Avrupa ne istiyordu bizden?

Okuma Süresi:

2–4 dakika
❤️

Avrupa ne istiyordu bizden? Lozanı beğenmeye kafa bu anlaşmaları hiç gündeme getirir mi?

1830 lardan sonra Avrupalı devletler için Osmanlı pazarındaki en büyük tartışma pazara kimin hâkim olacağıydı. Paylaşamiyorlardi.

Fırsat İngiltere’nin ayağına Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanıyla geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1831 yılında Osmanlı’ya karşı isyan etti. Önce Suriye’ye yönelen Kavalalı; Akka Kalesi, Humus, Şam ve Halep’te Osmanlı birliklerini yenerek tüm Suriye’yi ele geçirdi. Ardından Belen Geçidi’nde İstanbul’dan gönderilen orduyu da yenerek Çukurova, Tarsus ve Adana’yı aldı. Kavalalı artık İstanbul’a doğru ilerliyordu. Konya Ovası’nda Sadrazam Reşit Mehmet Paşa komutasındaki büyük bir Osmanlı ordusu ile karşılaşan Kavalalı bu savaştan da galip çıktı hatta sadrazam Reşit Mehmet Paşa’yı esir aldı.

Geri çekilen Osmanlı ordusu Kütahya’da toparlanmaya çalıştıysa da burada da yenilgi alarak darmadağın oldu. Artık İstanbul ile Kavalalı arasında hiçbir engel kalmamıştı. Koca imparatorluk kendi valisine yenilecek kadar aciz bir vaziyetteydi. İşte bu acziyet içerisinde Avrupalı devletlerden kendisini kurtarmaları için yardım istedi.

(Abdulhamit devrinden bir karikatür)

İngiltere zaten Mısır pazarını Avrupalı sermayeye kapatan, sanayileşme çabaları sergileyen ve ardı ardına modernleşme reformları gerçekleştiren Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan hiç hazzetmiyordu, üstüne üstlük Osmanlı’dan da yeni tavizler koparabilme fırsatını bulunca yardıma koşmakta gecikmedi, tabi karşılığını fazlasıyla almak şartıyla. İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmasının karşılığında aldığı ödül 1838 tarihli Baltalimanı Ticaret Antlaşması oldu.

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Palmerston bu antlaşmayı bir “şaheser” olarak niteliyordu. Gerçekten de Osmanlı için idam fermanı niteliğindeki bu antlaşma İngiltere için bir şaheserdi. Bu antlaşma sayesinde Osmanlı Devleti silah gücüne veya işgale gerek kalmaksızın sömürgeleştiriliyordu.

Baltalimanı Ticaret Antlaşması Osmanlı için çok ağır şartlar içermekteydi. Bu şartlar Osmanlı ekonomisi ve sanayisinin iflası anlamındaydı.

Antlaşma ile öncelikle tekel usûlü (yed-i vâhid) kaldırılıyordu. Osmanlı Devleti geçmişten bu yana kendi pazarını ve üreticisini korumak için gerek gördüğü ürünleri tekel haline getirirdi, böylece o ürünün fiyatları sabitlenmiş olup yerli üretici de rekabet karşısında ezilmekten korunurdu. Baltalimanı Antlaşması ile bu usul kaldırıldı, yani Sanayi Devrimi ve makineleşme sayesinde çok daha ucuza mal olan İngiliz mallarının Osmanlı pazarına rahatça girebilmesine ve zaten el tezgâhlarında ve ancak birkaç kişinin çalıştığı küçük atölyelerde üretilen yerli mallarının pazardan tamamen silinmesine kapı açıldı.

Bununla da kalmadı; Antlaşma öncesinde Osmanlı Devleti hem ithalattan hem de ihracattan %3 oranında gümrük vergisi almaktaydı ayrıca hem yerli hem de yabancı tüccarlar mallarını ülke içerisindeki bir şehirden başka bir şehre geçirmek için %8 oranında iç gümrük vergisi ödemek zorundaydılar. Baltalimanı Antlaşması ile ihracat yapacak olan Osmanlı üretici ve tacirlerinden %12, Osmanlı’ya ithalat yapacak olan yabancı üretici ve tacirlerden ise sadece %5 oranında vergi alınması kararlaştırıldı. (1860-61 yıllarındaki Lübnan krizinden sonra bu oran %1’e düşürülecek.)

Bunun yanında yerli tüccarlar iç gümrük vergisini ödemeye devam edecekken, yabancı tüccarlar için bu vergi tamamen kaldırıldı.

Örneklemek gerekirse; bir malı üreten yabancı bir üretici malını sadece %5 (1861’den sonra %1) gümrük vergisi ödeyerek Osmanlı ülkesine sokabiliyor ve ülke içerisinde de hiçbir başka vergi ödemeksizin istediği şehre götürüp satabiliyordu. Osmanlı üreticisi ise zaten Avrupalıların sahip olduğu gelişmiş makinelere ve fabrikalara sahip değildi. Ürünlerini el tezgâhında ve genelde sadece aile üyelerinin çalıştığı küçük atölyelerde, çok daha fazla zaman ve emek harcayarak üretiyordu.

Buna rağmen ürününü kendi ülkesi içerisinde başka bir şehre satmak istediğinde %8 oranında vergi ödemek zorunda kalıyordu. Hele yurt dışına satmak isterse %12 gibi yüksek bir vergi ile karşılaştırılarak bu niyetine son veriliyordu. Bu vergi düzeninde Ankara’da üretilip İstanbul’a getirilen buğday, Batı Avrupa ülkelerinden getirilen buğdaydan daha pahalıya geliyordu. Bu sebeple İstanbul’un buğday ihtiyacı Birinci Dünya Savaşı’nda Baltalimanı Antlaşması’nın bir kenara itilmesine kadar Avrupa’dan alınan ithal buğdayla karşılanmıştır. Türkiye, ancak Cumhuriyet’ten sonra izlenen korumacı ekonomi politikaları sayesinde 1930’lu yıllarda buğdayda kendi kendine yeter bir ülke haline gelebilmiştir.



Facebook Twitter Whatsapp

Yazıda kullanılan alıntı, kaynak, yapay zeka gibi teknolojiler, yazının sahibinin belirttiği şekilde okuyucuya duyurulur ve yazıların sorumluluğu yazının sahibine aittir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazıları posta kutunda oku

son yazılar