleme” önerisidir. Bu düzenlemenin amacı, “örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılması” olarak açıklanmaktadır. Ancak hukuk tekniği açısından bakıldığında, bu tür “özel” ve “geçici” yasalar, ceza hukukunun genel prensiplerine istisna getirir ve sıklıkla fiili af işlevi görür.
Raporda “af algısı oluşturulmamalıdır” ifadesi yer almasına rağmen, örgüt mensupları için özel bir yargılama ve infaz rejimi öngörülmesi, ceza hukukunun eşitlik ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Türk Ceza Kanunu ve İnfaz Kanunu, suç işleyen herkes için geçerli genel hükümler içerir. Bu genel hükümlerin dışına çıkılarak, belirli bir suç örgütü mensupları için özel bir yasa çıkarılması, Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen “kanun önünde eşitlik” ilkesini ihlal eder. Kulislerde bu durumun “adı af değil ama sonucu af olan bir model” şeklinde tarif edilmesi, konunun hukuki özünü doğru bir biçimde yansıtmaktadır.
3.2. Cezasızlık Algısı ve Hukuk Devleti İlkesi
Hukuk devleti, suç işleyen herkesin, işlediği suçun karşılığı olan cezayı, kanunların öngördüğü usuller çerçevesinde çekmesini zorunlu kılar. Terör suçluları için “topluma kazandırma” adı altında özel bir yasal rejim ihdas etmek, suç ile ceza arasındaki ilişkiyi zayıflatır ve toplumda “cezasızlık” algısının yaygınlaşmasına neden olur.
Bu durum, sadece hukuki değil, aynı zamanda toplumsal psikoloji açısından da ciddi sonuçlar doğurur. Yıllarca terör eylemleri sonucu yakınlarını kaybetmiş şehit aileleri ve gaziler nezdinde, bu tür düzenlemeler “devletin şehitlerini unuttuğu” şeklinde algılanmakta ve devlete olan güveni sarsmaktadır. Hukuk, bireysel vakaların ötesinde, toplumsal adalet duygusunu da tesis etmekle yükümlüdür. Salt siyasi mülahazalarla, terör suçlularına yönelik istisnai düzenlemeler yapmak, hukukun bu temel işlevini zedelemektedir.
- Kurucu Felsefenin Tasfiyesi: Anayasanın İlk Dört Maddesi ve Ötesi
4.1. “Türk Milleti” Tanımına Yönelik Tehdit
Atatürk’ün cumhuriyet felsefesinde “Türk Milleti” kavramı, etnik bir kökene işaret etmez. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” tanımı, siyasal ve hukuksal bir aidiyeti ifade eder. Bu tanım, farklı etnik kökenlerden gelen bireylerin, ortak bir vatandaşlık potasında erimesini ve devlet karşısında eşit statüde olmasını sağlayan “üst kimlik” işlevi görmektedir.
Gündemde olan yeni anayasa tartışmalarında, bu üst kimliğin yerine “etnik aidiyetleri” esas alan bir vatandaşlık tanımı getirilmek istendiği, siyasi kulislerde sıklıkla konuşulmaktadır. Eğer anayasa, “Türk” yerine “Türkiyeli” kavramını ikame eder veya etnik kimlikleri anayasal güvence altına alarak siyasal sistemin kurucu unsurları haline getirirse, bu durum Türkiye’yi bir “etnik federasyon”a dönüştürme yolunda atılmış en büyük adım olacaktır. Siyaset biliminde “çok kültürlülük” olarak adlandırılan bu modeller, istikrarlı bir siyasal yapıdan ziyade, sürekli etnik talep ve çatışma üreten bir mekanizmaya dönüşme riski taşır.
4.2. Resmi Dil Tartışmaları ve Bölünmez Bütünlük İlkesi
Raporun gölgesinde yeniden ısıtılan bir diğer konu da “anadilde eğitim” ve “resmi dil” tartışmalarıdır. Anayasa’nın 3. maddesi, devletin dilinin Türkçe olduğunu hükme bağlamıştır. Bu, üniter devlet yapısının en temel unsurlarından biridir. Bir ülkede birden fazla resmi dilin kabulü, o devletin federal bir yapıya evrilmesinin en güçlü işaretidir.
DEM Parti’nin raporunda yer alan anadilde eğitim talebi, ilk aşamada masum bir kültürel hak talebi gibi sunulsa da, nihai hedef itibarıyla Kürtçenin resmi dil statüsüne kavuşturulmasıdır. Bu gerçekleştiğinde, devletin resmi yazışmalarından mahkeme kararlarına, okul müfredatından kamu hizmetlerine kadar her alanda iki dillilik zorunlu hale gelecektir ki bu, mevcut üniter yapının tamamen dönüşmesi anlamına gelir.
- Stratejik Boyut: Bölgesel Dengeler ve Uluslararası Aktörler
Türkiye’nin iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler, bölgesel ve küresel güç dengelerinden bağımsız düşünülemez. Suriye’deki iç savaşın ardından oluşan yeni dengeler, Irak’ın kuzeyindeki yapılanma ve ABD’nin bölgedeki varlığı, Türkiye’nin üniter yapısına yönelik tehditleri artırmaktadır.
DEM Parti’nin raporunda Suriye’deki Kürt gruplarla dayanışma vurgusunun yer alması, bu sürecin salt bir iç güvenlik meselesi olmadığını, bölgesel bir “Kürt açılımı”nın parçası olduğunu göstermektedir. PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG/SDG, ABD tarafından desteklenmekte ve Suriye’nin kuzeyinde fiili bir özerk yönetim kurmuş bulunmaktadır. Türkiye’de yapılacak bir anayasal düzenleme ile Kürtçeye resmi statü tanınması ve yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi, Suriye’deki bu yapılanmanın Türkiye’ye sıçramasının hukuki zeminini hazırlayacaktır.
Bu yönüyle bakıldığında, “açılım raporu” ve “yeni anayasa” tartışmaları, Sevr Sendromu’nun diriltildiği, Misak-ı Milli sınırlarının tartışmaya açıldığı bir dönemin habercisidir. Türkiye’yi çevreleyen emperyalist güçler, Ortadoğu’yu etnik ve mezhepsel hatlar üzerinden yeniden şekillendirme projelerini sürdürmektedir. Bu projelerin başarıya ulaşması için, öncelikle Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasını sağlayan üniter yapısının zayıflatılması gerekmektedir.
- Çözüm Önerileri: Milli Birlik ve Bütünlük İçin Yol Haritası
TBMM “Açılım Raporu” ve beraberinde gündeme gelen anayasa tartışmaları karşısında, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını, kurucu felsefesini ve milli birlik anlayışını koruyacak somut politika önerilerinin geliştirilmesi elzemdir. Bu çerçevede aşağıdaki öneriler dikkate alınmalıdır:
6.1. Anayasal Güvencelerin Tahkimi ve Mevcut Anayasada Tatmin Edici Değişiklikler
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk dört maddesinin değiştirilmezliği ilkesi, sadece hukuki bir formalite olarak değil, devletin varlık sebebi olarak yeniden vurgulanmalıdır. Bu maddeler etrafında oluşabilecek her türlü tartışma, milletin birlik ve beraberliğine yönelmiş bir tehdit olarak değerlendirilmeli ve bu konuda toplumsal mutabakatın pekiştirilmesi için kamu spotları, eğitim müfredatları ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla farkındalık artırıcı çalışmalar yapılmalıdır.
Anayasa değişikliği gündeme gelecekse, bu “yeni bir anayasa yapmak” şeklinde değil, mevcut anayasada tatmin edici değişiklikler yapmak şeklinde anlaşılmalıdır. Mevcut anayasanın demokratik açıdan eleştirilebilir yönleri bulunmaktadır. Ancak bu eleştiriler, anayasanın kurucu felsefesini ve üniter yapısını hedef alan bir revizyona dönüştürülmemelidir. Yapılacak değişiklikler:
· Bireysel hak ve özgürlükleri genişleten,
· Yargı bağımsızlığını güçlendiren,
· Demokratik standartları yükselten,
· Ancak devletin üniter yapısını, resmi dilini ve Türk Milleti tanımını kesinlikle koruyan
nitelikte olmalıdır. Anayasa’nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesi, bireysel hak ve özgürlükler temelinde yorumlanmalı, etnik veya mezhepsel grup haklarına dönüşmesinin önüne geçilmelidir. “Eşit vatandaşlık” kavramı, Türk Milleti üst kimliği altında bireylerin eşitliği olarak anlaşılmalı ve bu anlayışın toplumun tüm kesimlerine doğru bir şekilde aktarılması sağlanmalıdır.
6.2. Terörle Mücadelede Hukuki ve Operasyonel Kararlılık
Terör örgütleriyle müzakere değil, mücadele esas olmalıdır. PKK ve benzeri yapıların siyasal bir özne olarak tanınmasına yönelik her türlü girişim, devletin bekasına yönelmiş bir tehdit olarak kabul edilmeli ve bu tür girişimlere karşı hukuki ve siyasi tedbirler alınmalıdır. Terör örgütü mensuplarına yönelik “müstakil ve geçici yasa” gibi uygulamalar, af algısı oluşturacağı ve hukuk devleti ilkesini zedeleyeceği için kesinlikle hayata geçirilmemelidir.
Bunun yerine, terörle mücadelede elde edilen kazanımların kalıcı hale getirilmesi, terör örgütünün lojistik, finansman ve eleman temini yollarının tamamen ortadan kaldırılması hedeflenmelidir. Bu kapsamda, kırsalda devletin varlığını güçlendirecek sosyal ve ekonomik politikalar geliştirilmeli, vatandaşların devlete olan bağlılığı ve güveni pekiştirilmelidir.
6.3. Eğitim ve Kültür Politikalarında Milli Birlik Vurgusu
Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı, Türk milleti kavramının etnik bir kökenden ziyade, ortak bir vatan, ortak bir tarih ve ortak bir gelecek etrafında kenetlenmiş bir siyasal topluluk olduğu anlayışını güçlendirecek şekilde düzenlenmelidir. Tarih derslerinde, Anadolu’nun binlerce yıllık Türk yurdu olma vasfı vurgulanmalı, farklı etnik kökenlerden gelen vatandaşların Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne kadar omuz omuza verdiği mücadeleler örneklerle anlatılmalıdır.
Kültür politikaları, farklı yöresel zenginlikleri Türk milletinin ortak kültürel mirası olarak sunmalı, bu zenginliklerin etnik ayrışmayı körükleyecek şekilde araçsallaştırılmasının önüne geçilmelidir. TRT ve diğer kamu yayıncıları, bu konuda hassasiyetle hareket etmeli, yayınlarında milli birliği pekiştirici içeriklere ağırlık vermelidir.
6.4. Siyasi Partiler ve Seçim Mevzuatında Düzenleme
Siyasi partilerin, devletin üniter yapısına ve milletin bölünmez bütünlüğüne aykırı faaliyetlerinin önlenmesi için Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu’nda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Siyasi partilerin demokratikleşmesi için kanunda değişiklikler yapılmalıdır. Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleri çerçevesinde, bölücü faaliyetlerin odağı haline gelen siyasi partiler hakkında yaptırım uygulanması süreçleri hızlandırılmalı ve etkinleştirilmelidir.
Seçim barajı gibi unsurlar, siyasi istikrarı ve meclis aritmetiğinin sağlıklı işlemesini temin edecek şekilde düzenlenmeli, etnik temelde siyaset yapan partilerin mecliste olmaması ve meclise girerek devletin temel paradigmalarını pazarlık konusu yapmasının önüne yasayla geçilmelidir.
6.5. Uluslararası Alanda Aktif Diplomasi
Türkiye, bölgesinde yaşanan gelişmeler karşısında aktif ve etkili bir diplomasi yürütmelidir. Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmaya çalışılan terör koridoru ve özerk yapılanma girişimlerine karşı uluslararası hukuk çerçevesinde mücadelesini sürdürmeli, bölge ülkeleriyle işbirliğini artırmalıdır. ABD ve diğer Batılı ülkeler nezdinde, PKK/YPG arasındaki ayrım yapılamaz gerçeği ısrarla vurgulanmalı, bu ülkelerin terör örgütlerine verdiği desteğin sonlandırılması için diplomatik girişimler yoğunlaştırılmalıdır.
Ayrıca, Irak merkezi hükümetiyle işbirliği yapılarak, Irak’ın kuzeyindeki terör varlığının sonlandırılması için ortak operasyonel ve diplomatik adımlar atılmalıdır. Irak ve Suriye’de Türkmenlerin haklarının korunması ve bölgedeki demografik dengenin Türkiye lehine korunması için gerekli tedbirler alınmalıdır.
6.6. Sivil Toplum ve Kamuoyu Bilinçlendirmesi
Milli birlik ve beraberlik konusunda hassasiyet taşıyan sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, düşünce kuruluşları ve medya kuruluşları arasında koordinasyon sağlanmalı, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için ortak platformlar oluşturulmalıdır. “Açılım raporu” ve anayasa tartışmaları sürecinde, bu kuruluşların devletin üniter yapısını ve kurucu felsefeyi savunan raporlar hazırlaması, panel ve konferanslar düzenlemesi teşvik edilmelidir.
Şehit aileleri ve gazilerimizin sesine kulak verilmeli, onların talepleri ve hassasiyetleri siyasi karar alma süreçlerinde dikkate alınmalıdır. Bu kutsal değerlerimizin siyasi pazarlıklara konu edilmesine asla müsaade edilmemelidir.
Sonuç ve Değerlendirme: Ya İstiklal Ya İzminhal!
TBMM’de kabul edilen “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu”, salt bir terörle mücadele belgesi değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini revizyona tabi tutacak kapsamlı bir siyasi projenin ilk ayağıdır. Bu raporla birlikte eşzamanlı yürütülen “yeni anayasa” tartışmaları, projenin ikinci ve asıl hedefini oluşturmaktadır. Raporun kabulü, dört siyasi partinin aynı çatı altında buluşması, “devlet politikası” vurgusu, DEM Parti’nin ek raporu ve müstakil yasa önerisi gibi unsurlar, bu projenin ne kadar kapsamlı ve tehlikeli olduğunu göstermektedir.
Hukuki analizler, raporun öngördüğü “müstakil ve geçici yasa”nın, fiilen bir af işlevi göreceğini ve anayasanın eşitlik ilkesini zedeleyeceğini ortaya koymaktadır. Siyasi analizler ise, anayasa değişikliği için gereken oy sayısının, DEM Parti’nin desteğiyle 360’ı aştığını ve iktidarın referandumsuz bir değişiklik için 400’e ulaşmayı hedeflediğini göstermektedir. Bu aritmetik gerçeklik, raporun kabulünün ardından neden bu kadar hızlı bir şekilde anayasa tartışmalarının başlatıldığını açıklamaktadır.
Ancak asıl mesele, bu rapor ve anayasa tartışmalarıyla birlikte, Türkiye’nin üniter yapısının, resmi dilinin ve “Türk Milleti” tanımının hedef alınmasıdır. DEM Parti’nin ek raporunda yer alan anadilde eğitim, yerel yönetimlerde özerklik, koruculuk sisteminin kaldırılması ve köy isimlerinin iadesi gibi talepler, anayasanın değiştirilemez ilk maddeleriyle açıkça çelişmektedir. Bu taleplerin anayasa değişikliği sürecinde pazarlık konusu yapılması, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin tasfiyesi anlamına gelir. Bu tasfiye, Türkiye’yi bir “etnik federasyon”a dönüştürme yolunda atılmış en büyük adım olacak ve Sevr haritasının kapılarını aralayacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti, bir etnik kimlikler mozaiği değil, ortak bir vatan, ortak bir bayrak ve ortak bir gelecek etrafında kenetlenmiş Türk milletinin devletidir. Bu millet, binlerce yıllık devlet geleneğinin mirasçısıdır ve emperyalizmin her türlü oyununu bozacak siyasi olgunluğa sahiptir. Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, Kıbrıs’ta ve 15 Temmuz’da gösterdiği gibi, vatanı söz konusu olduğunda tek yürek olmasını bilmiştir. Bugün de bu rapor ve anayasa tartışmaları karşısında aynı uyanıklığı ve dirliği gösterecektir.
Anayasa değişikliği yapılacaksa, bu değişiklik “yeni bir anayasa” yapmak şeklinde değil, mevcut anayasada tatmin edici değişiklikler yapmak şeklinde anlaşılmalıdır. 12 Eylül mirasından arındırılmış, bireysel hak ve özgürlükleri genişleten, demokratik standartları yükselten, ancak devletin üniter yapısını, resmi dilini ve Türk Milleti tanımını kesinlikle koruyan bir anayasa değişikliği elbette ki mümkündür ve tartışılabilir. Ancak bu değişiklik, milleti bölen değil, birleştiren; etnik ayrımcılığı körükleyen değil, vatandaşlık hukukunu güçlendiren; üniter yapıyı zayıflatan değil, güçlendiren nitelikte olmalıdır. Aksi takdirde, “anayasa değişikliği” adı altında dayatılmaya çalışılan bu proje, Türk siyasi tarihine “ikinci Sevr” olarak geçmeye adaydır.
Bu vesileyle bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, bu vatan, bu millet ve bu devlet, şehit kanlarıyla sulanmış, gazilerimizin nefesleriyle var olmuş kutsal bir emanettir. Bu emaneti korumak, hepimizin namus borcudur. TBMM çatısı altında alınan bu kararlar, milletin iradesini yansıtmaktan uzak, tepeden inmeci bir anlayışın ürünüdür. Milletimiz, sandık başına gittiğinde ve eylemleriyle bu ihanet şebekesine gereken cevabı verecek, üniter devletine ve bölünmez bütünlüğüne sahip çıkacaktır.
Ne mutlu, bu gerçeği gören ve devletinin bölünmez bütünlüğüne sahip çıkan Türk milletinin her ferdine!
Bu raporun ve onun zihniyetinin karşısında, tarihten alınan güçle, ecdada olan sorumluluğumuzla ve gelecek nesillere olan borcumuzla dimdik durmaya devam edeceğiz.
Ve bugünde dün gibi iç ve dış düşmanlara karşı:Ya istiklal, ya ölüm! Ya birlikte, ya hiç!
Ne mutlu Türküm Diyene!
Kaynakça
- TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu, 2025.
- DEM Parti’nin Komisyona Sunduğu Ek Rapor, 2025.
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası.
- TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Açıklamaları, Aralık 2025.
- TBMM Sandalye Dağılımı, 3 Ocak 2026.
- Siyasi Partiler Kanunu.
- Seçim Kanunu.
- Ankara Kulisleri ve Siyasi Analiz Raporları, 2025-2026.



Bir yanıt yazın