Quo Vadis: Türkiye’de Eksen Batı’dan Doğuya mı Kayıyor?

Bundan tam 9 yıl önce 22 Mayıs 2012 tarihinde Turkish Forum’da  (ABD) yayınlanan yazımın başlığı  şöyleydi: “On Yıl Sonra Türkiye’de Eksen Kayması Olur mu?”  Geçen süredeki gelişmelere ışık tutması açısından yazımın önemli kısımlarını   paylaşmak istiyorum. Bunun sebebi  CHP Milletvekili sayın  Özgür Karabat’ın  Türkiye, Avrupa Ligi’nden Düştü” açıklamasıdır.

Gerçekten  Türkiye AB gündeminden düşmüştür. Çünkü “sözde” aday bir ülke olan Türkiye’de Avrupa Birliği Bakanlığını kapatılmıştır. Şimdiye kadar hiçbir aday ülkede AB Bakanlığı kapatılmamıştı.  Üyelik için bir bakanlığın olması gerekir. Demek ki hükümet artık üyeliğin gerçekleşmeyeceğini anlamıştır.

Son bir gelişme, AB Komisyonu’nun Türkiye’yi “Ortadoğu ve Kuzey Afrika” birimine kaydırmasıdır. 24 Eylül’de Türkiye, Avrupa Birliği Komisyonu’nun “Komşuluk ve Genişleme Müzakereleri Genel Direktörlüğü” (NEAR) bölümünde Türkiye Ortadoğu ve Kuzey Afrika biriminde yer almıştır.

Komşuluk ve Genişleme Müzakereleri Genel Direktörlüğü’nde  yeni bir yapılanmaya giden Komisyon, Türkiye’yi de içine aldığı, daha önce Ortadoğu ve Kuzey Afrika olan birimin adını  “Güney Komşuları ve Türkiye” olarak değiştirmiştir. AB’nin dışişleri birimi olan EEAS’den Euronews Türkçe’ye konuşan bir  kaynak “Bu tür iç yapılanmaların tamamen AB’nin kendisini ilgilendiren şeyler olduğunu ve dışarıya karşı herhangi bir açıklama veya izahat gerektirmediğini”  açıklamıştır.

Bu sert mesaja Ankara’dan hiç tepki gelmemiştir. En azından Ankara Anlaşması’na bir atıf yapılabilirdi. AB Anlaşması’nda, coğrafi olarak Avrupa’da yer almayan ülkelerin AB üyesi olamayacakları  belirtilmiştir. Bu durumun ileride Türkiye’nin aleyhine bir zemin yaratıp yaratamayacağını sorusuna ise “Bu zorlama bir senaryo olur. Kesinlikle söz konusu bile olamaz”  dense de buna inanmak için hiçbir sebep yoktur. Bunun ablamı,  artık Türkiye’nin ismi Avrupa’yla anılmayacak ama şimdilik fonlar ve yardımlar kesilmeyecekmiş.

Cumhurbaşkanı  Erdoğan 9 Mayıs Avrupa Günü dolayısıyla  yayınladığı mesajda “Türkiye, maruz kaldığı çifte standarda ve engellemelere rağmen stratejik hedefi olan Avrupa Birliği üyeliği yolunda kararlı tutumunu ve çalışmalarını sürdürmektedir. Türkiye’nin üyeliği, bölgesel ve küresel düzeyde etkin, kendi vatandaşlarının yanı sıra bölgesine ve tüm dünyaya umut aşılayan bir Avrupa’nın yükselişinin önünü açacaktır.”  demiştir ama 5 ay sonra  AB “Komşuluk ve Genişleme Müzakereleri Genel Direktörlüğü”  bölümünde Türkiye’yi Ortadoğu ve Kuzey Afrika birimine kaydırmıştır.

Bunun anlamı  açıktır. Türkiye artık AB’ye göre Avrupalı değil, Ortadoğu’lu  ve Kuzey Afrika’lı bir ülke olmuştur. Bu konuda Türkiye’den bir tepkinin gelmemesi de dikkat çekicidir. Bu durumda Ankara Anlaşması ve Katma Protokol hükümleri de AB tarafından çiğnenmiş olmaktadır.

1981 yılında rahmetli Turgut Özal’ın direktifi ile “DPT AET Dairesi”ni kuran  (sonra Genel Müdürlük olmuştur) ve  bu alanda  çok sayıda kitap ve çalışmaya imza atan biri olarak AB’nin  açıklamasını  inandırıcı bulmadım. Çünkü, açılan yeni birim ve alt masaları şöyledir: “B – Komşuluk Güney ve Türkiye Birimi B.1 Ortadoğu B.2 Güney Bölgesel Komşuluk İşbirliği ve Ekonomik Yatırım Planı B.3 Kuzey Afrika B.4 Türkiye.”

Bu konuda  İspanya’nın AB nezdindeki Büyükelçisi Manuel de la Cámara’nın Eylül 2021 tarihli yazısının son paragrafı çok  önemlidir: “Türkiye ile ilişkilerin kolay olmadığı doğrudur. AKP ve Erdoğan’ın artan otoriter eğilimleri, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine zarar veriyor ve modernleşme sürecini yavaşlatıyor. Aynı zamanda Türkiye’nin imajına da zarar veriyorlar ve uluslararası etkisini azaltıyorlar. ‘Yeni-Osmanlı” dış politikası bölge ülkeleri arasında endişe uyandırıyor ve istikrarsızlığa ve çatışmaya katkıda bulunuyor.

Ancak AB’nin, 85,1 milyon nüfusu ve yaklaşık 800 milyar ABD doları tutarında GSYİH’sı olan, Avrupa için muazzam jeostratejik öneme sahip bir bölge olan, NATO müttefiki ve Avrupa’da önemli bir oyuncu olan bir ülkenin siyasi istikrarı ve refahında kilit bir çıkarı vardır. Karadeniz, Orta Doğu, Kafkaslar, Orta Asya (Afganistan dahil) ve Kuzey Afrika bölgeleri. Aynı zamanda Avrupa’ya gaz tedariki için bir geçiş merkezidir. Ve AB’ye yönelik göçün kontrolü konusunda temel bir ortaktır.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin ve işbirliğinin geliştirilmesi, Doğu Akdeniz bölgesine istikrar getirebilir. AB, Türkiye’nin demokratikleşmesinden vazgeçmemelidir. Dolayısıyla Avrupalılar, Türkiye gibi önemli bir komşu ve ortakla ne yapacaklarına karar verirken önemli bir sorumluluğa sahiptir. Avrupa kamuoyunda popüler bir konu olmasa da, ilerlemenin en iyi yolunu bulmak için Avrupa’nın net fikirlere ve liderliğe ihtiyacı var.” (https://www.cidob.org/publicaciones/serie_de_publicacion/notes_internacionals_cidob/256/turkey_and_the_european_union_a_difficult_but_critical_relationship)

Bundan 9 yıl önce “On Yıl Sonra Türkiye’de Eksen Kayması Olur mu?derken ne kadar haklı olduğum şimdi ortaya çıkmıştır.

“Türkiye’nin önemli bir ülkesi olan ABD ile ilişkileri gelişirken, NATO’nun Avrupa kanadını oluşturan Avrupa Birliği ile ilişkilerde son dönemde bir durgunluk gözlenmektedir. Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) tarafından 10 Mayıs’ta açıklanan Avrupa’da Türk Dış Politikası Algısı (European Perceptions of Turkish Foreign Policy) Rapor’una göre Avrupalıların Türk dış politikası algısı rasyonel temellere dayanmaktadır. Avrupalılar, Türkiye’nin bölgesinde giderek artan etkinliğinden ve yapıcı rolünden memnuniyet duymakta ve Türkiye’nin çok yönlü diplomasisinin küresel bir aktör olmayı hedeflediğine vurgu yapmaktadır. (http://www.setav.org/public/HaberDetay.aspx?Dil=tr&hid=117718&q=avrupa-nin-turk-dis-politikasi-algisihttp://www.setav.org/public/HaberDetay.aspx?Dil=tr&hid=117681&q=european-perceptions-of-turkish-foreign-policy)

SETA’dan Müjge Küçükkeleş, son dönemde dünya kamuoyunda Türk dış politikası hakkında yapılan tartışmalar çerçevesinde ‘Türkiye nereye gidiyor?’ sorusundan yola çıkılarak yapılan araştırmanın amacının, Avrupalı entelektüellerin (karar alıcılar, siyasetçiler, akademisyenler, uzmanlar, gazeteciler) son on yılda izlenen Türk dış politikası hakkındaki algılarını ortaya koymak olduğunu söylemiştir. İngiltere, Fransa ve Almanya’da toplam 32 derinlikli mülakat gerçekleştirerek yapılan çalışma, sadece üç ülke ile sınırlandırılmış olması sebebiyle Avrupa kamuoyunda var olan genel algıyı yansıtmaktan çok, karar alma süreçlerini etkileyecek aktörlerin algısını ölçmeye yöneliktir.

SETA Dış Politika Direktörü Talip Küçükcan, Türkiye’nin dış politikası ile ilgili soru işaretlerinin  olduğunu söyleyerek Türk dış politika yapıcılarının söylemlerinde daha dikkatli olmaları gerektiğini belirtmiştir. Küçükcan, Türkiye’nin Ortadoğu politikalarının ideolojik değil rasyonel bir yaklaşım olarak algılandığını, Arap ülkelerindeki ayaklanmalarla birlikte, Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerine “model ülke” olarak gösterildiğini hatırlatmış ve yeni Osmanlıcılık tartışmalarının çok ciddi bir tartışma konusu olmadığı bulgusuna ulaştıklarını açıklamıştır.

Türkiye’nin son yıllarda bölgesinde göstermiş olduğu diplomatik aktivite, bazı kesimlerce ülkenin eksen kayması yaşadığı ve hatta İslamlaştığı şeklinde yorumlanmaktadır. Oysa Avrupalılar , eksen kayması ve Yeni Osmanlıcılık gibi Türk dış politikasında dini faktörleri ön plana çıkaran yaklaşımlara önem vermemektedirler. ABD kökenli Time Dergisi’nin, 18 Nisan’da yayınlanan sayısında 2012 yılının en etkili 100 ismi arasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da bulunmaktadır. NBC News´un Kahire muhabiri Ayman Mohyeldin Davutoğlu ve Babacan´dan Yeni-Osmanlılar(Neo -Ottomans) olarak söz etse de, bu algı yanlıştır.

Türkiye’nin 2023 vizyonu tartışılırken, son yıllarda izlenen aktif dış politika sebebiyle Türkiye’nin dış politikasında bir eksen kayması var mı sorusu gündeme gelmiştir. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin  Görüş Dergisi Ağustos 2010 tarihli sayısında dış politikadaki eksen kayması tartışmalarını ele almış ve “Sarkaç doğuya kayıyor: Türkiye sürüklüyor mu, sürükleniyor mu?” kapak sloganıyla çıkmıştır. (http://t24.com.tr/haber/tusiad-sarkac-doguya-kayiyor-turkiye-surukluyor-mu-surukleniyor-mu/89740)

Görüş Dergisi’ne açıklamalarda bulunan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu öncelikle eksen kelimesine bakmak gerektiğini belirterek çok kutuplu olunabileceğini, fakat çok eksenli olunamayacağını şöyle vurgulamıştır: “Türkiye’yi anlamlı kılan sahip olduğumuz tarihi birikimle yarattığımız müdahil olabilme kabiliyetidir. Biz müdahil olabilme kabiliyetimizi kullandığımız zaman bir pozisyon oluşturuyoruz. Eksen kayması tartışması da bu noktada başlıyor. ‘Siz etken olmayın, müdahil olmayın, siz karışmayın, siz söyleneni yapın’ deniyor.”(http://t24.com.tr/haber/davutoglu-eksen-kaymasi-diyen-siz-karismayin-demek-istiyor/89729)

Soğuk savaş sırasında bir eksenden söz edilebileceğini ifade eden Davutoğlu, ancak şu anda dünya siyasetinin son derece dinamik ve sürekli hareket halinde olduğunu, bu kadar dinamik bir zeminde pozisyon sahibi olmak için bir duruşun olması gerektiğini şöyle açıklamıştır:  “Eskiden duruşu yukarıdaki aktörler, süper güçler belirliyordu. Siz de o duruşa intibak ediyordunuz. İki kutuplu düzende bu anlaşılabilir bir şeydi. Büyük güçler vardı, küresel güçler vardı. Değişik kategoriler pozisyon belirliyor, siz de onlara intibak gösteriyordunuz. Ama şimdi her şey değişti. Orada sizin sözünüz olmalı ki pozisyonunuz olsun….Eksen kaymasından kast edilen, ’pozisyonu onlar belirlesin Türkiye de uyum sağlasın’ ise, bu Türkiye’ye ve Türkiye’nin kapasitesine yakışan bir davranış olmaz. O pozisyon da bizim pozisyonumuz olmaz. Çünkü şimdi Türkiye’nin bütün pozisyon belirlemesi gereken konular herkesten çok Türkiye’yi ilgilendiriyor…”

Görüş Dergisi’ne bir makale ile katkıda bulunan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner ise yeni küresel dengeler kapsamında Türkiye’nin dış politika eğilimlerini değerlendirmiştir. Türkiye’nin dış politika gelişmelerinin gerçekten önemle izlenmeyi ve tartışılmayı hak edecek nitelikte olduğunu ifade eden Boyner, 2009 yılı başında Davos’ta yaşanan Erdoğan-Peres tartışmasıErmenistan açılımı, komşu ülkeler politikası, ABD ile ilk defa büyükelçi çekme aşamasına ulaşan 24 Nisan krizi ve son olarak Türkiye ile Brezilya’nın BM’nin İran’a ambargo kararına karşı tutumunun, geleneksel parametreler çerçevesinde ele alınmayacak bir çeşitlilik içerdiğini  belirtmiştir.

Görüş Dergisi’ne açıklamalarda bulunan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu öncelikle eksen kelimesine bakmak gerektiğini belirterek çok kutuplu olunabileceğini, fakat çok eksenli olunamayacağını şöyle vurgulamıştır: “Türkiye’yi anlamlı kılan sahip olduğumuz tarihi birikimle yarattığımız müdahil olabilme kabiliyetidir. Biz müdahil olabilme kabiliyetimizi kullandığımız zaman bir pozisyon oluşturuyoruz. Eksen kayması tartışması da bu noktada başlıyor. ‘Siz etken olmayın, müdahil olmayın, siz karışmayın, siz söyleneni yapın’ deniyor.”(http://t24.com.tr/haber/davutoglu-eksen-kaymasi-diyen-siz-karismayin-demek-istiyor/89729)

Soğuk savaş sırasında bir eksenden söz edilebileceğini ifade eden Davutoğlu, ancak şu anda dünya siyasetinin son derece dinamik ve sürekli hareket halinde olduğunu, bu kadar dinamik bir zeminde pozisyon sahibi olmak için bir duruşun olması gerektiğini  açıklamıştır:  “.Eksen kaymasından kast edilen, ’pozisyonu onlar belirlesin Türkiye de uyum sağlasın’ ise, bu Türkiye’ye ve Türkiye’nin kapasitesine yakışan bir davranış olmaz. O pozisyon da bizim pozisyonumuz olmaz. Çünkü şimdi Türkiye’nin bütün pozisyon belirlemesi gereken konular herkesten çok Türkiye’yi ilgilendiriyor…”

Ekonomik çıkarların Türkiye’nin dış politikasını şekillendiren en önemli faktör olduğu SETA Rapor’unda yer almaktadır. Avrupalılar Türkiye’nin dış politika alanında yoğun faaliyet yürütmesinden ya da bağımsız hareket etmesinden rahatsızlık duymamakla beraber, Türkiye’nin kullandığı dilden ve bağımsızlığını ifade biçiminden biraz tedirgin olmaktadırlar.

Türkiye’nin Batı’nın çifte standartlarına yönelik Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar gibi Batılı olmayan bölgelerde seslendirdiği sert eleştiriler zaman zaman Türkiye’nin bir ortak değil, “rakip güç” olarak algılanmasına yol açmakta, Ortadoğu’daki Batı karşıtı aktörler ve gruplarla sıkı ilişkileri ise Türkiye’nin Avrupa’da ne tür bir ortak olacağı konusunun sorgulanmasına yol açmaktadır.

Türkiye’nin Arap Baharı sürecinde izlediği siyaset Batı dünyasını rahatsız etmese de Avrupa, Türkiye’nin bölgenin geleceğinde ne türlü bir rol oynaması konusunda henüz karar vermiş durumda değildir. Diğer taraftan Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde hak ettiği yeri alamaması, ülkede Avrupa’ya karşı bir güvensizlik yaratmaktadır.

Türkiye’nin dış politika algısı karar alıcılar arasında Avrupalı aydınlara göre daha az olumludur. Nitekim ABHaber’e göre (13.05.2012) Almanya’nın ARD televizyonunda Menschen bei Maischberger adlı programa katılan Richard von Waizsäcker (eski Alman Cumhurbaşkanı) Peter Scholl Latour (Gazeteci Yazar, oryantalist) Arnulf Baring (tarihçi) Jakob Augstein (Gazeteci, Der Spiegel) Sarkozy sonrası AB’nin ele alındığı programda program sunucusunun Türkiye’nin ekonomik performansı ve bölgesinde artan etkinliği ile AB üyesi olabilir mi sorusunu,  Türkiye AB üyesi olamaz şeklinde cevaplandırmışlardır. (http://www.ardmediathek.de/ard/servlet/content/3517136?documentId=104) Bu anlamda Türkiye’nin, bazı Avrupalı ülkelerince (Fransa ve Almanya) bölgesinde ve gelecekte de Avrupa Birliği ve dünya siyasetinde potansiyel bir rakip olarak görülmesi mümkündür.

Avrupa’nın ekonomik krizle boğuştuğu bir dönemde Türkiye sergilemiş olduğu ekonomik performansı sürdürmeye devam ederse, dış politika alanında etkili olmaya devam edebilir. Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda AB’nin göz ardı edemeyeceği bir dış politika ortağı olma ihtimali yüksektir. Bunun için şimdiye kadar imajını belirleyen İslam ve göç korkusu gibi rasyonel olmayan faktörlerin etkilerini azaltma konusunda daha çok çaba harcaması gerekmektedir.

Avrupa Parlamentosu üyesi, Muhafazakar ve Reformcular Grubu Başkan Yardımcısı İngiliz Parlamenter Geoffrey van Orden İktisadi Kalkınma Vakfı’nın 14 Mayıs’ta düzenlediği “Türkiye-AB İlişkilerinde Yapıcı İyimserlik: Yeni bir İvmeye Doğru” adlı panelde yaptığı konuşmada, Türkiye’nin bugünkü siyasi ve ekonomik durumu ile AB’nin görmezden gelemeyeceği bir ülke olduğunu ve AB karşısında güçlü bir konumda bulunduğunu açıklamıştır.

Van Orden, Türkiye’yi AB’nin dışında bırakmanın akıl dışı olduğunu ifade ederken, Türkiye ile Yunanistan ve Bulgaristan gibi bazı AB üyelerinin arasındaki kültürel benzerliklere dikkat çekmiş, AB ülkelerinde yaşayan milyonlarca Müslüman, Hindu, Budist ve Sih olduğuna değinerek, Türkiye’nin AB üyeliğine din veya kültürel sebeplerle karşı çıkanları eleştirmiştir.

Orden, bugünün AB’sinde en fazla endişe ile karşılanan konuların başında göçün geldiğini belirtmiştir. Bulgaristan’ın AB üyesi olmasından önce 8 milyon Bulgarın AB’ye göç edeceği gibi rakamların ileri sürüldüğünü oysa Bulgaristan’ın toplam nüfusunun 7 milyon olduğunu ve ülke AB’ye girdikten sonra gerçekleşen göçün sadece 50.000 dolayında kaldığını, Türkiye’nin AB’ye girdiğinde nüfusu en fazla olan üye devlet olacağını ve bu durumun Almanya gibi bir ülke tarafından endişe ile karşılandığını, Türkiye’nin üye olduğu takdirde, AB Konseyi’nde Almanya’dan daha fazla oy ağırlığına ve Avrupa Parlamentosu’nda da en fazla üyeye sahip olacağını açıklamıştır.

Alman yayın kuruluşu Deutsche Welle, Stefan Füle’nin son İstanbul ziyaretine ilişkin haberinde, Fransa’da Türkiye’nin AB üyeliği karşıtı Nicolas Sarkozy’nin seçimde koltuğunu kaybetmesinin, Türkiye’nin Avrupa Birliği umutlarını artırdığını belirtmiş, “Pozitif gündem ile de halen askıda olan önemli 8 müzakere başlığında, Türkiye ile AB müzakereler sürüyormuş gibi teknik çalışmaları sürdürülecek. Siyasi tıkanıklık aşıldığında, Türkiye birçok başlıkta müzakereleri kapatmaya yaklaşmış olacak” yorumunu yapmıştır.

Türkiye’de eksen tartışmalarının doğmasına zemin hazırlayan gelişme, Türkiye – AB ilişkilerinin bir çıkmaz sokağa girmesidir. Türk kamuoyu artık Türkiye’nin bir gün AB üyesi olacağına inanmamaktadır. Devlet Bakanı ve Baş müzakereci Egemen Bağış pek çok AB vatandaşının Türkiye’ye karşı saldırgan ve olumsuz tavrından, Türkiye’ye karşı reddedici tutumla iç politikada puan toplamak isteyen siyasetçileri sorumlu tutmaktadır.

1999-2005 yıllarında kamu oyunun yaklaşık yüzde 80’i tam üyeliğe destek verirken, bu oran son yıllarda yüzde 50’ler düzeyine gerilemiştir. Ankara Üniversitesi, Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin 2010 yılında yaptığı ankete göre, Türk halkının yüzde 32,8´i AB üyeliğinin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini düşünmekte, yüzde 83,9´u ise AB’nin Türkiye’ye karşı güvenilir ve samimi davranmadığına inanmaktadır.

Türkiye’nin AB’ye ortak üyelik için yaptığı başvurunun (31.07.1959) üzerinden 53, 14 Nisan 1987 tarihinde o dönemki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üyelik başvurusu üzerinden 25, gümrük birliğinin gerçekleşmesinin (31.12.1995) üzerinden 16, adaylık statüsü kazanmasının (12.12.1999) üzerinden 13, müzakerelerin başlamasının (3 Ekim 2005) üzerinden 7 yıl, Avrupa Birliği Kapısında Türkiye kitabını yayınlamamın üzerinden de 10 yıl geçmiştir. Bu süre içinde Avrupa Birliği 15 üyeden 27 üyeye ulaşmıştır. Hırvatistan’ın 1 Temmuz 2013 tarihinde AB’ye katılımıyla üye sayısı 28’e çıkacaktır. Sırada Sırbistan dahil Balkan ülkeleri ve İzlanda vardır.

Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanlarının 17 Aralık 2004 Zirvesi’nde aldığı karar doğrultusunda Türkiye 3 Ekim 2005 tarihinde AB’ye katılım müzakerelerine başlamıştır. Bu karar alınırken, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerinin yeterli ölçüde karşıladığını belirten tavsiye kararı dikkate alınmış ve Türkiye’nin AB üyelik sürecinde son aşamaya girilmiştir. Tarama Süreci 20 Ekim 2005 tarihinde başlamış ve 13 Ekim 2006’da sorunsuz biçimde tamamlanmış, belirlenen takvime bağlı kalınmıştır. (S. Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği ve Türkiye, Beta, İstanbul, 2007)

11 Aralık 2006 tarihli AB Genel İşler Konseyi’nde Dışişleri Bakanları 8 başlıkta müzakerelerin başlatılmamasını öneren 29 Kasım 2006 tarihli Komisyon Tavsiyesini kabul etmiştir.

Böylece Komisyon Türkiye’nin Ek (Katma) Protokol’e ilişkin taahhütlerini yerine getirdiğini doğrulayana kadar, Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yönelik kısıtlamalarını ilgilendiren politika alanlarını kapsayan 8 başlığın açılmayacağı ve geçici olarak kapatılmayacağı kararlaştırılmıştır. Bu başlıklar şunlardır: Malların Serbest Dolaşımı, Yerleşim Hakkı ve Hizmet Sunma Serbestisi, Mali Hizmetler, Tarım ve Kırsal Kalkınma, Balıkçılık, Ulaştırma Politikası, Gümrük Birliği, Dış İlişkiler. Fransa’da tam üyelik öngördüğü gerekçesiyle 5 müzakere başlığının açılmasını veto etmiştir. Kıbrıs sorunu ve eski Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin engellemeleri sebebiyle süreç bugün donmuş durumdadır.

AB ile müzakerelerde şimdiye kadar 13 başlık müzakereye açılmış, bunlardan sadece Bilim ve Araştırma başlığı geçici olarak kapatılmıştır. Müzakereye açılan başlıklar şunlardır: Bilim ve Araştırma, İşletme ve Sanayi Politikası, İstatistik, Mali Kontrol, Trans-Avrupa Ağları, Tüketicinin ve Sağlığın Korunması, Fikri Mülkiyet Hukuku, Şirketler Hukuku, Bilgi Toplumu ve Medya, Sermayenin Serbest Dolaşımı, Vergilendirme, Çevre, Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı Politikası.

Türkiye Avrupa Birliği arasındaki siyasi ilişkiler istenilen ölçüde gelişmez ve müzakere sürecinde istenilen ilerleme sağlanamazken, ekonomik ilişkiler hızla ilerlemekte ve ekonomik bütünleşme “de facto” olarak gerçekleşmektedir. 16 Mart tarihinde ajansların verdiği habere göre Türkiye geçen yıl Japonya’yı geride bırakarak Avrupa Birliği’nin 6’ncı büyük ticaret ortağı olmuştur. Türkiye, AB’nin yedinci en büyük ticari ortağı, AB ise Türkiye’nin en büyük ticari ortağıdır. Türkiye’nin toplam ticaretinin yarısı AB ile gerçekleşmekte ve Türkiye’deki doğrudan yabancı yatırımların yaklaşık yüzde 80’i AB’den gelmektedir.

Türkiye AB ilişkilerinin gelişmesinin önündeki en büyük engel Kıbrıs’tır. Bir zamanlar eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın ifade ettiği gibi AB üyeliğinin yolu Diyarbakır’dan geçmemektedir. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, 16 Aralık 1999 tarihinde Başbakan Yardımcısı olarak gittiği Diyarbakır´da “Avrupa Birliği´ne üyeliğimize giden yolun Diyarbakır´dan geçtiğine inanıyorum” demişti. Kıbrıs , Türkiye AB ilişkilerinin gelişmesinin önünde bir engel olmamalı ve Almanya, Fransa ve Avusturya da Güney Kıbrıs’ın arkasına sığınarak Türkiye’ye karşı çifte standart uygulamaktan vazgeçmelidir.

AB Türkiye’ye üyelik için tarih vermelidir. Müzakereler somut bir katılım tarihi verilmeksizin ucu açık bir şekilde yürütülmemelidir. Eğer siz AB üyesi olamayacaksanız, o zaman neyi müzakere ettiğiniz sorusu gündeme gelir. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’ün Türkiye’ye üyelik tarihi olarak belirlenmesi düşüncesindeyim. Çünkü AB´de 2014-2020 bütçe döneminde, Türkiye’nin üyeliğini dikkate alan bir bütçe planlaması yapılmamış, açıkçası Avrupalılar Türkiye’yi 2014-2020 arasında üye olarak görmemişlerdir.

AB’nin iki lokomotif ülkesi Almanya ve Fransa, Türkiye AB sürecinin iç politika malzemesi yapmamalıdırlar. Avrupa Komisyonu’ndan bir bürokrat ABHaber’e Türkiye-AB ilişkilerinin bazı AB üyesi ülkelerde iç politika malzemesi yapılmasının kötü örnek olduğunu belirtmiştir: “Ya bu kararı almayacaksınız .Veya aldıysanız kendi kararınızı tartışmaya açmayacaksınız. Türkiye ile müzakerelerin başlatılması kararının altına imza atıp hayır ben görüşümü şimdi değiştirdim deyip seçim meydanlarında AB-Türkiye müzakere sürecine karşı çıkmak ne kadar doğru.”

ABHaber’e göre (14.04.2012) Deutsche Welle, Türkiye´nin tam üyelik başvurusuna bulunduğu tarihten bu yana 25 yıl geçtiğini, bu zamanda mutsuzluğun ön plana çıktığını belirterek Yeşiller Partisinin AP Milletvekili Reinhard Bütikofer’un  “AB bir Hıristiyan Kulubü ise Türkiye dışarda demektir”  görüşünü dile getirmiştir. AP Milletvekili Alman CDU´lu Elmar Brok ise, “Bence AB mevcut haliyle Türkiye gibi büyük bir ülkeyi kaldıramaz. Bu, AB´nin fazla genişlemesi anlamına gelir” görüşündedir.

Kıbrıs’ta, Rumların AB dönem başkanı olacağı 1 Temmuz’a kadar bir çözüm bulunmaması durumunda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) adı, Annan Planı’nda olduğu şekliyle Kıbrıs Türk Devleti olarak değiştirilebilecek, daha sonra dünyadan Kıbrıs Türk Devleti olarak tanınma istenebilecektir. KKTC, İslam Konferansı Örgütü’nde 2004 yılında alınan bir kararla, Kıbrıs Türk Devleti adı ile temsil edilmeye başlamıştır.

2004 yılında yapılan halk oylamasında Rumlar tarafından yüzde 75 ‘hayır’ oyuna karşılık Kıbrıslı Türkler tarafından yüzde 65 ‘evet’le kabul edilen Annan Planı’nda, kurulacak yeni devletin yapısını Kıbrıs Türk Devleti ile Kıbrıs Rum Devleti’nin oluşturması öngörülmüştür.

Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, ziyaret ettiği Malta´da Türkiye´nin AB´ye entegrasyon sürecinin yüzde 60´nın tamamladığını, siyasi engeller olmazsa 2-3 yıl içinde kolayca üye olabileceğini vurgulamıştır ama bu bir hayaldir. Tıpkı eski Başbakan Tansu Çiller’in 7 Mayıs 1995 tarihli Hürriyet Gazetesi’ne verdiği “En geç 1998’de Avrupa Birliği’ne üyeyiz” demecindeki gibi. (S. Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği ve Türkiye, Beta Basım, 9. Baskı, 2007, s. 693.) Malta ziyareti sırasında Times of Malta gazetesi ile bir mülakat yapan Egemen Bağış,“Müzakere sürecinde siyasi blokaj olmasa iki üç yıl içinde kolayca üye olabilirdik” demişti.

AB’nin Kıbrıs konusunda Türkiye’ye yaptığı baskılar devam ederse, Batı ve Avrupa Birliği ile olan ilişkiler kopma noktasına gelebilir. Ahmet Davutoğlu, “Kıbrıs konusunda bir ilerleme kaydedilmediği takdirde AB’den kopar mıyız?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Kopmayız. Eğer Kıbrıs sorununun çözümü yolunda bir ilerleme olmazsa ve Avrupa Birliğinde bazı ülkeler bu sorunu bahane ederek fasılları engellemeye devam ederse belli bir durağanlık dönemine girer. Ama kopma olmaz. Umut ederiz ki bu yıl içinde kapsamlı çözüm gerçekleşir ve bu sorun temelli bir şekilde gündemden düşer. Ama o olmazsa, umut ederim Kıbrıslı Türklere verilen sözler yerine getirilir ve Türkiye’nin limanlarını açması adil bir şekilde dengelenir, böylece Türkiye’nin önü açılır.”

AB, Kıbrıslı Türklere verdiği sözleri yerine getirmeyeceğine ve de Türkiye’ye karşı uyguladığı BOBON kriterleri  (BO: Bizden Olanlar, BON: Bizden OlmayaNlar) sebebiyle Türk kamuoyunda AB’ye verilen destek daha da düşeceğine göre, bazı alternatifler gündeme gelebilecektir. Çünkü, kamuoyu desteği olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir hükümet AB’ye üyelik konusunda istekli olmayacak, bu durumda Türkiye ile Batı dünyası arasındaki ilişkiler zayıflayacak ve Türkiye’de bir eksen kayması belki bu durumda olabilecektir.
İşte bu sebeple AB, ilişkileri koparmamak ve Türkiye’nin başka denizlere yelken açmasını önlemek amacıyla “Pozitif Gündem” adıyla yeni bir girişim başlatmıştır. 
Bu yeni yaklaşım katılım sürecinin yerine geçmeyi değil onu tamamlamayı, ayrıca AB-Türkiye arasında daha yapıcı ve olumlu bir ilişkinin geliştirilmesini hedeflemektedir. Öncelikli alanlar arasında; Türkiye’deki mevzuatın AB’ninkine yakınlaştırılması, Suriye gibi ortak dış politika konularında ortak çalışmalar yürütülmesi, enerji konularında daha yoğun işbirliği yapılması ve Türk vatandaşlarının AB’ye seyahatlerinin daha kolay hale getirilmesi yer almaktadır.

Komisyon, katılım müzakerelerine paralel olarak, Türkiye’nin reformları gerçekleştirme ve müktesebat ile uyum sağlama çabalarını desteklemek üzere -ulaştırma gibi müzakerelerin başlatılamayacağı başlıklar da dahil olmak üzere- çeşitli alanlarda işbirliğini arttırmayı amaçlamaktadır. Pozitif gündem kapsamında Türkiye’de temel hakların iyileştirilmesi amacıyla siyasi reformlara (yeni anayasa çalışması dahil); müktesebata yani AB politika ve mevzuatına daha fazla uyumun sağlanmasına; vize, mobilite ve göç; enerji; ticaret ve gümrük birliği; AB programlarına katılma; terörle mücadele ve dış politika diyaloguna ağırlık verilecektir.”

9 yıl önce Türkiye AB ilişkilerinin kopma noktasına geldiğini açıklamışım. Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında bir Ortaklık Yaratan Anlaşma (Ankara Anlaşması, 12 Eylül 1963,  Madde 28 çok açık olup AB zaten kapıyı o zaman kapatmıştır Tükiye’ye:   “Bu Anlaşmanın işleyişi, Türkiye’nin Topluluğu kuran Anlaşmadan doğan yükümlülüklerini tam olarak kabul etmesini haklı kılacak kadar ilerler. (According to Article 28: “As soon as the operation of this Agreement has advanced far enough to justify full acceptance by Turkey of the obligations arising out of the Treaty establishing the Community, the Contracting Parties shall examine the possibility of the accession of Turkey to the Community) Çünkü Türkiye’nin o tarihte bile “Topluluğu kuran Anlaşmadan doğan yükümlülüklerini tam olarak kabul etmesi” mümkün  olamazdı.  AB hukuku yok sayılarak Güney Kıbrıs tüm ada  adına AB üyesi olunca, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı tanıması zaten ihtimal dahilinde bile değildi.

Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk tarafından

1948 yılında Eskişehir’de doğdum .1970’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim. Kısa bir süre Maliye Bakanlığı ve Sayıştay’da çalıştıktan sonra 1972 yılında Eskişehir İTİA İktisat Bölümü’nde akademik kariyere başladım. 1975’te doktor, 1979’da doçent oldum. 1975 – 1976’da İngiltere Sussex Üniversitesi’nde doktora üstü çalışmalar yaptım. 1982 yılında Devlet Planlama Teşkilatı Başbakan Turgut Özal’ın direktifleri doğrultusunda kurulan AET Genel Müdürlüğü’nün (şimdiki AB Bakanlığı) başkanlığını yaptım. 1984 – 1985 döneminde İktisadi Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundum, 1982 – 1985 yılları arasında İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı’na (Nuh Kuşçulu) danışmanlık yaptım. Bu dönemde Türkiye’de Yabancı Sermaye Yatırımları konusunda iki kitabım (biri İngilizce) ile İhracatta Vergi İadesi kitabım İTO tarafından yayınlandı. 1985 yılında Paris’te OECD nezdinde Türkiye Büyükelçiliği’ne Planlama Müşaviri sıfatıyla tayin edildim. Görev yaptığım dönemde Türkiye’yi 4 Komite’de temsil ederek, Türkiye’de kalkınmakta olan bölgeler konusunda OECD’nin önemli bir araştırmasının (Regional Problems and Policies in Turkey) basılmasına katkıda bulundum. 1990 yılında yurda dönüşümde DPT Müsteşar Müşavirliği’ne getirildim. Daha sonra Başbakanlık Başmüşavirliğinde Türkiye ile Türk Cumhuriyetlerinin ekonomik ilişkilerinin gelişmesinde bir model olan “Türk Ödemeler Birliği” kurulması için bir proje geliştirdim. 1991 yılında profesörlüğe atanarak Anadolu Üniversitesi’ne geçtim. Anadolu Üniversitesi’nde Türkiye Ekonomisi, Uluslararası İktisat, Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, Avrupa Birliği, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri , Dış Ticaret Teorisi ve Politikası, Uluslararası Entegrasyonlar derslerini kendi eserlerimi esas alarak yürüttüm. Akademik kariyerimde 23 yüksek lisans, 16 doktora tezi yönettim. Bu öğrencilerim arasında çeşitli üniversitelerde görev yapan çok sayıda profesör, doçent ve yardımcı doçent bulunmaktadır. Üniversite Senato ve Yönetim Kurulu üyeliği yaptım, İktisat Fakültesi Dekanlığım döneminde AÖF kapsamında bulunan tüm iktisat kitaplarının yeni formata göre yazılmasına yazar ve editör olarak katkıda bulundum. İkinci (1981), Üçüncü (1992) ve Dördüncü (2004) Türkiye İktisat Kongrelerine bildiri sunarak katılan tek öğretim üyesiyim. Dördüncü Türkiye İktisat Kongresi Bilim Komisyonu üyeliği yaparak Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) Bilim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundum. 1996 yılında TOBB Milletlerarası Ticaret Odası (International Chamber of Commerce: ICC) Uluslararası Ticaret ve Yatırım Politikaları Komisyonu’nda (Commission on Trade and Invesment Policy) ICC Türkiye Temsilciliğine getirildim. Son 10 yıldır TOBB ICC IFO World Economic Survey kapsamında her üç ayda Türkiye ekonomisindeki gelişmeler ile ilgili olarak gönderilen sualnameleri cevaplandıran 12 uzmandan biriyim. “Uluslararası Ekonomi: Teori ve Politika”, “Türkiye Ekonomisi: Cumhuriyetin İlanından Günümüze Yapısal Değişim”, “Avrupa Birliği”, “Türkiye Avrupa İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak” ve “Uluslararası Kuruluşlar” başlıklı temel ders kitaplarım dahil yayınlanmış 24 kitabım, 300’den fazla makalem, 12 ortak ve 3 çeviri eserim vardır. Beş ders kitabım (642-908 sayfa aralığında) 42 baskı yapmıştır. Tüm üniversitelerde ders kitabı ve yardımcı kitap olarak okutulmaktadır. Ortak yazarlı bir ders kitabım TÜBA üniversite ders kitapları 2012 yılı telif ve çeviri eser ödülü olmak üzere 6 “bilimsel araştırma ödülüne” sahibim. Diğer araştırma ödüllerim şunlardır: 1984: Enka Vakfı, “Türk Ekonomisinin Dünya Ekonomisine Entegrasyonu,” Bilimsel Araştırma Yarışması Üçüncülük Ödülü, 1982: Türkiye Milli Kültür Vakfı: Teşvik Armağanı, Dal: İktisat, 1981: İktisadi Kalkınma Vakfı, “AET ile İlişkilerimizin Atatürkçü Ekonomik Politika Açısından Değerlendirilmesi,” Behçet Osmanağaoğlu İnceleme Yarışması Birincilik Ödülü, 1979: Pamukbank, “Dışsatımın Özendirilmesinde Ticari Bankalarımızın Yeri” Bilimsel Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü. ABD ABI Enstitüsü’nün Yılın Eğitimcisi (Man of the Year 2011) ödülü sahibiyim. Özgeçmişim WHO’s WHO Dünya, Asya ve Türkiye baskılarında yer almıştır. (Who's Who in Asia 2012, Asya’da Kim Kimdir 2’nci baskı, 01/11/2011, Who's Who in the World 2011, Dünyada Kim Kimdir, 28’nci baskısı, 03/12/2010, Günümüz Türkiyesi'nde Kim Kimdir, 01/05/2005). Özgeçmişim Turkischer Biographiscer Index/Turkish Biographical Index’te (2004, s.563) yer almıştır. Google Akademik’te 1.070 (05.02.2018) atıfım vardır. Eskişehir Sanayi Odası, Eskişehir Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası, Ankara Ticaret Odası, Ankara Sanayi Odası, Kayseri Sanayi Odası, İşveren Dergisi, İktisadi Kalkınma Vakfı Dergisi gibi oda dergilerinde yazılarım yer almıştır. Türkiye’de yayınlanan çok sayıda bilimsel derginin hakem heyetinde yer almaktayım. Ders kitaplarım: 42 baskı yapmış olup 3.884 sayfadır.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.