HUNZA TÜRKLERİ -HUNZAKUTLAR-VE UZUN YAŞAMIN SIRRI

                      Türklerin Tarihin den 2-3 dakika  

HUNZA TÜRKLERİ -HUNZAKUTLAR-VE UZUN YAŞAMIN SIRRI

***Ortalama 120 yıl yaşıyorlar.Hunza kadınları 65-70 yaşlarında doğum yapıyor.

Hunzalar Çin ve Afganistan sınırında Pakistan Keşmirinin kuzeyinde Tanrı Dağları, Himalayaların batı uzantısı olan Karakurum Sıradağları, Hindukuş dağlarının kesiştiği 160 km uzunluğunda, 1.6 km genişliğindeki Hunza Vadisinde yaşıyan bir halk. Aslında komşu oldukları Çin değil, günümüz Çin devletinin sınırları içerisinde Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan.

Kut

Hunzalar kendilerine Hunzakut diyorlar. Kut, Türk ve Altay şamanizminde ve halk inancında kutsal enerji, yaşam gücü demek. Yiğitler kut sayesinde ölümden kurtulur veya yaşama döner. Bu güç Tanrı’dan kaynaklanır. Tanrı bu gücü geri çekerse kağanlar tahtı ve yaşamlarını yitirirler. Uygurlar 1209’da Cengiz Han tarafından Moğollar’a bağlandıktan sonra 1550’lere kadar çeşitli şekillerde varlıklarını devam ettirdiler. Bunlardan biri de Turfan’daki İdikutlardı. İdikutlar 12. yüzyılda Karahıtaylara bağlıydılar. İdikutlar 1209’da Cengiz Han’a Barçuk İdikut önderliğinde itaat ettiler. Onun oğulları Kesmes ve Salındı Moğollar’ın müttefiki oldular. 1248’de Büyük Moğol Hanı Güyük Beşbalık’ta öldü. Buradaki Uygurlar, Çin’deki Moğol hânedanına bağlı olarak buğra damgasını kullanıyorlardı. 1286 yılı civarında Cengiz Han’ın torunu Duva, Koçkar Tegin adlı İdikut’u kendisine bağlamak için Beşbalık’ı kuşattı. İdikut’un kızının Duva’ya verilmesi sonucu kuşatma kaldırıldı. İdikutlar ile Cengizoğulları arasında birçok evlenme gerçekleşti. Çin’deki yüksek görevlere getirilen İdikutlar ülkelerinden uzaklaşıyor ve bir daha geri dönmüyorlardı. 1353’te İdikut olan Sangga ve Budashri’nin ardından Hos-hang devrinde İdikut sülâlesi sona erdi.

Kut’u kendilerinde ortaya çıkmış, var olmuş olarak kabul eden Hunzalar 7900 kilometre karelik bir alanda yer alan Hunza Vadisinde yaşıyorlar. Vadinin Kuzey doğusunda Doğu Türkistan, Kuzey Batısında Pamir Dağları yer alıyor. Etrafında 6000 ile 7788 m. ye kadar yükseklikte muhteşem görünümlü zirveler var. Turistler buralara fotoğraf çekmeye ve uzun yürüyüşler yapmaya geliyor. Hunza Vadisinden Hunza Nehri akıyor. Dağlardaki buzullar nehrin ve insanların su kaynağı.

Dil

Hunzaların konuştukları dil olan Buruşo yüzünden onlara Bruşolar diyenler de var. Hunza Bruşo dilinde “ok” anlamına geliyor. Bilindiği gibi Oğuzların orijin adı OK UZ. Bruşo (Bruşaski) dilinin komşu toplulukların Hint-Avrupa kökenli dilleriyle herhangi bir bağı yok. Bu dili Kafkas kökenli dillerle bağdaştıranlar var. Şimdilerde Urdu dilini de konuşuyorlar. Konuştukları dil diğer hiçbir Türk diline benzemiyor onlar Türk olamaz diyenlerin Çuvaşlardan haberi var mı acaba? Çuvaşların dili de diğer hiçbir Türk diline benzemiyor ve Hun kökenli bir dil. Hunzaların dili de Hun kökenli olabilir.

Tarih

Asırlarca yolu, izi olmayan, erişilmesi çok güç bir yerde izole olarak yaşayan Hunzakutlar “Mir” dedikleri hanedan reislerinin ve ona danışmanlık yapan on iki kişiden oluşan bir İhtiyar Heyeti idaresinde, yani Türk geleneklerine uygun olarak, 900 yıldan fazla bir süre bağımsız yaşamışlar. Eskiden Sincan-Keşmir arasında gidip gelen kervanlara sarp geçitlerde baskın yaparak, mallarını çalarak, gerektiğinde adam öldürerek geçimlerini sağlarlarmış. Ancak komşu halkların sert tepkileri üzerine 1860 da onlara söz vererek bundan vazgeçmek zorunda kalmışlar.

Bağımsız yönetim 1870 de İngiliz askerleri gelmesiyle kesintiye uğradı. Hunzalar İngilizler gittikten sonra tekrar bağımsız oldular. Ancak Mirlik 1974 de Pakistan tarafından ilga edildi (ortadan kaldırıldı) ve Hunzakutlar tamamen Pakistan yasalarına tabi oldular.

Çin’in Sincan Uygur bölgesindeki Kaşgar şehrini Pakistan’ın Pencap eyaletindeki Hasan Abdal şehrine bağlayan, Gilgit ve Hunza vadisinden geçen Karakurum Karayolunun 1979 da tamamlanması ve 1986 da turizme açılmasıyla Hunza vadisine erişim kolaylaşmıştır. Zor şartlarda yapılan yolun inşaatında ölen işçi sayısı 1010. Günümüzde Hunzakutların vadideki yerleşim yerleri olan Ganiş köyü, Aliabad ve Kerimabad ile Gilgit arasında otobüs ve minibüsler işlemektedir. Gilgit’teki havaalanına iç hat seferleri yapılmaktadır. Tarlalar veraset yoluyla bölündüğü ve vadi artan nüfusu besleyemediğinden genç Hunzakutlar artık gurbette çalışmakta ve ailelerine para göndermekteler.

Dinleri ve kadınları

Hunzalar/Hunzakutlar Şii mezhebinin İsmailiye koluna mensup Müslümanlar. Hunzalıların oralara kısa süreli gelenlere anlattıklarına göre kadınların başları açık, dışarı çıkmakta ve gezmekte serbestler, evleriyle ilgili kararlarda kocalarıyla aynı oranda söz sahibiler. Ebeveynler eş adayını Hunza aşiretlerden birinden seçiyor (akraba evliliği kesinlikle yasak) ancak çocuğun bu seçimi kabul etmeme hakkı var. Boşanma olayı çok nadir.

Geçmişte durum nasıldı bilemeyiz. Kadınlarının başları açık gezdikleri iddialarına karşın fotoğraflar ve gidenler pek de öyle demiyor. Günümüz Pakistan’ında Müslüman kadınların başı açık gezmeleri mümkün değil. Gerçekte yakın çevreden kız aldıklarına da bakılırsa bütün bu iddialar Avrupalı kökenli olduklarını vurgulamak için ortaya atılmış olmalı.

Makedonya Masalları

Hunzakutların en büyük özellikleri dış dünyanın dikkatini çekmek için fırsat bulduklarında sansasyonel, abartılı tanıtımlara ve gösterilere başvurmaları. Bunlardan biri de, Büyük İskender’in 2 bin 300 yıl önceki seferde orada kalan askerlerinin torunları olduklarını iddia etmeleri. Kanıt olarak da çevre halkı Peştunlara göre beyaz tenlerini, farklı dil ve kültürlerini gösteriyorlar. Ancak Türkler de Pakistanlılara göre beyaz tenli, dil ve kültürleri farklı, kaldı ki Hunzaların yaşadıkları ülke olan Pakistan’ın resmi dili Urdu bir zamanlar o topraklara hükmetmiş olan Türk Hükümdarı Gazneli Mahmut’un ordusunun dili.

Makedonyalı Büyük İskender’in torunları olduklarını iddia eden Hunza Prensi Gazanfar Ali Han ve Prensesi Rani Atikan 2008 yılında anavatanları olduğunu iddia ettikleri Makedonya’ya yaptıkları ziyarette Makedonya Başbakanı Gruevski tarafından Büyük İskender’in askerleri şeklinde giyinmiş şeref kıtası ile karşılandılar. Yunanistan ile isim sorunu yüzünden Atina’nın NATO ve AB üyeliğine ambargo uyguladığı 2 milyon nüfuslu Makedonya, Hunzaların iddialarına ve ziyaretine mal bulmuş mağribi gibi atlamışlardı. Ancak bütün bunlar, diğer bölümlerde de açıkladığımız gibi, maksatlı ve “show” amaçlı.

Hunzaların genleri

En son Y-DNA gen araştırmalarında (Firasat ve diğerleri) Hunzakutlarda Greklerin genetik unsurlarına hiç rastlanmadı. Büyük İskender kalıntıları olabilecek diğer halklardan Kalaşlar da aynen sıfır çektiler, sadece Peştunlarda % 2 Grek geni bulundu.

Hunzakutlar üzerinde yapılan gen araştırmaları bulguları :

– % 25,8 sıklıkta R1a1a haplogrubu M17 markeri. Keşmir, Özbekistan, Güney Asya, Doğu Türkistan (Uygur), Orta Asya, Karadenizin Kuzeyi, Macaristan’da, İdil/Ural bölgesinde Kıpçak Bozkırlarında yoğun olarak, Sibirya ve Eski Yugoslayva‘nın Makedonya dışındaki bölgelerinde daha az yoğunlukta rastlanmıştır

– % 14,4 sıklıkta Y-DNA R2a haplogrubu R-M124 genetik markeri. Bu marker aşağıda detaylandırıldığı gibi Güney/Orta Asya orijinli Üst Paleolitik Kültüre aittir:

* Güney Asya’da: Hint yarımadasında ve Sri Lanka’da ortalama % 10-15, Davudi Buhara Müslümanlarında % 16, Telugularda % 40, Brahman olmayan kastlarda % 35-55, Kuzey Hindistan Sünnilerinde % 11,

* Kafkaslar’dan: Çeçenlerde ve Dağ Yahudilerinde % 16, Balkarlarda ve Osetlerde % 8, Kalmuklarda % 6, Azerbaycan ve Kumuk Türklerinde % 3

* Orta Asya’da Karakalpaklarda % 5, Türkmenlerde % 3, Pamir dillilerden: Bartangilerde % 16, İşkaşmilerde % 8, Hocantlarda % 9

* Orta Asya/Güney Asya’dan Almanya ve Avusturya’ya göç etmiş Sintlerde (Romanlarda) % 53 olarak görülür.

– % 12,4 sıklıkta L3 – M357 haplogrubu. Kalaş, Peştun, Çeçenlerde görülür.

– % 7,2 sıklıkta J2 (J-M172) haplogrubu. Neolitik Kültürde Yakın Doğu’dan Avrupa’ya tarımı yayan çiftçilerle ilgili Kafkaslar, Anadolu, Mezopotamya ve Doğu Akdeniz menşeli Türkler % 24 oranında J-M172 grubundan, % 50 oranında J-P209/J-M267 grup kombinasyonundandır. J-M172 ve J-M267, J-P209’un alt kollarıdır.

– % 8,2 sıklıkta C3 – PK2. Sibirya’dan Bering boğazını geçerek Amerika’ya giden Ön Türklerin haplogrubudur.

– % 4,1 sıklıkta L -M20. Türkiyedeki Afşarların % 57 sinde, Al Raqqa Suriyelilerinin % 51’ünde, Suriye’nin doğusunda yaşayanların % 31’inde, Pamirlilerin % 10.1’inde, Çeçenlerin % 10’unda, Tacikistan’da yaşayan Yagnobilerin % 9,7 ‘sinde, Buhara Araplarının % 9,5’inde, Taciklerin % 9’unda, Karakalpakların % 4,5’inde, Uygurların % 4,4’ünde, Özbeklerin % 3’ünde, Kazan Tatarlarının % 2,6’sında, Hintlilerin % 7-15’inde, Avrupa’da vb görülür.

– % 4,1 sıklıkta H1-M52. Tacik, Türkmen, Özbeklerde, Kalaşlarda, Peştunlarda görülmüştür.

– % 2,6 sıklıkta O3 M 122 haplogrubu. Doğu Asya halklarında görülmektedir.

Hunzaların gerçek kökeni

KKHŞimdi gelelim Hunzaların gerçek kökenlerine. Önce yukarıdaki Karakurum Karayolu haritasına dikkatlice bakalım. Bu karayolunun hikayesini daha önce anlatmıştık. Burada dikkati çeken husus şu: Hunza vadisi Uygur Türklerinin yaşadığı Doğu Türkistan’daki Sincan Uygur Bölgesinin yalnızca iki adım ötesinde. Arada sadece Kuncerab geçidi var. Uygurların yarısı genetik açıdan R1a ve R1b haplogrubuna mensup. Avrupalılar gibi. Yukarıda da açıklandığı gibi Hunzakutlar ve Uygurların İdikutlar boyu arasında genetik bağ var. Muhtemelen İdikutların bir bölümü Hunza’ya gelince zamanla kendilerine Hunzakutlar demişler.

Hunza’daki “Hun” öneki onların kökeninin Hunlara dayandığının göstergesi olabilir. Bir tarafta Hunza, Buroşo dilinde “OK” demek, diğer tarafta Türklerin en büyük boyları Oğuz’un aslı “OK UZ”. Türk boyları ve Türklerle genetik bağları var.

Yörede genetikçilerden başka araştırma yapan Batılı antropologlara göre biyolojik özellikleri, toplumsal ve kültürel yönleri açısından Hunzakutlar Kafkasya orijinliler (Beyaz ve kumral Batı ve Doğu Avrupalılar, Kafkaslar dahil).

Bütün bunlar ve Hunzakutların tenleri, dilleri ve kültürlerinin yöre halklarından farkılı olmasının sebebinin Grek değil Türk orijinli olmalarına işaret ediyor. Avrupa ve Asyada bulunan Türk genleri ile ilgili araştırmaları anlattığımız yazılarımızı okumak için lütfen tıklayın. Bu ve bağlantılı sayfalarımızda anlattığımız gibi Türkler dünyaya yayılmışlar, Amerikaya bile gitmişler, Avrupa halkları avcı-toplayıcı topluluklarken Türkler Orta Asya, Kafkaslar ve Anadolu’dan gelip onlara çiftçilik öğretmişler. Onların atası olmuşlar.

Hint yarımadası halkının kökeni de Ön Türkler. Aslında bunları biz söylemiyoruz. Yazımızda kaynaklarını verdiğimiz batılı genobilimciler söylüyor. Hepsi linkini verdiğimiz yazımızda.

Sonuçta veriler ana dillerinin bilinen hiçbir dil ile benzerlik taşımaması nedeniyle Hunlar ve Uygurlar ile yakın akraba olmalarından ziyade atalarının bütün Türklerin ortak ataları olan Ön Türkler olduğunu, zamanla erkeklerin yakın çevreden kız almalarıyla yöre halkıyla da karıştıklarını gösteriyor.

Keşmir Türkleri

Türkler’in Keşmir dağlarını mesken edinmeleriyle ilgili çeşitli görüşler bulunuyor.

İlki, Orta Asya’nın Horasan bölgesinde yaşayan bazı Türk boylarının İslam’ı kabul etmesinin ardından Sufi din adamları öncülüğünde Keşmir bölgesinden ilk kez Hint alt kıtasına geldikleri tarihi kayıtlar ortaya koyuyor.

Türkler’in bölgeye gelmesiyle ilgili diğer yaygın görüş ise Türk-İslam devletlerinden biri olarak kabul edilen Gazneliler’in kurucusu Sultan Mahmud’un (998-1030) Hindistan’a düzenlediği seferlerde beraberinde getirdiği Türk ailelerini sistemli şekilde bu bölgeye yerleştirmesi.

Üçüncü görüş ise, Orta Asya’daki Türk boylarının, Büyük Timur İmparatorluğu’nun kurucusu Timurlenk olarak bilinen Emir Timur’un (1370-1405) Hindistan’ı fethi sonrasında bölgeye gelip yerleşmeleri.

Türküz diyememişler

Yüzyıllar öncesi buraya gelip yerleşmiş Hunzakutlar çevre halkı Peştunlardan farklı görünümde olmalarının çektiği ilgiyi avantaja çevirmek istemişler. Atalarının Türkler olduğunu ifade etmenin Batı dünyasında yankı bulmayacağını akıllıca farketmişler. Zira daha güneylerindeki Türklerden kimsenin haberi yok. Türkiye Türklerinin bile. Yukarıda kısaca değindiğimiz bu diğer Türkler ayrı bir yazımızda incelenmiştir. Bu yüzden Hunzalar yaşadıkları yerin James Hilton’un Yitik (Kayıp) Ufuklar (The Lost Horizon) romanında geçen Şangri-La olduğunu, soylarının Makedonlardan geldiğini ortaya atmışlar.

Diğer Hunza iddiaları

Hunzalar hayat tarzlarının doğal olduğunu, bunun da ömürlerini olağanüstü artırdığını, kanserin, kalp rahatsızlıklarının ve diğer hastalıklarının semtlerine bile uğramadığını iddia etmişler, kısa süreli gelen ziyaretçilere bunları kanıtlamak için sadece istedikleri taraflarını göstermeye çalışmışlardır. Bunları neden yapmışlar? Çünkü 1860 da eşkıyalığı mecburen bıraktıktan sonra çok güç şartlarda yapmaya mecbur kaldıkları tarım ve hayvancılıkla zar zor geçinebilmişler, gıdalarından keserek ürettiklerinin bir bölümünü yakın şehirlerdeki pazarlarda düşük fiyatla satarak karşılığında sınırlı ölçüde silah, bıçak, metal eşya, metal kab, inşaat malzemeleri, kumaş, iğne, kibrit, ayna, bardak vb. alabilmişler. Bu arada insanların onlara genetik ilgisini akıllıca propagandaya çevirmişler. Turizm yeni ümitleri, insanların gelip oralarda para harcamaları yeni dayanakları ve gelir kaynakları olmuş. Bu sayede Hunza Batı dünyasında uzun ömür ve sağlıklı yaşam sembolü haline gelmiş. Hunza’ya turlar düzenleniyor, macera turizmi için yaygın bir tanıtım ve organizasyon var.

Kuru kayısı, Hunza suyu gibi ürünlerini iyi fiyatla satarak, rehberlik, otel işletmeciliğiyle para kazanmaktadırlar.

Yol üzerinde “PTDC Motel Hunza” ve başka küçük oteller var. İki kalenin yer aldığı Altit ve Baltit köylerine pazarlar kuruluyor. Baltit kalesi restore edilerek rehber eşliğinde gezilen müze haline getirilmiş. Yakındaki Gilgit havaalanına inerek Hunza’da konaklayan turistler köyleri geziyor, uzun yürüyüşler yapıyor, fotoğraf çekiyor, yiyip içiyor, hediyelik alıyor ve en önemlisi döviz bırakıyorlar. Bu turlardan birinin linkini aşağıda Kaynaklar bölümünün sonunda bulabilirsiniz.

Hunzakutların önemli iddialarından biri ortalama 110 ile 120 yıl yaşadıklarını, 65 yaşın yolun yarısı sayıldığı, kadınların 65-70 e kadar anne olduğu, 100 yaşında ölenlere genç öldü dedikleri. Muhtemelen zor hayat şartları yüzünden çocukken zayıflar ölüyor, güçlüler yaşıyor ve böylece ömürler uzun görünüyor. Hunzaların izole bir bölgede yaşamaları, bulundukları yükseklikte kemirici hayvan ve haşeratın yaşamamasıyla ve havanın kuru olmasıyla bulaşıcı hastalıklardan uzak kalmaları, eskiden şekerin olmaması, olduğu zaman da satın alacak imkanlarının olmayışı, hareketli yaşamları, işlenmiş ve rafine edilmiş yiyeceklerden uzak olmaları, izole-doğal kaynakları olmayan bir bölgede dış tehditlerin ilgi alanına girmeden stressiz yaşamış olmaları da ömür artıcı etkenler. Ancak bunlar bütün hastalıklardan uzak kaldıkları anlamına da gelmiyor. Mesela hayvan ve insan dışkılarının gübre olarak kullanılması sonucu dizanteri vakaları sık görülüyor. Besinlerin bol olmaması dengeli beslenmelerini engelliyor. Beslenmelerinde iyot, omega-3 yağ asitleri ve proteinlerden elde edilen bağışıklık sistemini güçlendiren amino asitler yer almıyor. Protein eksikliği vereme yakalanma nedeni.

“Hunzakutlar enerji kaybetmeden yürümenin sırrına sahiptirler. Öylesine dirençlidirler ki, yürüdükleri mesafe ve bulundukları irtifa ne olursa olsun, hiçbir zaman mola verme ihtiyacı duymamaktadırlar. Yürüyüş tarzları sıkıntısız, incelikli ve çeviktir; bedenleri dimdiktir; başları yukarıda ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar bu duruşu muhafaza etmektedirler. Yere çömeldiklerini ya da kendilerini saldıkları görülmemiş bir şeydir.” Bunlar da evvelce orayı ziyaret edenlerin ifadeleri. Kol gücüyle çalıştıkları, çok yürüdükleri ve bol olmayan yiyeceklerini mecburen ölçülü yedikleri için fazla kilolu olmamaları, bunların da dinç olmalarını sağlamış olması gayet normal.

Hunzaların ilginç bir iddiası da burada hiç kanser vakasının yaşanmamış olduğu. Kansere yakalanmadıkları gibi sık rastlanan diğer rahatsızlıklara da uğramıyorlarmış. Bunun nedeni denizden 6 bin metre yükseklikte çok yüksek oksijeni olan bir bölgede bulunmaları, başta sezyum ve potasyum olmak üzere mineraller açısından zengin, buz gibi, kontamine olmamış su içip kendilerinin ekip biçtikleri organik yiyeceklerini yemeleri olabilir. Sezyumun kanser önleyici olduğu ve kanser tedavisinde kullanıldığı bilinmekte. Aşağıda açıkladığımız gibi sürekli yedikleri B17 vitamini (amigdalin) içeren kayısı çekirdeğinin de bunda ayrıca etkisi olabilir. Bazı araştırmalar, aman yemeyin zehirli denilen acı kayısı çekirdeğinin kanserli hücreleri öldürdüğü, sağlıklı hücreleri ise yenilediği belirlemiş (bkz Kaynaklar). Hunzakutların ölüm nedenlerinin tıbbi kayıtları olmadığından bu iddia kesin doğrudur diyemiyoruz ama daha önce sıraladığımız, şekersiz hayat gibi, sağlıklı yaşam avantajları da göz önüne alndığında doğru olma ihtimali fazla.

Hunzakutlarda kalp rahatsızlıklarının olmadığı da iddiaları arasında.

Bazı araştırmalara göre yağ oranı fazla doğal tereyağlarıyla ve hayvani yağlarla beslenen yörelerde kalp rahatsızlıkları asgari düzeyde oluyor. Bu yüzden Hunzakutların bu iddiası doğru olabilir ancak tıbbi kayıtlar olmadığından kesin bir hükme varmak zor.

Hayat Tarzları

Tuva Türkleri gibi doğayı ve suyu kirletmemeye özen gösteren Hunzakutlar topraklarını, yürekten sevilmesi ve özenle korunması gereken, Tanrının özel bir armağanı olarak kabul etmektedirler. İnsan dışkısını üstü özenle örtülmüş bir kuyuda biriktiriyor ve ancak bir ya da iki yıl beklettikten sonra toprağa iade ediyorlar. 1951’e kadar yaşadıkları yerlere tekerlekli araba girmemiş, bütün taşımalar insan gücüyle ve hayvan sırtında yapılmış. Hunzalar bahçıvanlığa yakın bir tarım uyguluyorlar. Hayvan dışkısını gübre olarak kullanıyorlar.

Konumu itibariyle çok güneş alan vadiye her yıl ortalama yalnızca 5 cm yağış düşmektedir. Havanın uzun süre kapalı olduğu bulutlu günlerin yaşandığı dönemlerde, güneş buzulları eritmediği için su eksikliği yaşanmaktadır. Bu yüzden yukarılardaki dağlık kesimlerde, kuraklık zamanında ihtiyat işlevi gören bir sarnıç kazmışlar. Kayalık vadide, yüzyıllar boyunca hayvanlarla taş ve toprak taşıyarak, teras şeklinde bahçeler oluşturmuş ve bunları sulamak için, buzulların eriyen sularını biriktirmelerini sağlayan taştan bir sulama sistemi geliştirmişler. Taş kanallar suyu doğrudan bahçelere kadar taşımaktadır. Suyun kullanımını çok katı bir yasa düzenlemektedir: her bir bahçe sahibi yalnızca belirli dönemlerde sulama yapabiliyor ve akan suyu ihtiyaç durumuna göre konumunu değiştirdiği büyük bir taş yardımıyla yönetiyordu. Ancak bu basit yöntemli bahçe tarımının önemli bir dezavantajı da hayvan ve insan dışkılarının gübre olarak kullanılması sonucu sıklıkla görülen dizanteri vakaları.

Kayısı

Topraktan aldıklarını eksiksiz olarak yine toprağa iade etmelerinin bir tür mükafatını elde etmekteler. Hunza’da yetişen çok lezzetli olan kayısı yazın hem yeniyor hem de kurutuluyor böylece kışın da yeniyor. Kayısı kabukları da yakacak olarak kullanılıyor. Beslenme şekilleri incelendiğinde, yedikleri besinlerin iyi beslenenlerin bile yediklerinden neredeyse 200 kat fazla B17 içerdiği görülüyor. Eskiden paranın geçmediği bu bölgede insanların zenginliği sahip oldukları meyve ağaçlarıyla ölçülüyormuş. Bunlardan en değerlisi kayısı ağacıymış. Kayısı çekirdeği B17 bakımından en değerli meyvelerden biridir. Yukarıda açıklandığı üzere kanser önleyici olduğu da yakın zamanda keşfedilmiş. Misafirlerin kendilerine sunulan meyvelerin çekirdeklerini atmaları büyük ayıp olarak kabul ediliyor. Bu ülkeye giden biri anlatıyor: “Bana taze toplanmış kayısı verdiler. Kayısı yedikten sonra çekirdeğini çıkarıp yere attım. Yaşlı bir amca eğilip çekirdeği aldı. Bir taşla ikiye yardı ve içini çıkarıp bana uzattı. En değerli yerini ziyan etmişim meğer.”

Şebit

Kayısının yanı sıra elma, armut, badem ve ceviz ağaçlarıyla birlikte biraz da bağcılıkla uğraşmaktadırlar. Karabaşak (karabuğday), arpa, darı ve kabayonca gibi tahıllar ve özellikle de “şapati” adını verdikleri mayasız bir yufka yapımında kullandıkları buğday ekmektedirler. Fotoğrafta görülen yufkanın aynısı Konya’da ve Anadolu’nun bir çok bölgesinde “şebit” adıyla yeniyor. Unu depolamadıkları için, kullandıkları tohumlar taş üzerinde günlük olarak öğütülmektedir. Yufkayı eskiden ısıtılmış taş üzerinde pişirirlermiş, artık Anadolu’da olduğu gibi sıcak sac üzerinde pişiriyorlar.

Hunzakutlar sadece kendi ürettikleri sebze ve meyveleri tüketiyor, kendi besledikleri koyun ve inek etini yiyorlar. Tabi bunlardan elde ettikleri süt ve yoğurt vazgeçilmezleri. Çok bol olmamakla birlikte sık aralıklarla yemek yerler. Kahvaltıları şapati eşliğinde genellikle bir kase taze ya da tahıllarla birlikte haşlanmış kayısıdan oluşur. Saat 10’a doğru aynı yemeğe taze ya da haşlanmış sebze eklenir. Aile reisinin 2, diğer bireylerin ise 1 şapati’ye hakkı vardır. Saat 13 ve 14 arasında, bu kez kışın suda yumuşatılmış yazın ise taze kayısıdan oluşan bir başka bir yemeğe sıra gelir. Ve nihayet 17 ila 19 arasında, şapati dışında, sebze ve mevsiminde, taze erik, şeftali, armut, elma ya da kayısı gibi çeşitli meyvelerden daha besleyici bir öğün yenir.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Hunların kökenleri ve tarih sahnesine çıkışları hakkında (HUN)  HUNZA DEYIL

yeni bilgiler

Bilindiği gibi, Sovyet tarih yazımında Hunların Türk dilli kabileler olduğu kabul edilir. Tanınmış bir Türkolog L.N.Gumilev, “Hunnu (Hunlar) ” adlı monografisinde Hunlardan ilk kez bir etnik olarak MÖ 1.764’te , sonra da MÖ 822 ve 304’te bahsedildiğini yazıyor (Gumilev 1960, s. 23 ). Prof. A.Hodjaev, son yıllarda Çinli ve Japon bilim adamlarının Çin’in 24 ciltlik tarihi (“Ershi si shi”) (“Yirmi dört hanedanın tarihi”, 20 ciltlik ) için kapsamlı bir ortak araştırma yaptıklarını belirtir.

Zhonghua shuju’nun yeniden basım versiyonu 1997?) Ve “Türk” teriminin Çin kaynaklarında MÖ 2.205’ten, yani 4 bin yıldan daha önce, farklı varyasyonlarda bulunduğunu tespit etmiştir (Hocaev, 2003, s. 178).

Örneğin, “Shya” (Xia Hanedanı) krallığının kuzey eyalet müfrezeleri (MÖ 2205-1766), Çin’in batı ve kuzeybatı sınırlarının ötesinde yaşayan bir “Tufang, Guifang, Kuyung” kabilesine saldırdı (Duan Lianchin, cilt. 1, sayfa 124). Kuzey krallıkları “Shya” (Xia Hanedanı) (2205-1766), “Shong” (Shang Hanedanı) (1766-1122) ve “Chjou” (Zhou Hanedanı) (1122-771) ‘nin Guifang kabilesi Dingling halkıdır ( Duan Lianchin, 1. cilt, sayfa 115). Tanınmış bir Çinli tarihçi Lui Simian (Tsen Chünmian?) “Daha önceki adı Dinlin veya Dingling’in daha sonra Şili veya Tele (Tiele) olarak adlandırıldığını” yazıyor. . Şimdi onlara “Uygur” diyoruz ve batıda “Türk” diyoruz.

Aslında Türkler ve Uigurlar “Dingling” aşiret birliğinin üyeleriydi. Çinliler ayrıca Şili’yi (Tele) “Gavche” (Gaoche) (Gaoche) (”љангли”) (Kangli) olarak da adlandırdılar . Bu isimler dışsal olarak da benzer olmasa da, kökenleri itibariyle üniterdir.

Takma adlarının “Tele” ve “Gavche” (Gaoche) (Gaoche) olmasının nedeni , (Çinli tarihçiler – “shi” – onlarla karşılaştığında – A.A.) Büyük Kumların güneyinde yaşayan bir kısmının olmasıydı. Hanedan Wei tarafından yönetildi ( MS 220-260) ve “Gavche” (Gaoche) olarak adlandırıldı ; başka bir kısım aynı kumların kuzeyinde yaşıyordu ve Jujan kabilesine tabi olanlara Tele (Tiele) deniyordu. (Lui Simian (Tsen Chünmian?) 1987, s.87 ).

Çin yazılı kaynaklarına göre, “Shya” (Xia Hanedanı) (2205-1766) döneminde “Tele” ve “Hunnu (Hunlar)” kabileleri “Shyungnu” (Hsiung-nu, Xsiung) kabile birliğinin bir parçasıydı. -nu, vb.) veya “Hu” (“Hun”).

Çin kaynaklarında “Tufang” ve “Di” terimleri en eski etnonimlerdi (Hodjaev, 2003, s. 179). Taş, kemik ve Çin kamışı üzerine yazılmış eski Çin kaynaklarının bilgilerine dayanan Sima Tsyan’ın (Sima Qian) “tarihi notları” , Kuzey krallığı “Shya” nın batı ve kuzeybatı sınırında MÖ 2.205’ten itibaren ( Xia Hanedanı) “Hu” veya “Hu-lu” halkları yaşadı ( Bichurin 1950, s. 40).

Sinolog profesörü A.Hodjaev, coğrafi olarak “Hu” kabilesinin batı ve doğu “Hu” olarak ikiye ayrıldığını belirtir.

Daha sonra, Çin kaynakları (doğu) “Hu” ve “Dunghu” (Doğu Hu). Rus edebiyatı aracılığıyla bu terim, “Tungus” etnik adı olarak dilimize geldi. “Hu” nun batı kanadı, “Rung” (Rong) ve “Di” olmak üzere iki kabileden oluşur . “Di” ise Red Di (“Chi Di”), Great Di (“Zhong Di”) ve White Di (“Bai Di”) (Bei Di) içerir . “Basamak” (Rong) kabilesi Batı Basamağı (“Shi Basamağı”) (Shi Rong) , Dağ Basamağı (“Shan Basamağı”) (Shan Rong) ve orman Basamağı (“Ling Rung”) (Ling Rong) olarak ikiye ayrılır.

Han hanedanı tarihindeki “Hunların antolojisinin” ikinci bölümü “güneyde büyük bir Han, kuzeyde güçlü bir Hu” yani “Hunnu (Hunlar)” diyor.

Doğu Han Chjeng Shuan’ın (Zhang Shuang) tarihçisi ) “Hu, gerçek Sunnu’dur (Xsiung-nu) ” yani “Hunnu (Hunlar)” (Çin hiyerogliflerinin Büyük Sözlüğü, cilt 3 1987, s. 2057) diye yazdı.

Böylece, Kuzey Çin krallığı “Shya” (Xia Hanedanı) (2205-1766), “Shong” (Shang Hanedanı) (1766-1122) ve “Chjou” nun “shi” notlarındaki eski Çin yazılı kaynaklarının analizinden ” (Zhou Hanedanı) (1122-771), MÖ 3. yüzyılın ikinci yarısında ve MÖ 2. binyılda kuzeybatı sınırı boyunca,“ Hu ”,“ Di ”,“ Hun ”ve“ Tiek ”isimleri altında Türklerde yaşadı. dil bilen sığır yetiştirme kabileleri. Çin hiyerogliflerinde farklı şekilde telaffuz edilmelerine rağmen, Türk etnosuna ait oldukları şüphesizdir.

Prof.Askarov Akhmadali Askarovich /Özbekistan Tarih Akademisi

“Aryan sorunu: yeni yaklaşımlar ve görüşler”

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

İNDUS VADİSİ’NDE GÜNÜMÜZDE HALEN KULLANILAN TÜRKÇE KELİMELER / Sənan Qılıncarslan Qacar

Türkçe ())

Hade (hadi)

Anna,Ana(Anne )

Babam (Ebu)

aabe (büyük kardeş)

kardash (küçük kardeş)

abla (abla)

Bajam (paylaşıyorum)

Otoor (Bhato)

yarın (uyan)

san (bitti)

nerde (nerede)

nai (ne)

araba ( گاڑی )

selah (gerçek gerçek)

sulderam (saldırı)

atesh (atış)

enat (vs)

ehanat (ihanet)

seçilmiş (açılmış)

totale (mahkum / bağ)

korkak (korkak / korkak)

chojok (çocuk-bebek)

evet ( ھاں )

yook (değil)

yashoor (canlı)

ollom (ölüm / mercan)

Hüreyat (özgürlük)

aywallah / tashakur (teşekkürler)

burda ( یھاں )

yaralan ( زخمی )

eem (iyi)

konosh (polo)

çok ela (söyle)

anashaldum (anladım)

yameen osem ke (küfür veya küfür)

yalan (yalan)

yaralen (yılan)

yarmademet (yardım)

baak (bak)

Tamam (iyiler)

ee doshon (iyi düşün)

chola ())

albat (tabiki)

geel (hadi)

geet (gao)

chok (çok fazla)

asker / alpler / alp ( سپاھی )

etma (bunu yapma)

taseyat me (kendini yorma)

meraket beni (endişelenme)

emanam (inanan)

salaş (teşekkürler)

Eteme (kabul edildi)

Kurajalar (göreceğim)

eznela (khukm ‘ den)

emret (yap)

kadar (şans eseri)

zaman (gelecek zaman)

belmam (bilmiyorum)

belerem (biliyorum)

guzal (iyi yüz)

kazah (kızı)

oglu ( بیٹا )

……………….

Sənan Qılıncarslan Qacar / Nahcıvan-Azerbaycan Araştırmacı-Yazar

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

GORALILARIN TÜRKLÜĞÜ VE ŞAR DAĞLARINDAKİ TÜRK TAMGALARI

KOSOVA / Gora-Restelitsa köyünde bulunan kaya, bu anlamda değerlendirilmesi gereken, görece tarihi değeri haiz bir eserdir. Ona tarihi değeri kazandıran hususiyetler üzerinde bulunan damgalardır…

Şimdiye kadar genel olarak edildiğinin aksine bu kaya, Goralıların, Sırp, Makedon, Bulgar veya Slav ırkından olmalarının aksine, onların Türk olduklarının bir başka dayanağı olabilecektir.

Çünkü bu kaya üzerinde olan 100’den fazla damga, inceleyenlere bu kanaatleri verebilecektir…

Restelitsa köyünde bulunan bu kaya üzerindeki damagalar, Türk damgalarıdır. Türkiye’de bu konuda basılmış

Türk damgaları ile ilgili kitaplarda rahatlıkla görmek mümkündür.

Türkiye’de basılmış Türk damgalarıyla ilgili kitaplardaki damgalarla Gora-Restelitsa köyündeki kayanın üzerindeki damgalar kontrol edildiğinde, benzerlikler hemen göze çarpacaktır…

Goralılar Türk değil ise bu kaya üzerindeki damgalar, nasıl oluyor da Orhun’dan beri kullanılan Türk damgalarıyla örtüşüyordu?… Orhun Abidelerinin birer küçük Balkan versiyonlarıdır, demek gerekmektedir.”

“Çalışmamız kasım 2006 tarihinde Kosova Prizren Dragaş beldesine bağlı Gora köylerine yaptığımız ziyaret ile başlatıldı…

Bu ilk izlenimler bizde özellikle Türkiye’de ve Türkistanda Kazak ve Kırgız adetleriyle Goralılarınkiler arasında önemli benzerlik ve paralellikler olduğunu saptama imkanını vermiştir”…

M.S. 5. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar Türkistan coğrafyasından Balkanlara yığınlar halinde göçler gerçekleşmiş… Zamanla onlarla karışarak Slav dilini benimseyip hıristiyanlaşmışlar… Gora dili üzerinde ciddi hiçbir araştırmaya ratslanmamıştır…

Goralılar, aynı zamanda Torbeş ve Pomak adlarıyla anılan Balkanların diğer topluluklarıyla ortak dil ve kültüre sahiptirler… Nitekim bu bölgede yaşayan Boşnak ve Arnavutlarla aynı dine (İslama) mensup olsalar da onlarla bir etnik kaidiyet bağı kurmaktadırlar…

Gora bölgesinin Kosova tarafında kalan kısımda 15000 kadar Goralı olduğu söylemektedirler… Makedonya tarafında kalan Gora bölgesinde 20000 kişiden fazla bir nüfusa sahip olduklarını ifade etmektedirler…

Bilim adamlarının hemfikir oldukları görüş,

Osmanlı ordularının Balkan torpaklarına çıktığı zaman Goralıları, Torbeşleri ve Pomakları bulduğudur”.

Doç. Dr. Ebubekir Sofuoğlu

Tamamını okumak için :

turkcetarih.com/…/gora-restelica-abidesi-sar-daglar…

Saygilarimla,

SAtasoy

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.