Bir Ulus Müstesna Lideri’ne Nasıl Sahip Çıkmalıymış?

Bir Ulus ; Tarih’i dönüştüren Müstesna Lideri’ne (Napolyon Bonapart’a) Nasıl Sahip Çıkmalıymış” – T.C. burhan Savaş

Çıkmalı, ama her yönü ile. Napolyon’un Türklere karşı işlediği savaş suçları, emrettiği katliamlar ve soykırımlar dahil olmak üzere.

Fransızların büyük övgüyle bahsettikleri Napolyon Bonapart’ın gerçek yüzünü bilmek isteyenlere, bu makaleyi ve makalede sözü edilen Claude Ribbe’nin Le Crime de Napoleon  (“Napolyon’un Suçu”) kitabını okumalarını öneririm:
dailymail.co.uk/news/article-1038453/The-French-Fuhrer-Genocidal-Napoleon-barbaric-Hitler-historian-claims.html Bu arada 1799’da Yafa’yı ele geçirdikten sonra 5 binden fazla Osmanlı şehir halkının tamamını, kadınlar ve çocuklar dahil, nasıl acımasızca katlettiğini ve bununla da yetinmeyerek teslim oldukları takdirde zeval görmeyeceklerine söz vermiş olduğu 4 bin esir Osmanlı askerinin tümünün öldürülmelerini emretmiş olduğunu da unutmayalım:

“Napolyon, Osmanlı İmparatorluğu’na daha fazla ilerleyebilmek için Jaffa’yı kazanmak zorundaydı ve tüm seferin başarısı onun ele geçirilmesine bağlıydı – kasaba, Suriye’nin ana ticaret merkezlerinden biriydi ve filosuna hayati bir sığınak sağlayacak bir limana sahipti.  7 Mart 1799’da Bonaparte, teslim olması için şehrin Türk komutanına bir Türk gönderdi, komutan Türk’ün başını kesip saldırı emri verdi. Geri itildi ve aynı günün akşamı; kuşatmacıların ağır basmaları kulelerden birinin çökmesine neden oldu ve böylece savunucularının umutsuz direnişine rağmen Jaffa alındı.Bazı kaynaklara göre, Napolyon’un ültimatomunu şehre saygısızca anlatan Fransız haberciler tutuklanmış, işkence görmüş, iğdiş edilmiş, başları kesilmiş ve başları şehir surlarında kazığa çakılmıştır. Bu sert muamele, Napolyon’un şehir düştüğünde, askerlerine iki gün ve iki gece katliam ve tecavüz izni vermesine neden oldu. Türk vali Abdallah Bey’i de idam etti.
Bonaparte artık evlatlık oğlu Eugène de Beauharnais’in mahkumların hayatlarının bağışlanacağına dair sözlerini yerine getirmek istemiyordu ve Osmanlı mahkumlarının büyük bir kısmının (“Napolyon Anıları” na göre 4.100, Louis Antoine Fauvelet de Bourrienne, s. .172), çoğu Arnavut, süngü ile vurularak ya da bıçaklanarak öldürüldü. Napolyon’un övgü yazarları daha sonra bu karar hakkında şunları yazdılar: “Çünkü, bu kadar çok sayıda mahkumu teslim tutmak için, onlar için gardiyanları ayırmak gerekli olacaktı, bu da ordusunun sayısını ciddi şekilde azaltacaktı; ve eğer özgür adam olarak gitmelerine izin vermiş olsaydı, Ahmed Cezzar (Paşa’nın) birliklerinin saflarını artırabileceklerinden korkmak mantıklıydı.
Napolyon’un savaş komiseri yardımcısı Jacques-Francois Moit bunu şöyle tarif etti:
10 Mart 1799 öğleden sonra, Jaffa tutsakları, General Bonaparte birlikleri tarafından oluşturulan geniş bir kare falanksın ortasında yürütüldüler. Tam bir kargaşa içinde yürüyen Türkler, kaderlerini çoktan tahmin etmişler ve gözyaşı bile dökmemiş gibi görünüyorlardı … Nihayet Yafa’nın güneybatısındaki kum tepelerine vardıklarında, bir sarımsı su havuzunun yanında durmaları emredildi. Askerlere komuta eden subay daha sonra mahkum kitlesini küçük gruplara böldü ve birkaç farklı noktaya götürülüp vuruldular  … Son olarak, tüm mahkumlardan sadece su havuzunun kenarındakiler kaldı. Askerlerimiz fişeklerini tüketmişlerdi, dolayısıyla onları süngü ve bıçakla katletmek dışında yapacak bir şey kalmamıştı. … Sonuç … kan damlayan ölü ve ölmekte olan bedenlerin korkunç bir piramidiydi ve bu korkunç beden duvarının altında gizlenen henüz vurulmamış talihsiz varlıkları bitirmek için zaten ölmüş olanların bedenleri çekilmek zorunda kalındı.Kaynaklar: Jacques-François Moit (1814). Mémoires pour servir à l’histoire des expéditions en Égypte et en Syrie. , aktaran Véronique Nahoum-Grappe (2002). “Aşırı şiddetin antropolojisi: telvis suçu”. Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi 54 (174): 549-557.

“Napoleon had to win Jaffa before he could advance any further into the Ottoman Empire, and the whole expedition’s success depended on its capture—the town was one of Syria’s main mercantile centres, and had a harbour which would provide vital shelter for his fleet.

On March 7, 1799 Bonaparte sent a Turk to the city’s Turkish commander to order its surrender, the commander decapitated the Turk and ordered a sortie. He was pushed back and as early as the evening of the same day; the weight of the besiegers caused one of the towers to collapse and so, despite hopeless resistance by its defenders, Jaffa was taken.

According to some sources, the French messengers who brusquely told the city of Napoleon’s ultimatum had been arrested, tortured, castrated and decapitated, and their heads impaled on the city walls. This harsh treatment led Napoleon, when the city fell, to allow his soldiers two days and nights of slaughter and rape. He also executed the Turkish governor Abdallah Bey.

Bonaparte no longer wished to honour the promises of his adopted son Eugène de Beauharnais that prisoners’ lives would be spared and ordered that a large part of the Ottoman prisoners (4,100 according to “Memoirs of Napoleon”, by Louis Antoine Fauvelet de Bourriennep.172), many of them Albanians, be shot or stabbed to death with bayonets. Napoleon’s eulogists later wrote of this decision: “For, to keep in submission so considerable a number of prisoners, it would have been necessary to detach guards for them, which would have severely diminished his army’s numbers; and if he had allowed them to leave free men, it was reasonable to fear that they might swell the ranks of Ahmed al-Jazzar’s troops.”

Napoleon’s deputy commissioner of war Jacques-Francois Moit described it thus:

“On 10 March 1799 in the afternoon, the prisoners of Jaffa were marched off in the midst of a vast square phalanx formed by the troops of General Bonaparte. The Turks, walking along in total disorder, had already guessed their fate and appeared not even to shed any tears… When they finally arrived in the sand dunes to the south-west of Jaffa, they were ordered to halt beside a pool of yellowish water. The officer commanding the troops then divided the mass of prisoners into small groups, who were led off to several different points and shot… Finally, of all the prisoners there only remained those who were beside the pool of water. Our soldiers had used up their cartridges, so there was nothing to be done but to dispatch them with bayonets and knives. … The result … was a terrible pyramid of dead and dying bodies dripping blood and the bodies of those already dead had to be pulled away so as to finish off those unfortunate beings who, concealed under this awful and terrible wall of bodies, had not yet been struck down.”

Source(s): Jacques-François Moit (1814). Mémoires pour servir à l’histoire des expéditions en Égypte et en Syrie. , quoted in Véronique Nahoum-Grappe (2002). “The anthropology of extreme violence: the crime of desecration”. International Social Science Journal 54 (174): 549–557.

Maalesef, kadınlara ve çocuklara uygulanan katliam ise tarihçilere göre çok daha korkunç. Sahile kaçan binlerce sehir sakinlerini Fransızların öldürebilmeleri tam iki gün sürmüş ve askerlerde kurşun kalmadığı için kumların üzerinde bıçak ve süngü ile öldürmüşler, yüzerek kaçmaya çalışanları ise arkalarından denize girip suyun içinde katletmişler. Akan kandan civardaki Akdeniz sahil suları iki gün kızıl renge boyanmış. İşte Fransa’nın “Müstesna Lideri” Napolyon Bonapart.

Saygılarımla,

Enis Pınar

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.