ABD-AKP-Montrö

MAVİ VATAN GÖZALTINDA!..

Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com)

Donanması güçlü devlet denizlere egemen olur ve zenginleşerek büyük devlet olur.

Toprakları tarıma elverişli olmadığı için geçmişte açlıkla boğuşan Batı Avrupa ülkeleri denizciliğe önem verip güçlü donanmalar oluşturduktan sonra denizaşırı sömürgeciliğe başlayarak yoksulluktan kurtuldular. En güçlü donanmaya sahip İngiltere dünyanın süper gücü olurken Fransaİspanya, Portekiz, hatta küçücük Hollanda ve Belçika dünyanın en çok sömürgeye sahip zengin devletleri oldular.

Denizciliğin önemini anlayan Rus Çarı Büyük Petro*, kimliğini gizleyerek Avrupa’ya gitti, Hollanda tersanelerinde çalışarak gemi yapımını öğrendi. Ülkesine dönüp tersane kurarak güçlü bir donanma oluşturduktan sonra, Baltık kıyısına sıkışmış yoksul bir ülke olan Rusya’nın bir dünya imparatorluğu olmasının önünü açtı.

***

Gemi yapımı teknolojilerindeki yenilikleri izleyemeyen ve çağdaş eğitimin gerisinde kalan Osmanlı, 16.yüzyıldan itibaren denizlerdeki üstünlüğünü kaybedince gerilemeye başladı. 18. Yüzyılın sonuna doğru durumun ayırdına varılması üzerine, daha sonra “Deniz Harp Okulu” adını alacak “Mühendishane-i Bahri Hümayun” kurularak deniz subaylarının bilimsel eğitim almaları sağlandı ve tersaneler de yenilenerek donanma güçlendirilmeye çalışıldı.

Amcası Abdülaziz ve ağabeyi 5. Murad’ın tahttan indirilmiş olmaları nedeniyle II. Abdülhamid, “darbe kuruntusu” içindeydi. Birilerinin kulağına “denizcilerin darbe yapacağını” fısıldaması üzerine Donanma’yı Haliç’e kapattı. Abdülhamid’e bunu öneren kişi ya da kişilerin, Osmanlı’nın batması için çalışan yabancı ajanı olmaları olasıdır. Böylece yüz yıl önce başlamış bilimsel eğitim ve yenileşme ile oldukça güçlenmiş olan Osmanlı Donanması çürümeye bırakıldı. Bunun bedeli ağır oldu; On İki Ada bu yüzden kaybedildi, Karadeniz’e Rusya egemen oldu vs…

***

Savunmanın ulusal güçlere dayanması gerektiğine inanan Atatürk, bakanlığın başına “Milli” sıfatını ekledi. Bunun için savunma endüstrisinin de milli olması gerekiyordu. Bu amaçla uçak fabrikasından tersanelere kadar ulusal savunma endüstrisini kurdu. Ancak NATO’ya girdikten sonra ABD’nin önerileriyle ulusal savunma kavramından uzaklaşıldı, uçak fabrikaları, tersaneler vd. kapatılarak Amerikan yardımına bağımlı olundu. Bunun yanlışlığını, Kıbrıs’ta 1964 Noel günü Türk soykırımına başlayan Rumlara müdahale etmek istediğimizde, Amerika’nın “benim verdiğim silahları iznim olmadan kullanamazsınız” demesi üzerine anladık. Yeniden ulusal savunmaya dönülme uğraşısı başladı. Yeniden ulusal savunma endüstrisi geliştirilmeye, tersaneler, uçak fabrikaları vd. kurulmaya çalışıldı…

***

Donanmanın Haliç’e kapatılmasına benzer bir olay AKP iktidarı döneminde de yaşandı. ABD-FETÖ kumpaslarıyla, başta Deniz Kuvvetlerimiz olmak üzere Ordumuz çökertilmeye çalışıldı. Donanma Haliç’e kapatılmadı ama en seçkin komutan ve kurmay subaylarımız Silivri’ye kapatıldı. İçine sızmış ajanların ortaya çıkmasıyla Ordumuzun en büyük gücü olan silah arkadaşlığı kavramı büyük yara aldı. Biz kendi kendimizle boğuşurken, Osmanlı’nın On İki Ada’yı kaybetmesi gibi, Yunanistan Ege’deki 18 adamızı sessiz sedasız işgal etti. “Oldu Bitti” tarzında gelişen olay, gündeme hiç getirilmediğine göre, devlet tarafından kabul edilmiş görünüyor. Ardından, bizim dışımızdaki bölge ülkeleri bir araya gelip, ABD ve diğer emperyalist devletleri de arkalarına alarak Doğu Akdeniz’in doğal kaynaklarına el koydular.

***

15 Temmuz Darbe girişiminden sonra ABD-FETÖ ortaklığı ile yolu ayrılan AKP, kendi deyimiyle “yerli ve milli” politika uygulamaya başladı. Bu arada Silivri zindanında yıllarca yatmış olan kahramanlarımız dışarıya çıktı ve hiçbir şey olmamış gibi vatan görevine yeniden başladılar. Çoğu içeride yazar olmuştu. Emekli olanlar, yol gösterici yazıları ile vatan görevlerini sürdürmeye başladılar. Bunlar arasında bulunan denizciler, “Deniz Yetki Alanı”na (Münhasır Ekonomik Bölge ‘MEB’) dikkati çektiler. “İçerdiği zenginlik ve altındaki doğal kaynaklarla vatanın, kara sınırları ötesinde, denizlerde de devam ettiğini” anlattılar. Bu kapsamda, isim babası Emekli Amiral Cem Gürdeniz olan, “Mavi Vatan” kavramı geliştirildi…

AKP, “Mavi Vatan” kavramına sahip çıktı. Dillerinden düşürmez oldular. Artık Cem Gürdeniz yandaş kanalların gözdesiydi. İktidar, Doğu Akdeniz’de oluşturulan Türkiye karşıtı cepheye meydan okuyordu. Satın alınan sondaj gemileri doğal gaz ve petrol aramak üzere, savaş gemileri eşliğinde, Türkiye ile KKTC’nin MEB’lerine gönderildi. Bunun üzerine ABD elindeki kartları çıkardı. Ellerinde Rıza Zarrap’ın itirafları vardı; İran’a uygulanan ambargonun delinmesi, altınlar, dağıtılan rüşvetler, Halkbank dosyası vs…

Böyle olunca, sondaj yapmak üzere büyük törenlerle Doğu Akdeniz’in sıcak sularına gönderilmiş olan gemiler, sessizce dönüp Antalya limanına demir attılar. Ancak Amerika’nın başka istekleri de vardı. Yunanistan’dan Litvanya’ya kadar batıdan kuşatmış olduğu Rusya’yı, güneyden de sıkıştırmayı düşünüyordu. Bunun için savaş gemilerinin Karadeniz’e girmesine engel olan Montrö’nün ortadan kaldırılmasını istiyordu. Bu amaçla Türkiye’ye bir de havuç uzattı: güdümündeki Mısır diktatörü Sisi’den Türkiye ile görüşmesini istedi. Sıkışan AKP, isteneni yapmak üzere yolu açmak üzere Meclis Başkanı ve iktidar yandaşı yazarlar aracılığı ile Montrö’yü gündeme getirdi. Montrö söz konusu olunca, konunun önemini bilen emekli büyükelçilerin bildirisinden sonra, emekli amiraller de bir bildiri yayımladılar. Büyükelçilerin bildirileri sessizce geçiştirilirken amirallerin bildirisi büyük gürültü kopardı ve “Mavi Vatan”cı amiraller gözaltına alındı…

***

Gelişmelerin özetini, KRT televizyonunda Zafer Arapkirli’ye konuşan uluslararası ilişkiler profesörü Sayın İlhan Uzgel çok güzel yaptı: “Mavi Vatan önce limana demir attı, sonra içeri alındı!..”                              

*1682-1725 yılları arasında Çarlık yapan 1. Petro, yaptığı reformlarla Rusya’da Aydınlanma devrimini başlatmıştır. Bu nedenle Büyük Petro denir ve Rusların Atatürk’ü kabul edilir. 43 yıl iktidarda kalmış olması ve özellikle Çariçe II. Katerina olmak üzere ardıllarının devrimlerini sürdürmeleri nedeniyle Aydınlanma Devrimi yaşama geçmiş, akıl ve bilim kılavuz edinilmiş; sonuçta Rusya kalkınmasını sağlayarak dünyanın en büyük devletlerinden biri olmuştur. Biz, Atatürk’ü anlayamayıp devrimlerini yaşama geçiremediğimiz gibi, I. Petro’yu da anlamamış ve dünyanın “Büyük Petro” dediği adama “Deli Petro” demişiz. Yaptığı reformlardan haberimiz olmadığı için, Prut Savaşı’nın sonucunu “Baltacı- Katerina dedikodusu” ile açıklamışız. Oluşturduğu Donanma 50 yıl sonra, Baltık Denizi’nden kalkıp Çeşme’ye gelerek Osmanlı donanmasını tamamen yaktığında, bizimkiler “Baltık Denizi ile Akdeniz’in bağlantısı yok. Çeşme’ye nasıl gelmiş olabileceğini?” tartışıyorlardı. Çünkü o zaman Rusya’yı yöneten Çariçe II. Katerina, Aydınlanmacı Fransız Filozof Volter’den danışman olarak yararlanırken, Osmanlı’yı yöneten Padişah III. Mustafa, savaş kazanmak için, Prusya Kralı II. Frederik’e elçi göndererek “ödünç üç müneccim” istiyordu!..

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.