“Biz susarsak, çuval konuşur.”

4 Temmuz 2003.
ABD bağımsızlık günü.
Bizimse itibarımızın bayrağı yarıya indiği gün.
Türk askerinin başına Süleymaniye’de çuval geçirildi.
Ve biz o günden beri kafamızı kaldırmadık, çünkü kaldırınca düşüyor o çuval.
Ne oldu o gün?
Amerikan askerleri geldi, Türk Özel Kuvvetleri’nin kapısını tıklamadı. Tekmeledi.
Kapıyı değil, onurumuzu kırdı.
Bizim kahraman askerlerimiz ellerini havaya kaldırdı.
Çünkü emir gelmişti: “Direnmeyin.”
Nereden geldi o emir?
Yukardan mı?
Yoksa yukarının da üstünden mi?
Kime sorsak “devlet aklı” diyor.
Bizim akıl mıydı o, yoksa başkalarının çıkarına çalışan çakma bir zekâ mıydı?
Ve sonra ne oldu?
Hiçbir şey.
Koskoca bir “hiç.”
Ne bir nota, ne bir tepki, ne bir onur yürüyüşü.
Sadece “olay büyütülmesin,” “müttefiklikle bağdaşmaz,” “üzüldük,” “ama dostuz.”
Dost?
Dost mu?
Biz dost dedikçe onlar bize dostluk testi yaptı.
Cevabı her seferinde “boyun eğiyoruz” oldu.
Düşünsene…
Savaşçı milletin torunlarıyız biz.
Antep’te, Sakarya’da, Çanakkale’de canını dişine takanların mirasçısı.
Ve bir gün…
Türkmenelinde, tarihimizin ve soydaşlığımızın tam ortasında,
Bir yabancı devletin askeri geliyor,
Senin askerinin başına çuval geçiriyor,
Senin genelkurmayın Google Haritalar eşliğinde “evet abi şurada kalıyorlar” diyor,
Senin devletin ise bunu “sükûnetle” karşılıyor.
O kadar sükûnetli ki… Ruhsuzluk zannediliyor.
Çuval geçirildi ama sadece başa değil.
Egemenliğe geçirildi.
Haysiyete geçirildi.
Hafızaya geçirildi.
O günden sonra hiçbir şey tam olmadı.
Çünkü hiçbir onurlu ordu, başındaki çuvalı unutmaz.
Peki, ne yaptık biz?
Susup yola devam ettik.
Sanki bir şey olmamış gibi.
Sanki “gurur” boğazda takılan kuru bir et parçasıymış gibi.
Yuttuk, üstüne de su içtik: “Stratejik ortaklık” dedik, “ittifak” dedik.
Gözümüzden yaş geldi, “rüzgâr çarptı” dedik.
Türkmenleri sattık, istihbaratı verdik, güvenli evleri bile fişledik.
Türkmenelinde kendi askerimizi rehin bıraktık.
Adını da koyduk: “Dostane kriz yönetimi.”
Bravo!
Tarihe geçecek bir performans.
Oscar değil ama çuval ödülü garanti!
Şimdi birileri hâlâ soruyor:
“Bu çuval meselesini neden hâlâ konuşuyorsunuz?”
Çünkü o çuval hâlâ başımızda!
Yalnızca görünmez.
Ama içindeyiz.
Ve bu çuval devri bitmeden,
Hiçbir milli bayram tam kutlanmaz,
Hiçbir nutuk tam çıkmaz,
Hiçbir “ordu milletiz” sözü tam anlam taşımaz.
Eğer gerçekten egemen bir ülkeysek…
Önce o çuvalı yırtmamız gerek.
Ama neyle?
Bıçakla mı, kalemle mi, sandıkla mı?
Onu halk bilir.
Şimdilik biz sadece…
Hatırlatıyoruz.
Çünkü unutanlar, bir gün tekrar çuvallanır.




Bir yanıt yazın