DOĞU TÜRKİSTAN GERÇEĞİ

DOĞU TÜRKİSTAN GERÇEĞİ. KAMPLAR, HAK İHLALLERİ, BÖLGENİN ÖNEMİ

İSMAİL CENGİZ
Sürgündeki Doğu Türkistan Hükümeti Başbakanı
Avrasya Türk Dernekleri Federasyonu Gen. Bşk

Türklerin anayurdu Doğu Türkistan, Hunlara, Göktürklere, Çağatay Hanlığına ev sahipliği yapmıştır. 1756’da Çin saldırısı ile tanışan Doğu Türkistan’da 1863’de Yakup Beğ’in önderliğinde Kaşgarya Devleti kurulur. Osmanlı Devleti’ne tabi olan Kaşgarya Devleti Rus ve İngilizlerin iş birliği ile 1876’da yıkılır. Tekrar Çinli Valilerin işgali altına giren Doğu Türkistan’da 1933 yılında merkezi Kaşghar’da “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti” kurulur. Kısa süre içinde bu devletin yıkılmasından sonra 1944’de merkezi Gulca’da ikinci “Doğu Türkistan Cumhuriyeti” kurulur. Maalesef bu Cumhuriyetin de ömrü de Rus ve Çin komünistlerinin işbirliği içinde yıkılır ve Doğu Türkistan 1949 yılında Komünist Çin yönetimi tarafından işgal edilir.

Kaşgarlı Mahmud’un, Saltuk Buğra Han’ın, Yusuf Has Hacip’in, Gani Batur’un, Osman Batur’un memleketi olan; Kutluk Devleti’ne, Uygur Devletlerine, Karahan İmparatorluğu’na ev sahipliği yapan Doğu Türkistan, 1955 yılından bu yana Pekin’e bağlı sözde “özerk bölge” statüsünde yönetilmektedir. Özerklik yasası ve azınlıklar hukukuyla ilgili Çin Anayasası’nda birçok yazılı “güvenceler” olmasına rağmen, tanınan tüm “haklar” kağıt üzerinde kalmış olup, uygulamada Han (Çinli) olmayan milletlere mensup kişilerin adeta ikinci sınıf insan muamelesi gördükleri belirtilmektedir.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sekreter Yardımcısı Laure Stone kongreye sunduğu raporda; “…Uygur Bölgesi’ndeki Müslüman Türk halkları üzerinde etnik, dinsel ve kültürel asimilasyon programları uygulandığı, bugün ülkede yüzbinlerce insanın (3 milyonun üzerinde) hiçbir gerekçe gösterilmeksizin “siyasi terbiye kampı” adı verilen mekanlarda zorunlu olarak tutuldukları, bunun da insan hakları ihlali olduğu” belirtilmiştir.

Türklerin anayurt mekanlarından biri olan Doğu Türkistan’da resmi verilere göre yaklaşık bir milyon gayri resmi rakamlara göre ise 3 milyon Müslüman Türkün (889 bin kişi) adeta Nazi Tehcir Kamplarına dönüştürülen “terbiye kampı” adı altında kapalı spor alanlarına, okullara ve yurtlara yerleştirilmiştir. Neredeyse her aileden bir kardeşimiz, 3’er, 6’ar aylık periyodlarla, güya “zehirlendikleri” gerekçesiyle “Beyin Yıkama Kampları”nda gözetim altında tutuldukları iddia edilmektedir.

Yaşamın Her Alanında Sıkıntı Var

2017 yılından bu yana bölgeye geliş ve gidişler kısıtlanmış durumdadır. Halkın elindeki (kendilerine çalışan memurlar haricinde)( bütün pasaportlar toplanmıştır. Yurt dışında bulunan bütün Uygur ve Kazaklar geri çağrılmış, çağrıya uymayanların aile fertleri tutuklanmış olup, diasporada Çin karşıtı faaliyet içinde olanların birçoğunun mal ve mülklerine el konulmuştur.
Sözde “Şincang Uygur Özerk Bölgesi” adı verilen Doğu Türkistan’da tamamıyla kapalı devre bir yaşam sürdürüldüğünü ufak bir araştırma yapan herkes görebilecektir. Sakal ve bıyık bırakmanın; camilerde öğrencilerin, memurların namaz kılmasının, telefonlarda “Allahu-Ekber” gibi dini içerikli yazı ve mesajların, hatta “Selamünaleyküm” diyerek selamlaşmanın dahi yasak olduğu, bölgenin bütün ana caddelerindeki billboard afişlerinde, cami girişlerindeki tabelalarda alenen yazılıdır. Evlerde ne kadar namazlık, tespih, Kur’an-ı Kerim ve diğer dini içerikli eşyalar varsa toplanarak meydanlarda yakılmaktadır. Ay yıldızlı tişört giymek, sakal ve sarkık bıyık bırakmak, çocuklara Hatice, Muhammed gibi dini isimler koymak ve “Kurtlar Vadisi” videosunu izlemek ile Türkçe şarkılar, ilahiler dinlemek dahil birçok komik derecedeki yasaklarla ilgili onlarca resim, video, belge göstermek mümkündür. Bu yasaklamaları görmemek, duymamak için “kör ve sağır olmak” lazım.

Bölge, Teknolojik Gözaltında

2016 Ağustos’undan Chen Quanguo adlı valinin göreve gelmesinden bu yana Uygur Özerk Bölgesi’nde (Doğu Türkistan) güvenlik önlemleri dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir boyuta erişmiştir. Polis gücünün 7 kata çıkartılması bile, uygulanan “teknolojik gözaltı toplumu” yanında sönük kalmıştır.
Nitekim, Wall Street Journal’de yayınlanan bir haberde Şincang adı verilen bölgenin başkenti Urumçi’yi dünyada en sıkı kontrol edilen yerlerden biri olarak nitelendirmiştir. Haberde, sivillerin ve ziyaretçilerin her gün birçok kez polis kontrol noktalarından, güvenlik kameralarından, yüzlerini, gözlerini ve bazen bütün vücutlarını tarayan makinelerden geçtikleri belirtiliyor. Kentte Uygurların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde görev alan binlerce polis ve asker görevli yetmiyormuş gibi, 2017 yılında 90 bin civarında polisin daha görevlendirildiği ifade ediliyor.

Her sokakta, her kapalı alanda yüz tanıma sistemine sahip yüzlerce kameralar monte edilmiş… Markete girerken dahi gereken dijital kartlar kullanılıyor. Bıçakların üzerinde dahi QR takip kodları bulunuyor. Kasaplardaki satırlar dahi zincire bağlanmış. Cep telefonları ve bilgisayarlara zorunlu takip programları yüklenmiş durumda… The Washington Post’tan, The Guardian’a, CNN’den, The Wall Street Journal’a kadar birçok gazete son aylarda Çin’in, Doğu Türkistan’ı bir “gözaltı laboratuvarı”na çevirdiğini vurguluyor.

Yabancı basında özellikle ünlü distopya yazarı olan George Orwell’e atıf yapılıyor. Orwell’in 1984 romanındaki ünlü slogan olan “Büyük Birader Seni İzliyor” tabiri bugünlerde yabancı basının Doğu Türkistan için kullandığı en yaygın tabir. Çin’in her türlü teknolojik gözetim tekniklerinin Doğu Türkistan’ın her köşesinde denendiği özellikle vurgulanmaktadır.

Çin Nazi Kamplarındaki Yaşam

Kamplarda eğitilmek üzere gözaltına alınanlara bir suçlu gibi davranılıyor ve bunların ailesi, çocukları ve yakınlarını görme hakları yoktur.

Bu Eğitim Kampına hapsedilenler kampın kurallarına ve düzenlemelerine uymazlarsa, polis tarafından sorguya çekiliyor ve sonunda genellikle hapis cezasına çarptırılıyorlar. Bu insanlara hiçbir hukuki savunma ve koruma hakkı tanınmıyor.

Bu kamplardaki olumsuz şartlar sebebiyle fiziksel hastalıklara yakalanmış olanlar tedavi için hastanelere gönderilmek yerine bu kampın içinde tutuluyorlar. Kamp yetkilileri bu hasta olanları zorla çalıştırmakla yani emekle meşgul ediyor ve yiyecek ve istirahat ve uyku gibi temel ihtiyaçları konusunda hiçbir şekilde endişelenmiyorlar. Bu sebeple bu Kamplarda uzun süre tutulan bazı yaşlı Uygurlar ile çocukların öldükleri biliniyor. Çünkü kamplarda zorla tutulan bu insanlar hastalandıklarında ailelerine bakmaları için verilmesi engelleniyor.

Amaç Etnik ve Dini Kimlikleri Yok Etmek

Kamplarda zorunlu olarak tutulanlar ÇKP, Mao ve Çin Lideri Xi Jingping’ın ideolojilerini zorla öğrenmeye ve Çince olarak ezberlemeye tabi tutuluyorlar. Hükümet, kamplardaki sorgu salonlarına ve barındıkları barakalara ek olarak ayrıca ideolojik eğitim ve öğretim için sınıflar oluşturmuş bulunuyor. Esasen tutsak olan bu “yeniden eğitim” kamplarındaki “öğrenciler” gibi burada görevli öğretmenler ve diğer personel, onlarla birlikte kampın içinde yaşıyor ve tutuklularla aynı avluyu paylaşıyor. Merkezlerin ana kapısı günde 24 saat süre ile sıkı şekilde korunuyor ve eğitmenlerin tesisten ayrılmadan önce izin almaları gerekiyor.

Kamplarda kendilerine verilen ideolojik ve siyası dersleri aktif olarak öğrenmeyen veya öğrenmeye çaba sarf etmeyenler ise hapis cezasına çarptırılmaktadır. Çin yönetiminin bu Eğitim Merkezlerinden gerçek amacının halkın Müslüman ve Türk kimliğinden uzaklaştırmak ve onları bir etnik Çin etnik kimliğini kabul etmeye zorlamak olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.

Türkler, Siyasal Olarak Güvenilmez İnsanlar

Çin’e Göre Bu Kamplara Kapatılanların Çoğunluğu “Siyasi olarak güvenilmez” Uygurlardan ve Kazaklardan oluşuyor. Çin yetkililerin ifadelerine göre bu ”siyasi eğitim “merkezlerindeki insanlar, herhangi bir suç işledikleri için değil, siyasi olarak güvenilmez kişiler olarak görüldükleri için” tutulmaktadırlar. Mesela; alkol alan okul çağındaki oğlunu sokak ortasında azarlayan 65 yaşındaki bir Uygur “aşırı dinci” ve “hoşgörü düşmanı” olduğu gerekçesiyle zorunlu eğitime tabi tutulmuştur.

2009 yılı 5 Temmuz Urumçi olaylarından sonra yurtdışında seyahat eden Uygurlar, Kazaklar, Kırgız ve Özbekler “Aşırılık yanlısı” ve “Siyasi açıdan yanlış ve Hatalı Kişiler” olarak suçlanıyorlar. Bu şahıslar “beyinleri zehirlendikleri” ve “yeniden terbiye edilmeleri gerektiği” bahanesiyle sevk edildikleri “talim ve terbiye merkezleri” adını verdikleri “cezalandırma kampları”nda, komünizme ve Çin’in bütünlüğüne “yanlış” yaptıklarını itiraf edene kadar eğitim merkezlerinde tutulacaklarını söylüyorlar.

Toplama ve Ceza Kamplarına Yerleştirilenlere Yönetilen Bazı Suçlar
1. Türkiye’ye gitmiş olmak
2. Türkiye’de akrabası bulunuyor olması
3. Yurt Dışına Çıkmış olmak
4. Yurt dışında çocukların okumuş veya okuyor olması
5. Umre veya Hacc için Suudi Arabistan’a gitmiş olmak
6. Yurt dışı ile ticari bağlantı kurmak
7. Yurt dışı ile sürekli telefon bağlantısı kurmuş olmak
8. Telefonlarda, evlerde dini içerikli mesaj veya simge bulundurmak
9. Telefonlarda, evlerde, işyerlerinde ay yıldızlı simge veya Türkçe şarkı bulundurmak,
10.Dini içerikli giysi giymek, Muhammed, Sümeyye gibi dini içerikli isimlere sahip olmak
11.Evlerde dini içerikli Kur’an, Dua kitabı, Namazlık gibi eşya bulundurmak 12.Türkçe ses kasetleri ve video film kasetleri bulundurmak
13.Hal ve davranışları daha çok “milli duyguları besliyor” olmak
14.Kota fazlası çocuk doğurarak yasağı çiğnemek
15.Evinde çok fazla miktarda para veya altın bulundurmak
16.Sürekli 5 vakit namaz kılmak, Cuma namazına sürekli gidiyor olmak 17.Ramazanlarda oruç tutmak, Kur’an okumayı bilmek, Kur’an dersi vermek
18.Fakir ve muhtaçlara, yetimlere yardımcı olmak
19.Cami, medrese yapmak veya tamir ettirmek
20.Lokantalarda içki servisi yapılmasına izin vermemek,
21.Ramazan ayında ve Cuma namazı saatlerinde işyerlerini kapatmak 22.Dükkanlarda içki satmamak, “Helal Gıda” işareti bulundurmak 23.Sakal bırakmak, bıyık bırakmış olmak
24.Dini nikah kıymak
25.Çince konuşmayı ve Çince yazmayı çok iyi bilmemek
26.Yurt dışından ev almış olmak
27.Yurt dışında iş yeri açmak

Kamp Dışında Yapılan Baskı ve Uygulamalar

Sözde Kardeş Aile Projesi çerçevesinde Müslüman Türk evlerine 15 gün süreyle ÇKP görevlisi Çinliler yerleştirilmektedir.
Camilerde ibadet yapabilecekler tespit edilerek bunlara özel Camii Giriş Kartı verilmektedir.

Evlerde ve diğer mekanlarda Kur’an okunması, dinlenmesi ve öğretilmesinin önüne geçmek için kamera, dinleme cihazı ve sair her türlü yöntemlerde sıkı denetim yapılmaktadır.

Müslüman Türklerin Çinliler ile evliliğe teşvik edilmekte, ev, araba ve para yardımı ile ödüllendirilmektedir. Müslüman Türkler ile Çinlilerin akraba olmaları çeşitli ödüllendirmeler ile zorunlu teşvik edilmektedir.
Çinli Göçmenler, Müslümanların verimli arazilerine yerleştirilmektedir.
Türklere ait mahalle ve sokakların, geleneksel milli mimari tarzındaki evler yıkılarak, betonarme apartman dairlerine yerleşmeleri zorunlu kılınmaktadır.

13-16 yaş arasındaki gençlerin ailelerin rızası alınmaksızın ucuz iş gücü olarak merkezi Çin eyaletlerine gönderilen Türklerin Çinliler ile aynı yatakhaneyi paylaşmaya zorlanmaktadır.

Yerleşim yerlerinin isimleri Kaşgar’ın “Kashi” yapılması gibi Çinlileştirilmekte ve Çince adlarının telaffuz edilmeye mecbur bırakılmaktadır.

Uygur isimleri Muhammet Emin’in “Mai Mai ti Yiming” örneğinde olduğu gibi Çince olarak yazılmaktadır.

Kent merkezindeki birkaç camii haricinde cami minarelerinden hoparlörle ezan okunması yasaklanmıştır.

Kadınların, 18 yaş altındakilerin, devlet memurlarının, emekli memurların ve parti üyelerinin camilere girişi yasaklanmış olup, sıkı denetim uygulanmakta, bu karara uymayanlar çeşitli cezalara çarptırılmaktadırlar.

5-12 yaş arası bütün çocukların gündüz saatlerinde zorunlu olarak çocuk bahçeleri adı verilen ve ataist – komünist eğitimin verildiği çocuk bakım evlerine gönderilmeleri gerekmektedir.
*

Doğu Türkistan, Orta Asya’nın Sigortasıdır

Velhasıl Doğu Türkistan’da bir insani dram yaşanıyor ve her türlü yazılı, sesli ve görüntülü belgelerle de bu iddialar doğrulanıyor iken; bu mazlumiyetin, bu mağduriyetin, bu insanlık dramının görmezden, duymazdan gelinmesini tanımlamakta ve anlamakta zorlandığımızı paylaşmak isteriz.

İnsan olanın, Doğu Türkistan’dan (Uygur Özerk Cumhuriyeti’nden) gelen feryada kulak tıkaması mümkün mü? “Müslümanım” demenin dahi adeta suç olarak görüldüğü Doğu Türkistan’daki inançlara olan baskıya seyirci kalmak mümkün mü? Elbette değil. Ne insan olarak ne Müslüman olarak ne de Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Nogay olarak bu haksızlıkları görmezden duymazdan gelmemiz elbette mümkün değildir.

Bölgenin asıl sahibi olan 30 milyon Müslüman Türkün anayasal ve temel insani haklarının verilmesi halinde bölgede huzur ve istikrarın sağlanabileceği aksi takdirde bütün Orta Asya’nın kaosa dönüşebileceği bölge uzmanlarınca vurgulanmaktadır.

Pekin yöneticileri; Çin’in karadan Batı’ya açılabileceği tek kapısı olan, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan coğrafyasındaki doğal gaz ve petrol boru hatlarının geçebileceği tek bölge olan Doğu Türkistan’da halkın dini ve milli kimliklerini koruyarak huzur ve istikrarı sağlaması, kendi siyasi, ekonomik çıkarlarının güvenliği için elzem olduğu bilinciyle hareket etmek durumundadır. Aksi halde Doğu Türkistan bölgesinin, Çin için bir cehenneme dönüşme, dönüştürülme ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.

DOĞU TÜRKİSTAN’IN ÖNEMİ

Doğu Türkistan Bölgesi; jeopolitik ve stratejik konumu, fiziki coğrafyası, tarihi geçmişi, etnik yapısı, kültürel ve folklorik değerleriyle Türk-İslam dünyasının ayrılmaz bir parçası olduğu gibi, özellikle yeraltı ve yerüstü zengin ve stratejik kaynaklarıyla gelecek yüzyılın önemli toprak parçalarından biri konumundadır.

Coğrafi açıdan bakıldığında;
a. Asya’nın kalbi durumundadır.
b. Çin’in karadan Batı’ya açılan tek kapısıdır.
c. Türk Dünyası’nın Orta Asya’daki son sınır hattıdır.
d. İslam Dünyası’nın Uzakdoğu Asya’daki önemli merkezidir.
e. Hindistan ile Çin arasında (Tibet ile birlikte) tampon bölgedir.

Askeri açıdan bakıldığında;
a. Güneyindeki Himalaya, kuzeyindeki Altay Dağları ve orta şeritte yer alan Tanrı Dağları ile Taklamakan ve Gobi Çölleri gibi geçit vermeyen doğal setlerden dolayı Çin için güvenilir “doğal savunma hattı”dır.
b. Doğal setlerden dolayı Batı’ya yönelik olası saldırılarda lojistik açıdan da oldukça uygun “askeri üs” konumundadır.

Siyasi açıdan bakıldığında;
a. Türkiye, Özbekistan ve Güney Azerbaycan’dan sonra en kalabalık ve dinamik Türk nüfusunu barındırmaktadır.
b. Konumu, doğal setleri ve tüm olumsuzluklara rağmen direnen nüfus ve medeniyeti ile Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan Cumhuriyetleri’nin yakın gelecekte “siyasi sigortası” konumundadır. Çünkü, Uygur Bölgesi’nin yok olması, asimilasyonu halinde Çin’in Kazakistan başta olmak üzere Merkezi Asya ülkelerini hegamonyası altına alma niyetini kolaylaştıracaktır.
c. Türk ve İslam Dünyası’nı uzak doğuda temsil eden tek bölgedir. d. Uzakdoğu ile Avrasya ve Batı coğrafyası arasında “köprü”
durumundadır.

Ekonomik açıdan bakıldığında;
a. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, stratejik rezervleri bakımından Kazakistan ile birlikte gelecek yüzyılın hammadde deposudur.
b. Açılmamış doğal kaynaklarına rağmen, şu haliyle Doğu Türkistan (Uygur Bölgesi) bütün Çin’in % 25’ni besleyecek kapasiteye sahiptir.
c. Modern İpekyolu’nun geçiş noktasında yer almaktadır.

Gelecek Yüzyılın Hammadde Deposu

Tüm Çin sınırları içinde keşfedilen toplam 171 maden çeşidinden
138’i bu bölgede bulunmuştur… Bu madenlerden 5’i madeni kaynak bakımından tüm Çin genelinde ilk sırada yer almaktadır… Bu topraklarda işletilen 24 maden tüm Çin genelinin ilk beşinde, 43 maden ise ilk 10 sırasında yer almaktadır.

Petrol, doğal gaz, kömür, altın, değerli taşlar, krom, bakır, nikel, nadir görülen metaller, tuz kategorisindeki maden ürünleri, inşaat malzemeleri gibi ametal maden ürünlerinin rezervlerinin çok zengin olduğu bu kardeş bölge; tıpkı Kazakistan gibi Tungsten, Wolfram ve Uranyum gibi stratejik maden kaynakları bakımından da oldukça zengindir.

Doğal kaynaklar ve turistik değerler bakımından da oldukça zengin bir bölgedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin “Turizm Kaynaklarının Sınıflandırılması”nda belirlenen 68 temel kategoriden Buzla kaplı tepeler, ateşi andıran iklimi, yeraltı su kanalları, bin evler, mumyalar, krater göller gibi 56 turizm kaynağı bu bölgede yer almaktadır.
Çin’in %25’ni besleyen bu zengin kaynakları “Sincan Üretim ve Yapılandırma Ordusu” olarak bilinen 14 Tümen ve 179 çiftlik alayı – Bingtuen tarafından yönetilmektedir.

Devlet Eliyle Sömürge Siyaseti Uygulanıyor

“Uygur Özerk Bölgesi” olarak adlandırılan Doğu Türkistan’ın önemini ortaya koyan bu tesbit ve değerlendirmeler, konuyu biraz daha detaylandırdığımızda, Çin açısından bölgenin vazgeçilmez toprak olduğu gerçeğini de göstermektedir. Bu bakımdan Pekin Yönetimi’nin hedefi kendisini besleyen, kendi geleceğinin garantisi olan Doğu Türkistan’a her bakımdan hakim olmaktır…

Doğu Türkistan’daki rejim karşıtı olaylar bahane edilerek uygulanan devlet terörünün periyodik hale gelmesinin tek sebebi; Çin hakimiyetini asla kabullenmeyen ve boyun eğmeyen bölgenin asli unsuru Uygur halkının hemen her alanda keyfi uygulamalarla devlet eliyle yok edilmesini hedefleyen “sömürge siyaseti”nin uygulanmasıdır.

Çinlilerin “Sinkiang Uygur Özerk Bölgesi” diye adlandırdıkları “Doğu Türkistan”da yaşam mücadelesi veren Müslüman Türkler, zaman zaman Çin’in altınına, gümüşüne, kızına aldanmışsa da, asla tarihin hiç bir döneminde Çin hakimiyetine ve medeniyetine boyun eğmemiş, aksine, ısrarla kendi geleneksel, kültürel medeniyetini yaşamıştır…

Güçlü bir kimlik ve medeniyet aidiyetine sahip olan Müslüman Türklerin bu “milli direnişi”nin yanı sıra, aynı özelliklere sahip Çin medeniyetinin dışlayıcı tutumu da eklenince, ister istemez sürekli kaos ve endişenin hakim olduğu “çatışma ortamı” oluşmaktadır.
Aslında bu noktada dikkatli bir değerlendirme yapmak gerekirse “sorun” ve “çözüm”ü bir arada görmek mümkündür. Köklü bir geçmişe sahip Çin medeniyetinin ve siyasetinin dışlayıcı değil, -hiç de zor olmayan- daha hoşgörülü bir yaklaşım sergilemesi durumunda kendiliğinden birçok sorunun da çözüme kavuşacağı veya kavuşturulacağı aşikardır.

Çin’in Baskıcı Dayatmaları

Ne var ki, Çin yönetimi, bölgenin asli unsuru olan Uygurlar’a ve diğer Müslüman Türklere (Kazaklara, Kırgızlara, Özbeklere, Tatarlara) katı ve acımasız sert tutumunu ısrarla sürdürmektedir. Çinli olmayan nüfusu asimile etmeyi hedefleyen Pekin yönetimi; bölgeye planlı Çinli göçünü teşvik etmekte, dini ve milli kimliklere, inançlara yönelik yasak ve kısıtlamalar uygulamakta, mecburi kürtaj, kısırlaştırma, organ ticareti gibi gayri insani çabalar sergilemektedir. Adeta Müslüman Türklere hayat hakkı tanınmamaktadır.

• Zengin kaynaklarımız bölgeye planlı olarak sevk edilen Çinli göçmenler tarafından paylaşılmakta ve zenginliklerimiz tren vagonlarıyla Çin’in iç kısımlarına taşınmaktadır…
• Bu zenginliklerden ülkenin asıl sahipleri mahrum bırakılmaktadır.
• Halkımız ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulmaktadır…
• İçki, fuhuş ve uyuşturucu özendirilerek gençlerimizin kötü yola
düşmesi adeta teşvik edilmektedir…
• İnançları gereği ibadetlerini yerine getirmelerine, kendi geleneksel
kültürlerini yaşamalarına her türlü engeller konulmaktadır…
• Kendi dilleri ile eğitim ve öğrenim görme hakları kısıtlanmaktadır…
• Özellikle kırsal kesimlerde mecburi kürtaj ve zaman zaman da
dolaylı ilaçlarla erkek ve kadınlara kısırlaştırma uygulanmaktadır.

• Çocuklarımız ailelerinden alınarak beyin yıkama kamplarına götürülmekte; birçok kız çocuğu da kişisel gelişim kursları adı altında ailelerinden para karşılığı zorla alınarak Çin’in içlerine götürülmekte ve asimilasyon politikası uygulanmaktadır…
• İnsani ve demokratik taleplerde bulunan aydınlarımız yargısız infaza tabi tutulmaktadır…
• Kimsesiz vatandaşların, idam edilenlerin veya kamplarda ya da hapishanelerde ölenlerin birçoğunun cesetleri ailelerine teslim edilmemekte veya göz, kalp, böbrek gibi organları ailelerinden izinsiz organ mafyasına satılmaktadır…

Hayat hakkı tanımayan bu dayatmalar ile eşitsizlik ve adaletsizliklerden oluşan “ayrımcılık politikası” bölgede sürekli gerilimin artmasına neden olmaktadır. Ekonomiden siyasete, ticaretten bürokrasiye kadar her alanda dışlanmış olmanın yanı sıra dini ve milli kimliklere yönelik yasak ve kısıtlamalar da masum bölge halkını isyana, direnişe teşvik etmektedir. Baskıcı yönetime karşı bu direniş sonucu ise 5 Temmuz Urumçi, 1990 Barın, 1997 Gulca olaylarında olduğu gibi yüzlerce masum insan, yüzlerce aile zarar görmekte, eziyet çekmekte, yargısız infaza tabi tutulmaktadır.

Doğu Türkistan Sorunu’nun Küreselleşmesi

Tüm bu insan hakları ihlallerine, adaletsizliklere ve ayrımcı zihniyete rağmen Doğu Türkistan halkının aidiyet bilincini, geleneklerini koruma ve temel insani hakları elde etme çabalarının sürmesi, bu sorunun bir şekilde çözüme kavuşturulması gereken bir problem olduğunu ortaya koymaktadır.

Küreselleşme akımının başlamasıyla beraber bölgedeki sorunlarla özellikle insan hakları örgütlerinin yakından ilgilenmeye başladıkları görülmektedir. Pekin, süper güç olma yolunda atacağı her adımla birlikte Doğu Türkistan sorununu da beraberinde taşımak durumundadır. Öyle olmasa da, Çin’in yükselişine karşı çıkan diğer küresel güçler, Pekin’i rahatsız etmek için sürekli olarak Doğu Türkistan sorununu kaşıyacaklardır. Nitekim zaman zaman çıkarları doğrultusunda bu sorunu – şimdilik hak ihlalleri çerçevesinde kalsa da- dünya gündemine taşımaya başladıkları görülmektedir. Ancak bu “kaşımalar”, insan hakları ihlallerinin dile getirilmesinden ötede değildir. Halbuki Doğu Türkistan’daki 30 milyon halkın maruz kaldığı asimilasyon sorunu ne Çin’in ne Amerika’nın insafına bırakılmayacak kadar hayati ve insani önemdedir.

Amerika’nın Çin Karşıtı Planı

“Doğu Türkistan Sorunu”nun siyasi manada uluslararası alana taşınması ise, Çin’in küresel rakibi olan Amerika’nın atacağı siyasi adımlara bağlıdır. Her ne kadar Amerika Kongresi’nde “Uygurları Koruma Yasası” çıkmış olsa da şimdilik Amerika’nın bölgeyle ilgisinin, sadece insan hakları ihlalleriyle sınırlı olduğu görülüyor. Amerika ve AB’nin bu soruna olan yaklaşımı, Tibet lideri Dalay Lama’ya gösterilen ilgi ve önem kadar bile değildir.

ABD’nin Doğu Türkistan sorununa sahip çıkma biçiminin, kendi kontrolünde belli sınırları aşmayan bir propaganda malzemesi olarak meseleyi ele almasından başka anlamı yoktur.
Ayrıca Doğu Türkistan halkının taleplerinin tümüne sahip çıkmadığı gibi, bağımsızlık ve özgürlük içeren bu taleplerin büyük kısmına bizzat Amerika’nın kendisi karşıdır.

Rusya ve Türk Cumhuriyetleri ve Komşu Ülkeler

Amerika’nın dışında özellikle Türkiye ve Rusya’nın alacağı tavır veya İslam Ülkeleri’nin ortak bir yaklaşımı da bu meselenin uluslararası arenaya taşınmasını sağlayabilecektir. Aksi takdirde ne içteki ne de diasporadaki Doğu Türkistanlıların bu meseleyi tek başına gündeme taşımaları veya devasa Çin gücüne karşı koyabilmeleri birkaç uçuk girişimin dışında mümkün görülmemektedir.
Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan gibi Batı Türkistan coğrafyasını oluşturan Türk Cumhuriyetleri’nin, Doğu Türkistan’daki soydaş ve dindaşlarına yardım elini uzatmaları orta vadede mümkün görülmemektedir. Önceleri Sovyetler Birliği’nde iken Moskova’nın peyki olan bu Cumhuriyetler, şimdi ise 1992’den itibaren bağımsızlıklarını ilan etmiş olmalarına rağmen Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dahil olarak bu defa hem Pekin’in hem de Moskova’nın kontrolüne girmiş olup, bu ülkelerin Doğu Türkistan’ın geleceğine katkıda bulunmaları gerçekçi değildir. Aslında bu Türk Cumhuriyetleri’nin hepsi Çin’in yakın gelecekte kendileri için bir tehdit teşkil ettiğinin farkında olmakla beraber, mevcut durumda tek başlarına Çin’e karşı durmaları mümkün değildir.

Bu kardeş cumhuriyetlerin “Batı Türkistan” adı altında federasyonlaşarak bir araya gelmeleri halinde, Doğu Türkistan davasına katkıda bulunmaları mümkün olabilecektir.

Diğer Pakistan, Bangaldeş, Afganistan gibi komşu ve dindaş ülkelerin herhangi bir destekleri de maalesef yoktur. Aslında bu dindaş ve komşu ülkeler, coğrafi açıdan Doğu Türkistan’ın milli mücadelesine faydalı olabilecek stratejik konuma sahiptirler.

Bölgesinde lider ülke, küresel rekabette ise sözü geçen ülke olma yolunda son 10 yılda ciddi ilerlemeler kaydeden Türkiye, hemen her alanda “küresel dengeler” çerçevesinde hareket etmektedir. İç politikada Doğu Türkistan davasına destek veren Türkiye’nin dış siyasette ise daha farklı hareket ettiği, daha küresel düşündüğü görülmektedir. Dolayısıyla Çin’i rahatsız edici bir politika uygulama yerine işbirliği içeren ikna etmeye yönelik bir siyaset izleyen Türkiye, küreselleşme yolunda Çin’i küstürmemeye özen ve dikkat göstermektedir. Ancak hem Pekin hem Ankara şunu gayet iyi bilmektedirler ki, Doğu Türkistan’ın geleceğinde anahtar rolü oynayacak ülkelerin başında Türkiye gelmektedir…

Amerika’nın Çin Karşıtı Tavrı Önemli

Şu bir gerçek ki, her alanda ciddi bir yükselişe geçen Çin Halk Cumhuriyeti, yakın gelecekte Amerika’nın karşısında durabilecek tek ülke konumundadır.

Ne Amerika’nın siyasi baskısıyla hapisten çıkarılarak Washington’a taşınan Rabia Kadir’in ne Dünya Uygur Kurultayı’nın, ne 2004’de Amerika Parlamento binası içinde kurulan, başkanlığını İsmail Cengiz’in yaptığı Doğu Türkistan Sürgün Hükümeti’nin, ne de Doğu Türkistan’daki halkın, bir başka ülkenin özellikle komşu ülkelerin lojistik desteğini almaksızın ya da küresel bir gücün siyasi desteği olmaksızın tek başlarına devasa Çin gücüne karşı koyma imkanlarının da olmadığı açık bir şekilde ortada iken, stratejistlerin de ifadesiyle “bu sorunun bölgesel ve küresel olarak sağlıklı bir şekilde yeni baştan analiz edilmesine” ve uzun vadeli strateji geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu stratejinin temel noktası ise Çin’in parçalanması ve Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı üzerine kurulmalıdır. Çünkü Doğu Türkistan’da ayrılıkçı hareketlerin yoğunlaşması ve ülkenin bağımsız olması demek, Çin’in boğazına ilmek geçirmek demektir.

Doğu Türkistan’ın Bağımsızlığı veya Geleceği

Doğu Türkistan’ın bağımsız olması için;
• Çin’in dışa açılan kapıları kapatılmalı, enerji yolları kesilmeli, kendi sınırlarına mahkum bir hayat yaşamaları sağlanmalıdır.
• Çin’de rejim değişikliğine yol açacak iç karışıklığın çıkması gerekmektedir.
• Amerika, Rusya, Hindistan, Türkiye gibi ülkelerin Çin karşıtı ortak bir politika etrafında bir araya gelmeleri, en önemli unsurlardan biridir.
• Başta Türk-İslam ülkeleri olmak üzere Amerika, Japonya, Hindistan, Rusya gibi ülkeler ekonomik ambargo uygulamak için Çin’e karşı ortak hareket etmelidir.
• Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan Cumhuriyetleri’nin Çin karşıtı ortak politika üretmesi, ortak milli ordu kurmaları gerekmektedir.
• Sürekli olarak içte ve sınır boylarında ve hür dünyada Çin’i rahatsız edecek her türlü legal ve illegal eylemler planlanarak organize edilmelidir.

Doğu Türkistan’ın bağımsız olması ile dünyayı tehdit eden “sarı tehlike”nin, “ejderha tehdidi”nin önüne geçilmiş olacaktır. Türkistan coğrafyası da, Avrasya coğrafyası da rahat ve huzur bulacaktır.
Yakın gelecekte bağımsızlık mümkün olmazsa, -ki öyle görünüyor-, eğer bu baskı ve zulümler, keyfi yargılamalar devam ederse burası cehenneme döner ve burada yakılan ateş bütün Türkistan coğrafyasını etkileyecektir.

Çin, Doğu Türkistan’da Baskılara Son Vermelidir

Yapılması gereken Doğu Türkistan’da huzur ve istikrarı sağlamaktır. Bölgedeki huzur ve istikrar; hem Çin’in, hem Türkistan Cumhuriyetleri’nin menfaatlerine uygun olacaktır. Uzun vadede ise “Doğu Türkistan”; Çin ile Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri arasında bir köprü vazifesini görecektir. Yapılması gereken bölgedeki zulüm ve baskıları durdurmaktır… Ceza ve Toplama Kampları’nı kapatmaktır… Keyfi yargılamaları, inançlara yönelik yasakları durdurmaktır… Bölgenin asli unsuru olan Müslüman Türklere anayasasına uygun şekilde her alanda eşit ve adil davranmaktır…

İşin özeti; Çin, küresel lider, küresel güç olmak istiyorsa, Doğu Türkistan halkının dini ve milli kimliğini yaşatmak zorundadır…

DOĞU TÜRKİSTAN BİLGİ NOTU

Türkistan (Orta Asya) coğrafyasının doğu kısmını oluşturan Doğu Türkistan; Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’a, Afganistan, Pakistan, Keşmir’e, Rusya ve Moğolistan’a sınırdaştır.

Yaklaşık 30-35 milyon civarın da Uygur Türk’ünün yaşadığı Doğu Türkistan’da nüfusun % 6’sı Kazak % 4’ü Özbek, Kırgız, Tatar, Nogay, Tacik ve Şibe (Moğol) ve Tunganlar)’dan oluşmaktadır.

1949 yılında Komünist Çin rejimi tarafından işgal edilen Doğu Türkistan’ın tarihi ismi 1955 yılında, (yeni kazanılan toprak) anlamına gelen sözde “Şincang Uygur Özerk Bölgesi” olarak değiştirilmiştir.

A.Türer YENER tarafından

Babasının Türk Silahlı Kuvvetlerinde Subay olması nedeni ile 8.09.1944 Senesinde Çanakkale- Gelibolu/ Bolayırda doğdu. - İlk okul tahsilini Erzurum ve Elazığda yaptı. Ortaokul ve Liseyi İstanbul Bakırköyde bitirdi. - Askerliğini 1965 senesinde Türk Deniz Kuvvetlerinde , Heybeliada Deniz Harp Okulunda yaptı .31.12. 1967 senesinde terhis oldu. - 1968 senesinde kısa bir dönem, İstanbulda yayınlanan Günaydın Gazetesinde çalıştı. - 1.04.1968- 1.10.1990 seneleri arasında Türkiye faaliyet gösteren Mobil Oil Türk A.Ş firmasında çalıştı ve buradan emekli oldu. Emekli olduktan sonrada muhtelif Açık hava Reklam firmalarında Genel Müdür Yardımcılıklarında bulunmuştur. - 1980 senesinden sonra kurulan İDİL- URAL TÜRKLERİ KÜLTÜR VE YARDIMLAŞMA DERNEĞİ'nin kuruluş çalışmalarında bulunmuş, Kurucu yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmıştır..Halen bu derneğin üyesidir. - 1990 tarihinden 2004 senesine kadar İstabul Zeytinburnunda bulunan ,KAZAK TÜRKLERİ VAKFINDA Genel Sekreter olarak çalıştım. Halen Zeytinburnunda bulunan KAZAK TÜRKLERİ VAKIF BİNASININ yapılmasında Kazak Türkleri Vakfı kurucu üyeleri ile çalıştım. - 1992 senesinden itibaren o zamanlar Almanyada ikamet eden ,Dünya Tatar Ligi Genel Başkanı ve Tataristan Yasama Organı, Milli Meclisin Fahri üyesi Rahmetli Sayın Ali Akış büyüğümüzle devamlı mektuplaşarak ve telefon görüşmeleri yaparak İdil, Uralla ile ilgili bilgileri kendilerinden aldım. Bana gönderdikleri mektuplar halen bende bulunmaktadır. - Tataristan Cumhuriyeti , Rusya federasyonu ve Türk dünyası ile yakın ilişkiler içinde bulunmaktayım. Rusya federasonuna bağlı Tataristan Cumhuriyetinde kurulu ,Bütün Dünya Tatar Girişimci Destek Kuruluşu 29.03.2013 tarihli resmi belgelendirme ile A.Türer yener ' i Türkiye ve Tataristan arasındaki Yatırım ve İş projeleri, Ticaret,Kültür, ilişkileri ile tüm gerekli görüşmeleri gerçekleştirmek üzere vekil tayin etmişlerdir. - A.Türer Yener 1995 senesi Mart ayında Türkiyede kurulu 23 Türk dernek ve Vakıf Yönetim kurullarınja ,Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa bir araya getirerk Kazak Türkleri Vakfı adına Yemek vermiş Türk boylarının müzikleri Tümata Grubu tarafından çalınmış duygulu anlar yaşanmıştır. - 19.3.1995 tarihinde TRT-1 Televizyonunda Sayın Mustafa Yolaçanın programında ,TRT Televizyonu Müdür Sayın Mustafa Gerçekerin büyük yardımları ile Türkiye Cumhuriyetinde İlk defa NEVRUZ BAYRAMI TÜRK BAYRAMI OLARAK kutlanmıştır. Progaram canlı olarak 2 saat boyunca Asya ve Avrupa yayınlanmış Türklerde Nevruz bayramı anlatılmış, Yine Tümata Grubu liderleri Doc.Dr.Oruç Güvenç ile otantik Orta asya Türk müziği konseri verilmiştir. Ayrıca orta Asya Türk kıyafetlerini yansıtan bir defile sunulmuştur. - A.Türer Yener Türk dünyası ile ilgili her sene yapılmakta olan yurt içi ve dışı toplantılarda bulunmaktadır. A.Türer Yener 'in; Anne ve baba ailesi -1800 senelerinin sonlarına doğru Türkiyeye gelerek yerleşmişlerdir. ailesi çok geniş aile topluluğudur. - Baba Tarafı Kazan Tatar -Türklerinden , Orenburg kökenli Şeripov ailesinden olup ve Kazan da Apanay ailesi ilede yakın akrabalık ilişkileri bulunmaktadır. ailesine 6 kuşak kadarına kadar ulaşmıştır. Tataristan ve Başkurtıstanda ailelerini bulmuştur. - Anne tarafı Rusya Federasyonuna bağlı Kubandan Türkiyeye 1800 senelerinin sonlarına doğru, Türkiyeye gelerek Balıkesire yerleşen çerkezlerdendir. Ubıh boyundan olup, Cizemua ailesindendirler. Pşizemuktur - A.Türer Yener , ,halen Merkezi Newyorkda olan Dünya Türkleri Birliğinin Türkiyedeki haberleşme ayaklarından biri olup, email ortamında, Dünya Türk Birliği ,Turkish forum-Türk dünyası , Türk dünyası gazeteciler Federasonu üyeleri ile karşılıklı olarak haberleşmektedir. -Halen Bulgaristan Türkleri derneğinin Başkan Danışmanlığını ve Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu Danışma kurulu üyeliğini yapmaktayım. -2015 -2020 seneleri arasında Azerbaycan Cumhuriyeti Bakü merkezli voicepress.az haber ajansının resmi Türkiye Temsilciliğini yapmaktayım

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.