Medya: Sahibiyle Kişneyen At

Mardin in Dargeçit Tepe Bölgesinde 24 Eylül 2006 günü bölücü terör örgütü PKK mensuplarınca, planlı pusu faaliyeti esnasında açılan ateş sonucu Şehit olan J. Tğm Cengiz EVRANOS un, şehit olmadan 2 gün evvel Öğretmenine gönderdiği makalesi. Tüm şehitlerimizi rahmet ve minnet ile anıyor, huzurlarında saygıyle eğiliyoruz. - emireri bati medyai
Mardin in Dargeçit Tepe Bölgesinde 24 Eylül 2006 günü bölücü terör örgütü PKK mensuplarınca, planlı pusu faaliyeti esnasında açılan ateş sonucu Şehit olan J. Tğm Cengiz EVRANOS un, şehit olmadan 2 gün evvel Öğretmenine gönderdiği makalesi. Tüm şehitlerimizi rahmet ve minnet ile anıyor, huzurlarında saygıyle eğiliyoruz. - Cengiz EVRANOS

Mardin in Dargeçit Tepe Bölgesinde 24 Eylül 2006 günü bölücü terör örgütü PKK mensuplarınca, planlı pusu faaliyeti esnasında açılan ateş sonucu Şehit olan J. Tğm Cengiz EVRANOS un, şehit olmadan 2 gün evvel Öğretmenine gönderdiği makalesi. Tüm şehitlerimizi rahmet ve minnet ile anıyor, huzurlarında saygıyle eğiliyoruz.

Medya: Sahibiyle Kişneyen At

“Aleni bir uyanış mıdır beklediğin Ne tatlı rüyadır bu düşlediğin!”

“Bundan yıllar önce küçük ve bilge bir çocuk uzun bir yolculuğa çıktı. Kendisine atalarından miras kalan hedefe, dağların arkasındaki büyülü şehre gitmekti amacı. Uzun ve zahmetli bir yolculuktu bu yolculuk. Çok yol kat etmişti üstelik . Gideceği yolu düşündüğünde kat ettiği yol bir şey değildi ama bu yol esnasında başına gelenler nice yetişkinlerin başına gelmeyecek türdendi doğrusu.

Yalnızdı bu yolda. Önüne çıkan engelleri teker teker aşarken yıpranmıştı. Gitmek zorundaydı çünkü tek güvende olacağı yerin bu yer olacağını düşünüyordu. Buraya gelinceye kadar yalçın dağları, sert kayaları, coşkun nehirleri aşmış, vahşi hayvanları dize getirmişti. Asıl onu zorlayan bu engeller değil bu uzun yolda rastladığı insanların telkinleri sonucu girdiği yanlış yollar olmuştu. Bu yollar yolunu uzatmıştı. Evet engeller onu güçlendiriyordu ama zaman da aleyhine işlemiyor değildi. Dinlemişti insanları, güvenmişti hep. Sonuçta bir çocuktu, atalarından kalan bilgeliğe rağmen bir çocuk, vefakar bir çocuk.

Yolunu belirleyen pusula, aslında atalarının kulağında çınlayan telkinleriydi. Küçük yaşına rağmen binlerce yılın bilgeliğine sahipti. Olaylara vakıf olmasına rağmen toydu işte , telkinlere kulak kabartırdı hemen. Ne geldiyse başına bu telkinlerden gelmişti halbuki.

Ve tarih yaprağı günümüzü gösteriyordu.

Yine sisliydi girdiği yol. Dost sandığı insanların telkinleri yolunu kurtboğazına çıkarmıştı. Puslu havaya alışmıştı artık ama bu sefer farklıydı.Uzun süredir kendisine eşlik eden sis etkisini arttırmıştı. Yolunu göremiyor, onu bekleyen boğazdaki derin uçurumları fark edemiyordu. Bir an durdu ve içinin ürperdiğini hissetti.Sağdan soldan gelen kurt ulumalarını bile ayırt edemez olmuştu.Gelecek tehlikenin farkında değildi. Çok defa alt etmişti kurtları ama bu sefer farklıydı. Yoğun sis görmesini engelliyordu. Hava kurtların sevdiği havaydı. Üstelik gideceği yolu da şaşırmıştı.

Kendince serzenişte bulundu. Neden telkinlere kulak astığını, dost sandığını kişilerin kendini nasıl aldattığını düşündü. Halbuki hep uyarmıştı babası ve dedesi onu. Hissettiği korku , içindeki yola çıkma arzusunun üzerine çıkmak için adeta savaş veriyordu.

Aklına ataları geldi. Birçok hikaye biliyordu geçmişe ilişkin. Mesela babası anlatmıştı bir keresinde yakın geçmişin o ‘dardanel’ sınavını nasıl geçtiklerini. Bu sadece bir taneydi daha niceleri vardı aklında ve bunun binlerce misli tarih sayfalarında gizliydi tabi ki. Đçini bir huzur kapladı alenen. Evet yoluna devam ediyordu. Ayağı bir adım öne gitti istemsiz. Başı dikleşmişti önünü görmese bile. Biliyordu yürümeliydi bu sise rağmen. Çünkü adı Türk’tü. Yaşı küçüktü ama soyu tarihti. Ve eninde sonunda titreyen pusula şaşmayacaktı.”

Evet üzerimize ağır bir sis çökmüş durumda ve önümüzü göremeyecek durumdayız. Vakit geçirmeksizin yolumuzun aydınlatılması gerekiyor. Acaba medyamız önümüzü aydınlatan fenerimiz mi? Yoksa sisin bizzat kendisi mi?

İnsanlık, değişen dünya sistemi içinde asıl olarak 20. yüzyıl itibariyle daha önce hiç rastlamadığı bir döneme girmiş durumdadır. Küreselleşme diye tanımlanan bu yeni olgu diğer bütün sistemleri reddeden ve yaşamını onların çözülmesine bağlayan bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu hızla gidilmesi neticesinde bu sisteme uymayacak olanların, en azından kendini yapılandırmayanların sonu, gelecekte dünya kamuoyu içinde bulunamama riskini taşımaktadır.

İnsanlar nesiller boyunca topluluklar halinde yaşayarak günümüze geldiler. Kendilerine özgü değerler oluşturdular. Hepsinin kendilerine has kültürleri ve kimlikleri vardı. Bu kültürler nesillerin birbirinden kopmadan ve kendi içinde fazla farklılaşmadan yaşamalarını sağladı. Gelenekler, görenekler, tecrübeler ve yaşam tarzları nesillerce devamlı olarak bir sonrakine anlatıldı ve yaşatıldı. Nice medeniyetler, dinler, devletler kuruldu ve tarih içinde yine birçokları yok oldular.Dünyaya hükmeden, kıtalara yayılan büyük imparatorluklar bile bir gün tarih sayfalarına gömüldüler. Đnsanlar hep belli amaçlar uğruna hayatlarını sürdürdüler, belli amaçlar uğruna öldüler. Ama devamlı olarak kültürlerini yaşatma gereği duydular.Çünkü varlıklarının yegane temeli buydu. Tarih sayfalarında geriye dönüp baktığımızda görebildiğimiz tek gerçeğin , sadece belli bir kimliğe sahip olanların günümüze dek var oldukları gerçeği olduğunu kolaylıkla görebiliyoruz.

Bundan böyle daha önce görmediğimiz bir sistemle yüzleşmek zorundayız. Yaklaşık üç asırdır bu sistem olgunlaşmakta ve şu anki halini alırken biz de geleceğini tahmin edemediğimiz bir sisteme sürükleniyoruz. Artık sadece bize özgü davranışlar yok, toplumlar birbirleriyle kaynaşmaktalar ve birbirleriyle etkileşim içinde bulunuyorlar.Birçok toplumla alışveriş içindeyiz, birçok değerimizi kaybettik, birçok değer kazandık.Bu alışveriş geçmişte de oluyordu fakat tarihin hiçbir döneminde günümüzdeki kadar yoğun,bilinçsiz ve tek taraflı olmadı.Aslında bu ilişki iki taraflı cereyan etmekte: Bu taraflardan bir tanesi asimile olan taraf yani kültürüyle, diliyle her şeyiyle güçlü olan tarafa boyun eğen taraf.Đkincisi ise güçlü olan taraf olarak kültür asimilasyonu yapan, dilini, yaşayışını toplumların örnek aldığı , hep özenti duyulan, imrenilen taraf. Bizim yüzleşmek zorunda olduğumuz husus ise hangi tarafta olduğumuz ve olacak olduğumuzdur. Đşin kötü yanı ise daha tam olarak toplum dinamiklerimizi harekete geçirecek bilinçte olamamamızdır. Aydınlarımız tam olarak topluma yön verme işlevlerini yerine getirememektedirler. Ve meydan, ne olduğu belli olmayan sözde aydınlara ve onların güdümünde faaliyet gösteren medyaya kalmıştır.

Unutmamamız gereken ana husus şudur:Dünya ne kadar küreselleşse de , ne kadar küçülse ve hani bir deyimle köy haline gelse bile hiçbir zaman geçmişi unutma lüksümüzün olmayacağıdır. Nesiller boyu bizi bir tutan kültürümüzü unuttuğumuz noktada, artık güçlü olanın bir parçası olmaktan kurtulamayacak ve onun varlığı için çalışmaktan öteye gidemeyen sıradan bir topluluk haline geleceğimiz aşikardır. Tarih içinde parlak dönemimizi geçirdiğimiz, dünyaya hükmettiğimiz , kıtalara adalet dağıttığımız günler oldu. Yine bütün cihanın üzerimize geldiği, bir kuru ekmeğe muhtaç olduğumuz günlerde oldu. Ne olursa olsun başımıza ne gelirse gelsin, kesin olan tarihin her döneminde var olduğumuz gerçeğidir. Bunu yine tarihle yaşıt kültürümüze borçluyuz. Çünkü ne zaman başımıza bir şey gelse bizi birbirimize kenetleyen, bizi birbirimize bağlayan , bizi omuz omuza zorlukları aşmaya zorlayan hep o kültürümüz oldu. Şimdi ise diğer dönemlerden farklı olarak kültürümüz küreselleşme sistemi içinde derin yaralar alabilecek durumda ve savunmasız. Bizi dışarıya karşı koruyacak en büyük silah ise medyamız. Ya yeterince kullanırız ve kendimizi, kültürümüzü ve dilimizi koruruz ya da doğrudan kendi medyamızla kendimize zarar veririz.

Bu demek değildir ki dünya çapında meydana gelen bu büyük değişime direnelim ve kapılarımızı kapatalım. Aksine daha çok çalışarak önce benliğimizi korumalı aklın ve ilmin önderliğinde çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkmalıyız. Milletimiz için yararlı hususları alıp kullanmalı, işimize yaramayacak hususlar ve bize zararı olacak etkilerden toplumumuzu uzak tutmalıyız. Kendimizi dünyadan yalıtarak bir yerlere gelemeyeceğimiz kesin. Dünya küreselleşiyorsa bizde bu toplumuzu bu yapıya uydurmalı ve yeniden yapılandırmalıyız. Ancak bu işlem körü körüne taklit etmekle değil, öz benliğimizle ve çalışarak olmalıdır.

Đnsanlar tembel değillerdir.Sadece hayatlarına anlam veren kuvvetli amaçları yoktur ve kendilerini yönlendiren güdüleri paslanmıştır. Eksik olduğumuz husus sadece kuvvetli amaçlara sahip olmayışımızdır. Atalarımızdan miras kalan amaçlarımız, kasten ya da istemeden erozyona uğratılmıştır. Halen insanlarımıza yol gösterecek, dinamiklerimizi harekete geçirecek ve milletimizi geleceğe taşıyacak olan ana silahımız yani medyamız görevini yapamaz olmuştur.Tabi ki ilerleyemeyişimizde birçok engelin etkisi vardır.Ama bunların hepsiyle bağlantılı ve onları yeri geldiğinde kontrol gücüne sahip olarak medyamız görevini tam olarak yapamamaktadır. Geniş çerçeve ile ele alındığında ve incelendiğinde genel olarak medyamız ve onun topluma etkisi şöyle anlatılabilir. (Medyanın özellikle ülkemizde gelişimini anlatmadan önce şu konuya değinmeliyiz. Medya diyerek gazete, dergi,radyo, internet ve özellikle televizyon kanallarından bahsetmeye çalışacağız. Bu unsurların etkileri birbirlerine göre farklılık göstermekle birlikte bunları olabildiğince

birleşik gösterip genelleştirmeye çalışacağız ve genel olarak medya olarak adlandırarak anacağız. Etkinlik olarak diğerlerinden daha etkin olan gazete ve tv kanallarının gelişimini ayrıntılı olarak gösterme gereği duyduk.)

Medyanın Gelişim Evreleri

Kimilerine göre sabah kahvaltısında bir yudum çayın yanında acaba bugün ne olmuş diye bakılan, kimilerince otobüs terminalinde yolculuğa çıkmadan önce canım sıkılmasın diye alınmak üzere sıra beklenmeye değer bulunan , kimilerine göre acaba bugün bizim takım futbolcu transferinde ne yaptı deyip gözlenen, kimi günlerde bir çift kupon için elde makasla beklenen, kimi zamanlarda yılbaşı sonrasında elde bilet hayaller içinde ekleri kurcalanan ve nihayet ekonomideki gelişmeler ve doların kurunun öğrenildiği bir heyecandır, bir hevestir gazeteler. Bir çoğumuzun makalelerine tenezzül edip bakmadığı, köşe yazarları için bu adam da bir türlü memnun olmuyor denilen ve hep eleştirilen, okurken magazin köşelerinin hiç kaçırılmadığı ve o renkli resimlerdeki şahsiyetlerine hep imrenilen, hep doğru olduğuna inanılan ve gerçek diye özümsenen kağıt parçalarıdır gazeteler. Hep bir siyasi gücün temsilcisi olarak karşı görüşler tarafından hor görülen ve okumadan içindeki haberlerin yargısız infaz edildiği, yine siyasi gücün temsilcisi tarafından haberlerin kimi zamanlar çarpıtıldığı ve kendi görüşüne göre yorumlandığı ideallerdir gazeteler. Nasıl insanların karşısına sabahın bu saatinde getirildiğine kafa bile yorulmaya gerek duymadan ve güvenle okumak istediğimiz hayatın farklı renkleridir gazeteler.

Ne kadar eleştiriyor olsak bile gazetelerin günlük hayatımızdaki yerini ifade etmemize kelimeler yetmeyecektir. Birçok insanın hayatını idame ettirmek için ihtiyaç duyduğu ve yanından ayıramadığı, hayatı kolaylaştırmak ve gündemi insanların huzura taşımak maksadıyla görev yapan, çoğunlukla ekonomik gayeler taşımayan, değişik zaman birimleri için derlenen haber kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Hayatın her safhasında ayrı bir yeri olan, her karakterde insan için farklı hitap eden bir yaşam tarzı olarak karşımıza çıkıyor kimi zamanlar.

Gazetelerin günlük hayatımıza girişi uzun bir maziye dayanıyor. Osmanlı’ya matbaa Đbrahim Müteferrika tarafından getirildi. Đlk basılan eser Van Kulu Lügatı’ydı. 1729’da padişahın fermanıyla 14 ayda 15 kez basıldı. Đkinci olarak basılan eser ise Katip Çelebi’nin deniz savaşlarıyla ilgili kitabıydı. Ülkemizde Türklerin çıkardığı ilk gazete 11 Kasım 1831’de yayımlanmaya başlayan Takvim-i Vekayi’dir. (Yabancılar tarafından çıkarılan gazeteler 1700’lü yıllardan beri mevcuttu.) Takvim-i Vekayi haftada bir defa yayımlanmak üzere resmi gazete olarak kurulmuştu. Ancak resmi tebliğlerin yanı sıra iç ve dış gelişmelere de değiniliyordu. Gazetenin 11. sayısında ilk defa ilana da yer verilmişti. 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı gazetenin ‘Verak-ı Mahsusa’ özel sayısında yer aldı. 1840 da yayın hayatına başlayan Ceride-i Havadis Gazetesi’nin halkın sorunlarına eğilmesi Takvim-i vekayi’ye olan ilgiyi azalttı ve 1860’tan itibaren tam anlamıyla resmi gazeteye dönüştü.

1922’de yayın hayatına veda etti. Bu gazetenin devamı olarak yayın hayatına başlayan Ceride-i Resmiyye 1928’de Resmi Gazete adını aldı.

1920’de Mustafa Kemal Atatürk , Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında ve çağdaş Türkiye hamlelerinde büyük pay sahibi olacak milli bir ajans kurdu. (Anadolu Ajansı) Yerel ve Ulusal basın Milli Mücadele’de mühim rol oynadı. Cumhuriyetin kurulmasında sonra 7 Mayıs 1924’te Yunus Nadi tarafından kurulan Cumhuriyet Gazetesi hala yayınlanmaktadır. 1 Mayıs 1948’de Sedat Simavi tarafından Hürriyet, 3 Mayıs 1950’de Ali Naci Karacan tarafından Milliyet Gazeteleri kuruldu. Müteakip yıllarda birçok gazete farklı yayın çizgileriyle kurulup işletildi. (1)

Günümüzde bir çok gazete ve dergi halen yayın hayatını sürdürmektedir. Bu gazete ve dergilerin tirajları devamlı olarak değişmekle birlikte ortalama olarak fikir edinilmesi bakımından bu yayın organlarının net satışları şöyle ifade edilebilir:

GAZETELERĐN HAFTALIK NET SATIŞLARI
GAZETEFĐYATI23 29 Oc. 200616 22 Oc.2006FARK
1POSTA25 YKr644.970635.0499.921
2Z A M A N35 YKr551.943561.124-9.181
3HÜRRĐYET35 YKr551.265545.3475.918
4SABAH25 YKr468.496467.830666
5TAKVĐM25 YKr258.772267.587-8.815
6MĐLLĐYET30 YKr255.237235.37519.862
7AKŞAM25 YKr251.948247.9284.020
8TÜRKĐYE30 YKr219.857219.266591
9FANATĐK25 YKr211.899214.619-2.720
10VATAN30 YKr199.139205.714-6.575
11FOTOMAÇ25 YKr198.514207.716-9.202
12GÜNEŞ20 YKr124.196127.586-3.390
13GÖZCÜ20 YKr117.116120.135-3.019
14Y. ŞAFAK35 YKr105.194103.5451.649
15STAR25 YKr100.296102.491-2.195
16BUGÜN15 YKr98.33191.8326.499
17A. VAKĐT35 YKr68.21767.605612
18ŞOK15 YKr65.83467.138-1.304
19FOTOSPOR25 YKr63.31267.187-3.875
20CUMHURĐYET50 YKr60.74259.953789
21YENĐÇAĞ30 YKr56.15656.359-203
22DÜNYA60 YKr50.71850.602116
23MĐLLĐ GAZETE40 YKr45.65846.554-896
24RADĐKAL40 YKr39.61237.8961.716
25TERCÜMAN15 YKr36.05333.5692.484
26BULVAR15 YKr35.23636.196-960
27YENĐ ASYA40 YKr12.67912.782-103
28REFERANS55 YKr10.70610.712-6
29BĐRGÜN50 YKr10.33110.187144
30ORTADOĞU30 YKr8.5078.842-335
31Ö.GÜNDEM50 YKr7.8238.096-273
32ÖNCE VATAN15 YKr6.7066.775-69
33EVRENSEL35 YKr4.6685.016-348
34YENĐ MESAJ30 YKr2.9172.83483
35HÜRSES10 YKr1.6851.60778
TOPLAM4.944.7334.943.0551.678
Kaynak: YAYSAT-MDP
HAFTALIK DERGĐ SATIŞLARI
DERGĐFĐYATI15 21 Oc.8 14 Oc.FARK
1TEMPO1117.453103.30314.150
2YENĐ AKTÜEL1107.724120.300-12.576
3HAFTALIK164.21378.953-14.740
4AKSĐYON221.88121.921-40
5G. HAYAT24.4854.44540
6AYDINLIK23.0292.904125
TOPLAM318.785331.82613.041
Kaynak: DPP-MDP(2)

Bu gazete tirajlarının yanında ayrıca toplumların medyaya olan güvenlerinin ne kadar olduğuna değinmeliyiz. Bu hususta yapılan araştırmalar sonucu: Medyaya güven oranı Türkiye’de yüzde 27 , Fransa’da 51,5, Amerika’da yine yüzde 51,5, Japonya’da yüzde 42,4… (Üstelik Japonya’da basın bu güven oranıyla, en güvenilen kurumların başında yer alıyor.)

Yine gazete istatistiklerine bakmaya devam edersek. Dünyanın en çok gazete okunan dört ülkesi; Norveç (bin kişiye 575 gazete), Japonya (bin kişiye 570 gazete), Finlandiya (bin kişiye 445 gazete) ve Đsveç (bin kişiye 417 gazete) ile okuma rekorunu ellerinde bulunduruyorlar. Türkiye’de ise bin kişiye 61,6 gazete düşüyor. Medyanın en güvenilir kurum olduğu Japonya’da günlük gazete tirajları 72 milyon. Üstelik gazete satışlarının yüzde 93’ü de eve ulaştırılarak gerçekleştiriliyor.En çok satan gazetelere baktığımızda ise şu tablo ortaya çıkmaktadır. Yomiuri Shimbun (Japonya) 14.5 milyon, Asahi Shimbun (Japonya) 12.5 milyon, Mainichi Shimbun (Japonya) 7 milyon, Chinichi Shimbun (Japonya) 5 milyon, Nikkei Shimbun (Japonya) 4 milyon, Bild (Almanya) 4.4 milyon, The Sun (Đngiltere) 4.1 milyon, Daily Mirror (Đngiltere) 2.5 milyon, Daily Mail (Đngiltere) 2.1 milyon, Daily Express (Đngiltere) 1.2 milyon, FAZ (Almanya) 1.2 milyon, Neu Kronenzeitung (Avusturya) 1.1 milyon, Daily Telegraph (Đngiltere) 1.1 milyon, Ouest-France (Fransa) 800 bin,De Telegraaf (Hollanda) 800 bin.

Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi 600 bin civarında. Rekor, bir magazin gazetesi olan Posta’ya ait. Fikir gazetesi olarak tanımlayabileceğimiz Cumhuriyet 55-60 bin, Radikal 36-37 bin, Yeni Şafak 103-104 bin satıyor.(3)

Bu noktada ele alınabilecek hususlardan bir tanesi şudur: Halkımız fazla gazete okumadığı için sadece gazete okuyan birisinin kendisine söylediği kadar bilgi ediniyor ve yorum yapıyor (Din,siyaset,tarih,spor…). Kararlarını bu yeterlilikte veriyor ve tarafını başkalarından öğrendiği kadar bilgiyle belli edebiliyor.Zaten medyaya güven oranının düşük olduğu bir ülkede yaşıyoruz.Bir de buna haberlerin aktarımında meydana gelecek yanlış anlamaları da kattığımız zaman haberlerin ne kadar halkımıza doğru ulaşğı konusunda bir hükme varmamız mümkün.Bunun yanına, gazetelerin bazı haberleri şişirdiği gerçeğini de ilave edersek doğru haber alma olasılığımızın giderek azaldığını görebiliyoruz. Bunu önlemenin en etkin yolu haberi en yakın kaynaktan almak ve gazete okumak.

Gazetenin etkinliğini ve günlük hayattaki yerini bir kenara bırakarak hayatımızda gazeteden daha fazla yere sahip olan adeta yaşamımızla özdeşleşen ve günlük hayatta asla vazgeçemeyeceğimiz bir yer edinen televizyon kanallarının ülkemizde gelişimine değinelim.

Fransa’da Louis ve Auguiste Lumiere kardeşlerin 13 Şubat 1895’te Cinemotogrophe’in patentini alıp ilk gösterimini Paris Capucine Bulvarı Grand Cafe’nin zemin katında gerçekleştirmeleriyle sinemaya adım atıldı. Türk insanı sinemayı 1908’de Weinberg’le tanıdı. Rusya’nın Osmanlı topraklarında ilerlediği en son noktaya diktiği Ayestefonos Rus anıtının 1914’de yıkılması olayını Fuat Uzkınay görüntüledi. Müteakip yıllar sinemanın ve tiyatronun çekişmeli savaşına sahne oldu ve Ömer Lütfi Akad sinemanın başarısını 1949’ da “ Vurun Kahpeye” adlı filmler perçinledi.

1923- 1928 yılları arasında televizyonun geliştirilmesini Amerika’da WEY istasyonu kurulması ve ilk düzenli yayınların başlaması izledi. BBC 1936’da tam anlamıyla kitleye yönelik bir yayın başlattı. Renkli televizyon yayınları ise 1967’den sonra hızla yaygınlaşmaya

başladı. Zamanla tarih tiyatro ve sinemanın ayrışmasına benzer şekilde kesin hatlarla olmasa da sinemanın televizyondan ayrışmasına tanık olacaktı.

Ülkemizde değişim ve gelişim batıya nazaran yavaş oldu. 31 Ocak 1968 tarihinde Nuran Emren’in sesiyle deneme yayınına başlandı. 1972’de yayın 4 güne çıktı. 1 Eylül 1986’da Đkinci kanalın 3.5 saat süren deneme yayını başladı. 2 Ekim 1989 ‘da TV-3 ve GAP yayına başladı. TRT 4 , 30 Temmuz 1990, yurtdışına yönelik TV-5 ve TRT-ĐNT 19 Aralık 1990, Avrasya ise 1 Nisan 1992’de devreye sokuldu. TRT’nin yalnızlığı 7 Mart 1990’da Magic Box(Sonradan Star adını aldı) ile bozuldu. Bu kanal Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın iması ile oğlu Ahmet Özal ve Rumeli Holding’in sahiplerinden Cem Uzan tarafından kuruldu. Bu teşebbüs başarısıyla birlikte daha sonra yaygınlaşacak olan özel kanallara örnek oldu. 1 Mart 1992’de Show Tv , Đktisat Bankası Erol Aksoy tarafından Fransa’dan ; 4 Ekim 1992’de Kanal 6 Đngiltere’den yayına başladı. 9 Ekim 1992’de HBB , 12 Temmuz 1993’de Sabah grubuna bağlı ATV , 19 Aralık 1993’te Kanal D, 22 Nisan 1993’te TGRT Rusya’dan kiraladığı uydular vasıtasıyla düzenli yayın hayatına girdi. Bunların ardından ekonomi ağırlıklı Kanla E , haber ağırlıklı NTV v.b. birçok özel kanal yayın hayatına başladı. (Medya Dokümantasyon Birimi’nin araştırmasına göre Türkiye’de 3500 süreli yayın, 1056 radyo ve 280 Tv kanalı bulunuyor. -14 Haziran 99, AA )

Özel kanalların yaygınlaşmasıyla devlet televizyonu TRT büyük bir çöküş yaşadı. 1992 yılında yüzde 25 olarak izlenen TRT, 1993 yılında yüzde 20 ‘ye 1994’te yüzde 8’e kadar düştü. 31 Mart 1996 tarihinde bu rakam yüzde 4.1’e inmişti. (Kaynak AGB) 1992’de 16 Milyar zarar eden TRT, 1993’te 59 milyar , 1994’te 280 milyar zarar etti. (4)

Günümüzde artık televizyonun günlük hayatta kapladığı alanı dolduracak başka bir faaliyet yok.Hemen her akşam yayınlanan diziler insanlarımızın akşam saatlerini parsellemiş durumda. Đnsanlar bütün gün heyecanla akşam izleyecekleri dizinin başlama saatini bekliyorlar. Đş yerinde, çalışırken, dinlenirken, boş zamanlarında hep televizyon programları hakkında konuşuluyor, yorumlar yapılıyor.Ama bütün insanlarda ortak olan şey, televizyonun karşısında geçirilen zamanlar .

Gazete ve televizyon kanallarının gelişimini kısaca inceledikten sonra radyo ve internetin genel olarak gelişimine bakmamız gerekiyor.

Radyonun televizyon yaygınlaşana kadar hayatımızdaki önemine dikkat çekmemiz gerekiyor. Đkinci Dünya Savaşı’nda insanların başında beklediği , ajans dinlemek maksadıyla devamlı takip edilen kutucuk, televizyonun günümüzdeki önemi kadar olmasa bile yinede insanların en büyük eğlence ve haber kaynaklarından birisiydi. Radyo günümüzde eski öneminde olmasa bile, özellikle TV izleme imkanının kısıtlı olduğu yerlerde ve yayın kalitesinin kısıtlı kaldığı bölgelerimizde çokça kullanılmaktadır. Özellikle taşıtlarda ve sadece müzik yayının arzulandığı durumlarda radyolar çokça kullanılır.

Son olarak özellikle geçtiğimiz on yıl içerisinde büyük bir gelişme gösteren ve günümüzde çok büyük bir piyasa haline gelmeye başlayan internete değineceğiz. Đlk çıktığında küçümsenen ve bilgisayar kullanımına ihtiyaç duyulan bu yeni sistem gelecekte gazeteler başta olmak üzere, TV ve radyonun yerini alacağa benziyor. Đnsanlar artık günlük hayatlarının her yerinde onu kullanmaya başladılar. Bilgisayar başında harcanan zaman günleri geceleri aşarken daha önceki alışkanlıklar değişmeye mahkum oldu. Đnternet bilgiye ulaşmada sağladığı kolaylık sayesinde her yaştan insana hitap eden, bünyesinde gazeteler, televizyon kanalları ve radyoları da barındırdığı için genel olarak bütün medyayı kapsayan bir araç durumunda. Altyapısını internet paralelinde değiştirmeyen organizasyonlar gelecekte rekabete yenik düşerek yok olmaya mahkumdurlar.Günlük hayatımızda bu kadar yeri olan bir aracın bu kadar talebe rağmen gelişim göstermemesi düşünülemez. Genel olarak internetin, bu yeni gücün medyadaki kullanımının gelecekte nasıl olacağına ilişkin fikir yürütmek olanaksız görünüyor.Gerçek olan internet sayesinde artık sınırların kalktığı ve meydana gelecek gelişimin sadece ve sadece hayal gücümüzle sınırlı olduğudur.

Okumaya devam et  YAS!

“Gerçek her zaman görünen değildir.”

Aristotales

Yeni Dünyanın Yeni Efendileri

“ Nerde doğru bildiğin değerlerin Seni sen yapan onca hedeflerin

Doğru senin değil seni yönlendirenlerin Oyuncak mı oldu bütün hayallerin…

“…Ahmet Bey başkent Ankara’da yaşayan bir memurdu. Anadolu’nun bir kasabasında liseyi bitirmiş daha sonra askerliğini yapmış belli bir süre boş gezdikten sonra bir tanıdık yardımıyla devlet kadrosuna girmiş ve kendi tabiriyle hayatını kurtarmıştır. Kısa sürede işine ve Ankara’ya alışmış ve aradan geçen iki yıl sonunda memleketinden Mualla Hanımla evlenmiştir.Müteakip yıllarda Ahmet bey ve Mualla Hanımın Esin ve Murat diye iki dünyalar tatlısı çocukları olmuştur.Mualla Hanım ev hanımıdır. Ev işleriyle uğraşır, komşulara güne gider ve çocukları Esin ve Muratla ilgilenirdi. Akşamları kocasının işten eve dönüşünü dört gözle beklerdi.Đlk evlendiklerinde kocası ona canı sıkılmasın diye bir radyo almıştı. Sabahları ev işlerini bitirdikten sonra çocuklarıyla birlikte radyonun başına geçer örgüsünü örerdi. Gelecekte geçmiş günlerin anısına o radyoyu hep hüzünlenerek anacaklardı.

Günler, aylar birbirini kovaladı .Çocuklar sırasıyla ilkokul, ortaokul ve liseyi bitirdiler. Ahmet Bey memurlukta fazla terfi etmedi.Zaten maaşı kendisi ve ailesinin hayatını idame ettirmeye yetiyordu. Esin liseyi bitirmesinden sonra Ankara’da üniversite kazanamadı ve okumayı bıraktı. Zaten annesi onun yanından ayrılmasını istemiyordu. Annesinin yanında, gelecekteki kısmetini bekler vaziyette buldu kendini. Ahmet Bey muhafazakar bir insandı. Kızının şehir dışına çıkmasına gönlü razı olmadı.Hep onun dışarıda yaşayamayacağını düşünüyordu. Ailesi onun daha fazla okumasını istemedi.Zaten civarlarındaki kızlardan bir başına üniversite okuyan fazla kişide yoktu. Murat daha başarılıydı ve lise sonrasında Konya’da üniversite kazandı. Öğretmen olacaktı. Babası oğlunun başarısına çok seviniyordu.

Evde üç kişi kalmışlardı.Geçen zamanda radyonun yerini televizyon almıştı. Akşamları ailecek oturup televizyon programlarını izlerlerdi, ki bu onların en büyük zevkiydi.Anne kız her gün babalarını işe gönderdikten sonra televizyonun karşısına oturup akşama kadar kanaldan kanala geçiyorlardı. Günler o kadar rutinleşmişti ki sosyal olarak hiç çevreleri kalmamıştı. Kimi zamanlar komşularıyla bir araya geliyorlardı. Bu gezmelerde muhabbet yine televizyon hakkındaydı. Esin filmlere özeniyordu. Filmlerdeki gibi bir erkek, filmlerdeki gibi bir düğün istiyordu. Her gün annesiyle rutin kavgalarını edip barışıyorlardı.Ahmet Beyin ise işi pek umurunda değildi. Yıllardır aynı işi yapmaktaydı. Mesaiden olabildiğince erken ayrılmak için çaba sarf ederdi. Saat dörtten itibaren arkadaşlarıyla işi keser eve dönüş için hazırlığa başlarlardı. Ahmet Bey akşamları televizyonun karşısına oturup dizisini izlerdi. Arada futbolla ilgilendiği için spor programlarını kaçırmazdı. Evde tek televizyon olduğu için izlenecek program yüzünden evde devamlı kavga çıkardı. Hayat o kadar rutinleşmişti yaşama renk katacak tek şey o televizyondu…Televizyon olmasaydı acaba ne yaparlardı?

Zaman su gibi akıp giderken geriye dönüp baktıklarında tek zevklerinin bu alet olduğunu gördüler. Reklamlarda gördükleri ürünleri satın aldılar, oylarını kanalların söylemleri doğrultusunda kullandılar, hep o magazin programlarındaki meşhur ailelerin ve sanatçıların o renkli hayatlarına özendiler, televizyon karşısında ne olacak bu ülkenin hali nidalarıyla kaç defa ülkeyi kurtardılar, dizilerdeki sıcak ortama hasretle imrendiler, komedi programları sayesinde gülmeye başladılar…

Yıllar geçip gitti. Esin evde müstakbel kocasını bekliyor. Ahmet Bey emekli oldu ve kahveye gitmeye başladı. Hayatında rutinlik yönünden hiç değişiklik yok. Murat öğretmen oldu ama ataması olmadığı için evde göreve başlamayı bekliyor.Mualla Hanım hep hastalıktan şikayetçi olarak yaşamına eskisi gibi devam ediyor.Kendilerine yeni televizyon aldılar . Artık akşamları hep beraber televizyon karşısındalar ve herkesin mutlaka izlediği bir dizi var…”

Ülkemizin genelinde yukarıda bahsedilen ailelere benzeyen binlerce aile var. Hepsinin yaşam tarzları kısmen birbirinden farklı olsa bile ana temada bir değişiklik yok. Haliyle bu yaşam tarzını kabullenen bu kadar büyük bir kitle olunca onu kontrol etmek isteyecek

kişilerinde var olmasından daha normal bir şey olamaz. Bu insanların yaşantısında medyanın yerini düşündüğümüzde onu kontrol etmek için bu sistemin bir savaş alanına dönmüş olacağını tahmin etmekte zor değil. Televizyon karşısındaki kitleyi nasıl görmek isterseniz televizyonu o amaca uygun yönlendirebilirsiniz. Karşıdaki kitle eninde sonunda onu yönlendirenin yoluna gelecektir.

Ülkemiz demokratik bir ülke ve temsili demokrasiyle yönetilmekteyiz. Yasama ve yürütme yetkileri bizim seçtiğimiz temsilciler aracılığıyla bizim adımıza kullanılır. Seçim zamanı bizim haklarımızı en iyi temsil edeceğine inandığımız kişi veya sistemleri oylarımızla destekleriz.Peki bu seçtiğimiz insanları kime göre neye göre seçeriz?

Seçim dönemlerinde medya kuruluşları kıyasıya bir rekabete girerler. Çoğunluğu objektif olduğunu iddia eder, birçok kamuoyu yoklamaları manşetten yayınlanır.Devamlı olarak siyasi partileri ve adayları incelerler. Onlar hakkında iyi kötü haberler yaparlar. Biz takip edebildiğimiz sürece medyanın bize telkin ettiğinden öte bir yorum yapamayız. Medyanın ak dediği bizim için ak, kara dediği bizim için karadır. Diyelim bir seçimden önce medya kuruluşları devamlı olarak bir parti lehine haberler yapıyor. Yapılan sözde anketlerde devamlı olarak o partinin en önde olduğu, ezici üstünlükle seçimi kazanacağı belirtiliyor. O parti programı devamlı gündemde tutularak halkın gözünün içine sokarcasına tekrar ettiriliyor ve alternatif bir sistem olmadığı telkin edilerek gündem yaratılıyor. Bu durum sonucunda girilen bir seçimde adil propaganda şansı bulunmayan rakip parti ve adaylar seçmen tarafından ancak oy verirken görülebiliyor. Artık o noktadan sonra iş işten geçmiş olacağından insanlar aslında kendilerini temsil eden kişileri seçmeyerek medyanın kendilerine telkin ettikleri kişileri seçiyorlar. Bu kısır döngü devamlı böyle sürüp gidiyor. Peki bu durumda güç kimin elinde? Medya kuruluşlarıyla iyi anlaşamayan bir adayın başa geçme şansı ne kadar olabilir ki?

Bu durumun farkında olan aday olmak isteyecek ve özellikle parasal gücü olan kişiler seçime girmeden önce medya desteğini arkasına almak isteyeceklerdir. Bu hususta masraftan kaçınmayacaklardır. Kimisi bir gazete ya da televizyon kanalı satın alarak olayı doğrudan yönlendirme gereği duyarken kimisi medya kuruluşlarını yönlendiren kişilerle iyi ilişkiler kurma yolunu seçecektir. Sonuçta önemli olan medya desteği olmadan seçime girilmemesi geçeğidir. Geçtiğimiz seçimlerde bu tür örneklere sıkça rastlandı. Seçim yarışı alenen bir medya savaşına dönüştü. Medyada güçlü olan seçimde büyük avantaj sağladı. Buna benzer olaylar diğer gelişmiş ülkelerde de yaşandı.

Bu süreç sonunda yönetim hakkına kavuşanlar medyayla bağlarını sürdürmek zorunda olacaklardır. Çünkü attığı her adımını izleyen , istediği gibi yorum yapan, suni gündemler yaratan bir güce sahip olan medya gücü, yeri geldiğinde şişirme haberlerle kendi seçtirdiği yönetimi yine kendi devirebilir. Bu bağımlılık medyayı yönlendiren patronlara büyük inisiyatif ve koz verirken, yönetime de kısıtlamalar getiriyor ve patronlara ödünler vermesine sebep oluyordu.

Ulusal kanallara sahip olan bir medya patronunun, seçim döneminde elindeki kanallarla bir siyasi grubu desteklediğini kabul edelim. Bu destekleme siyasi güç için çok önemli bir faktör olacaktır ve seçimi kazanması için rakiplerine karşı büyük avantaj sağlayacaktır. Dolayısıyla seçim sonrasında yönetim hakkına sahip olan siyasi irade bu medya patronuna ödünler verecektir. Örneğin bir devlet ihalesinin medya patronunun istediği sahsa verilmesi gibi…

Olay bu kadar basit değildir. Đç politikadan dış politikaya kadar medya patronları kendi çıkarlarına ters düşen durumlarda mutlaka tepkilerini belli ederler. Bu konuya ilişkin basit bir örnek vermek gerekirse:Gıda konusunda fabrikaları olan bir şahıs düşünelim.Bu şahıs bağlantıları sayesinde medya gücünü de aktif olarak kullanabilmektedir. Devletin, menfaati gereği gıda ihracatına ilişkin bazı gıda ürünlerine kota koyduğunu farz edelim.Bu

şahıs vakit geçirmeden elindeki medya gücüyle olumsuz eleştirilerle kamuoyu oluşturup bu kotaya tepki gösterilmesini sağlamakta ve yönetime yoğun eleştirilerde bulunmaktadır. Bu eleştirilerin kayıtsız kalabileceğini düşünmek yanlış olur, çünkü yönetimin varlığını sürdürmesi için medya desteğine ihtiyacı vardır.Bu ve buna benzer olayların sayısı çoğaltılabilir. Su yüzene çıkan tek gerçek bu kısır döngü içerisindeki çözümsüzlüktür. Ne yazık ki günümüzde ne medyada, ne de yönetimde bu kısır döngüye direnebilecek kişilerin sayısı çok azdır. Direnebilecek kişilerde genele karşı sayıca yetersiz ve ezik kalmakta ve çoğunluğu cesaretlerini kaybetmiş bir vaziyettedirler.

Medyanın Đnsanlar Üzerindeki Etkisi

“Gecenin içinde öylece çırpınıyor Sabahı arayan bütün umutlar Çıkarmıyor bu sirkten dışarıya

Güneşi soytarı yapanlar…” M.ARSLAN

Đnsanlar bir taraftan kendi gerçeklerini yaşarken diğer taraftan kendilerine sunulan gerçeklerle yüzleşmek durumundadırlar.Doğrunun kime göre, neye göre doğru olduğunu düşünmeden sadece önümüze konulan hazır gerçeklerle yaşamımızı sürdürüyoruz. Hayatımızın büyük bir kısmı sorgulamadan, bize sunulan her şeyi doğrudan kabul ederek geçiyor. Đnsanlar yapıları gereği etkilenmeye, yönlendirilmeye müsaittir. Bu yüzdendir ki sadece kendilerini geliştirip mantıklı yorum yapabilenler kendi gerçeklerini yaşarlar. Diğer bütün insanlar başkalarının gerçeklerini yaşamaya mecburdurlar.

‘Modern Gazetecilik’ konusundaki incelemesinde Lord Francis-Williams şunları yazmaktadır.

“ Sen fotoğrafları çek, ben ihtilali çıkartırım. Amerika’nın ünlü gazete kralı William Randolp Hearst, foto muhabirlerini, Đspanyollara karşı ayaklanan Kübalıların resimlerini çekmek üzere Küba’ya göndermiş, foto muhabirlerinin Küba’da böyle bir ihtilal olmadığını bildirmesi üzerine Herast de telgraftan sonra gazetelerinde yayınladığı uydurma havadisleriyle , yalanlarla, işkence ve zulüm haberleriyle 1898 yılı Nisan ayında bu savaşı çıkarmayı başarmıştı. Amerika Đspanya’ya savaş ilan edince gazetesinin satışı 1 000 000’a yükseldi.Arada sırada yaptığı ikinci baskıların satışı 1 500 000’u buluyordu.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin sade bir vatandaşı olarak şu konuya değinelim. ABD toplumunun büyük desteğiyle kendince yeterli mazeretlerle Irak’a savaş açtı. Demokratik sistemlerle yönetilen ABD halkı gerek kongresi, gerek sivil toplum örgütleri vasıtalarıyla bu müdahaleye destek verdi. Biz bu savaşta doğrudan taraf olmamamız nedeniyle bu savaşa bir nebzede olsa objektif bakabiliyoruz. Genel olarak savaşın çıkış nedenlerinin yeterli olmadığını ve ABD’nin haksız yere başka amaçlar uğruna Irak’a savaş açtığını görmemek talihsizlikten öte ahmaklık kabul edilebilir. Bu savaş sonunda birçok masum insan hayatını kaybetti. Birçok insan yaralandı ,sakat kaldı. Birçok aile dağıldı. Đnsanlar göç etmek zorunda kaldılar. Önümüzdeki onlarca yıl bu topraklara huzur gelmeyecek. Bölge savaş alanına döndü. Bundan elli yıl sonra bile bölgede bu savaşın etkileri görülecek.Peki demokratik değerlerle kurulan bu uğurda yaşayan ve Irak’a bu amaçlarla müdahale eden ABD halkı neden bu vahşete göz yumabiliyor. Bu sorunun cevabı basit. ABD’de yönetimi ellerinde bulunduranlar ellerindeki medya gücü sayesinde insanları inanmak istedikleri şekilde inandırıyorlar. Medya, ABD halkı üzerinde öyle bir hakimiyete sahip ki bizim gördüğümüz gerçekleri bile göstermeyecek kadar güçlüler.Yapılan propaganda sayesinde bu müdahale etkili gerekçelere dayandırılıp haklı gösteriliyor.ABD halkı bu ikiyüzlülüğün ve çifte standardın farkında bile değil.

10 Ekim 1990’da, Irak hükümetinin insan hakları ihlalleriyle ilgili görgü tanıklarının dinlendiği bir toplantıda, 15 yaşındaki Kuveytli bir kız, Amerikan kamuoyunu çok derinden etkileyecek ve Irak’ın işgaline yeşil ışık yaktıracak bir açıklama yapar. Kuveytli Neyire (tam adı güvenlik gerekçesiyle saklanmıştı), gözleriyle tanıklık ettiğini söylediği olayı şöyle anlatır: “ Kuveyt el Addan Hastanesi’nde gönüllü hemşireydim. Bir gün Iraklı askerlerin ellerinde silahlarıyla hastaneye girdiklerini gördüm. Kuvözdeki bebeklerin bulunduğu odaya girdiler. Bebekleri kuvözlerden dışarıya çıkardılar ve onları koridorda, öylece ölüme terk ettiler. “

Üç ay sonra savaş başlar.Savaş başlayıncaya kadar, Neyire’nin acıklı hikayesi gazetelerde , televizyon haberlerinde, radyo programlarında defalarca tekrarlanır ve ‘zalim Irak’ imajı belleklere iyice yerleştirilir.

John MacArthur şöyle der:” ABD kamuoyu için hiçbir şey bir Kuveyt hastanesinde 312 bebeğin Iraklı askerler tarafından ölüme terk edilmesinden daha etkili olamazdı. Ne yazık ki, Amerikan kamuoyu Neyire’nin aslında gönüllü hemşire değil , Kuveyt kraliyet ailesinin bir ferdi olduğunu ve ifade verdiği sırada kendisine H&N şirketinden bir yetkilinin eşlik etmekte olduğunu çok geç öğrenir. Aralarında Uluslararası Af Örgütü’nün de bulunduğu insan hakları ihlalleri üzerinde çalışan çok sayıda kuruluş Neyire’nin ifadelerinin gerçekliği üzerinde araştırma yapar; ancak doğruluğuna dair tek bir kanıt bulamaz.(5)

Körfez Savaşı sırasında birçok televizyon kanalından hep aynı görüntüler boy gösteriyordu.Bu görüntüler Irak’ın Kuveyt’i işgalinde bölgenin nasıl etkilendiğini simgeleyen ve duygu sömürüsüne açık görüntülerdi.1.Körfez Savaşı’ndan sonra akıllarda kalan en önemli görüntülerin başında petrole bulanmış karabatak kuşu geliyordu. Daha sonra bu görüntünün Fransa kıyılarında karaya oturan petrol tankerinin çevre felaketinden dolayı ortaya çıktığı anlaşılmıştı. (6)

Bu tür yönlendirmeler bütün toplumlarda görüldü ve görülmeye devam ediyor.

Ülkemize ilişkin olarak şu olaya değinelim:

1955 yılında “Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı.” Manşetini atan gazete 6-7 Eylül’de birçok işyerinin yağmalanmasıyla sonuçlanan şiddet olaylarına yol açmıştır. Rum,Ermeni, ve Yahudi vatandaşlara ait ev ve işyerleri birkaç saat içinde yakılıp yıkılmıştı. 3 kişinin öldüğü 30 kişinin yaralandığı saldırılarda 73 kilise, 1 fabrika, 8 ayazma, 2 manastır, 5 bin 538 gayrimenkul tahrip edildi. Haber yalandı. 30 bin tirajlık Đstanbul Ekspres Gazetesi o gün 269 bin satıldı. (7)

Sorumluluk anlayışı yeterince gelişmeyen yayıncının ve medya gücünü elinde bulunduran birkaç kişinin bilinçli veya bilinçsiz hareketi sonucu meydana gelen bu olay çok düşündürücüdür. Peki burada sorulması gereken husus medyanın sağduyulu davranıp olayları yatıştırması gerekirken neden olay çıkarma yolunu tercih ettiğidir. Neden olayların başlangıcında tetiği çeken olmuştur? Neden acaba elde ettiği haberin doğru olup olmadığını sorgulama gereği duymamıştır? Neden haberi yayınlamasından sonra doğabilecek muhtemel olayları düşünmemiştir? Burada açıkça görebiliyoruz ki ne kadar demokratik olunursa olunsun her kim olursa olsun herkes gücünü bilmeli ve denetlenebileceğini aklından çıkarmamalıdır. Ancak kendine çok güvenen ve güçlü olduğuna inanan bir güç böyle bir olay yaratabilir. Olayı istihbarat örgütleri yaptırmış olsalar bile medyanın kullanılması düşündürücüdür.

Medyanın etkisinin asıl önemli olan yanına değinelim. Bir kurbağayı pişirmek isterseniz canlı canlı sıcak suyun içine atarsanız sıçrayıp kaçacaktır. Ama önce soğuk suyun içine atıp kısık ateşte yavaş yavaş pişirirseniz kurbağa ne olduğunu anlamayacak ve bir süre sonra haşlanmış vaziyette ters dönecektir. Medyamızın olumsuz kullanıldığında halkımıza etkisi kurbağanınki gibidir.

Şu an duyduğumuz bir habere hemen büyük tepkiler verebiliriz. Zaman içinde bu tür haberler duya duya artık ilk verdiğimiz tepkiyi vermemeye başlarız. Belli bir süre sonra ise artık tepki vermeye gerekçe bile bulamayız.

‘Diyelim ki vatandaşımızın bir tanesinin ülkesinin üniter yapısının korunmasına ilişkin aşırı bir hassasiyeti var. Bu konuya vakıf ve yeterli bilgiye sahip. Üniter devlet yapısının gereklerini biliyor ve ülkesi için en idealinin bu olduğunu düşünüyor.Aksini iddia edecek herhangi kimseye karşı dirayet gösterebilecek güce ve kararlılığa sahip.Hatta onun aksi iddiasını çürütecek hitap yeteneği olduğuna inanıyor . Civarındaki kimselerin kendisi gibi düşündüğünün farkında.Bu hususun başka bir alternatifi olmadığı konusunda kesin düşüncelere sahip.

O akşam televizyon kanallarından bir tanesi devletin üniter yapısının yetersiz olduğunu iddia eden bir program yapıyor.Bu kanal kendince bazı kaynaklar bulmuş ve birkaç bu konuyu desteklemiş yazarı getirmiş konuşturuyor.Bu vatandaşımız haliyle olaya tepkili.Kendi içinde kesin olarak bu iddiayı çürütecek şeyleri aklına getiriyor ve arkadaşlarıyla paylaşıyor ve hemfikir oluyorlar. Hayat devam ediyor içi rahat.

Aradan zaman geçiyor. Yine başka bir kanalda yine bir program var. Yine devletin üniter yapısına karşı yoğun eleştiriler yapılıyor. Anayasada temel değişiklikler yapılması isteniyor. Bu sistemin yanlış olduğu , eskidiği ve kesinlikle değiştirilmesi gerektiği savunuluyor. Bu düşünceyi savunanların sayısının çok olduğunun altı çiziliyor.

Vatandaşımız yine kendi içinde eleştirilerin haksız olduğunu aklından geçiriyor ve bu kimselerin yanlış yaptıklarını, dayanaklarının yetersiz olduğunu ve boşuna insanları etkilemeye çalıştıklarını düşünüyor .Bu düşüncelerini arkadaşlarıyla paylaşıyor. Hemfikir oluyorlar. Ama farklı olarak biraz kaygı duyuyor. Neden devletten birilerinin bunlara gereken cevabı vermediğini soruyor kendi kendine. Siniri kendine vazife çıkarmasıyla sonuçlanıyor. Hemen dönüp civarındakileri etkilemeye çalışıyor.Bu husus o gün orda bitiyor.

Zaman hızla akıp giderken televizyon kanallarında etnik kültürlerin yaygınlaşmasına ilişkin programlar boy gösteriyor. Federalizmin yararların olduğu programlar, söyleşiler, dünyanın diğer ülkelerinde olumlu uygulamaları ve ülkemizde etkilerinin anlatıldığı programlar yayımlanıyor.Merkezi yönetimin aksaklıkları ve yetersizlikleri vurgulanıyor. Çağdaş medeniyetin gerisinde kalmamak için değişimin şart olduğu ve yeni modellere ihtiyacımız olduğuna ilişkin programlar boy gösteriyor. Ve bu programlar farklı kanallarda çeşitleniyor. Halktan katılımcılar bu hususu desteklediklerini ve demokratik toplumlarda her şeyin konuşmaya açık olabileceğini beyan ediyorlar.Programlar birbirileriyle yarışırcasına çoğalıyorlar.

Böyle programlardan birini izleyen örnek vatandaşımız yine tepkili. Kendi içinde yine eleştirilere cevap veriyor.Aynı düşüncelere sahip yalnız içinde farklı olarak bir şüphe mevcut. Arkadaşlarıyla konuyu yine tartışıyorlar. Birkaç arkadaşı ona katılmadıklarını beyan ediyorlar. Bu arkadaşlarına sinirleniyor ama yinede düşüncelerine saygılı. Neden arkadaşlarının böyle düşündüklerini kendince irdeliyor. Onlarında düşüncelerinde haklılık payı olduğunu içinden geçiriyor.

Sonraki birkaç ay boyunca birçok kanalda bu tür programlar yayımlanıyor. Aksine devletin üniter yapısını sahiplenen hiç program yok. Bu vatandaşımız eskisi gibi hararetli düşünmüyor artık. Toplumun büyük bir çoğunluğunun üniter yapının yetersizliği konusunda hemfikir olduğunu zannediyor. Artık arkadaşlarıyla tartışmalara bile girmiyor. Eskiden inandığı hususlara ilişkin kafasında derin şüpheler var. Kendince eleştirileri çürütecek düşünceler bulmakta zorlanıyor. Artık iyice yalnız olduğunun ve diğer arkadaşlarına uyum sağlaması gerektiğinin farkında.

Bu tarihten yaklaşık olarak bir yıl kadar zaman geçiyor. Bu sürede yukarıda değindiğimiz programlar artarak devam ediyor. Sadece birkaç yazar bu konunun aksine ve

üniter yapının korunmasına ilişkin programlara çıkıyorlar. Onlarda en düşük izlenme oranları olan kanallarda yayımlanıyor ve izleyici grubu çok sınırlı oluyor.

Son olarak programın birinde yayımcı bir bakanı davet etmiş vaziyette ve bakana şu soruyu soruyor:

-Sayın bakanım merkezi yönetimin aksaklıkları konusunda bildiğiniz gibi yoğun eleştiriler var bu konuda ne diyeceksiniz?

– Teşekkür ederim sorunuz için. Üniter yapı ülkemiz için uygun bir sistem değildir. Zaten bu konuda meclisimiz çalışma içerisindedir. Yakında sonuçlanacağına inanıyorum. Toplumun taleplerini yakından takip ediyoruz ve bu konuyu yakında çözüme ulaştıracağız.

Programı izleyen vatandaşımız içi huzurla dolu olarak bakanın bilgilendirmesini dinliyor. Ülke için hayırlısının yapıldığına emin. Artık eskisi gibi düşünmüyor.Aslında bu tür konuları düşünmenin gereksiz olduğunun da farkında.Üniter devletin ne olduğu ve yararlı olup olmadığını artık onun için önemli değil. Zaten civarda da aksini düşünen kimsede kalmadı…

Đnsanlar genellikle etraflarında gördükleri olayları genelleştirerek karamsarlığa kapılırlar. Karşılaştıkları olaylara kötü taraftan bakmaya meyillidirler.Diyelim bugün akşam haberlerinde kötü bir haber izlemiş olalım. Haberin içeriği üniversitede geçim sıkıntısı çeken bir bayan öğrencinin parasızlıktan kötü yola düşmesi ve parayla fuhuş yapması olsun. Đnsanlar bu haberi izledikten sonra çok rahatlıkla karamsarlığa kapılabilirler. Hele bu haber yapımcısı böyle daha nice insanların olduğunu ima edici sözler sarf ettiğinde karamsarlığımızın boyutu genişler ve olayı genelleştirme yoluna gideriz. Bu tür olaylara günlük hayatımızda çok sık rastlarız.

Medya ve Toplumun Yozlaşması

Duverger iletişim teknolojisinin insanlar üzerinde kurduğu bilinçli baskı konusunda

şunları söylemektedir.

“Kapitalist iletişim sistemi, ‘halkın ahmaklaştırılması’ diye adlandırabileceğimiz bir sonuç doğurmaktadır. Đnsanları entellektüel düzeyi çok düşük, çocukça bir evren içine hapsetmek amacını gütmektedir. Sürekli olarak gönül maceralarının şişirilmesi, krallar, kraliçeler ve öteki sözde büyüklerin giyinişleri, içinde yaşadıkları dekorun şatafatı, içi boş tarihsel hatıralar halkı ahmaklaştırmak için kolayca kullanılır. Bu araçlarla halk, gerçek dışı, yapay, düşsel bir ve çocukça bir aleme daldırılır; dikkatler böylece gerçek sorunlardan başka yönlere çevrilir. Kapitalist iletişim araçlarının kurbanları, vatandaşlık görevlerini yerine getirmeye çok az hazırlıklıdırlar.” (8)

Okumaya devam et  Erdoğan Soylu hakkında gereğini yapmalı

Toplumun yozlaşmasında esas nedenleri sıraladığımızda listenin başında medyayı görmekteyiz.Đnsanları ilgi çekici yayınlarla oyalayıp, asıl önemli konularda yanıltıcı bilgiler verilmektedir. Bu ilgi çekici yayınların başında toplumun çok küçük bir kesimini oluşturan sosyete diye tabir edilen kişilerin yaşantılarının şişirilerek yansıtılması gelmektedir. Magazin başlığı altında yapılan yayınlarda sosyete diye adlandırılan insanların yaşayışları, giyinişleri, ilişkileri, olaylara yorumları bile mercek altına alınmakta ve topluma empoze edilmektedir. Toplum kendi içinden yetişmiş aydınlarını takip etmek yerine bu yaşam tarzına ilgi duymakta ve imrenmektedir.Bu tür yayınların izlenmesi sonucu izleyici kesim kendini bir kimlik probleminin ortasında bulacaktır.Özellikle karakter yapısı tam oturmamış ve telkinlere açık bireyler içine düştükleri bu kimlik probleminden ancak derin yaralar alarak kurtulabilmektedir.Bu tür yayınlar yine aile yapısının bozulmasında birinci dereceden etkin rol oynamaktadır. Ne yazık ki medya kuruluşları bu tür yayınlara ticari yaklaşmakta ve olayı arz-talep ilişkisi olarak değerlendirip çıkarları doğrultusunda yayın yapmakta ve toplumun nasıl etkileneceğini düşünmemektedir. Medya kuruluşlarında izleyici oranlarının arttırılması

doğrultusunda programlar yapılmakta ve sorumlu yayın anlayışı uygulanmamaktadır.Bunun sonucu olarak ki medyamız toplumumuza denetleme makamı olarak hizmet vermesi gerekirken yozlaşmanın doğrudan kaynağı olmaktadır.

Ülkeden ülkeye içeriği ve oranı değişmekle birlikte medyanın cinsel zafiyeti keşfetmesiyle özel hayat düşkünü ve teşhirci bireylerin sayısı artmıştır. Bu negatif etkileşim magazin adı altında bu ‘güdüyü’ hedef alan programların sayısının çoğalmasına hatta haber ve tartışma programlarının da bu tema çerçevesinde şekillenmesine neden olmuştur.(Magazin, haberin gülen yüzüdür ve gereklidir. Burada elbette bu kastedilmiyor.) 2001 yılının şubat ayında Show TV ‘de ‘Biri Bizi Gözetliyor’ adı altında 15 gencin gözetlendiği bir programın yayınlanarak kayda değer bir izlenme payı almasını bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. (RTÜK 22 Mart 2001’ de programı yayınlayan Show TV’yi bir gün kapattı. Gruba bağlı Akşam gazetesi konuyu manşet yaparken RTÜK’e ‘yasakçı kafalar, sansürcü baronlar, çağdaşlık ve özgürlük düşmanları gibi ağır ithamlarda bulundu. Gazete ayrıca BBG’nin ‘genel ahlaka aykırı’ olduğunu savunan RTÜK’ün aslında programı izleyen milyonlarca insana ‘ahlaksız’ dediğini iddia etti. Program daha sonra Star TV’de devam etti.) 2003 Ekim ayında ise 8 hafta içinde birbirleriyle evlenecek erkek ve bayanlara büyük paralar vaadinde bulunan BBG benzeri bir program Show TV’de yayımlandı. Sayısız duygusal travmanın yaşandığı programda kaybeden gençlerin itirafından evliliklerin para amaçlı olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Belçika patentli programın yapımcılarının, uzmanların ‘evliliğin ticareti olmaz’ tepkisine verdiği karşılık ise enteresandı: “ Geçinemezlerse boşanırlar!” Ancak RTÜK’ e yapılan yoğun şikayete rağmen programla ilgili ciddi bir girişimde bulunulmadı. Aksine Aralık ayında program farklı gençlerle devam etti. Bir süre sonra da yaşlı insanlar ve manken adaylarının 24 saati ekrana yansıtıldı. 2005’in Ocak ayında Kanal D, Show Tv ve ATV’de bu programların farklı versiyonları yayın imkanı buldu.(9)

Đnsanların özel hayatlarının başkaları tarafından ilgi çekmesi nedeniyle BBG türü programlar toplumumuz tarafından benimsendi ve rekor seviyede izleyici oranlarına ulaştı.Đnsanlar bütün günlerinde bu programları konuşmaya başladılar.Akşamlarını bu programlara ayırdılar.Böylece günler ve aylar birbirini kovalarken boşa harcanan ve kıymet bilinmeden kullanılan zaman başta olmak üzere bu tür programlar toplumumuz üzerinde bir çok tahribat yarattı.Bu tahribatın zarar derecesini göstermek için şu örneğin yeterli olacağını düşünüyorum. Bu programların bir tanesinde yarışmacı olarak boy gösteren bir şahıs, bütün ülke gündemini yarışma esnasında meşgul etmesinin yanında ,aile yapımıza ve aile içi ilişki açısından toplumumuza olumsuz örnek olmuştur. Yarışma sonrasında hayatına uyuşturucu ile son veren şahıs, yalnız şehitlere uygulanan bir cenaze töreniyle tabutuna Türk Bayrağı sarılarak son yolculuğuna uğurlanmıştır.Ayrıca medya organları sayesince bütün Türk halkı bu olayı izlemiştir.Bir dönem Türkiye’nin gündemini bu olay meşgul etmiş ve bütün devlet meseleleri bir tarafa bırakılarak (en azında toplumun gündeminden çekilerek) toplumumuz bu olaya yöneltilmiştir.

Devlet, Propaganda ve Medya

3 Şubat 1943, sabah saatlerinde milyonlarca Alman dinleyici radyolarının başında şu haberi dinliyordu: “Stalingrad yıkıntılarının zirvesine dikilen gamalı haçlı bayrak ile son muharebe de tamamlanmıştır. Ordunun verdiği zaiyatlar boşa değildir. Almanya’nın ayakta kalması için onlar canlarını feda ettiler…”

Radyodan sunulan bu bildiri düpedüz yalandı, çünkü Stalingrad’da aslında 6. Alman ordusu teslim olmuştu. Askerlerinin kanının son damlasına kadar savaşmasını arzulayan Hitler küplere binmiş ve gerçeğin saptırılması emrini vermişti.

Etkili kullanıldığında topluma olan etkisi kaçınılmaz olan medya, propaganda silahı olarak tarihin birçok döneminde kullanılmıştır. Özellikle savaşlarda propaganda açısından,

barış döneminde genel olarak yönlendirme amacıyla kullanılmıştır. Yönetim gücünü elinde bulunduran ve onu denetleyen mekanizmalara sahip olmak isteyecek güçler medyayı da elinde bulundurmak zorundadırlar. Güçlü bir yönetimin elinde medya gücü esaslı bir silah haline gelebilir. Bunu en büyük örneği Đkinci Dünya Savaşıdır. Bu savaşta bütün devletler kıyasıya bir propaganda savaşına girmişlerdir. Özellikle psikolojik harekat esnasında medya unsurları sıkça kullanılmıştır.

Soğuk savaş dönemiyle birlikte gelişen teknoloji eşliğinde medya sektörü de gelişmeye uğramış ve boyut değiştirerek devletler tarafından kullanılmıştır.Amerika ve Sovyet Rusya başta olmak üzere, dünya arenası büyük propaganda savaşlarına sahne olmuştur. ABD özellikle Hollywood film sektörüyle küçük devletler üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Ülkemiz bu propagandanın etki ettiği ülkelerden bir tanesidir. Bu filmler sayesinde toplumumuzda Amerika sempatisi başlamış ve kendi öz niteliklerimizi bırakarak kültürel bozulma baş göstermiştir.. Bu bozulma halen devam etmektedir.

Emekli CIA başkanlarından Harry Rositzke, 1977 tarihli, “CIA’nın Gizli Operasyonları: Casusluk, Karşı Casusluk ve Gizli Faaliyetler” isimli kitabında durumu şöyle tanımlamıştır: “ Ellili yıllarda böyle gizli olarak desteklenen faaliyetler Amerikan resmi ve gayri resmi propagandalarına sızmış, birçok tema oluşturulmuştur. Politika, Doğu veya Batı, kölelik veya özgürlüğün basit bir reçetesi olan siyah ve beyaza indirgenmişti.

Ellilerin sonunda ve altmışlarda Amerika’nın politika çabaları Üçüncü Dünya’ya taşındığı için bu basit genel çizginin kapitalist olmayan yeni izleyicilere göre ayarlanması gerekmişti.

Üçüncü Dünya’daki gizli propaganda operasyonları aslında bir basın savaşıydı. Yabancı editörler ve köşe yazarları çalıştırılıyor, magazin ve gazetelere para desteği sağlanıyor, basın hizmetleri destekleniyordu. Propagandacılar, ödenekçi ajanlardan iş birlikçilere, liberal ve sosyalist antikomünistlerden aşırı sağcılara kadar geniş bir kesimde bulunuyordu. Yerel tüketimi yeniden şekillendirmek maksadıyla Üçüncü Dünya’ da ki istasyonlara gerçekler, temalar, manşet taslakları ve örnek denemeler gönderiliyordu. Dost yayın kuruluşlarında yeni makaleler yayınlatılıyor ve tüm dünyada tekrarlanıyordu…”

Benzer bir olay başka bir süper güç olan Đngiltere’de su yüzüne çıktı.Bu olayda medyanın devlet yönetimlerinde nasıl etkili olduğunun etkin göstergelerinde birisidir.

Kamu oyuna yansıyan bu önemli olay Independent Gazetesi’nde yer aldı. Haberde Đngiltere Dışişleri Bakanlığı belgelerinin, Đngiliz gizli servisi ajanları tarafından “üretilen” haber ve yorumların Reuters, BBC gibi yayın kuruluşları ile bazı Đngiliz gazeteleri vasıtasıyla Endonezya Devlet Başkanı Sukarno’yu devirmek için yürütülen kampanya’da kullanıldığı anlatıldı. Yani ajanslara ve medyaya verilen yalan haberlerle tüm dünya yönlendirilmiş hem de bir devlet başkanını devirmek için psikolojik harp yürütülmüştür. “ MI6, katil yönetimi işbaşına getirmek için yalanlar yaydı.” Başlıklı haberde, belgelerin, Đngiltere’nin 1965-1966 yıllarında Endonezya’nın istikrarsızlaştırılması için bazı islami grupları ve ayrılıkçıları nasıl kullandığını gösterdiği de kaydedildi.(AA, 16/04/2000)

Đtalya 1. kanalın Genel Müdürü Bruno Vespa , 14 Mayıs 95 tarihli Milliyet’te şöyle diyor: “ Televizyonun verdiği güç, devletin elindeki güçten üstün. Çünkü yalnız siyasi değişimi değil, zihniyet değişimi de oluşturuyor. Zevkleri ,yaşam tarzını , tüm değerleri ve ülkeyi baştan sona değiştiriyor. Bu nedenle özel TV kanallarının tek bir kişinin elinde kalmaması ve mümkün olduğu kadar çoğulcu bir yapıya oturtulması şart.”

Sonuç olarak medya kullanılan taraf doğrultusunda devlet ve toplum lehine ya da aleyhine kullanılabilir. Önemli olan güçlü değerlere sahip olup bu zararlı etkiyi en aza indirirken, durumuzu olabildiğince lehimize çevirebilmektir.

Devlete Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

Eskiden istihbarat örgütleri, anarşist organizasyonlar hakkında bilgi toplamak istedikleri zaman maliyetli tekniklere başvurma gereği duyarlar ya da bu örgütlerin içlerine sızmaya çalışırlardı. Bunun paralelinde sistem için tehlike yaratan bu tür anarşist organizasyonlar kendilerini mümkün olduğunca saklamaya çalışır ve gizli iletişime dikkat ederlerdi. Gelişen dünya sistemi ve küreselleşmeyle birlikte bu tür devlet düzenine karşı olarak kurulan ve faaliyet gösteren örgütlerde kendilerini yenilediler. Medya gücü devlet düzenini bozmak isteyenler için de çok önemli bir güç haline geldi. Özellikle propaganda açısından sıkça başvurulan bir araç haline gelen medya, bunlara karşı direnmeyi bir kenara bıraktığımızda bu tür örgütleri yasalmış gibi göstermeye başladı.

Değişen zaman içerisinde dün, sözde uğruna savaştıkları halklarını toplu katliamlarla öldürenler bugün demokrasi adı altında özgürlükten bahsedebiliyorlar. Daha dün kendi düşüncelerine katılmayanları bebek, yaşlı, kadın demeden katledenler bugün düşünce özgürlüğü olmadığı gerekçesiyle bütün dünyayı bize cephe almaya zorlayabiliyorlar.

Karşısındaki devlet olduğu için ve bu büyük organizasyonda hata bulmanın çok kolay olduğu bir ortamda ayrıca devletini korumayı düşünen bu kadar az insanın olduğu bir durumda devlete saldırmaktan daha kolay bir şey yok. Hele medya gücünün aktif kullanımıyla bu saldırma önü alınmaz bir hale gelebiliyor.

Zaman hızla ilerlerken, bizde davamızın peşini bırakmaya başlıyoruz artık. Đnsanoğlunun çok çabuk unutuyor olması gerçeği ile bir kez daha yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Davasına sadık en kararlı insanlar bile zamanla yumuşuyor ve eski kararlılıklarını kaybediyorlar. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi ise ne yazık ki medyamız. Günlük hayatımız, normalde çok önemsiz olaylar olmasına rağmen medyanın önümüze getirmesi sebebiyle boş meşguliyetlerle geçiyor. Başka bir deyişle ise koskoca bir toplum suni gündemlerle uyutuluyor. Bu kısır döngü karşısında uyanık olmak ise çok güç. Bu durumda devreye girmesi gereken bilinçli aydın kesimimiz ise ne yazık ki işlevini yerine getirmiyor. Onların derdi, bizimle paralel olarak kendi menfaatleri. Toplum artık kendi aydınını çıkartamıyor.

Akşam, haberleri izlediğimizde ve ya gazete manşetlerine baktığımızda gördüğümüz aksaklıların büyük çoğunluğunun devletin işleyişi hakkında ve aleyhinde olduğunu görmekteyiz. Habercilik anlayışının bunu gerektirdiğini düşünüyoruz fakat düşünmediğimiz husus şudur: Đzlediğimiz her olumsuz haber, devletin işleyişindeki her aksaklık çözüme ilişkin bir nihai sonuca bağlanmadığı taktirde halkı ümitsizliğe sevk etmeye başlıyor. Zaman içerisinde halkın devlete olan güveni azalıyor . Halk, olumsuz haberleri izleye izleye istemese de insanoğlunun yapısı gereği genelleştirmeye başlıyor ve bu genelleştirme karamsarlığa dönüşüyor. Sonuç ise bireylerin devletin ululuğuna olan güveninin kaybolmasıdır. Tabi bu hususa değinmişken bir konuyu da açıkça ifade etmem gerekir. Devlet dediğimiz güç, varlığını hizmete adamış ve toplumun menfaatlerini kişisel menfaatlerinden üstün tutan, dürüst insanların varlığından ibarettir.Bulundukları makamları kendi menfaatleri için kullananlar devleti halkının nazarında küçük düşürmekten öte bir davranışlar sergileyemezler. Tabiki medyanın en önemli görevlerinden birisi de bu tür insanları tespit ederek bir çeşit cezalandırma mekanizmasıyla toplumun önüne çıkarmaktır. Ama yine medyamız menfaatleri gereği gerçekleri yazamamaktadır. Sonuçta medyamız genel olarak devlet aleyhine işlemektedir.

Paralelinde terör örgütleri, propaganda maksatlı olarak medya gücü elde etmeye çalışmaktadır. Başta Avrupa merkezli olmak üzere kurulmaya çalışılan televizyon kanalları ve diğer medya unsurları halkı etkilemek maksadıyla etkin olarak kullanılmaktadır. Terör örgütleri gündemi kendi istediği doğrultuda yorumlayarak halka yayınlıyor. Bilinçsiz halk ise haliyle gördükleri doğrultusunda olaylara bakabiliyor. Devletin yıllarca yapmaya çalıştıkları,

karşı güçler tarafından kısa sürede etkisiz hale getirilebiliyor. Devletin buna yapacağı fazla bir

şey de yok.

Başta terör örgütleri olmak üzere sistem düşmanı organizasyonlar birbirleri arasındaki iletişimi medya sayesinde yapabiliyorlar. Örneğin bir terör örgütünün kendi sitesinden eylemler hakkında bilgi, propaganda usulleri , basit çapta bomba yapımı bile yayımlanıyor. Terörist başının örgüte emirleri kendi kanallarından milyonlara ulaşabiliyor. Bu şartlarda bu örgütlerle ne derece mücadele edilebileceği tartışma konusudur.

Terör örgütleri yaptıkları propaganda ve eylemlerin ses getirmesi nihayetinde etkin sayılırlar. Yaptıkları eylemler ne kadar çok kişiye ulaşır ve korku salarsa ve devlet ne kadar küçük düşürülürse o kadar başarılı olmuş olacaklardır. Yani bu hususta esas etken yine haberleri halka taşıyacak medya gücüdür. Medya gücünü yönetenler bu konu üzerinde hassasiyetle durmalı ve meydanı boş bırakmamalılardır.

Son zamanlarda terör örgütlerinin kullandıkları yöntemlerin önemlilerinden bir tanesi, internet ortamında yapılan propagandadır. Özellikle sempatizan kitle, interneti açık savaş cephesi olarak kullanmaktadır. Karşısındaki bilinçsiz kişileri ikna ederek kendi saflarına çekemese bile etkisiz hale getirip ümitsizliğe sevk edebiliyorlar. Karşısında etkin olarak çalışan paralel bir güç olmadığı için meydanı boş bulmuş durumdalar ve istedikleri şekilde at koşturabiliyorlar. Önümüzdeki zaman sürecinde de internet açık bir savaş meydanına dönecektir. Düşünce ve görüşler bu sanal ortamda savaşacak ve güçlü olanın propagandası etkisini gösterecektir. Bu savaş alanında galip gelmenin en önemli gereksinimi olayın bilincine varmaktır.

Devlet yaptığı faaliyetlerde, halkını bilgilendirmek amacıyla medyayı kullanırken istenmeyen olaylara sebep olabileceğini düşünmelidir:

‘Hasan Levent , Okmeydanı’nda bakkal işleten Karadenizli bir tüccar.Sibel Yalçın adlı DHKP- C üyesi kızı takip eden emniyet mensupları Hasan Levent’in bakkalında üstleniyor.Gazete ve televizyonlarda sürekli gösterilen bakkalın sahibi ile ilgili ‘yer gösterdi, polise yardım etti.’ yorumları yapılıyor. Ve aradan bir hafta geçmeden medyanın hedef haline getirdiği Hasan Levent, DHKP-C tarafından öldürüldü.’ (10)

Görüldüğü üzere devlete karşı devamlı bir adım önde olan suç örgütleri , medyayı daha etkin kullanmaktadır. Etkinliğin yanında artık bir silah haline gelen medya gücünün kimin tarafından kontrol edileceği gelecek dönemimizin önemli konularından birisidir.

Haber Çevrimi Ve Tekelleşme

Medyanın etkinlik göstergelerinden birisi haber toplama sistemidir. Medya kuruluşlarının bağlantılı olarak çalışan haber ajanslarıyla iletişimi onun etkinliği açısından önemli yer tutar. Medya kuruluşları kendi aralarında önemli haberleri ilk veren olmakla yarışmakta ve bununla paralel olarak gündemi kendi yorumuyla yönlendirebilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse şehirlerimizden birinde meydana gelen ve terör şüphesi taşıyan bir bombalama olayını ele alalım. Yapısı itibariyle televizyon kanalları gazete ve diğer yayın organlarına nispeten olayı daha çabuk görüntüleyip yayınlayabilirler. Olayın meydana gelmesinden itibaren ilk haberlerin toplanması ve ilk görüntülerin elde edilmesiyle yayına geçen televizyon kuruluşları elindeki imkanlar dahilinde kamuoyunu bilgilendirirler. Olay hakkında yeterli haber kaynaklarına sahip olmayan televizyonlar ise elinde görüntüler ve olay hakkında bilgiler olan haber ajansı ve kanallarına bağımlı kalacaklardır. Ve kendi verdikleri haberler de bu kanallardan bağımsız, yeni bir nitelik taşımayacaktır. Halk, haberin niteliğini öğrenebildiği ölçüde bilgilenecek ve tutumunu olayın haberini ilk ele geçiren medya kuruluşunun kendini sevk etmek istediği yöne doğru belirleyecektir. Bir sonraki gün yayına geçecek gazeteler ise aynı imkânlar doğrultusunda yayınlarını yapacaklardır. Bütün medya kuruluşları bu önemli olayı haber yapmanın sorumluluğunu hissedeceklerinden dolayı elinde

yeterli bilgi olmayanlar diğer medya kuruluşlarından öğrendikleri haberleri geliştirip yorumlamaya çalışacaklardır. Bu yorumlama bir süre sonra ana olaydan kopup iddialara dönüşecek ve sapacaktır.

Olayın diğer yanı ise olay hakkında ilk haberi ele geçiren medya kuruluşu, kendi değerini yükseltmek ve olayı ilk yayınlayan olmak maksadıyla haberi ya saklayacaktır ya da haberin belli bir bölümünü satacaktır. Haberciliğe ticari olarak bakan bir kesim için bu olay normal bir husus olarak kabul edilirken kaybeden devamlı olarak halk olacaktır.

Olayı ele geçiren televizyon kanalı hemen haber doğrultusunda programlar hazırlayacak ve yorumcuları vasıtasıyla olayı irdelemeye başlayacaktır. Günümüzde yozlaşmış bazı medya kuruluşları başta olmak üzere olaydan henüz çok kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen elindeki bilgiler doğrultusunda kamuoyu nezdinde kendince yargılamalarda bulunacak kendince halkın vicdanı olmak misyonunu üstlenecektir. Toplumun kendi adalet mekanizmasının yanında kendisi de elindeki güç nispetinde yargılamalarda bulunacak ve suçlular belirleyecektir. Kamuoyu ise izlediği medya kuruluşu sayesinde olaya vakıf olduğunda etkilenecektir.

Yukarıda belirtilen bütün aşamalarda gücü elinde tutan tek kuvvet haberi ele geçirip piyasaya yayan medya kuruluşu ve haberin kaynağı olan haber ajansı, haber toplama kaynağıdır. Haber ajansları etkinlikleri ölçüsünde büyüyeceklerdir. Büyüdükçe etkinlikleri artacak ve daha da güçleneceklerdir. Günümüzde bazı haber ajanslarının çalışma sistemleri bazı istihbarat örgütlerinin çalışma sistemleriyle paralellik arz etmektedir. Bu ajansların kendi aralarındaki rekabeti bu piyasayı gelişmeye zorlamış ve sonuçta önemi küçümsenmeyecek güç odakları meydana gelmiştir. Bu sistemlerin ülke içindeki ve ülke dışındaki bağlantıları ile bunların her birinin etkiledikleri medya unsurları düşünüldüğünde ve buna medyamızın takipçisi ve izleyicisi olan halkımızın durumu eklendiğinde, haber toplama vasıtalarına sahip olan kişilerin nasıl bir güce eriştikleri aşikârdır.

Ülkemizde faaliyet gösteren birçok haber ajansı olmakla birlikte bunların önde gelenleri Anadolu Ajansı(AA), Doğan Haber Ajansı(DHA), Đhlas Haber Ajansı(ĐHA) vb . Ajanslar haber elamanları vasıtasıyla haberleri toplayarak merkezlere iletirler. Bu ağ ne kadar yaygın olursa elde edilecek bilgilerde o kadar çok olacaktır. Bu ajanslar bir bakıma istihbarat örgütleri gibi çalışırlar. Haber çevriminin devamlılığı önemli bir yer tutar. Yapıları itibariyle çok geniş çevrelere hitap edebilecek yapıdadırlar. Yurtiçi haberler için kendi haber toplama vasıtalarını kullanırken yurtdışı haberler için dış haber kaynakları ile temasa geçerler. Genel olarak bu haber kaynakları ile iletişim halinde bulunulduğundan devamlı olarak haber transferi gerçekleşebilir. Örnek vermek gerekirse CNN ve CNN-Türk kanallarının birbirleriyle iletişim içerisinde olup haberleri paylaşmasından daha doğal bir şey olamaz. Dış haber kaynaklarının yapısına baktığımızda bizimkilere benzeyen bir sistem fakat daha büyük ve geniş organizasyonların bulunduğunu görmekteyiz.

AP(Associated Press), 1848 yılında 6 gazetenin oluşturduğu bir kooperatif olarak Harbour Pres Association adı ile kuruldu. Ardında Western Associated Press, Southern Associated Press, Philadelphia Associated Press ve diğer bölgesel ajanslar kuruldu. Bu ajanslar önemli haberlerin çoğunu AP’den alıyor ve bunları bölgelerindeki abonelerine dağıtıyorlardı. UPI(United Press International), ABD’de akşam gazeteleri sahibi Edward Wyliss Scripps tarafından 1907 yılında kurulan United Press Association(UPO) ile 1909 yılında William R. Herast tarafından kurulan International News Service’in (INS) 1958 yılında birleşmesiyle oluşmuştur. Lincoln’e suikasti 1865’te ilk olarak dünyaya duyuran AP olmuştur. UPI, 22 Kasım 1963’te Kenneddy’nin Dallas’ta öldürülmesi haberini dünyaya ilk duyurarak rövanşını aldı. Reuters , Avrupa’nın Londra merkezli haber lideridir. Adını kurucusu Paul Julius Reuter’den almıştır.

Agance France Presse, 1835 yılında Charles Havas tarafından kurulan Agance Havas , AFP’nin temelini oluşturur. Türkiye’de Doğan Grubu’yla anlaşıp CNN-Türk adını alan ve

NTV haber kanalına rakip olarak yayına başlayan CNN, 1 Haziran 1980’de kuruldu.CNN günde 40 dakika haber programı izlemeye alışık Amerikan seyircisini 24 saat haber programlarına alıştırmayı başardı. (11)

Dış haber kaynaklarına şu nedenlerle değinmemiz gerekiyordu. Bunlardan birincisi küreselleşen dünyada toplumlar birbirleriyle daha çok etkileşim içindeler. Artık eski sınırlar yok. Dünyanın diğer tarafında olan bir olay kısa sürede bizi de etkiliyor. Kendi haber toplama sisteminiz olmadığı sürece dış haberler için bu haber ajanslarıyla iletişim içinde olmanız gerekiyor. Değinmemizdeki asıl önemli neden, dünya kamuoyunun gündemini belirleyen medya devlerinin haber kaynakları olmaları dolayısıyla çok önemli işlevlere sahip olmalarıdır. Bu kuruluşlar tüm dünyaya yayılmış şebekeleri ve profesyonel çalışma sistemleriyle geniş alanlara yayılmış ve etkin haber toplama döngüsüne sahip olmuşlardır. Sonuçta Endonezya’da olmuş bir olaya ilişkin sizin bilginiz bu ajansların size naklettiği haberlerden öteye gidemez. Siz onların istediği gibi düşünmek zorundasınız.

Medyanın gazeteler açısından değinilmesine gerek duyulan önemli bir ayağı dağıtım şirketleridir. Ülke çapından dağıtım şebekesini ellerinde bulunduran şirketlerle işbirliği yapmadan kesinlikle geniş kitlelere ulaşamazsınız. Bu sebeptendir ki medya patronları dağıtım şirketlerini de bünyelerine katmak için kıyasıya yarışmaktadırlar. Siz istediğiniz kadar büyük gazetelere sahip olun bu gazeteler halka ulaşamadığı sürece başarılı olmazsınız. Geçmişte bu tür olaylara rastlandı. Medya patronları arasındaki kıyasıya yarış sonucunda bazı gazeteler yurt içi dağıtım şirketleri tarafından dışlandılar. Bunun sonucu olarak gazete tirajları düştü ve gazete güç kaybetmeye başladı . Gazete sahibi bu rekabete daha fazla direnemeyerek pes emek zorunda kaldı. Meydan yine büyük medya patronlarına kaldı ve istedikleri şekilde at koşturmaya devam ettiler.

Okumaya devam et  Ayşe Hür’e soruyorum: Hangi Kuran?!

ĐNCELEME: DOĞAN YAYIN HOLDĐNG ÖRNEĞĐ

Son dönemde adını sıkça duyduğumuz bir isme değinmemizde fayda var: ‘Doğan’. Çoğunlukla televizyonlarda ödül törenlerinde duyduğumuz, aslında biz fark etmesek bile hayatımızın büyük bir bölümüyle bir şekilde ilişkili olmaya başlayan bir isim ve bünyesindeki yayın kuruluşları sayesinde vazgeçemediklerimizden birisi haline gelmiş durumda. Her gün milyonlarca insan bir şekilde Doğan Yayın Holding iştiraki bir kuruluşla temas ediyor ve ona göre hayatını şekillendiriyor. Hükümet halkına ulaşmak için onun yayın organlarını kullanıyor. Çok ünlü köşe yazarları yazılarının kitlelere daha yayın şekilde ulaşmasını istiyorlarsa bu holdingin yayın kuruluşlarında yazmaları gerekiyor. Birçok kendince bağımsız ve dirayetli olmaya çalışan gazete, dergi, televizyon halkına ulaşmak için holdingin dağıtım, basım, yayım şirketlerini kullanıyor. Halk kendini yönetmesini istediği meclisini ve hükümetini bir şekilde bu holding mensubu bir yayın organının yönlendirmesi çerçevesinde yapabiliyor. Bu holdingle mücadeleye girmek isteyecek medya kuruluşunun kendi kendine kitlesine ulaşabilmesi çok zor. Sadece günümüze birkaç yansımasını sıraladığımız bu büyük gücün toplumumuza etkisini sıralamaya kalksak sayfaları yetiştiremeyiz.

Adından bahsettiğimiz ‘Doğan’ ismi Doğan Grubundan gelmektedir.Doğan Grubu , medyadan finansal hizmetlere, sanayiden ,turizme, telekomünikasyondan enerjiye kadar çeşitli alanlarda faaliyet göstermektedir.. Türkiye’nin en büyük şirket topluluklarından birisidir. Doğan Grubu, iki holdingden oluşur: Doğan Şirketler Grubu Holding AŞ (bankacılık ve finansal hizmetler, turizm,sanayi ,ticaret ve pazarlama ) ve Doğan Yayın Holding AŞ(medya ve ilişkili alanlar) . Biz konumuzla alakalı olarak medya ile ilgili yanı olan Doğan Medya Holding’i inceleyeceğiz.

27 Ocakta Reuters’le yaptığı röportajda Doğan Holding Başkan Yardımcısı Soner Gedik şöyle diyor: “Star TV’nin grubumuza katılmasının da etkisiyle 2006 gelirlerimizin yaklaşık yüzde 40 artışla 2.2 milyar YTL ’ye yükseltmeyi hedefliyoruz.”

Buradan görüldüğü üzere çok büyük gelire sahip bu holdinge karşı medya sektöründe karşı koyacak ve rekabet yaratacak başka bir güç yok. Şirket medyayla ilgili her türlü gereksinimi sağlayacak şirketlerin tamamına sahip ve bunları tek elden yönetebiliyor. Bu yönüyle medya piyasasına tek başına yön verebiliyor. Karşısına çıkabilecek medya kuruluşları yeterince güçlenseler bile olası bir çatışmada kaybedecekleri şeyleri göze alamayacaklardır. Devlet bile medyaya olan ihtiyacı dolayısıyla bu holdinge karşı dikkatli davranmalı ve attığı adımlara dikkat etmelidir.

Doğan Yayın Holding’in belli başlı iştirakleri:

DYH GRUP PROFĐLĐ GAZETE YAYIMCILIĞI

  • Hürriyet
  • Milliyet
  • Radikal
  • Referans•Turkish Daily News
  • PostaGÖRSEL VE ĐŞĐTSEL MEDYA
  • Star TV
  • Kanal D
  • CNN Türk
  • Euro D
  • Bravo TV
  • Fenerbahçe TV
  • Dream TV
  • Radyo D
  • Hür FM
  • Radyo Foreks
  • ANS YapımMÜZĐK
  • Doğan Music Company (DMC)
    DAĞITIM VE PERAKENDECĐLĐK
  • Dergi Pazarlama Planlama
  • Yaysat (Doğan Dağıtım)
  • D&RDĐJĐTAL DÜNYA
  • Doğan Online
  • D-Pazarlama
  • Ultra Kablo TVBASIM
  • DPC
  • Doğan OfsetDERGĐ VE KĐTAP YAYINCILIĞI
  • Doğan Burda Rizzoli (DBR)
  • Doğan Egmont
  • Doğan KitapçılıkDESTEK HĐZMETLERĐ
  • Doğan Haber Ajansı
  • Doğan Faktoring
  • Galaxy TeknikAVRUPA YÜZÜ
  • DYH International
  • Euro D (12)

Bu kadar büyük bir güce sahip olmak paralelinde büyük sorumluluk getirmektedir. Bu sorumluluğun farkında olunmaz ise kişisel menfaatler uğruna toplumumuz bilinmeyen bir yöne sürüklenebilir. Genel olarak gelecekteki kaderimizi bizi yönlendirenleri yönetenler belirleyeceklerdir.

Her gün bütün Türkiye’den milyonlarca kişinin yukarıda yazılı medya organlarıyla ne kadar temasta olduğunu bir düşünelim.Sonrada bu gücü yönlendirenlerin bu insanları nasıl yönlendirebilecekleri sorusunu kendi kendimize soralım.

Medyanın etkisine ve önemine bu kadar değinmişken ve toplumumuza etkisi bu kadar büyükken medya güçlerinin tamamının bir yönetim altında toplanmasının riski çok büyüktür. Bu tür şirketlere sahip olanlar doğrudan olmasalar bile ülke yönetimlerinde etkin tol almaktadırlar. Ülkeyi istedikleri gibi yönlendirebilirler.

Patron Gölgesinde Bağımsız Medya!

Yıllarını gazeteciliğe vermiş, toplumu bilgilendirmeyi, haksızlıkların üzerine gitmeyi kendine vazife edinmiş bir araştırmacı gazetecidir Mehmet Bey. Dürüst ve karakterli gazetecilik anlayışını kendine yol tutmuş, işinin ehli, usta bir gazetecidir kendisi. Yıllarca çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri, yazı dizileri yayınlanmış, bir çok televizyon kanalına yorumcu olarak katılmıştır. Halen bir ulusal bir gazetede köşesi mevcut olup, bazen televizyon kanallarında boy göstermektedir. Çalıştığı gazete ve genellikle yorum için katıldığı televizyon kanalı bir medya patronuna aittir. Gazetesi son elli yıllık gündeme tanıklık etmiş köklü bir gazetedir. Yıllar sonra rekabete dayanamayarak ve kendi bütçesiyle yayın hayatına devam edemeyecek duruma gelince bir patron tarafından satın alınıp yayın hayatına devam etmiş, halen en çok okunan gazeteler sıralamasında ön sıralarda yer bulabiliyor. Patron genel olarak bu kuruluşların işleyişine pek karışmaz, karışsa bile müdahalelerini genel yayın müdürü aracılığıyla yapar. Yazarlarla doğrudan ilişkisi yoktur. Zaten gazeteyi satın alır almaz müdürü de değiştirmiştir. Yayın müdürü şirketi patron adına yönetir. Bu işleyiş böyle devam edip gider.

Araştırmacı gazetecimiz genel olarak kendine bir konu belirleyen ve o konuyu en ayrıntısına kadar araştırarak gündeme taşıyan,çözüm üreten biridir. Araştırmalarının yanı sıra basılmış birçok kitabı bulunmaktadır. Geçmiş çalışmaları kendisine belirli okuyucu kitlesi kazandırmış ve gazetenin en çok okunan köşe yazarlarından birisi haline gelmiştir. Daha önceki çalışmalarından dolayı birçok kişinin takdirini kazanmış, sözü dinlenen biridir. En çok takdir gören özelliği ise dürüst çalışma prensibidir.Çok sevdiği gazetesi rekabete dayanamayıp kendi kendini idare edemediği ve okuyucu kitlesini kaybetmemek için fiyat artırımı yapamadığı için satılmak zorunda kalmış.

Gazetecimiz araştırmalarından birinde devletin bir alanında yapılan büyük bir yolsuzluğu kamuoyuna sunmaya hazırlanıyor. Araştırması esnasında çok kişinin bilgisine başvurmuş ve konuyu derinlemesine incelemiştir. Konu kapsamı genişledikçe, araştırması boyut değiştirmiş ve devlet mekanizmasının değişik organlarıyla temas eder hale gelmiştir. Konuyu bu derecede inceleyince kendisine yoğun şekilde bilgi akışı ve ihbarlar gelmeye

başlamıştır. Bu haber kaynaklarını da değerlendirerek olayı en detayına kadar irdeleyip gazetesinde yazı dizisi olarak yayınlamaya hazırlanmaktadır.Bu yazı dizisiyle yazarımız, ülke gündemini belli bir süre meşgul edecek paralelinde bu büyük yolsuzluk aydınlığa kavuşmuş olacak. Bütün çaba ve zorluklar bir yana vicdanının rahatlılığı ve içine dolan huzur içini kıpır kıpır yaparken diğer taraftan görünmez kahraman olarak milletine yaptığı hizmetin mutluluğunu yaşıyordu. Bütün deliller ve ispatlar hazır, sadece ve sadece yayımlanmayı bekliyordu. Ama her şey bu kadar basit değildi.

Araştırma konusu içerisinde birçok devlet görevlisinin yolsuzluğa bulaştığı gerçeği vardı. Ayrıca birçok güçlü iş adamı ve mafya örgütlerinin bu görevlilere teması söz konusuydu. Đhalelerde usulsüzlük mevcuttu ve bir çok ihalede yolsuzluk yapılmış devlet göz göre göre dolandırılmıştı. Birkaç vatanını seven devlet memuru olaya müdahale etmek istemiş ama baskılara dayanamayıp susmak zorunda kalmışlardı. Konuyla ilgili açılan davalar bir şekilde o yok edilmiş bu durum yargıya müdahalenin açık göstergelerinden birisi gibi görünüyordu. Bu yolsuzlukta dönen para miktarı çok fazlaydı. Meblağlar yüksek olunca en ufak detay bile atlanmıyor gerekirse rüşvet ve diğer baskı araçları kullanılarak çarka çomak sokmak isteyecekler etkisiz hale getiriliyordu. Bu sefer iş ciddiydi ve Mehmet Bey çok sağlam delillerle olayı aydınlatmaya hazırlanıyordu.

Araştırmanın başından beri yolsuzluğa karışan birçok kişi veri toplamaya çalışan Mehmet Bey’e engel olmaya çalıştılar. Belgeler saklandı, yanlış ifadeler,asılsız ihbar ve şikayetler düzenlendi. Olay başkalarının üzerine yükletilmeye çalışıldı. Mehmet Bey ailesiyle beraber bir çok kere tehdit edildi ve yine birçok kere kedisine rüşvet teklif edildi. Araştırma derinleştikçe yolsuzluğun ucu daha büyük şahsiyetlere dokunmaya başladı. Araştırması esnasında bir kere patronu doğrudan kendisi ile konuşup uyardı ama bu uyarma kendi iyiliği için olduğunu düşündüğü basit bir uyarmaydı. Sonradan araştırmalarının sonu görünmeye başlayınca yüzleşeceği büyük baskıyla karşılaşacaktı. Evet patronuna karşı yoğun bir baslı söz konusuydu artık ve patronu ilk başta sahiplendiği yazarını artık koruyamaz duruma gelmişti. Çünkü kendisinden istekte bulunan şahıslarla çok büyük ilişkiler içerisindeydi ve onları kırmak kendisine çok güç kaybettirecekti.

Gelişen süreç içerisinde birkaç kez daha Mehmet Bey patronuyla doğrudan görüştü ve uyarılar aldı. Yayın müdürü de normalde hiç karışmamasına rağmen bu yazıyla ilgilendi.

Mehmet Bey yılların tecrübesiyle araştırmasına kimseyi katmıyor ve doğru bildiği yolda ilerliyordu. Patrona karşı baskılar son haddindeydi ve o ana kadar hiç müdahalesini görmediği patronu yazı dizisinin çıkmasına kısa zaman kala hiç beklemediği o kararını kendisine bildiriyordu. Evet araştırma durdurulacak ve yayımlanmayacaktı. Mehmet Bey patronuna olan baskıların farkındaydı ama bu baskı kendisi üzerindeki baskının yanında hiçbir şey değildi. Ve asıl onu üzen bu esnada patronunun ve gazetesinin arkasında durmamış olmasıydı. Patronuna yayınlanması konusundaki ısrarını yeniledi ama karar kesindi. Patronu hemen araştırmanın durdurulmasını ve başka bir araştırmaya başlamasını istiyordu. Mehmet Bey’in geçmiş yaşamını, geleceğini ve araştırmanın önemini de düşünerek bir karar vermesi gerekiyordu artık. Önünde iki seçenek vardı: Patronun isteğini kabul edip araştırmayı kesmek ya da en fazla önemsiz belli bir bölümünü yayımlayarak yani kırparak yayınlamak. Đkinci seçenek ise çok sevdiği ve mücadelesinin silahı olan o gazetesini bırakmak ve istifa etmek.

Đstifa edip başka gazetede araştırmasını yayımlamak istese bile geçeceği gazete acaba baskılara dayanabilecek miydi? Ya da bundan böyle görüş ve araştırmalarını yeterince kişiye ulaştıramayacaktı. Evet doğru bildiği yolda ilerleyecekti ama bundan böyle etkinliği azalacak ve güçsüz bir gazetede küçük bir karakteri oynamak zorunda kalacaktı. Eskisi gibi tanınmayacak ve yılların emeğini boşa çıkarmış olacaktı. Diğer gazeteye geçip araştırmasını yayınlasa bile bu küçük gazete vasıtasıyla istediği etkiyi yapamayacak ve patron medyasının baskısıyla yüzleşip öyle köşesinde sıkışıp kalacaktı.Büyük bir ikileme düşmüştü ve hangi yolu seçeceğine tam karar veremiyordu.

Karar vermesi zor olmuştu ama kararını vermişti. Gazetesinde kalıyordu. Patronunun isteğini harfiyen yerine getiriyor ve araştırmanın çok küçük bir kısmını ve kimseye dokunmayan halini yayımlıyordu. Bu sayede gazetesindeki görevi devam ediyor ve eski hayatı aynen korunuyordu. Artık ucu bir yerlere dokunacak araştırmalara girmeme kararı almıştı. Mevcut araştırmasından kimse zarar görmedi. Hayat rutin haliyle öylece devam edip gitti.

Acaba gerçekten öyle mi oldu. Evet gazetesindeki yeri hala devam ediyor ama bunun geçici bir mevki olduğunun farkında değil. Mehmet Bey gücünü, mevkisini kaybetmemek için boyun eğdiğinde aslında milyonları boyun eğdirdiğinin farkında değil. Yıllarca mücadele ettiği o hayatı nasılda bir çırpıda harcadığının farkında değil. Temiz toplum için çalıştığı yıllar süresinde uğraştığı ve sonuçlandırdığı her şeyin üzerine kara toprak attığının farkında değil. Ve en önemlisi artık üzerinden Mehmet Bey gömleğini çıkartıp patronun gömleğini, menfaatin gömleğini giydiğinin farkında değil. Aslında Mehmet Bey kaybettiği hiçbir şeyin farkında değil ama tüm toplumumuz gibi kazandığını sanıyor. Aydın geçinenlerdeki bu çürümüşlük sonradan tüm topluma mal oluyor.

Đşte basit bir mantıkta patronun yazarına müdahalesi ve nihai sonuç…

Nihai Müdahale:Eldivenli Kedi RTÜK

Medyanın ülke yönetimindeki etkisi düşünüldüğünde, bu kadar büyük bir gücün kontrolsüz bırakılacağını düşünmek yanlış olacaktır. Özellikle ülke yönetimini üstlenmiş hükümetlerin kendilerine bağımlı, denetlenebilir bir medya isteyecek olması ve bir şekilde onu kontrolü altında tutmak isteyecek olması gayet doğaldır. Ama bu düşünce muhalefetin sesini kısmak maksatlı , adalet ve dürüstlükten feragat etmek derecesinde sapacak olursa sonuçta başarısız olacak ve yozlaşmış bir şekilde yarardan çok zarar vermeye başlayacaktır. Bu yozlaşma ve çürümüşlük onu elde etmeyi hedefleyenlere de zarar verecektir. Bu kuruluşun amaçlarını kişiselleştirmek onu kendi amaçlarının piyonlarıymış gibi kullanmak her şeyden çok kuruluşun kendine zarar vermekte ve gelecekte kuruluşu tamamen işlevsiz duruma getirmektedir.

Gelişen medya sektörüyle beraber oluşan muazzam gücün denetlenmesi maksadıyla devlet eliyle kurulan Radyo Televizyon Üst Kurulu, 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanununu yürürlüğe girmesiyle faaliyete geçmiştir.90’lardan itibaren özellikle özel televizyon kanallarının yaygınlaşması sonucu toplumun korunması maksadıyla kurulmuş olan bu kuruluş devamlı olarak medya kuruluşları tarafından baskıcı olduğu ve demokrasiye uymadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Eleştirilerin başında baskıcı olduğu ve yanlı davrandığı iddiaları gelmektedir. En büyük eleştiri ise yönetimin hükümeti koruyucu rol oynaması, muhalefete izin vermemesi ve bu nedenle yayın ilkelerinden ödün vermesidir. Eleştirilerin diğer bir noktası Üst Kurul üyelerinin seçimi ve yönetiminde bağımsız olamayışlarıdır.

Üst Kurul, en az dört yıllık yüksek öğrenim görmüş, meslekleriyle ilgili konularda kamu veya özel kuruluşlarda en az on yıl görev yapmış, mesleki açıdan yeterli bilgiye, deneyime ve Devlet memuru olma niteliğine sahip, otuz yaşını doldurmuş kişiler arasından Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilen dokuz üyeden oluşur.

Seçim için, siyasi parti gruplarının üye sayısı oranında belirlenecek üye sayısının ikişer katı aday gösterilir ve Üst Kurul üyeleri bu adaylar arasından her siyasi parti grubuna düşen üye sayısı esas alınmak suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca seçilir. Ancak, siyasi parti gruplarında, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılacak seçimlerde kime oy kullanılacağına dair görüşme yapılamaz ve karar alınamaz .

Kanunda görüldüğü üzere üyeler, doğrudan radyo ve televizyon konusunda yeterliliğe sahip olmasalar bile seçilebilirler ,yönetiminde bulundukları sürece siyasi görüşlerinin temsil eden bir yapı içinde kimi zamanlar adaletten ve kanunlardan sapma yoluna gidebilirler. Bu

seçim sisteminin doğal sonucu olarak mecliste ağırlığa sahip olan bir siyasi parti grubu, sahip olduğu güç nispetinde Üst Kurul yönetimine de sahip olacak ve medyadan muhalif ses çıkmasını engelleyebilecek güce erişecektir.

Yayın ilkeleri kanunda genişçe açıklanmıştır. Genel olarak değinmek gerekirse: Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık ve bağımsızlığına, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayın yapılmayacak. Yayınlar, toplumu şiddete, ayrımcılığa, düşmanlığa tahrik edici nitelikte olamayacak. Đnsanlar arasında ayrım yapan, toplumun milli ve manevi değerlerine ve Türk aile yapısına aykırı yayın yapılmayacak. Yayınlarla özel hayatın gizliliği ihlal edilemeyecek. .

Türk Milli Eğitiminin genel amaç, temel ilkeleri ve milli kültürün geliştirilmesi doğrultusunda yayın yapılacak. Ayrıca, yayınlarla kişilerin manevi şahsiyetine saldırıda bulunulamayacak. Yayıncılık, haksız bir amaç ve çıkara alet edilmeyecek. Đlan ve reklam niteliğindeki yayınlar açıkça belirtilecek. Başka bir basın organının özel haberi sahiplenilemeyecek. Suçlu olduğu yargı kararıyla kesinleşmeden kimse suçlu ilan edilemeyecek. Haberlerin yayınlanmasında tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkelerine bağlı kalınacak. Siyasi partiler ve demokratik gruplar arasında fırsat eşitliği sağlanacak. Yayınlarda eser sahiplerinin hakları ihlal edilemeyecek.

Kanun çerçevesinde yaptırım gücüne sahip bu kuruluşun en önemli eleştirilen hususlarında birisi gelirleridir. Đlgili kanun bu kuruluşun gelirlerini şöyle belirlemektedir: MADDE 12. – (Değişik: 15/05/2002 – 4756/7) Üst Kurulun gelirleri şunlardır:

  1. Özel radyo ve televizyon kuruluşlarından alınacak TV kanal ve radyo frekansı yıllık tahsis bedelleri.
  2. Özel radyo ve televizyon kuruluşlarının yıllık brüt reklam gelirlerinden % 5 oranında ayrılacak paylar.
  3. Gerektiğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bütçesinin transfer tertibinde yer alacak ödenek.
  4. Radyo ve televizyon kuruluşlarına 33 üncü madde uyarınca verilecek idarî para cezaları.

Gelirlere ilişkin eleştirilerin başında özellikle reklam gelirlerinden elde edilen gelirlerin yüksek meblağlara ulaşması bu nedenle yüksek gelir getiren kanallara tavizlerde bulunulması, bu gelirler doğrultusunda kuruluşun lüks bir yaşantı sürmesi vb. sıralanabilir.

Olası medya tekelleşmesine karşı devlet yasalarla medya tekelleşmesinin önüne geçmeye çalışmıştır. Fakat ilgili yasa tasarı halindeyken bile medyanın yoğun bakısına maruz kalmış. Hükümet başta olmak üzere meclis üzerinde baskı kurulmaya çalışılmış. Özellikle bu yasadan etkilenecek medya devleri, ellerindeki baskı araçlarını birer birer devreye sokarak yasayı en azından kendilerince olumlu yönde değiştirerek çıkartmaya çalışmışlardır. Nitekim faaliyetleri etkisini göstermiş ve tam istediklerini alamasalar da kendilerine uygun şekle dönüştürmeyi başarmışlardır. Çıkarılan mevcut yasa medya tekelleşmesinin önüne geçememektedir.Medya devleri yasalara uygun şekilde hisselerin bölerek şirket üzerindeki güçlerini azmış gibi gösterip yinede şirketleri kontrol etmiş ve yasal engeli aşmıştır.

RTÜK yasasının konuyla ilgili maddelerine baktığımızda: Üst Kurul tarafından düzenlenecek yönetmeliğe uygun olarak her yıl yapılacak yıllık ortalama izlenme oranı ölçümlerine göre yıllık ortalama izlenme veya dinlenme oranı % 20’yi geçen bir televizyon veya radyo kuruluşunda bir gerçek veya tüzel kişinin veya bir sermaye grubunun sermaye payı % 50’yi geçemez. Gerçek kişinin hisselerinin hesaplanmasında üçüncü derece dahil olmak üzere üçüncü dereceye kadar kan ve sıhrî hısımlara ait hisseler de aynı kişiye aitmiş gibi hesaplanır.

Bir özel radyo ve televizyon yayın kuruluşunda yabancı sermayenin payı ödenmiş sermayenin

% 25’ini geçemez. (13)

Bu maddeleri yorumlamadan önce Avrupa ülkeleri bu konuda ne yapmışlar ona bakalım:

Fransa

  1. Tek a ına veya irlikte hareket eden gerçek veya tüzel ki i, ulusal televizyon hizmetine ili kin izne sahip olan ir irketin haklarının veya sermayesinin yüzde 49’undan fazlasına, doğrudan veya dolaylı olarak sahip olamaz.
  2. Gerçek veya tüzel ki i, doğrudan veya dolaylı olarak, ulusal televizyon hizmetine ili kin izne sahip olan ir irketin yüzde 15’ine sahip olduğu takdirde, öyle ir izni olan a kair irketin ancak yüzde 15 hissesini ala ilir.
  3. Gerçek veya tüzel ir ki i, ulusal televizyon izni olan iki irketin oy hakları veya sermayesinin yüzde 5’inden fazlasına sahipse, enzer izne sahip olan üçüncü irketin yüzde 5’inden fazlasını elinde ulunduramaz.

Y nanistan

  1. Gerçek veya tüzel ki iler, ir TV kurulu unun en fazla yüzde 25 hissesine sahip ola ilir. Bir TV kurulu una ortak olan ki i ve kurulu lar, yazılı asın kurulu una, ancak orsadaki toplam hisselerinin en fazla yüzde iki uçukluk ölümüyle ortak ola ilir.

Ki i veya kurulu un, aynı anda iki TV kurulu una ortaklığı, her iki kurulu un orsada sahip olduğu toplam hisselerinin yüzde 2.5’luk ölümüyle (iki uçuk + iki uçuk) mümkün.

Genel olarak baktığımızda kanunumuz bu hususa belirli bir sınırlama getirmiştir. Bizim kanunumuz Avrupa’nın demokratik ve özgürlükçü ülkelerinden daha özgürlükçü ve yasal sınırlaması daha dar bir kanundur. Her yönüyle örnek aldığımız batılı ülkelerin nedense bu tür uygulamalarını sorgulamayıp kendimizce kanunlar çıkartıyoruz. Yabancı devletler özellikle yabancı sermaye ve bir sermaye grubunun birden çok medya kuruluşuna sahip olması konuları üzerinde titizlikle duruyorken bizim mevcut yasalarımızdaki eksiklikler hemen belli oluyor.

Üzerinde durulması gereken önemli hususlardan bir tanesi de medyaya ilişkin çıkarılan kanunların yoğun baskı altında çıkarılacak olmasıdır. Meclis bu baskılara direnip kanunu çıkarmış olsa bile bu sefer bu gücü kaybetmek istemeyecek güçler tarafından başka yöntemler denenecektir.Sonuçta kanun kısıtlama getirse bile kanuna uygun diğer yollarla bu medya kuruluşları kontrol altında tutulmaya çalışılacaktır.

Çok önemli bir güç olarak değindiğimiz medya gücü, yetersiz kanunlarla tekelleşmeye olanak sağlarken, yabancı sermayeye karşı korumasız. Toplum ve kültür açısından bu kadar önemli bir hususta devletimizin daha korumacı bir rol oynaması gerekiyor.

Sorumluluk Anlayışı Đçinde Medya Gücü

‘… Biz yayınlarımızı halkımızın isteğine göre belirliyoruz. Halkımızın talebi doğrultusunda, onların sevdiği programları yayınlıyoruz…’ Medyaya yapılan bütün eleştiriler yukarıdaki gibi tek bir cevapla yanıtlanabilir. Ama bu yanıt savunma mekanizmasından öteye gidemez. Bu gerekçeyle medya yöneticileri istediklerini yapamazlar ve kendilerini sorumluluk anlayışı içerisinde hissetmelidirler.

Halkın nabzını tutan ve talep çerçevesinde yayın yapma kararlılığı içerisinde olan medya yöneticileri, izlenme oranları çerçevesinde yayınlarını yönlendirmektedir. Bu arz talep ilişkisi medya yöneticilerini, toplum yararının görmezden gelmeye yönlendirmemelidir. Medya sektörü basit bir iş şirketinden ve maddi menfaatlerden öteye doğrudan toplumu ilgilendiren önemli bir konudur. Bu konu, çok boyutlu ver her yönüyle incelemesi gereken bir konudur. Öyle kaçamak ve kendini koruyucu cevaplarla sorumluluktan kaçılamaz . Bütün medya çalışanları bunun bilincinde olmalıdır.Aksi takdirde kendileri farkında olmasalar bile istemeden toplumu bilinçsizce sürükleyebilirler. Ve bu sorumsuzluk toplumda büyük hasarlar yaratabilir. Medya kuruluşları, her gün milyonlarca kişinin hayatını yönlendirdiğinin farkında olmalı ve bu kişilerin medyayı takiplerini talep olarak değerlendirmeden önce sosyal analizini mutlaka yapmalıdır. Evet insanlarımız bazı programları özellikle isteyip, onu takip etmekten

zevk duyabilirler ama yayımcı kuruluş yinede izleyicilerini düşünmeli ve toplumcu bilinçte olmalıdır. Đnsanlar izlediği programların yeniden yayımlanmak için gerekçe doğurduğunun farkında bile değiller. Ayrıca eğitimsiz insanların talepleri bütün topluma genelleştirilemez.

Medya gücü her aşamada ve yaptığı her uygulamada toplumsal sorumluluk bilincine sahip olmalıdır. Kendisini özgür hissetme ve bağımsız çalışma konusunda ‘bağımsız basına’ kesinlikle katılıyoruz ama özgürlükler başkasının özgürlüğüne müdahale ediyorsa o artık özgürlük olmaktan çıkar baskı aracı olur.

KAYNAKÇA

  1. Hamit Karalı, Medya Đmparatorluğu , Truva Yayınları, 2005, s.101.
  2. www.netgazete.com (Bu istatistiki bilgiler değişik internet kaynaklarından incelenerek birbirlerine yakın olan ve çoğunlukta kullanılan değerler kıyaslanarak doğrulanmıştır.)
  3. Đdris Adil,Medya Yazıları, 29.01.2006 Medya ve güven sorunu
  4. Hamit Karalı, Medya Đmparatorluğu , Truva Yayınları, 2005, s.71.
  5. Hamit Karalı, Medya Đmparatorluğu , Truva Yayınları, 2005, s.122.
  6. Hamit Karalı, Medya Đmparatorluğu , Truva Yayınları, 2005, s.127.
  7. Hamit Karalı, Medya Đmparatorluğu , Truva Yayınları, 2005, s.90.
  8. Maurice Duverger, Politikaya Giriş
  9. Hamit Karalı, Medya Đmparatorluğu , Truva Yayınları, 2005, s.37.
  10. Hamit Karalı, Medya Đmparatorluğu , Truva Yayınları, 2005, s.50.
  11. Hamit Karalı, Medya Đmparatorluğu , Truva Yayınları, 2005, s.73.
  12. www.dmg.com.tr (Şirket iştirakleriyle ilgili olarak , internet sitesi yapım aşamasında olduğu için ilgili siteden güncel olarak yeterli düzeyde faydalanılamadı.)
  13. 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun

“Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan, rahat yaşamanın yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar.”

Mustafa Kemal ATATÜRK


Comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir