Site icon Turkish Forum

YA KIBRIS’IN MUKADDERATI?

YA KIBRIS’IN MUKADDERATI? - Turk Mukavemet Teskilati
YA KIBRIS’IN MUKADDERATI? - Turk Mukavemet Teskilati

YA KIBRIS’IN MUKADDERATI?

HÜSEYİN MÜMTAZ

Avrupa’ya ulaşan göçmen sayısında kontrol edilemez bir yükseliş görülünce AB, göçmenlerin engellenmesi konusunda  Kuzey Kıbrıslı yetkililerin de sorumluluğu bulunduğuna işaret etmiş.

1955’den beri Kıbrıs Türklerinin yaşadığı her türlü soykırımı görmezden gelen, dahası Kıbrıs’ta Türklerin varlığını yok sayan Avrupa’dan her şeyi umardım ama doğrusu bu kadarını da beklemezdim.

Orta ve Uzak Doğu’lu, Afrikalı göçmenler çoğalınca çözüme Kıbrıs Türkleri de müdahil olmalıymış.

Kıbrıs’ın güney kesiminde AB fonlarıyla yenilenen Purnara Mülteci Kampı’nda incelemelerde bulunan Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Margharitis Schinas “Kıbrıs Türk toplumu kendilerini olan bitenler karşısında tarafsız olarak düşünmemeli” diye konuşmuş.

Olur.

Kıbrıs Türkleri “taraf” olmalıymış.

                Margharitis; “Sorumluluk üstlenmeliler ve biz bunu onlara hatırlatmak için bir yol bulacağız” dedikten sonra, AB Komiseri Elisa Ferreira’nın da Temmuz ayında konuyla ilgili olarak Kıbrıs’ta temaslar yürüteceğini belirtmiş.

                Komiser Ferreira’nın, kaderin cilvesi işte; tam da 15-20 Temmuz’un yıldönümüne rastlayan ziyaretinde kuzeye de geçip geçmeyeceğini, Tatar fazla gelir; meselâ Ertuğruloğlu ile görüşüp görüşmeyeceğini, görüşme sırasında da salonda KKTC Bayrağı’nın da bulunup bulunmayacağını merak ediyorum.

Schinas üstelik AB’nin Kıbrıslı yetkililere tampon bölgede geçişleri caydırmak için; kuzey ve güney kesim arasında 1974 Harekâtı sonucu oluşturulan 180 kilometrelik alanı resmi sınır olarak kabul etmemelerine rağmen AB hukukuna uygun şekilde gözetim ve denetimin iyileştirilmesine yardımcı olacaklarının da altını çizmiş.

Hem sınırı kabul etmiyorlar, hem de gözetim ve denetimin iyileştirilmesine yardımcı olacaklarmış.

Altı çizili satırları bir daha okur musunuz lütfen?

Haydi hayırlısı…

Ama lâf “kimliksiz” göçmenlere gelince KKTC basınındaki mahalli yorumlara kulak vermek zorunda kalıyoruz.

Çünkü Türk Kıbrıs’ta “ensar/muhacir” ikilemi hayli farklı ve ilginç…

Önce “muhacir”e bir bakalım.

“Bir diğer önemli sorunumuz da artan adli olaylar. Cezaevinde ‘öğrenci’ olduğu için adada bulunan suçlu sayısı hızla artıyor. Hükümlü ve hükümsüz tutuklu sayısının yüzde 50’ye yakını ‘öğrenci…’ Ada suç cenneti haline gelirken, polis, mahkemeler ve cezaevi personeli adli olaylar karşısında adeta esir alındı

Özellikle uyuşturucu piyasası tamamen Afrikalı ‘öğrencilerin’ tekelinde. Polisi kilo kilo uyuşturucu yakalıyor. Deniz, hava ve kara giriş kapılarında her gün yeni bir uyuşturucu operasyonu var. Tecavüz ve hırsızlık olaylarında da ciddi artış var

‘Afrika mafyası’ ulusal güvenliği tehdit eder noktaya geldi. Bu alan üzerinden ciddi bir zenginleşme nedeniyle esnaf mutlu olsa da, adli olaylar artıyor. Sayı bilinmiyor, çok sayıda kaçak yaşayan var. Bununla mücadele için de ‘ülkesel bir plana’ ihtiyaç var” diyor Hüseyin Ekmekçi. [i]

KKTC’nin nüfusu belli değildir.

1974’de kuzeyde bulunan “yerliler”in; işgücü olarak 74’den sonra adaya gönderilen “yerleşikler”in sayısı ve oranı net olarak bilinmemektedir.

Ama şu anda Lefkoşa, Magosa, Girne’de kaldırımlarda yürüyen her 5 kişiden gündüz 2’si, gece ise 4’ü Afrikalıdır.

Yüzdeye siz vurun, nasıl hesaplarsanız hesaplayın.

Geliyoruz “ensar”a…

Onu da yine konunun uzmanından, Nazım Beratlı’dan dinleyelim;

“İşin aslı şuydu: Elbette ki bu çatışmanın ana nedeni, bu adada son beş yüz yıla yakın zamanı birlikte yaşayan iki ayrı kimlikten kaynaklanıyordu. İki bin yıldır burada yaşayan yerleşik bir kültür geliştirmiş, Elence konuşan ve Ortodoks Hristiyan ve iyi eğitimli olan, dindar bir kimlik ile son beşyüz yılı bu adada geçiren, çoğunluğu henüz göçebe, Türkçe konuşan, kendine göre biraz da Şamanizm kalıntısı ögeler taşıyan bir islamiyete inanan, kötü eğitimli ve dine mesafeli bir diğer kimlik, son derecede objektif koşullar ve nedenlerle, burada bir gün bile ‘gardaş’ olmamışlardı; olabilecek miydiler?

Ana neden yukarıdaki paragrafta gizlidir ama bunun yanında bir de onun kadar önemli ikinci etken var! O da şu:

19.yy’ın ilk çeyreğinden başlayarak, milliyetçilik çağı geldiğinde, (elbette ki önce Rumlar’a) Kıbrıslı Rumlar, çağın modasına uygun olarak kendi ulus devletlerine katılmaya kalkınca, adadaki bu nüfusça küçük, eğitim ve üretim bakımından zayıf ve yetersiz ‘toplum’u hiç hesaba katmadılar. Azdı, cahildi, zayıftı… Yunanistan’ın bağımsızlığını dış dünyanın desteği ile kazanması örneğine bakarak, ‘dünyayı ikna etmekle’ bu işi başarabileceklerini, sandılar. Hangi Rum yazardan okuduğum şu anda aklımda değil ama bir tanesi bunu şöyle anlatıyordu: ‘Biz sandık ki herkesi bizim haklı olduğumuza inandırırsak, bu iş biter! Haklı olup olmamamız değil, önemli olan buydu: Başkalarını haklı olduğumuza inandırmak!’

Yüz yıla yakın bir zaman, ‘bunlar önemsiz bir misafir toplulukturlar, beğenmezlerse geldikleri yere gitsinler’ deyip, kendini de inandırdıktan sonra, 1958 Haziran- Ağustos’taki direniş karşısında Makarios’un hayretlere düştüğünü Kızılyürek anlatıyor. Buna bir kılıf yaramak gerekiyordu! ‘İngilizler bunları destekledi’ lâkırdısı işte o zaman popüler oldu. Kilise kendi cemaatına yüz yıldır yedirdiği kendi yanlış tahlilini gizlemek üzere, buna sarıldı. ‘Bu az, fakir, cahil Türkler, gene da önemsizdirler ama ah o gahbe İngiliz!’ Yalnız kilise de değil, solu da dahil tümüne yakını…

Bunu söylemenin alt yapısı vardı… Çünkü gerek Kavanin meclisinde, gerekse devlet mekanizması içinde, Türkler ve İngilizler, gerçekten de iş birliği yapmış bulunuyorlardı… Neden? A) Kendini senden farklı, başka hissetmese, nasıl sömürgeci ile iş birliği yapmış? O senden ‘başka’ biri işte… B) Senden çekinmese neden bir başkası ile işbirliği yapıyor? Besbelli ki senden çekiniyor… Hani da arfostu gardassimou idiniz?

1974’e böyle geldik…

74 sonrasında ise durum daha da vahim bir hal almıştır çünkü şimdi Rum orta öğretiminde, Kıbrıslı Türkler’in varlığının bile konuşulmadığını yazıyor, Rum yazarlar. Kocca bir yeni nesil, bizim buraya 1974’ten sonra Türkiye’den göçmen olarak geldiğimizi sanıyormuş!!! Tümü, tümümüzün… Hem Kıbrıslı (iyi) hem de Türk, (kötü) nasıl olunabilirmiş? Bitişik dahi yazsanız…Bu bakımdan bizimle paylaşmak istedikleri hiçbir şey de yok…” [ii]

Burada mecburen Togan’a dönüyoruz.

Çünkü Zeki Velidi’nin “Türklerin Mukadderatı”ndan[iii] bahsederken, Kıbrıs’ı da unutabilmesi mümkün değildi.

“Milâdın XIV . asrın ikinci yarısında Kıbrıs’da şimdiki Makarios’a sembol olan diğer bir papas kral zuhur etmişti. Bunun ismi Butrus’du. Kıbrıs’ın Avrupalı tarihçilerinden Sir George, 1943 de Cambridge’de neşrolunan eserinde Butrus’un hayatını mufassal olarak anlatmıştır. Suzignang papasları sülâlesinden gelen bu kral, Peter Basegio ismiyle de mârufdur ve 1359 – 1369 seneleri arasında on yıl hükümet sürmüştür. 1365 de Suriye’nin bir çok sahil mıntıkalarım işgal eden bu papas, 5 Aralıkta İskenderiye’yi bile işgal etmiştir. Memluklar arasındaki ihtilâflardan azamî surette istifade eden, Müslüman köylerini, camileri yakıp yıkan papas, İslâm tarihlerinde ‘Zubeyr Butlus ül-Lâin’ ismiyle zikredilir.  Bunun hayatına dair o zaman yazılan ‘El-İlmam’ ismindeki eserin bir rivâyeti Berlin Devlet Kütüphanesinde bulunmaktadır. Aslında İskenderiyeli Muhammed ibn Kasım Nüveysî isimli bir zat tarafından ‘Hâtıralar’ adıyla büyük bir eser yazılmıştır ki bunda münderic bulunmaktadır. 1964 başında Hindistan’da bulunduğum sırada, bu eserin Papas Butrus’a ait kısımları tam olan nüshasını, Patna’da Hudabahş kütüphanesinde görüp istifade ettim. Burada Papas’ın İskenderiye’yi aldıktan sonra, kendisini hristiyan krallar arasında büyük bir kral zannederek fazla gurura kapıldığı Trablusşam’da ve Ayas’da Müslümanlara yaptığı zulümler, ırza tecavüz ve katliâmlar karşısında nihayet buna karşı Memluklardan Emir Yalbuğa’nın memlekette bu rezaletlere karşı Müslümanları nasıl ayaklandırabildiği ve nihayet İskenderiye’yi alıp papazı tam bir hezimete uğratıp bütün ordusunu yok ettiği pek mufassal olarak anlatılmış ve burada Türk kahramanlığı bilhassa Emir Yalbuga’nın ve arkadaşı Emir Akbuga ve Emir Çengiz’in kahramanlıkları anlatılmıştır. Bilhassa Türk kadınlarının bu savaşlarda gösterdikleri fedakârlıklar dolayısiyle o zaman söylenen Arapça şiirler neşredilmiştir.  Haydarabad Üniversitesi bu eseri tam olarak yayınlamayı, kendi neşriyat plânına almıştır. Bir gün belki Türkçeye de çevrilecek olan bu eserde ‘Butrus Mel’un’unun Önasya İslâmları arasında ihtilâflardan nasıl istifade ettiği ve muâsır Avrupalı müelliflerin kayıtlarından da bunun ne gibi büyük emperyalist emeller beslediği öğrenilmektedir. Bu bakımdan Makarios’un tam bir eşidir. Suriye Beylerbeyi olan Harezmli Baydemir ile Emir Yalboğa arasındaki ihtilâflardan lâyıkı ile istifade etmiş, bu ihtilâfları büyütmek için vasıtalar da kullanarak uğraşmıştır. Hattâ Butrus Papas ve ordusu, Emir Yalboğa tarafından İskenderiye’den çıkarıldıktan sonra dahi, Yalboğa’nın Öldürülmesi ile sona eren hâdiselerden dahi istifade etmek istemiştir. Ona göre İskenderiye, eski Yunan Batlamyuslarının şehri olduğundan Kıbrıs hükümdarı, bu İskenderiye üzerinden bütün Güney – Doğu Akdeniz sahillerine sahip çıkacaktı. Butrus o zaman da Avrupa hristiyanlarını heyecanlandıran haçlı mefkuresine dayanıyordu. Zamanımızın Butrus’u olan Makarios’un dâvası da aslâ küçük bir adanın istiklâli gibi bir mahallî dâva değildir. Bir gün kendisini kolaylıkla yerinden atıp, Yakın şarkın bir Kübası hâline getirmek mefkuresini taşıyan komünizme, dayanmaktadır. İster bu Küba olmak mefkuresi, ister Butrus’un haçlı mefkuresi tahakkuk etsin, isterse bu işte Makarios ancak bir maşa olarak kullanılmış olsun, son gâyesi Türkleri eski Bizans’ın yayılma sahalarını Türklerin elinden koparmak, olduğu muhakkaktır. İstanbul’un fethinin 500. yıldönümünde Yunanlılara daima eski emperyalist devirlerini hatırlatan isimleri Türkçe ile değiştirme hususunu, küçük bir risâlede tavsiye etmiştim”.

Makarios’u hiç böyle okumuş muydunuz?

Ve geliyoruz bu güne…

Rum gençliğine göre adanın kuzeyinde eskiden Türk yokmuş, şimdi bulunan Türklerin hepsi 1974’den sonra gelmişmiş!

“kıbrıslıtürkler”e göre ise (ikisi de küçük ve bitişik!) Güney Kıbrıs’ın sakinleri ile “Bölünmüşlüğün Ötesinde Onurla Birleşme” sloganı altında her daim tarafsız bölgedeki Dayanışma Evi’nde bir araya gelinmeliymiş.

Tarihi hangi gözlükle isterseniz o gözlükle okuyun…

Ama önce bir göz doktoruna gidin. 24 Haziran 2022


[i]

[ii]

[iii] “TÜRKLÜĞÜN MUKADDERATI ÜZERİNE”. Zeki Velidi Togan. Yağmur Yayınları. İstanbul 1977. Sayfa 305 ve devamı.

Exit mobile version