Ana sayfa Yazarlar Prof. Dr. Rıdvan Karluk

ATATÜRK İÇİN YAS: ANKARA’DA CENAZE TÖRENİ

Sayın Turhan Topaçoğulları yıllar önce bir internet müzayedesinden  1929 baskılı D. von Mikusch’un ”GASI MUSTAFA KEMAL” kitabının arasından 1938 yılına ait  sonradan kesilip konmuş bir gazete kupürü çıktığını, Atatürk’ün cenaze törenini  izleyen  bir Alman gazetecinin haberini  Türkçe‘ye çevirdiğini  söyleyerek bir dostumla paylamış. (Turhan Topaçoğulları, 10 Kasım 2015, https://www.facebook.com/832432090197334/posts/1491196510987552/),  O da daha geniş bir kesimin  okuyabilmesi için bana gönderdi. Ben çok etkilendim. Şimdi, 10 Kasım 2019 tarihinde sizlerle de paylaşmak istedim.

Ankara, 21 Kasım 1938

Atatürk’ün cenazesi onun son zaferi oldu. Cenaze töreninde tüm tezatlar susmuştu. Türk ve Alman askerleri na’şının arkasında yürüyorlardı. Stalin ve Hitler’in temsilcileri aynı sıradaydı. Valencia ve Franco çelenk göndermişlerdi. Na’şının önünde faşistler, demokratlar ve komünistler eğildiler. Türk halkının her kesimi ağlıyordu . Fakir ve zengin,  alt ve üst arasında hiç bir fark yoktu. Ankara bugün dünyanın şimdiye kadar gördüğü en etkileyici cenaze törenine tanıklık ediyordu.

Tören, bir süvari bölüğü tarafından açıldı. Onların arkasından bir topçu bölüğü ile ellerinde bayraklarla ve bando ile cumhuriyet muhafızları geliyordu. Sonra askeri okulların öğrencileri ve alfabetik sırayla önce Almanlar olmak üzere Bulgarlar, İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, Romenler, Ruslar ve nihayet Yugoslavlar’dan oluşan birlikler yer alıyordu. Her dilde komutlar yükseliyordu. Almanca komutu Farsça komut, Yunanca komutu Rusça komut takip ediyordu. Ruslar Karadeniz filosunun bir müfrezesini göndermişlerdi. Çelik miğferli ve SS üniforması içindeki Baron v. Neurath, kolu yukarıda, Prusya merasim yürüyüşüyle geçen Alman bahriye birliğini selamlıyordu.

Yabancı birlikleri Türk denizcileri takip etti. Bando, Chopin’in cenaze marşını çalıyordu. Onların arkasından büyük ölünün na’şını  taşıyan top arabası geliyordu. Top arabasının her  iki tarafında kılıçlarını çekmiş oniki general yürüyordu. Mütevazi giyimli yaşlı bir kadın, tek aile üyesi olarak Atatürk’ün kız kardeşi, eşinin kolundaydı.

Onları, Protokol’ün  öngördüğü şekilde yalnız olarak cumhuriyetin yeni başkanı İsmet İnönü takip ediyordu. Onun arkasında tek sıra halinde Millet Meclisi Başkanı, Başbakan ve Türk ordusunun Genel Kurmay Başkanı geliyordu. Yabancı özel misyonların renkli üniformaları harika bir görüntü teşkil ediyordu.

Dünyanın tüm ülkeleri temsil ediliyordu. İtalyan heyetine eski Milletler Cemiyeti delegesi Baron Aloisi, Fransız heyetine içişleri bakanı Sarraut, Yunanistan heyetine ise Başbakan Metaksas başkanlık ediyordu. Onların arkasından Türk hükümeti üyeleri, milletvekilleri, devlet memurları ve subaylar geliyordu. Bir bölük piyade ile görkemli cenaze alayı son buluyordu.

Cenaze alayı saat on ikide, Atatürk’ün şanına layık bir anıtkabir yapılıncaya kadar geçici istirahathanesi olan etnografya müzesine ulaştı. Yaşamında imkansızı mümkün kılmış olan Kemal Atatürk ölümünde de aynı şeyi yaptı. Onun na’şının arkasında ilk defa birbirleri ile savaşan İspanyol Cumhuriyet Hükümetinin temsilcileri ile Franco’nun resmi olmayan askeri idaresinin temsilcileri yürüyorlardı.

Müzenin önüne gelindiğinde tabut generaller tarafından top arabasından alınarak salona taşındı. Orada, Cumhurbaşkanı ve Atatürk’ün kız kardeşinin yanı sıra yüksek yetkililer toplanmıştı. Üç dakikalık saygı duruşunda salona sessizlik hakimdi. Hiç konuşulmadı ve hiç bir dini tören düzenlenmedi.

Cumhurbaşkanının müzeyi terk etmesiyle resmi cenaze töreni tamamlandı. Dünyanın her yanından çelenkler gönderilmişti. Türk gazetelerinin tahminlerine göre bunların sayısı yirmi bini buluyordu. Bunları Ankara’ya getirmek için sekiz vagon gerekmişti. Müze içinde na’şını her iki tarafına sadece devlet başkanlarının gönderdikleri çelenkler konuldu. Diğer çelenkler, yaşamı sırasında kendisi için yapılan anıtlarda yerlerini aldılar. Tören sırasında bazı ufak hadiseler de yaşandı. Yunanistan Başbakanı General Metaksas bayıldı ve subayları tarafından cenaze alayından çıkarılmak zorunda kaldı.

Türkiye’de, 10 Aralık’a  kadar ulusal yas tutulacak. Tüm okullar sekiz gün daha kapalı. Anıtların önünde meşaleler yanıyor ve halk önderinin heykellerini seyrediyor. Yas sadece Devlet Başkanı için değil, aynı zamanda Cumhuriyetin kurucusu ve şekil vereni için de.  Atatürk’ün na’şını taşıyan top arabası geçerken askerler gözyaşlarını tutamadılar, aynı imparatorluk muhafızlarının Napolyon’la vedalaşırken ağladıkları gibi.


10 Kasım, bu toprakları vatan yapan Atamızı anma günüdür, Osmanlıyı  unutmamız  mümkün değildir. 10 Kasım’da  Cumhuriyeti kuran Atatürk’ten söz ederken Osmanlıyı yok sayamayız ama konu Osmanlı değildir. Fatih, Yavuz, Kanuni bizim için önemlidir. Fakat aynı şeyi son padişah ve Sevr (Sevres) Anlaşması’nı imzalayan Osmanlı için söylememiz mümkün değildir. Bardağın dolu tarafı olduğu gibi boş tarafı da vardır, bunu unutmamak gerekir.

 Osmanlı Devleti’nin 10 Ağustos 1920  tarihinde imzaladığı Sevr  Anlaşması,  emekli Büyükelçi Osman Olcay’a göre Avrupa’da  102 oturumda hazırlanan 433 maddelik bir idam fermanıydı. (Sevr Andlaşmasına Doğru, AÜSBF Yayını, Ankara, 1981. http://kitaplar.ankara.edu.tr/dosyalar/pdf/054.pdf)

Sevr Anlaşması, Birinci  Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde  Paris’in batı banliyösü Sevr (Sevres) kasabasındaki Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique) imzalanmıştır. Bu müze, Türkiye için  Anlaşma’nın imzalandığı yer olması bakımından önemlidir.

Bir diğer önemi de, Ermenilerin müzenin önüne  8 Mart 2001 tarihinde  sözde Ermeni Soykırım Anıtı dikmesidir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu ifade  Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla: 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir.

Mahatma Gandi  Sevr Anlaşması’nı adaletsizlik anıtı olarak adlandırmıştır: “Türkiye’ye barış diye imzalatılan bu anlaşma uzun süre yürürlükte kalırsa onur kırıcılığın ve insan yapısı adaletsizliğin bir anıtı olacaktır. Savaşta talihi yaver gitmedi diye kahraman ve cesur bir ırkın yok edilmeye çalışılması insanlığın bir zaferi olmayacak, fakat insanlık dışı davranışın bir örneği olarak tarihe geçecektir. ” (Ravindra Kishore Sinha, Kurtuluş Savaşı, Devrimler, Mustafa Kemal ve Mahatma Gandi,  Milliyet Yayınları, İstanbul, 1972, s.102-181)

Amerikalı tarihçi  Paul C. Helmreich  Sevr Anlaşması için 19’ncu yüzyıl sömürgeciliğini izleyen önemli bir emperyalist çözüm  demiştir: “Herkesin Türkiye’de bir çıkarı vardı; olmayanlar da icat ediyordu. Bir anlamda, çıkar çatışmalarının da ötesine geçilmiş, yıllara yayılan uyutma anlaşmaları süreci, yerini nefret tutumuna bırakmıştı. Barbar bir ulus olan Türkleri, Avrupa’dan kovma fırsatı kaçırılmamalıydı. Lloyd George, sezgi gücünü yitirmiş, Türkler’in İstanbul’dan çıkarılmasında diretiyordu. Türkiye topraklarında, neredeyse akla gelebilecek bütün azınlıklar için birer ülke planlanıyordu. Büyük güçler, kamp ateşinin çevresinde, aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibiydi”. (Paul C. Helmreich, From Paris to Sevres: The Partition of the Ottoman Empire at the Peace Conference of 1919-1920, Ohio State University Press, 1986. Türkçesi Sevr Entrikaları, Sabah Yayınları, İstanbul, 1996, s. 22)

TBMM, Sevr Anlaşması’nı imzalayanları vatan haini olarak ilan etmiştir. (19 Ağustos 1920) Mustafa Kemal, “ idamımıza karar veren düşmanlarımıza karşı daha azimkarane ve daha kuvvetli mukavemet çarelerini düşünmek gerekir…” diyerek Sevr Anlaşması’na tepki göstermiştir. Anlaşma’ya  Bern’deki olağanüstü temsilci ve tam yetkili ortaelçi Reşad Halis Bey ile her ikisi de Ayan Meclisi Üyesi  (senatör) olan Rıza Tevfik Bey (Bölükbaşı) ve Hadi Paşa imzalamıştır. Bunlar  Osmanlıydı.

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci 15 Nisan 2016 tarihinde Habertürk kanalında “Sevr Anlaşması’nın Lozan Anlaşması’ndan çok az farkı var. Avrupalıların dikte ettirmek istediği Lozan Anlaşması’dır demiştir ama farkı aşağıdaki iki haritadan görmek mümkündür. Sanırım bu hocamız hayatında hiç göz doktoruna gitmemiş galiba…

Bir diğer husus Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine  önemli bir sanayi alt yapısı da kalmamıştır. Kalmış diyenlerin Türkiye Ekonomisi kitabımın  247-252 sayfalarını okumalarında yarar vardır. (13. Baskı, Beta Yayınevi, İstanbul, 2014)


Türkiye’de kurulu bulunan 46 teşkilatın oluşturduğu Kırım Tatar Teşkilatları Platformu 8 Kasım 2019 tarihinde bir bildiri yayınlamıştır. Kırım Gelişim Vakfı kurucu üyesi ve Eskişehir Kırım Derneği’nin eski  Başkanı olarak 8 Kasım 2019 tarihinde yayınlanan bildiriyi paylaşmakta yarar görüyorum. Çünkü, Kırım Türklerinin anavatanı olan Kırım, Suriye’de güya müttefikimiz olan Rusya tarafından uluslararası hukuka aykırı bir şekilde işgal edilmiştir.

Kırım Tatar Teşkilatları Platformu’ndan

Kırım Tatar Teşkilatları Platformu

Türkiye’deki Kırım Tatar Teşkilatları Platformunu oluşturan 46 dernek ve vakıf olarak; İsmail Bey Gaspıralı ile başlayan ve onun koyduğu düstur ve ilkelere dayanan, 1917’deki I. Kırım Tatar Millî Kurultayı’nın ruhu ve onun kabul ettiği millî anayasal çerçeveyi takip eden, 18 Mayıs 1944 Sürgününden sonra halkımızın başlattığı vatana dönüş mücadelesinin ilke edindiği evrensel ve tabiî hukuk kurallarını benimseyerek dünyaya duyuran 1991’deki II. Kırım Tatar Milli Kurultayı’nın kararlarının ve bu Kurultayın kurduğu Kırım Tatar Millî Meclisinin arkasındayız. Bizler halkımızın bir asrı aşan millî hareketininin kayıtsız ve şartsız destekçileriyiz.

Defaatle kamuoyuna duyurduğumuz üzere millî hareketimizin ve halkımız iradesi vücut bulduğu, Kırım Tatar halkının en üst karar ve temsil organları olan Kırım Tatar Millî Kurultayımızın ve Kırım Tatar Millî Meclisimizin demokratik usullerle aldığı her türlü kararın takipçisi ve uygulayıcısı olmaya daima devam edeceğimizin bir kez daha altını çiziyoruz.

Bilhassa vatanımız Kırım’ın işgalinden bu yana Türkiye’ye ve bütün dünyaya yayılan diasporamızın da güçlü bir şekilde işgale karşı yılmaz ve yıkılmaz bir kararlılıkla mücadele etmesini sağladık ve bunu sağlamaya devam edeceğiz. Bu yoldaki azim ve kararlılığımız kesindir.

Ne var ki, vatanımızı bir kez daha işgal ederek Kırım’ı Kırım Tatarsız bırakma yolunda tarihî amaç ve siyasetini bir kez daha uygulamaya koyan, halkımızın yolbaşçılarını ve bir kısmını vatanımızdan tekrar sürgün eden, Reşat Ahmetov ve diğer şehitlerimiz ile Dünya Kırım Tatar Kongresi Yönetim Kurulu üyesi Ervin İbragimov ve diğer kayıplarımız şahsında Kırım Tatar halkına karşı açıkça insanlık suçu işleyen Rusya Federasyonu ile işbirliği yaparak bu suçlara açıkça ortak olan sözde “Kırım Birliği” ve sözde “Kırım Müslümanları Dini İdaresi-Müftülük” gibi kuruluşlara alenen ve kasten destek veren,  bu destekleri ile de halkımıza karşı işlenen insanlık suçlarına iştirak eden, Kırım’ın işgalinin Türkiye ve diğer devletler tarafından kabul edilmesi için çalışmalar yapan, Kırım tarihî Rus toprağıdır diyebilen bazı şahıslara; merkezi Kiev şehrinde bulunan “Kiev Kırım Tatar Cemiyeti” adlı bir kuruluş tarafından ödül verilmesi, üstelik bu şahısların Kırım Tatar Millî hareketine ömürlerini vakfederek hizmetler veren mümtaz şahsiyetlerle birlikte zikredilmesi, Platformumuzu oluşturan tüm derneklerde ve kamuoyunda büyük bir üzüntü ve infiale sebep olmuştur.

Bilinmelidir ki, Kırım Tatar halkına karşı işlenen insanlık suçlarına alenen ve kasten iştirak eden kişilere ödül dağıtarak Kırım Tatar Millî Kurultayı ve Kırım Tatar Millî Meclisi’nin vatanımız Kırım’ı işgalden kurtarmak emeli ile almış olduğu kararlara ve millî hareketimize zarar verdiğini açıkça göstermiş olan yapılar ile şahısların amaçlarına ulaşmalarına asla müsaade edilmeyecektir.

Halkımıza ve kamuoyuna saygıyla duyurulur.


Atamız ve önderimiz ölümünün 81’nci yılında yine liderliğini gösterdi ve çoban ateşlerini yaktı. Saygı ve minnetle anıyoruz. Mekanın cennet, ruhun şad olsun.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here