BİZ NELER GÖRDÜK

Biz görmedik tabi, ama Âdemoğlu çok devirler yaşamış. Taş devri, demir devri, tunç devri filan. Çok affedersiniz 1950 den sonra da hıyanet devri. Bizim nesil bu sonraki devri yaşadı işte.

Ama bakır devrini de yaşadık. Tüm yemek takımlarımız yani tabaklarımız ki (onlara sahan denirdi), konan yemek soğumasın diye kapakları bile vardı. Bunların içi dışı kalaylı olurdu. Canımıza bakalım derken canımızdan olmayalım, zehirlenmeyelim diye. Çünkü kalaysız bakır zehirlerdi. Yani içine sıvı konan her kabımız taslar, tencereler, içine yoğurt çalınan sitiller, kazanlar, leğenler, semaverler, çaydanlıklar, demlikler, kahve cezveleri hatta mangallar hep bakırdandı. Bakırcılar, kalın bakır levhalara çekiçle döve döve şekil verirlerdi. Halkın gelir seviyesi düştükçe bakır fiyatlandı. İncecik bakır levhalardan makinelerde sıvama usulüyle dandik bakır kaplar üretildi. Bunlar, terazide tartılıp ağırlığına göre satılmaya, yeni evlilere bu bakır kaplar hediye olarak götürülmeye başlandı. Kullananlar, bazılarının sadece içini, bazılarının içini dışını kalaylatarak kullanırlardı. Elektrik ileten tellerimizin alayı bakırdı. Ama bakır çalığı zehirler bazı hallerde ilaç olarak bile kullanılırdı. Mesela sakal kıran denen bir rahatsızlık vardı. Bir mantarın yol açtığı, kılları döken bir deri hastalığıydı. Alopesi hastalığının halk dilindeki adıydı. Kalaysız bir bakır kaba biraz kaymak konur bekletilir belli kıvama gelince saç ya da sakal çıkmayan yere merhem gibi sürülürdü.

Ben Ankara da ilkokula yeni başlamıştım kardeşim Haluk daha gitmiyordu. Annem bakır mangalı ters çevirip alt kısmını bakır tas gibi kullanarak babamın rahatsızlığı için içine kaymak koyup beklemeye almıştı. Annem, gezmeden geldiği bir gün mangalı bize göstererek bunun içindekini kim yedi diye sordu. Benim haberim bile yoktu. Ben yemedim dedim. Kardeşim ben de yemedim dedi. Annem doğruyu söylemezseniz bir iki saate kalmaz ölürsünüz deyince kardeşim ben yedim dedi. Babamın da eve gelme saatiydi. Kardeşimi alıp hemen Numune hastanesine gittiler. Midesini temizlemişler sabaha kadar müşahede altında tutmuşlar. Güneş doğmadan geldiler. Allahtan doktorlar tutanak filan tutmamışlar, bilmezlikten gelmişler.

Bakır mutfak eşyaları kullanılırken yemek masalarımızda seramik ya da porselen tabaklar, çorba ve komposto kâseleri, porselen demlikler yer almaya başladı. Seramikler, kil, kaolin ve benzeri maddelerin yüksek sıcaklıkta pişirilmesiyle, porselen ise kaolin, feldspat ve silikat (kuvars ) olan seramik karışımıyla üretiliyordu. Porselenin yapısında, seramikte bulunmayan feldspat vardı. Ne var ki bu ürünler çarpma ve ani sıcaklık değişimlerine dayanaklı değillerdi.

Birde halk arasında çinko diye adlandırılan emaye kaplarımız vardı. Cam hamuruna karıştırılan soda, boraks, kurşun oksit ve renk verici metal oksitlerin katılmasıyla bir araya gelen karışım metal eşya üzerine püskürtme veya daldırma usulüyle kaplanır sağlık açısından iyi bir malzeme olurdu. Bu da çarpmaya, düşmeye gelmeyen narin bir eşya idi.

Kurşun borular vardı. Sokaklarımızdan geçen ana su boruları evlerimize bu kurşun borularla bağlanırdı. Çok önemli bir zehirlenmeydi kurşun zehirlenmesi. Kandaki kurşun miktarının yüksek seviyelere çıkması sonucunda meydana gelen ve kalıcı sağlık sorunları veya ölümcül sonuçlara yol açabilecek ciddi bir tıbbi durumdu. Zehirlenmeye neden olacak miktarda kurşunun kanda birikmesi genelde uzun zaman alır, sonra çıkardı acısı. Matbaalarda kurşun hurufat(harfler) kullanılırdı. Dizgi işinde uzun süre çalışanlarda kurşun zehirlenmesi olurdu.

Neyse konuyu dağıtmayalım, Bakırdan sonra Alüminyum devri başladı. Çok güzeldi alüminyum kaplar. Hem bakır kaplar gibi ağır değillerdi hem kalay derdi yoktu hem de pırıl pırıldılar. Hele çaydanlıklar ve demlikler pırıl pırıl şıkır şıkırdılar. Sokaklarda eski elbise ayakkabı alan eskiciler eski bakır kapları almaya başladılar. Biz ne bilelim, meğer onlarda topladıkları bakırları antikacılara satıyorlar onlarda üzerlerindeki kalayı temizleyip parlatıp elin Avrupalısına, Amerikalısına iyi paraya satıyorlarmış Ne zamanki Türkiye’nin en büyük kablo fabrikalarından birine müdür oldum bakırın tabiatta yok olmayan ancak değişik şekillerde kullanılan çok kıymetli bir maden olduğunu öğrendim. Bizdeki bakırlar bitince kaçak yollarla Irak’tan, İran’dan kamyonlar dolusu hurda bakırlar gelmeye başladı. Bilhassa Irak’tan getirilen bakır sürahilerin içinden çimento çıkıyordu tartıda ağır gelsin diye. Bu bakırlar eritiliyor bakır tel yapılıyordu.

Ben bu acı gerçeği öğrendim ama bütün büyük şehirlerde, küçük şehirlerde, köylerde, kasabalarda hanımlar yukarda tek tek saydığım sıvı kaplarını, mutfak eşyalarını alüminyum yaptılar, alüminyum folyoları her yerde her işte kullandılar. Biz, Alüminyumun da zehir olduğunu hatta Alzheimer’e sebep olduğunu öğrenene kadar bir on yıl kadar kullandık. Sonra birden melaminler çıktı ortaya.

Yemek tabakları, çay tabakları, servis tepsileri sardı her yanımızı. İçleri emprime kumaş desenliydi, her zevke uygun desenlerdeydi. Üretimi kolay olduğu için herkes melamin üreticisi oldu rekabet kızıştı. Emprime kumaşın yerine kâğıt baskılar kullanılmaya başlandı. Rekabet o boyutlara ulaştı ki üreticiler daha ucuza imal etmek için melaminin içine suni gübre olan üre karıştırmaya başladılar. Rengi biraz sarımtırak oluyordu. Sorulduğunda gizlemek için içinde ürear var dediler. Kimse ürear nedir diye sormadı. Ürearlı tabaklar çizildiğinde sağlığa zararlıydı ama bilmiyorduk. Melamin de sanırım bir beş yıl kadar evlerimize misafir oldu. Ucuzdu, desen zenginliği vardı. Borumdaki pansiyonun sahibi bir dahaki gidişimizde melamin tabaklardan getirmemi istemişti. Üretimini yapan arkadaşım koca bir koli yapmış ve para almamıştı. Birkaç yıl öncesinde de Çinlilerin ihraç ettikleri süt tozlarına melamin tozu karıştırdıkları skandalı ile sarsıldık. Bu sütler bebeklerde böbrek rahatsızlıklarına sebep olurmuş.

Şimdi paslanmaz çelikten mamul mutfak eşyaları çağındayız. Tencereler olsun çatal kaşık takımları olsun hepsi paslanmaz çeliktir. En kalitelisi 316 paslanmazdır ama mutfak eşyalarında kullanılmaz. Ondan sonra gelen 304 kalite kullanılır. Ürünlerin üzerinde 18/10 nikel yazması gereklidir. 18/10 anlamı ise krom, nikel ve çelik içerir demektir. Birde 430 kalite vardı ki bu nemli ortamlarda paslanır çünkü içinde nikel bulunmaz. Parlak ve dekoratif olduğundan bundan da örneğin eczanelerin, kuru yemişçilerin vs. dolapları tezgâhları imal edilir. 18/10 çelik mutfak eşyaları sağlık açısından camdan sonra gelir.

Keramik kaplama mutfak eşyaları yeni yeni raflarımızda dolaplarımızda yer alıyor. Sağlığımız açısından da paslanmalardan daha iyi ama yukarda yazdığım gibi çok dikkatle kullanmak gerekiyor.

Ben şimdi bu konuları neye şey ettim ki? Plastik torba kullanımı yasaklandı ya o konuda şey edecektim ve file ile kesekâğıdından bahsedecektim ama nerden nereye geldik. Benden yazar olursa yazıda böyle oluyor işte.

Yukarda bahsettiğim devirlerde yani bakır devri, alüminyum devri, çinko, melamin hepsinde plastik kullanımı hep vardı. Cebimizdeki taraktan, plastik boyalara, onların kıl fırçalarına, giysilerimize, evimizdeki mobilyalardan, beyaz eşyalara, elektronik cihazlardan otomotiv sanayiine kadar başımızı nereye çevirsek plastik vardı. Ama bizim çocukluğumuzda “Pazar Filelerimiz” vardı her yerde satılırdı. Niğde de ortaokul ikinci sınıfta okurken” elişi hocamız bize makas bilemeyi, balta bilemeyi, karton kutu yapmayı, ebruli yapmayı, file örmeyi öğretmişti. Annelerimiz çarşıya çıktıklarında bizim filelerimizi kullanırlardı. Alış verişlerimizde dükkân sahipleri kesekâğıdı kullanır meyveleri, sebzeleri, kuru gıdaları, toz şekeri, unu, alçıyı, çimentoyu bu torbalara koyardı. Bununda başka hileleri vardı tabi.

Evde oturan dar gelirli hanımlar yaşlı beyler gazete kâğıdından kesekâğıdı üretirler bunu bakkallara satarlar birkaç kuruş gelir elde ederlerdi…Gazete kâğıdı ince olduğundan birkaç kat gazete kâğıdını birlikte katlayarak tutkal yerine sulu hamur ile yapıştırırlardı. Tabi hamurunda bir ağırlığı olurdu. Bilhassa ağırlığı taşıyacak taban kısmına dükkâncıların önerisiyle hamuru biraz kalınca sürerlerdi. Birkaç kat gazete kâğıdı + kalınca hamurdan tutkal, fazladan bir ağırlık yapardı. Kesekâğıdının büyüklüğüne göre bu ağırlık yabana atılmayacak kadar olabilirdi. Yani toz şekere verdiğiniz paranın bir kısmını bu kesekâğıdına ödemiş olurdunuz. Kırmızı toz bibere tuğla tozu, karabibere kurutulmuş ot-sap karıştırmak, çuvalda açık satılan pamuğu nemli tutmak gibi.

1980 li yıllarda hayatımıza giren Plastik poşetlerin çevre kirliği yapıyor savına karşılık ben de bir anım ile yazımı bitireyim. Kullandığımız kanaviçe dokumalı polipropilen çuvalları bir zamanların en ünlü polipropilen çuval üreten fabrikasından alıyorduk. Değişik ölçülerde en az ikibin üçbin adet, bazı ölçülerden 20 bin adet gibi.  Sahipleri ile aramızda şöyle bir konuşma geçmişti. Ben dedim ki Avrupada Amerika da bu tip üretim yapan fabrikalar, polipropilen ve polietilen atıklar tabiatta çabuk çözülsün ve yok olsun diye içine bazı kimyasallar koyuyorlarmış sizde koyuyor musunuz? Bıyık altındangülerek dediler ki; bizim koymamıza gerek yok, bizimkiler o kadar kaliteli ki kendiliğinden çözülüp yok oluyor.

Yeni yönetmeliğe göre plastik torbalar, mesafeli sözleşmelerle yapılan satışlar da dâhil olmak üzere satış noktalarında tüketiciye ücretsiz temin edilemeyecek ve ücretsiz teminine imkân verecek herhangi bir promosyona veya kampanyaya dâhil edilemeyecek. 15 mikron ila 50 mikron arası kalınlıkta olan plastik alışveriş poşetleri, market kasalarında tüketiciye ücretli olarak verilmeye başlanacak. Bu kalınlığın altında veya üstünde olan poşetler, eskiden olduğu gibi ücretsiz verilmeye devam edecekmiş.

Türk Plastik Sanayicileri Araştırma, Geliştirme ve Eğitim Vakfı (PAGEV) Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Eroğlu, plastik poşetlerle ilgili çıkan yasaklanacağı haberlerinin doğru olmadığını belirterek şöyle bir açıklama yapıyor: “Türkiye Perakendeciler Federasyonu’nun basında yer alan ‘01.01/2018 tarihinden itibaren Plastik Poşetler Yasaklanıyor’ şeklinde beyanatları gerçeği yansıtmamaktadır. Plastik poşetlerin yasaklanması söz konusu değildir.” Taslak halindeki yönetmeliğin bu şekliyle yürürlüğe girmesi durumunda, 01.01.2019 tarihinden itibaren 15 mikron ila 50 mikron arası kalınlıkta olan plastik alışveriş poşetleri, market kasalarında tüketiciye ücretli olarak verilmeye başlanacaktır. Bu kalınlığın altında veya üstünde olan poşetler, eskiden olduğu gibi ücretsiz verilecektir. Belediyelerce kontrol edilen pazar yerleri bu yönetmelik kapsamı dışında olup Belediye Meclislerinin kararlarına göre uygulamalar yapılmaktadır.

Naylon torbaların bir faydası vardı, içinde ne olduğu ne kadar olduğu görünmüyordu. Bu kâğıt kıtlığında Avrupadaki gibi renkli ve baskılı Kraft kesekâğıdı kullanamayacağımıza göre ya 25 kuruş verip yine naylon torba kullanacağız ya da evimizden file ya da torba türü şeyler götüreceğiz. Ya da büyük firmalar yasal boşluklardan faydalanarak yine bir çözüm bulacak ya da bu 25 kuruşu bizden açıkça almamak için mallarının üzerine koyacak.

Montaigne’ in dediği gibi, hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki; Ha altın çalmışsın, ha bir iğne.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.