Ana sayfa Yazarlar Prof. Dr. Rıdvan Karluk

2023 Yılında İki Üniversitemizin Dünyadaki İlk 100’e Girmesi Mümkün mü?

Türkiye’nin 11’nci Kalkınma Plan  hedefleri arasında ekonomik hedeflerin yanında çok önemli bir hedefi daha vardır: “Dünya akademik başarı sıralamaları 2023 itibariyle Türkiye’den en az 2 üniversitenin ilk 100’e ve en az 5 üniversitenin de ilk 500’e girmesi sağlanacak.”   Acaba bu hedefe ulaşmak mümkün mü? ODTÜ Enformatik Enstitüsü URAP Başkanı Prof. Dr. Ural Akbulut  Türk üniversitelerinin 2018 dünya genel sıralamalarındaki durumu  hakkında  şu yorumu yapmıştır: “… son 4-5 yılda çok sayıda üniversitemizin sıralamalardaki yükselme hızı düştü. Bazı üniversitelerimiz ise gerilemeye başladı. Bunun nedenleri, yayın sayılarımızın diğer ülkeler kadar hızlı artmayışı ve saygın dergilere yönelmek yerine etki değeri en düşük dergilere yönelmiş olmamızdır. Üniversitelerimizin bilimsel makale sayısı 2010’dan bu yana sürekli arttı. Ancak bu artış sırasında, etki değeri en yüksek dergilerde çıkan makalelerin sayısı artırılamadığı için ilk 500’deki ve ilk bindeki üniversitelerimizin sayısı giderek azalmaktadır.  (http://tr.urapcenter.org)

Prof. Akbulut “ilk beşyüzdeki ve ilk bindeki üniversitelerimizin sayısı giderek azalmaktadırdiyerek çok önemli bir tespitte bulunmuştur. Eğer vakıf ve devlet üniversitelerindeki profesör atamalarında; 

  • Dosyanın Daha Düzenli Olması,
  • Taşınır Bellek,
  • Adayın Genç Olması,
  • Adayın Dinamik Olması,
  • Adayın Yaşı,
  • Adayın Lisans ve Yüksek Lisans Programında Ders Vermesi,
  • Alanında Yetkin Olması,
  • Profesörlük Kadrosuna Atama Kriterlerini Fazlasıyla Taşıması,
  • Şartları Fazlası ile Sağlaması

gibi YÖK mevzuatında olmayan hukuk dışı  kriterler esas alınarak profesör  ataması  yapılırsa, Türk üniversiteleri değil ilk 500’e  ilk 1,500’e bile giremez. Çünkü  bu  kriterlerin   uluslararasında bilimsel hiçbir değeri olmamasına rağmen profesör atamalarında bu “sözde” kriterlere göre  atama yapılabilmektedir. URAP Başkanı Akbulut bunun sebebini şöyle açıklamaktadır: “Ancak bu artış sırasında, etki değeri en yüksek dergilerde çıkan makalelerin sayısı artırılamadığı için ilk 500’deki ve ilk bindeki üniversitelerimizin sayısı giderek azalmaktadır.  Bu şu demektir: Eğer profesör olacak aday “genç, dinamik ve yetkin”  olursa profesör ataması yapılacak, değilse atanmayacaktır. Sanki üniversiteye olimpiyatlarda Usain Bolt gibi 100 metre koşacak atlet alınacak? Adayın bilimselliği  ve yayınlarına yapılan atıflar hiç önemli  olmayacak!

  • Dahası da var. Bu atama yargıya intikal edince, yargı tarafından belirlenen bilirkişi heyeti de bu kriterleri görmezden gelerek  YÖK mevzuatına aykırı bir şekilde yapılan atamayı hukuka uygun bulacak.  Sonra birileri çıkıp hukuk devletinden söz edecek! Olacak iş mi bu?
  • Dahası da var. Atanan  öğretim  üyesinin  yayınlarının hiçbiri açılan kadronun “bilim” alanından  olmayıp   atanan adayın  doçent unvanını aldıktan sonra en az beş yıl “açık bulunan profesörlük kadrosu ile ilgili bilim alanında”  yayın yapmamış olması göz ardı edilecek.
  • Dahası da var. Atama sürecinde  yargı kararlarına  da uyulmayacak. :“… usulüne uygun oluşturulmayan jüri değerlendirilmesine dayanılarak tesis edilen dava konusu işlemlerin hukuka uygun olduğunun kabulüne imkân bulunmamaktadır.” (Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, E. 1990/744, K. 1991/41, K.t. 11.10.1991)
  • Dahası da var. Jüri üyelerinin başvuran adaylarla “aynı BİLİM ve sanat alanından” olması gerekirken, bu konuda verilmiş yargı kararları olmasına  rağmen  buna da uyulmayacak. (http://dergipark.gov.tr/auhfd/issue/42474/511646)
  • Dahası da var. Danıştay Beşinci Dairesi’nce verilen 23 Mayıs 1991 günlü E: 1990/367, K: 1991/943 sayılı karara rağmen yürütmenin durdurulmasına karar verilmeyecek.
  • Dahası da var. Danıştay 8. Daire Esas No: 2004/6289 Karar No: 2006/735 içtihadı da yok sayılacak.
  • Dahası da var. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olmasına rağmen  Danıştay kararlarına uyulmayacak. (Danıştay 8. Daire Esas No: 2004/6289, Karar No: 2006/735, http://www.aghukuk.org/onemli-detay.php?id=1006)
  • Dahası da var. YÖK  Denetleme Kurulu’nun 11 Nisan 2019 tarihli Akademik Kadro İlanlarında Aranan Ek Koşullara İlişkin Bilgi Notu  yok sayılacak.  (https://denetleme.yok.gov.tr/yayinlar-raporlar/bilgi-notlari)
  • Dahası da var. Tüm jüri üyelerinin eserlerine  atıf sayıları  toplamı 758,  atanmayan  adayın atıf sayısı 1,380 olsa bile bu dikkate alınmayacak.
  • Dahası da var. Üniversite profesör atamasında  yedek  üye belirlenmeyecek, daha sonra bu eksikliği fark edecek,    yedek üyeyi “A” üniversitesi personeli  sanarak yazı gönderecek,  oysa  yedek üyenin “X” üniversitesinin öğretim üyesi olduğunun  farkında olmayacak.
  • Dahası da var. Yedek jüri üyesi yedek üye olduğundan  bilgisinin bulunmadığını, kendisine bu tebligatın yapılmadığını açıklayacak.
  • Dahası da var. Türk üniversitelerinin uluslararasında üst sıralara çıkabilmesinde en önemli faktör olan  “atıflara” hiç önem verilmeyecek.
  • Dahası da var. … ilan edilen kadronun BİLİM veya sanat alanı ile ilgili en az beş profesör ilkesinin dışında  jüri  belirlenecek, daha sonra  Türk üniversitelerinden ikisinin  2023 yılında dünyanın  ilk 100 üniversitesi arasına  girmesi hedeflenecek.
  • Dahası da var. YÖK mevzuatı dışında  kriterler ile  profesör  atanacak ama  Türk üniversitelerinin uluslararasında üst sıralara çıkabilmesi de hedeflenecek.
  • Dahası da var. Türk üniversitelerinin uluslararasında üst sıralara çıkabilmesinde en önemli faktörün öğretim üyelerinin çalışmalarına yapılan “atıflar”  olduğu  inkar edilecek.  
  • Dahası da var. Times Higher Education  tarafından hazırlanan dünya üniversiteleri 2019 sıralamasında Oxford’un birinci, Cambridge’in  ikinci, Stanford’un neden   üçüncü olduğu sorgulanmayacak.
  • Dahası da var. Türkiye’den ilk 500 arasına girebilen  iki üniversitenin  (Sabancı Üniversitesi 351 – 400’ncü, Koç Üniversitesi 401-500’ncü)  başarısının nedenleri unutulacak.
  • Dahası da var. ODTÜ, İTÜ ve Sabancı  Üniversiteleri 2018 Yılı Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi’nde  ilk üç sıradadır. Bu üniversitelerin  Times Higher Education tarafından hazırlanan dünya üniversiteleri 2019 sıralamasında da  üst sıralarda bulunma sebepleri görmezden gelinecek.
  • Dahası da var. Her iki sıralamada da Türk  üniversitelerinin başarılarında  önemli faktörlerden birinin bu üniversitelerin  öğretim üyelerinin  yayınlarına yapılan “atıflar” olduğu  inkar edilecek.

Bu yıl  Times Higher Education sıralamasında Sabancı Üniversitesi 351-400 arasında yer alırken, Koç Üniversitesi   401-500 arasındadır. Listedeki ilk 1000’de 12 Türk üniversitesi bulunmaktadır: Bilkent, Boğaziçi ve Hacettepe üniversitesi 501-600, İstanbul Teknik  ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi ise 601-800 arasındadır. Times Higher Education’ın 2017 “saygınlık sıralaması” na    (THE World Reputation Rankings ) göre ilk 10’da 8 üniversite ile ABD bulunmaktadır.

THE Editörü Phil Baty’nin şu değerlendirmesi dikkat çekicidir: “Maalesef, Doğu Avrupa’daki ve Ortadoğu’daki komşu ülkeler gibi, Türkiye’deki üniversitelerden hiçbiri tabloya dahil değil.” (https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/2019/world-ranking#!/page/0/length/-1/sort_by/rank/sort_order/asc/cols/stats) Baty, Türkiye’nin sıralamada yaşadığı düşüşün hayal kırıklığı yarattığını şöyle açıklamıştır: “Asya ülkeleri masaya oturmaya devam ederken, Türkiye’nin Dünya Üniversiteleri Sıralamalarında düşüş yaşaması hayal kırıklığı yaratıyor. Sonuçlar, yüksek öğretim sektöründe artan küresel rekabeti yansıtıyor; bununla birlikte, Türkiye’nin akademik özgürlüğü konusundaki endişeleri, ülkenin gelecekteki performansına zarar verebilir.” 

Baty’nin değinmediği nokta, yukarıda sayılan mevzuat dışı atamaların Türk üniversitelerinin başarı şansını azaltmış olmasıdır.

Türkiye’de profesör atanmasında “Dosyanın Daha Düzenli Olması,  Taşınır Bellek,  Adayın Genç ve Dinamik Olması,  Adayın Projeci Olması,  Adayın Yaşı,   Adayın Dinamikliği,  Adayın Lisans ve Yüksek Lisans Programında Ders Vermesi” gibi  “uydurma kriterler” geçerli olursa, ilk bine giren  Türk üniversitesi sayısı azalmaya devam edecektir. Bilim ahlakı evrenseldir. Hiçbir ülkede akademik yöneticilerin bilimsel etiğe uymamama gibi bir özgürlüğü olamaz.

Paris’te Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Kuruluşu nezdinde Daimi Temsilciliğimizde  5 yıl görev yaptığım OECD tarafından gerçekleştirilen Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA: Programme for International Student Assessment ) 15 yaş grubu öğrencilerine üç yılda bir fen, matematik, okur yazarlık dallarında öğrencilere verilen bilgilerin değerlendirilmesini yapmaktadır. Soru soruluyor, yanıt yanlış olsa bile, öğrenci acaba akıl ve mantık yürütebiliyor mu? Bu ölçülüyor.

PİSA Başkanı Andreas Schleicher, “Türkiye’de öğretilenlerin artık hiç bir geçerliği yok. Ezbere dayanıyor, yaratıcılık ve analiz yok” derken haklıdır. Çünkü şeytanla mücadele eden insanı eğitirken nasıl yaratıcılık olacak? 2017 itibariyle Türkiye eğitim sistemi kalite sıralamasında 130 ülke arasında 101’nci  sıradadır. Kaliteyi “şeytanla mücadele” belirlerse, 101 değil 130’ncu sırada olmadığımıza dua edelim.

PISA 2015 raporuna göre  en başarılı ülke Singapur’dur.  Ardından  Hong Kong ve Japonya  gelmektedir. Türkiye’nin fen bilimleri alanındaki puanı 425, matematik puanı 420, okuma puanı 428’dir. Türkiye, bu sonuçlarla ortalamanın altındadır. Genel ortalama fen bilimlerinde 493, matematikte 490 ve okumada  493’tür.  PISA 2015  6 Aralık 2016 tarihinde açıklanmıştır. 72 ülkeden 540 bin öğrencinin katılımıyla gerçekleştirilmiştir.  Türkiye her üç kategoride de 50’nci sıranın altındadır.  Aşağıda  matematik, okuma ve bilim alanında  ülkelerin ortalamaları  verilmiştir.

Kaynak: https://www.businessinsider.com/pisa-worldwide-ranking-of-math-science-reading-skills-2016-12

PISA  Dünya Ortalaması: Matematik, Bilim ve Okuma Ortalaması

Kaynak: http://factsmaps.com/pisa-worldwide-ranking-average-score-of-math-science-reading/

450 bandında Türkiye’yi geçen ülkeler;  Uruguay,  Birleşik Arap Emirlikleri, Romanya, Güney Kıbrıs, Bulgaristan ve Şili’dir.  PISA araştırmasının ülkeler göre sonuçları aşağıda gösterilmiştir.

Matematik                                       Bilim                                Okuma

Kaynak: http://www.compareyourcountry.org/pisa/

2003 yılından bu yana  uygulamaya katılan Türkiye’nin puanı her yıl artmıştır. Ancak 2015 yılında açıklanan sonuçlara göre 2003 yılının  gerisinde kalınmıştır. Türkiye 2003 yılında fen bilimlerinde 33, matematikte ve okumada ise 35’nci sırada yer alıyordu. PISA 2018  3  Aralık 2019’da açıklanacaktır.

2021 yılında 15 yaşındaki öğrencilerin değerlendirilmesi için hazırlıklar devam etmektedir. 36 OECD üyesi ve 50’den fazla üye olmayanın da değerlendirme yapması bekleniyor. Önceki araştırmalarda  olduğu gibi, öğrenciler okuma, matematik ve fen alanlarında test edilecektir. Bu  defa  odak matematik üzerine olacak. Buna ek olarak, öğrenciler yenilikçi bir konuda test edilecek, yaratıcı düşünme gibi.

PISA 2024 değerlendirmesi için planlama başlamıştır.  Üç temel konunun değerlendirilmesinde okuma, matematik ve bilimdir. Odak, bilim üzerine olacaktır. Öğrencilerin dijital dünyada öğrenebilme yetenekleri de test edilecektir. Ek olarak, yabancı dillerdeki yetkinliklerin isteğe bağlı bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Öğrencilere  “şeytanla nasıl  mücadele edilir”  diye bir soru sorulmamaktadır. Acaba neden? Mutlaka bir bilen vardır. Bilen, OECD’ye bu sorunun da sorulmasını  teklif edebilir. Çünkü şeytana uyanlar, Türk üniversitelerinin üst sıralara gelmesini engelliyor olabilir.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Türkiye neden  orta  eğitimde  alt sıralara gerilemiştir?  Türkiye 2003 yılında fen bilimlerinde 33, matematikte ve okumada ise 35’nci sırada yer alıyordu. Türkiye  neden dünya üniversite sıralamasında çok gerilerdedir?

Yalçın Doğan 3 Eylül’de  “Hepimizi cin çarpabilir!.. Bu bir “doktora tezi” başlıklı yazısında bu soruya cevap veriyor.  Bence üniversitelerde kaliteyi “şeytanla mücadele” belirlerse,  11’nci Plan hedeflerine ulaşmamız mümkün değildir. Doğan’ın yazısının özeti şöyledir:

Doktora tezini yazan da, teze hocalık yapan da. Tezi yazarak, bilimsel bir seviye kazanarak doktor unvanını alan Mustafa Çoban adında biri. Teze  danışmanlık yapan Prof. Dr. Abdullah Özbek adında bir öğretim üyesi. Danışman Özbek, … anabilim dalı din eğitimi olan bir öğretim üyesi. Makaleleri ilginç, çoğunluğu ‘Risale-i Nur’ üzerine çalışmalar. Doktora tezini yazan Mustafa Çoban ise, Konya’daki İslam Enstitüsünü bitirdikten sonra şu anda Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Anabilim Dalı öğretim üyesi… Mustafa Çoban 2007 tarihinde Prof. Özbek’in danışmanlığında bir doktora tezi yazıyor.

Tezin başlığı ve konusu şu: “Kur’an ve Sünnet Rehberliğinde Şeytanla Mücadele Edecek İnsanın Eğitimi”  Bir şeytan var, Kur’an rehberliğinde o şeytanla mücadele etmek gerek. İşte, o mücadele edecek kişiyi eğitmek gerek, nasıl eğitileceğinin yöntemleri, usul ve erkanı o doktora tezinin konusu!..Şeytan ne: ‘Gözle görülmeyen, fakat varlığının kesin olduğuna inanılan, kötülükte çok ileri giden, insanları doğru yoldan çevirmeye çalışan cin!..İşte, bu cinlerle uğraş, bilimsel bir doktora tezinin konusu!.. Doktora tezi olduğuna göre, bu bir bilimsel tez!..

Şeytanla mücadele öyle kolay bir şey olmasa gerek!.. Bu mücadelenin bilimsel olarak iyi analiz edilmesi ve mücadele edecek insanın da eğitilmesi gerekir ki, ağzınızdan yel alsın, hepimizi cin çarpabilir!…Bilimsel açıdan Türkiye’nin geldiği yer işte bu. O yeri görmek ve anlamak için bu gibi doktora tezlerine ne kadar çok ihtiyacımız olduğu ortada!..İyi ki, böyle bilimsel tezler yazılıyor da, bizde şeytanla mücadele edecek insanların eğitimleri üzerine bilgi sahibi oluyoruz. Böyle bir doktora tezi Türkiye’de eğitimin nereden nereye gittiğini gösteren bir örnek.”

Şimdi, “PISA haberlerine itibar etmeyiniz,  bize kasıtları var”  diyenlere hak vermemek  mümkün değil.  Kasıtları olduğuna şüphe yok. Çünkü  onlar şeytanla mücadele etmesini bilmiyorlar ve de şeytanla mücadele edecek insan eğitiminden de  haberleri yok!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ODTÜ’de yaptığı konuşmada,  “Gençlerimizle birlikte daha büyük hayaller kurup gerçekleştirmek için çalışmamız gereken bir dönemdeyiz. ODTÜ başarılarıyla adından hep söz ettirmiştir. İdeolojik tartışmalar ODTÜ’yü etkilemiştir ama ODTÜ bilim ve teknoloji alanında marka değerini korumayı bilmiştir.

ODTÜ ilk sıralarda yer alamaya devam ediyorsa kurulduğu toprakların mayasına borçludur. ODTÜ’yü hep başarılarıyla yetiştirdiği kaliteli öğrencileriyle kaliteli öğretim görevlileriyle değerlendiriyoruz. Bu önemli eğitim kurumunu ülkemize kazandıranlara ve bugünlere gelmesini sağlayanlara teşekkür ediyorum. 

ODTÜ’nün kuruluş amacı 16 yıllık politikamızın ifade biçimidir. Bilim ahlaki değerlere yaslanıyorsa o nispette insanlığa hizmet eder. Bilimin kendisinin ticari meta haline gelmesine izin vermemeliyiz. Biz mirasçısı olduğumuz medeniyetlerin bilime katkılarını devam ettirmeye çalışmalıyız. 

Bazı vakıf üniversitelerimizin, vakıf mantığıyla asla uyuşmayacak şekilde sadece kazanç odaklı faaliyet gösterdiklerini de üzüntüyle müşahede ediyoruz. Bu meselenin üzerinde de hassasiyetle durulması gerekiyor.

Vakıf üniversitelerimizin, kendilerine sağlanan onca ayrıcalığa rağmen, kimi istisnalar hariç, eğitim-öğretimde kalitenin yükseltilmesi beklentilerimize yeteri kadar katkıda bulunamadıklarını görüyoruz” demiştir ama ODTÜ ile bazı vakıf üniversitelerini karşılaştırması doğru değildir. Bu konudaki bir örneğe bundan sonraki yazımda değineceğim.

Son söz:  Türkiye’de  üniversite hocaları cinlerle  şeytanla uğraşırken elin oğlu  Ay’a uydu gönderiyor: “Hindistan Uzay Araştırma Örgütü, uzay aracı Chandrayaan-2’nin iniş modülü Ay yüzeyine 2,1 kilometre yaklaşmışken, modül ile irtibatın kesildiğini bildirdi.”

 

 

 

 

 

 

 

İ

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here