ERMENİ DİASPORASI ve ŞAKLABANLIKLARI (X)


Ermenilerin söylediği YALANLARI,  ters-yüz ederek her melâneti İNKÂRA devam ettiklerini bilmekteyiz. YALANLARI iddialarına dayanak yaparak, ortaya koydukları genel idraksizlik; güya 1915 TEHCİR hadisesinde SÖZDE SOYKIRIMINA uğramaları ve de Anadolu’dan kovulmalarından ibarettir. İşte bu iddiaları içerisine ABD’ye göç etmelerini de bu sözde iddialarının içine sığdırmağa çalışmaktadırlar. Ermenilerin bu soysuzca söyledikleri YALANI çok uzun olmasına rağmen ABD tarihi içerisinde kronolojik çerçevede bölümler halinde anlatmaya çalışacağım. Bunları sizlere aktarırken, asıl üzerinde önemle durulması, düşünülmesi gereken hususun, iki rakip hatta düşman egemen gücün (ABD-RUSYA) Ermeniler-Ermenistan üzerinde her yönde etkinliklerini sürdürürken, hiçbir çatışmaya girmemelerinin manidarlığına cevap arayacağım…

      İşte 1.540.000 Ermeni nüfusunu barındıran, Ermeni DİASPORASINI maşa olarak kullanarak, Ermenistan ve de Ermenilere maddi ve manevi her türlü desteği veren devlet… İşte Amerika Birleşik Devletleri ve Ermeniler… Devam ediyorum…

1945

Batılı Müttefikler, Amerika Birleşik Devletleri savaşa katıldıktan kısa bir süre sonra,  askeri faaliyetin düşman güçlerinin ana çekirdeğinin bulunduğu Avrupa’da yoğunlaştırılmasına ve Büyük Okyanus alanının ikincil önem taşımasına karar verdiler.

İngiliz birlikleri 1942 ilkbahar ve yaz aylarında, Almanların Mısır’a yönelik saldırısını durdurmayı, General Erwin Rommel’i Libya’ya geri püskürtmeyi ve Akdeniz’i Kızıl Deniz’e bağlayan Süveyş Kanalı üzerindeki tehdide son vermeyi başardılar.

Bir Amerikan ordusu 7 Kasım 1942’de Fransız Kuzey Afrikası’na çıkarıldı ve birkaç yoğun savaştan sonra İtalyan ve Alman ordularını önemli yenilgilere uğrattı. 1942 yılı Doğu Cephesi’nde de bir dönüm noktası oldu; büyük kayıplar veren Sovyetler Birliği,  Nazi işgalini Leningrad ve Moskova kapılarında durdurdu ve Alman birliklerini Stalingrad’da yenilgiye uğrattı.

İngiliz ve Amerikan birlikleri Temmuz 1943’te Sicilya’yı işgal ettiler ve yaz sonlarına doğru Akdeniz’in güney kıyıları Faşist güçlerden temizlendi. Müttefik birlikleri kıta İtalyası’na da  çıktılar ve İtalyan Hümeti’nin koşulsuz teslim olmayı  kabul etmesine karşılık,  ülkedeki Alman birlikleriyle sert ve uzun çatışmalar yapıldı. Roma  4 Temmuz 1944’e kadar kurtarılamadı. Bir yandan İtalya’daki savaş sürerken, Müttefik güçleri bir yandan da Almanya’daki demiryollarına, fabrikalara ve silah mevzilerine karşı yıkıcı hava saldırıları yaptılar; bu hedefler arasında Romanya’nın Ploesti bölgesindeki Alman petrol depoları da vardı.

Strateji konusundaki uzun tartışmalardan sonra, Müttefikler 1943’te, Almanları Rusya cephesinden daha fazla güç kaydırmaya zorlamak amacıyla, Batı’da da bir cephe açmaya karar verdiler. A.B.D. Generali Dwight D.Eisenhower Avrupa’daki Müttefik Güçleri Başkomutanlığı’na atandı. Olağanüstü hazırlıklardan sonra  6 Haziran 1944’te,  ilk A.B.D.’li, İngiliz ve Kanada’lı ordu birlikleri çok büyük bir hava gücünün koruması altında kuzey Fransa’nın Normandiya kıyılarına çıktılar. Yoğun çatışmalardan sonra köprübaşı kuruldu, yeni birlikler karaya çıkarıldı ve pek çok Alman savunma birliği kıskaca alındı. Müttefik orduları Fransa’yı geçerek Almanya’ya doğru ilerlemeye başladılar.  25 Ağustos’ta Paris kurtarıldı. Müttefikler Almanya sınırında inatçı ve yoğun bir direnme yüzünden oyalandılar; fakat  Şubat ve Mart 1945’te ordular batıdan Almanya içerilerine ilerlediler, doğuda da Rus birlikleri Almanları yenilgiye uğrattılar. 8 Mayıs’ta, Üçüncü Reich’in ayakta kalabilen kara, deniz ve hava kuvvetleri teslim oldu. (206)

1945 – Pasifik Savaşı (Japonya)

1945

Büyük Okyanus’taki savaş Almanya teslim olduktan sonra da sürdü ve en şiddetli son çatışmalar orada yapıldı.  Haziran 1944’te başlayan Filipinler Denizi çatışması Japon donanmasının altını üstüne getirdi ve Japonya Başbakanı Tojo istifa etmek zorunda kaldı. Japonlar tarafından esir alınmamak için iki yıl önce Filipinler’den istemeyerek ayrılmış olan General Douglas MacArthur Ekim’de adalara geri dönüp A.B.D. donanmasının gelmesi için gerekli hazırlıkları başlattı. Leyte Körfezi çatışması Japon donanmasının kesin yenilgisiyle sonuçlandı ve Filipinler sularının kontrolü yeniden Müttefiklerin eline geçti.

1945 Şubat ayında A.B.D. güçleri Manila’yı geri aldılar. Amerika Birleşik Devletleri bunun ardından, Mariana Adaları ile Japonya arasında yaklaşık yarı yolda bulunan Bonin Adaları’ndan Iwo Jima’ya göz dikti. Buna karşılık adayı savunmaya kararlı olan Japonlar oradaki doğal mağaraları ve kayalık araziyi en iyi biçimde değerlendirdiler. A.B.D. bombardımanı kararlı bir Japon direnciyle ve havadan gelen Kamikaze intihar saldırılarıyla karşılaştı. A.B.D. birlikleri Mart ortasında adayı ele geçirdiklerinde yaklaşık 6.000 deniz piyadesi ve Japon askerlerinin de hemen hemen tümü ölmüştü. A.B.D. Japon gemilerine ve hava alanlarına karşı yoğun hava saldırıları başlattı. A.B.D. 20. Hava Filosu, ana Japon adalarını Mayıs’tan Ağustos’a kadar dalgalar halinde bombaladı. 

A.B.D., İngiliz ve Sovyet hükümet başkanları, Berlin banliyölerinden Potsdam’da 17 Temmuz 1945’te başlayıp  2 Ağustos’ta sona eren bir toplantı yaparak, Japonya’ya karşı harekatı, Avrupa barış anlaşmasını ve Almanya’nın geleceğine ilişkin politikayı tartıştılar.

Toplantı sırasında, Nazi rejimi altında yetişmiş olan Alman kuşağının yeniden eğitilmesine yardımcı olunması ve ülkede demokratik siyasal yaşamın yeniden kurulmasına ilişkin genel ilkelerin saptanması konusunda anlaşmaya varıldı. Toplantıda ayrıca, Almanya’ya karşı  tazminat talepleri görüşüldü, insanlık suçu işledikleri ileri sürülen Nazi liderlerinin yargılanmaları kararlaştırıldı ve endüstri kuruluşlarının ve gereçlerinin Sovyetler Birliği tarafından alınmasına karar verildi. Buna karşın, daha önce Yalta’da da Sovyetler’in talep ettiği toplam 10 milyar dolar tutarında  savaş tazminatı üzerindeki anlaşmazlık sürdü.

Potsdam Konferansı başlamadan bir gün önce New Mexico’nun Alamogordo kenti yakınlarında bir atom bombası patlatıldı. Bu deneme, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki çok sayıda laboratuarda üç yıldır sürdürülen ve Manhattan Projesi diye bilinen yoğun araştırmaların sonunda gerçekleştirilmişti. Atom bombası atılırsa Japonya’nın daha erken pes edeceğini ve bu ülkeye yapılacak bir çıkarma harekâtına oranla  daha az zayiat verileceğini düşünen Başkan Truman, Japonlar 3 Ağustos’a kadar teslim olmazlarsa bombanın kullanılmasını emretti. Müttefikler 26 Temmuz’da yayınladıkları Potsdam Bildirisi’nde,  Japonya teslim olursa ülkenin  imha edilmeyeceği ve halkın esaret altına sokulmayacağı yolunda güvence verdiler; aksi halde ülke “tümüyle yıkılacaktı.”

A.B.D. askeri ve siyasi yetkilileri ile bilim adamlarından oluşan bir komite, yeni silahın hedefleri sorununu incelediler.  Truman, bir yazı göndererek, sadece askeri tesislerin hedef seçilmesini istemiş; sözgelimi, Savaş Bakanı Henry L.Stimson, Japonya’nın eski başkenti olan ve pek çok ulusal ve dinsel yapıtlarla dolu bulunan Kyoto’nun listeden çıkarılmasını başarıyla savunmuştu. Bir savaş endüstrileri ve askeri harekât merkezi olan Hiroşima hedef seçildi.

Enola Gay adlı bir A.B.D. uçağı 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya bir atom bombası attı. 8 Ağustos’ta da Nagasaki’ye ikinci bir atom bombası atıldı. Bombanın atılması sayesinde savaşın erken sona ermesinden büyük rahatlık duyan Amerikalılar, bunun neden olduğu korkunç yıkımı ancak uzun bir süre sonra fark ettiler. Japonya 14 Ağustos’ta Potsdam hükümlerini kabul etti; 2 Eylül 1945’te de resmen teslim oldu.

Potsdam’da alınmış olan karar uyarınca, Nazi liderlerin yargılanmalarına Kasım 1945’te Almanya’nın Nuremberg kentinde başlandı. İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen seçkin hukukçuların oluşturduğu mahkeme önüne çıkarılan Naziler, sadece bir saldırı savaşı planı hazırlayıp yürütmekle değil, aynı zamanda, Avrupalı Yahudilere ve diğer kişilere karşı Kıyamet (Holocaust) diye adlandırılan sistematik soykırım uygulayarak  savaş ve insanlık yasalarını ihlal etmekle suçlandılar. Duruşmalar on aydan fazla sürdü ve, üç kişi dışında, suçlananların hepsi mahkum edildi.

Avrupa’daki savaşın son günlerinin yaşandığı ve Büyük Okyanus’taki savaşınsa bütün hızıyla sürdüğü bir sırada, 25 Nisan 1945’te, savaş sonrası dünyasına verilecek  biçime ilişkin çok geniş kapsamlı kararlar alındı. 50 ülkenin temsilcileri, Birleşmiş Milletler’in çatısını oluşturmak amacıyla California’nın San Francisco kentinde buluştular.   Hazırladıkları kuruluş yasası ile, uluslararası anlaşmazlıkların barış içinde tartışılacağı ve katılımcılarının hastalık ve açlığa karşı ortak savaşı amaç edineceği bir dünya örgütünün ana hatları çizildi. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın Milletler Cemiyeti’ne üye olmasını reddetmiş bulunan A.B.D. Senatosu, bu kez Birleşmiş Milletler Kuruluş Yasası’nı hemen ve 89’a karşı 2 oyla onayladı. Böylelikle, Amerikan dış politikasına egemen olan yalnızcılık ruhu sona erdiriliyor ve Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası ilişkilerde önemli bir rol oynamak istediği dünyaya açıklanmış oluyordu. (207)

1945

Amerika Birleşik Devletleri İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelen yıllarda küresel olaylara egemen oldu. Bu büyük çatışmadan zaferle çıkmış ve ülkesi savaşın yıkımına uğramamış bulunan ulus, içte ve dışta görevleri olduğuna emindi. A.B.D. liderleri, büyük bedeller ödeyerek savundukları demokratik yapıyı sürdürmek ve gönencin getirilerinden de en geniş biçimde yararlanmak istiyorlardı. Time dergisi yayımcısı Henry Luce’nin deyimiyle bu “Amerikan Yüzyılıydı.”

20 yıl boyunca Amerikalıların çoğunluğu bu kendinden emin yaklaşıma güven duydu. 1945’ten sonra gelişen Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği karşısında güçlü bir tavır takınılması gerektiğine inandılar. Hükümetin yetkilerinin  artmasını desteklediler ve ilk kez Yeni Düzen sırasında tasarlanan refah devletinin ana hatlarını kabul ettiler. Amerika Birleşik Devletleri’nde yeni zenginlik düzeyleri yaratan savaş sonrası gönencinden yararlandılar.

Buna karşın bazı Amerikalılar, ülkedeki yaşamda egemen olan belirli varsayımları sorgulamaya başladılar. Afrikalı Amerikalılar 1950’lerde, sonra diğer azınlık grubları ve kadınlar tarafından da desteklenen, Amerikan düşünden daha büyük pay almaya yönelik bir hareket başlattılar. Politikada faal olan öğrenciler, 1960’larda ulusun dış ülkelerdeki, özellikle de yıpratıcı Vietnam savaşındaki rolünü protesto ettiler ve Amerikan değerlerine dayalı statükoya meydan okuyan bir gençlik karşı-kültürü doğdu. Çeşitli kesimlerden gelen Amerikalılar Amerika Birleşik Devletleri’nde yeni bir denge kurmaya çalıştılar. (208)

1945

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen on beş yılda Soğuk Savaş gelişirken Amerika Birleşik Devletleri de inanılmaz bir ekonomik büyüme yaşadı. Savaş sayesinde  gönenç yeniden başladı ve Amerika Birleşik Devletleri savaş sonrası dönemde dünyanın en zengin ülkesi olma konumunu pekiştirdi. Amerika Birleşik Devletleri’nde üretilen malların ve hizmetlerin toplam değerini belirleyen gayrı safi milli hâsıla (GNP) 1940’ta 200 milyar dolar dolayında iken, 1950’de 300 milyar dolara yükseldi ve 1960’ta da 500 milyar doları aştı. Giderek çoğalan  sayıda Amerikalı kendisini orta sınıfın bir parçası olarak görmeye başladı.

Büyümenin değişik kaynakları vardı. 1946-1955 arasında yıllık otomobil üretimini dörde katlayan otomobil endüstrisinin bunda payı vardı. Savaştan dönen askerlere sağlanan elverişli ipotek koşullarının da yardımıyla inşaat sektöründe yaşanan patlama büyümeye katkı sağladı. Soğuk Savaş ilerledikçe savunma giderlerinin artmasının da gelişmede rolü oldu.

Amerika’daki büyük anonim şirketler 1945’ten sonra daha da büyüdü. 1890’larda ve 1920’lerde gerçekleşen şirket birleşmelerinden sonra 1050’lerde de bir birleşme dalgası yaşandı. Çeşitli endüstri dallarında pay sahibi olan konglomeralar başı çekti. Sözgelimi, International Telephone and Telegraph şirketi, çok sayıda şirket arasında, Sheraton Otelleri’ni, Continental Bankacılık’ı, Hartford Yangın Sigortası’nı ve Avis Kiralık Otomobil’i de satın aldı. McDonald’s “fast-food” lokantası benzeri daha küçük bayilik zincirleri de bir başka işletme türü oluşturdu.   Büyük anonim şirketler ayrıca, işçiliğin çok kez daha ucuz olduğu yabancı ülkelerde de holdingler kurdular.

Amerikan endüstrisi değiştikçe, işçilerin yaşamı da değişmeye başladı. İmalattaki işçi sayısı azalırken, hizmet sektöründe çalışanların sayısı çoğaldı. 1956’ya gelindiğinde, şirket müdürlüğü, öğretmenlik, satış elemanlığı ve büro memurluğu gibi işlerde çalışanlar çoğunluğu oluşturuyordu. Belirli şirketler çalışanlarına  yıllık ücret garantisi, uzun vadeli iş sözleşmeleri ve diğer başka çıkarlar sağlıyorlardı. Bu gibi değişiklikler karşısında işçilerin aşırılıkları gücünü yitirdi ve bazı sınıf farkları ortadan kalkmaya başladı.

Buna karşın çiftçiler zorluklarla karşılaşıyorlardı. Üretimdeki gelişmeler yüzünden tarımsal birleşmeler ortaya çıktı ve çiftlikler büyük işletmelere dönüştü.  Aile çiftlikleri bunlarla rekabet edemeyince, giderek çoğalan sayıda çiftçi toprağını terk etti.

Başka Amerikalılar da yer değiştirdiler. Savaş sonrası dönemde Batı ve Güneybatı büyümeyi sürdürdü ve bu eğilim yüzyılın sonuna kadar devam etti. Texas’ın Houston, Florida’nın Miami, New Mexico’nun Albuquerque, Arizona’nın Tuscon ve Phoenix kentleri benzeri Güneş Kuşağı yerleşim birimleri büyük bir hızla genişledi. California’nın Los Angeles kenti Pennsylvania’nın Philadelphia kentinin önüne geçerek A.B.D. üçüncüsü oldu.  1963’e gelindiğinde, California’da New York eyaletinde olandan daha çok  kişi yaşıyordu.

Savaş sonrası yaşanan “bebek patlaması”nın sonucunda aileler büyüdükçe, daha elverişli koşullarla ev sahibi olmak umuduyla kent merkezlerinden banliyölere koşan Amerikalılar daha da önemli bir nüfus hareketi yarattılar. William J.Levitt gibi iş adamları, seri üretim yöntemleri uygulayarak,  tüm evlerin birbirine benzediği yeni topluluklar kurdular.  Levitt’in evleri ya prefabrikeydi ya da arsa üzerinde kurulmak yerine belirli parçaları  fabrikada bir araya getiriliyordu. Bahis konusu evler çok gösterişli olmamakla birlikte, Levitt’in uyguladığı yöntem sonucu maliyet düşüyor ve yeni ev sahipleri Amerikan düşünün en azından bir parçasına sahip oluyorlardı.

Banliyöler büyüdükçe iş merkezleri de bu yeni kesimlere  kaymaya başladı. Çok çeşitli mağazaların bulunduğu büyük alışveriş merkezleri tüketicinin eğilimlerini değiştirdi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bahis konusu merkezlerden 8 tane varken bunların sayısı  1960’ta 3.840 oldu. Otomobil parkı kolaylığı sağlamaları ve akşam saatlerinde de açık bulunmaları sayesinde müşterilerin kentte alışveriş yapmasına hiç gerek kalmıyordu. 

Yapılan yeni anayollar da banliyölere ve alışveriş merkezlerine erişimi kolaylaştırdı.1956 yılkında kabul edilen Karayolları Yasası ile 26 milyar dolar ödenek sağlandı; A.B.D. tarihindeki bu en büyük bayındırlık yatırımı projesi sayesinde 64.000 kilometre uzunluğunda federal yol yapıldı ve ülkenin tüm kesimleri birbirine bağlandı.

Televizyon da toplumsal ve ekonomik eğilimler üzerinde güçlü bir etki yarattı. Televizyon aygıtı 1930’larda geliştirilmiş olmakla birlikte, savaş sonrasına kadar geniş ölçüde pazarlanmadı. 1946’da ülkedeki televizyon aygıtı sayısı 17.000’den azdı.  Üç yıl sonra tüketiciler ayda 250.000 aygıt almaya başladılar ve 1960’da ailelerin dörtte üçü en az bir aygıt sahibi oldu. 1960’ların ortalarında, bir aile günde ortalama dört beş saat televizyon izliyordu.  Çocukların en çok sevdiği programlar arasında Howdy Doody Zamanı ve Miki Fare Kulübü başta gelirken, yaşlılar Lucy’i Seviyorum ve Babam En Doğrusunu Bilir’i izliyorlardı. Her yaştaki Amerikalı daha iyi bir yaşam elde etmek için gerekli olduğu söylenen mallara ilişkin yoğun bir reklam kampanyası ile karşı karşıya getiriliyordu. (209)

1946

Yine de Amerika Birleşik Devletleri, işgalin ilk on yılı içinde Filipinler’de ortaya çıkan bir silahlı bağımsızlık hareketini bastırınca, alışılagelen kolonici rolünü yüklenmiş oldu. Filipinler, 1916’da yasama organının her iki meclisini de seçme hakkını elde etti ve 1936’da, büyük ölçüde özerk bir Filipin Topluluğu kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1946’da adalar tam bağımsızlık kazandı. (210)

1947

Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi,  Amerika’nın savaş sonrası  politikasını oluşturdu.  Moskova’daki A.B.D. büyükelçiliğinin  yüksek dereceli memurlarından biri olan George Kennan 1946’da Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği uzun bir telgrafta yeni yaklaşımı açıkladı. Yaptığı çözümlemeyi, ülkeye geri döndükten sonra ünlü Foreign Affairs dergisinde “X” imzasıyla yayınlanan bir makalesinde daha da genişletti. Kennan, Rusya’nın geleneksel güvensizlik duygusuna değinerek, Sovyetler Birliği’nin tutumunu hiçbir koşul altında değiştirmeyeceğini iddia etti. Yazdığına göre Moskova,  “A.B.D. ile hiçbir zaman kalıcı bir uzlaşmaya varılamayacağına ve ülkemizdeki iç uyumun bozulmasının arzulanan ve gerekli bir şey olduğu inancına körü körüne bağlı” idi.  Moskova’nın yayılmaya yönelik baskıları, “Rusya’nın yayılmacı eğilimlerinin sağlam ve uyanık bir biçimde çevrelenmesi yoluyla durdurulmalı”ydı.

Çevreleme doktrininin ilk uygulaması doğu Akdeniz’de yapıldı. İngiltere, komünist güçlerin iktidardaki krallığı bir iç savaş çıkararak  tehdit ettiği Yunanistan’ı ve Sovyetler Birliği’nin toprak ödünleri istediği ve Boğazlar’da deniz üssü bulundurma hakkı talep ettiği Türkiye’yi desteklemekteydi. İngiltere 1947’de, artık bu yardımı yapamayacağını Amerika Birleşik Devletleri’ne bildirdi. A.B.D. Dışişleri Bakanlığı hemen bir A.B.D. yardım planı hazırladı. Buna karşılık, Arthur Vandenberg gibi Senato liderleri Truman’a ancak “halkın ödünü koparmaya” başlamak istiyorsa böyle bir şeyi yapabileceğini söylediler. 

Truman buna hazırdı. Sonraları Truman Doktrini olarak bilinecek olan bir açıklama yaptı ve “Amerika Birleşik Devletleri politikasının, silahlı azınlıklara ya da dış baskılara baş eğmemekte direnen özgür insanları desteklemek olması gerektiğine inanıyorum” dedi. Bu amaçla, Kongre’nin Yunanistan ve Türkiye’ye ekonomik ve askeri yardım olarak 400 milyon dolar sağlamasını istedi ve gerekli ödenek verildi.

Bu zaferine  karşılık,  Truman’ın ve Amerikan halkının ödeyecekleri bir bedel vardı. Truman çevreleme politikasına Amerikalıların desteğini sağlayabilmek için, Amerika karşısındaki Sovyet tehdidini olduğundan büyük göstermişti. Yaptığı açıklamalar ülkenin her yanında bir komünizm karşıtı dalganın yayılmasına neden oldu ve McCarthy’ciliğin doğmasına yol açtı.

Çevreleme politikası gereği, savaşta harap olmuş bulunan Batı Avrupa’nın toparlanmasına yönelik yaygın bir ekonomik yardım yapılması gerekiyordu. Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki ülkelerin çoğunluğu ekonomik ve siyasal açıdan istikrarsız durumda bulundukları için, yerel komünist partilerin, savaş zamanında Nazilere karşı koymuş olmalarını değerlendirerek Moskova’nın yönetiminde iktidara geleceklerinden korkuyordu. Birşeyler yapılmalıydı.  Dışişleri Bakanı George Marshall, “doktorlar tartışa dursun, hasta kötüleşiyor”  demekteydi. Marshall daha önce A.B.D. silahlı kuvvetlerindeki en üst rütbeli subaydı ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki Amerikan askeri zaferinin baş düzenleyicisi olarak ün yapmıştı. Marshall 1947 ortalarında, sıkıntıdaki Avrupa ülkelerini “bir ülkeye ya da doktrine değil, açlığa, yoksulluğa, umutsuzluğa ve karışıklığa karşı” bir program hazırlamaya çağırdı. Sovyetler ilk planlama toplantısına katıldılar; ancak daha sonra,  kendi kaynaklarına ve sorunlarına ilişkin bilgi vermek ve yardımın kullanılmasını Batı’nın kontrolüne bırakmak yerine  toplantıyı terk etmeyi yeğlediler. Geriye kalan 16 ülke, dört yıllık bir dönem için toplam 17 milyar doları bulan bir talep hazırladılar. Kongre 1948 başlarında, Avrupa’nın ekonomik toparlanmasına yardımda bulunmayı onayladı. Bahis konusu yardım programına “Marshall Planı” adı verildi ve genellikle tarihteki en başarılı A.B.D. dış politika girişimlerinden bir olarak değer kazandı.

Savaş sonrası Almanyası, Amerikan, Sovyet, ngiliz ve Fransız işgal bölgelerine  ayrılmıştı ve kendisi de dört bölgeye ayrılmış olan başkent Berlin, Sovyet bölgesinin ortasında kalmıştı. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa kontrollerindeki bölgeleri kendi kendini yöneten tek bir cumhuriyete dönüştürme konusunu görüşmüşlerdi.   Sovyetler Birliği Almanya’nın birleştirmesine karşı çıktı ve Almanya konusunda bakanlar düzeyinde yürütülen dörtlü toplantılar dağıldı. Batılı güçler, kendi bölgelerinden birleşik bir federal devlet yaratma niyetlerini açıklayınca, Stalin buna karşılık verdi. 23 Haziran 1948’de Sovyet birlikleri Berlin’i ablukaya alıp kentin Batı ile tüm karayolu ve demiryolu bağlantılarını kestiler. 

Amerikalı liderler, Berlin yitirilirse bunun ardından Almanya’yı ve giderek tüm Avrupa’yı yitireceklerinden korktular. Bu nedenle, Berlin Hava Köprüsü (Berlin Airlift) olarak bilinen başarılı bir Batı kararlılığı gösterisi çerçevesinde, müttefik hava kuvvetleri Berlin’e malzeme taşımaya başladılar. Amerikan, Fransız ve İngiliz uçakları, besin maddeleri ve kömür dâhil, yaklaşık 2.250.000 ton malzeme taşıdılar. Stalin, 231 gün geçtikten ve 277.264 uçuş yapıldıktan sonra ablukayı kaldırdı.

Doğu Avrupa’daki Sovyet egemenliği Batı’yı korkutuyordu. Amerika Birleşik Devletleri, çevrelemeye ilişkin ekonomik çabaları askeri alanda tamamlamak amacıyla bir askeri ittifak yaratılmasına yönelik çalışmalara önderlik etti.   Amerika Birleşik Devletleri ve diğer 11 ülke, ortak savunma ilkesine dayalı bir ittifak olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) kurdular. Üyelerden birine yapılacak saldırı tümüne yapılmış sayılacak ve buna uygun bir güçle karşılık verilecekti. 

Bunu izleyen yıl, Amerika Birleşik Devletleri savunma hedeflerini açıkça belirledi. Ulusal Güvenlik Konseyi (National Security Council – NSC)  Amerikan dış ilişkiler ve askeri politikasını ayrıntılı bir biçimde gözen geçirdi. Ortaya çıkan NSC-68 simgeli belge Amerikan güvenlik politikasında yeni  bir yöneliş olduğunu gösteriyordu. “Sovyetler Birliği’nin nerede olursa olsun her hükümeti kontrolü altına almak için çılgınca bir çaba gösterdiği” varsayımını temel alan belge ile Amerika, Sovyet saldırısı tehdidi ile karşı karşıya imiş gibi görünen her müttefik ülkeye yardım yapma vaadinde bulunuyordu. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa’ya ve Batı Berlin’deki Amerikan, İngiliz ve Fransız varlığına yönelik Sovyet tehditlerine karşılık savunma harcamalarını büyük ölçüde arttırmaya başladı. (211)

1948

Harry Truman’ın ülke içi programlarına Adil Düzen adı verilmişti. Roosevelt’in Yeni Düzen’ini temel alan Truman,  federal hükümetin ekonomik fırsatları ve toplumsal istikrarı güvence altına alması gerektiğine inanıyordu ve hükümetin rolünü küçültmeye kararlı muhafazakâr Kongre üyelerinin yoğun politik muhalefetine karşın bu amaca erişmeye çabalıyordu.

Truman’ın savaştan hemen sonra ilk öncelik verdiği konu barış ekonomisine geçiş oldu. Silahaltındakiler bir an önce ülkeye geri dönmek istiyorlardı; ancak, döndüklerinde ev ve iş bulma konusunda büyük bir rekabetle karşılaştılar. Savaş sona ermeden önce kabul edilmiş olan Asker Yasası (G.I. Bill), konut almaları için kredi garantisi ve meslek eğitimine ve üniversite öğrenimine yönelik parasal yardım gibi kolaylıklar sağlayarak silahaltındakilerin sivil yaşama geçişlerini kolaylaştırdı.

Çalışma yaşamındaki huzursuzluk daha endişe vericiydi. Savaş üretimi sona erince pek çok işçi kendisini açıkta buldu.  Diğer bazıları da, çoktandır hak ettiklerini düşündükleri ücret artışları istediler. 1946’da 4.6 milyon  işçi greve gitti; bu sayı Amerikan tarihinde o güne değin görülenden çok daha fazlaydı. Grevciler, otomobil, çelik ve elektrik endüstrilerini hedef almışlardı. Grev, demiryollarına ve yumuşak kömür madenlerine yayılınca Truman müdahale etti; fakat bunu yapınca da Amerikan işçi sınıfındaki milyonlarca kişiyi küstürdü. 

Truman bir yandan hemen çözüm isteyen sorunlarla uğraşırken bir yandan da uzun vadeli bir faaliyet programı oluşturdu. Savaşın sona ermesinin üzerinden bir hafta bile geçmeden Kongre’ye 21 maddelik bir program sundu; buna göre, uygunsuz istihdam faaliyetlerine karşı koruma sağlanacak, asgari ücret düzeyi yükseltilecek, daha büyük işsizlik tazminatı ödenecek ve  iskân yardımları arttırılacaktı. Bunu izleyen birkaç ay içinde, sağlık sigortası ve atom enerjisi konularında yeni yasa önerileri sundu; fakat bu düzensiz yaklaşımı, nelere öncelik verdiğini çok kez belirsiz bırakıyordu.

Cumhuriyetçiler saldırıya   geçmekte gecikmediler. 1946 Kongre seçimlerinde “Yetti mi?” diye sordular ve seçmenler de yettiği yanıtını verdiler. 1928’den beri ilk kez her iki mecliste de çoğunluğu ele geçiren Cumhuriyetçiler, Roosevelt yıllarındaki liberal yönetime son vermekte kararlıydılar.

Truman harcamaları kısan ve vergileri azaltan Kongre ile savaştı. Kamuoyu yoklamaları hiçbir şansı olmadığını göstermesine karşın 1948’de yeniden seçilmek için uğraştı. Hareketli bir kampanyadan sonra, Amerikan politikasında görülen en büyük sürprizi yarattı ve Cumhuriyetçilerin adayı New York Valisi Thomas Dewey’i yendi. Yeni Düzen dönemindeki koalisyonu yeniden canlandırıp işçilere, çiftçilere ve siyahlara sarılan Truman bir dönem daha görev yapma hakkını kazandı. 

1953’te görevden ayrıldığı sırada  Adil Düzen karmaşık bir başarı sağlamıştı. Temmuz 1948’de federal hükümete mamur alımlarında ırk ayrımcılığı yapılmasını  yasakladı ve sihalı kuvvetlerdeki ayırımcılığa son verilmesini emretti.   Asgari ücret yükseltilmiş ve sosyal yardım programları yaygınlaştırılmıştı. İskân programı ile belirli ilerlemeler saplanmış, ancak pek çok gereksinim karşılıksız kalmıştı. Ulusal sağlık sigortası ve eğitime yardım önlemleri ise Kongre’den geçmemişti. Truman’ın Soğuk Savaş sorunlarıyla uğraşması ve yoğun muhalefet yüzünden ülke içindeki etkinliği engellenmişti.(212)

1948

Afrikalı Amerikalılar savaş sonrası yıllarda giderek daha çok hareketlendiler.  Savaş yıllarında, silahlı kuvvetlerde ve çalışma ortamında uygulanan ırk ayırımcılığına meydan okumuşlar ve sınırlı ilerlemeler sağlamışlardı. Milyonlarca siyah, daha iyi işler bulabilmek umuduyla güneydeki çiftliklerden ayrılıp kuzeydeki kentlere akın etmişti. Bunun yerine kentlerin kalabalık yoksul kenar mahallelerinde sıkışıp kalmışlardı. Şimdi ise, savaştan dönen siyah askerler ikinci sınıf vatandaşlığa karşı çıkmakta kararlıydılar ve diğer siyahlar da ırksal eşitlik elde etmenin zamanı geldiğini ileri sürüyorlardı.

Jackie Robinson, beyzbol sporunda uygulanan renk ayırımını 1947’de kırıp birinci ligde oynamaya başlayınca ırk sorununu dramatik bir biçimde gözler önüne serdi. Brooklyn Dodgers takımında oynadığı günlerde,  başı hem rakipleri hem de takım arkadaşları ile sık sık derde giriyordu. Buna karşın, ilk mevsim sağladığı olağanüstü başarı sayesinde benimsendi ve Zenci liglerine tıkılıp kalmış olan diğer siyah oyuncuların da önünü açtı. Hükümet yetkilileri ve diğer pek çok Amerikalı, ırksal sorunlarla Soğuk Savaş politikaları arasında bir bağlantı bulunduğunun farkına vardılar. Özgür dünyanın liderliğine soyunan Amerika Birleşik Devletleri, Afrika ve Asya’nın desteğini sağlamaya çalıştı. Ülkede uygulanan ayırımcılık, dünyanın diğer bölgelerinde dostluklar kurma çabalarını engelledi.

Harry Truman vatandaşlık hakları hareketini destekledi. Toplumsal eşitliğe olmasa da siyasal eşitliğe inanmış ve kentlerdeki siyah oyların giderek çoğalan önemini anlamıştı. 1946’da Güney’de linç olaylarının ve çete saldırılarının sürdüğünü öğrenince, ırk ve dine dayalı ayırımcılık uygulamalarını incelemek üzere bir vatandaşlık hakları komitesi görevlendirdi. Bir yıl sonra yayınlanan raporla,  siyahların Amerika’da ikinci sınıf vatandaş konumunda oldukları belgelendi. Raporda, federal hükümetin tüm vatandaşlara verilen hakları güvence altına alması gerektiği vurgulandı. 

Truman Kongre’ye 10 maddelik bir vatandaşlık hakları programı göndererek buna karşılık verdi.  Hükümetin vatandaşlık hakları konusundaki kararlı tutumundan öfkelenen Güneyli Demokratlar 1948’de partiyi terk edince, Truman bir kararname yayınlayarak federal dairelere memur alımında ayırımcılığı yasakladı, silahlı kuvvetlerde herkese eşit davranılmasını emretti ve silahlı kuvvetlerde ayırımcılığa son vermek amacıyla çalışacak bir komite görevlendirdi. Silahlı kuvvetlerdeki son ayırımcılık uygulamaları da Kore Savaşı sırasında durduruldu.

Güney’deki siyahlar, var olsa bile, pek az vatandaşlık hakkından ve siyasal haktan yararlanıyorlardı.  İkinci Dünya Savaşı sırasında  bir milyondan fazla siyah asker çatışmalarda yer aldı; buna karşılık, Güneyli siyahlar oy kullanamıyorlardı. Kayıt yaptırmak isteyenler de, dövülme, işten çıkarılma, kredi alamama ya da evinden kovulma olasılığıyla karşı karşıya geliyorlardı. Linç olayları sürüp gidiyor ve tramvaylarda, trenlerde, otellerde, lokantalarda, hastanelerde, eğlence yerlerinde ve istihdamda ırk ayırımcılığına yönelik Jim Crow yasaları uygulanıyordu. (213)

1950 – Kore Savaşı

1950

Amerika Birleşik Devletleri bir yandan komünist ideolojinin Avrupa’da yeni yandaşlar bulmasını önlemeye çalışırken bir yandan da başka yerlerde karşılaşılan sorunlarla uğraşıyordu. Amerikalılar, Çin’de Mao Zedong’un ve komünist partinin sağladığı ilerlemeleri kuşkuyla izliyorlardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya ile savaşılırken, Chiang Kai-shek yönetimindeki Milliyetçi hükümet ile komünist güçler arasında da bir iç savaş sürüyordu. Chiang savaş zamanındaki müttefiklerden biriydi; fakat umutsuz bir biçimde yetersiz kalan ve yolsuzluklara bulaşmış olan bir hükümeti Amerikan desteği bile ayakta tutamıyordu. Komünist güçler en sonunda 1949 yılında yönetimi ele geçirdiler. Mao, yeni rejiminin Amerikan “emperyalizmi” karşısında Sovyetler Birliği’ni destekleyeceğini açıklayınca, komünizm en azından Asya’da engellenemez bir biçimde yayılıyormuş gibi göründü.  

Kore Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri’yle Çin arasında silahlı çatışmalar oldu. Müttefikler İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Kore’yi Japonya’dan kurtarınca ülkeyi 38. enlem boyunca ikiye bölmüşlerdi. Japonya 38. enlemin kuzeyinde Sovyetler Birliği’ne, güneyinde ise Amerika Birleşik Devletleri’ne teslim oldu. Başlangıçta sırf askeri kolaylık sağlar düşüncesiyle çizilmiş olan ayırım çizgisi, Soğuk Savaş gerilimleri tırmandıkça daha kalıcı hale geldi. Her iki büyük güç te kendi işgal bölgelerinde birer hükümet kurdurdular ve onları işgal bittikten sonra bile desteklemeyi sürdürdüler. 

Kuzey Kore birlikleri Haziran 1950’de 38. enlemi aşıp güneye saldırdılar ve Seul’ü ele geçirdiler. Kuzey Korelileri Sovyetler Birliği’nin küresel çatışmadaki piyonları olarak algılayan Truman, Amerikan birliklerini hazırola geçirdi ve General Douglas MacArthur’un Kore’ye gitmesini emretti. Amerika Birleşik Devletleri bu sırada, Kuzey Kore’yi saldırgan olarak niteleyen bir Birleşmiş Milletler  kararı çıkartmayı başardı.  (Güvenlik Konseyi’nde alınacak her kararı vetosuyla engelleyebilecek olan Sovyetler Birliği, o günlerde, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kabulünü reddeden  Birleşmiş Milletler kararını protesto amacıyla toplantılara katılmıyordu.) 

Savaş bir o yönde bir bu yönde gelişti. A.B.D. ve Kore birlikleri başlangıçta Pusan kenti çevresinde dar bir bölgeye sıkışıncaya kadar güneye itildiler. Seul’ün liman kenti Inchon’a yapılan cüretkâr bir çıkarma sonunda Kuzey Kore birlikleri püskürtüldü; fakat çatışmalar kendi sınırına yaklaşınca Çin de savaşa katıldı ve Yalu Nehri’nin güneyine büyük güçler gönderdi. Çoğunluğunu Amerikalıların oluşturduğu Birleşmiş Milletler birlikleri yoğun çatışmalardan sonra yine gerilediler ve ardından da yavaş yavaş toparlanıp çarpışarak 38. enleme kadar ilerlediler.

MacArthur, askerlerin sivillerin kontrolünde olduğu ilkesini ihlal ederek, Çin’in bombalanması ve Chiang Kai-shek’in Milliyetçi Çin birliklerinin kıta Çini’ni işgaline izin verilmesi için halk desteği sağlamak amacıyla harekete geçince, Truman onu emirlere itaatsizlikle suçlayıp görevden aldı ve yerine General Matthew Ridgeway’ı atadı.  Soğuk Savaşta kazanılabilecek ya da yitirilebilecek olanlar çok büyüktü;  buna karşılık hükümetin sınırlı bir çatışma sürdürme çabası pek çok Amerikalıyı düş kırıklığına uğratıyor ve neden ihtiyatlı davranıldığını anlayamıyorlardı.   Truman’a karşı halk desteği yüzde 24’e düştü; bu, başkanlara ilişkin kamuoyu yoklamaları yapılmasına başlanıldığından beri görülen en düşük orandı.

Ateşkes görüşmeleri Temmuz 1951’de başladı. Truman’dan sonra başkan seçilen Dwight Eisenhower’in birinci görev dönemi sırasında Temmuz 1953’te taraflar arasında anlaşmaya varıldı.

Soğuk Savaş çatışmaları Ortadoğu’da da görülüyordu. İran’daki Sovyet birlikleri 1946’da, vaad edildiğinin aksine, İngiliz ve Amerikan birlikleri çekildikten sonra bile ülkeyi terk etmeyince, petrol sağlayıcısı olarak stratejik önem taşıyan  bölgenin müdahaleye açık bulunduğu ortaya çıktı. A.B.D. Moskova’nın birlik bulundurmayı sürdürmesinin Birleşmiş Milletler tarafından kınanmasını talep etti. Sovyet tanklarının bölgeye girdiğini gören Washington çatışmaya hazırlandı. A.B.D.’nin kararlı tutumu karşısında Sovyetler birliklerini geri çektiler.

Amerika Birleşik Devletleri bundan iki yıl sonra, kurulmasının 15. dakikasında yeni İsrail devletini resmen tanıdı;  bu kararı, Marshall ve Dışişleri Bakanlığı’nın büyük direnmesine karşın Truman almıştı. Amerika Birleşik Devletleri bir yandan İsrail’le yakın ilişkiler geliştirirken bir yandan da İsrail’e karşı olan Arap devletleriyle dostluğunu sürdürmeye çalışıyordu. (214)

1952

Soğuk Savaş A.B.D. dış politikasını şekillendirmekle kalmadı, ülke içi konularda da derin etkileri oldu. Amerikalılar uzun yıllar boyunca köklü bir yıkıcı faaliyetten  korkmuşlar ve 1919-1920 yıllarındaki Kızıl Korkusu günlerinde hükümet Amerikan toplumu karşısında algılanan  tehditleri yok etmeye çalışmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde komünizmin kökünü kazımak amacıyla, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha da büyük bir çaba gösterildi.

Dış olaylar ve casusluk skandalları da dönemin komünizm karşıtı korkularını körükledi. 1949’da Sovyetler Birliği kendi atom silahını patlattı; bu olay Amerikalıları sarstı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bir Sovyet saldırısının hedefi olacağına inandırdı. 1948’de, dışişleri bakan yardımcılığı ve Yalta’da Roosevelt’e danışmanlık yapmış bulunan Alger Hiss,  eski Sovyet ajanı Whitaker Chambers tarafından, komünistlerin  casusu olmakla suçlandı. Son olarak, hükümet 1950’de, atom bombası yapımına ilişkin bilgileri Sovyetler Birliği’ne aktaran bir İngiliz-Amerikan casus şebekesini ortaya çıkardı. Ethel ve Julius Rosenberg’in atom sırlarını açıklamak suçlamasıyla yakalanıp yargılanmaları üzerine, ülkede komünizm tehlikesi olduğu inancı daha da güçlendi. Adalet Bakanı J.Howard McGrath,  her biri “toplumu öldürücü mikrop” taşıyan çok sayıda Amerikalı komünist bulunduğunu açıkladı.

Cumhuriyetçiler 1946’da yapılan kongre ara seçimlerinden zaferle çıkıp yıkıcı faaliyetleri araştırmaya hazır oldukları anlaşılınca, Başkan bir Federal Hükümet Hizmetlileri Bağlılık Programı oluşturdu. Geçmişteki ve şimdiki bağlantıları konusunda suçlanan çalışanların  buna karşı çıkmaları pek zordu.

Bu sırada Kongre de kendi bağlılık programını uygulamaya başladı. Temsilciler Meclisi Amerika Karşıtı Faaliyetler Komitesi 1947’de, sevilen filmlerde komünizmi benimseyen  duygular yansıtılıp yansıtılmadığını anlamak amacıyla film endüstrisi hakkında kovuşturma yaptı. Bazı yazarlar tanıklık yapmayı reddedince meclise hakaret suçuyla yargılanıp hapse atıldılar. Hollwood bunlara boyun eğdi ve geçmişi konusunda  en küçük bir şüphe bulunan kişileri bile işe almayı reddetti. 

En hareketli komünizm karşıtı  savaşçı Wisconsin Cumhuriyetçi Senatörü Joseph McCarty idi. Elinde, komünist oldukları bilinen 205 kişinin Dışişleri Bakanlığı’nda çalıştıklarını gösteren bir liste bulunduğunu iddia ederek 1950 yılında ülke çapında ün kazandı.  McCarthy her ne kadar listedekilerin sayısını birkaç kez değiştirdi ve suçlamalarının hiçbirini kanıtlayamadıysa da, yaptıkları halk arasında ilgi uyandırdı.

Cumhuriyetçi Parti 1952’de Senato’da çoğunluğu ele geçirince McCarthy’nin gücü arttı. Artık bir komite başkanı olarak davasını savunacağı bir tür mahkemeye sahipti. Geniş ölçüde basındaki ve televizyondaki  yayınlara dayanarak,  üst düzey görevlileri vatana ihanetle suçlamayı sürdürdü. Acımasızlığı ile tanınmasından yararlanıp saldırılarının hedefi olan  “kaba ve iğrenç” kimselerden küfürlü bir dil kullanarak söz etti.

McCarthy çok ileri gitti. Kamuoyu yoklamaları halkın yarısından destek gördüğünü göstermekle birlikte, yardımcılarından biri askere alınınca haddini bilemedi ve Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri’ni karşısına aldı.    “Çocukluk günlerini yaşayan” televizyon, duruşmaları milyonlarca kişinin evine kadar getirdi. Çok sayıda Amerikalı McCarthy’nin vahşi davranışlarına ilk kez tanık oldu ve halkın desteği azalmaya başlayınca da Senato en sonunda onu kınama kararı aldı. 

Buna karşın McCarthy o güne kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde  büyük bir gücün sahibi olmuştu. Kore’deki çıkmazdan ya da komünistlerin kazanımlarından endişe duyanlar için  suçlayacakları günah keçileri buldu. Truman yönetiminin  kendi komünizm karşıtı  faaliyetlerinin ve çok kez suçsuz kişilere karşı kullanılan yasal taktiklerin neden olduğu korkuları daha da güçlendirdi.  McCarthy, kısaca, ülkedeki Soğuk Savaş dönemi kötü aşırılıklarının baş temsilcisi oldu. (215)

1956

1953’te başkanlığa gelen Dwight D.Eisenhower selefinden farklı bir kişiydi. Bir savaş kahramanıydı ve doğal, rahat davranışları sayesinde halk tarafından çok seviliyordu. “Ike’yi seviyorum” (I like Ike), o günlerde her yerde görülen seçim sloganıydı. Cumhuriyetçilerin başkan adayı olmadan önce, savaş sonrası yıllarda kara kuvvetleri kurmay başkanlığı, Columbia Üniversitesi rektörlüğü ve NATO kuvvetleri başkomutanlığı görevlerinde bulunmuştu. Yanındakileri bir arada çalıştırmakta usta olmakla birlikte halkın gözünde pek sivrilmek istemiyordu. 

Buna karşın, Truman’ın Amerikan dış siyasetine ilişkin temel görüşlerini paylaşıyordu. Eisenhower de komünizmi dünyaya egemen olmaya çalışan bölünmez bir güç olarak algılıyordu. Moskova’nın, Stalin benzeri liderlerin yönetiminde, tüm dünyada devrim yaratmaya çalıştığına inanıyordu. İlk yemin töreninde yaptığı konuşmada, “İyilik ve kötülük güçleri tarihte pek az görülmüş biçimde toplanmış, silahlanmış ve karşı karşıya gelmiştir. Özgürlük esirlikle, aydınlık karanlıkla karşı karşıya getirilmiştir.” demişti.

Görevi süresince Eisenhower ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, çevreleme politikasının Sovyetlerin yayılmasını durduracak kadar ileri gitmediğini savundular. Komünizmin esiri olmuş kimseleri özgürlüğe kavuşturmak için daha atılgan bir kurtarma politikası izlenmesi gerekliydi. Bütün bu açıklamalara karşın, 1956’da Macaristan’da olduğu gibi, Sovyet egemenliği altındaki ülkelerde demokratik ayaklanmalar baş gösterince, Sovyet birlikleri onları bastırırken Amerika Birleşik Devletleri seyirci kaldı.

Eisenhower’in komünizmi çevrelemeye ilişkin temel kararlılığı değişmedi ve bu amaçla Amerika’nın bir nükleer kalkana bağlılığını arttırdı.   İkinci Dünya Savaşı sırasında yürütülen Manhattan Projesi ile ilk atom bombaları yaratılmıştı. Truman 1950’de yeni ve daha güçlü hidrojen silahının geliştirilmesi için yetki vermişti. Şimdi de Eisenhower, bütçe giderlerini kontrol altında tutmak amacıyla bir “kitlesel karşılık” politikası yürütülmesini önerdi.  Bu doktrine göre Amerika Birleşik Devletleri, ülkeye ya da yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olursa nükleer silah kullanmaya hazırlıklı bulunacaktı.

Uygulamada ise Eisenhower, komünist Viyetnam güçleri Fransızları 1954’te kovunca Çin Hindi’nde ya da Milliyetçi Çin rejimini Çin Halk Cumhuriyeti’nin saldırısına karşı koruma sözü verilen Taiwan’da nükleer silah kullanılması yolundaki tüm önerilere karşın A.B.D. askeri birliklerini büyük bir ihtiyatlılıkla görevlendirdi. Eisenhower, Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırması üzerine 1956’da İngiliz ve Fransız birlikleri Kanal’ı ve İsrail de Sina Yarımadası’nı işgal edince güç kullanmaya karşı çıktı. Büyük A.B.D. baskısı sonucu İngiliz, Fransız ve İsrail birlikleri geri çekildi ve Kanal Mısır’ın kontrolü altında kaldı.(216)

Kenan Mutlu Gürses

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.