ORTADOĞU, FİLİSTİN, KUDÜS BİZİM MİYDİ?

Arada bir depreşen “Kudüs Özelinde Ortadoğu Aşkımız” vesilesiyle bir kez daha ve dikkatlice okunması gereken bir eser tavsiye etmek istiyorum: Falih Rıfkı Atay’ın bölgede görev yaptığı 1915 yılındaki gözlemlerine dayanan, ilk kez 1932’de yayınlanan ZEYTİNDAĞI.

Eserin tamamı çok çarpıcı olmakla beraber, üşenmeden direkt kitaptan buraya yazdığım “Bizim İmparatorluk” kısmı (s.43) üzerinde çokça düşünülmeyi fazlasıyla hak ediyor.

“Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lüt denizine ve Gerek dağlarına bakıyorum. Daha ötede, Kızıl denizin bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var, Suriye var, bir yandan Suveyş Kanalına, öbür yandan Basra körfezine kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben büyük bir imparatorluğun çocuğuyum.

Kamame kilisesinin Hırıstiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz. İçerisinin her parçası ve kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. Anahtar bir hocada durur. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz. Ticaret, kültür, çiftlik, endüstri, binalar her şey Arapların veya başka devletlerin.. Yalnız jandarma bizim idi; jandarma bile değil, jandarmanın esvabı.

Osmanlı saltanatı som bürokrat iken, bürokrasi bile tam-Arap, yahut yarı-Araptır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rast geliyordum.

Arap milliyetçiliği güden Şamlı Azimzadeler, Konya’dan gelme Kemik Hüseyin’in torunlarıydılar. Halep’in esas ailelerinin asılları Türklerdi. Osmanlı İmparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi.

Birinci Millet Meclisinde Şer’iye Vekilliği etmiş, Eskişehirli bir Türk hocasının Türkler gibi “ve” demek yerine, Araplar gibi “vua” dediğini belki henüz unutmamış olanlar vardır.

Suriye, Filistin ve Hicaz’da:

– Türk müsünüz?

Sorusunun birçok defalar cevabı:

– Estağfurullah! İdi.

Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.

Eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu yukarılarına kadar gireceğine şüphe yoktu.

Bizim emperyalizm, yani Osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet yapamaz!

Kudüs’ün en güzel yapısı Almanların, ikinci en güzel yapısı yine onların, en büyük yapısı Rusların, bütün öteki binalar Fransızların, İngilizlerin, hep başka Hıristiyan milletlerin idi. Gür sakalları baharat kokan Dürziler, saçları örgülü Yahudiler, elleri meşinleşmiş Urban ve entarili Araplar… Hepsi, Türk ordusu kanala doğru giderken, dar Suriye ve Filistin kıtasında iki safa ayrılmış:

“Geç yiğidim, geç!” diyordu.

Geç kalmıştık. Artık ne Suriye, ne de Filistin bizim idi. Rumeli’yi bile kaybetmiştik. Bir realite hissi ile değil, bir tarih hissi ile kendimizi zorluyorduk! Tamamıyla batılılaşmak ve sonra da Halep’ten Kızıl denize doğru, nüfus, teknik ve sermaye ile taşmak lazımdı. Biz ise Anadolu’yu aşıp Halep kapısına vurduğumuz zaman, bayındırlık ve kalabalık görmeye başlıyorduk. Halep, büyük bir şehir; Şam büyük bir şehir; Beyrut büyük bir şehir; Kudüs büyük bir şehir ve hepsi yabancı idi. Lübnan havası, bize Dobruca havasından yüz kat daha yabancı idi.

Fakat her yere:

-Bizim, diyorduk.

Şam, evimiz kadar bizim, Lübnan bahçemiz kadar bizim… Bu tasarruf ve hüküm hissinin bize damarımızdaki kandan geldiğine şüphe yoktu.

Ve kendimizi otelciye, lokantacıya, hatta posta memuruna anlatmak için yavaş yavaş Arapça öğreniyorduk.

Medine’yi bile bırakmıyorduk. Medine’siz Türkiye? Bu emperyalizmin intiharı demekti.

Ne Medine’si? Bir gün aşağı geçecek bir kıtayı selamlamaya inmiştik. Tren varken, Adana’dan beri yayan yürümekte idiler. Üç bin kadar zayıf soluk ve üstü başı yıpranmış Türk çocuğu, yorgun argın önümüzden geçtiler. Biliyor musunuz, nereye gidiyorlardı? Taaaa Aden’ e!

Hamid’in mısrasını hatırlıyordum:

– Nereye gitmek istiyorsunuz?

– Aden’e!

Mısır’ı fethe çıkan Cemal Paşa, Kudüs’te, Şam’da, Lübnan’da, Beyrut’ta ve Halep’te, bir işgal kumandanı gibi birşeydi.

Zeytindağı’nın üstündeki Alman yurdunda biz, devenin üstüne merdivenle tırmanmaya uğraşan Avusturyalı subay, otomobilden ürken hecin, hecinden ürken Macar atı, kanalı geçmek için Taberiye Gölü’nde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve bir boğuk Arap sesi:

– Felyahya!

İmparatorlukların sanatı; sömürge ve milliyet işletmektir. Osmanlı İmparatorluğu, Trakya’dan Erzurum’a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milletlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi”

Falih Rıfkı Atay
Yazar, gazeteci
(1894 İstanbul-1971İstanbul)
(Alıntı:Kudüs 1915 Notları.
Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan)

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.