ERMENİ DİASPORASI ve ŞAKLABANLIKLARI (IX/IX)


  Ermenilerin söylediği YALANLARI,  ters-yüz ederek her melâneti İNKÂRA devam ettiklerini bilmekteyiz. YALANLARI iddialarına dayanak yaparak, ortaya koydukları genel idraksizlik; güya 1915 TEHCİR hadisesinde SÖZDE SOYKIRIMINA uğramaları ve de Anadolu’dan kovulmalarından ibarettir. İşte bu iddiaları içerisine ABD’ye göç etmelerini de bu sözde iddialarının içine sığdırmağa çalışmaktadırlar. Ermenilerin bu soysuzca söyledikleri YALANI çok uzun olmasına rağmen ABD tarihi içerisinde kronolojik çerçevede bölümler halinde anlatmaya çalışacağım. Bunları sizlere aktarırken, asıl üzerinde önemle durulması, düşünülmesi gereken hususun, iki rakip hatta düşman egemen gücün (ABD-RUSYA) Ermeniler-Ermenistan üzerinde her yönde etkinliklerini sürdürürken, hiçbir çatışmaya girmemelerinin manidarlığına cevap arayacağım…

      İşte 1.540.000 Ermeni nüfusunu barındıran, Ermeni DİASPORASINI maşa olarak kullanarak, Ermenistan ve de Ermenilere maddi ve manevi her türlü desteği veren devlet… İşte Amerika Birleşik Devletleri ve Ermeniler… Devam ediyorum…

1925

Bazı Amerikalılar,  giderek gelişen bir kentsel ve laik toplum ile eski kırsal gelenekler çatıştıkça, dikkatlerini aile ve din üzerine yoğunlaştırarak, 1920’lerdeki çağdaş yaşamın özellikleri karşısındaki hoşnutsuzluklarını gösterdiler.  Sözgelimi, profesyonel bir beyzbol oyuncusuyken Muhafazakâr Protestanlığa dönen Billy Sunday gibi kökten dinci rahipler, daha basit bir geçmişe dönüşün özlemini çekenlerin sözcüsü oldular.

İncilin yorumu ile biyolojik evrim konusundaki Darwin’ci bilimin karşı karşıya gelmesiyle, bu özlem belki de en çarpıcı biçimde gözler önüne serildi. 1920’lerde Ortabatı ve Güney eyaletlerinin yasama organlarına, evrim kuramının öğretilmesini yasaklayan yasa taslakları sunulmaya başladı. Bu atılımın başında ise, beklenmedik bir biçimde, yaşlı William Jenning Bryan bulunuyor ve evrimin “ruhsal yeniden doğuşa olan gereksinimi ya da onun oluşması olasılığını reddettiğini” söyleyerek, daha önceki radikal ekonomik önerileriyle evrim karşıtı aşırıcılığını büyük bir beceriyle bağdaştırıyordu.  

Amerikan İnsan Hakları Birliği’nin ülkedeki ilk evrim karşıtı yasaya meydan okuması üzerine, anılan sorun 1925 yılında Tenessee’de doruğa erişti. John Scopes adında genç bir öğretmen, biyoloji dersinde evrimi anlattığı için yargılandı. Halkın yoğun ilgisini çeken dava sırasında, eyaleti temsil eden Bryan, savunma avukatı Clarance Darrow tarafından acımasızca sorgulandı. Scopes mahkûm edildi, ancak şekle ilişkin bir ayrıntıya dayanılarak salıverildi ve Bryan da duruşmalar sona erdikten birkaç gün sonra öldü. 

Kültürler arasındaki temel çatışmalardan bir diğeri ise, ulusal açıdan çok daha büyük sonuçlar doğuran İçki Yasağı’ydı. Yaklaşık yüzyıl süren kışkırtmalardan sonra, alkollü içkilerin üretim, satış ve taşınmasını yasaklayan 18. Anayasa Değişikliği 1919’da kabul edildi.  Amerikan yaşamından meyhaneyi ve sarhoşu silmek niyetiyle yaratılan İçki Yasağı, yasadışı içki içilen (speakeasy) binlerce işyeri ortaya çıkmasına neden oldu ve giderek daha karlı duruma gelen yeni bir suç türü, yani içki kaçakçılığını (bootlegging) yarattı.  Zaman zaman “asil deneme” olarak tanımlanan İçki Yasağı 1933’te kaldırıldı.

Kökten dinci akımın yeniden canlanması ve İçki Yasağı gibi çok farklı kavramları birleştiren ortak nokta, o günlerde ortaya çıkan ve Caz Çağı, aşırılıklar dönemi, Kükreyen 1920’ler gibi çeşitli adlar verilen toplumsal ve düşünsel devrime karşı gösterilen  tepkilerdi. Amerikan gençlerinin özellikle üniversitelerde sergiledikleri davranış, terbiye ve moda değişiklikleri pek çok kişiyi şaşkına çeviriyordu. Amerikan yaşamındaki sahteciliği ve rüşvetçiliği çekinmeden kınayan bir yazar ve eleştirmen olan H.L.Mecken çok sayıda düşünür arasında bir kahraman düzeyine yükseldi. Yazar F.Scott Fitzgerald da, Büyük Gatsby (The Great Gatsby) gibi kısa romanlarında, o yılların enerjisini, karmaşasını ve düş kırıklığını yansıttı.

Fitzgerald,  Birinci Dünya Savaşı’nda dökülen kanlar karşısında şok geçiren, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki maddecilik ve ruhsal boşluk olarak algıladıkları gelişmelerden tatminsizlik duyan ve  “Kayıp Kuşak” adı verilen küçük fakat etkili bir yazarlar ve düşünürler hareketinin bir parçasıydı. Aralarından pek çoğu, en ünlü üyeleri Ernest Hemingway’ın yaptığı gibi Avrupa’ya gittiler ve Paris’te bir göçmen (emigré) olarak yaşadılar.

Afrikalı Amerikalılar da bu ulusal kendi kendini sınama hareketi içinde yer aldılar. 1910-1930 arasında Güney’den Kuzey’e büyük bir göç dalgası oluştu ve  1915-1916’da en yüksek düzeyine çıktı. Pek çoğu, kırsal Güney’in aksine  daha geniş çalışma olanakları ve bireysel özgürlükler sağlayan Detroit ve Chicago gibi kentsel alanlara  yerleştiler. 1910’da, W.E.B.DuBois ve diğer bazı düşünürler, siyah Amerikalılar’ın seslerini yıllar geçtikçe daha güçlü bir biçimde ulusal düzeyde duyurmalarını sağlayacak olan, Renkli Halkın İlerlemesi Ulusal Derneği’ni (National Association for the Advancement of Colored People  – NAACP)  kurdular. Aynı zamanda, “Harlem Rönesansı” adı verilen bir Afrikalı-Amerikalı edebiyat ve sanat hareketi doğdu.   Aralarında Langston Hughes’in  bulunduğu bu yazarlar da, Amerikan yaşamının gerçeklerini bile dile getirirlerken, “Kayıp Kuşak”ın yaptığı  gibi, orta sınıf değerlerini ve alışılmış yazın türlerini reddettiler. (192)

1929

Ekim 1929’da menkul değerler borsası çöktü ve piyasadaki kâğıtların yüzde kırkının değerini yok etti. Buna karşılık, politikacılar ve endüstri liderleri, borsa çöktükten sonra bile, ülke ekonomisinin geleceği hakkında iyimser beklentilerini açıklamayı sürdürdüler; fakat Bunalım derinleşti, güven duygusu yok oldu ve çok kişi yaşam boyu biriktirdiklerini yitirdi. 1933’e gelindiğinde, New York Menkul Kıymetler Borsası’ndaki hisselerin değeri, 1929’da erişilen en yüksek noktanın beşte biri olan bir düzeyin de altına düşmüştü. Ticarethaneler çalışmalarına son verdi, fabrikalar kapılarını kapadı, bankalar iflas etti. Çiftlik gelirleri yaklaşık yüzde 50 azaldı. 1932 yılında hemen hemen her dört Amerikalı’dan biri işsiz kalmıştı.

Sorunun temelinde, ülkenin üretim kapasitesi ile halkın tüketim gücü arasındaki büyük boşluk yatıyordu. Savaş sırasında ve sonrasında üretim tekniklerinde geliştirilen büyük yenilikler endüstriyel üretimi A.B.D.’deki  çiftçilerin ve ücretlilerin satın alma gücünün çok ötesine taşımıştı. Zenginlerin ve orta sınıfın tasarrufları, sağlıklı yatırım olanaklarından daha çok arttığı için, bir tutku halinde borsa oyunlarına ya da taşınmaz mal alımına yönelmişti. Bu nedenle de, menkul kıymetler borsasının çöküşü,  zayıf bir spakülasyon çatısını yerle bir eden patlamaların sadece birincisiydi. 

1932 başkanlık seçimi kampanyası büyük ölçüde Büyük Bunalım’ın nedenleri ve çözüm yollarına ilişkin  tartışmalarla geçti. Menkul kıymetler borsası çökmeden sadece sekiz ay önce Beyaz Saray’a girme bahtsızlığına uğrayan Herbert Hoover, endüstri çarklarını yeniden harekete geçirmek amacıyla yorulmadan ama bir etki de yaratamadan çalıştı. Bunalım’ın gelişmesi  sırasında New York Valisi olarak ün kazanan Demokrat Partili rakibi Franklin D.Roosevelt, Bunalım’ı, Cumhuriyetçilerin 1920’lerde uyguladıkları politika yüzünden daha da kötüleşen A.B.D. ekonomisindeki yanlışlıkların yarattığını iddia ediyordu. Başkan Hoover buna karşılık olarak, ekonominin temelde sağlıklı olduğunu, ama nedenleri savaş yıllarına kadar uzanan dünya çapındaki bunalımın etkisiyle sarsıldığını söylüyordu. Bu iddianın ardında şu açık gerçek  yatıyordu: Hoover geniş ölçüde doğal iyileşme süreçlerine bağlı kalmak zorundayken, Roosevelt federal hükümetin fonlarını cesur iyileştirme denemelerinde kullanmaya hazırdı.

Seçim, Hooever’in elde ettiği 15.700.000 oya karşılık 22.800.000 oy kazanan Roosevelt’in büyük zaferiyle sonuçlandı. Amerika Birleşik Devletleri, yeni bir ekonomik ve siyasal değişim dönemine girmek üzereydi. (193)

1933

Yeni Başkan Franklin Roosevelt 1933’te, halkı Yeni Düzen (New Deal) adı verilen programının etrafında hızla toplayan bir güven ve iyimserlik havası yarattı. Başkan, yemin töreni sırasında yaptığı konuşmada ulusa şunları söyledi: “Korkacağımız tek şey korkunun kendisidir.”

Yeni Düzen’in sadece pek çok Avrupalı’nın bir kuşaktan daha uzun süredir bildiği toplumsal ve ekonomik reform türlerini uygulamaya koyduğunu söylemek haksız sayılmaz. Yeni Düzen, bunun yanı sıra, 1880’lerde demiryolu şirketlerinin kontrol altına alınmasına ve Theodore Roosevelt ve Woodrow Wilson’un İlerleyici döneminde çok sayıda eyalet ve federal reform yasaları çıkarılmasına kadar geriye uzanan, “bırakınız yapsınlar” kapitalizminin terk olunmasına yönelik uzun vadeli eğilimin eriştiği son  noktayı temsil etti. 

Buna karşın, Yeni Düzen’in gerçek yeniliği, eskiden başarılması kuşaklar boyunca süren işlerin çok kısa zamanda sonuçlandırılması oldu. Bu nedenle de, pek çok reform aceleyle planlandı, üstünkörü uygulandı ve bazıları da birbiriyle çelişkiye düştü. Tüm Yeni Düzen dönemi süresince, halkın eleştirileri hiçbir şekilde  kesilmedi ya da askıya alınmadı; aslında, Yeni Düzen,  vatandaşların hükümete yönelik bireysel ilgisini yeniden canlandırdı.

Roosevelt and içtiği sırada, ülkedeki bankacılık ve kredi sistemi felce uğramış durumdaydı. Ülkedeki bankalar, şaşırtıcı bir hızla önce kapandı, sonra da, borçlarını ödeyebilecek durumda olanlar yeniden açıldı. Hükümet, mal fiyatlarında bir yükselme eğilimi başlatmak ve borçlulara bir parça soluk aldırmak amacıyla hafif bir enflasyon politikası izledi. Yeni kurulan devlet daireleri endüstri ve tarım sektörlerine kredi kolaylıkları sağladı. Federal Mevduat Sigortası Şirketi (Federal Deposit Insurance Corporation – FDIC),  55.000 dolara kadar olan tasarruf mevduatına güvence getirdi ve menkul kıymetler borsasındaki hisse senedi satışlarına sert düzenlemeler uygulandı. (194)

1933

1933 yılında milyonlarca Amerikalı işsizdi. Ekmek kuyrukları pek çok kentte alışılmış bir görüntü oluşturuyordu.   Yüz binlerce kişi,  yiyecek, iş ve barınak bulabilmek amacıyla ülkede başıboş dolaşıyordu. Sevilen bir şarkının nakaratı, “Kardeşim on sent verebilir misin?”di.

18-25 yaşları arasındaki gençlere yardımcı olmak amacıyla Kongre tarafından düzenlenen Sivil Koruma Birliği (Civilian Conservation Corps – CCC) programı, işsizlikle savaş konusunda atılan ilk adım oldu. Yarı askeri bir sistemle yönetilen Birlik,  işsiz gençleri ülkeye yayılmış kamplarda ayda yaklaşık 30 dolar ücretle çalıştırıyordu.  Kamplarda on yıl içinde yaklaşık iki milyon genç çalıştı. Çalıştıkları çeşitli koruma projeleri arasında şunlar vardı:  toprak erozyonuyla savaşmak ve ulusal ormanları geliştirmek için ağaç dikimi; akarsuların kirlenmesini önlemek;  balık, av hayvanı ve kuş barınakları yaratmak; kömür, petrol, şist, gaz, sodyum ve helyum kaynaklarını korumak. 

Kamu Hizmetleri İdaresi (Civil Works Administration) de iş alanları yarattı. İdare, “yapay iş” yaratıcı olarak eleştirilmekle birlikte, hendek kazmaktan yol onarımına ve öğretmenliğe kadar uzanan alanlarda çalışma olanağı sağladı. Kasım 1933’te yaratıldı ve 1934 ilkbaharında da bir kenara atıldı. Roosevelt ve anahtar görevlerdeki yetkililer, yine de, sosyal yardım yerine iş sağlama programlarına ağırlık vermeyi sürdürdüler. (195)

1933

1933 yılında Ulusal Endüstriyel Güçlenme Yasası (National Industrial Recovery Act – NIRA) ile kurulan Ulusal Güçlenme Dairesi (National Recovery Administration – NRA), adil rekabet kuralları koyarak kıyasıya rekabeti önlemeye ve böylelikle daha çok sayıda iş yaratmaya ve alımları arttırmaya çalıştı. Başlangıçta Daire’yi benimseyen iş çevreleri, güçlenme köklenmeye başlayınca, aşırı düzenlemelerden acı acı yakındılar. 1935 yılında, Daire’nin Anayasa’ya aykırı olduğu açıklandı. Bu sırada, uygulanan başka politikalar güçlenmeyi teşvik etmekteydi ve hükümet, kısa bir süre sonra, belirli iş alanlarında fiyat kontrolünün ulusal ekonomiyi büyük ölçüde zayıflattığı ve güçlenme önünde bir engel oluşturduğu görüşünü benimsedi.

Örgütlü iş gücünün Amerikan tarihinde görülmemiş ölçüde kazanımlar sağlaması da Yeni Düzen yıllarında gerçekleşti. Ulusal Endüstriyel Güçlenme Yasası işçilerin toplu iş sözleşmesi yapma (işçilerin toplu temsilcisi bir birim olarak endüstriyle pazarlık etme) hakkını güvence altına almıştı. Kongre 1935’te, adil olmayan çalıştırma uygulamalarını tanımlayan Ulusal Çalışma İlişkileri Yasası’nı (National Labor Relations Act) çıkararak, işçilere kendi seçtikleri sendikalar aracılığıyla pazarlık etme  hakkı tanıdı ve işverenlerin sendika faaliyetlerine müdahale etmelerini yasakladı. Kongre ayrıca,  toplu iş sözleşmelerini denetlemek, seçimleri yönetmek ve işçilerin işverenle yapılan temaslarda kendilerini temsil edecek örgütü seçme hakkını güvence altına almak amacıyla Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu’nu (National Labor Relations Board) yarattı.

İşçilerin örgütlenmesinde elde edilen önemli ilerlemeler, çalışanlarda giderek büyüyen bir ortak çıkar duygusu oluşturdu ve işçilerin gücü yalnız endüstride değil siyasette de arttı. Buna karşılık, anılan güç büyük ölçüde iki büyük parti çerçevesinde kullanıldı ve sendikaların desteğini genellikle Cumhuriyetçiler’den çok Demokrat Parti elde etti. (196)

1937

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1920’ler boyunca göreli bir görkem yaşanmakla birlikte, çelik, otomobil, lastik ve dokuma endüstrilerinde çalışan işçiler, diğer pek çok işçiden daha az yarar sağladılar. Bu endüstrilerin çoğundaki çalışma koşulları bir önceki yüzyıldakiler kadar kötü kaldı. Sözgelimi 1923’e kadar, A.B.D. çelik işçilerinin genellikle günde 12 saat çalışmaları ve her iki haftada bir gün tatil yapmaları isteniyordu. 

Seri üretim endüstrileri 1920’lerde, İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan İşçi Federasyonu (AFL) çerçevesinde bir parça başarı elde etmiş olan sendikaların gelişmesini engellemeye yönelik çabalarını arttırdılar. Bahis konusu amaca erişmek için, casus kullanılması, silahlı grev kırıcılar görevlendirilmesi ve sendikalara yakınlığından kuşku duyulanların işten çıkarılması gibi yöntemlere başvuruluyordu. Bağımsız sendikalar çok kez komünist olmakla suçlanıyordu. Bunun yanı sıra, pek çok şirket kendi sendika örgütlerini kuruyordu.

Eyalet yasama organları geleneksel olarak, bir sendikanın tüm işçileri temsil eden tek örgüt olmasını engelleyen “açık atölye” kavramını destekliyordu. Böylelikle, sendikaların toplu sözleşme görüşmeleri yapmasının ve şirketler tarafından mahkeme kararı çıkarılarak, sendikalarda bloklaşmanın engellenmesi kolaylaşıyordu. Buna karşılık, 1920’lerde bazı şirketlerin işçilerinin sadakatini sağlamak amacıyla çeşitli emeklilik, kar paylaşımı, hisse senedi alma önceliği ve sağlık programları gibi uygulamalara başlamaları olumlu bir gelişmeydi.

1919 yılında, başta çelik olmak üzere,  seri üretim yapan şirketler bir dizi grevi şiddetle bastırdılar. Bunun sonucu olarak, 1920-1929 arasında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sendika üyesi sayısı yaklaşık beş milyondan üç buçuk milyona düştü.

Büyük Bunalım’ın başlamasıyla her tür endüstriyel üretim karşısındaki talep birden bire azaldı. Bu da yaygın bir işsizliğe yol açtı. 1933’e gelindiğinde 12 milyonu aşkın Amerikalı işsiz kalmıştı. Sözgelimi otomobil endüstrisinde kullanılan işçi sayısı 1929-1933 arasında yarı yarıya azaldı. Aynı zamanda ücretler de üçte iki düştü. 

Buna karşılık, Franklin Roosevelt’in seçilmesiyle Amerikan endüstri işçisinin konumu değişecekti.

Roosevelt’in işçilerin iyiliğini istediğinin ilk göstergesi, ünlü bir iş yeri reformları savunucusu olan Frances Perkins’i çalışma bakanlığına atamasıyla ortaya çıktı. (Perkins, aynı zamanda, Kabine üyeliğine atanan ilk kadındı.) Kongre Haziran 1933’te geniş kapsamlı Ulusal Endüstriyel Güçlenme Yasas’nı kabul etti. Bu yasayla, endüstri kesiminde ücretlerin yükseltilmesi,  haftalık çalışma saatlerinin azaltılması ve çocuk işçiliğinin yasaklanması amacı güdülüyordu. En önemli olarak da yasa, şirketlerin işçilerini “şirket” sendikalarına katılmaya zorlamalarını yasaklıyor ve işçilere “örgütlenme ve işverenle yapılan pazarlıklarda kendilerini temsil edecek örgütü seçme”  hakkı tanıyordu.

Birleşik Maden İşçileri (United Mine Workers – UMW) başkanı, kurnaz ve iyi bir konuşmacı olan John L.Lewis, Roosevelt’in Yeni Düzen’inin işçilerr için ne anlama geldiğini diğer işçi liderinden çok daha iyi anlamıştı. Lewis, Roosevelt’in desteğini vurgulayarak büyük bir sendikalaşma kampanyası başlattı ve UMW’nin üye sayısını bir yıl içinde 150.000’den 500.000’in üzerine  çıkardı.

Lewis, Yönetim Kurulu üyesi olduğu AFL’nin de seri üretim yapan endüstri kollarında benzeri bir hareket başlatmasına hevesliydi. Buna karşın,  tarihi boyunca usta işçilere odaklanmış olan AFL bunu yapmak istemiyordu.  Sert bir iç çatışmadan sonra Lewis ve birkaç kişi daha AFL’den kopup daha sonra Endüstriyel Örgütler Kongresi (Congress of Industrial Organization – CIO) adını alacak olan Endüstriyel Örgütler Komitesi’ni kurdular.  Lewis ve CIO’nun ilk hedefleri, sendika karşıtı olmakla ün kazanan otomobil ve çelik endüstrileriydi. 1936 sonlarında, Ohio’nun Cleveland ve Michigan’ın Flint kentlerindeki General Motors fabrikalarındaki işçiler kendiliklerinden  bir dizi oturma eylemi başlattılar. Lewis hemen grevcilere yardım etmek için sendika örgütleyicilerini ve 100.000 dolar para gönderdi. Kısa sürede 135.000 işçi greve katıldı ve endüstri durdu.

İşçilere yakınlık duyan Michigan Valisi’nin yardımıyla 1937’de bir çözüme erişildi. Aynı yıl Eylül ayına gelindiğinde,  Birleşik Oto İşçileri (Umited Auto Workers – UAW) sendikası 400 şirketle sözleşme yapmış, işçilerin saat başına 75 sent ücret almaları ve haftada 40 saat çalışmaları sağlanmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin çelik üretimi başkenti olan Pennsylvania’nın Pittsburgh kentindeki çelik endüstrisi temsilcileri Lewis’e karşı yazılı bir saldırı başlattılar ve onu “kızıl” ve “kan emici” olmakla suçladılar. Buna karşılık işçiler, hem Roosevelt’in ikinci kez seçilmesiyle hem de 1936’da Ulusal Çalışma İlişkileri Yasası’nın (National Labor Relations Act – NLRA) kabul edilmesiyle moral kazandılar.  Lewis’in yardımcısı Philip Murray’ın başkanlığında kurulan Çelik İşçileri Örgütlenme Komitesi (Steel Workers Organizing Comittee – SWOC) ilk altı ay içinde 125.000 üyeye sahip oldu.

General Motors’un geri adım atması U.S.Steel (A.B.D. Çelik) şirketi üzerinde de etkili oldu. Zamanın değiştiğini anlayan şirket 1937’de CIO ile anlaşmaya vardı. Yüksek Mahkeme aynı yıl, NLRA’nın anayasaya uygun olarak kurulduğuna karar verdi. Bunun ardından, geleneksel olarak U.S.Steel’den daha aşırı bir sendika karşıtlığı sergileyen küçük şirketler de CIO sendikalarıyla anlaşmalar yaptılar. Lastik, petrol, elektronik ve dokuma endüstrileri de birer birer bu gidişe ayak uydurdu.  Seri üretim işçisi bundan böyle yalnız değildi. (197)

1938

Cumhuriyetçi Parti 1936’da Roosevelt’e rakip olarak, Kansas’ın oldukça liberal Valisi Alfred M.Landon’u başkan adayı gösterdi. Yeni Düzen karşısındaki tüm yakınmalara karşın, Roosevelt 1932’de olduğundan daha büyük bir zafer kazandı. Halkın oyunun yüzde 60’ını aldı ve Maine ile Vermont dışındaki tüm eyaletlerde çoğunluğu elde etti.  İşçilerden, çiftçilerin çoğundan, göçmenlerden, kentlerdeki Doğu ve Güney Avrupalı etnik grublardan, Afrikalı Amerikalılardan ve Güney’den oluşan yeni ve yaygın bir koalisyon bu seçimlerde Demokrat Parti’nin yandaşı oldu.  Cumhuriyetçi Parti ise, iş çevreleri ile küçük kasabalarda ve kent banliyölerinde yaşayan orta sınıf mensuplarının oyunu aldı. Bahis konusu siyasal ittifak, belirli değişmeler ve kaymalar dışında, yıllar boyunca dağılmadı.

Yeni Düzen politikalarının ülkenin siyasal ve ekonomik yaşamı bakımından ne gibi bir anlam taşıdığı, 1932’den 1936’ya kadar yaygın olarak tartışılmıştı. Amerikalıların, ülkenin refahı için hükümetin daha fazla yükümlülük altına girmesini istedikleri açıkça ortaya çıktı. Gerçekten tarihçiler genellikle Yeni Düzen sayesinde Amerika Birleşik Devletleri’nde çağdaş bir refah devletinin temellerinin atıldığını yazmaktadır. Yeni Düzen’i eleştirenlerden bazıları ise,  hükümet işlevleri sınırsız bir biçimde yaygınlaştırılırsa bunun giderek halkın özgürlüklerini ortadan kaldıracağını iddia etmektedir. Buna karşılık Başkan Roosevelt, ekonomik görkemi arttıran önlemlerin özgürlüğü ve demokrasiyi güçlendireceğinde ısrarlıydı.

1938’de radyoda yaptığı bir konuşmada Amerika halkına şunları hatırlattı:

Diğer bazı büyük ülkelerde, bu ülkelerin halkları demokrasiyi sevmedikleri için değil, başarılı liderler olmaması yüzünden hükümette kargaşa ve zaaflar süregelirken işsiz ve güvensiz kalmaktan ve çocuklarının açlık çekmesi karşısında eli kolu bağlı bulunmaktan bıktıkları için Demokrasi ortadan yok olmuştur… Sonunda da, çaresizlik içinde, yiyecek birşeyler bulabilmek umuduyla özgürlükleri kurban etmeyi yeğlemişlerdir.  Bizlerse, Amerika’daki demokratik kurumlarımızın korunabileceğini ve onlara işlerlik kazandırılabileceğini biliyoruz.  Fakat  onları koruyabilmek için demokratik bir hükümetin yaptığı uygulamaların, halkın güvenliğini korumakla eş anlamlı olduğunu… kanıtlamak zorundayız… Amerikan halkı özgürlüklerini her ne pahasına olursa olsun korumakta kararlıdır ve ilk savunma çizgisi de ekonomik güvenliğin korunmasında çizilmiştir. (198)

1940

Ülke sorunlarının çoğunun daha fazla devlet müdahalesi sayesinde çözümlenebileceği inancı, Yeni Düzen yıllarının bir özelliğiydi. Sözgelimi,  Kongre, çiftçilere ekonomik yardım sağlamak amacıyla  1933’te Tarımsal Ayarlama Yasası’nı (Agricultural Adjustment Act – AAA) kabul etti. Yasa’nın temelinde, çiftçilerin gönüllü olarak üretimi kısmalarına karşılık para yardımı yapılarak ürün fiyatlarının yükseltilmesi planı vardı. Yapılacak yardımlara gerekli parayı sağlamak için  tarım ürünlerini işleyen endüstrilerden bir vergi alınacaktı; fakat, yasa yürürlüğe girdiğinde ekim mevsimi çok ilerlemiş olduğu için  çiftçiler bol ürünlerini toprağa gömmeye teşvik edildiler. Tarım Bakanı Henry A.Wallace bunu, “uygarlığımıza ilişkin sarsıcı bir yorum” olarak nitelendirdi. Bunlara karşın, Tarımsal Ayarlama Yasası ve ürünün depolarda tutulup pazara gönderilmemesi için borç verilmesini sağlayan Mal Kredisi Şirketi (Commodity Credit Corporation) programı uygulamaları nedeniyle üretim azaldı.

1932-1935 arasında çiftlik gelirleri yüzde 50’den fazla arttı; ancak, bunun gerçekleşmesinde federal programların etkisi sınırlı oldu. Çiftçilerin üretim yaptıkları toprakları azaltmaya teşvik edildikleri ve böylece kiracıların ve ortakçıların devreden çıktığı yıllarda, Büyük Düzlükler bölgesi eyaletlerinde büyük bir kuraklık yaşandı ve tarımsal üretim önemli ölçüde azaldı. Şiddetli rüzgârlar ve kum fırtınaları Büyük Düzlükler’in güneydoğu kesimlerini perişan etti ve bölge 1930’lar boyunca – özellikle 1935’ten 1938’e kadar – “Toz Çanağı” (Dust Bowl) olarak ünlendi.   Ürünler yok oldu, otomobiller ve makineler çalışamaz duruma geldi, insanlar ve hayvanlar zarar gördüler.  1930’lar ve 1940’larda, genellikle “Oakie” adı verilen yaklaşık 800.000 kişi, Arkansas, Texas, Missouri ve Oklahoma’yı terk etti. Bunların çoğu, daha batıya, hayaller ve vaadler ülkesi California’ya gittiler. Göçenler sadece çiftçiler değildi; aralarında, geçimleri çiftçi topluluklarına bağlı olan iş sahipleri, perakendeciler ve diğerleri de vardı.  California, en azından  başlangıçta, pek düşledikleri gibi çıkmadı. Göçmenlerin çoğu, ürün toplama benzeri mevsimlik işlerde pek düşük ücret karşılığı çalışmak için birbirleriyle rekabet etmek zorunda kaldılar.

Hükümet, 1935’te kurulan Erozyonla Savaş Dairesi (Soil Conservation Service) aracılığıyla yardım sağladı.   Toprağı bozan tarım uygulamaları yüzünden fırtınaların etkisi daha fazla olmuştu. Daire, çiftçilere erozyonu azaltacak önlemler almayı öğretti. Ayrıca, rüzgârın gücünü kırmak amacıyla yaklaşık 30.000 kilometre kare arazi ağaçlandırıldı.

Tarımsal Ayarlama Yasası uygulamaları çok kez başarılı olmakla birlikte, tarımsal ürün işleyicilerden alınan verginin Anayasa’ya aykırılığına karar verilince, 1936’da program sona erdirildi. Altı hafta sonra da Kongre daha etkili bir tarımsal yardım yasası kabul etti. Bu yasaya  göre,  hükümete, toprağı zayıflatan ürünleri yetiştirmekten vaz geçen çiftçilere ödeme yapma yetkisi veriliyor ve böylece erozyonla savaşarak ürün azaltılmasını sağlama yoluna gidiliyordu.

1940’a gelindiğinde yaklaşık 6 milyon çiftçi bu program çerçevesinde federal yardım alıyordu. Yeni yasa aynı zamanda, üretim fazlası mallara karşılık kredi verilmesine, buğday ürününün sigortalanmasına ve istikrarlı bir besin maddesi stoku elde edilmesi için planlı bir depolama sistemi uygulanmasına yol açtı. Kısa bir süre içinde, tarımsal madde fiyatları yükseldi ve çiftçilere ekonomik istikrar sağlanması olasılığı belirdi.(199)

1940

Roosevelt’in ikinci görev döneminin başlamasından kısa bir süre sonra  ülke içi programları, sıradan Amerikalıların pek az farkına vardığı yeni bir tehlikenin gölgesinde kaldı;  bunlar, Japonya, İtalya ve Almanya’daki totaliter rejimlerin yayılmacı planlarıydı. Japonya 1931’de Mançurya’yı işgal etti ve Çinlilerin direncini kırdı; Japonlar bir yıl sonra Mançukuo kukla devletini kurdular. Faşizme kapılan İtalya, Libya’da sınırlarını genişletti ve 1935’te Etiopya’ya saldırdı. Adolf  Hitler’in   Nasyonal Sosyalist Parti’yi kurup 1933’te hükümeti ele geçirdiği Almanya, Rhineland’ı tekrar işgal etti ve yeniden geniş ölçüde silahlanmaya başladı.

Totalitarizmin  gerçek niteliği anlaşılıp Almanya, İtalya ve Japonya yayılmalarını sürdürdükçe, Amerikalıların kaygıları yüzünden  yalnızcılık duygusu güçlenmeye başladı. 1938 yılında, Hitler’in Avusturya’yı Almanya’ya katmasından sonra Çekoslovakya’nın Sudetenland bölgesi üzerinde de hak iddia etmesi yüzünden Avrupa’da her an bir savaş çıkması olasılığı doğdu. Birinci Dünya Savaşı sırasında demokrasi uğruna giriştiği çabaların sonuçsuz kalması nedeniyle düş kırıklığına uğramış olan Amerika,  çatışmaya katılacak hiçbir ülkenin kendisinden yardım beklememesi gerektiğini açıkladı. 1935-1937 arasında bölük pörçük çıkarılan tarafsızlık yasaları ile savaşan ülkelerle ticaret yapılması ya da onlara borç verilmesi yasaklandı. Amaç Amerika Birleşik Devletleri’nin Amerika dışındaki bir savaşa katılmasını  hemen hemen her çareye başvurarak  önlemekti.

Nazilerin 1939’da Polonya’ya saldırması ve İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine yalnızcılık duyguları daha da güç kazanmakla  birlikte Amerikalıların dünya olayları karşısındaki yaklaşımları tarafsız olmaktan çok uzaktı. Halk açıkça Hitler’in saldırılarının kurbanlarından yanaydı ve Alman yayılmacılığına karşı koyan Müttefik güçlerini destekliyordu. Buna karşın Roosevelt, A.B.D.’nin savaşa katılmasını isteyen kamuoyu gelişmeler nedeniyle değişinceye kadar beklemekten başka bir şey yapamıyordu.

Fransa’nın düşmesini ve 1940’ta İngiltere’ye karşı hava savaşı başlatılmasını izleyen günlerde, demokrasilere yardım edilmesi gerektiğini savunanlar ile Ortabatılı muhafazakârlardan sol eğilimli barış yanlılara kadar uzanan geniş bir grubun desteğine sahip bulunan Önce Amerika Komitesi çevresinde örgütlenmekte olan yalnızcılık yandaşları arasındaki tartışma yoğunlaştı. Sonunda müdahaleciler, Amerika’yı Müttefiklere Yardım Ederek Savunma Komitesi’nin büyük yardımı sayesinde, uzun tartışmaları kazanan taraf oldular.

Amerika Birleşik Devletleri Kanada ile bir Karşılıklı Savunma Grubu oluşturdu ve Batı Yarıküresi ülkelerinin ortak korunması için Latin Amerika Cumhuriyetleri ile birlikte çalıştı. Giderek büyüyen bunalım karşısında kalan Kongre, silahlanma için büyük ödenekler ayırdı ve Eylül 1940’ta, Temsilciler Meclisi’nde tek oy farkla da olsa, Amerika Birleşik Devletleri tarihinde ilk kez barış döneminde bir silah  altına alma yasası kabul etti. Kongre 1941 başlarında Başkan Roosevelt’in Amerika Birleşik Devletleri savunması için yaşamsal önemi bulunduğunu düşündüğü her ülkeye (özellikle Büyük Britanya, Sovyetler Birliği ve Çin) silah ve malzeme göndermesine olanak sağlayan Kiralama ve Ödünç Verme Yasası’nı onayladı.  Savaş sonuna kadar yapılan yardımların toplam değeri 50 milyar doları aştı.

1940 başkanlık seçimleri sırasında, çıkardıkları büyük gürültüye karşın yalnızcılık yandaşlarının ülke genelinde pek fazla desteğe sahip olmadığı anlaşıldı. Roosevelt’in Cumhuriyetçi rakibi Wendell Wilkie, Başkan’ın dış politikasını desteklediği ve ülke içinde uyguladığı programları da genellikle gerekli gördüğü için onun karşısına ciddi bir engel çıkaramadı. Bu nedenle Roosevelt Kasım seçimlerinde yine çoğunluğu elde etti. A.B.D. tarihinde ilk kez bir başkan üçüncü görev dönemine başlıyordu. (200)

1940

Soğuk Savaş,  savaş sonrası yıllarının başlarındaki en önemli politika sorunu olmuştur. Bu olgu Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında süregelen anlaşmazlıkların bir ürünüydü. Amerikan birlikleri, 1918 yılında Müttefiklerin Bolşevik karşıtı güçler adına Rusya’ya yaptıkları müdahaleye katılmışlardı. Amerika 1933’e kadar Bolşevik rejimi tanıyıp diplomatik ilişki kurmadı. Kuşkuları o yıldan sonra bile sürdü. Buna karşılık, iki ülke İkinci Dünya savaşı sırasında kendilerini bir ittifak içinde buldular ve Nazi tehdidine karşı koymak için, aralarındaki anlaşmazlıkları göz ardı ettiler.

Savaş sona erince düşmanlıklar yeniden su yüzüne çıktı.  Amerika Birleşik Devletleri özgürlük, eşitlik ve demokrasi konularındaki görüşlerini diğer ülkelerle de paylaşmayı umuyordu. Amerikalılar, dünyanın geri kalan kesimi iç savaşların ve imparatorlukların parçalanmasının doğurduğu karmaşa ile uğraştığı  bir sırada,  barış içinde yeniden yapılanmanın gerçekleştirilebileceği istikrar ortamını kendilerinin yaratabilecekleri umudundaydılar. Büyük Bunalım (1929-1940) karabasanından henüz kurtulamamış olan Amerika şimdi serbest ticaret konusundaki bilinen tutumunu güçlendiriyor ve hem kendisinin tarımsal ve endüstriyel ürünleri için pazar yaratmaya ve hem de Batı Avrupa ülkelerinin ekonomik gelişmelerini sağlamaları ve ekonomilerini yeniden kurmaları için ihracat yapabilmelerini güvence altına almak amacıyla ticaretin önündeki engelleri kaldırmaya uğraşıyordu… Ticari engellerin azaltılmasının içerde ve dışarıda ekonomik büyümeyi teşvik edeceğine ve A.B.D. ile  dostları ve müttefikleri arasında  istikrarlı ilişkileri geliştireceğine inanılıyordu.

Sovyetler Birliği’nin ise kendi gündemi vardı. Rusların tarihsel merkezi ve otoriter hükümet geleneği ile Amerikalıların demokrasiye verdikleri ağırlık çatışıyordu. Marksist-Leninist ideoloji, savaş sırasında geri planda bırakılmış olmakla birlikte Sovyet politikasına yön vermeyi sürdürüyordu. 20 milyon vatandaşının öldüğü yıkıcı bir savaş geçirmiş olan Sovyetler Birliği, yeniden yapılanmaya ve kendisini ikinci bir çatışmadan  korumaya kararlıydı.  Sovyetler özellikle topraklarının batı yönünden  işgal edileceğinden kuşku duyuyorlardı.  Hitler’in saldırısını püskürttükten sonra, böyle bir duruma bir daha olanak vermemek istiyorlardı. Sovyetler Birliği şimdi “savunulabilecek” sınırları olmasını ve Doğu Avrupa’da kendi amaçlarına yakınlık duyan rejimler bulunmasını talep ediyordu. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri,  Polonya, Çekoslovakya ve diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde bağımsızlığın ve özyönetimin yeniden kurulmasını da savaş amaçları arasında saymıştı. (201)

1942

Bu arada A.B.D. güçleri Büyük Okyanus’ta da ilerliyorlardı.  A.B.D. birliklerinin 1942 başlarında Filipinler’de teslim olmak zorunda kalmalarına karşılık, Müttefikler bunu izleyen aylarda toparlandılar. General James “Jimmy” Doolitle  kumandasındaki A.B.D. bombardıman uçakları Nisan ayında Tokyo’ya bir baskın yaptılar;  bu saldırı pek az askeri önem taşımakla birlikte  Amerikalılar için  büyük bir moral desteği oldu. Bir ay sonra yapılan Mercan Denizi (Coral Sea) savaşı sırasında tarihte ilk kez sadece uçak gemilerinden havalanan uçaklar çatışmaya katıldı ve Japon donanmasına o kadar büyük kayıplar verdirildi ki Japonlar Avustralya’ya saldırmaktan vaz geçtiler.   Haziran’da Büyük Okyanus’un orta kesimlerinde yer alan Midway Savaşı Müttefikler açısından bir dönüm noktası oldu; ilk kez bu kadar büyük bir yenilgiye uğrayan ve dört uçak gemisi batırılan Japon donanmasının Büyük Okyanus’taki ilerlemesi sona erdi.

Bunlar dışındaki bazı çatışmaların da Müttefiklerin başarısına katkısı oldu. 1942 Kasım ayında kesin bir zaferle sonuçlanan Guadalcanal savaşı Büyük Okyanus’taki ilk A.B.D. saldırısıydı. Ardından gelen iki yıl boyunca, Amerikalı ve Avustralyalı birlikler orta Büyük Okyanus’taki adalar “merdiveni”ni savaşarak tırmandılar ve bir dizi çıkarma hareketi sonucunda Solomonları, Gilbertleri, Marshalları ve Bonin Adaları’nı ele geçirdiler. (202)

1943

Pek çok Amerikalının Avrupa’daki savaşı endişe içinde izlediği günlerde, Asya’da gerilim giderek artıyordu.  Stratejik konumunu geliştirme fırsatını yakalamış olan Japonya, üstünlüğünü tüm Büyük Okyanus’a yayacak bir “yeni düzen” ilan etti.  Nazi Almanyası karşısında bir yaşam savaşı veren İngiltere buna direnemedi,  Şanghay’dan çekildi ve Birmanya Yolu’nu geçici olarak kapattı. Japonya 1940 yazında, Fransa’daki zayıf Vişi hükümetinden Çin Hindi’ndeki  hava alanlarını kullanma izni aldı. Japonya Eylül ayında da Roma-Berlin Mihveri’ne katıldı.  Amerika Birleşik Devletleri de buna karşı bir misilleme olarak Japonya’ya yapılan hurda demir ihracatına ambargo koydu.

Japonya, İngiltere sömürgesi Malaya ve Hollanda sömürgesi Doğu Hint Adaları’ndaki petrol, kalay ve kauçuk kaynaklarına doğru güney yönünde hareketlenecek gibi görünüyordu. Japonya Temmuz 1941’de Çin Hindi’nin geri kalan kesimlerini işgal etti ve Amerika Birleşik Devletleri de bankalardaki Japon mevduatını dondurdu.

General Hideki Tojo Ekim 1941’de Japonya Başbakanı oldu. Kasım ortalarında, Dışişleri Bakanı Cordell Hull ile görüşmek üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne bir özel temsilci gönderdi. Japonya, diğer bazı taleplerinin yanı sıra, A.B.D.’nin Japon mevduatını serbest bırakmasını ve donanmasının Büyük Okyanus’taki yayılmasını durdurmasını istedi. Hull da, dondurulmuş mevduatın serbest bırakılmasına karşılık, Japonya’nın Çin’den ve Çin Hindi’nden çekilmesini talep etti.  Japonlar incelemek için iki hafta süre istedikleri bu öneriyi 1 Aralık’ta reddettiler. Franklin Roosevelt 6 Aralık’ta doğrudan doğruya Japon İmparatoru Hirohito’ya başvurdu. Buna karşılık 7 Aralık sabahı uçak gemilerinden havalanan uçaklar Havaii’nin Pearl Harbor limanındaki A.B.D. Büyük Okyanus filosuna saldırdılar. Bu beklenmedik ve yıkıcı saldırı sırasında 5’i savaş gemisi olmak üzere 19 tekne batırıldı, yaklaşık 150 A.B.D. uçağı imha edildi,  2.300’den fazla denizci, asker ve sivil öldürüldü. O gün Amerika’nın lehindeki tek şey, baskını izleyen günlerdeki Büyük Okyanus deniz savaşında önemli rol oynayacak olan A.B.D. uçak gemilerinin limanda demirli değil denizde seferde bulunmalarıydı. 

Havaii, Midway, Wake ve Guam’a yapılan Japon baskınlarının ayrıntılı haberleri radyolarda yayınlandıkça, şaşkınlık öfkeye dönüştü ve Başkan Roosevelt bunun “bir alçaklık günü olarak anılarda yaşayacağını” söyledi.  Kongre 8 Aralık’ta Japonya’ya, üç gün sonra da Almanya ve İtalya Amerika Birleşik Devletleri’ne savaş ilan ettiler.

Ülkede büyük bir hızla insan ve endüstriyel kaynak seferberliği başlatıldı. Başkan Roosevelt 6 Ocak 1942’de inanılmaz üretim hedefleri açıkladı: bir yıl içinde 60.000 uçak, 45.000 tank, 20.000 uçaksavar topu ve toplam 18 milyon ton kapasiteli  ticaret gemisi teslim edilecekti. Ülkede tarım, imalat, madencilik, ticaret, istihdam, yatırım, iletişim ve hatta eğitim ve kültür alanındaki  tüm faaliyetler, şu ya da bu şekilde yeni ve daha sıkı bir denetim altına alınmıştı. Ülkede önemli miktarda para toplandı ve gemi, zırhlı araç ve uçak seri imalatı için büyük yeni fabrikalar kuruldu. Ülkede geniş nüfus hareketleri oldu. Bir dizi yasa çıkarılarak yaklaşık 15.100.000 kişi silahaltına alındı.  1943 yılı sonlarına gelindiğinde, hemen hemen 65 milyon kişi silahlı kuvvetlerde ya da savaşla ilgili işlerde çalışıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırıya uğraması sonucu, yalnızcılık yanlıların çağrıları yanıtsız kaldı ve büyük bir hızla askeri seferberliğe girişildi. Buna karşın, hem Pearl Harbor baskını yüzünden hem de Asyalıların casusluk yapacakları  korkusu nedeniyle Amerikalılarda yeni bir hoşgörüsüzlük baş gösterdi ve  Japon-Amerikalılar enterne edildiler. Şubat 1942’de, California’da yaşayan  yaklaşık 120.000 Japon-Amerikalı evlerinden alınıp dikenli tellerle çevrilmiş berbat koşullu 10 geçici kampta toplandılar;  daha sonra da, ücra Güneybatı kentleri yakınlarındaki “yeniden yerleştirme merkezleri”ne gönderildiler. Bahis konusu Japon-Amerikalıların yaklaşık yüzde 63’ü Amerika’da doğmuş (Nisei) kişilerdi, yani A.B.D. vatandaşıydılar.  Hiçbir casusluk kanıtı bulunamadı. Gerçekten de, Havaii ve kıta Amerika Birleşik Devletleri kökenli Japon-Amerikalıların oluşturduğu iki piyade birliği, İtalya cephesinde onurlu ve değerli görevler yerine getirdi.  Diğer bazıları Büyük Okyanus’ta sözlü ve yazılı çevirmenlik görevlerinde bulundular.   A.B.D. Hükümeti 1983’te, enterne etmenin adaletsiz bir davranış olduğuna karar verdi ve o günlerde yaşamış ve  halen hayatta bulunan Japon-Amerikalılara sınırlı bir tazminat ödendi. (203)

1943

Müttefiklerin savaş çabalarının yanı sıra, savaş amaçlarına ilişkin bir dizi önemli uluslararası  toplantı düzenlendi.   Bunlardan birincisi Ağustos 1941’de, Amerika Birleşik Devletleri henüz savaşa katılmadığı ve askeri durumun umutsuz göründüğü bir sırada, Başkan Roosevelt’le İngiltere Başbakanı Wiston Churchill arasında yapıldı. 

Kanada’nın Newfoundland eyaleti açıklarında savaş gemilerinde bir araya gelen Roosevelt ve Churchill, amaçlarını içeren  Atlantik Bildirisi’ni yayınladılar. Onayladıkları amaçlar şunlardı: toprak genişletilmesine gidilmemesi; ilgili halkların izni olmadan toprak değişikliği yapılmaması; her halkın kendi istediği hükümet biçimini seçmesi; özyönetimden yoksun olanlara bu hakkın yeniden  tanınması; uluslararasında ekonomik işbirliği yapılması; tüm insanlara savaşa, korkuya ve yoksulluğa karşı özgürlük sağlanması; denizlerin kullanıma açık olması; güç kullanımına uluslararası bir politika aracı olarak başvurulmaması.

Ocak 1943’te Fas’ın Kazablanka kentinde yapılan Anglo-Amerikan toplantısında, Mihver güçleri ve onların Balkanlar’daki uydularıyla “koşulsuz teslim” temeline dayanmayan bir barışın yapılmaması kararlaştırıldı. Roosevelt’in ısrarla üzerinde durduğu bu ilke ile, savaşa katılan ülkelerin halklarına şu konularda güvence verilmesi amacı güdülüyordu: Faşizm ve Nazizm temsilcileriyle ayrı ayrı barış görüşmeleri yapılmayacaktı; bu temsilcilerle, kuvvetlerinin en küçük parçasını bile onlarda bırakacak bir pazarlığa girişilmeyecekti; Almanya, İtalya ve Japonya halklarına kesin barış koşulları uygulanmadan önce, onların askeri savaş liderlerinin açık ve tam yenilgiyi kabullenmeleri gerekecekti.

Roosevelt ve Churchill 22 Kasım 1943’te Kahire’de Milliyetçi Çin lideri Chiang Kai-shek ile bir araya gelip Japonya’ya uygulanacak, eski saldırılarda işgal edilmiş topakların iadesini de içeren koşullar üzerinde anlaşmaya vardılar. Roosevelt, Churchill ve Sovyet lideri Jozef Stalin 28 Kasım’da Kahire’de buluştular ve yeni bir uluslararası örgüt olan Birleşmiş Milletler’in kurulmasını kararlaştırdılar. Zaferin hemen hemen kesinleştiği Şubat 1945’te Yalta’da yeniden toplandılar ve yeni anlaşmalara vardılar. Sovyetler Birliği bu toplantıda, Almanya’nın teslim olmasının üzerinden çok bir süre geçmeden Japonya’ya karşı savaşa girmeyi gizlice kabul etti.  Polonya’nın doğu sınırları kabaca 1919 tarihli Curzon hattı olarak belirlendi. Stalin Almanya’dan ağır savaş tazminatı alınmasını istedi;  Roosevelt ve Churchill buna karşı çıktılar ve uzun tartışmalardan sonra karar ertelendi. Almanya’nın Müttefikler tarafından işgal edilmesi ve savaş suçlularının yargılanıp cezalandırılması konularında belirli düzenlemeler yapıldı.

Yalta’da ayrıca, kurulması önerilen Birleşmiş Milletler örgütünün Güvenlik Konseyi’ndeki üyelere, güvenliklerini etkileyen konularda veto kullanma hakkı verilmesi de kararlaştırıldı.

Başkan Roosevelt Yalta’dan dönüşünden iki ay sonra Georgia’da tatil yaparken beyin kanamasından öldü. A.B.D. tarihi boyunca pek az kişi için bu kadar büyük yas tutulmuştu. A.B.D. halkı, onun yerinin doldurulamayacağı duygusundan  uzun süre kurtulamadı. Eski Missouri senatörü, Başkan Yardımcısı Harry Truman başkanlığa geldi.(204)

1943

Yeni Düzen’in ilk yıllarında olağanüstü sayıda bir dizi yasa girişimlerinde bulunuldu ve üretimde ve fiyatlarda çarpıcı yükselmeler başarıldıysa da, bunalım sona erdirilemedi. O günlerde karşılaşılan  sorunlar hafifletildi, ama yeni talepler ortaya çıktı. İş çevreleri “bırakınız geçsinler” uygulamasının sona ermesine yas tuttular ve Ulusal Endüstriyel Güçlenme Yasası’yla getirilen düzenlemeler karşısındaki öfkelerini dile getirdiler. Hayalciler, düzenbazlar ve politikacılar yeterli bir hızla toparlanılamadığından yakınan kişilerin benimsediği çeşitli çözüm planları ortaya attıkça, politika alanında solun ve sağın sesi de giderek yükseldi. Francis E.Townsend tarafından ortaya atılan, bol bol emekli maaşı ödenmesi yolundaki proje;  uluslararası bankacılık kuruluşu sahiplerini suçlayan ve Semitizm karşıtı benzetmelerle dolu radyo konuşmaları yapan rahip Coughlin’in, enflasyonu arttırıcı önerileri; en çarpıcı olarak da, yerlerinden edilmiş kişilerin güçlü ve acımasız sözcüsü, eyaleti kendi derebeyliğiymiş gibi yöneten eski Louisiana senatörü ve valisi Huey P. Long’un ortaya attığı “Her Birey Bir Kraldır” planı bu çözümyolları arasında yer almaktaydı. (Long Eğer bir saldırgan tarafından öldürülmeseydi, büyük bir olasılıkla 1936’da Franklin Roosevelt’e karşı başkan adayı olarak bir seçim kampanyası başlatacaktı.) 

Başkan Roosevelt, soldan ve sağdan gelen bu baskılar karşısında, bir dizi yeni ekonomik ve toplumsal önleme destek verdi. Yoksullukla savaş, işsizliğe karşı istihdam ve sosyal yardım ağı bu önlemler arasında en önde gelenleriydi.  

İkinci Yeni Düzen denilen uygulamalarda en önde gelen yardım kuruluşu olan İstihdam Geliştirme Yönetimi (Work Progress Administration –WPA), sosyal yardım yerine istihdam sağlamaya yönelik bir teşebbüstü. Söz konusu kuruluşun yönetiminde binalar, yollar, hava alanları ve okullar yapıldı. Federal Tiyatro Projesi, Federal Sanat Projesi ve Federal Yazarlar Projesi çerçevesinde, aktörlere, ressamlara, müzisyenlere ve yazarlara iş bulundu.  Ayrıca, Ulusal Gençlik Yönetimi, öğrencilere yarım-gün iş verdi, eğitim programları düzenledi ve işsiz gençlere yardım sağladı. Bir ara üç milyon işsize iş sağlayan İstihdam Geliştirme Yönetimi, 1943’te kapatılıncaya kadar toplam 9 milyon kişiye yardımcı olmuştu.

Roosevelt’e göre, Yeni Düzen’in temel taşı 1935 tarihli Sosyal Güvenlik Yasası’ydı. Yasa ile işçi ve işveren katkılarıyla, yaşlılara, işsizlere ve engellilere yönelik bir sigorta sistemi yaratılmıştı. Endüstrileşmiş diğer ülkelerin pek çoğu buna benzeyen  programları çok önceden yasalaştırmıştı; buna karşın, İlericiler’in 1900’lerin başlarında  Amerika Birleşik Devletleri’nde böyle bir girişimde bulunulması yolundaki çağrıları yanıtsız bırakılmıştı. Muhafazakârlar, Sosyal Güvenlik sisteminin Amerikan geleneklerine aykırı olduğundan yakınmışlarsa da, gerçekte bu sistem oldukça muhafazakârdı. Sosyal Güvenlik geniş ölçüde,  çalışmakta olan işçilerden gelir düzeyi gözetilmeden belirli bir oranda alınan vergilerle finanse ediliyordu. Roosevelt, programlara ilişkin bu sınırlamaları yasaların kabulünü sağlamak için verilmiş ödünler olarak görüyordu. Sosyal Güvenlik, başlangıçta çok sınırlı tutulmuş olmakla birlikte, günümüzde A.B.D. hükümetlerinin yönettiği en büyük ülke içi programlardan biri konumuna gelmiştir. (205)

Kenan Mutlu Gürses

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.