ERMENİ DİASPORASI ve ŞAKLABANLIKLARI (IX/II)

Ermenilerin söylediği YALANLARI, ters-yüz ederek her melâneti İNK RA devam ettiklerini bilmekteyiz. YALANLARI iddialarına dayanak yaparak, ortaya koydukları genel idraksizlik; güya 1915 TEHCİR hadisesinde SÖZDE SOYKIRIMINA uğramaları ve de Anadolu’dan kovulmalarından ibarettir. İşte bu iddiaları içerisine ABD’ye göç etmelerini de bu sözde iddialarının içine sığdırmağa çalışmaktadırlar. Ermenilerin bu soysuzca söyledikleri YALANI çok uzun olmasına rağmen ABD tarihi içerisinde kronolojik çerçevede bölümler halinde anlatmaya çalışacağım. Bunları sizlere aktarırken, asıl üzerinde önemle durulması, düşünülmesi gereken hususun, iki rakip hatta düşman egemen gücün (ABD-RUSYA) Ermeniler-Ermenistan üzerinde her yönde etkinliklerini sürdürürken, hiçbir çatışmaya girmemelerinin manidarlığına cevap arayacağım…
İşte 1.540.000 Ermeni nüfusunu barındıran, Ermeni DİASPORASINI maşa olarak kullanarak, Ermenistan ve de Ermenilere maddi ve manevi her türlü desteği veren devlet… İşte Amerika Birleşik Devletleri …
1516
Arjantin ve Uruguay toprakları olan, Güney Amerika’nın güney konisinde 1516 yılında sömürgeciliği başlatan bir İspanyol olan-Juan Díaz de Solís’in önderliğinde, üç gemi ve 70 adamlık mürettebat güzel hava anlamına gelen Buenos Aires şehrini kurdular. Arjantin ve Uruguay oldukça verimli topraklara ve uygun bir iklime sahipti. Elverişli toprak ve iklim yapısı sayesinde, 1516’dan sonraki yaklaşık yüz yıl boyunca, oralarda çok yüksek kişi başına gelir seviyelerine ulaşıldı. ([1])
1618
Bu durum Jamestown’da 1618’de kurulan ve headright (Amerika yerlilerine topraklarını kullanma karşılığında ödenen pay) olarak bilinen sistemi ortaya çıkardı. Bu sistem özünde, yerleşimcilerin topraktan yasal bir pay vererek toprağı işletmeleri karşılığında toprağın mülkiyet hakkının korunmasına dayanıyordu. Ancak ortada bir sorun vardı. Yerleşimciler özellikle çalınan bir mısır başağının bile ölüm cezasıyla cezalandırıldığı bir ortamda mülkiyet haklarının güvende olduğundan nasıl emin olabilirlerdi? ([2])
1680
1680’de, İngiliz hükümeti Barbados Batı Kolonisi’nde bir nüfus sayımı gerçekleştirdi. Ada üzerindeki nüfusun yaklaşık 60.000 kişi olduğu, hemen hemen 39.000 kişinin, nüfusun geri kalan üçte birlik bölümünün malı olan Afrikalı köleler olduğu ortaya çıktı. Aslında bunlar, adanın hemen hemen büyük kısmına sahip olan 175 şeker kamışı ekicisinin köleleriydiler. Bu sömürgeciler hem kendi arazileri hem de köleleri üzerinde güvence altında olan ve iyi uygulanan mülkiyet haklarına sahiptiler. Şayet bir sömürgeci bir köleyi başkasına satmak isterse, bunu yapabilir ve mahkemeden bu satışı ya da taraf olduğu herhangi başka bir anlaşmayı uygulamasını bekleyebilirdi. Bu durum kısmen bu sömürgecilerin aynı zamanda adanın en yüksek yargıçları, askeri yetkilileri ve politikacıları olmalarından kaynaklanıyordu. Kapsayıcı ekonomik kuruluşlar, sadece elitler için değil toplumun çok daha geniş bir kesimi için mülkiyet haklarının ve ekonomik fırsatların güvence altına alınmasını gerektirmektedir. ([3] )
1705
Virginia Kölelik Yasası’ndaki ilgili madde, siyahilerin durumunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Buna göre: “Bu yönetim bölgesindeki tüm zenci, melez ve Kızılderili köleler taşınmaz mal olarak elde tutulacaktır. Herhangi bir köle efendisine karşı direnirse sahibi ıslah etmeye çalışırken asi köleyi öldürecek olursa böyle bir kaza hiç olmamış gibi köle sahibi tüm cezalardan muaf tutulacaktır.” denilmektedir.( [4])
1776
Ağustos 1776’da New York’un Long Island bölgesinde yer alan çatışmada zor durumda kalan Washington, başarılı bir geri çekilme harekâtı gerçekleştirdi ve birliklerini küçük sandallar içinde Brooklyn’den Manhattan kıyılarına geçirdi. İngiliz Generali William Howe iki kez tereddüt etti ve Amerikalıların kaçmalarına izin verdi. Howe, buna karşılık, Kasım ayında Manhattan Adası’ndaki Washington Kalesi’ni ele geçirdi. New York kenti savaşın sonuna kadar İngilizlerin elinde kaldı. ([5])
1776
Fransa Hükümeti, 1763 yenilgisinden beri İngiltere’ye karşı misillemede bulunma peşindeydi. Benjamin Franklin, Amerikalıların davasına destek sağlamak için 1776 da Paris’e gönderildi. Fransızların yardımını sağlama konusunda etkin bir rol oynadı.([6] )
1776
Fransa Amerika’ya 14 gemi dolusu savaş malzemesi göndererek kolonilere yardım etmeye başladı. Gerçekten de Amerikan ordularının kullandığı barutun çoğu Fransa’dan geliyordu. İngiltere’nin Saratoga da yenilmesinden sonra Fransa, eski düşmanını ciddi ölçüde zayıflatmak ve Yedi Yıl Savaşı’nda (Fransız ve Kızılderili Savaşı) altüst olan güç dengesini eski konumuna getirmek için bir fırsat çıktığını gördü. ([7])
1776
10 Mayıs 1776 da Kongre bir karar aldı ve kolonilere, “seçmenlerinin mutluluk ve güvenliğini en iyi şekilde sağlayacak” yeni hükümetler kurmalarını önerdi. Bazıları bunu zaten yapmışlardı ve bunun sonucu olarak, Bağımsızlık Bildirisi yayınlandıktan bir yıl sonra, üçü hariç tüm koloniler anayasalarını kabul etmişlerdi. ([8])
1777
Savaşa başlamak için ilkbaharın gelmesini bekleme kararı alan Howe, Amerikalıları çökertme fırsatını bir kez daha kaçırdı. Bu sırada Washington, New Jersey’de Trenton kentinin kuzeyinde Delaware Nehri’ni geçti. 26 Aralık sabahı erken saatlerde Trenton daki garnizona karşı sürpriz bir saldırı gerçekleştiren birlikleri, 900’den fazla esir aldılar. Bir hafta sonra, 3 Ocak 1777’de Princeton’da İngilizlere saldırdı ve daha önce onların işgalinde bulunan toprakların büyük kesimini geri aldı. Amerikalıların bozulmuş olan moralleri Trenton ve Princeton’da kazanılan zaferlerden sonra yerine geldi. Howe 1777 de Pennsylvania’nın Valley Forge yöresinde, yeterli yiyecek, giyecek ve malzeme olmaksızın geçirmek zorunda kaldı. ([9])
1777
Washington’un Kıta Ordusu, Valley Forge’da en kötü duruma düşmüştü; ancak 1777 yılı savaşın dönüm noktasını oluşturdu. 1776 sonlarında İngiliz Generali John Burgoyne, Champlain Gölü’nü ve Hudson Nehri ni geçerek New York ve New England’ı işgal etmek amacıyla bir plan geliştirdi. Burgoyne kumandasındaki bir Kralcı ve Kızılderili grubu New York’daki Oriskany ırmağı yakınında deneyimli bir seyyar Amerikan birliği ile karşılaştı. Vermont’un Bennington kasabasında Amerikan askerleriyle karşı karşıya geldiler. New York Albany kenti yakınlarında Hudson Nehri’nin aşağı kesimlerinden destek kuvvetleri gönderebilmesi için Washington’a zaman kazandırdı. New York’un West Point yöresinde Amerikalılara ihanet edecek olan Benedict Arnold’un kumandasındaki Amerikalılar İngilizleri iki kez püskürttüler. Burgoyne, New York’un Saratoga kentine geri çekildi. General Horatio Gates tarafından kumanda edilen Amerikan güçleri İngiliz birliklerini kuşattılar. 17 Ekim 1777 de Burgoyne’nin tüm ordusu teslim oldu. İngilizler, altı general, üç yüz subay ve 5.500 asker yitirdiler.([10])
1778
6 Şubat’ da Amerika ile Fransa bir Dostluk ve Ticaret Antlaşması imzaladılar. Antlaşmayla Fransa Amerika’yı tanıyor ve ticaret konusunda ödünler veriyordu. Ayrıca bir İttifak Antlaşması imzaladılar ve Fransa da savaşa katılırsa, Amerika bağımsızlığını kazanıncaya kadar her iki ülkenin de silah bırakmayacağını, her bir ülkenin diğerinin rızası olmadan İngiltere ile barış yapmayacağını ve her bir ülkenin, diğerinin Amerika’daki topraklarını güvence altına alacağını kabul ettiler. ([11])
1778
Fransız-Amerikan ittifakı kısa zamanda çatışmayı yaygınlaştırdı. Haziran 1778 de İngiliz gemileri Fransız teknelerine ateş açtı ve iki ülke savaşa girdi. ([12])
1778
Güneylilerin daha fazla Kralcı olduğunu düşünen İngilizler, Fransızlar da çatışmaya katılınca, güneydeki çabalarını artırdılar. 1778 sonlarında Georgia’nın Savannah kentinin ele geçirilmesiyle bir harekât başlatıldı. İngiliz birlikleri, Güney’deki en önemli liman olan South Carolina’nın Charleston kentine doğru ilerlediler. İngilizler deniz kuvvetleri ve amfibik güçler kullanarak Amerikan kuvvetlerini Charleston yarımadasında kıstırmayı başardılar. 12 Mayıs’ta General Benjamin Lincoln kenti ve oradaki 5.000 askeri teslim etti. Bu Amerikalıların savaştaki en büyük yenilgisini oluşturdu. ([13])
1779
Yedi Yıl Savaşı’nda İngiltere tarafından işgal olunan toprakları geri almayı uman İspanya, Fransa’nın yanı sıra savaşa katıldı, ancak Amerikalıların müttefiki olmadı. ([14])
1780
İngiltere, Amerikalılarla ticaretini sürdüren Hollanda’ya savaş ilan etti. Fransa önderliğindeki bu Avrupa Güçleri topluluğu, İngiltere için kolonilerin tek başına başarabileceğinden çok daha büyük bir tehdit oluşturuyordu. ([15])
1781
General Horatio Gates Temmuz da eğitim görmemiş milislerden bir yedek güç toplayarak South Carolina’nın Camden kentinde General Charles Cornwallis kumandasındaki İngiliz güçlerine saldırdı; Cornwallis’im askerleri Amerikalılarla birkaç kez daha karşılaştılar, ancak en önemli çatışma 1781 yılı başlarında, South Carolina’nın Cowpens kasabasında oldu ve Amerikalılar İngilizleri büyük bir yenilgiye uğrattılar. North Carolina da yorucu ancak sonuçsuz bir takipten sonra Cornwallis Virginia’ya erişmeyi amaçladı. ([16])
1781
Fransa Kralı XVI. Louis, Temmuz 1980 de Amerika’ya Kont Jean de Rochambeau kumandasında 6.000 kişilik bir öncü kuvveti göndermişti. Fransız donanması da buna ek olarak, İngiliz gemilerine saldırdı ve New York’tan hareketle Virginia’daki birliklerine yedek asker ve malzeme götüren İngiliz gemilerini engelledi. 18.000 kişiyi bulan Fransız ve Amerikan orduları, yaz boyunca ve sonbaharda Cornwallis’le köşe kapmaca oynadılar. Sonuçta, 19 Ekim 1781 de Chesapeake Körfezi çıkışındaki Yorktown’da sıkıştırılan Cornwallis 8.000 kişilik İngiliz ordusuyla birlikte teslim oldu. ([17])
1781
John Dickinson 1776 da “Konfederasyon ve Sürekli Birlik Maddeleri” ni hazırladı. Anılan belge Kıtasal Kongre’de 1777’de kabul edildi ve tüm eyaletler tarafından onaylayarak 1781’de yürürlüğe girdi. Ulusal hükümetin gerektiğinde gümrük tarifeleri koymak, ticareti düzenlemek ve vergi koymak yetkisi yoktu. Uluslararası ilişkilerdeki tek denetleme kurumu değildi; çok sayıda eyalet yabancı ülkelerle kendi başına görüşmeler başlatmıştı. Dokuz eyaletin kendi ordusu ve bir kaçının kendi donanması vardı. ([18])
1782
Yeni kurulan İngiltere Hükümeti, 1782 başlarında Paris’te barış görüşmeleri başlattı. Amerikan tarafını, Benjamin Franklin, John Adams ve John Jay temsil ediyorlardı. Varılan sonuç antlaşması Kongre tarafından varılan sonuç antlaşması Kongre tarafından onayladı ve Büyük Britanya ile eski kolonileri antlaşmayı 3 Eylül de imzaladılar. Paris Antlaşması olarak bilinen barış antlaşmasıyla 13 eski koloninin bağımsızlığı, özgürlüğü ve egemenliği tanınıyor ve İngiltere, Mississippi Nehri’nin batısında kalan, kuzeyde Kanada’ya ve güneyde de İspanya’ya iade edilmiş bulunan Florida’ya kadar uzanan toprakları bağışlıyordu. Yedi yıldan fazla bir süre önce Richard Henry Lee’nin söz ettiği yavru koloniler sonuçta “özgür ve bağımsız devletler” olmuşlardı. ([19])
1786
Devrim sonrası ortaya çıkan ekonomik zorluklardan belki de en çok sıkıntı çekenler çiftçilerdi. Tarımsal ürün arzı talebi aşmıştı ve özellikle borçlu çiftçiler arasında huzursuzluk vardı. Anılan çiftçiler, ipotekli mülklerine el konulmasını ve borçları nedeniyle hapis cezasına çarptırılmalarını önleyecek güçlü önlemler alınmasını istiyorlardı. Mahkemeler alacak davalarıyla tıkanıp kalmıştı. 1786 yılının yaz ayları boyunca, bazı eyaletlerde halk meclisleri ve özel toplantılar düzenlenerek, eyalet yönetimlerinde reform yapılması talebi dile getirildi.([20])
1787
1786 sonbaharında, eski bir yüzbaşı olan Daniel Shays’ın önderliğinde toplanan çiftçi grupları, Massachusetts’te gelecek eyalet seçimlerine kadar, ilçe mahkemelerinin toplanmasını ve alacak davalarını karara bağlanmasını zor kullanarak engellediler. 1787 de çiftçilerin oluşturduğu 1.200 kişilik bir çapulcu ordusu, Springfield’deki federal cephane deposuna doğru harekete geçti. Ardından, General Benjamin Lincoln Boston’dan destek birlikleriyle geldi ve geri kalan Shaycileri dağıttı ve elebaşları da Vermont’a kaçtı. Hükümet 14 asiyi yakaladı, onları önce ölüm cezasına çarptırdı, sonra bazılarını affetti ve diğerlerine de hafif hapis cezaları verdi. İsyanın bastırılmasından sonra, çoğunluğu asilere yakınlık duyan yeni seçilmiş bir meclis, onların borç hafifletilmesine ilişkin bazı taleplerini karşıladı. ([21] )
1787
Mayıs’ında Philadelphia’da yapılan toplantı çok önemliydi. Kongreye seçilen 55 delege sömürge ve devlet yönetiminde deneyimli kişilerdi. Çoğu gençti ancak kamu hizmeti ve bilimsel başarı alanındaki sıra dışı kariyerinin sonuna yaklaşmakta olan yaşlı Benjamin Franklin de bu grubun içindeydi. İki önemli Amerikalı ise orada değildi: Thomas Jefferson Fransa büyükelçisi olarak Paris’teydi, John Adams ise Britanya elçisi olarak Londra’daydı.([22])
1776
1776’da Amerika’nın bağımsızlığı ilan edildiğinde ülkede yerleşmiş halkın beşte ikisi İngiliz kökenli değildi. 1790’da yapılan ilk A.B.D. nüfus sayımında, ülke nüfusunun dört milyonun biraz altında bulunduğu ve her yıl yaklaşık 10.000 göçmen geldiği ortaya çıktı. A.B.D. hükümetinin ülkeye gelenlerin kayıtlarını tutmaya başladığı 1820’de göçmenlerin çoğunluğu Kuzey Avrupalıydı; XIX. Yüzyıl sonlarında ise göçmenler daha çok Güney ve Doğu Avrupa’dan gelmeye başlamıştı. Günümüzde çoğunluğu Latin Amerika ve Asya kökenliler oluşturmaktadır. Buna karşın, göçmenlerin geliş nedeni aynı kalmıştır: ([23])
1780
ABD, Ermeni sorununa ilk olarak kendi iktisadî çıkarları açısından yaklaşmıştır. 1780’lerden itibaren Anadolu ve Orta Doğu topraklarının kaynak zenginliği ve pazar niteliği, Birleşik Devletleri cezp etmiştir.([24])
1787
Shays İsyanı’nın neden olduğu acıyı henüz üzerlerinden atamamış bulunan, Sherman ve Elbridge Gerry gibi temsilciler, büyük bir halk kitlesinin kendi kendisini yönetmeye yeterli anlayışa sahip olmadığından korktukları için, hiçbir federal hükümet organının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesini istemiyorlardı. Bazı temsilciler ise, ulusal hükümetin olduğunca geniş bir halk tabanına dayanması gerektiğini düşünüyorlardı. Diğer bazı temsilciler, büyümekte olan Batı’ya eyaletleşme olanağı verilmemesini istiyorlardı; bazıları da, Kuzeybatı Kararnamesi ile 1787’de kurulan eşitlik ilkesini savunuyorlardı.([25])
1787
Anayasa, 16 hafta süren görüşmelerden sonra 17 Eylül 1787’de, oturuma katılan 42 temsilciden 39’u tarafından imzalandı. Franklin, Washington’un oturduğu sandalyenin arkasına parlak altın yaldızlı boyayla çizilmiş olan yarım-güneşi göstererek şunları söyledi:
“Oturum sırasında çok kez başkanın oturduğu sandalyenin arkasına bakıp güneşin doğuyor mu batıyor mu olduğuna karar verememiştim; sonunda, şimdi görüyorum ki bu batan değil, yükselen bir güneştir.”
Kurucu Meclis toplantıları sona ermişti; temsilciler “Kent Meyhanesi’ne gittiler, birlikte yemek yediler ve dostça vedalaştılar.” Buna karşın, daha mükemmel bir birlik kurma yolundaki çabaların çok önemli bir aşaması henüz başlamamıştı. Belgenin yürürlüğe girebilmesi için her eyalette toplanacak halk meclislerinin onayı gerekliydi.([26])
1788
Kurucu Meclis, Anayasa’nın, 13 eyaletten dokuzunda toplanacak kurucu meclislerin onayı üzerine yürürlüğe girmesini kararlaştırmıştı. 1788’e kadar dokuz eyalet Anayasa’ya gereken onayı vermiş, fakat Virginia ve New York bu işlemi gerçekleştirmemişti. Çok kişi, bu iki eyaletin desteği olmazsa Anayasa’ya hiçbir zaman uyulmayacağına inanıyordu. Birçoğuna göre, belge tehlikelerle doluydu: kurduğu güçlü merkezi hükümet zorbaca davranışlara girip koyduğu ağır vergilerle baskı yapmaz ve onları savaşlara sürüklemez miydi?
Bu sorular karşısındaki farklı görüşler iki partinin kurulmasına yol açtı: güçlü bir merkezi hükümetten yana olan Federalistler ve birbirinden ayrı eyaletlerin oluşturacağı gevşek bir bağlantıyı yeğleyen Antifederalistler. İki taraf arasında, basında, yasama organlarında ve eyalet kurucu meclislerinde hararetli tartışmalar yapıldı.
Virginia’daki Antifederalistler, Anayasa’nın ilk cümlesindeki “Biz Amerika Birleşik Devletleri Halkı” sözlerine karşı çıkarak, kurulması önerilen yeni hükümete saldırdılar. Anayasa’da sayılan eyaletlerin isimlerine değinmeden, eyaletlerin kendi bireysel haklarını ve güçlerini koruyamayacağını ileri sürdüler. Yeni merkezi hükümetin gücünden korkan küçük çiftlik sahiplerinin bir numaralı sözcüsü konumuna gelen Patrick Henry, Virginia’daki Antifederalistlerin öncüsüydü. Kararsız temsilciler, Virginia kurucu meclisinin bir temel haklar bildirgesi önerisinde bulunması görüşü üzerine ikna oldular ve Antifederalistler de Federalistlere katılarak 25 Haziran’da Anayasa’yı onayladılar. New York’ta Alexander Hamilton, John Jay ve James Madison, Federalist Yazılar olarak bilinen bir dizi makale yayınlayarak, Anayasa’nın onaylanması gerektiğini savundular. New York gazetelerinde yayınlanan yazılar, birbirini frenleyen ve dengeleyen yasama, yürütme ve yargı organlarına sahip bir merkezi federal hükümet lehinde ve günümüzde klasikleşmiş olan görüşleri içeriyordu. Federalist Yazılar’ın New York temsilcilerini etkilemesi sonucu, Anayasa 26 Temmuz’da onaylandı.([27])
1789
İlk Kongre Eylül 1789’da New York’ta toplandığı zaman, bireysel hakları güvence altına alacak değişiklikler yapılması, hemen hemen oybirliğiyle istendi. Kongre, bu konuda hemen 12 değişiklik kabul etti; yeterli sayıda eyalet Aralık 1791’e kadar 10 değişikliği onaylayıp bunları Anayasa’nın bir bölümü konumuna getirdi. Anılan değişiklikler topluca Temel Haklar Bildirgesi olarak bilinmektedir. Getirilen hükümler arasında: ibadet, düşündüğünü açıklama ve basın özgürlüğü, barışçı toplantı yapma, değişiklikleri protesto etme onların düzeltilmesini isteme hakkı (Birinci Değişiklik); haksız aramalara, tutuklamalara ve mala el konulmasına karşı güvence (Dördüncü Değişiklik); tüm ceza davalarında yasal yöntemlerin izlenmesi (Beşinci Değişiklik); süratle ve adil yargılanma hakkı (Altıncı Değişiklik); acımasız ya da olağan dışı ceza uygulanmasına karşı güvence (Sekizinci Değişiklik); bireylerin, Anayasa’da açıkça yazılmamış başka hakları da olduğu (Dokuzuncu Değişiklik) bulunmaktadır. İlk on değişiklikten (Temel Haklar Bildirgesi) sonra Anayasa’da 16 değişiklik daha yapıldı. Anılan değişikliklerin bazıları ile federal hükümetin yapısı ve işlevleri düzenlenmişse de, çoğunluğu Temel Haklar Bildirgesi ile yaratılan örneğe uygun olarak bireysel hakları ve özgürlükleri arttırmıştır.([28])
1789
Konferderasyon Kongresi’nin son yaptığı işlerden biri de ilk başkanın seçimi için hazırlık yapmak oldu ve yeni hükümetin 4 Mart 1789’da çalışmaya başlaması kabul edildi. Yeni devlet başkanı olarak adı herkesin ağzında dolaşan George Washington 30 Nisan 1789’da oybirliğiyle bu göreve seçildi. O günden beri her başkan tarafından yapıldığı gibi Washington da başkanlık görevlerini büyük bir bağlılıkla yerine getireceğine ve “Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nı gözetmek, korumak ve savunmak için” elinden gelen herşeyi yapacağına yemin etti. Kaldı ki, yeni hükümet kendi çalışma biçimini de geliştirmek zorundaydı. Tahsil edilecek hiçbir vergi yoktu. Yargı organı kuruluncaya kadar yasalar uygulanamayacaktı. Ordu küçüktü. Donanma ortadan kalkmıştı.([29])
1789
Kongre, hemen Devlet ve Maliye bakanlıklarını kurarak bunların başına Thomas Jefferson ile Alexander Hamilton’u getirdi. Kongre aynı günlerde, bir başkanı ve beş üyesi olan Yüksek Mahkeme’nin yanı sıra, üç gezici bölge mahkemesi ve 13 yerel mahkeme kurarak federal yargı organını da oluşturdu. Bir savaş bakanı ve bir adalet bakanı da atandı. Washington genellikle her konuda görüşüne güvendiği kişilerle danışmada bulunduktan sonra karar vermeyi yeğlediği için, Kongre tarafından yaratılacak bakanlıklardan oluşan bir Amerikan Başkanlık Kabinesi kuruldu. Bu sırada ülke de sürekli olarak büyüyor ve Avrupa’dan gelen göçmenlerin sayısı çoğalıyordu. Amerikalılar batıya doğru ilerliyorlar, New Englandlılar ve Pennsylvanialılar Ohio’ya, Virginialılar ve Carolinalılar Kentucky ve Tennessee’ye yerleşiyorlardı. İyi çiftlikler çok az bir bedel karşılığı alıcı buluyor ve işçi talebi giderek artıyordu. New York eyaletinin kuzey bölgelerindeki, Pennsylvania’daki ve Virginia’daki zengin vadiler, kısa zamanda, buğday üreten çok geniş bölgeler haline geldi.([30])
1789
1789’da kurulan ABD Yüce Mahkemesi resmi olarak ilk kez 2 Şubat 1790’da New York’ta toplanmıştır. Mahkeme ilk kararını 3 Ağustos 1791 tarihinde West v. Barnes davasında almıştır.([31])
1789
Hâkimlerin profesyonel geçmişine bakıldığında, kariyerlerinin farklı dönemlerinde değişik meslekleri icra etmiş oldukları görülmektedir. 1789-2010 yılları arasında görev yapmış hâkimlerin (kariyerlerinin bir bölümünde): % 94,6’sının özel sektörde avukat, % 44,1’inin kamu sektöründe avukat, % 64’ü hâkim, % 50,5’i parlamenter, % 27’si kamu yöneticisi ve % 35,1’i ise asker olarak görev yapmıştır. ([32])
1789
ABD Yüce Mahkemesi 1789-1953 yılları arasında Kongrenin yasalaştırdığı 76 federal kanunu ihmal etmiştir (anayasaya aykırı bulmuştur). Mahkeme 1953-1998 döneminde de 76 federal kanunu anayasaya aykırı bulmuştur. Mahkemenin eyalet yasaları konusunda daha aktif olduğu gözükmektedir. 1789-1889 seneleri arasında 79 yasayı ihmal eden mahkeme, 1889-1989 yıllarında 794 eyalet yasasını ihmal etmiştir. Mahkemenin eyalet yasaları konusunda daha aktif bir tavır takınmasının sebebi, eyaletlerin federalizmi aşma çabasıdır. Mahkemenin anayasaya aykırılık saptadığı davalar yapılan anayasa değişiklikleri ile beş kez etkisiz kılınmıştır. Bunlardan ilki, mahkemenin 1793 yılında verdiği Chisholm v. Georgia kararını etkisiz kılmak için 1795 yılında yapılan 11. Değişiklik’tir. Mahkemenin 1857 yılında karara bağladığı Dred Scott v. Sandford davası, 1868 yılında yapılan 14. Değişiklik ile hükümsüz kılınmıştır. Mahkemenin 1895 senesinde hükme bağladığı Pollock v. Farmers’ Loan & Trust Co. kararı 1913 yılında yapılan 16. Değişiklik ile etkisiz kılınmıştır. 1875 yılında karara bağlanan Minor v. Happersett davası, Kongrenin 1920 yılında onayladığı 19. Değişiklik ile geçersiz kılınmıştır. Son olarak, 1970 yılında verilen Oregon v. Mitchell kararı, 1971 yılında yapılan 26. Değişiklik ile hükümsüz bırakılmıştır. Mahkeme kararlarının anayasa değişikliği yoluyla sadece beş kez etkisiz kılınmasının bir sebebi, ABD Anayasası’nın değiştirilmesi oldukça güç (sert anayasa) bir anayasa olmasıdır.([33])
1790
1790’larda Federalistlerle Antifederalistler arasında gelişen anlaşmazlık, Amerikan tarihi üzerinde büyük etkiler yarattı. Varlıklı Schuyler ailesinden bir kızla evlenmiş olan Alexander Hamilton’un önderliğindeki Federalistler, liman bölgelerinde yerleşik kentlilerin ticari çıkarlarını temsil ediyor; Thomas Jefferson’un lideri olduğu Antifederalistler ise kırsal bölgelerin ve güney kesimlerinin çıkarlarını savunuyorlardı. İki grub arasındaki tartışmada, merkezi hükümetin gücü karşısında eyaletlerin gücü konu ediliyor ve Federalistler birinciyi yeğlerken, Antifederalistler de eyaletlerin haklarını savunuyorlardı. ([34])
1790
Hiçbir ülkenin tarihi Amerika Birleşik Devletleri’ninki kadar göçe yakından bağlı olmamıştır. Sadece XX. yüzyılın ilk 15 yılında bile, çoğunluğu New York limanındaki Ellis Adası’nda 1892’de kurulan federal göçmen merkezinden geçen 13 milyonu aşkın göçmen gelmiştir. Günümüzde kapalı olmakla birlikte Ellis Adası, orada Amerika’nın eşiğine adımını atmış bulunan milyonlara bir anıt olarak, 1992’de yeniden açılmıştır.
1790’da yapılan ilk nüfus sayımına göre ülkede 3.929.214 Amerikalı yaşamaktaydı. İlk 13 eyaletteki nüfusun yaklaşık yarısı İngiliz kökenliydi; kalanları ise İskoçyalı-İrlandalılar, Almanlar, Hollandalılar, Fransızlar, İsveçliler, Galliler ve Finliler oluşturuyordu. Bu beyaz Amerikalıların çoğunluğu Protestan’dı. Nüfusun beşte biri ise Afrikalı kölelerdi. Amerikalılar, ilk günlerden başlayarak, göçmenlere ucuz bir işçi kaynağı gözüyle baktılar. Bunun sonucu olarak 1920 yılına kadar, Amerika Birleşik Devletleri’ne göçmen alımına pek az resmi sınırlama getirildi. Buna karşın, göçmen sayısı her geçen gün çoğaldıkça, bazı Amerikalılar kültürlerinin tehdit altında olduğu korkusuna kapıldılar. Kurucu Atalar, özellikle de Thomas Jefferson, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın her köşesinden gelecek olanlara kapısını açıp açmaması gerektiği konusunda kararsızlardı. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin yazarı olan Jefferson, krallara tapan ya da onların yerine çete yönetimleri getirmiş bulunan ülkelerden gelen kişilerin elinde demokrasinin güvencede olup olamayacağına kuşkuyla bakıyordu. Buna karşın, umutsuzca işçi bekleyen bir ülkenin kapılarını yeni gelenlere kapamasını da pek az kişi destekliyordu.
Savaşlar Atlas Okyanusu’nda yolculuğu aksattığı ve askerlik çağındaki gençlere gereksinimi olan Avrupa hükümetleri göçleri kısıtladığı için, XVIII. yüzyılın son ve XIX. yüzyılın ilk yıllarında göç hareketi yavaşladı. Tıbbın ilerlemesi ve sağlık koşullarının düzelmesi sayesinde 1750’den sonra Avrupa’daki ölüm oranları azaldı. Ekimde ürün rotasyonuna gidilmesi ve sistemli kimyasal gübre kullanımının olağanlaşması sonucunda gıda stokları çoğaldı. Buna karşın, aynı arazi parçası üzerinde yaşayan insan sayısı arttıkça çiftlik alanları ancak geçinilebilecek kadar küçüldü. Buna ek olarak, atölye endüstrileri de üretimde makine kullanımını sağlayan Endüstri Reformu’nun kurbanı oluyorlardı. Fabrikalarda çalışmak istemeyen ya da iş bulamayan binlerce zanaatkâr açıkta kalıyordu.
1840’ların ortalarında, İrlanda’daki patates bitkilerine bir hastalık dadanması ve Almanya’da sürekli devrimler olması yüzünden binlerce yeni göçmen Amerika yollarına düştü. Aynı yıllarda, çoğu yoksul Güneydoğu Çin’den gelen az sayıda göçmen de Amerika’nın Batı Kıyılarına yerleşmeye başladı. Amerika Birleşik Devletleri 1890’dan, Kongre’nin çok sıkı kısıtlamalar getirdiği 1921 yılına kadar, yaklaşık 19 milyon göçmen kabul etti. Bu göçmenlerin çoğunluğu, İtalya, Rusya, Polonya, Yunanistan ve Balkanlar’dan geliyordu. Avrupalı olmayan kişiler de, Japonya’dan doğuya, Kanada’dan güneye ve Meksika’dan kuzeye göç ettiler.
Buna karşın, 1920’lerin başlarında, iyi ücret peşinde koşan işgücü örgütleri ile ırksal ya da dinsel açılardan kısıtlı bir göç çağrısında bulunan Ku Klux Klan ve Göçü Kısıtlama Derneği benzeri gruplar arasında bir ittifak oluştu. 1924’te kabul edilen Johnson-Reed Göç Yasası, kaynak ülke kontenjanları düzenleyerek yeni göçmen dalgalarını kalıcı biçimde kısıtladı. 1930’ların Büyük Bunalım’ı da göçleri büyük ölçüde daha çok yavaşlattı. Halkın genellikle göçe ve hatta baskı altındaki Avrupalı azınlıkların gelmesine karşı olan tutumu yüzünden, 1933’te Hitler iktidarı ele geçirdikten sonra bile çok az sayıda sığınmacı Amerika’da barınak bulabildi.
Amerika Birleşik Devletleri, ülke temeline dayalı kontenjanlara bağlı kalmayı savaş sonrası yıllarda da sürdürdü. 1952 yılında çıkarılan McCarran-Walter Yasası’nı destekleyenler, kontenjanlar gevşetilirse Amerika Birleşik Devletleri’nin Doğu Avrupa kökenli Marksist bozguncuların istilasına uğrayacağını savundular.
Kongre 1965’te, ülke kontenjanları yerine yarıküre kontenjanları getirdi. A.B.D. vatandaşlarının akrabalarına ve Amerika Birleşik Devletleri’nde gereksinim duyulan iş becerilerine sahip göçmenlere öncelik tanındı. 1978’de yarıküre kontenjanları yerine dünya genelinde 290.000 kişilik bir üst sınır konuldu ve 1980’de kabul edilen Sığınmacı Yasası ile bu sınır 270.000’e indirildi. Amerika Birleşik Devletleri, 1970’lerin ortalarından başlayarak yeni bir göç dalgasıyla karşılaştı ve özellikle Asya ve Latin Amerika’dan gelen göçmenler ülkenin her yanındaki toplumların yapısını değiştirdiler. Son tahminlere göre, Amerika Birleşik Devletleri’ne yılda yaklaşık 600.000 yasal göçmen gelmektedir. Buna karşın, sığınmacı kontenjanlarının gereksinimin çok altında kalması yüzünden, yasa dışı göç büyük bir sorun olarak kalmıştır. Meksikalılar ve diğer Latin Amerikalılar iş aramak, daha yüksek ücret elde etmek ve ailelerine daha iyi eğitim ve sağlık koşulları sağlamak amacıyla her gün A.B.D.’nin güney sınırlarını geçmektedir. Aynı şekilde, İrlanda ile Çin ve diğer Asya ülkelerinden de önemli sayıda yasa dışı göçmen gelmektedir. Tahminler değişmekle birlikte, bazılarına göre Amerika Birleşik Devletleri’e her yıl gelen yasa dışı göçmen sayısı da 600.000 dolayındadır.
Eski bir göçmen deyişine göre, “Amerika çağırır, ama, Amerikalılar kovar.” Yeni göç dalgası Amerika’nın ekonomik, siyasal ve kültürel temellerine yayıldıkça, göç konusundaki tartışmalar da sertleşmektedir. Yine de pek çok Amerikalı’nın aklında yer etmiş olan inanca göre, “altın kapı”nın önünde meşalesini havaya kaldırarak duran Özgürlük Anıtı, Amerika Birleşik Devletleri için gerçekten, “özgürce soluk almak için” ([35])
1793
Kral XVI. Louis’nin Ocak 1793’te idam edilmesinin ardından, İngiltere, İspanya ve Hollanda Fransa ile savaşa girmişlerdi. 1778 tarihli Fransız-Amerikan İttifak Andlaşması uyarınca, Amerika Birleşik Devletleri ile Fransa sürekli olarak müttefik kalacaklardı ve Amerika Batı Hint Adaları’nı savunması için Fransa’ya yardım etmek zorundaydı. Buna karşın, askeri ve ekonomik açılardan çok zayıf bir ülke olan Amerika Birleşik Devletleri, büyük Avrupa güçleriyle yeni bir savaşa girebilecek durumda değildi. Washington 22 Nisan 1793’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin “savaşan taraflarla dost ve onlara karşı tarafsız” olacağını açıklayarak, bağımsızlığına olanak vermiş bulunan 1778 andlaşmasının hükümlerini iptal etti. Genet geldiğinde, pek çok vatandaş sevgi gösterilerinde bulundu; fakat hükümet tarafından soğuk bir resmiyet içinde karşılandı. Buna kızan Genet, ele geçirilmiş bir İngiliz gemisinin korsan teknesi olarak donatılmayacağı yolunda verilmiş bulunan sözü ihlal etti. Bundan sonra da, hükümeti atlayıp konuyu doğrudan doğruya Amerikan halkına danışacağı tehdidinde bulundu. Kısa süre sonra da, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa Hükümeti’nin onu geri çağırmasını istedi.( [36])
1795
Amerika’nın keşfinden itibaren deniz ticareti önem kazanmıştır. Denizaşırı ticaret kalkınmada önemli girdilerden biri olmuştur. Amerika’nın kurulduğu yıllarda Osmanlı Devleti ve eyaletleri birtakım olumsuzluklara rağmen dünyanın önde gelen bir gücüydü. 1795 yılında İspanyol limanı Cadiç açıklarında Maria isimli Amerikan ticaret gemisi Osmanlı Devleti’nin eyaleti durumunda olan Cezayir Dayılık yetkililerince aranmak istenmiş ancak kaptan direnmiştir. Bunun üzerine gemiye ve personeline el konmuş ve savaş esiri sayılmıştır. İki ülke arasındaki olumsuz gelişmeler bu paralelde devam etmiş, Douphin gemisi ile 10 civarında gemi daha esir alınmıştır. Amerikan Temsilciler Meclisinde bu gelişmeler üzerine konu tartışılmış ve bir donanma hazırlanarak Cezayir Donanmasının tesirsiz hale getirilmesi kararı alınmıştır. Bu kapsamda Başkan George Washington’a 688.000 dolar tahsis edilmiştir. Kurulan donanma Cezayir Beylerbeyliği ile birkaç defa savaşmış ama yenilmiştir. Amerika ile Cezayir arasında yapılan Türkçe ve İngilizce Antlaşma ile Amerika her yıl Cezayir Beylerbeyliği vasıtasıyla Osmanlı Devleti’ne 640.000 Dolar ve 12.000 Osmanlı Altın Lirası (eş değeri 216.000 Dolar) ödeyecekti. Anlaşma Başkan Washington ile Cezayir Beylerbeyi Dayı Hasan Paşa arasında imzalanmıştır. Bu antlaşma 1812 yılına kadar uygulanmıştır. Ancak bu sıralarda Osmanlı Devleti’nin sıkıntılarının artması nedeniyle Amerika vergiyi ödememeye başlamıştır.([37])
1797
Ulusun başında sekiz yıldan fazla kalmayı kesinlikle reddeden Washington 1797’de emekliye ayrıldı. Başkan Yardımcısı, Massachusettsli John Adams yeni başkan olarak seçildi. Başkanlığa getirilmeden önce Alexander Hamilton ile sürtüşmüş olan Adams, bölünmüş bir parti ile çalışmak zorundaydı. Uluslararası karmaşa bu iç zorlukları daha da arttırıyordu: İngiltere ile yeni yapılan andlaşmayı öfkeyle karşılayan Fransa, İngilizlerin iddialarını benimseyerek, düşman limanlarına götürülmekte olan besin maddelerine, donanmaya ait mallara ve savaş malzemesine Fransız donanması tarafından el konulacağını açıkladı. 1797’ye gelindiğinde, Fransa 300 Amerikan gemisine el koymuş ve Amerika Birleşik Devletleri’yle diplomatik ilişkilerini kesmişti. Adams, görüşmelerde bulunmak üzere Paris’e üç temsilci daha gönderince, Fransa Dışişleri Bakanı Charles Maurice de Talleyrand’n ajanları (Adams, Kongre’ye verdiği raporda bunlardan X, Y ve Z olarak söz etmiştir), Amerika Birleşik Devletleri’nin Fransa’ya 12 milyon dolar borç ve Fransa Hükümeti yetkililerine de rüşvet vermesi koşuluyla görüşmelere başlanabileceğini bildirdiler. Amerikalıların Fransa’ya karşı düşmanlıkları yüksek bir düzeye erişti. XYZ Olayı denilen gelişmeler sonucunda, silah altına asker alınmaya ve genç A.B.D. donanması güçlendirilmeye başlandı. Fransızlarla bir dizi deniz çatışmasından sonra savaş kaçınılmaz görünüyordu. Bu bunalım sırasında, Adams, savaşmak isteyen Hamilton’un önerilerini bir kenara iterek Fransa’ya üç yeni temsilci gönderdi. İktidara yeni gelmiş olan Napoleon, temsilcilere içten bir kabul gösterdi ve görüşmeler sonunda, Amerika Birleşik Devletleri’ni Fransa ile 1778’de yapmış bulunduğu savunma ittifakının yükümlülüklerinden resmen kurtaran Sözleşme’nin 1800 yılında imzalanmasıyla çatışma tehlikesi azaldı. Buna karşın, Amerika’nın zayıflığı yüzünden, Fransa, Fransız donanmasının el koyduğu Amerikan gemilerine karşılık 20 milyon dolar tazminat ödemeyi reddetti. ([38])
1798
Jefferson ve Madison, Kasım ve Aralık 1798’de, Kentucky ve Virginia yasama organlarının, aynı adla anılan birer Karar almalarına öncülük ettiler. Bunlara göre, eyaletler, federal hükümetin kararlarına kendi görüşleri çerçevesinde “müdahale” edebilecek ve onları “geçersiz” kılabileceklerdi. Geçersiz kılma kuramı, gelecek yıllarda, gümrük tarifeleri ve daha da kötüsü, kölelik konularında kendi çıkarlarını Kuzey’in çıkarlarına karşı savunmak amacıyla Güney eyaletleri tarafından kullanılacaktı. ([39])
1800’e
Washington ve Adams’ın yönetimi sırasında Federalistler güçlü bir hükümet kurmuşlardı; fakat Amerikan hükümetinin vatandaşların isteklerine karşılık vermek zorunda olduğu ilkesini zaman zaman göz ardı ederek, büyük grupları yabancılaştıran bir dizi siyaset izlemişlerdi. Sözgelimi, 1798’de bir konut, arazi ve köle vergisi çıkararak ülkedeki tüm emlak sahiplerini etkilediler. Jefferson sürekli olarak çevresinde büyük çiftçi, dükkân sahibi ve diğer işçi kitleleri topladı ve onlar da 1800 seçimlerinde etkilerini gösterdiler. Jefferson, Amerikan idealizmine hitap ettiği için olağan üstü destek elde etti. Yeni başkent Washington, D.C.’de okunan ilk resmi söylev olan göreve başlama konuşmasında, halk arasında düzeni koruyacak “akıllı ve tutumlu bir hükümet kurulacağına”; ancak, “onların, bunun dışında, kendi çalışmalarını ve gelişmelerini düzenlemekte özgür bırakılacaklarına” söz verdi.
Jefferson’un sadece Beyaz Saray’daki varlığı bile demokratik yöntemler geliştirdi. Maiyetindekilere, kendilerine halkın emanetçileri olmaktan başka bir gözle bakmamalarını öğretti. Tarımı ve batıya doğru genişlemeyi teşvik etti. Amerika’nın baskı altında kalan kişiler için bir barınak olduğuna inandığı için, özgürlükçü bir vatandaşlık yasası çıkarılmasını istedi. İkinci görev döneminin sonlarına gelindiğinde, uzak görüşlü Maliye Bakanı Albert Gallatin, ulusun borçlarını 560 milyon doların altına düşürmüştü. Jefferson yanlısı tutkular ülkeye yayıldıkça, pek çok eyalet birbiri ardından, seçme hakkı için emlak sahibi olma koşulunu kaldıran ve borçlularla tutuklulara daha insanca yaklaşan yasalar çıkardılar. [40]

Yorum Gönderin Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.